Ana Sayfa Blog Sayfa 3863

‘Magma’ derinden geliyor

Gezegeni ve doğayı keşfe çıkan, bunu yaparken de kültürel ve biyolojik çeşitliliğe önem veren yeni bir dergi geliyor. Atlas’tan ayrılan bir ekibin hazırladığı bağımsız dergi ‘Magma’ 1 Ekim itibariyle okuyucularıyla buluşacak.

Gezi direnişi sırasında Atlas Dergisi’nde “Gezi sayısı” çıkarmalarının ardından işten çıkarılan dönemin Genel Yayın Yönetmeni Özcan Yüksek ve ekibinin bir süredir hummalı bir şekilde hazırlandığı “Magma” dergisi nihayet ilk sayısıyla 1 Ekim’de rafa çıkıyor.

1474512_739060292809052_8063177966978107872_n

Özcan Yüksek’in yanı sıra Kemal Tayfur, Necmi Karul, Oktay Uludağ, Güven Eken ve Güneşin Aydemir gibi isimlerin bulunduğu dergi ekibine doğayı savunan yerel örgüt ve kurumlar da destek veriyor. Destekçiler arasında Buğday Derneği, Doğa Derneği, Doğu Karadeniz’deki kültürel ve doğal koruma çalışmaları yapan Gola Derneği, Sırtçantalılar grubu ve Seferihisar, Orhanlı Köyü’nde kurulmuş olan Doğa Okulu bulunuyor. Katkı sağlayan isimler de kurumlar kadar çeşitli: Alakır Vadisi’nden Birhan ve Tuğba Alakır, Orhanlı Köyü’nden Nevzat ve Oğuz Kandır, Seferihisar Belediyesi ustaları, Rize Senoz vadisinden Sinan Akçal’ın yanı sıra şarkıcı Tarkan gibi isimler de Doğa Okulu vasıtasıyla Magma Dergisi’nin destekçileri arasında.

Kendini, “bilmek için yola çıkan, çıplak ayakla toprağa basan, yaşamı uzağında tutmayanların dergisiyiz” olarak tanımlayan Magma ekibi, ilk sayının kapağında Amazonları konu ediniyor. Kemal Tayfur’un araştırma yazısı ve Özcan Yüksek fotoğraflarıyla Magma, Amazonların esrarengiz atalarının kimler olduğuna ilişkin özgün bir araştırma makalesi hazırladı.

Ortaklaşa bütçeyle oluşturulmuş çok paydaşlı Evliya Çelebi şirketi tarafından yayımlanacak olan ‘Magma’ ayda bir yayımlanacak. 160 sayfalık derginin ‘ısınma turu’ olan ilk sayı ise ekimden aralık ayına kadar, iki ay boyunca rafta kalacak.

Dergiyle ilgili ayrıntılı bilgi ve abonelik için tıklayınız.

(Yeşil Gazete)

IOC, Homofobik ülkelere olimpiyat yolunu kapadı

Soçi Kış Olimpiyatlarından sonra homofobik Rusya’ya bu organizasyonu teslim etmesi nedeniyle eleştirilen Uluslarası Olimpiyat Komitesi (IOC – International Olympics Committe), Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapan ülkelerle yaptığı sözleşmeye ayrımcılık karşıtı bir madde eklediğini açıkladı.

A protester in Berlin, Germany demonstrating against Russian anti-gay law

2014 Kış Olimpiyatlarının eşcinsellik karşıtı yasal düzenlemelere sahip Rusya’nın Soçi ilinde düzenlenmesi eleştirilere neden olmuş, boykot çağrıları yapılmıştı. Ayrımcı yasaları olan ülkelerin Olimpiyatlara ev sahipliği yapmaması gerektiğine yönelik başlatılan All Out imza kampanyası başarıya ulaştı ve Komite bundan sonra oyunlara ev sahipliği yapacak ülkelerle imzalanacak anlaşmanın bir parçası olarak ayrımcılık karşıtı bir sözleşme yapacağını duyurdu.

UOK sözcüsü Mark Adams ev sahibi ülkelerle yapılacak sözleşmenin Olimpiyat ilkelerinin tüm ayrımcılık biçimlerinin Olimpiyatların ruhuna aykırı olduğunu hatırlatan 6. Maddenin ekleneceğini söyledi.

All Out kurucularından Andre Banks “Bu karar gelecekte Olimpiyatlara ev sahipliği yapacak tüm ülkere, LGBTİ’lere yönelik ayrımcılık dahil, hiçbir hak ihlaline müsamaha gösterilmeyeceğini göstermiş oldu. Bu, sadece Rusya’da değil, tüm dünyada birçok ülkede ayrımcılıkla karşı karşıya kalan LGBTİ’ler için özellikle önemli bir an. Bu değişikliğin uygulanması için ve Soçi’nin tekrarının yaşanmaması için çalışmaya devam edeceğiz” dedi.

Libya’daki iç savaşta mahsur kalan işçiler İstanbul’da

Libya’da devam eden iç savaş sebebiyle tahliyeleri kararlaştırılan 396 işçi Türkiye’ye döndü. Misrata’da kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden bir işçinin cenazesi de aynı uçakla İstanbul’a getirildi.

