Ana Sayfa Blog Sayfa 3854

Korkmaz davasında sanıklar görüntülerden teşhis edildi

Eskişehir’de Gezi direnişi sırasında polis ve sivil kişilerce dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz’la ilgili davanın dördüncü duruşması bugün Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüyor.

Saat 09.30’da başlayan duruşmada Tübitak ve Adli Tıp Kurumu’nun bilirkişi raporları okundu, olaya ilişkin görüntüler izlendi. Saat 13.00’ye dek duruşmaya ara verildi.

BzfhtHvCEAAzFcn
Bariyerler arasından geçerek duruşma salonuna ellerinde Ali İsmail’in fotoğraflarının çerçeveli panosunu taşıyan baba Şahap ile anne Emel Korkmaz´ın elindeki Ali İsmail Korkmaz’ın resmi de X Ray’den geçirildi.

Adli Tıp ve Tübitak raporu

Adli Tıp Raporu’nda darp ile ölüm arasında illiyet bağı olduğu ortaya konuldu.

Ali İsmail Korkmaz’ın dövüldüğü ana ilişkin olan ve silindikten sonra Jandarma Kriminal incelemesiyle ortaya çıkan görüntülere ilişkin Tübitak raporu okunurken Tübitak’ın birleştirdiği görüntüler izlendi.

Harman Ekmek Fırını’ndan alınan görüntülerin dört kez silindiği raporla tespit edildi. Fırına giren bir kişinin kameranın kapatılması isteğine ilişkin kayıtlar da raporda yer aldı.

Sanık ifadeleri

Davanın biri polis beş tutuklu ve üç tutuksuz polis olmak üzere toplam sekiz sanığı var. Davanın sanıklarından tutuklu polis Mevlüt Saldoğan “kasten insan öldürmek” suçundan müebbet hapis istemiyle yargılanıyor.

Diğer tutuklular İsmail Koyuncu, Ramazan Koyuncu, Muhammet Vatansever ve Ebubekir Harlar ile tutuksuz polisler Şaban Gökpınar, Hüseyin Engin ve Yalçın Akbulut hakkında da “öldürmeye iştirak” suçundan 10 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

Sanıklar da görüntülerde yer alıyor.

Sanık İsmail Koyuncu “Görüntülerdeki benim, ekmek teknemi koruyordum” derken tutuklu sanık polis Mevlüt Saldoğan “Görüntülerdeki benim, keşke görüntüler silinmeseydi nasıl saldırıya uğradığımız görünürdü” dedi. Saldoğan, Ali İsmail Korkmaz’ı zor kullanma yetkisi/sınırları içinde darp ettiğini iddia etti.

Sanık Muhammed Vatansever: “Görüntüdeki şahıs benim. Kaynım İsmail’i almak için oradaydım” derken sanık Ramazan Koyuncu “Görüntülerdeki benim, ben de amcamın oğlu İsmail’i almaya gitmiştim” diye konuştu.

Tutuksuz sanık polis Yalçın Akbulut ise “Görüntülerdeki benim ama raporu kabul etmiyorum. Ali İsmail Korkmaz’ı sadece kovaladım” dedi.

Tutuksuz sanık polis Hüseyin Engin’in “kamerayı kapatan ben değilim” demesi üzerine Avukat Ayhan Erdoğan Eskişehir’de yargınlandığı başka dosyada açık kabulü olduğunu belirtti. Raporda kameranın kapatılmasına ilişkin bölüm Ali İsmail Korkmaz’ın avukatlarının mesaj atttığı twitter hesabından şöyle paylaşıldı.

“Görüntülerdeki Ali İsmail”

Ali İsmail Korkmaz’ın ağabeyi Gürkan Korkmaz görüntülerde yer alan kişinin kardeşi olduğunu teşhis etti. Tübitak tarafından görüntülerin netleştirilmiş hali izlenirken aile salondan ayrıldı.

Korkmaz’ı sadece kovaladığını söyleyen polis Yalçın Akbulut’un da darp ettiği görüntülerde yer aldı.

Otobüslerde arama

Eskişehir’den “güvenlik nedeniyle” Kayseri’ye taşınan davaya önceki duruşmalarda olduğu gibi pek çok kişi dayanışma için katıldı.

Duruşma için Kayseri’ye gidenler kente girişlerde polislerin otobüsleri durdurup arama yaptığına ilişkin fotoğrafları sosyal medyada paylaştı.

Polis adliye çevresinde üç arama noktası oluşturdu. Bu arama noktalarından birine sloganlarla yürüyüp aranmadan geçmek isteyen grupla polis arasında arbede yaşandı. İki kişi yaralandı, beş kişi gözaltına alındı.

Güvenlik gerekçesiyle Kayseri’de görülen davanın 14 Temmuz’da görülen 3’üncü duruşmasında tutuksuz yargılanan polis memurları Şaban Gökpınar, Yalçın Akbulut ve Hüseyin Engin’in tutuklanması talebini reddeden mahkeme, tutuklu sanıkların tutukluluk hallerinin devamına hükmetmişti.

(Devam edecek)

(Diken/ Bianet/Yeşil Gazete)

“Altın”ı, üstüne getirmeyelim yaşamın!

Ordu’nun Fatsa ilçesinde bugünlerde köylüler hop oturup hop kalkıyor, günlük hayatlarında en geniş yer bulan konu siyanür. Çünkü toprağın üstünde sürüp giden  güzel sağlıklı yaşama, insanların meyvelerini şükranla kabul ettiği topraklara Altıntepe şirketi altın operasyonları için gözünü dikti.

Altın  operasyonlarında kullanılan siyanür maddesi uzmanların  değerlendirmelerine göre; havaya karışınca hidrojensiyanüre dönüşür; toprağa ve suya kolayca karışarak topraktaki ağır metalleri aktif hale geçirir . Bu sebeple meyve, sebze ve içme suyundan dolayı insan bünyesine kısa sürede tesir eder. Ölüme varana dek, birçok hastalığa da yol açar ancak, ölen kişiye hemen otopsi yapılmazsa, vücuttan anında kaybolur ve ölümün siyanürden olduğu saptanamaz. Toprakları kirlenince yağmurlarla bumerang gibi zehrin kendisine döneceğini bilen, tehlikenin farkında olan köylüler  temiz havasını, suyunu, toprağını ve bunlarla birlikte sağlığını kaybedeceğini de biliyor.

Öte yandan altın operasyonları için altyapı çalışmalarının yürütüldüğü Yukarıtepe ile Bahçeler Köylerinde insanlar  damperli kamyonların, iş makinelerinin evlerinin yakınındaki yolu kullanması sebebiyle evlerinin duvarlarında çatlaklar olduğundan da şikayetçi. Zaten bir heyelan bölgesi olan Yukarıtepe köyünde göçük olacak diye de endişe büyük . Halk arasında Erzincan’dan ve Giresun’dan elenmek üzere toprak getirildiğine hatta Gümüşhane ile Amasya’dan da çıkartılacak cevherin Fatsa’daki tesiste işleneceğine dair haberler dolaşıyor. Kendisini zorlayan şartlara direnmek için, sesini duyurmak için Fatsa, 6 Ekim’de  şahane  bir eyleme ev sahipliği yaptı. Komşu illerden, İstanbul ve Ankara’dan Fatsa’ya kafilelerle destek geldi ve 2.000 kişi tek yürek oldu bağırdı “Yaşamak istiyoruz!” diye. Atılan sloganlar arasında, Altıncı Filo hatırlatılarak “Altıncı şirket Fatsayı terket!” de vardı .

Fatsa'da siyanürle altın arama faaliyetlerine karşı miting
Fatsa’da siyanürle altın arama faaliyetlerine karşı miting

 

Fatsa’daki eylem ne  ilk ne de son diyebileceğimiz birşey. Hatta tam 6 Ekim ’de Bergama Yerlitahtacı köylüleri de Koza  Madencilik şirketinin köylerinde açmayı planladığı altın tesisine karşı ayaktaydı. Aynı şekilde geçen hafta Artvin- Murgul’da, Eti Bakır işletmelerinin siyanürle altın operasyonlarının yapılmasına karşı mücadele verdi.

Ülkemizdeki altın gümüş maden çalışmaları aşağıdaki tabloda verilmiştir (Kaynak: www.mta.gov.tr)

altin_gumus

   

 

 

 

 

 

 

 

 

Yaşanan kazalar veya  denetimlerin yetersizliğinin sonuçları ise;

TÜPRAG Metal Madencilik AŞ 2006‘dan beri Uşak-Eşme-Kışladağ madeninde çalışıyor. Madenin faaliyete geçmesinden kısa bir süre sonra, yörede 1.500 kişi zehirlendi. Bu olaya ilişkin köylülerin ve mühendis odalarının madenci şirkete karşı açtığı dava yıllardır sürüyor.

