Ana Sayfa Blog Sayfa 3853

Ot olmayan ülkeye Angus ithal edilir mi? – Ali Ekber Yıldırım

Anadolu coğrafyasını ve tarımı anlatmak için “buğday ile koyun, gerisi oyun” sözü söylenir. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, son dönemlerde bu sözü sıkça tekrarlıyor. Bakan Eker, bu söze kendisini o kadar inandırmış ki, zaman zaman Anadolu’yu, “buğday ile koyun gerisi oyun” sözünü kavrayamamakla suçluyor.

Oysa, bu söz Anadolu tarımı için yapılan en büyük haksızlıklardan birisidir. Anadolu’nun tarımsal potansiyeli, kültürü buğday ve koyundan çok daha zengin ve köklüdür. Anadolu’nun ve ülkenin tarım potansiyelini yeterince bilmeyenler, anlamayanlar bu söze sığınıyor.

Sığınmakla kalmıyor uygulamalarda tam tersini yapıyor.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, kendi deyimi ile liseyi bitirdikten sonra Tarım Bakanlığı’na giriyor. Tam 24 yılda 14 hükümetle çalışıyor. Mesleği veteriner hekim. Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nden 1982 yılında mezun oluyor. Türkiye tarımını ama özellikle de hayvancılığı en iyi bilenlerden birisi.
Bakanlıktaki 20 yıllı aşkın bürokrat yaşamından sonra 2005 yılından bu yana tam 9 yıldır Bakanlık koltuğunda oturuyor. En uzun süre görev yapan bakan olarak tarihe geçti. Gerçekten kutlanacak bir başarı.

Aynı başarıyı ülke tarımına özellikle uzmanlık alanı olan hayvancılığa yansıttığını söyleyebilir miyiz?

Bu kadar uzun süre bürokrat ve bakan olarak görev yapan birisi olarak “Buğday ile koyun, gerisi oyun” sözünü farklı biçimlerde ve ortamlarda dile getirerek Anadolu’nun bu sözü kavrayamadığını, sadece kendi bakanlığı döneminde tarım ve hayvancılığın desteklendiğini, tüm yasaların kendi bakanlığı döneminde çıkarıldığını söylüyor. Hani neredeyse “AKP’den önce bu ülkede tarım bile yapılmıyordu” diyecek.

Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da yapılan Karpuz Festivali’nde HaberTürk Gazetesi Yazarı Abdurrahman Yıldırım dostumuza verdiği röportajda yine son dönemlerde sıkça söylediği bir sözü tekrarlıyor; “Coğrafyamız sığır yetiştiriciliğine uygun değil.”

Türkiye’nin 1925’ten bu yana kendi coğrafyasını görmezden geldiğine dikkat çeken Bakan Mehdi Eker; “Sığır yetiştiriciliği için yeterli otumuz, suyumuz yok. Yanlışlık burada” görüşünü dile getiriyor.

Elbette 30 yılı bulan deneyimleri ışığında böyle bir tespiti yapabilir. Bu, saygıdeğer bir görüştür. Ancak, “Coğrafyamız sığır yetiştiriciliğine uygun değil” diyen Bakan Mehdi Eker, bürokratlık dönemini bir yana bırakırsak bakanlık döneminde bu görüşünün aksini ispatlamaya çalışan bir hayvancılık politikası uyguladı. Bugün de uygulamaya devam ediyor.

Usta gazeteci Abdurrahman Yıldırım soruyor:

“Mevcut tabloyu değiştirmek için ne yaptınız?”

“Bir kere sığırcılıkta süt ve et sığırcılığını birbirinden ayırmayı ve verimi bu yolla hem sütte hem ette artırmayı hedefl edik. O çok eleştiri aldığımız Angusları getirdik.” yanıtını veriyor.

Hayvancılığı çok iyi bilen Mehdi Eker, Angus’un mera hayvanı olduğunu da mutlaka biliyordur. Milyarlarca dolar ödeyip Uruguay, Avustralya, Amerika ve diğer ülkelerden ithal ettiğimiz Angusların doğal ortamda,meralarda otla beslendiğini de bilir.

Madem yeterli otumuz yok, neden mera hayvanı olan yani ot isteyen Angusları ithal ediyoruz?

Ot olmayan ülkeye Angus ithal edilir mi?

Türkiye Angusları ithal edip ahıra kapatıyor ve fabrika yemi ile besliyor. Fabrika yeminin hammaddesi büyük oranda ithal. İthal hayvanı ithal yemle beslemek. Bu mudur ülkenin coğrafyasını tanımak, bilmek.

Abdurrahman Yıldırım soruyor:
“İnek yetiştiriciliği su ve bedava ot istediğine göre, acaba fazla yağmur alan Karadeniz Bölgesi›nde bu iş olmaz mı?”