18 libyadaki işçilerLibya’da faaliyet gösteren şirketler bünyesinde çalışan ve güvenlik nedeniyle tahliyeleri kararlaştırılan işçiler için Dışişleri Bakanlığı harekete geçti. New York’ta BM Genel Kurulu kapsamında temaslarda bulunan ve gelişmeleri takip eden Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile Bakan Yardımcısı Naci Koru arasında telefon köprüsü kuruldu.

Tahliye için hazırlıkların tamamlanmasının ardından Çavuşoğlu’nun “harekete geçilsin” talimatı ile THY’den kiralanan uçak Libya’ya doğru havalandı.

Uçak Misrata’daki Gat Havaalanı’nda bekleyen 396 işçi ile birlikte İstanbul Atatürk Havalimanı’na indi.

 

İşçiler, Atatürk Havalimanı’ndaki pasaport işlemlerinin ardından yakınlarıyla buluştu.

Libya’da darbe girişiminde bulunan emekli general Halife Hafter, Muammer Kaddafi’ye karşı savaşan ancak Libya’nın yeni döneminde bir türlü kontrol altına alınamayan silahlı örgütlere karşı mücadele başlattığını açıklamıştı.

Libya’da 17 Şubat 2011’de başlayan ve 42 yıllık Muammer Kaddafi iktidarına son veren devrimin ardından bazı bölgeleri ve uluslararası havalimanını kontrol eden söz konusu silahlı gruplar ile orduya bağlı güçler arasında çatışmalar çıkmış, olayların şiddetlenmesi üzerine Türkiye ve ABD’nin de aralarında bulunduğu bazı ülkeler, bölgede bulunan diplomatik misyonlarını boşaltıp vatandaşlarını tahliye etmişti.

2014’de Avrupa’ya kaçak geçmek isteyen 3.000 göçmen hayatını yolda kaybetti

Birleşmiş Milletler’in (BM) Cenevre’deki ofisinde “Ölümcül Yolculuk: Göç Sırasına Hayatını Kaybedenlerin Takibi” başlıklı rapor hakkında basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Uluslararası Göç Örgütü (IOM) Başkanı Frank Laczko, yasadışı göçmenler için Avrupa’ya giden yolun en tehlikeli yolculuk olduğunu ve 2.000 yılından bu yana Avrupa’ya ulaşmaya çalışan 22 bin göçmenin Akdeniz’de hayatını kaybettiğini söyledi.

17 kaçak göçmenlerLaczko’nun açıklamasına göre Ocak 2014’ten bugüne kadar geçen dokuz aylık süreçte hayatını kaybedenlerin sayısı ise 3 bin 72. Bu sayının son 25 yılın en yükseği olduğu söyleyen Laczko, “2014’te Akdeniz’de hayatını kaybeden göçmen sayısı, 1988’den beri bir yıl içinde yaşanan en yüksek sayı ve hâlâ Eylül ayındayız; yıl daha bitmedi” diye konuştu.

IOM Başkanı, Akdeniz Bölgesi dışındaki bölgelerde 2014’te yaklaşık bin göçmenin öldüğünü, dünya genelinde ise 4 bin 77 göçmenin yaşamını yitirdiğini söyledi.

Laczko, diğer bölgelerde düşüş yaşanmasına rağmen Akdeniz’de hayatını kaybedenlerin sayısının arttığının altını çizdi. Laczko bu artışın sebebini, “Akdeniz ülkelerinde yaşanan sorunlar ve insanların daha güvenli yerlere gitme isteği” olarak açıkladı.

Göçmenlerin çoğu Suriyeli, Filistinli ve Mısırlı

IOM Başkanı Laczko, Akdeniz’de hayatını kaybeden mültecilerin, hangi ülkelerin vatandaşı olduğunu saptamakta zorluk çektiklerini ifade etti.

Laczko, 2014 yılında Akdeniz’de hayatını kaybedenlerin yüzde 30’unun Ortadoğu ve Kuzey Afrika (MENA) bölgesinden kaçan çoğunluğu Suriyeli, Filistinli ve Mısırlı insanlar olduğunu söyledi.

IOM raporuna göre, İsrail’in Gazze’ye düzenlediği askeri operasyon sonrası Akdeniz’i geçmeye çalışan Filistinli mülteci sayısında ve IŞİD saldırıları sonrası ise Suriyeli mülteci sayısında artış yaşandı.

(Al Jazeraa)

Mısır’da “ahlâksızlık” ile suçlanan erkeklerin karar duruşması ertelendi

Kahire’de eşcinsel nikâh videosunun ardından tutuklanan 7 erkeğin karar duruşması 11 Ekim’de görülecek.

16 gauntlet_egypt_gayAhlâksızlık” ve “uygunsuz görüntülerin yayınlanması” ile suçlanan erkeklerin tutukluluk süresi 9 Eylül’de görülen ilk duruşmanın ardından 15 gün uzatılmıştı. Erkeklerin serbest bırakılmasına ilişkin 14 Eylül’de yapılan itiraz reddedilmiş, geçtiğimiz Cumartesi günü ise tutuklular mahkeme önüne çıkarılmıştı.