Eti Gümüş A.Ş 2004 ’ten beri Kütahya-Tavşanlı’da gümüş çıkarmak için faaliyet gösteriyor  fakat,  2011’de Eskişehir’de Siyanür havuzunun çökerek Porsuk Çayı’na karışması tehlikesini yaşattı ve havuzlarda tutulan siyanürün bir kısmı toprağa karıştı.

Tüm bunlar olurken altın ve gümüş madenciliği adına siyanür kullanımına sağlıklı yaşam hakkımızı korumak için “Hayır!” demekten daha doğal bir şey yok. Öte yandan salt bir karşı çıkış yeter mi? Moğollar’ın hemen her eylemde çalan  şarkısında dediği gibi “Bişey yapmalı! Hey! Bişey yapmalı

Siyanürle altın operasyonlarının çevreye ve insan sağlığına zarar verdiğini, bizim sınırlarımızda değilse de illa ki başka ülkelerin köylerinde, topraklarında siyanür tehlikesi yarattığını yeterince biliyorsak biraz da örf, adetlerimizi gözden geçirmeyi  düşünsek… Altın, yaşamdan daha değerli daha üstün  olabilir mi? Muhatabı kendimiz olabilir miyiz bu sualin? Ekonominin arz talep dengesini hatırlasak ve sorsak Keynezyen bir deyişle, “Her talep kendi arzını yaratmaz mı?”

Türkiye’de yılda 1,3 milyon doğum, 700 bin söz ve nişan ve 350 bin sünnet düğünü yapılıyor, ayrıca kadınlarımızın kendi aralarında düzenledikleri altın günleri sosyal geleneklerimizde önemli bir yer tutuyor . Türkiye’de altın takısız bir  düğün, dernek hayal edebiliyor musunuz?  Türkiye’nin gelenek, görenek, örf ve adetlerinde en değerli hediye altındır.

İstanbul Altın Borsası ’nın son 16 yıllık istatistiklerine göre Türkiye son 16 yılda 2.492 ton altın ithal etmiştir. Bir başka deyişle Türkiye son 16 yılın resmi istatistiklerine göre yılda ortalama  156 ton altın ithal eden bir ülke konumundadır. Bir ton altının değeri bu günkü fiyatlarla yaklaşık 55 milyon dolardır. 156 ton altın bugünkü fiyatı yaklaşık 8 milyar dolardır. (http://www.iab.gov.tr/Veriler/data/veri021.pdf)

 

Pınar Demircan

[email protected]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

90’lara mı, daha büyük bir felakete mi dönüyoruz? – Foti Benlisoy

  • Sokağa çıkma yasakları, askerin sokağa inmesi ve kolluk güçlerinin uyguladığı şiddet yanıltmasın; 1990′lara geri döndüğümüz yok. Karşı karşıya bulunduğumuz şey geçmişten kopup gelen bir hayalet, bugünle alakasız bir geçmişin gelip geçici yankısı değil. 1990’lardaki kanlı yıllardan bile daha tehlikeli bir dönemeçte olduğumuz söylenebilir. Her şey olduğu gibi kalır ve gittiği gibi giderse Kürt sorununun bir zaman sonra ister istemez çözüleceği, çözüm ve müzakere yoluna bir kez girdikten sonra geçici mahiyetteki “kazalar” haricinde bir daha bu yoldan çıkılamayacağı şeklindeki rehavetin yanıltıcı olduğu ortada. Son birkaç gün, Kürt meselesinin artık “silahla çözülemeyeceği” şeklindeki yaygın görünen kanaatin nasıl ve ne kadar kolay tuzla buz olduğunu hep beraber gördük, yaşadık.
  • Müzakere-çözüm sürecinin yarattığı rehavet ortamında “açıkça” Kürt karşıtı ve dışlayıcı bir Türk milliyetçiliği giderek ete kemiğe bürünüyor. Son iki gündeki milliyetçi reaksiyon ve linççi saldırıları bindirilmiş kıtaların veya kurulmuş oyuncakların eseri sayıp geçiştirmemek gerek. Provokatif, yani bir siyasal kurguya denk düşen boyutları ne olursa olsun bu tür eylemler aynı zamanda çoğu zaman bir dip akıntısı olarak varolan ve Kürtleri kategorik olarak Türklüğe karşı olarak tasavvur eden bir “yeni” milliyetçi/dışlayıcı zihniyetin ürünü. Bu zihniyet kök salmaya devam eder ve uygun konjonktürü bulursa yolumuz 90’lara dönüş değil, iç savaşa, yani etnik bir kapışmaya gidiş olacaktır.
  • Türklerle Kürtler hiç “etle tırnak gibi”oldular mı emin değilim. Ancak bu iki topluluğun birbirinden giderek bağımsızlaşan iki ayrı “muhayyel siyasal coğrafyaya” denk düşmeye başladığı açık. Hani o klişe tabirle birbirinin sevindiğine sevinen ya da üzüldüğüne üzülen bir toplum olmaktan çıkıyoruz. Kürtler için manevi ve sembolik değeri aşikâr Kobanê’nin ülkenin batısında çoğu zaman gündem dahi olmaması, olduğunda da diğerleri gibi bir “dış mesele” muamelesi görmesi, bunun son örneği. Belki biraz nahifçe Gezi’nin telafi edeceğini umduğumuz bu kopukluk, son iki gün şahit olduğumuz üzere genişlemeye devam ediyor. İşin paradoksal yanı, mevcut haliyle, yani teknikleştirilmiş ve “yukarıdan” bir girişim olarak “çözüm süreci”, bu açıyı telafi etmek bir yana sanki büyütüyor.
  • Aslında geçmişin klasik asimilasyoncu-inkârcı devlet söylem ve pratiği, yani Kürtlerin bir halk olarak varlığını reddeden çizgi, toplumsal düzeyde bir Kürt karşıtlığının oluşmasının önüne sınırlar dayatıyordu. Kürt diye müstakil bir halk ya da topluluk varolmadığına göre Batı’da savaşın yarattığı öfkenin yönelmesi muhtemel “şer odakları” olsa olsa “teröristler” ya da “dış mihraklar” olacaktı. Savaş, Türk milliyetçiliğinin popülerleşmesi açısından bereketli bir zemin yaratsa da geçmişte bir bütün olarak Kürtleri hedefleyen açıktan ayrımcı-dışlayıcı bir milliyetçi söylem popüler olmadı. Son yıllardaysa Kürt denilen ayrı bir etnik grubun varlığı giderek kabul gördü; eskinin “dağ Türkleri” tarzı sayıklamaları alay konusu haline geldi. Kürt denilen ayrı bir topluluğun olduğu ve bu halkın kendine özgü talepleri bulunduğunun zımnen de olsa kabulü elbette sevindirici. Ancak paranın bir de öteki yüzü var: Kürtler toplumsal düzeyde ayrıksı bir grup olarak tanındıkça, toplumsal öfkenin yönelebileceği potansiyel bir “hedef” haline de gelebiliyorlar. Yani eğer mesele dış mihraklarca kışkırtılan ”terör odakları”nın işi olmaktan ibaret değilse ve Kürtlerin siyasal-toplumsal taleplerinin sonucuysa bu durumda savaşın yarattığı bezginlik ve tepkilerin yönelebileceği hedef ya da klasik tabirle “günah keçisi” de pekâlâ topyekûn Kürtler haline gelebilir. Böyle olunca da 90’lara dönmek değil de adıyla sanıyla bir etnik kapışmaya, bir iç savaşa yelken açmak olası hale geliyor.
  • Hükümetin Rojava’ya karşı sergilediği düşmanca yaklaşımla mevcut “çözüm-müzakere süreci” arasındaki çelişkiye haklı olarak sıkça işaret edildi. Rojava Kürtlerinin kaderine duyarsız ve bigane kalarak, hatta Rojava’ya hasmane tutum alarak Türkiye sınırları dahilindeki Kürtlerle barışmanın mümkün olmadığı sıklıkla vurgulandı. Ancak bir başka açıdan bakarsak hükümetin tutumunun göründüğü kadar çelişik olmadığı da pekâlâ söylenebilir. Aslında AKP hükümetleri başından itibaren şu ya da bu biçimde Kürt meselesini Kürt siyasal hareketine rağmen, bu hareketi etkisizleştirerek “çözme” niyetini dışa vurmaktan imtina etmedi. “IŞİD ile PKK arasında gözümüzde bir fark yok” şeklindeki beyanatların, “dinsizin hakkından imansız gelir” yollu imaların, “YPG’li teröristler teslim oldu” açıklamalarının delalet ettiği şey bundan başkası değil. Başka bir dille ifade etmek gerekirse, bugün AKP’de cisimleşen “devlet aklı”, Kürt meselesini, onun vesilesiyle oluşan muazzam radikalizasyonu/siyasallaşmayı pasifize ederek ve asıl olarak onu soğurmak ve “yönetilebilir kılmak” gayesiyle “çözmeye” soyunuyor. Dolayısıyla son otuz, belki daha fazla yıllık mücadele birikiminin en açık ifadesi olan Rojava’daki özyönetim egzersizine düşmanlık, “çözüm sürecinin” AKP versiyonuyla aslında hiç de çelişik değil.
  • AKP hükümetleri Kürt meselesini, Türk uluslaşma sürecinde geçirilmiş bir “kazanın” yarattığı ve telafisi bireysel temelde kimi kültürel serbestilerin ihsanı ve devlet katından kimi pozitif jestlerle mümkün olabilecek bir mesele olarak değerlendiriyor. Dolayısıyla da tam bir devletlû zihniyetle meseleyi gönül almayla, birkaç ihsanla “yukarıdan” kapatabileceğini düşünüyor. Kürtleri kendi kendilerini mücadeleyle siyaseten inşa etme ve kendi kaderlerini tayin yolunda kolektif bir siyasal özne değil de bir mağdurlar topluluğu olarak görüyor. Böyle görünce de onları rahatlıkla bölebileceğini, pasifize edebileceğini, Kürt siyasal hareketini zaman içerisinde marjinalize edebileceğini düşünüyor.
  • Hizbullah’la bağlantılı güçlerin saldırıları ve yaşanan çatışmalar, bu bölme stratejisi  dahilinde tehlikeli bir başka dinamiğe işaret ediyor. Kürt siyasal hareketi ve sol çevrelerde popüler olanın tabirin (Hizbul-kontra) ima ettiğinin aksine Hizbullah (ve bugünkü yasal uzantıları) devletin güvenlik aygıtının marjinal bir uzantısından ibaret değil. Küçümsenmemesi gereken bir tabana sahip olan bu hareket aracılığıyla devlet, Kürtler arası bir kapışmayı tetiklemenin pekâlâ peşinde olabilir. Niyet bu olmasa da sonuç böyle olabilir. Ancak Hizbullah (AKP açısından operasyonel değeri ne olursa olsun) kullanılıp atılacak bir iç güvenlik aparatından ibaret değilse bu kapışma, Kürtler arası bir iç savaş potansiyelini de gündeme getirebilir. Kürt siyasal hareketini dinsizlikle, mürtedlikle (hatta hatırlayalım, Zerdüştlükle) özdeşleştirmeye meyyal İslamcı-milliyetçi ajitasyon Türkler arasında olduğu kadar dindar Kürtler arasında da alıcı bulabiliyor. Hizbullah ya da benzeri hareketler (ve elbette AKP) bu temaya rahatlıkla oynayabilirler. Dolayısıyla bugün bir değil de birbirini besleyen iki iç savaş dinamiğiyle karşı karşıyayız.

