Ana Sayfa Blog Sayfa 3862

Hong Kong: Protestolar devam, havai fişek yasak

Hong Kong Ulusal Gününün en renkli bölümü olan havai fişek gösterileri  protestolar gerekçe gösterilerek iptal edildi.

1 Ekim Çin halk Cumhuriyetinin kuruluşunun gerçekleştiği 1 Ekim günü 1949’tan beri tüm Çin’de kutlanıyordu. Hong Kong’un Çin Halk Cumhuriyetine tekrar katıldığı 1997’den itibaren Hong Kong’ta da kutlanan Ulusal Gün  için yapılan havai fişek gösterileri büyük ilgi çekiyordu.

9 hong kong occupy central

Ulusal Gün törenlerinde havai fişek gösterilerinin iptal edilmesine rağmen Hong Kong’da göstericiler, Çin Ulusal Günü’nde de sokaklardaydı.

Protestocuların sayısının gün içinde artması bekleniyor.

On binlerce demokrasi yanlısı Hong Kong sokaklarında eylemlerini günlerdir sürdürüyor.

Göstericiler, Pekin’in Hong Kong’da 2017’de yapılacak başkanlık seçiminde aday tercihlerine müdahale etmemesini ve seçimlere kısıtlama getirmemesini istiyor.

Hong Kong Yönetimi Başkanı CY Leung, göstericilere ‘evlerine gitmeleri’ çağrısı yaptı.

Çin Devlet Başkanı Şi Jinping ise Pekin’in Hong Kong’daki etkinliğini vurguladı ve Komünist Parti liderlerine yönelik konuşmasında ‘hükümetinin Hong Kong ve Makao’nun uzun dönemde refahını ve istikrarını muhafaza etmek için kararlı davranacağını’ söyledi.

Hong Kong lideri Leung, göstericilerin ‘istifa’ çağrılarını reddetti.
Leung, Çarşamba’ya denk gelen ve tatil ilan edilen Çin Ulusal Günü kutlamaları için düzenlenen törene katıldı.

Komünist Çin’in 1949’daki kuruluşunun kutlandığı etkinlikler barışçıl gerçekleşti.

‘İstifa edene kadar gitmeyeceğiz’
Yetkililer, günün ilerleyen saatlerinde düzenlenmesi planlanan havai fişek gösterisini iptal etti ve başka bir gün düzenleneceği belirtildi.
Diğer yandan ABD de protestolarla ilgili duruşunu tekrarları ve seçimlerde adayların hakkıyla seçilmelerinin, Hong Kong liderinin de meşruiyetini güçlendireceğini kaydetti.

Geçen hafta sonu başlayan gösterilere polis göz yaşartıcı gaz ve biber gazıyla müdahale etmişti. Polisin Pazartesi günü meydanlardan çekilmesiyle olaylar da yatıştı.
Salı günü sokaklar nispeten daha sakin olsa da gece yarısı göstericiler gösterinin düzenlendiği ve çadırların kurulduğu kampa akın etti.

Polisin sert müdahalesine tepki gösteren öğrenciler ve Merkezi İşgal Et hareketi destekçileri, Çarşamba günü protestoların artabileceğini söyledi.

Öğrenci lideri Lester Shum da kalabalığa “Polisten korkmuyoruz… Leung Chun-ying istifa edene kadar gitmeyeceğiz” diye seslendi.

Hong Kong’un nüfusu 7.2 milyon. Sokaklarda on binlerce gösterici olsa da, protestoculara ne kadar destek verildiği kesin olarak bilinmiyor.

Bazı Hong Konglular, gösterilerin Pekin’le ilişkilere ve ekonomiye zarar vereceği endişesi taşıyor.

Hong Kong’da gerilimin tırmanışı:
1987: Çin ve Birleşik Krallık hükümetleri 1997’de Hong Kong’da yönetimin el değiştireceği 1997 tarihinden itibaren ‘güçlü, özerk bir yapı’ oluşturulması konusunda uzlaşıya vardı. Hong Kong bu anlaşmayla sadece savunma ve dışişleri politikalarında Pekin’e bağlandı.
2004: Çin, 1987 anlaşmasının kendisine Hong Kong’daki seçim sistemini değiştirme hakkı tanıdığını iddia etti.
2008: Çin 2017’den itibaren Hong Kong’da doğrudan seçimlere izin verilebileceğini söyledi.
Haziran-Temmuz 2014: Demokrasi yanlıları resmi olmayan bir ‘reform referandumu’ ve büyük bir sokak gösterisi düzenledi. Çin yanlıları ise yanıt olarak kendi mitinglerini yaptı.
Ağustos 2014: Çin 2017’de ‘serbest’ seçimlerin düzenleneceğini açıkladı ancak sadece Pekin tarafından onaylanmış adayların seçimlere katılabileceğini söyledi. Hong Kong sokaklarında protestolar başladı.
22 Eylül 2014: Hong Kong’taki öğrenciler bir hafta boyunca okula gitmeyeceklerini ve sistemi boykot ettiklerini duyurdu.

(BBC Türkçe, Yeşil Gazete)

Baliğ – Özge Kuru

Döl verebilme ve döl tutabilme.  Kaliteli hayvancılık kriterlerinden filan bahsetmiyorum. İleri demokrasiyle yönetilen bir ülkenin eğitimle ilgili kararlarını alırken baz aldığı ölçütlerden biri mevzu bahis burada. Döl verebilecek duruma gelme yani ergen, yani baliğ olma. İki vücut sıvısıyla ispatlanabilen durum. Kız çocuğunda adet kanı, erkek çocuğunda meni. Fizyolojinin doğallıktan çıkıp toplumsal baskı unsuru haline geldiği nokta aynı zamanda. Mükellefiyetin “akıl ve baliğ” ikilisiyle başlama durumu. Onu sonra anlatırım fakat Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı israfa ne demeli?