Kaos GL’den Ömer Akpınar’ın haberine göre Mısır’daki Bedayaa adlı LGBT örgütünden kaosGL.org’a konuşan Maha Youssef, avukatların davayla ilgilenmesi üzerine erkeklere uygulanan işkencenin sona erdiğini anlattı. Youssef, geçtiğimiz hafta tutuklanan bir trans kadının cezaevinin hangi bölümünde kalacağı konusunun da medyada LGBT’leri aşağılama unsuru olarak kullanıldığına dikkat çekti.

Ülkede kabul edilen yeni bir yasa, insan hakları alanında çalışanları “ulusal çıkarlara zarar vermek” suçlamasıyla karşı karşıya bırakacak. Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’nin 21 Eylül’de onayladığı yasa, uluslararası fon alan sivil toplum kuruluşlarının “ulusal birlik ve bütünlüğü tehdit ettikleri” gerekçesiyle kapatılmasının önünü açacak. Sivil toplum kuruluşlarının Kasım ayına kadar yasaya uyum gösterdiklerini ibraz etmeleri gerekiyor.

Youssef, sivil toplum çalışanlarının Kasım ayında mücadelelerinin sona ereceğini söylediğini aktarıyor. “Herkes ülkeyi terk etmeye çalışıyor. Benim partnerim de artık İstanbul’da.”

(Kaos GL)

Çanlar susmaz, İspanya bölünmez!

İspanya Anayasa Mahkemesi, Katalonya’da yapılması planlanan bağımsızlık referandumunu askıya aldı.

Mahkeme öncelikle 9 Kasım referandumunun anayasaya aykırı olup olmadığının inceleneceğini kaydetti.

İspanya hükümeti, Katalonya özerk bölgesinin bağımsızlık referandumu ilanını anayasaya aykırılık gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne götürdüğünü açıklamıştı.

İspanya’nın kuzeydoğusundaki varlıklı Katalonya Özerk Bölgesi’nin lideri Artur Mas, geçtiğimiz Cumartesi günü bir açıklama yaparak 9 Kasım’da referanduma gitme kararı alındığını duyurmuştu.

Başbakan Mariano Rajoy ise, olağanüstü kabine toplantısından sonra televizyondan yaptığı açıklamada, Katalonya’nın bağımsızlığı konusunda referanduma gidilmesinin “içerik olarak da, usulen de, anayasaya aykırı olduğunu” söyledi ve “Hiç kimse ve hiç birşeyin İspanya’yı bölmesine izin verilmeyecek” dedi.
Ayrı bir dili, köklü bir kültürü ve güçlü bir siyasi özerkliği olan Katalonya, İspanya hükümetini, toplanan vergileri adil dağıtmamakla suçluyor.

İskoçya’nın bağımsızlığı için yapılan referandum “hayır” ile sonuçlanmış olsa da, yapılabilmiş olması ve “evet” oylarının yüksekliği Katalonya’nın referandum talebini güçlendirmiş görünüyor.

Daha önce yapılan yoklamalar, Katalanların büyük bir çoğunluğunun İspanya’dan ayrılmak istemese bile referanduma engel olunmasına tepki gösterdiğini ortaya koymuştu.

Katalonya’da yaşayan 7,5 milyon insan, İspanya nüfusunun % 16 kadarını oluşturuyor. Katalonya, ülkenin en varlıklı ve en fazla sanayileşmiş bölgelerinden biri.

İspanya’nın derinleşen ekonomik bunalımı bağımsızlık hareketine verilen desteği artırdı.

 

BBC Türkçe

Göçmenlik ofisinde beklerken

Beş yıl önce bugünlerde Questura di Milano’da (Milano Emniyet Müdürlüğü) sıramın gelmesini bekliyordum.

Milano’ya İtalya’nın ve Avrupa’nın en iyi üniversitelerinden birinde yüksek lisans yapmak için gideli sekiz iş günü olmuştu ve ben Questura di Milano’da Ufficio Immigrazione’de (Göçmenlik Ofisi) permesso di soggiorno (oturma izini) başvurusu için sıramın gelmesini bekliyordum.

Şimdi nasıldır bilemiyorum ama benim zamanımda permesso di soggiorno’ya başvurmak demek Google Translate’in demo sürümüyle İtalyanca İtalyan bürokrasisini anlamak demekti ve İtalyan bürokrasisini Google bile anlayamadı.

Tüm bir Cumartesi günümü kocaman bir salonda benim gibi gelişmemiş ülkelerden gelen arkadaşlarla bekleyerek geçirdiğimi hatırlıyorum. Bir de nasıl kâbus gibi olduğunu, kendimi nasıl değersiz hissettiğimi ve İtalyan polislerinin ukala, yukarıdan bakışlarını hatırlıyorum. İtalyancayı pekiyi konuşamıyordum, bir elimde sözlükle derdimi anlatmaya çalışıyordum. Polisler de ya İngilizce bilmiyorlar ya da konuşmak istemiyorlardı. O salonda toplamda yirmi saati bulan üç sefer bekleyiş ve üç ayın ardından permesso di soggiorno’mu, bir senelik yasal yabancı statüsü aldım.