Mehdi Bey’in yanıtı yine çok çarpıcı. “Orada da olmaz. Çünkü, inekler 4 ayaklı ve cüsselidir. Karadeniz’in eğimi yüksek arazisinde gezinemez ve otlayamazlar, yuvarlanırlar” diyor.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, daha önce Doğu ve Güneydoğu’da başlatılan ve hayvancılık yatırımlarına yüzde 80’e varan hibe desteği kapsamına bu yıl Karadeniz Bölgesi’ni de dahil ettiğini biliyor musunuz? Karadeniz Bölgesi’nde besicilik yatırımı yapanlara devlet yüzde 80’e varan oranda hibe desteği sağlıyor. Şu sıralar bunun için başvurular alınıyor.

Bakan Mehdi Eker, “Karadeniz Bölgesi hayvancılığa uygun değil, inekler 4 ayaklı olduğu için gezinemez, yuvarlanır” diyor. Bakanlık bu bölgede hayvancılığa yüzde 80 oranında hibe desteği veriyor. Buraya alınacak hayvanlar 4 ayaklı olmayacak mı?

Liseyi bitirdikten sonra Tarım Bakanlığı’na giren ve 9 yıldır da bakanlık koltuğunda oturan Veteriner Hekim Mehdi Bey, şu sorulara da yanıt verebilir mi?

Ot olmayan ülkeye Angus ithal edilir mi?

“Hayvancılık olmaz” dediğiniz Karadeniz Bölgesi’ne yüzde 80 oranında hibe desteği verilir mi?

Bakanlığınız döneminde ne kadar mera alanı amaç dışı kullanıma açıldı?

En son çıkarılan torba yasa ile mera alanları imara açıldı mı?

Bu uygulamalar sadece coğrafyaya değil akla,mantığa da aykırı değil mi?

Bu sütunda paylaşmak üzere yanıtlarınızı bekliyoruz.

Sadullah Usumi’yi özlemle anıyoruz 

Ustamız Sadullah Usumi 12 yıl önce yaşama veda etti. Ölümünden önce Cumhuriyet Gazetesi’nde “Çiftçi Dostu” köşesindeki tarım yazıları ile Anadolu’yu, çiftçilerin, üretenlerin, emekçilerin yolunu aydınlatıyordu. O’nun aydınlığında tarımın bugün daha çok mücadeleye, daha çok üretmeye ihtiyacı var. Saygı ve özlemle anıyoruz.

Bu yazı dunya.com/ dan alınmıştır

Ali Ekber Yıldırım

 

 

Ali Ekber Yıldırım

İstikrarsızlık girdabına sürüklenirken – Ahmet İnsel

Kobani’de sonuçta bir Kürt direnişi zaferi yaşanacak. Ve sonuç olarak, Türkiye hükümetinin gösterdiği basiretsizliğin tarihi bedeli çok ağır olacak. Bu tavırda ısrar, Uludere/Roboski’den sonra, Kobane’nin Kürtlerin Türkiye yönetimiyle ikinci büyük güven kaybı ve duygusal kopuş krizi olarak tarihe geçecek.

Aylardır birçok kişinin işaret ettiği, hükümeti uyarmaya çalıştığı tehlike maalesef kuvveden fiile geçti ve tüm dehşetiyle Türkiye’yi esir aldı. Üç gün içinde 23 kişinin öldüğü, yüzlerce insanın yaralandığı, dükkanların yağmalandığı, binaların yakıldığı bir şiddet ve öfke patlaması sarmalı harekete geçti.

Şimdi hükümet kanadından ve onun görüşlerini yansıtan medya kanallarından Kobani konusunun müzakere masasını devirmek için dış güçlerin yönlendirmesiyle KCK/PKK’nın yarattığı bir bahane olduğu, uyuyan Ergenekon hücrelerinin harekete geçtiği, hükümeti ayaklanma yoluyla devirmek için CHP ve HDP’nin el ele verdiği, yeni bir “Gezi darbe girişimi” planlandığı türünden derin analizler yağıyor. Hükümetin hatalarını, sorumluluklarını, beceriksizliklerini ve hatta yolsuzluk iddialarında olduğu gibi suçüstünde yakalanmış olmasını örtmek için aralıksız üretilen darbe girişimi iddiaları papağan gibi tekrarlanıyor. Türkiye’nin yeniden büyük bir istikrarsızlık girdabına doğru hızla sürüklenmekte olduğunu ve bunun yegane değil ama birinci sorumlusunun hükümetin Kürt sorununa yaklaşımında sergilediği tavır olduğunun görülmemesi için binbir türlü el çabukluğu, göz boyama marifeti sergileniyor.

Evet, birkaç gün içinde Türkiye’de 23 kişinin ölmesinde KCK’nın son derece sorunlu ifadeler içeren çağrısının sorumluluğu yoktur denemez. Evet, HDP’nin çağırdığı sokak gösterilerini denetim altında tutma kapasitesinin olmadığı açık. Evet, PKK ve genel olarak Kürt siyasal hareketi yıllardır “Öcalan irademizdir” diye haykırarak, Öcalan’la hükümetin görüşmesinin barış süreci için yeterli olacağını kabul etmiş oldu ve şimdi görünen o ki bunun sancısını yaşıyor. Evet, protesto gösterilerinin yağma, yıkma, yakma eylemlerine dönüşmesi hiçbir nedenle mazur gösterilemez. Bu şiddet eylemlerinin yegane sorumluluğunun provokatörlere yüklenmesi AKP yandaşlarının darbe girişimi iddiaları kadar inandırıcıdır.