İKİ KELİMELİK DEĞİŞİKLİK

Ortasında cayır cayır bir meşalenin yandığı bir kitapla zihinlerimizdeki görsel şemalarda yerini alan MEB –ki bana hep o ateşte yakılacakmış gibi gelir o kitap, kolektif bilinçaltı işte- bir iş yaptı bu hafta. Öğrencilerin kılık kıyafetini belirleyen yönetmelikten iki kelimeyi çıkardı. Başı açık. Hayır, niye bu kadar cimrisin MEB? Hem bu kadar cimri hem bu kadar müsrifsin? Çıkarmışken elini korkak alıştırmayacaktın. Ne var ne yok silip atacaktın 4.madde de. Yaptığın masrafa, harcadığın enerjiye yazık. Yönetmelik değişecek, ülkedeki bilmem ne kadar ortaokula ve liseye tebliğler tebellüğler…. Ne bileyim  aşıverseydin bendleri maddelere sığmayıp taşsaydın. “(Öğrenciler) Yırtık veya delikli kıyafetler ile şeffaf kıyafetler giyemez,  vücut hatlarını belli eden şort, tayt gibi kıyafetler ile diz üstü etek, derin yırtmaçlı etek, kısa pantolon, kolsuz tişört ve kolsuz gömlek giyemez, siyasî sembol içeren simge, şekil ve yazıların yer aldığı fular, bere, şapka, çanta ve benzeri materyalleri kullanamaz ve giysileri giyemez”den niye esirgedin başı açık ifadesine verdiğin azad ünvanını?

Başı açık olmak zorunda değil diyorlar, oldukça geniş bir özgürlük aslında. Mesela ben şapkayla, bereyle, kızıl bir yemeniyle (hop, siyasi sembol mü içerir?) ya da bu yazıları süzdüğüm hunimi kafama takıp girebilirim derslere. Ama yine de bak demedi deme, dost var düşman var. Böyle yaptığında tek tip bir eğitim anlayışını/yaşam tarzını/cinsiyet önceliğini filan dayatmakla suçlayacaklar diye korkuyorum seni.

Benimki demokrattan çok demokratlık işte. Yoksa Sayın Arınç zaten bu düzenlemenin “orta öğretim kurumlarında başörtülü olarak eğitime devam etmek isteyen kız öğrenciler için bir zaruret” olduğunu söyledi. Bu açıklamayı da bizzat -kariyerine kahkaha ve dekolte dedektörlüğünü de ekleyen- Sayın Arınç’tan dinlemenin hangi değirmene su taşıdığını da hepimiz çok iyi biliyoruz elbette. Manidar zamanlar efendim.

BALİĞ AMA AKIL DEĞİL

Döle ve akabinde baliğ olmaya dönelim sayın okur. Eğitimde yaş, cinsiyet, sosyo-ekonomik durum, bilişsel dönemler ya da öğrencinin kişilik özellikleri göz önüne alınarak kararlar alınması akıl işidir. Programları, içeriği yani hamurun kabını buna göre belirlersin. Tek başına, sağlam bir torpille yalnızca “başı açık” ibaresine verilen bu desturda Yılmaz Özdil’in enter tuşunu ödünç alıp sorayım. Peki…

Öğrencinin “cinsel olarak aktif” olma potansiyeli üzerinden engellemeye yönelik karar alınması?
Cinsel aktifliği, psikolojik hazırlılık durumunu hiçe sayarak yalnızca adetin başlangıcı olarak kabul ederek?Evrensel yasalarda 18 yaş altındaki tüm bireyler çocuk olarak tanımlanırken 10 yaşlarında kız öğrencileri kadın olarak görerek?
Liseli genç kadınlar daha kendilerini keşfedememişken cinselliklerinin üstünü örterek?
Serbesiteyi yalnızca kadını cinsiyetinden tarif eden ve cinselliğe ket vurmak için kullanılan bir kıyafete tanıyarak?
Ve yine serbesiteyi tek bir inanışın mensuplarına vererek?
Tüm bunlar baliğdir belki ama bilim, laiklik, demokrasi denince akıl işi midir?

BEN MALIMI TANIRIM

Aman diyeyim statükoya tutunduğumu filan sanmayasın sayın okur? “İlla başın açık derse gireceksin” diyenle aynı yerde olmadığımızı dünya aleme ispat etmek zorunluluğu bile meseleyi çok gerilerden tartışmak olur.
Okullarda özgürlüklerin ayrımsız herkes için olduğunu ezber ettirilirken kişiler, kimlikler filan değil en başka kıyafetler arasında ayrım yapılıyorsa, Tv’de dekolte, parkta şort, okulda diz üstü etek edepsizleştirilip –kumaşa atfedilen öneme bakın sayın okur, Milano moda haftasında yok bu önem- baş örtüsü özgürleştiriliyorsa senin o anlattığın demokrasi filan havada bulut. Gölge etmesin başka ihsan istemeyiz. Zira zorunlu din dersini kaldırıyoruz dediniz üç tane daha din dersi resmi seçmeli-fiili zorunlu oldu. Liseleri dönüştürdünüz, artık hepsinde imam hatip kanunları geçerli.”İbadet zorunlu mu canım” diyerek  kulüp odalarını, reviri filan geçtim soyunma odalarının olmadığı okullarda mescitleri şart koştunuz. Biz malımızı tanırız. Serbest bıraktıklarınız kısıtlayacaklarınızın garantisi oluyor da ondan bu feryadımız.
O değil de okullarda başörtüyü serbest bırakılıp, mini etek, yırtmaç filan yasaklanıyor ya. Birileri kalkıp “benim başörtülü öğrencimmmm” demesin sonra. Ya da resmi elle onaylanan başörtünün karşısında yasaklanan miniler, dar pantolonlar okullarda da tacizin tecavüzün gerekçesi edilmesin. Bak o zaman külahları fena halde değişiriz.