Bir sene sonra rinnovo di permesso di soggiorno (oturma izinin yenilenmesi) zamanında kâbus geri döndü. Bu sefer mahalle karakoluna gittim, giderken de anne ve babamın sırf daha rahat işlerim yürüsün diye tüm paralarını koydukları banka hesap çıktımı ve en güzel gülümsememi yanımda götürdüm. Sırf yenileme için çok erken başvurdum diye polis başvurumu kabul etmedi. Ben yarım yamalak İtalyanca dert anlatmaya çalıştım o ise beni ayakta tutup yarım saat İtalyanca azarladı. 70 Euro ücreti olan başvuru zarfını yırtıp attı ve nasılsa zengin olduğumu, bir daha zarf alabileceğimi söyledi. Zengin olduğum için değil ama polisin önünde ağlamamak için çıktım karakoldan. Beş yıl sonra bu anı hatırlamak bile gözlerimi dolduruyor, o polisin suratı hala aklımda. Ben hayatımda hiçbir zaman o kadar öfkeli ama bir o kadar da çaresiz, aşağılanmış, değersiz hissetmemiştim.

Bunları yurtdışı öğrencilik anılarımı paylaşmak için yazmadım. Bunları yazdım çünkü bu video beni beş sene öncesine götürdü.

 

Videoyu izlediğimde midem bulandı. Sırf o ülkenin vatandaşı olmadığım için, ondan daha zor durumda olduğum ve ondan korktuğum için beni ezen, kendisini önemli hissetmek uğruna ona muhtaç insanların zor durumları üzerinden kendince mastürbasyon yapan İtalyan polisini gördüm o videoda.

Ben sırtımı yaslayacağım bir ailem, dönebileceğim bir evim, binebileceğim bir uçak ve biletini alabilecek param olduğu halde kendimi böylesine çaresiz hissettiysem, elleri bomboş sınırdan geçmeye çalışırken o meşhur videodaki tavra maruz kalan o insanların ne hissettiğini düşünemiyorum.

Gelişmekte olan ülkemden parasıyla uçak bileti alarak yüksek lisans yapmaya gitmiş orta halli beyaz bir öğrenci Avrupa’da bir ülkenin göçmenlik bürosunda bunları yaşıyorsa dünyada neler oluyor?

Dünyada günde sekiz göçmen başka ülkelere gitmeye çalışırken ölüyorlar. Sadece bu sene 4,077 göçmen yolda öldü.

***

Bir de videoya gelen yorumları okudum. Polisin tavrına alkış tutanlar var. Anlam veremiyorum, Avrupa seyahatiniz öncesi sizi sorguya çeken pasaport polisiyle aranızda geçen diyalogda hissettiğiniz ezilmişlik kadarcık bile empati yapamıyor musunuz şu insanlarla? Oysa siz en kötü ihtimalde ilk uçakla evinize geri dönersiniz, tatiliniz yanar. Bu insanların dönecek evleri kalmadı.

IŞİD, ABD ve AKP’ye dair muhtelif galat-ı meşhur – Foti Benlisoy

“Galat-ı meşhur lugat-ı fasihten evladır” demişler. Yani kabaca, yaygınlık kazanmış, dille bütünleşmiş bir yanlışın düzeltilmesi çok da gerekli değildir; böyle bir yanlış doğruya yeğ tutulabilir anlamında bir deyim. Bu deyişi öyle içselleştirmişiz ki siyasal mülahaza ve tartışmalarımızda bazen yanlış olduğunu bile bile galat-ı meşhurlara sığınmaktan çekinmiyoruz. Bazen ajitatif gayelerle, bazen de kendi fikri tembelliğimizin gerekçesi olarak galat-ı meşhurlara müracaat ediveriyoruz. Bu kısa yazı, Britanya Hindistan Ofisi’nin 19. yüzyılın ortalarında “Ortadoğu” demeye başladığı coğrafyadaki gelişmelerle alakalı olan ve sohbette, toplantıda ya da eylemde sıkça karşımıza çıkan galat-ı meşhurların bir seçkisinden ibaret. Başlayalım:

1-      ABD IŞİD vasıtasıyla bölgeyi yeniden dizayn ediyor: Google’a IŞİD ve dizayn kelimelerini birlikte yazınca toplam (dile kolay) 111.000 sonuç geliyor. Bu “dizayn” sözcüğü tedavüle nasıl girdi, nasıl bu kadar yaygınlaştı gerçekten bilmiyorum. Konu Ortadoğu olunca analiz babında tumturaklı bir söz söylemek isteyen hemen herkes bu kelimeyi birkaç kez cümle içinde kullanmak ihtiyacını duyuyor. Bölgede kuş uçsa “dizayn” diye cevabı patlatır olduk. Bizde bu dizayn hevesi varken kaba bir hesapla son on senede Ortadoğu beş altı kez dizayn edilmiş olabilir ki bu iki seneye bir dizayn anlamına gelir. 2011’de medya tabiriyle “Arap Baharı” olur dizayn denir. Tunus ve Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidara gelir dizayn denir. Sonra bunlar iktidardan düşer gene dizayn olur. Bölge de ABD de “dizayn manyağı” oldu desek yeridir. Şaka bir yana, ABD IŞİD “vesilesiyle” Ortadoğu’yu yeniden ve bir kez daha dizayn ediyor, “krizi fırsata çeviriyor” filan değil. Aksine, IŞİD’in yayılması, ABD’nin 2003 sonrası (IŞİD’le beraber moda olan tabirle) “Levant” politikalarının iflası anlamına geliyor. Daha net bir formülasyonla, IŞİD’in yükselişi karşısında ABD (an itibariyle), bırakın dizaynı, aksiyoner değil, reaksiyoner, yani tepki veren konumunda.