Bütün bunlara rağmen, bugün gelinen aşamada ve içine hızla yuvarlanmakta olduğumuz şiddet-karşı şiddet, toplum içi çatışma, büyük istikrarsızlık ve bunlara karşı olağanüstü hal yöntemlerine başvurma çaresizliğinden oluşan girdabın birinci sorumlusu ne PKK’dır, ne Öcalan’dır, ne de HDP’dir. Erdoğan hükümeti ve şimdi Erdoğan’ın yakın denetiminde yola devam eden Davutoğlu hükümeti yaratılan ama karşılanmayan beklentilerin neden olduğu öfke patlamasının, soruna kibirle ve tahakküm arzusuyla yaklaşmanın tetiklediği tepkilerin, karşılıklı güvensizliğin birinci sorumlusudur. Sorunun adını bile telaffuz etmekten imtina eden, barışmadan değil sadece çözümden bahseden ve çözümü sadece kendi bildiği ve uygun gördüğü biçim ve zamanda ve sadece bu dar sınırlar içinde hayata geçirmeyi kabul edebilen anlayış yaşananların birinci sorumlusudur. Ve bütün bunların üzerine, PKK’nın önderi olarak kabul ettiği kişiyle aylardır MİT aracılığıyla görüşmeler yaparken, çözüm süreci konusunda PKK’nın önderinin mektubunu Diyarbakır’da halka okuturken, iş sarpa sardığında acilen kendisini birkaç HDP milletvekili ile görüştürüp uygun mesajları vermesi sağlanırken, şimdi IŞİD ile PKK’yı Türkiye’nin eşdeğer terör örgütleri olarak gördüğünü ilan etmektir barut fıçısını patlatan kıvılcım. Suriye ve Irak’a asker yollama iznine, hiç gereği yok iken ya da MHP’nin desteğini almak için, her şeyden önce “PKK terör örgütüne karşı” müdahale etme gerekçesini yazmaktır.

Erdoğan, başbakan iken, görevlendirdiği devlet memurları, İmralı’da kimle, hangi sıfatı taşıyan hükümlü ile birçok defa görüştüler, yol haritası tartıştılar? Bugün PKK Öcalan’ı önderi olarak kabul ettiğine göre, hükümet yegane sıfatı terör örgütü yöneticisi olan şahısla mı aylardır görüşmektedir? Terör örgütü vurgusunu sürekli yaparak mı PKK savaşçılarının Türkiye’ye dönmeleri, normal yaşama geçmeleri, siyasete katılmalarının önünü açacağını hükümetin bu konudan sorumlu bakanları düşünmektedirler?

AKP’nin, başta Erdoğan ve Davutoğlu olmak üzere, Türkiye’de Kürt sorununun her şeyden önce Türk-İslam çoğunluğun sorunu olduğu gerçeğinin vücut bulmuş hali olduğunu son gelişmeler daha açık biçimde gösterdi. Sadece AKP’nin değil, ama içinde AKP’nin de büyük bir yer işgal ettiği Türklük tasarımının epistemolojik sınırlarına çarpıyor çözüm süreci.

Suriye’de IŞİD’in sınırlarımıza yerleşecek olmasından elbette korkuyor AKP yönetimi. Ama bu Irak’tan sonra Suriye’de de yeni bir Kürt siyasal oluşumunun sınırlarımıza yerleşecek olmasından kaynaklanan kadim Türk devleti endişesi kadar hükümetin düşünme ve değerlendirme kapasitesini felç etmiyor. Beşar Esad rejiminin devrilmesini, IŞİD’e karşı aktif mücadele verilmesinin koşulu olarak sunarken de, daha önce yaptığı değerlendirme hatasından dönemeyen, kendi yanlışının esiri olmuş bir saplantılı zihin tablosu sergiliyor AKP hükümeti ve Erdoğan. Esad’ın hesabının artık bugün değil, daha ileride, Suriye’de bir gün barış sağlandığında görülebileceğini düşünmek bile istemiyor.

Hatırlatalım: Miloseviç’le iki kere barış anlaşması masasında el sıkışıldı. Birincisi, 1995’de Dayton’da, diğeri 1999’da Kosova konusunda Kumanovo’da. Barışı getiren bu anlaşmalar, Miloseviç’e karşı 1999’da Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde dava açılmasını, 2000’de Miloseviç’in seçimleri kaybetmesini ve Mart 2001’de yeni Sırbistan yönetiminin ABD’nin baskısıyla eski cumhurbaşkanını tutuklayıp, La Haye mahkemesine teslim etmesini engellemedi.