 

Özge Kuru – Evrensel

İklim Değişikliği’ne aşağıdan bakmak – Baran Alp Uncu

Türkiye’de haberlere yeterince yansımasa da bir önceki hafta sonu önemli bir tarihi ana tanıklık etmiştik. Halkın İklim Yürüyüşü adlı kampanya çerçevesinde dünya genelinde yaklaşık 700 bin kişi kendi şehrinin sokaklarına çıkarak “iklim değil, sistem değişsin” dedi. Dile kolay, New York’ta yaklaşık 400 bin kişi yürüdü. Böylelikle iklim değişikliği üzerine dünya genelinde yapılmış en büyük protesto gerçekleşti. 23 Eylül günü düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’ne güçlü bir mesaj gönderilmiş oldu.

Pelin Cengiz T24’te yayınlanan yazısında bu zirvenin ne anlama geldiğini, içerdiği tartışmaları, alın(may)an kararları, bundan sonraki zirvelerden beklentileri karar alma mekanizmalarının içerisinden bakarak kaleme almıştı.[i]

Kısa vadede -sorunun aciliyetinden dolayı ortası, uzunu kalmadı- bizleri neler beklediğini anlamak için, bir de iklim hareketi çerçevesinden değerlendirme yapmak gerek. Zira karar vericiler artan ve yenilenmekte olan küresel –aynı zamanda yerel- bir muhalefetle karşı karşıya.

Bu protestonun neden önemli olduğunu madde madde sayarsak…

Siyasi fırsatlar: Ekolojik dengeyi radikal bir şekilde bozarak, dünyayı uçuruma sürükleyen iklim değişikliğinin ne çapta büyük bir tehlike olduğundan uzun uzadıya bahsetmeye gerek yok. Özetle, 20’nci yüzyılın başından beri küresel sıcaklık 0,9 derece arttı. Eğer bu artış 2 derecenin altında tutulmazsa ekolojinin dengesi geri dönülemez bir şekilde bozulacak.

Bu durum, çeşitli bilim insanlarının ve dahası sırf bu konu üzerine kurulan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (Intergovernmental Panel on Climate Change, IPCC) yürüttüğü araştırmaların sonucunda bilimsel bir gerçek olarak ortaya kondu. Kondu konmasına da, herkes bu bilimsel gerçeği kabul etmemekte.

Siyasi ve ekonomik alanlarda İklim değişikliği meselesi ekseninde iki ana tavırdan bahsetmek mümkün: Bir tarafta iklim değişikliğine ve bu durumun baş sorumlusu fosil yakıt kullanımına karşı olanlar var. Karşılarında ise bilimsel gerçekler karşısında kulaklarının üstüne yatan ret cephesi.

Ret cephesinin kilit aktörlerini, siyasi karar alıcılar ve ulus-ötesi şirketlerin yöneticileri oluşturmakta. İklim değişikliğiyle ilgili sergiledikleri tavırlar bakımından kendi aralarında ikiye ayrılıyorlar:

Birinci grup, iklim değişikliğinin ekolojik sistemin doğal döngüsü içindeki olağan bir süreç olduğunu, ekolojik dengedeki bozulmanın insan eliyle yaratıldığına dair yeterli kanıtın olmadığını iddia ediyor.

İkinci grup ise, iklim değişikliğini kabul etse de önemsememe yolunu seçiyor. Önceliği piyasa merkezli büyüme politikalarının devam etmesine veriyor. Kafalarının bir yerinde gelişen teknolojiyle ileride nasılsa bir çaresini buluruz diye bir fikir var.

Sonuçta, hepsi aynı kapıya çıkmakta. Dünya genelinde fosil yakıtlar ana enerji kaynağı olarak kullanılmaya devam ediliyor. Dostlar alışverişte görsün diyerek kerhen getirilen bazı çözümler ise –karbon piyasası gibi- yaraya merhem olmak yerine, sorunun piyasalaştırılmasına neden oluyor.

Ancak siyasi ve ekonomik elitlerin oluşturduğu ret cephesinde son zamanlarda belirmekte olan bir yarılmanın izleri görülmekte. Şimdilik lafta kalsa da, reddiyecilerin bir kısmı iklim değişikliğinin boyutlarını ve yıkıcı etkilerini kabul eden açıklamalar yapmaya başladı. Bu duruma işaret eden önemli göstergelerden biri de, iklim değişikliğinin geçtiğimiz Dünya Ekonomik Forumu’nun ana gündem maddelerinden biri olarak belirlenmesiydi. Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim, BM Genel Sekreteri Ban ki Moon başta olmak üzere birçok ülkenin lideri ve bakanları, şirket yöneticileri ve uluslararası örgütlerin yöneticileri acil önlemler alınmasının gerektiğini telaffuz etti.[ii] Diğer yandan, bırakın Danimarka ve Almanya’yı, A.B.D. ve Çin’de bile temiz enerjiye yatırımlar artmakta.[iii] Yine de, özellikle A.B.D.’nin kaşıkla verdiğini özellikle zift/katran kumu ve kaya gazı yatırımlarından dolayı kepçeyle aldığını; ulus-ötesi şirket yöneticilerinin çoğunun “işlerini korumak” istemekten başka bir şey yapmadığını unutmamak gerek.