2-      ABD IŞİD’i kullanarak bölgede kendi işine gelen bir kaos ortamı yaratıyor: Meşhur “kaos kuramıyla” uzaktan yakından alakası olmayan bu kaos teorisine göre ABD her durumda Ali’yi Veliye, Veli’yi de Ali’ye düşürüp arada parsayı topluyor. “Böl ve yönet” Roma İmparatorluğu zamanından beri (divide et impera) revaçta olan bir emperyal siyaset biçimi elbette. Ancak buradan hareketle her koşulda küresel hegemon gücün (ABD diye okuyun) “kaos” peşine düşeceği sonucuna ulaşmak abes. Daha sofistike versiyonlarında Naomi Klein’ın “felaket kapitalizmi” argümanının (tabir hoş görülsün) boku çıkarılmış bir şekli olan bu sava göre ABD, Ortadoğu’nun merkezinde küresel cihat hareketi için bir cazibe merkezi haline gelen bir “hilafetin” oluşumundan “kaos yaratır” diye bahtiyar oluyor; öyle ki utanmasa (ya da çekinmese) neredeyse zil takıp oynayacak.

3-      IŞİD bir taşeron örgüt: Bu başlıkta versiyon çok. IŞİD ABD’nin, İsrail’in, Suudilerin, Türkiye’nin, Katar’ın teker teker ya da hepsinin birden taşeronu olarak görülüyor. Dikkat edin: 3. maddeyle 1. madde arasındaki rabıta aşikâr. Ortada bir dizayn (proje) varsa neoliberal devirde bunun bir alt müteahhite ihale edilmesinden doğal bir şey olamaz. İşte IŞİD bu alt müteahhidin adından başka bir şey değil. IŞİD’i yaratan somut siyasal ve sosyal bağlamı bir kalemde es geçmeyi sağlayan bu büyülü kelime, fikri tembellik kadar bir ferahlamaya da sebep oluyor. IŞİD’i kendi öznelliği ve (yine moda tabirle) “ajandası” olmayan bir kukla olarak düşünmek, onun yayıldığı hızla söneceği yanılsamasını (kolaycılığını) besliyor.

4-      ABD IŞİD’e dönük bombardımanıyla esas olarak Esad rejimini hedefliyor: “Sahadaki” gelişmelerle alakası olmayan bir varsayım. Solda Suriye’de ta başından itibaren bir “Libya senaryosunun” (muhalefetin silahlanması ve ardından uluslararası müdahale) söz konusu olacağı beklentisi/kaygısı yaygındı. Oysa Libya değil de Lübnan “model” oldu (yani rejimle muhalefet arasındaki siyasal ihtilafın emperyal ve bölgesel güçler arasında bir jeostratejik çatışma sahasına, bir vekâlet savaşına dönüşmesi). ABD Suriye rejimini bombalamayı, Suriye’deki siyasal ve askeri ihtilafa doğrudan angaje olmayı seçmedi (bunun nedenleri uzun bir tartışma). Seçseydi geçen sene bu zamanlarda kimyasal saldırı iddiası üzerine pekâlâ “düğmeye” basabilirdi, basmadı, basamadı. Bunun şimdi gerçekleşmesiyse çok daha zor. Üstelik sayısız gözlemci, uluslararası koalisyonun hava operasyonlarından, şimdilik de olsa, en kazançlı çıkanın rejim olduğunda birleşiyor.