Türkiye’de Türkler ve Kürtler arasındaki mesafe yeniden açılıyor. Hükümetin Kobani’deki riyakar temkinliğine karşı sokağa dökülenler sadece PKK yandaşı Kürtler değiller. Ayrıca ne Suriye’li Kürtler, ne PKK, ne de Kemal Burkay’ın HAK-PAR’ı gibi Türkiye’deki başka Kürt siyasal oluşumları Türkiye’nin Suriye’ye karadan askeri müdahalesini talep ediyor. Hepsinin ortak talebi, sınırlarını aylar boyunca cömertçe cihatçı örgütlere lojistik destek için açmış olan Türkiye’nin, Kobani’deki direnişçilerin yegane dışa açılma kapısı olan Türkiye sınırını lojistik destek için, başka ülkelerden gelecek savaşçıların geçmesi için açması. Bu Kobani direnişinin kazanması için yeterli olmayabilir ama simgesel anlam gücü yeterli olacaktır.

ABD ve müttefiklerinin hava saldırıları başladığından beri, Kobani’nin IŞİD güçlerinin bütünüyle eline geçecek olması veya geçse bile burada uzun zaman tutunabilecek olmaları artık zayıf bir ihtimal. Kobani’de sonuçta bir Kürt direnişi zaferi yaşanacak. Ve sonuç olarak, Türkiye hükümetinin gösterdiği basiretsizliğin tarihi bedeli çok ağır olacak. Bu tavırda ısrar, Uludere/Roboski’den sonra, Kobane’nin Kürtlerin Türkiye yönetimiyle ikinci büyük güven kaybı ve duygusal kopuş krizi olarak tarihe geçecek.

Evet, son üç günde yaşanan şiddet olaylarının yegane sorumlusu AKP hükümeti değil. Ama yegane sorumlu olmaması, yaşananların birinci sorumlusu olduğu gerçeğini gizlemiyor. AKP’nin ve en başta Erdoğan’ın Türkiye’yi istikrarsızlık sarmalına sürüklemelerinin uvertürünü yaşıyoruz.

Dünya Suriye’deki devrimci Kürtleri neden görmezden geliyor? – David Graeber

David Graeber’ın The Guardian’da yayımlanan yazısını zanenstitu.org’dan Onur Günay‘ın çevirisiyle sunuyoruz

* * *

Suriye Savaş Alanında demokratik bir deneyim IŞİD tarafından yok ediliyor. Dünya kamuoyunun bundan bihaber hâliyse tam anlamıyla skandal.

Babam, İspanya Cumhuriyeti’ni savunmak için 1937’de Enternasyonel Tugay gönüllüsü oldu. Olası bir faşist darbe anarşistlerin ve sosyalistlerin öncülük ettiği işçi isyanı sayesinde geçici olarak durduruldu. Bunun sonucunda İspanya’nın önemli bir kısmında şehirlerin doğrudan demokratik yönetim altına girdiği, işletmelerin ve üretimin işçilerin kontrolüne geçtiği ve kadınların radikal bir şekilde özgürleşmesini mümkün kılacak hakiki bir toplumsal devrim meydana geldi.

İspanyol devrimciler bütün dünyanın peşinden gitmek isteyeceği bir özgür toplum hayali yaratmayı umut ettiler. Bunun karşısında, dünyadaki büyük güçler ise “müdahalesizlik” politikası ilan ettiler ve cumhuriyet üzerinde katı bir abluka uyguladılar. Mussolini ve Hitler’den sonra dahi, görünürdeki imzacılar faşist tarafı güçlendirmek için silahlar ve askerler yolladılar. Sonuç, devrimin yok edildiği ve yüzyılın en kanlı katliamlarından bazılarının yaşandığı, yıllarca sürecek olan bir iç savaş oldu.

Hiçbir zaman aynı şeyin tekrar yaşanacağını göreceğimi düşünmemiştim. Hiçbir tarihsel olayın bir daha tam olarak tekrarlanmadığını biliyoruz. 1936’da İspanya’da olanlarla şu an Rojava’da –Kuzey Suriye’nin üç büyük Kürt kenti- olanlar arasında binlerce fark var. Ancak bazı benzerlikler o kadar çarpıcı ve sinir bozucu ki, ailesinin siyasetle ilişkisi birçok şekilde İspanya devrimi tarafından tanımlanmış birisi olarak şunu söylemek zorunda hissediyorum: Bu defa da aynı şekilde sona ermesine izin veremeyiz.

Rojava Özerk Bölgesi, bugünkü hâliyle, Suriye Devrimi trajedisinden sonra ortaya çıkan birkaç tane parlak bölgeden bir tanesi –hatta en parlaklarından. Esad rejiminin temsilcilerini 2011’de uzaklaştırdıktan sonra ve neredeyse bütün komşularının düşmanlığına rağmen, Rojava sadece bağımsızlığını koruyan bir bölge olmadı, aynı zamanda tarihe geçecek bir demokratik deneyimi de hayata geçirdi. Halk meclisleri oluşturuldu ve bunlar karar alıcı organlar hâline getirildi; etnik dağılıma özen gösterilen konseyler seçildi (her belediyede en üst düzey üç görevin bir Kürt, bir Arap ve bir Süryani ya da Hıristiyan Ermeniye verildiği ve bu üç görevliden en az birisinin kadın olduğu), kadın ve gençlik konseyleri kuruldu. Ve İspanya’nın silahlı kadın güçleri olan Mujeres Libres (Özgür Kadınları) hatırlatan kayda değer tarihi bir yankıyla, “YJA Star” milislerinden oluşan (“Özgür Kadınlar Birliği”, buradaki “Star” kadim Mezopotamya tanrıçası İştar’a gönderme yapmaktadır) ve İslam Devleti güçlerine karşı yürütülen savaşın önemli bir kısmını üstlenen feminist bir ordu kuruldu.