“Müzakere süreci” boyunca daha evvel de “kırılmalar” yaşanmış, “90’lara mı dönüyoruz” sorusu sorulur olmuştu. Zamanla (tabir caizse) sular durulmuş, “süreç” devam etmişti. Bu kez çok ani bir tırmanışla karşı karşıya olsak da benzer bir durumla yeniden elbette karşılaşabiliriz. AKP hükümetinin Kürtlerle kopuşu göze alıp alamayacağını, Kürt siyasi hareketinin AKP’nin Rojava siyasetinde bir değişimi ne kadar zorlayabileceğini göreceğiz. Kobanê’nin ve genel olarak da Rojava’nın kaderi, AKP’nin “alt-emperyal” hırsları, bu soruların cevabı açısından elbet belirleyici olacak. Ancak kesin olan, karşımızdaki somut tehdidin “90’lara dönmekle” sınırlı olmadığı, 90’ların ötesinde bir felaketle, bir iç savaş olasılığıyla yüz yüze olduğumuz. Başta AKP hükümeti olmak üzere bu ihtimali kışkırtan, hatta bu ihtimali küçümseyen herkes yarınki muhtemel felaketin sorumluluğunu paylaşacaktır.

Bu yazı baslangicdergi.org/ dan alınmıştır

Foti Benlisoy

 

 

Foti Benlisoy

Kerry, “ABD’nin stratejik hedefi Kobani’nin düşüp düşmemesi değil”

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Kobani’nin Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) eline geçmesinin engellenmesi gibi bir stratejik hedefleri olmadığını söyledi

5 john-kerry

İngiltere Dışişleri Bakanı Philip Hammond ile ortak basın toplantısı düzenleyen Kerry, “Kobani’de neler olup bittiğini canlı yayında seyretmek korkunç olsa da bir adım geri atıp stratejik hedefin ne olduğunu anlamanız gerek” dedi.

Kerry, IŞİD’in komuta-kontrol merkezlerini ve altyapısını hedef aldıklarını belirterek, “Sadece Kobani değil, tüm Irak ve Suriye’de onları bu kabiliyetten mahrum etmek için çalışıyoruz.” ifadelerini kullandı.

(Cnn Türk)

10 maddede Türkiye’nin çevre karnesi – Pelin Cengiz

Türkiye’nin AB ile yaşadığı bitmez tükenmez serüvenin 1998’den beri her yıl fotoğrafını çeken AB İlerleme Raporu, bugün açıklandı. AB’nin genişleme politikasının temel araçlarından biri olan bu raporlar, AB’ye tam üye olmaya aday ülkelerdeki ilerlemelerin ortaya konması açısından referans noktalarını içeriyor. Bu rapor, Avrupa Komisyonu’nun Türkiye’ye ilişkin hazırladığı 17’nci İlerleme Raporu. Aynı zamanda yaklaşık 10 yıldır Avrupa Komisyonu Başkanlığı yapan José Manuel Barroso ve Komisyon heyetinin de son Türkiye İlerleme Raporu olma özelliğine sahip. 2009’dan bu yana Genişleme ve Komşuluk Politikasından sorumlu Komiser Stefan Füle’nin de son Türkiye İlerleme Raporu.

Avrupa Komisyonu Türkiye 2014 Yılı İlerleme Raporu’na göre Türkiye, toplam 33 fasılda bir önceki raporlama dönemine göre, dört fasılda hiçbir ilerleme gösteremezken, 20 fasılda sınırlı veya bazı ilerlemeler, sekiz fasılda ise ilerleme ve iyi düzeyde ilerleme kaydetti. Türkiye’nin yargı, düşünce ve ifade özgürlüğü, hukuk devleti, anayasal haklar, güçler ayrılığı prensibi, bağımsız medya gibi konularda kapsamlı değerlendirmelerin bulunduğu raporda, pek çok tespit, uyarı ve endişeye yer verildi. Diğer bölümlere ilişkin edilecek epeyce söz var ancak, özellikle çevre konularını ilgilendiren fasıllara ilişkin uyarılardan bahsedeceğim.

1-   Türkiye, Çevre ve İklim Değişikliği faslını AB katılım müzakereleri kapsamında 21 Aralık 2009’da müzakere etmeye başladı. Müzakereye açıldığı dönemde, o dönem Dışişleri Bakanı olan şimdiki Başbakan Ahmet Davutoğlu, “insani boyutu çok yüksek olan çevre faslının açılmasının Türkiye’nin kendi insanının statüsünü yükseltme isteğinin teyidi” olduğu yönünde bir açıklama yapmıştı. Bu açıklamanın üzerinden beş yıl geçmesine rağmen, mevzuat uyumunda ve AB hedeflerine erişimde hala yerimizde saymaya devam ediyoruz. Milyonlarca ağacı kesmeyi, dereleri kurutmayı, dağları delmeyi, tarım alanlarını imara açmayı, SİT alanlarını yağmalamayı sürdürüyoruz.

2-   Daha önceki yıllarda açıklanan İlerleme Raporları’nda, “Çevre” adını taşıyan başlığın adı, 2012’de “Çevre ve İklim Değişikliği” olarak değiştirildi. Bu, Türkiye’de yeterince gündemde olmasa da, bundan böyle iklim değişikliği de artık AB’nin müktesebatına dâhil oluyor demekti. Türkiye’nin iklim değişikliği ile ilgili herhangi bir uyum çalışması yapması ya da seragazı emisyonu azaltım hedefi açıklaması şöyle dursun, seragazı emisyonu 439,9 milyon ton CO2 eşdeğerine yükselen Türkiye, 1990’a göre yüzde 133,4 artış gerçekleştirdi. Bunda en büyük payı yüzde 70,2 ile enerji kaynaklı emisyonlar aldı.

3-   Geçen yılki İlerleme Raporu’nun bu başlıkta yer alan değerlendirmelerinde ilk sırasındaki mega projelerin ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) süreçlerine ilişkin muafiyet eleştirisi, yine ilk sırada yer aldı. Bu yılki raporda, “Ekim 2013 tarihinde Türkiye, ÇED konusuna ek muafiyetler getirerek, Çevresel Etki Değerlendirme Direktifi’nin (Environmental Impact Assessment Directive) gereklilikleriyle tutarlı olmayan şekilde mevzuat değişikliğine gitti. Bazı büyük altyapı projeleri, mikro HES’ler ve üçüncü köprü ÇED prosedürlerinin dışında kaldı. Anayasa Mahkemesi, müktesebatla uyumlu olmayan, yatırımlara muafiyet tanıyan iki değişikliği iptal etti. ÇED’e ilişkin yapılan mevzuat değişiklikleri endişe yaratmaktadır” dendi.