5-       AKP ile IŞİD “ortaklar”: Oldukça netameli bir başlık. AKP hükümetinin Suriye bağlamındaki hedeflerine ulaşmak adına IŞİD’e belli bir müsamaha gösterdiği, örgütün Türkiye’yi bir ikmal ve rekreasyon alanı olarak kullanmasına izin verdiği, örgüte militan akışına müsaade ettiği, IŞİD’in elindeki önemli bir kaynak olan petrol “ticaretine” göz yumduğu vs. vs. bilinen ve artık sıkça tartışılan gerçekler. Dış basında bu konularla alakalı bir makale ya da haberin çıkmadığı gün yok gibi. Ancak bu kadarıyla dahi “vahim” sıfatını hak eden bu “ilişki”, bir ortaklık-partnerlik değil. Yani AKP ile IŞİD’in (yine o kelime) “ajandaları” arasında fiili çakışmalar olsa da bu ikisi birlikte, ortak bir planlama dahilinde hareket etmiyor. Ne demek istediğimi açmak için Erhan Keleşoğlu’ndan bir alıntıya sığınayım: “Açıkça söyleyelim IŞİD, AKP açısından desteklenecek, ittifak kurulacak bir unsur değildir. İdeolojisiyle, siyasal-askeri stratejisiyle, Suriye İç Savaşı’nda ittifak yapılan Suriyeli unsurlarla çatışması hasebiyle düşman sayılmaktadır. Ancak bu örgüt, koyu mezhepçiliğiyle Şii ağırlıklı Irak merkezi hükümetinin ve laik PKK’nin de düşmanıdır. Bu iki grup aynı zamanda AKP tarafından da hasım görülmektedir. Bu bağlamda IŞİD’le karmaşık bir ilişki söz konusudur; zaman zaman düşmanlar içerisindeki ehven-i şer görülebilmektedir.” Yani Türkiye açısından Bağdat hükümetini ve özellikle de Rojava’yı sıkıştırdığı oranda IŞİD göz yumulabilecek, fazla belli etmemeye çalışılarak sırtı sıvazlanabilecek bir örgüt IŞİD. Ama o kadar. Erdoğan’ın son “u dönüşünün” de gösterdiği gibi, Türkiye’nin IŞİD’le ABD’nin (Batı blokunun diyelim) kırmızı çizgilerini ihlal eden bir “kader ortaklığına” girmesi mümkün değil.

6-      AKP ABD’nin taşeronu (“BOP eşbaşkanı”): AKP’nin ABD’nin “taşeronu” sıfatıyla Suriye politikasına şekil verdiği, şimdi unutmuş görünsek de, yakın zamana kadar solda oldukça popüler bir argümandı. Oysa tam tersine ABD yönetimi bir süredir Erdoğan ve sair AKP kurmaylarını Suriye politikası dolayısıyla alttan alta eleştiriyor ve sıkıştırıyor. Riccardione’nin sözleri ve Kerry’nin “çürük elmalar” çıkışı Türkiye’ye dönük açık ve örtük azarın sadece son örnekleri. Yani AKP’nin Suriye politikası ABD’nin taşeronuna dikte ettiği bir politika filan değil. Taşeron argümanının tersine Türkiye/AKP, Obama yönetiminin Ortadoğu’dan “çekilme” (disengagement) politikasının yarattığı boşlukta bir hareket alanı bulmuş ve bunu kendi emperyal hevesleri için tepe tepe kullanmıştı. Şimdi alttan alta AKP’ye, bu fazla angaje, “militan” politikanın hesabı kesiliyor.

7-      ABD Erdoğan’ın üstünü çizdi: “Reaksiyon” dizisinde “müsteşar” (herhalde Hakan Fidan kastediliyor) “Türkiye NATO konseptinden çıkıyor” gibisinden bir şeyler söylemiş (diziyi izleyenler aktardı). Bu ve benzeri sözler izleyicinin milli gurunu okşar mı bilmem ama (amiyane tabirle) o kadar uzun boylu değil. ABD’nin bir küresel hegemon güç olarak göreli gerileyişi Türkiye ayarındaki bölgesel güçlere Ortadoğu’da daha geniş bir manevra sahası açmış olabilir (bkz. madde 6). Ancak bu, Türkiye’nin ABD karşısındaki “göreli özerkliğini” abartmamızın vesilesi olmamalı. Erdoğan megalomanide Putin’i aratmasa da Türkiye bir Rusya değil. Türkiye kapitalist devletinin Atlantik-Batı-ABD emperyalizmiyle köklü içsel bağı, öyle iki beyanat ve efelenmeyle üzeri çizilebilecek bir şey değil. AKP’nin de zaten buna ne isteği ne de mecali var. Aynı şekilde, ABD açısından da Türkiye bir kalemde yok sayılabilecek bir müttefik değil. Erdoğan paylansa da masada kendisine mutlaka bir yer verilmesi gerekiyor. ABD’nin Rojava’ya dönük sakınımlı tutumu mesela, Türkiye’yi hâlâ nasıl kayırdığının açık bir işareti.

Netice: Bir iki güne bir tezkere daha meclise gelecek. AKP/Erdoğan’ın “güvenlikli/tampon bölge” fantezisine dur demek, Kobanê’yle aktif bir biçimde dayanışmak, AKP hükümetinin IŞİD’e açtığı olanakları (özellikle Rojava bağlamında) teşhir etmek, ABD müdahalesinin mezhepçi şiddeti durdurmak yerine kışkırtacağını hatırlatmak… Tüm bunları ve daha fazlasını yaparken galat-ı meşhurlara sığınmak işimizi kolaylaştırıyor görünse de bizi zaafa uğratıyor. Siyaseten sadeleşmeye/berraklaşmaya elbette ihtiyaç var ama unutmayalım sadelik de berraklık da basitleştirme ya da indirgemecilik değil, olmamalı.

Foti Benisoy -http://fotibenlisoy.tumblr.com/

İçinde insan yoksa neyleyim sürdürülebilir kenti – Bahar Bayhan

Sıfır karbon hedefiyle yola çıkan dünyanın ilk büyük ölçekli projesi Masdar City şimdi, hayal edilenden çok farklı durumda.