Adına yarılma dediğimiz elitler arasındaki fikir ayrılığı, tarihte birçok örneğin gösterdiği gibi toplumsal hareketlerin işine gelen bir durum. Bir kere karşılarında herhangi bir talebi kolaylıkla görmezden gelecek kuvvetli bir blok bulunmuyor. Hatta, elitlerin kendi yanlarında duran kısmıyla kurulan ittifaklar karar alma süreçlerine müdahale etme şanslarını arttırıyor. Diğer yandan, toplumsal hareketlerin kamuoyunun gözündeki meşruiyeti de artıyor.

İşte, bir kısım elit arasında farklı gerekçelerle de olsa ortaya çıkmaya başlayan iklim değişikliği hassasiyeti, iklim değişikliğini yok sayanlar karşısında iklim hareketinin elini güçlendirecek bir unsur.

Yerel ve küreseli birleştiren eylem stratejisi: İklim değişikliğini durdurmak için seferber olan aktörler önceleri konuyla ilgili uluslararası zirve ve toplantıları hedeflemekteydi. Amaç, toplantılar esnasında yapılan kitlesel eylemlerle liderlerin kararlarını etkilemekti. Ancak, Kopenhag’da olduğu gibi yüz binlerin katıldığı protesto yürüyüşlerin bile alınan kararlarda üzerinde hiçbir etkisinin olmadığı görüldü. Aslında bu tip zirvelerin karar alma süreçlerinin son noktası olduğunu, yetkililerin her birinin toplantıya gelmeden önce kararlarını belirlediklerini gören iklim değişikliği eylemcileri –özellikle de lokomotif örgütlenmelerden 350.org-, eylemlerini zirvelerle sınırlı bırakmama kararı aldı. Yerel, ulusal ve bölgesel düzeyde etkinlik, faaliyet ve protestolar düzenleyerek her bir devletin karar alıcılarını daimi bir baskı alma yoluna girdiler.  Bu aynı zamanda, farklı yerel ve ulusal aktörler arasındaki bağları sürekli kılan bir unsur oldu. İşte Halkın İklim Yürüyüşü de iklim değişikliği karşıtı ulus-ötesi hareket ağının varlığı sayesinde organize edildi.

Halkın İklim Yürüyüşü’nün bir özelliği de ana merkezi zirvenin yapıldığı New York olsa da dünya genelinde eşzamanlı eylemleri içeren Küresel Eylem Günü (KEG) olarak organize edilmesi. Gerçi, KEG iklim eylemcilerinin öteden beri kullandığı bir eylem biçimi. Ancak, yukarıda bahsedilen strateji değişikliği ile beraber daha da anlam kazanmakta. Böylelikle, iklim değişikliğine neden olan politikalara karşı muhalefetin yerkürenin her bir noktasından yükseldiğini gösterirken, bu koca iklim hareketi ağının dayanışma bağlarını da güçlendiriyor.

Katılımcıların çeşitliliği: New York’taki yürüyüş katılımcıların kimlikleri ve dünya görüşleri açısından oldukça çeşitliydi. Bu da iklim hareketinin yeni bir aşamaya geldiğinin habercisi. Bugüne kadar iklim hareketinin başını ekolojist gruplar ve organizasyonlar, üniversite öğrencileri ve yerli toplulukları çekerken, New York’taki yürüyüşe farklı kiliseler, inanç grupları ve işçi sendikalarından büyük bir katılım oldu.

Kiliselerin ve inanç gruplarının iklim hareketine dahil olmasının iki temel önemi bulunmakta. Birincisi, daha önce herhangi bir ekoloji hareketinin içerisinde yer almamış aktörlere ulaşmanın imkanını sağlıyor. İkincisi, bu grupların topladıkları bağışları değerlendirmek için yaptıkları yatırımları enerji şirketlerinin hisselerinden ve destekçi bankalardan çekmelerinin önünü açıyor. Bu da, fosil yakıt lobisini korkutan hem maddi, hem de sembolik bir tehdit.

İşçi hareketine ve sendikalara gelince… Yenilenebilir enerjiye geçişle ekonomide hedeflenen köklü dönüşümün işsizliğe neden olacağını düşünen sendikalar öteden beri iklim hareketine mesafeli durmaktaydı.  (Klasik) sendikalar ilk kez bir iklim değişikliği eylemine böylesine büyük destek verdi ve katıldı. Sendikaların tereddütlerinin yersiz olduğunu, Greenpeace yayınladığı raporla daha önce ortaya koymuştu. Rapora göre, yenilenilebilir enerjiye geçişle beraber fosil yakıtlara dayalı ekonomik sistemin sağladığından çok daha fazla iş fırsatı doğacak. Hesaplara göre, 2030 yılında çalışanlar için sadece küresel enerji sektöründe 3.2 milyon yeni iş imkanı oluşacak.[iv]

Özetle, iklim değişikliğine engelleme yolunda son duraklardan biri olan 2015 yılında Paris’te yapılacak iklim zirvesi öncesinde muhalefet küresel çapta büyüyor ve çeşitleniyor. Henüz dişe dokunur herhangi bir adım atılmasına neden olmasa da, elitler arasında baş gösteren yarılmanın iklim değişikliği muhalefetinin elini biraz daha güçlendirdiğini söylemek yanlış olmaz.

***

Öte yandan, Halkın İklim Yürüyüşü’nün İstanbul ayağına kısaca değinirsek…

İyimser bakıldığında katılım daha önceki iklimle yürüyüşlerine göre fena olmayan bir orandaydı. Ancak işin bir de öteki yüzü var. Türkiye’nin karbon emisyon artışının rekor düzeyde olduğu hesaba katıldığında, İstanbul’daki yürüyüş oldukça küçük kaldı. Üstelik, ormanları katleden HES’lere, termik santrallere karşı onlarca yerel direniş varken…

Diğer bir deyişle, iklim hareketinin Türkiye ayağının önünde ekolojiyle ilgili yerel meselelerin, örgütlenmelerin ve eylemlerin küresel olanla bağlantısını kurmak gibi atlanması gereken önemli bir eşik bulunmakta.