4-   Geçen yılki raporda, müzakere sürecinde AB mevzuatına uygun hale getirilmesi gereken ve ÇED’e daha geniş bir çerçeve getiren Stratejik Çevresel Değerlendirme (SEA – Strategic Environmental Assessmens Directive) ile ilgili çalışmaların da henüz başlamadığına dikkat çekilmişti. 2004’ten bu yana AB’de SÇD uygulaması zorunlu, Türkiye’de bırakın uygulamasını neredeyse adını bilen yok. Bu yılki raporda, SÇD ile ilgili uyum çalışmalarının sürdüğü ifade edilmekle birlikte, Aarhus Konvansiyonu’na atıfla,  “Türkiye çevresel konularda adalete bilgi, halkın katılımı müktesebata uyumlu olmalıdır, halkın katılımını sağlamak çevre ve iklim değişikliği üzerinde önemli etkileri olacak yatırım kararları üzerindeki anlaşmazlıkların çözümü için net bir çerçeve sağlayacaktır” dendi.

5-   Bu başlıkta, en büyük eleştirilerden biri, Türkiye’nin seragazı emisyon azaltım hedefi olmamasına geldi. “Emisyonları çok yüksek seviyede bulunan Türkiye’nin ulusal iklim değişikliği eylem planı, kapsamlı bir seragazı emisyonu azaltım hedefinden yoksun durumda. Bu kadar yüksek seviyede emisyona sahip olmasına rağmen ileriye dönük emisyon azaltım hedefi yok. Uluslararası düzeyde, Türkiye’nin özel şartları Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC – United Nations Framework Convention on Climate Change) ve Kyoto Protokolü kapsamında kabul edildi. Aralık 2013’te UNFFCCC’ye beşinci ulusal bildirimini yaptı ancak, burada herhangi bir seragazı projeksiyonundan bahsedilmedi” dendi.

6-   Yine, raporda, iklimle ilgili konularda çok sayıda etkinliğin düzenlenmiş olmasıyla birlikte, iklim meselesiyle ilgili önemli ölçüde bilinçlendirmeye yönelik organizasyonların arttırılması gerektiği ifade edildi. Geçen yılki raporda, iklim değişikliğiyle mücadeleye ayak uydurma konusunda her seviyede farkındalık yaratma stratejisine ihtiyaç olduğu belirtilmişti.

7-   Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bünyesinde özel bir İklim Değişikliği Dairesi’nin yeniden kurulmasının, idari kapasite için olumlu bir adım olduğu belirtilen raporda, iklim, çevre ve kalkınma gündemlerine ilişkin olarak ilgili bakanlıklar arasında tamamlayıcılığın geliştirilmesinin daha iyi olacağına dikkat çekildi. Daha önceki yıllarda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın çevre ve kalkınma arasında bir denge bulamadığından bahsedilmiş, özellikle büyük altyapı projelerinin uygulanması sırasında çevresel unsurlara yeterli önem verilmediği vurgulanmıştı.

8-   Yine, geçen yıl AB sınırları içinde belirlenmiş doğal çevre koruma ağı Natura 2000’de yer alması gereken SİT alanlarının halen belirlenmediği kaydedilmişti. Bu yıl da değişen pek bir şey yok. “Doğa koruma ile ilgili çerçeve mevzuat, ulusal biyoçeşitlilik stratejisi ve eylem planının hala kabul edilmesi gerekiyor. Taslak halindeki Doğa Koruma Kanunu AB müktesebatı ile uyumlu değildir. Potansiyel Natura 2000 alanları hala tespit edilmemiştir. Türkiye sulak alanlar, ormanlar ve SİT alanlarına yatırımların önün açan bir dizi kanun çıkarmıştır ancak bunların hiçbiri ilgili müktesebat ile uyumlu değildir” ifadelerine yer verildi.

9-   AB İlerleme Raporu’nun 27. faslı olan Çevre ve İklim Değişikliği başlığıyla ilgili en kritik ifade ise şu cümlede geçti: “Çevre konusunda esas mesele, ekonomik büyüme ile çevresel kaygıları dengelemek.”

10- Sonuç olarak, yasal mevzuat AB ile uyumlu olsa da, uygulama son derece zayıf. Mevzuata uyum ve uygulama alanlarında daha kuvvetli bir siyasi irade ile çevre ve iklim değişikliği konularında düzenli diyaloğun yeniden kurulmasına ihtiyaç duyulduğu kaydedildi. Hem yurtiçinde, hem de uluslararası düzeyde daha iddialı ve koordineli bir iklim ve çevre politikasının oluşturulması ve uygulanmasına ihtiyaç olduğuna dikkat çekilirken, stratejik planlama, kapsamlı yatırımlar ve güçlü idari kapasite gerekliliğinin olduğu ifadelerine yer verildi. ÇED ve doğa koruma konusundaki yasal değişikliklerin çok ciddi endişe kaynağı olduğu belirtildi. “2015 yılının ilk çeyreğinde Türkiye, 2015 yılında imzalanması öngörülen yeni küresel iklim değişikliği anlaşmasına yönelik katkısını belirlemek zorundadır. Söz konusu alanlarda sivil toplum örgütleri ve diğer kurumlar ile işbirliğinin güçlendirilmesi gerekmektedir” dendi.

 

Örtmenim, matematik neden zorunlu?- Betül Tanbay

Seni tebrik ederim, Ayşe. Daha sekiz yaşındasın ve bu kadar akıllı bir soruyu sorabiliyorsun. Ben de sana akıllı bir cevap vermeye çalışacağım. Kolay olmayacak. Önce bir ilkokul çocuğu olarak anlaman gerek, sonra ortaokulda daha iyi anlayacaksın, liseye geldiğinde hem matematiği hem felsefesini düşünecek kadar büyümüş olacaksın, somut nedir, soyut nedir öğrenecek ve temel bilimler neden temel kavrayacaksın. Ama anlamak için şimdiki gibi zeki olman yetmez, sabırlı olup zekana bilgi katmalısın. Bilgisiz bir zeka tehlikelidir, kurnazlığa, hatta kötülüğe götürür.

Aslında sorabileceğimiz o kadar çok soru var ki… Okul nedir Ayşe? Neden okula gidiyorsun? İstersen bu soruyu eklemeyeyim, seninkine cevap vereyim, madem okul var, neden matematik zorunlu, onu anlatayım. Sağ elini kaldırır mısın? Bana iki parmak gösterebilir misin? Bir de sol elini kaldırıp iki parmak göster lütfen. Şimdi kaç parmak var Ayşe? İstersen yazalım tahtaya “2 + 2 = 4”. Şimdi ben soruyorum. Sınıfımızın köşesindeki şu kocaman yerküreye bakın. Çeviriyorum. Kuzeyden güneye, doğudan batıya herkesin kabul edeceği “2 + 2 = 4” gibi doğru diyeceği başka bir cümle var mıdır?..

Ali, beni şaşırttın. Aferin bile diyemiyorum. Evet “insanlar ölür”, evet haklısın, bu cümle de şu yerkürede nereye gidersek gidelim herkesin kabul edeceği bir cümledir. Bak açıkça itiraf edeyim, sana iki artı ikinin niye dört ettiğini anlatabilirim, hatta her sene biraz daha zor ama gitgide daha çok şeyi anlamana yarayacak matematik bilgileri verebilirim. Sen bu aldığın bilgilerle, ileride dünyanın neresine gidersen git, kendini anlatabilir, karşındakini anlayacak hale gelebilirsin. Ama “İnsanlar niye ölümlüdür anlat” desen anlatabileceğimi zannetmiyorum. Bu fırsatla hatırla ki senin soracağın soruların tümüne cevap verecek ne bir “örtmen” ne de bir insan vardır. İnsanlık var olduğundan beri “gerçek nedir,  doğru nedir?” diye sormuştur, hala da bu soruyu sormaktadır.  Elbette  “ölüm nedir?…  Hayat nedir?.. Niye varız ” sorularını da sormaya devam ediyoruz. Senin bu soruları sorman, kendi yaşamın boyunca kendin için geçerli cevapları bulman için önce yerkürede herkesin kabul ettiği gerçekleri öğrenmen çok faydalı. Kendi bulduğun, kendi inanacağın doğruların yerküredeki diğer insanlar için ne kadar geçerli olup olmadığını anlayabilmen için de çok faydalı.