Masdar City

Abu Dhabi’de yaklaşık 18 milyon Dolar’lık bir yatırımla tasarlanan yüksek teknolojili, düşük kaynaklı yaşam alanı Masdar City, sosyo-kültürel mekanları, ticari ve konut alanları ile dünyanın ilk karbon 0 bölgesi olarak hayata geçiriliyor. Sürdürülebilirlik ve alternatif enerji alanında çalışmalar yürüten Masdar Institute ise, büyük umutlarla inşa edilen Masdar City’nin şimdiki halini böyle görüntüledi.

Şubat 2008’da inşa edilmeye başlanan projenin 2020’de tamamlanması öngörülüyordu. Ancak ekibin görüntülerinde tamamlanmaya yakın bu projede bir yaşam izine rastlamak olanaksız. Videoda insanların karınca gibi göründüğü devasa bir boşlukta ıssız binaları görmeniz mümkün. Bu görüntüler, izole olmuş, yapay yeni yerleşim alanları yaratmanın ne derece sürdürülebilir bir yöntem olduğu sorusunu yeniden akıllara getiriyor.

Bu yazı arkitera.com/ dan alınmıştır

Bahar Bayhan

 

 

Bahar Bayhan

Adana’nın iki köyünde hem Organik hem de Topluluk Destekli Tarım buluşması

Adana’nın Karaisalı ilçesine bağlı Sarımehmetli Köyü ile Sarıçam ilçesine bağlı Maltepe Köylerinde Cumartesi günü hem organik tarım hem de topluluk destekli tarım buluşmaları gerçekleştirildi.

Adana'da ziyaret edilen ilk yer Karaisalı ilçesine bağlı Sarımehmetli Köyü Muhtarı Mehmet Durukan'ın evi oldu
Adana’da ziyaret edilen ilk yer Karaisalı ilçesine bağlı Sarımehmetli Köyü’nde muhtar Mehmet Durukan’ın evi oldu

Yeşil Gazete olarak adım adım takip ettiğimiz ve içinde yer aldığımız ÇEYO (Çukurova Ekolojik Yaşam Okulu) katılımcıları, Adana İl Tarım Müdürlüğü çalışanları, tarıma dayalı sanayi alanında 5 farklı sektörde (Nişasta ve nişasta bazlı ürünler / Bitkisel sıvı yağlar, yemeklik ve endüstriyel margarinler / Un ve yem / Taze meyve) ticari faaliyet gösteren Sunar Gruptan bir temsilci ve Sarımehmetler ile Maltepe Köylülerini bir araya getiren buluşmalarda bölgenin dinamikleri, organik tarıma geçme aşamasında yaşanan sıkıntılar ve ülkemizde de giderek yayılan topluluk destekli tarımı Adana ve Mersin çevresinde yaygın hale getirmek için yapılması gerekenler konuşuldu.

Karaisalı’da Organik Tarım

Adana şehrine içme suyu sağlayan Çatalan Havzası’nda yerleşik 13 köyden biri olan Sarımehmetli’de diğer köylerde olduğu gibi tarımsal üretim yapan çiftçilerin su kullanması bölgenin içme suyu havzası olması nedeniyle yasak. Organik Tarıma geçiş bu dezavantajlı durumdan çıkış yolu olarak görülüyor. Adana Tarım İl Müdürlüğü’nün çabaları, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın ÇATAK (Çevre Amaçlı Tarım Arazilerini Koruma Programı) projesi kapsamında organik tarıma geçen çiftçilere sağladığı destek Sarımehmetli köyünde 23 üreticinin organik tarıma geçmesini sağlamış.

İlk ziyareti organik tarıma geçişin önünü açan, köyün ana geçim kaynağı durumundaki Zeytinciliğin tamamı ile organik şekilde üretilmesini amaçlayan köy muhtarı Mehmet Durukan‘ın evine yaptık.

Muhtarımızın evinde organik zeytinler eşliğinde tarım sohbeti. Biz not alırken hemen yanımızda Sarımehmetli Köyü muhtarı Mehmet Durukan var. Kendisini Vatandaş olarak tanıtan Veysel Güngör organik tarım deneyimini paylaşırken, Çatalan Lisesi öğretmeni Adnan Özkök de can kulağı ile dinliyor
Muhtarımızın evinde organik zeytinler eşliğinde tarım sohbeti. Biz not alırken hemen yanımızda Sarımehmetli Köyü muhtarı Mehmet Durukan var. Kendisini Vatandaş olarak tanıtan Veysel Güngör organik tarım deneyimini paylaşırken, Çatalan Lisesi öğretmeni Adnan Özkök de can kulağı ile dinliyor

Kalabalık heyeti Anadolu misafirperverliği ile ağırlayan Muhtar Mehmet Durukan, bölgenin ve köyün organik tarıma geçtiği 9 yıllık süreci anlatarak sözlerine başladı. Şehre içme suyu sağlayan Çatalan Barajının yakınında olmaları nedeniyle su kullanamadıklarının altını çizen Durukan, bu durumu aşmak için yabani zeytinlere aşılama yaptıklarını, zeytinin çok bakım gerektirmeyen bir ürün olduğu için tercih edildiğini belirtti. Durukan; gübre, ilaç, bakım istemediğini belirttiği zeytin ağaçlarının bölge için uygun olacağına karar vermelerinin ardından 9 sene önce organik sertifikalı üretime geçtiklerini söyledi.