***

Son olarak, İklim Zirvesi’ndeki incilerden biri İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş’tan geldi. Zirve kapsamında gerçekleştirilen Şehirler toplantısında Topbaş şunları söyledi:

“Biz İstanbul olarak fosil yakıtlarından arındırılmış, çevreye saygılı alanlar oluşturmak için çalışmalar sürdürüyoruz. Bu konuda bireylerin tepkili ve tavırlı olmasını bekliyoruz. Bir birey, yönetimin yaptığı bir çalışmaya tepki gösteriyorsa, başarı sağlanır. Sadece bizim çalışmalarımız yetmez.”[v]

Tepki derken ne kastediliyor, içeriği nedir, kestirmesi güç. Fakat Topbaş “yönetim olarak biz üzerimize düşeni yapıyoruz, bireylerden karşılık göremiyoruz” anlamında kullandıysa, mevcut durumu tarif etmiyor.

Çünkü…

Kadir Topbaş, kendi yönetimi sırasında hazırlanan, ‘İstanbul’un Anayasası’ olarak sunlan ve İstanbul’un kuzey ormanlarına dokunulmayacağını garanti eden 1/100 bin ölçekli İstanbul Çevre Düzeni Planı’na uymayan bir belediye başkanı.

Aynı zamanda motorlu taşıt trafiğini, dolayısıyla da fosil yakıt kullanımını ve karbon emisyonunu katbekat arttırmanın önünü açacak üçüncü köprü yapımını onaylayan bir belediye başkanı.

Dahası, Topbaş ormanları tahrip eden HES’lerin inşa edilmesi, kömür kullanımının artmasına neden olacak yeni termik santrallerin yapılması -sadece Çanakkale’de var olan 3 tanenin yanına 10 tane yeni termik santral yapılması planlanıyor- gibi projelere imza atan AKP’nin üyesi.

Öte yandan, Türkiye’de bireyler zaten kolektif olarak örgütleniyor ve sayılan projelerin hemen her birine muhalefet ederek ‘tepki’ veriyor ki bunun adına toplumsal hareketler diyoruz.

Yani, Türkiye’de eksik olan tepki değil. Asıl eksiklik bu tepkileri kale alacak yönetimler.

Baran Alp Uncu – t24.com.tr

[i] http://t24.com.tr/yazarlar/pelin-cengiz/9-maddede-bm-iklim-zirvesini-anlama-kilavuzu,10231.
[ii] http://www.theguardian.com/sustainable-business/2014/jan/24/davos-2014-climate-change-resource-security-sustainability-day-three-live
[iii] http://www.huffingtonpost.com/kumi-naidoo/climate-action-who-is-sto_b_5867028.html
[iv] http://www.oecd.org/forum/time-for-an-energy-revolution.htm
[v] http://www.hurriyet.com.tr/dunya/27269744.asp

Tarih eğitimine Tarih Vakfı desteği

tvTarih Vakfı, bir süredir orta öğretim kurumlarında verilen tarih derslerine katkı sağlamak amacıyla yürüttüğü projelerine bir yenisini daha ekledi. Vakıf, öğretmen ve öğrencileri destekleyecek Uygarlıklar Tarihi ve 20. Yüzyıl Dünya ve Türkiye Tarihi kitaplarını aynı anda yayına hazırladı.

Tarih Vakfı’nın yürüttüğü Ders Kitapları’nda İnsan Hakları projesinin yan ürünü olarak hazırlanan Uygarlıklar Tarihi kitabı, özellikle Lise 1 ve Lise 2 düzeyleri için yardımcı kitap niteliğinde.

İki ciltten oluşan kitap Dilara Kahyaoğlu, Nilgün Yaman, Aydan Demirkuş, Elif Aköz, Işıl Kandolu, Özge Küçükosman ve Hasan Sungur’un yer aldığı tarih öğretmenleri ekibi tarafından hazırlandı. Kitabın içerdiği etkinlerin tamamı öğrencilerin eleştirel düşünme becerilerini geliştirmeyi; harita, metin ve film okuma ve yorumlama, geçmişle bugünkü dünya ve toplumsal yaşam arasında ilişki kurma becerilerini artırmayı hedefliyor. MEB’in orta öğretim için önerdiği konuları kapsayan çalışma kitapları, aynı zamanda Amerika tarihi gibi kapsam dışı tutulmuş konuları da içeriyor.

20 Yüzyıl Dünya ve Türkiye Tarihi adlı ikinci kitap ise vakıf tarafından 2004 yılında yayınlanan ve özellikle Lise 3 ve Lise 4 düzeylerinde öğretmenlerin büyük memnuniyetle kullandığı kitabın tekrar baskısı. Öğretmenlerden oluşan bir kurulun hazırladığı, Gökçen ve Faruk Alpkaya’nın kaleme aldığı kitabın yeni baskısı uzun süredir bekleniyordu. İçerik, sunum ve baskı kalitesi açısından Avrupa ders kitapları kalitesini yakalayan bu önemli çalışma, 19. yüzyılın temel mirası ve onun üzerine şekillenen 20. yüzyıl tarihini konu ediniyor.

Tezkereye karşı sokağa çağrı

Bazı meslek odaları ve sendikalar, Irak Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı uluslararası koalisyonda Türkiye’nin oynayacağı role ilişkin  Meclis’te kapalı otourumda görüşülecek olan savaş tezkeresine karşı 1 Ekim’de sokağa çıkacak.