Nasıl olur da böylesi bir deneyim uluslararası kamuoyunun neredeyse tamamı ve uluslararası solun büyük bir kısmı tarafından ısrarla yok sayılabilir, görmezden gelinebilir? Bunun en önemli sebebi, öyle gözüküyor ki, Rojava’nın devrimci partisi PYD’nin Türkiye’deki Kürdistan İşçi Partisi’yle (PKK) işbirliği içinde olmasıdır. PKK, Türk Devleti’yle kökleri 1970’lere dayanan uzun bir savaş geçmişi olan Marxist bir gerilla hareketidir. NATO, ABD ve AB PKK’yi resmi olarak “terörist” bir örgütlenme olarak sınıflamaktadır. Solcularsa Stalinist olduklarını söylemektedir.

Ancak işin aslı şu ki, PKK artık eskiden olduğu gibi o tepeden aşağı örgütlenen Leninist bir parti değil. Örgüt kendi iç değişiminin ve 1999’dan bu yana Türkiye’de bir ada-cezaevinde tutulan kurucusu Abdullah Öcalan’ın entelektüel müdahaleleri sonucunda amaçlarını ve taktiklerini bütünüyle değiştirmiştir.

PKK, mücadelesinin amacının Kürt devleti olmadığını açıklamıştır. Bunun yerine, kısmen sosyal ekolojist ve anarşist Murray Bookchin’in vizyonundan da etkilenerek, Kürtlere “özgürlükçü belediyecilik”/“demokratik özerklik” temelinde doğrudan demokrasi ilkelerine yaslanan, özgür ve kendini yöneten toplulukların kurulması yönünde çağrılar yapmıştır. Özgür ve kendini yöneten bu demokratik toplulukların bir süre sonra ulusal sınırları aşarak bir araya geleceği gelmesi ve bu sınırları anlamsızlaştıracağı umut edilmektedir. PKK, Kürt mücadelesinin ancak bu sayede hakiki demokrasi, katılımcı ekonomi ve bürokratik ulus-devletin aşamalı çözülmesini hedefleyen bir uluslararası hareketin modeli hâline gelebileceğini savunuyor.

2005’ten bu yana, Chiapas’taki Zapatista isyancılarının stratejisini de göz önünde bulunduran PKK, Türk Devleti’yle tek taraflı ateşkes ilan etti ve hâli hazırda kontrol ettiği bölgelerde demokratik yapılar geliştirmeye başladı. Bazıları bu konudaki ciddiyetlerini sorguladı. Örgüt içindeki bazı otoriter unsurlar varlıklarını açıkça sürdürdü. Ancak Suriye Devrimi’nin Kürt radikallere bu tarz toplumsal deneyleri daha geniş bir komşu bölgede gerçekleştirme şansı verdiği Rojava deneyimi, bu yaşananların bir vitrin süsleme durumu olmadığını çok açık bir şekilde gösterdi.

Konseyler, halk meclisleri ve milisleri oluşturuldu, rejimin mülkleri işçiler tarafından işlenen ve yönetilen kooperatiflere dönüştürüldü –ve bütün bunlar aşırı sağcı IŞİD güçlerinin sürekli saldırılarına rağmen gerçekleştirildi. Sonuçlar toplumsal devrimin bütün şartlarını yerine getiriyor. En azından Orta Doğu’da herkes bu çabaların farkında, özellikle de PKK ve Rojava güçlerinin yereldeki Peşmerge güçlerinin terk ettiği Şengal Dağı’nda mahsur kalan binlerce Êzidi mülteciyi kurtarmak için Irak’taki IŞİD bölgesine müdahale etmesi ve bu bölgede başarılı bir şekilde savaşmasından sonra. Bu çabalar bölgede çok ciddi bir başarı sayılırken, Avrupa ve Kuzey Amerika basınından neredeyse hiç yer bulmadı.

emhatinekobane.jpg

Şimdi IŞİD, Irak ordusundan aldığı Amerikan yapımı tankların ve ağır silahların yardımıyla Kobanê’deki devrimci milislerden intikam almak amacıyla geri döndü. Niyetlerinin bütün sivil halkı katletmek ve köleleştirmek –evet kelimenin tam anlamıyla köleleştirmek- olduğunu açıkladılar. Bu sırada, sınırda bekleyen Türk ordusu cephane ve mühimmatın direnişçilere geçmesini engelliyor. Dünyanın en önemli ve büyük demokratik deneyimlerinden birisini savunanları baskı altında tutanlarla savaşta olduğunu söyleyen Amerika’nın uçaklarıysa görünüşe bakılırsa sadece ilerde bir şeyler yaptıklarını söyleyebilmek için havada vızıldıyor, ara sıra sembolik, sinir bozucu ve önemsiz bombardımanlar yapıyor.