Bak sana yeni öğrendiğim bir örnek vereyim. Uzakdoğuya gittim. Sokaklarda küçük kulübelerin içinde duran ufak heykellerin etrafına sabah erken saatte çiçek koyan kravatlı ceketli adamlar gördüm. “Bu nedir” diye sorduğumda, “O kulübede iş tanrısı var, sabah önemli bir ihalesi olan girip ona dua ediyor” dediler. Açıkçası önce güldüm. Sonra düşündüm, çiçeği elindeki adama ben dönüp, “Sen ne yapıyorsun yahu, tanrı tektir ve benimkidir” desem, o da şaşırıp güler miydi? Ardından önemli iş ihalesinin büyük ihtimal “Allahım, ne olur işlerimi rast getir” diyen bir tektanrılıyla olduğunu hayal edip gülümsedim… Garip bir dünya değil mi?

“2 + 2 = 4” gibi cümlelere matematik felsefesi yapanlar “ebedi doğrular” derler. Hadi örnek değiştirelim, insanların ölümlülüğüyle içimizi karartmayalım, siz daha çok gençsiniz, hayata atılacaksınız, önce öğrenmeniz gereken hayat!  Mesela, “güneş her sabah doğar” cümlesi bile ebedi doğru mudur? Bu bir tartışma konusudur. Şaşırdınız değil mi? Bu ebedi gerçekler bizim yürümek için tutunduğumuz sağlam bastonlar gibidir. Hem dünyayı hem uzayı anlamamıza yararlar. Ali, sabah sınıfa girerken oynadığın için azarlanıp cebine attığın o küçük alet var ya? Nasıl keşfedildi zannediyorsun? Matematikçiler sayesinde! Gerçeği arama yolunda yürürlerken, onlar da insan tabii, bir ara tevazuyu kaybettiler, pek heveslendiler. “Biz herşeyi açıklarız, herşey matematikten çıkar” dediler. Kocaman bir makina üreteceğiz, bir tarafından sorularımızı vereceğiz, öbür tarafından cevaplar ispatıyla birlikte dökülüverecek… Allahtan insanlar düşünüp öğrenmeye meraklı olduklarında, aralarından “Durun bakalım, biraz fazla uçtunuz!” diyen biri de çıkıyor. Öyle bir makina olamayacağını anladılar. Ama bu fırsatla nasıl makinaların olabileceğini de düşündüler, bu sayede bugün bütün dünya bilgisayarla donandı. Başka bir fırsatta anlatırım, bu konuda en önemli adımları atan kişinin, bilgiyi değil zorbalığı seçmişler tarafından nasıl casuslukla suçlanıp eziyet gördüğünü…

Herkesin kabul ettiği gerçeklerden başlayıp, yavaş yavaş, büyüdükçe, geliştikçe, kendi doğrularını bulmaya çalışmak için var belki de okul denen şey! Yoksa biri gelir, doğru budur der, “ağaç daha yaş iken”, zorla dayatır kendi gerçeğini, sizi kendi istediği gibi yetiştirir.  Okul sizi düşünüp, soru sormaya, kendi kendinize bulmaya, anlamaya teşvik etmeyecekse, seçme şansı vermeyecekse, kısacası özgürleşmenizi sağlamayacaksa acaba neye yarar?

Betül Tanbay – www.t24.com.tr

Türkiye’deki Kobani eylemlerinde ölü sayısı 23’e yükseldi

Kobani’deki IŞİD saldırılarını protesto eylemlerinde ölenlerin sayısı 23’e yükseldi. Son olarak İstanbul Esenyurt’ta göstericilere pompalı tüfekle ateş açıldı. Ağır yaralanan bir kişinin beyin ölümü gerçekleşti.

Suriye’nin Türkiye sınırındaki Kürt kenti Kobani’ye yönelik IŞİD saldırılarına yönelik protestolarda ölenlerin sayısı 23’e yükseldi.

Son olarak İstanbul Esenyurt’ta IŞİD’i protesto gösterisi düzenleyen gruba pompalı tüfekle ateş açılması sonucu bazı kişiler yaralandı. Yaralıların çoğu kaldırıldıkları hastanede ayakta tedavi edilirken, başına isabet eden saçmalarla ağır yaralanan Mert Değirmenci’nin beyin ölümünün gerçekleştiği bildirildi.

Esenyurt Kıraç Meydanı
Esenyurt Kıraç Meydanı

Esenyurt Kıraç Meydanı’nda toplanarak yürüyüşe geçen Halkların Demokratik Partisi (HDP) üyelerinden oluşan göstericilerle başka bir grup arasında da kavga çıktı. Kavgada darp sonucu yaralanan ve parkta baygın halde bulunan çıplak bir kişi, önce Esenyurt Devlet Hastanesine, ardından İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine kaldırıldı.

Adana’da evi bastılar

Adana’da IŞİD’i protesto gösterilerinin yapıldığı Çamlıbel Mahallesindeki evinin önünde tartıştığı yüzü maskeli kişilerin silahlı ve bıçaklı saldırısına uğrayan 69 yaşındaki Ahmet Albay hayatını kaybetti, oğlu Veysi Albay yaralandı.

Veysi Albay, TOKİ Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde tedavi altına alındı.

Diyarbakır’da ölü sayısı 10

Diyarbakır’daki olaylarla ilgili açıklama yapan Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, kentteki olaylarda ölenlerin sayısının 10’a yükseldiğini söyledi.

Öğle saatlerinde Siirt’teki gösterilerde yaralanan bir kişi de hastanede hayatını kaybetti. Mardin Kızıltepe’de gösterilerin yapıldığı Urfa Caddesi’nde aralarında yaklaşık 100 metre mesafe bulunan 2 kişiye ait ceset bulundu.

Olaylarda şimdiye kadar Diyarbakır’da 10, Mardin’de 5, Siirt’te 3, Batman, Muş, Van ve Adana’da birer olmak üzere toplam 22 kişi hayatını kaybetti.

Eker, otopsilerin devam ettiğini ancak Diyarbakır’da hayatını kaybedenlerin önemli bir kısmının ateşli silah sonucu öldüğünü söyledi.

Van Valisi’nden açıklama

Van Valisi Nezih Doğan, şehirdeki olaylar sırasında 55 yaşındaki Hamdi Caner’in de hayatını kaybettiğini açıkladı. Vali Doğan, Caner’in yakılan işyerini korumaya çalışırken öldüğünü, ölüm sebebinin otopsi ile belli olacağını söyledi. Yakılan bir işyerini ziyaret eden vali, belediyeyi de çıkan yangınlara müdahale etmemekle suçladı.

Anadolu Ajansı’nın haberine göre, Mardin’in Dargeçit ve Derik ilçesindeki gösterilerde üç kişi öldü. Dargeçit ilçesindeki olaylarda kimliği henüz belirlenemeyen 2 kişi öldü. Derik ilçesinde de bir kişi yolu trafiğe kapatan grupla tartıştı. Tartışmanın silahlı kavgaya dönüşmesi üzerine Kerem Karaaslan hayatını kaybetti.

Diyarbakır’da gündüz için yasak kalktı

Diyarbakır’da Perşembe günü sabah 06:00’ya kadar süreceği açıklanan sokağa çıkma yasağı gündüz için kalktı. Diyarbakırlılar gündüz sokağa çıkabilecek, ancak Merkez Sur, Bağlar, Kayapınar, Yenişehir ilçeleri ile Silvan, Bismil ve Lice, Dicle ve Hani ilçeleri için perşembe saat 18’den cuma sabah 6’ya kadar sokağa çıkmak yasak olacak.

Kentte tüm eğitim kurumları ise 13 Ekim Pazartesi gününe kadar tatil edildi.

Askeri güvenlik ölemlerinin dikkat çektiği kentte öğlene kadar sessizlik hakimdi. Öğleden sonra Seyrantepe kavşağı civarında bir grup eylem yapmaya başladı.

Polis araçlarından sokağa çıkma yasağına uyulması için sokaklarda anons yapılıyor.

Askerler şehir girişinde ve içinde önlemleri artırdı. Kente giriş çıkışlara izin verilmiyor. Sokağa çıkma yasağından haberi olmayanlar dışarı çıksa da daha sonra evlerine döndü.

Erciş’te sokağa çıkma yasağı kalktı

Batman ve Mardin’in altı ilçesi ile Muş Varto ve Siirt Kurtalan’da ilan edilen sokağa çıkma yasağı devam ediyor. Van’ın Erciş ilçesinde dün saat 18.00 itibariyle başlayan sokaşa çıkma yasağı ise sona erdi.

Varto’da av bayisi yağmalandı

Sokağa çıkma yasağı ilan edilen Muş’un Varto ilçesinde, yasağa rağmen devam eden gösterilerde, Muş Caddesi’nde bulunan bir av bayisine giren yüzleri maskeli grup, içeride bulunan silah ve mermileri yağmaladı.

Daha sonra ilçeye dağılan göstericiler ele geçirdikleri silahlarla güvenlik güçlerine taciz ateşi açmaya başladı.