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Türk Mühendis ve Mimarlar Odası Birliği (TMMOB) ve İstanbul Tabip Odası (İTB), 2 Ekim’de Meclis’te görüşülecek olan savaş tezkeresine karşı 1 Ekim’de İstanbul’da sokağa çıkma kararı aldılar.

Emek ve meslek örgütleri, “Tezkere savaşlardan beslenenlerin yoksul ve emekçi halkın üzerinde kurduğu baskı ve sömürü düzeninin katmerlenmesi demektir” dedi.

Tezkereleri AK Parti’nin Rojava’yı işgal planı olarak değerlendiren emek ve meslek örgütleri, 1 Ekim Çarşamba günü saat 18.30’da “Savaş Tezkeresine Hayır” şiarıyla Beyoğlu Tünel’den Galatasaray Meydanı’na yürüyüş düzenleyecek.

Yapılan ortak yazılı açıklamada, AK Parti’nin mezhepçi, ırkçı yüzünün Suriye ve Irak’ta emperyalizmin müdahaleleri sonucu başlayan savaşta ortaya çıktığı belirtildi. Açıklamanın öne çıkan noktaları şöyle:

“Bu süreçte destek verdikleri bu katil çeteler; Hristiyanları, Alevileri, Ezidileri katletmiş, yüz binlercesini yaşadıkları topraklardan sürmüş, kadınlara tecavüz etmiş, ortaçağ karanlığında bile ender görülen pazarlarda satmış, çocukları kaçırmış tam bir vahşet uygulamıştır.

“AK Parti, şimdi ise yalnızca Kürt oldukları için Suriye’de özgür vatanlarında barışçıl bir ülke kuran Rojava’lılara IŞİD çetelerinin saldırısını desteklemekte, bunun için ‘uçuşa yasak bölge’, ‘tampon bölge’ gibi önerilerle İŞİD karşısında yalıtılmış bir Rojava bırakarak onları yok etmek istemektedir.

“Ülkeyi savaşa sokmak isteyen AK Parti’nin asıl amacı IŞİD’e destek vermek, Rojava’yı işgal etmektir.”

 

Yeşil Gazete

Yeşiller/Sol: Aydın Engin ve Murat Belge yalnız değildir!

YSGPAydın Engin ve Murat Belge için tehditler içeren mesajın ortaya çıkması üzerine Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi bir açıklama yayınlayarak yetkilileri tehdidin kaynağını araştırmaya, ortaya çıkarmaya ve hesap sormaya çağırdı.

Dün Aydın Engin’in kurucusu olduğu t24 haber sitesi idari ofisinin bulunduğu binaya tehdit mesajı bırakılmıştı. Tehdit edilen Aydın Engin ve Murat Belge Yeşiller ve Sol Gelecek Partisinin kurucuları arasında.

Aydın Engin ve Murat Belge yalnız değildir!

Türkiye’nin yüz akı aydınlarından gazeteci Aydın Engin ve Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Belge’nin yaşamlarına ilişkin ciddi tehditleri içeren bir mektup T24’ün Taksim’deki Haber Merkezi’nin bulunduğu binanın kapısından içeriye atılmıştır.

Her daim görüşlerini, insan haklarına ilişkin militan, cesur ve kararlı fikirlerini söylemekten geri kalmayan iki aydına, aynı zamanda parti üyelerimiz olan Aydın Engin ve Murat Belge’ye yönelik bu tehdidin ciddiye alınması ve Türkiye’nin yaşadığı karanlıkların tekrarlanmaması, ölüm planlarının yapıldığı çağdan artık kurtulunması gerekmektedir.

İki değerli insanın başına bundan sonra gelebilecek her kötülükte devletin sorumluluğu söz konusu olacaktır; YSGP olarak bu konuda devleti, iktidarı muhatap kabul edeceğimizi açıkça ilan ediyor ve bir an önce başta Emniyet ve siyasi iktidar olmak üzere yetkilileri göreve çağırarak bu çirkin provokatif tehdidin kaynağını araştırmaya, ortaya çıkarmaya ve hesap sormaya davet ediyoruz.

Aydın Engin ve Murat Belge yalnız değildir.

Sevil Turan – Naci Sönmez

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri

Japonya’da 16 bin kişi “Fukushima’yı hatırlayın!” dedi

Nobel Ödüllü yazar Kenzaburo Oe: “Nükleer kazadan günümüze 3,5 yıl geçti fakat hala doğru bir durum değerlendirmesi yapılmış değil…”

Nükleer santrallerin tekrar açılmasını protesto eden 16 bin kişiFukushima’yı unutmayın” mesajını vermek için bir araya geldi .

Miting, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın Japonya’nın güneyindeki Sendai Nükleer Santrali ‘ndeki 2 reaktörünün tekrar çalıştırılması için değerlendirmeler yaptığı 5 günlük toplantıdan sonra 23 Eylül ‘de  Başbakan Şinzo Abe’nin resmi ikametgahının önünde gerçekleştirildi.

Mitingde konuşma yapan Nobel ödüllü Yazar Oe  Mart 2011  yaşanan Fukushima Daiichi Nükleer Santrali’nde yakıtçubuğu erimesiyle sonuçlanan kazadan sonraki uygulamalar için “Nükleer kazanın yaşandığı tarihten bugüne 3,5 yıl geçti fakat, hala doğru bir durum değerlendirmesi yapılmış değil dedi.

Japon Hükümeti, kazanın ardından çalıştırılmayan 48 reaktörden olan  Sendai Santrali’ndeki 2 reaktörü toplumun geniş bir kesimi güvenlik önlemlerinin yetersiz bulmasına ve faaliyete geçirilmesine itiraz etmesine rağmen tekrar  operasyona başlatmak  için bir süredir baskı yapıyor. En son yapılan kamuoyu araştırmasına göre Japonya nüfusunun %60’ı  bu santralin  tekrar faaliyete geçirilmesine karşı .