Sarımehmetli Köyü muhtarı Mehmet Durukan’ın evinde gerçekleşen ilk buluşma sırasında tüm katılımcılar kendi cephelerinden organik tarımı, avantaj ve dezavantajları ile dile getirdikten sonra Adana’da küçük çaplı da olsa topluluk destekli tarım uygulamasına başlayan ekipten Buğday Derneği Adana gönüllüsü Serdar İskit, Sarımehmetli köyü sakinlerine topluluk destekli tarım hakkında bilgilendirme yaptı.

Topluluk destekli tarımın üretici ve tüketici arasında güvene dayalı bir sistem olduğunu aktaran İskit, bu tür tarımda organik sertifika şartı aranmadığını, iki tarafında birbirini tanıması ve güvenmesi durumunda bu tip prosedürlere de ihtiyaç kalmadığını belirtti.

Organik tarıma ilişkin olumsuz yargıdan yakınan Adana Tarım İl Müdürlüğünde görev yapan ziraat mühendisi Bünyamin Özkan ise, aşılması gereken ilk basamağın bu güvensizliği bertaraf etmek olduğunu vurguladı. Bakanlığın organik üretime yönelik desteklerini anımsatan Özkan, Tarım İl Müdürlüğü personelinin de aralarında bulunduğu kişilerce faaliyete geçen, “Çukurova Organik Tarım Derneği“nin de bölgede organik tarımı yaygınlaştıma amacı ile kurulduğunu sözlerine ekledi.

Sarıçam Maltepe Köyü’nde Ramazan’ın Evi

Sarımehmetler köyündeki ufuk açıcı buluşmanın ardından ÇEYO katılımcıları olarak Serdar iskit’in de aralarında bulunduğu Adana Topluluk Destekli Tarım grubunun ürün tedariki için görüştüğü ve Maltepe köyünde ikamet eden Ramazan beyin evinde ikinci buluşmamızı gerçekleştirdik.

İkinci durağımız Sarıçam ilçesine bağlı Maltepe köyünde Adana'da Topluluk Destekli Tarım çalışmasına başlayan Serdar İskit, evine misafir olduğumuz Ramazan'a işleyişi anlatıyor
İkinci durağımız Sarıçam ilçesine bağlı Maltepe köyünde Adana’da Topluluk Destekli Tarım çalışmasına başlayan Serdar İskit, evine misafir olduğumuz Ramazan‘a işleyişi anlatıyor

Tüm yurdu etkisi altına alan sağanak yağmurun altında ulaştık Maltepe Köyüne. İki kızını yurda yerleştirdiğini ve eşi ile birlikte yaşadığını belirten Ramazan, Adana’da birkaç işte çalışmasına karşın kendisi için en uygun koşulların köyde bulunduğunu belirtti.

Serdar İskit’in bir önceki köyde olduğu gibi burda da topluluk destekli tarım hakkındaki bilgilendirici açıklamasının ardından bu oluşumun üretici tarafında yer almaktan mutluluk duyacağını ifade eden Ramazan ile hemen oracıkta kış için gereken sebzeler hakkında görüşme de nihayetlendirildi.

Sarımehmetli'de olduğu gibi Maltepe köyünde de evde bulunan ve doğal şekilde, hiçbir katkı maddesi ya da tarımsal ilaç kullanılmayan besinler ile doyuruyoruz karnımızı. Bu buluşmalarda öne çıkan bir başka konu ise şu Organik Sertifika üreticiyi tasnımadığımızda bir garanti belgesi tamam, Ama üretici ile tüketici tanıştığında yani birlikte Türetici olduklarında da imzalı  resmi evrak şart mı?
Sarımehmetli’de olduğu gibi Maltepe köyünde de evde bulunan ve doğal şekilde, hiçbir katkı maddesi ya da tarımsal ilaç kullanılmayan besinler ile doyuruyoruz karnımızı. Bu buluşmalarda öne çıkan bir başka konu ise şu; Organik Sertifika üreticiyi tanımadığımızda bir garanti belgesi tamam, Ama üretici ile tüketici tanıştığında yani birlikte Türetici olduklarında da imzalı resmi evrak şart mı?

ÇEYO katılımcılarının, Adana Tarım İl Müdürlüğü tarafından organize edilen ilk buluşma ve Adana ekibi tarafından spontane gelişen ikinci buluşma sonrasında yeni hedefi topluluk destekli tarımı Mersin’de de başlatabilmek.

Bundan sonra Mersin’de olması planlanan buluşmada da Çukuroava Ekolojik Yaşam Okulu’nu meydana getiren iki ilin, yani Mersin ve Adana’nın işbirliğinin daha da pekişmesi, bir yıl önce başlayan ve halen devam eden hazırlık sürecinin ardından hem organik üretim hem de topluluk destekli tarım alanında yeni adımlar atılması kararı alındı.

 

Fotoğraflar: Ramazan Biçer – Alper Tolga Akkuş

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)