Göstericilere, tazyikli su ve biber gazıyla karşılık veren güvenlik güçleri, zaman zaman gerçek mermilerle havaya ateş ederek grupları dağıtmaya çalışıyor.

Tarsus’ta Emniyet Müdürü yaralandı

Tarsus Emniyet Müdürü Haydar Çelik, Kobani eyleminde açılan ateş sonucu bileğinden yaralandı.
Tarsus Emniyet Müdürü Haydar Çelik, Kobani eyleminde açılan ateş sonucu bileğinden yaralandı.

Mersin’in Tarsus İlçesinde yapılan eyleme polis müdahale etti. Polisin müdahalesi sırasında olay yerinde bulunan İlçe Emniyet Müdürü Haydar Çelik’e kimliği belirlenemeyen bir kişi tarafından ateş edildi. Çelik sol bileğine isabet eden kurşunla yaralandı. İlk müdahaleyi olay yerindeki polislerin gerçekleştirdiği Çelik hastaneye kaldırıldı.

Devlet Demir Yolları, eylemcilerin Kavaklı Mahallesi’nde hemzemin geçide zarar vermesi sebebiyle Adana-Mersin arası işleyen tüm tren seferlerini iptal etti. Bir tren ise Tarsus’ta bekletildi. Tren seferlerinin yol güvenliği sağlandıktan sonra yeniden başlayacağı açıklandı.

Mersin’de Hasar tespiti yapılıyor

Gece boyunca devam eden gösterilerde zarar gören kamu kurumları ve işyerlerinde hasar tespit ve onarım çalışmaları yapılıyor.

Yenişehir, Bağlar ve Kayapınar ilçelerinde göstericilerin devirdiği aydınlatma ve üzerinde MOBESE kameralarının bulunduğu direkler, barikat için kullandıkları demir ve beton parçalar, dökülen çöpler bazı yerlerde yol ortasında duruyor.

Atatürk heykeli abluka altında

Polis bölgesinde bulunan İstanbul’un Esenyurt ilçesinde Cumhuriyet Meydanı jandarma tarafından abluka altına alındı. Göstericiler bu meydanda bulunan Atatürk büstünü yakmıştı. Hadımköy Komando Birliği’ne bağlı jandarmalar, meydana çıkan tüm sokak ve caddeleri kapatarak vatandaşların girişine de izin vermiyor.

Jandarma ile birlikte sivil ve Çevik Kuvvet polisleri de meydanda alınan önlemlere katılıyor. Polis, büstün yakıldığı alanı çembere almış durumda.

Ağrı’da gösteriler sürüyor

Doğu Anadolu kenti Ağrı’da ise olaylar devam ediyor. Patnos ilçesinde belediye binasını ateşe veren göstericiler, park halindeki araçları şehir merkezine getirerek yaktı. Gösterilerde Patnos Belediyesi’ne ait 10 araç kullanılamaz hale geldi.

Ağrı ve ilçelerinden takviye polis ekipleri Pantos’a gönderildi.

Salı gecesinden beri jandarma ekipleri de Emniyet’e destek veriyor.

Van’da esnaf kepenk açmadı

Van’da yaşanan olaylarla ilgili Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma açtı. Sabah saatlerinde kent merkezi ve ilçelerde sakin bir hava hakimdi. Ancak öğleden sonra Van merkezinde Fekiya Teyran parkında toplanan gruba polis müdahale etti. Erciş’te sokağa çıkma yasağı devam ediyor. Kent merkezinde ise esnafın büyük bir bölümü dükkanlarını açmadı. Esnaf dükkan önünde beklerken, sokaklarda yakılan araçlar ve kurulan barikatlar henüz temizlenmedi.

Hakkari’de eğitime ara

Hakkari’de de kepenkler açılmadı. Nöbetçi fırın ve eczane dışında işyerleri kapalı, güvenlik önelmeleri sürüyor. Hakkari’nin merkezi ile Yüksekova ve Çukurca ilçelerinde eğitime ara verildi.

Batman’da durum sakin

Al Jazeera’ye bilgi veren Batmanlı kaynaklar, kentte durumun sakin olduğunu belirttiler. Kente giriş çıkışlarda da sıkı güvenlik önlemleri dikkat çekiyor. Kente giriş çıkışlara sınırlı şekilde izin veriliyor.

(Al Jazeraa)

Kobane sınırında bir gece, Amed şehrinde bir gündüz – Miraz Ruspi

Kıçı kara bedeni kıpkırmızı bir karınca, çenesiyle arasına bir ot parçası sıkıştırmış özenle yuvasına taşıyor.  Yuvanın girişinde daha onlarca karınca var. Hepsi canhıraş çalışıyorlar. Gözüm sınıra ilişiyor beş yüz, altı yüz metre ötemde gözetleme kulesinde Türk askeri var. Tren rayıyla ayrılmış sınırın diğer yanında ise İŞİD’liler. Onlarda canhıraş çalışıyorlar.  Kafası eğik tırı siper olarak kullanıyorlar. Pikaplar tırla mühimmat deposu olarak kullanılan ev arasına girip çıkıyor. Bizim ve Türk askerinin gözü önünde gece ortalığı kana bulayacak, belki de hepimizin ölümüne neden olacak kurşunları, top mermilerini ve füzeleri depoya taşıyorlar.

İçimi bir karanlık kaplıyor. Sağ elimin ayasını toprağa bastırıyorum. Toprağın aydınlığını içime çekmeye çalışıyorum. Yanımda arkadaşlarım var. Aslında arkadaştan da fazlası. Başka dünya mümkün diyen sekiz yoldaşız.  Bûka Baranê ekolojik yerleşke girişimi olarak Kobani kent direnişine destek olmak için Suruç’un Kobani sınırındayız.

Bûka Baranê ekolojik yerleşke girişimi olarak Kobani kent direnişine destek olmak için Suruç’un Kobani sınırındayız
Bûka Baranê ekolojik yerleşke girişimi olarak Kobani kent direnişine destek olmak için Suruç’un Kobani sınırındayız

Çatışmalı bölgelerde büyümüş bireyler olarak ekolojistlerin, “Suriye-Türkiye sınırındaki mayınlar temizlendikten sonra o bölgede organik tarım yapılır mı?” sorusunu cevaplamaktan çok daha fazlasını yapması gerektiğinin farkındalığıyla Alizara’dayız. Köyün tek ağaçlık alanı burası bulunduğumuz yer. Canlı kalkanlar olarak görevimiz sınırı gözlemlemek, savaşı izlemek için sınıra yaklaşan kişileri uyarmak ve Türk askeri ve İŞİD arasındaki olası işbirliğini kayıt altına almak.

SINIRA İŞEYEN KÖPEK

Gülen arkadaşım dahil herkes gergin.  Yanımızdan bir köpek geçiyor. Köpek doğrudan sınır bölgesine doğru yürüyor. Köpeğin başına bir şey gelmesinden korkuyoruz. Köpek sınır hattına yaklaşıyor. Tuhaf bir şekilde sınır direklerine işeyip karşı tarafa geçiyor. Köpeğin bu tuhaf hareketine hep birlikte gülümsüyoruz. Gülmek de gerginliğin bir tür dışa vurumu. Hayvanlar savaştan haberdar mı bilmiyorum. Dizimin yanında duran boş pet bardağın ağzını az önceki karıncanın girdiği yuvaya dayamak, en azından bir karınca kolonisini savaştan korumak istiyorum. Beyhude bir çaba olduğunun farkındayım. Ne de olsa karşımızdaki evde bulunan havan mermilerinden biri günün birinde bulunduğum yere isabet edince karıncalar için savaştan haberdar olup olmamanın bir değeri kalmayacak.

Çamlık nöbetimiz dört saat sürüyor. Nöbet esnasında bizim gibi canlı kalkan olmak için sınıra gelen onlarca kişi yanımıza geliyor. Dürbünle sınırın karşı yakasına bakıyorlar. Kobani için gözleri önünde istif edilen silahlara engel olamadıkları için öfkeleniyorlar. Gün boyu karşılaştığımız herkes öfke, kaygı yüzünden neredeyse bir yay gibi gergin. Ne yapılacağını bilmiyorlarsa da bir şeyler yapılması gerektiğinde hemfikirler. Yapılacaklar hakkında görüş alışverişinde bulunuyorlar. İçten içe İŞİD’in Kobaniyi ele geçirmesinden korksalar da anlaştıkları iki konudan birisi İŞİD’in yenileceği diğeri ise Türkiye’nin bu savaşta İŞİD’e yardım ettiği.

Gelen hemen herkes Türkiye’nin Suriye politikalarını eleştiriyor. Barış sürecinde PKK organlarıyla masaya oturan bir ülkenin Kobaniye karşı düşmanca tutum takınmasına öfkeliler. Bu öfke Türkiye’yle Kürtler arasındaki ilişkiye batırılmış bir hançer.  İŞİD’i semirtip güçlendirenin Türk devleti olduğu konusunda hem fikir olduklarından Türk askerine hiç mi hiç güvenmiyorlar.