Oe”Hükümet yeterli güvenlik önlemleri bile alınmamışken Sendai Nükleer Santrali’ni bir an önce operasyona başlatma hazırlığı içerisinde” diyor .

 

untitled

 

16 bin kişi mitingin ardından şehir merkezine yürüyerek “Nükleer santale ihtiyacımız yok”diye haykırdı .

“Nükleer enerji bize hep ucuz enerji diye sunuldu” diyor protestoculardan Yoriko Yoshida “Fakat nükleer santralin bize neye patladığını, verdiği zararları, üstelik bir de verdiği zararların giderilmesi için yapılan harcamaları düşünürseniz hiç de ucuz bir enerji olmadığını anlarsınız” diyor.

Fukushima’nın temizliği milyarlarca dolarla yapılacak ve bu temizliğin tamamlanması 40 yıldan fazla sürecek . Tokyo Elektrik şirketi (TEPCO) halen daha Fukushima Daichi  Nükleer santralinde biriken radyoaktif atık su ile boğuşuyor ve yüksek orandaki radyoaktif su bozuk rekatörlerin arasından yeraltı suyuyla karışarak okyanusa akmaya devam ediyor .

 

Yeşil Gazete/Common Dreams

 

Su üzerinde paneller

Artık Avrupa’nın herhangi bir köşesinde konutların, okulların, tren istasyonlarının hatta parlamentoların çatılarında güneş panelleri görmek olağan. Olağan olmayansa bu tür yapıları su üzerinde görmek. Fransız Ciel et Terre isimli şirket ise tam olarak bunu gerçekleştiriyor.

Berkshire'daki güneş panelleri
Berkshire’daki güneş panelleri

Mevzubahis güneş panelleri Berkshire, Wargrave’de 120 hektarlık bir çiftliğin yanı başındaki rezervuarda kuruldular. 800 panelden oluşan yapı 200 kW güç kapasiteli ve sadece 400 m2 alan kaplıyor. Projenin yatırımcısı Mark Bennett’a göre yüzen bu paneller karadakilere göre daha karlılar, böylece tarım arazileri işgal edilmemiş oluyor.

Proje türünün ilk örneği değil elbet. Geçen yıl Japonya, Okegawa’da 1.18 MW’lık bir tesis kurulmuştu. 4500 panelden oluşan tesis ölçülen değerlere göre 190 km/saat hızlarda rüzgâra dayanmış ve 6 metrelik tayfun dalgalarıyla başa çıkabilmiş durumda. Dayanıklılığı ile de sınanan tesisi inşa eden West Holding Company isimli şirketten elektrik satın alan Fukushima Nükleer Santrali’nin de işletmecisi Tokyo Elektrik Şirketi halinden pek memnun olacak ki 20 MW’lık daha sipariş vermiş durumda. Dileriz bu nükleerden şirketi uzak tutar.

Okigawa'daki güneş panelleri
Okigawa’daki güneş panelleri

Daha batıda Japonya’nın Hyogo ilinde sulama havuzlarında 20 kW’lık model deneyen il yönetimi ise kendine hırslı hedefler belirleyerek 2020 yılında 800 MW’lık kurulu güce kavuşmayı düşlüyor. Bu hedefe ulaşmak için elbet kara ve su yüzeyi yeterli olmayacak. Bu çerçevede Kotoni barajının duvarına da 4.99 MW’lık bir güneş tarlası kurdular bile.

Kotoni barajı duvarındaki güneş panelleri
Kotoni barajı duvarındaki güneş panelleri

Bu konuya tek ilgi duyan ülke Japonya ya da İngiltere değil elbet. Hindistan da Kalküta’da geçen sene başlattığı 20 kW’lık mütevazı girişimini Gujarat eyaletinin su kanalları üzerinde 1 MW’lık tesise dönüştürdü. Oldukça kurak bölgelere su sağlayan bu kanallara güneş paneli kurarak yaratılan gölgeleme sayesinde yetkililere göre milyonlarca litre su buharlaşmadan kurtulmuş oluyor. Tabii kanallar uzun, bu nedenle eyalet kapasiteyi ilk etapta 10 MW’a çıkararak daha çok kanal kaplamak istiyor. Ölçeği büyük tutan Hindistan devletiyse en güneydeki Kerala eyaletinde 50 MW’lık bir çalışma başlatmış bile. Projenin beklenilen maliyeti 64-72 milyon dolar.

Gujarat'ta su üzerindeki güneş panelleri
Gujarat’ta su üzerindeki güneş panelleri

Ayrıca su üzerinde yerleştirilen güneş panelleri su kütlesi sayesinde daha iyi soğuyabilmekte ve kabaca %10 daha verimli çalışabilmekte.

Peki, bu tesislerin yok mudur zararı? Tartışmalar var. Kırsal İngiltere’yi Koruma Kampanyası’ndan kampanya ve politika direktörü Neil Sinden, yenilenebilir enerji girişimlerini desteklediklerini ancak bunların suyun ekolojik kalitesi gözetilerek yapılması gerektiğini savunuyor.

İngiltere, Berkshire’daki yatırımın sahibi Mark Bennett ise 250 bin sterline mal ettiği tesisin gelecek 20 yıl boyunca enerji fonlarından 20,500 sterlin yardım aldığı gibi kendisini yıllık 24,000 sterlinlik elektrik faturasından kurtardığını ve bunun karlı bir yatırım olduğunu hesaplamış bile.