Eğer bugün Franko’nun yüzeysel dindarlığına, katliamcı Falanjistlere benzer birileri varsa o IŞİD değil de kim olacak? Eğer bugün İspanya’nın özgür kadınlarına benzer birileri varsa Kobanê’deki barikatları savunan cesur kadınlar değil de kim olacak? Dünya kamuoyu – ve bu sefer en vahimi de uluslararası sol- gerçekten de tarihin kendini tekrarına izin vererek bu suçun ortağı mı olacak?

Bu yazı zanenstitu.org/ dan alımıştır

Çeviren: Onur Günay – Zanenstitu.org

13 David Graeber

David Graeber – Guardian

YSGP’den Ortadoğu Konferansı

1796653_706745136070359_969751096753196550_nOrtadoğu’da taşlar yerinden oynamış bir durumdayken ve herkes önümüzdeki dönemin nasıl şekilleneceğini konuşurken Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi bu hafta sonu Ortadoğu konferansı düzenliyor.

“Yeniden Kurulurken Ortadoğu” başlığıyla düzenlenen konferansta Sykes – Picot anlaşmasından günümüzdeki Kobane direnişine kadarki süreci masaya yatırarak geleceğe dair politikaların ortaya konulması amaçlanıyor.

11 Ekim Cumartesi günü sabah 10’da Sıraselviler Inn Pera otel salonlarında başlayıp tüm gün sürecek konferansta konuyla ilgili bir çok akademisyen, gazeteci ve yazar gelişmeleri tartışacaklar.

Konferansa konuşmacı olarak Ali Balcı (Sakarya Üniversitesi). Behlül Özkan (Marmara Üniversitesi, Bülent Küçük (Boğaziçi Üniversitesi), Fehim Işık (Evrensel Gazetesi), İhsan Dağı (ODTÜ), Mesut Yeğen (Şehir Üniversitesi), Mete Çubukçu (NTV), Nazan Üstündağ (Boğaziçi Üniversitesi) katılıyor.

 Yeşil Gazete

Lego Shell’le 50 yıllık işbirliğini sonlandırdı

Greenpeace’in 3 aydır devam ettirdiği LEGO’nun Shell’le ortaklığını bitirmesi amaçlı kampanya başarıya ulaştı. LEGO firması, yaklaşık 1 milyon kişinin destek verdiği kampanya nedeniyle Shell ile anlaşmasını yenilememe kararı aldı.

LEGO, hazırladığı oyuncaklarda, petrol deviyle yapılan anlaşma nedeniyle Shell logosu kulanıyordu.

LEGO PEOPLE

Shell’in Kuzey Kutbu’nda petrol sondajı planlarını protesto etmek amacıyla LEGO’ya Shell ile ortaklığını sonlandırmaya çağrıda bulunan Greenpeace, küresel çapta bir imza kampanyası başlatmıştı.Bu kampanya kapsamında hazırlanan video yaklaşık 6 milyon kişi tarafından izlendi.

Greenpeace’in konuyla ilgili yayımladığı açıklamada konuşan Greenpeace Akdeniz İletişim Sorumlusu Çağrı Özütürk, “Petrol platformunun karaya vurması gibi Kuzey Kutbu’nda yaşadığı skandallardan sonra LEGO’nun da işbirliğini sonlandırması, Shell’in Kuzey Kutbu’na doğru çıktığı yolda ne kadar yalnız kaldığını gösteriyor” dedi.

Lego, fosil yakıt endüstrisine katkı sağlayan ve iklim değişikliği etkilerini görmezden gelen dev şirketlerle, kamuoyu baskısı nedeniyle ilişkisini sonlandıran ilk kurum değil. Geçtiğimzi ay Microsoft, Google ve Facebook iklim değişimini önleme yasalarına karşı lobi faaliyeti yürüten ALEC kurumuna olan desteklerini sonlandırmıştı. Rockefeller Vakfı da geçtiğimiz hafta fosil yakıt endüstrisinden yatırımını çekmeye başladığını açıklamıştı. Öte yandan Waitrose da 2012’de Shell ile ortaklığını dondurdu.

Shell 28 Ağustos’ta Kuzey Kutup Bölgesi’nin Alaska açıklarında petrol sondaj çalışmaları yürütmek için Amerika Birleşik Devletleri’ne yeni bir plan sundu. Plan, 2015 yazına kadar tekrar sondaj faaliyetlerine başlamayı hedefliyor.

(Yeşil Gazete)

Demirtaş açıklama yaptı: “Bu kırılmayı yaratan biz değiliz.”