KÖYDE İŞBÖLÜMÜ

Nöbet sonrası yemeğe gidiyoruz. Köydeki herkes çok iyi organize olmuş durumda
Nöbet sonrası yemeğe gidiyoruz. Köydeki herkes çok iyi organize olmuş durumda

Nöbet sonrası yemeğe gidiyoruz. Köydeki herkes çok iyi organize olmuş durumda. Üç kişi büyük kazanlarda yemek kaynatırken, yedi sekiz kişi çevre temizliği yapıyor. Yemekte bir tas mercimek çorbası ve bir parça ekmek var.  Çorbayı sürekli gülümseyen elli yaşlarında bir amca, “Hoş geldiniz, daha da ister misiniz?” diyerek dolduruyor. Yemek esnasında yanımıza oturan iki gence sınırın karşı tarafında park eden araçları soruyoruz. Bize o araçların Kobenelilere ait olduğunu ve araçlarını Türkiye’nin araçlarını sınırdan geçişine engel olmadığı için gözetleme kulesinin önüne park ettiklerini anlatıyorlar. Gençlerden, Son dört günde yüzlerce aracın askerin ve sınırın Türkiye yakasındaki bulunan araç sahibinin gözleri önünde araçların İŞİD tarafından çalındığını, Kobaniler’in askere bir şeyler yapın dediğinde, “Sınır güvenliğine dilekçe yazın” diye dalga geçmekten başkaca bir şey yapmadıklarını, böylece Kobanililerin son mal varlıklarını da kaybettiklerini öğreniyoruz.

Karanlık çökmeye başlayınca köydeki insanların gerginliği iyice ayyuka çıkıyor. Suruç’tan gelen haberlere göre gece İŞİD büyük bir saldırı yapmayı planlıyor. Normalde lambaları yanan Türk nöbet kulelerinin ışığı İŞİD’in elindeki köylerle birlikte sönünce gerginlik artıyor. Köyde gençler bu durum karşısında küçük bir toplantı düzenlenliyorlar. Koordinasyonu sağlayanlar sınır hattının hemen karşısına etten bir duvar oluşturmamız gerektiğini söyleyip görev almak isteyenlerin iki metre aralıklarla sınır hattı boyunca köy çevresine dağılmalarını gerektiğini söyleyince bizim payımıza köy mezarlığı düşüyor.

BİR SAAT DOLANDIKTAN SONRA HAREKETE GEÇEN KOALİSYON UÇAKLARI

Kobane’ye yoğun saldırı yapıldığını, IŞİD’lilerinin gece karanlıktan yararlanıp köye saldırı düzenleyebileceklerini, ayrıca Türkiye’den de silah sevkiyatı yapabileceklerini; herhangi bir olağandışı durumla karşılaşıldığında ise müdahalede bulunmadan önce kriz merkezini bilgilendirmemiz gerektiğini söylediler. Nöbetimizin ilk saatinde bir köylü mezar taşlarına oturmamamız gerektiğini belirterek taşların içinde yılan olabileceği konusunda bizi uyarıyor. Silahsız bir şekilde dünyanın en azılı katillerine karşı ölülerin mezar taşlarının arasında nöbet bekleyen bizler bu yeni düşmanın karşısında gerginliğimizi de üzerimizden atma refleksiyle gülüp geçiyoruz.

kobane sınırında bir gece 6

Gece saat sekiz sularında saatlerdir üzerimizde uçan koalisyon uçaklarından biri gecenin ilk bombasını Miştenur tepesine bırakınca insanlar bombanın etkilerini izlemek için mezarlık çevresine koşuyor. Gece katliam olasılığından korkan halk seviniyor. Diğer taraftan günlerdir yapılan bombardımanın pek bir işe yaramadığını, en az bir saat gökyüzünde dolaştıktan sonra bombardıman yapan uçakların İŞİD’e ben geliyorum saklan dercesine saldırı yaptığını gece boyu üç ile beş bombardımandan sadece birinin stratejik önem arz etmeyen hedefleri vurduğunu söyleyip bombardımanın aslında pek bir işe yaramadığından yakınıyorlar.

Bu arada fısıltı gazetesinde Kobani’nin düştüğüyle ilgili bir haber de dolaşmaya başlıyor. Herkes çok gergin. Öyle ki yaşlı bir adam ona bu kötü haberi veren kişiyi dövmeye kalkışıyor. Bir kilometre ötede ortadoğunun gelmiş geçmiş en barbar örgütünün Kobani halkını katlediyor olma ihtimali ve bu durumu çaresizce izliyor olmamız o an için bizlere her şeyi yaptırabiliyor. Kobani’nin düşme ihtimali Kürdistani çevreleri de germiş olmalıydı ki internetten Kobani için Serhıldan çağrısı yapıldığını öğreniyoruz.

KOBANE SINIRINDA BUĞDAY DERGİLERİ

Gece nöbetimiz bittiğinde beton üzerine serdiğimiz battaniyelerin üzerine uzandık ama uyuyamadık. Sabaha kadar uçakla (gece boyunca üç dört atış yapıldı) atılan bombaların ardından ayaklanıp kah sınıra doğru yürüyor ve bombanın dumanından IŞİD’e verilebilecek zararı tahmin etmeye çalışıyor kah Kobani düşmesin diye Şırnak’tan Barselona’ya ayaklananlarla ilgili haberleri okumaya çalışıyoruz. Bir şey almak için açtığım kol çantasının içinden boş zamanımda okurum diye yanımda getirdiğim Buğday dergileri çıkıyor. Her biri benim için hazine değerinde olan dergilere bakasım gelmiyor. Çantayı başımın altına bırakıp gökyüzünde ışıldayan Venüs yıldızını izliyorum. Yanı başımdaki arkadaşım twitterdan Kürt kentlerindeki ayaklanmayla ilgili haberleri okuyor. Kobane’den top sesleri ve ara ara silah sesleri geliyor. Benimse aklımdan; doğayla barışık insanın ekoloji sayesinde yoksullukla mücadelesinden adil ticarete, pamuk–fındık işçilerinin yaşamlarını değiştirmekten sağlıklı barınma hakkına üzerine kafa yorduğum proje geçiyor. Yola çıkarken arkadaşlarıma savaş anında dahi başka türlü bir dünya hayalinden vazgeçmemek gerektiğini, ekolojik toplum düşüne dair tezler üretmek gerektiğini söylemiştim. Savaş anında içinde güzellik barındıran her bir şey değerini yitiriyormuş. Ve savaş en çok güzel bir dünya düşünün düşmanıymış. Uyurken aklımdan bunlar geçiyordu.

Bir şey almak için açtığım kol çantasının içinden boş zamanımda okurum diye yanımda getirdiğim Buğday dergileri çıktı. Her biri benim için hazine değerinde olan dergilere bakasım gelmedi
Bir şey almak için açtığım kol çantasının içinden boş zamanımda okurum diye yanımda getirdiğim Buğday dergileri çıktı. Her biri benim için hazine değerinde olan dergilere bakasım gelmedi

Sabah köydekiler en fazla iki üç saat uyuyabildiğinden herkesin gözünden uyku akıyordu. Batman Belediye Başkanı türbe önünde uyumuştu. Direnişte herkesi eşitlemişti. Kahvaltıdan sonra koalisyon kuvvetleri ilk kez sabah saatlerinde Kobani’yi vurdu. Anlaşılan özellikle yurt dışındaki meclis işgalleri işe yaramıştı. Bombanın ardından çıkan dumanı izleyen ve dünden katliam korkusu ile eli yüreğinde uyuyanların heyecanına katılamadım. Aslında pek açığa vuramasam da ölen IŞİD’liler için kendisine saldıran yırtıcı hayvanı can havliyle öldürdüğü için üzülen ilkel kabile insanları gibi üzüldüm.  Benim derdim kapitalizmin yoksullaştırdığı, ekolojik krizin yoksunlaştırdığı,  emperyalizmin yarattığı boşluğa düşüp canileşen IŞİD’liler değildi. Ben asıl düşmanımın; uçağın bombasını üreten,  petrolü gasp eden ve Ortadoğu nehirlerinden pay kapmak isteyenlerin düşüncesinin yok edilişini izlerken sevinecektim.

 TOHUM ATMAK İÇİN KAZILMASI GEREKEN TOPRAĞA CAN GÖMMEK 

Gün boyu köy meydanından sonra en büyük hareketlilik mezarlıktaydı. O gün iki mezarlık kazıldı. Biri yaşlı bir kadın içindi. Huzurlu bir yaşam sürmüş olduğunu umduğum yaşlı kadının cenazesine huzursuz bir günde öldüğünden olacak güvenlikleri gereği Alizere köyünden göç etmiş akrabaları değil bizler katılmıştık. Toprağa karışma vakti gelmiş her insanın cenazesi gibi çocuklarının dahi metanetle karşıladığı bir törenle gömüldü.