 

(Yeşil Gazete)

Yaşayan Gezegen Raporu: Gezegen alarm veriyor

“İnsanlığın gezegenden talebinin boyutlarını ölçen bir dizi göstergenin işaret ettiği, doğal kaynakları birden fazla gezegen varmış gibi tükettiğimiz yönündedir. Ekosistemden ve doğadan kendini yenileyeceğinden daha fazlasını almak geleceğimizi tehlikeye atmaktadır. Durup düşünmek zorundayız. Nasıl bir gelecek istiyoruz?” Dünya Vahşi Yaşamı Koruma Fonu (WWF) Genel Direktörü, Marco Lambertini

Yukarıdaki sözler Dünya Vahşi Yaşamı Koruma Fonu (WWF) ve Londra Zooloji Derneği tarafından bugün yayınlanan Yaşayan Gezegen Raporu’nun önsözünde yer alıyor. Raporun bulguları türlerin %52’sinin 40 yılda yok olduğu, gezegensel tehlike sınırlarının aşıldığı, insanlığın taleplerinin gezegenin kapasitesini aştığı şeklinde olurken tüm bu sonuçlar ışığında “Tek Dünya Yaklaşımı” ile gerek karar alıcılar gerekse tüketiciler olarak başka gezegenin olmadığı bilinci ile hareket etmemiz gerektiği vurgulanıyor.

Raporda öne çıkan sonuçlar ise şu şekilde;

Türlerin %52’si 40 yılda yok oldu

Rapora göre 1970 ile 2010 yılları arasında dünya üzerindeki balıkların, kuşların, memelilerin, amfibilerin(hem karada hem suda yaşayabilen), sürüngenlerin nüfusu %52 oranında yok oldu. Araştırma sonucuna göre bu kıyımın nedenleri arasında aşırı avlanma, doğal yaşam alanlarının kirletilmesi ve yok edilmesi, iklim değişikliği ön sıralarda yer alıyor.

lpi

En fazla yıkım tatlı sularda

Rapora göre 1970-2010 yılları arasında tatlı su canlılarının nüfusu ortalama %75 oranında azaldı. Deniz ve kara canlılarında bu oran %39. Tatlı sularda nüfusun azalmasının en önemli sebepleri su seviyesinin azalması, enerji için nehirlerin kullanılması, atık suların nehirlere bırakılması olarak gösteriliyor.

Gezegensel sınırlar aşılıyor

gezegensel_sRapor ayrıca gezegenin sonunu getirecek, aşılmaması gereken dokuz sınır çizgisini belirliyor. Hesaplamalara göre üçü çoktan aşıldı; biyoçeşitliliğin kaybı, havadaki karbondioksit seviyesinin artması, havadaki azot seviyesinin yükselmesi. Ayrıca iki eşik aşılmak üzere; okyanus asitlenmesi, tatlı sulardaki fosfor oranı.

Ülkelerin Ekolojik Ayak İzi artıyor

Rapora göre insanlığın doğadan talebi, doğanın karşılayacağından %50 oranında daha fazla. Dünya tüketilen kaynağın yenisini koyamadan daha fazla ağaç kesiliyor, daha fazla karbondioksit salınıyor, daha fazla yer altı suları çekiliyor. Bu sene doğal kaynaklar yılın bitiminden 3,5 ay önce tüketildi.

Verimli toprakların ve sulak alanların yani biokapasitelerine göre Küresel Ayak İzi Ağı tarafından her ülkenin “ekolojik ayak izi” hesaplanıyor. Bu hesaplamaya göre küresel ölçekteki tüketimi karşılayabilmek için 1,5 gezegen gerekiyor. Türkiye’nin tüketim kapasitesi için ise 1,7 Türkiye gerekiyor. 2010 yılında insanlığın ekolojik ayak izinin %53’ünü karbon oluşturuyor.

Tek dünya yaklaşımı

Raporun son bölümünde sürdürülebilir bir kalkınmadan bahsedebilmek için öncelikle doğanın kaynaklarının tükenebilir olduğunun ve insanlığın refahının ve gelişmesinin bu doğal kaynaklara bağlı olduğunun anlaşılması gerektiği ve tüm ekonomik kararlarda bu temel gerçeğin göz önünde bulundurulması gerektiği belirtiliyor. Dünya Vahşi Yaşamı Koruma Fonu’nun “Tek Dünya Yaklaşımı”na göre doğal kaynakların doğanın sınırları içerisinde adil şekilde paylaşılması için temelde üç gereklilik vardır;doğal sermayenin korunması (zarar gören ekosistemlerin iyileştirilmesi, koruma alanlarının genişletilmesi), daha iyi üretim (girdileri ve atıkları azaltma, yenilenebilir enerji üretiminin payının arttırılması), daha bilinçli tüketim (düşük karbon ayak izli yaşam tarzı)

(Yeşil Gazete)

 

Bandista’dan yeni albüm

Bandista 2 yıllık bir aradan sonra yeni albümü ‘Ki buradayız hâlâ…’yı yayınladı.

Screen shot 2014-09-30 at 13.25.36

Grup albümünü “Tekrar tekrar söylüyoruz, yazıyoruz, eyleme döküyoruz, hemzeminler yaratıyoruz, sınırları aşıyoruz, belleği taşıyoruz, hayatımızı savunuyoruz, aşk duyuyoruz, cüret ediyoruz çünkü yükselir dalga; dalga, dalga…” açıklamasıyla duyurdu.

Albümde her zaman olduğu gibi, Bandista bestelerinin yanında Mordechai Gebirtig ve Ahmed Kaabour gibi devrimcilerin sözlerine yapılmış besteler de bulunuyor.

Ücretsiz olarak internetten indirilebilecek albüme ulaşmak için tıklayınız.

(Yeşil Gazete)