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Kobani protestolarında yaşananlarla ilgili olarak bir açıklama yaptı. Demirtaş’In açıklaması şöyle:

demirtaş“Öncelikle hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Dört günden bu yana bütün Türkiye ’de yaşanan üzüntü verici olaylar son 25 gündür Kobani’de yaşanan görkemli direniş ve onun öncesindeki siyasal gelişmelere dair hem bilgilendirme yapmak hem kurumlar olarak ortak görüşümüzü kanaatimizi çağrılarımızı sizlerle bu basın toplantısında detaylarıyla paylaşmak istiyoruz.

Gösterilerde yaşamını kaybeden 23 yurttaşımıza Allahtan rahmet dileyerek başlamak istiyoruz. Yine yüzlerce insanın yaralandığını biliyoruz. Kim olursa olsun en kısa zamanda sağlığına kavuşur. Bütün bu şiddet süresince, yaşanan şiddetten zarar gören her kim varsa üzüntülerimizi belirtmek istiyoruz.

Bugün bu noktaya nasıl gelindiğini doğru analiz edemezsek ön yargılardan arınmış şekilde objektif şekilde tespit edemezsek yarın nereye gideceğimizi de doğru kestiremeyiz. Ortadoğu ’nun bu kadar kaotik ortamında neredeyse son 30 yıldır yaşanan bütün bu iç savaşlar çatışmalar ve bunun Türkiye’ye yansımalarını basit bir HDP suçlamasıyla, HDP karalamasıyla tarif edip dosyayı kapatanlar hata yapmış olurlar. Bu kadar yüzeysel bir yaklaşımla HDP’nin çağrısının sonucuydu deyip dosyayı kapatanlar olup bitenlerden hiçbir şey anlamamış demektir.

İki yıla yakın bir süredir Öcalan’ın çağrısıyla başlayan bir barış süreci var. Türkiye’nin 81 vilayetinde yaşayan insanlar bu çözüm sürecini barışa kısa sürede ulaşabilmek adına canı gönülden desteklediler. Hızlı bir şekilde adım atılmasını beklediler.

Suriye’de yaşanan iç savaşın neredeyse üçüncü yılı bitti artık, yaşandığı günden bu yana biz hükümetin Suriye yaklaşımını eleştirdik, öneriler yaptık ve bunun Türkiye’de kırılmalara yol açtığını ifade ettik. Türkiye’nin Suriye politikasının, Alevileri ötekileştirdiğini anlatmaya çalıştık. Suriye’deki bütün inançların hepsinin desteklenmesi gerektiğini yüzlerce defa açıklamalarımızda belirttik. Fakat hükümet orada yaşayan halkları partisine göre siyasi düşüncesine göre ayırarak yardım etti. PYD’li Kürt, PYD’li olmayan Kürt. Esad’dan yana olan Şii, olmayan Şii diye ayırarak yardım etti.

Bunların Türkiye’ye yansımaları oldu. Dönemin başbakanı Sayın Erdoğan, defaten yaptığı açıklamalarda Suriye bizim iç meselemizdir dedi. Biz Suriye’de olup bitenleri dışımızda bir olay gibi değerlendiremeyiz dedi. Bugünün başbakanı Sayın Davutoğlu, dış işleri bakanıyken, Suriye’de yaşananlar bizim kayıtsız kalacağımız olaylar değildir, iç meselemizdir dedi defalarca. Ama mesele Kobani olunca, başka bir ülkede yaşanan meseleyi niye bizim iç meselemiz haline getiriyorsunuz dendi.

Suriye bizim oysa iç meselemizse, Kobani’de yaşananlar bizim evimizin içinin meselesidir. İşte bu ayrımcı söylemler tutumlar kırılmalara yol açtı. Artık aleni oldu, iddia odur ki 2 bin TIR’dan fazla silah gönderildi. Toplanan silahlar 2 bin TIR’dan fazla gönderildi. Bunların bir kısmının El Nusra, El Kaide bağlantılı çetelerin eline geçtiği, IŞİD’in kullandığı silahların Türkiye’den giden silahlar olduğu çok tartışıldı. Bu da toplumda kırılma yarattı.

Kobani’ye, bir insanı yardım TIR’ının bile gönderilmesi için onlarca görüşme yapmak zorunda kaldık. Özgür Suriye ordusuna gönderilen TIR’a hangi hukuk ön görüldüyse Kobani’ye de aynısı olsun dedik. Türkiye El Nusra çeteleri, son bir yılı aşkın süredir Rojava’ya saldırırken açık bir tavır koymadı. Bunları halk adım adım izledi.

Daha sonra Irak’ta kurulup Suriye’de gelişen IŞİD barbarlığı, dört saat içinde Musul’u işgal etti. Musul’da daha önceden IŞİD gelip el konsun diye konulduğu anlaşılan tanklara füzelere el koydu. Yüz yıldır çözülememiş musul sorunu 4 saatte IŞİD’e teslim ederek çözülmek istedi. Şengal’de on binlerce Ezidi’yi katletti, binlerce Ezidi Kürt kadının kaçırarak köle pazarlarında sattı, tecavüz etti. O görüntülerle medyada poz verdiler. On binlerce Ezidi kardeşimiz dünyanın dört bir yanına savruldu.