Gün boyu köy meydanından sonra en büyük hareketlilik mezarlıktaydı. O gün iki mezarlık kazıldı
Gün boyu köy meydanından sonra en büyük hareketlilik mezarlıktaydı. O gün iki mezarlık kazıldı

İkinci cenaze bir genç bir kadınındı. Yeni bir dünya düşleri kurmuş, yanı başında ki savaşa sessiz kalamamış YPG savaşçısının cenazesi idi. Cenaze için köyde bulunan herkes yolara döküldü.  Tabutu kadınlar sırtladı. Annesi ağıtlar yakıyordu. Erkeği kadını herkes, doyasıya yaşanmamış bir yaşam için acı çekiyordu. Ne denileceğinin bilinmediği bir andaydık. Hiçbir şey televizyonda izlendiği gibi değildi. Hatta hiçbir şey –bir kilometre ötende canlı canlı izlediğin savaş dahi- cansız kansız tabutta yatan bir kadın bedeni kadar yakıcı değildi.

Tohum ekmek için kazılması gereken toprağa IŞİD canilerin katlettiği canı gömdük. Cenazedeki herkes öfkeliydi ve de kahır doluydu. Bir gazeteci haberine yazmak için önüne gelene ölenin ismi ne diye soruyordu. Kimse ölen kişiyi tanımıyor, ismini bilmiyordu ama neredeyse hepimiz ağlıyorduk.

IŞILTILI BİR KENTİN SAVAŞ ALANINA DÖNMESİ

Gün sonunda Diyarbakır’a jandarma veya polis tarafından engellenmeden gidebilmek için köy yollarını kullanarak dönen bir minibüsteydik. Yaklaşık dört saatlik yolculukta neredeyse kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Diyarbakır girişinde şoförü arayan bir arkadaşı yolların kapalı olduğunu söyledi. Şoför bu telefon sonrası bizi Diyarbakır girişine bırakacağını belirtti.

İkinci cenaze bir genç bir kadınındı. Yeni bir dünya düşleri kurmuş, yanı başında ki savaşa sessiz kalamamış YPG savaşçısının cenazesi idi.
İkinci cenaze bir genç bir kadınındı. Yeni bir dünya düşleri kurmuş, yanı başında ki savaşa sessiz kalamamış YPG savaşçısının cenazesi idi.

Bir gece öncesinden beri okuduğumuz haberlerden kentin alt üst olduğunu bilmemize rağmen şoförün yalan attığını kentte dolaşmak istemediği için böyle davrandığını dillendirdik. Bölgenin merkezi konumunda bulunan, her yıl ortadoğunun en büyük alışveriş merkezi sloğanlarıyla açılan alışveriş merkezleriyle dolu bir kentin yollarının tümden kapalı olmasına biz dahi inanamazdık. Durdurduğumuz on taksiden ancak biri bizi aracına almayı kabul etti.

Caddeler ateş içindeydi. Kimi dükkanlar yanıyordu. Beş noktada durdurulduk. Dördünde bizleri durduran zafer işareti yapan gençler ve çocuklardı.  Birinde ise dehşet verici yüz ifadeleriyle elli silahlı Hüdapar’lılardı. Her caddede birkaç dükkân yanıyordu ve tüm kent duman altındaydı. Her yerden silah sesleri geliyordu. Polis, bir iki köşe başı dışında kentten çekilmişti.

Her ne kadar inanmakta zorluk çeksek de iki gün önce sokakları karınca yuvası kadar hareketli olan ışıltılı kent savaş alanına dönmüştü. Ve bizler içten içe hala sınır hattında çanhıraş çalışan karıncanın aksine yanı başımızdaki savaşın hayatımızı alt üst edebileceğini öğrenmiştik.

 

Fotoğraflar: İhsan Gümüşten, Barış Işık

Miraz Ruspi

 

 

Miraz Ruspi

mirazruspi.blogspot.com.tr/

Claudia Roth: PKK ile IŞİD aynı demek çılgınlık

Türkiye’nin IŞİD’e karşı politikasını eleştiren Alman Yeşiller Partisi Milletvekilli ve Parlamento Başkan Yardımcısı Claudia Roth, “Türkiye’nin şu anki politikasına hiç anlayış gösteremem. Ankara IŞİD’e karşı belirsiz bir politika izliyor. Silahları bile Türkiye üzerinden alıyorlar” dedi.

claudia-roth_dpa7be7abd9971370162703

Alman Yeşiller Partisi Milletvekilli ve Parlamento Başkan Yardımcısı Claudia Roth, Alman ARD televizyonunda yayınlanan Morgen Magazin programında Türkiye’yi eleştirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı sert eleştiren Roth şunları söyledi:

“Apaçık belli ki Kobani Kürtlerinin bağımsızlığını zayıflatmak için IŞİD’e göz yumuyor. Onun derdi Esad, onun yok edilmesi gerektiğini söylüyor, böylece Sünni liderliği elinde tutmak istiyor. IŞİD savaşçıları Türk hastanelerinde tedavi ediliyor. Silahları bile Türkiye üzerinden alıyorlar. Acilen Kobani’ye yardım edilmesi gerek. Kobani’de bir insanlık dramı vardır, Türkiye’nin yardım ettiği doğru değildir. Mardin, Diyarbakır gibi kentlerle kardeş şehir projesi hayata geçirip oralardaki mültecilere yardım etmeliyiz. Tüm Dünya oralarda olanları sadece seyrediyor. NATO üyesi Türkiye’nin böyle bir kirli politika yapması kabul edilemez. NATO bunu kabullenmemeli. Bir NATO üyesi ülke böyle bir belirsiz politika izleyemez. Bir yandan biz Kürtler için her şeyi yapıyoruz diyorlar, diğer yandan Erdoğan ‘PKK ile IŞİD ile aynı’ diyor. Bu bir çılgınlık.”

(DHA)

Diyarbakır’da OHAL devam ediyor

Diyarbakır Valiliği, kentteki sokağa çıkma yasağının yarın sabaha dek uzatıldığını açıkladı.

aabuyuk

Bu sabah resmi internet sitesinden de yapılan açıklama şöyle:

“5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11/C maddesi gereğince ilimiz merkez Bağlar, Kayapınar, Sur, Yenişehir ilçeleri ile dış ilçeler Bismil, Silvan ve Lice ilçelerinde ortaya çıkan şiddet eylemleri nedeniyle bozulan asayiş ve güven ortamının tekrar tesis edilmesi için 07.10.2014 günü saat 22.00’den, 08.10.2014 günü sabah saat 07.00’ye kadar sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti.”

“Yapılan değerlendirme sonucu sokağa çıkma yasağı Çınar, Eğil, Ergani, Dicle, Hani, Hazro, Kocaköy, Kulp İlçeleri de dahil edilerek 09.10.2014 Perşembe günü sabah 06.00’ya kadar uzatılmıştır.”

“Şehrimizin huzuru, vatandaşlarımızın can ve mal güvenliği bakımından sokağa çıkma yasağına uyulması büyük önem arz etmektedir. Güvenlik, Sağlık (112 Komuta Kontrol, 112 Acil Sağlık İstasyonları, Hastanelerde Vardiya Değişimleri), İtfaiye, Su, Doğalgaz, Elektrik, Ulaşım İdaresi çalışanları hariç diğer Kamu görevlileri idari izinli olacaktır.”

Okullar tatil

Diyarbakır’da bugün tüm eğitim kurumları tatil edildi.

Batman il geneli; Diyarbakır’ın Bağlar, Kayapınar, Sur, Yenişehir, Çınar, Eğil, Ergani, Dicle, Hani, Hazro, Kocaköy ve Kulp ilçeleri ile dış ilçeler Bismil, Silvan ve Lice; Muş’un Varto ilçesi; Siirt’in Kurtalan ilçesi; Van’ın Erciş ilçesi; Mardin’in Kızıltepe, Nusaybin, Dargeçit, Mazıdağı, Derik ve Savur ilçelerinde dün sokağa çıkma yasağı vardı.

THY seferleri yeniden başladı.

Türk Hava Yolları’nın İstanbul’dan Diyarbakır’a kalkacak 00:20 ve 07:15 saatlerindekiiptal ettiği seferler yeniden başladı.

Diyarbakır Valiliği, sokağa çıkma yasağını 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11/C maddesine dayanarak ilan ettiğini açıkladı. Ancak kanunun o maddesinde sokağa çıkma yasağından bahsedilmiyor:

“İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteaallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi valinin ödev ve görevlerindendir. Bunları sağlamak için vali gereken karar ve tedbirleri alır. Bu hususta alınan ve ilan olunan karar ve tedbirlere uymayanlar hakkında 66. madde hükmü uygulanır.”

66. maddede de “kararlara uymayanların Kabahatler Kanunu uyarınca cezalandırılacağı” ifade ediliyor.

(Bianet)