Aynı tecavüz çetesi, Mahmur’a Kerkük’e yürüdü. Bütün bunlar yaşanırken ciddi bir yardım destek görmedi Kürtler, Süryaniler, Aleviler, Şiiler, Türkmenler. Bunların hepsi kırılma yarattı. IŞİD’e karşı açık bir tavır halklarımız görmedi. Bütün bu emperyalist oyunların, IŞİD tetikçiliği altında sahnelenirken yalnız olduğunu hissetti. Arkalarında güçlü devletlerin, Türkiye devletinin olmadığını hissetti. Bu kırılmayı yaratan biz değiliz.

En son bu tecavüz çetesi Kobani sınırlarına dayandı. 25 gündür evimizin içine girmeye çalışıyorlar. Dünyanın gözü önünde bizlerin çıplak gözle izleyeceği şekilde Kobani’ye girip oradaki insanların kellesini kesip, kadınlara tecavüz edip, köle pazarlarında satma çağrısı yapıyorlar. Kürtlerin kadınları bize helaldir diye fetva çıkartıyorlar.

Bedenlerini ateş topu yapıp tankların altına yatarak durdurmaya çalışıyorlar. Biz kendi hükümetimizden, vatandaşımız olduğu ülkeden görüşme yapıyoruz çağrı yapıyoruz. Fakat IŞİD’e karşı sert bir eleştiri bile yapmayanlar 25 yıldır halkımızı gazlıyor copluyor. İşte bunlar kırılma yaratıyor. Biz her şeye rağmen hükümetle defalarca temaslar kurduk. Başbakanla görüşme yaptık. Görüşmeden sonra umudu büyütmeye çalıştık. Ve sayın başbakana da bu süreçleri dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık. Halktaki kırılmayı anlatmaya çalıştık. Rica ettik, durumun kritik olduğunu, hassas olduğunu. Başbakan aynen şunu söyledi: “Kürtlerin devleti yok diye mi bu kadar sahipsizler…” Sayın Davutoğlu da “Kürtlerin devleti var, biziz” dedi.

O zaman lütfen Kürtlerin devleti olduğunuzu pratikte gösterin dedik. Sadece kınamakla yetinip 180 bin kişiyi de içeri aldık daha ne yapalım söylemi kırıcıdır dedik. Kaldı ki çözüm sürecini doğrudan etkileyen bir meseledir. Gelecek yüz yılımızı etkileyecek bir mevzudur. Kobani’ye birlikte yardım edelim, IŞİD’e karşı 40 dünya ülkesiyle koalisyon yapabiliyorsunuz, kendi halkınızla yapın. Kobani’yi de birlikte kurtaralım, geleceğimizi de birlikte kurtaralım.

IŞİD, Türk’e de Türkmen’e de Araba da Alevi’ye Sünni’ye de tehdittir. Halen bu noktada olduğumuzu önceki gün Suruç’ta yaptığımız açıklamalarda belirttik. Ve biz halkların demokratik partisi olarak olağanüstü merkez kurulu toplantısı yaptığımız saatlerde, akşam saatlerinde Kobani’den acil telefon geldi ve Mürşitpınar sınır kapısını ele geçirmek olduğunu söylediler. Bütün gücüyle IŞİD sınır kapısına yüklenmiş durumda, sınır kapısı IŞİD’in eline geçebilir dediler. Bu ne demektir? Birazdan katliamlar başlayacak, tecavüz, kelle kesme haberlerini göreceğiz dedik. Bu durumda her siyasi partinin yapması gereken onurlu tutumu sergiledik. Halkımızı eyleme çağırdık. Kobani’nin yanında olun dedik. Birazdan yaşanacaklar tahmin ettiğimiz gibi gelişecekse artık biz bölgedeki gelişmeleri ele alamayız dedik.

Kritik hamleyi yaptık, halkımızı göreve eyleme çağırdık. Bizim yaptığımız budur. Bizi o noktaya getiren süreç işte tam olarak budur. Ve değerli arkadaşlar gerek bizim çağrımız üzerine gerekse kendini sorumlu hissederek insanlar sokağa çıkmaya başladılar. Hiçbir yerde şiddet kullanılmadı. Hopa’da da hareketlilik vardı, İstanbul ’da da. Ama hiçbir yerde şiddet kullanılmadı.

Biz yaptığımız çağrıda şiddet kullanılması çağrısı yapmadık. Silaha şiddete davet etmedik. Çağrımız insani bir çağrı. Ve binlerce kez teşekkür ediyoruz halkamıza ki duyarlı davrandılar. Gece sabaha kadar bütün dünyayı ayağa kaldıran eylem ve etkinliklerle Avrupa’dan ABD’ye Kobani’nin sesi duyuldu. Birkaç saat içerisinde Kobani’deki gidişat kısmen değişti ve Mürşitpınar sınır kapısını ele geçiremediler. Ertesi gün yürüyüşler devam etti ve Varto’dan bir ölüm haberi aldık.

O saate kadar ciddi bir şiddet eylemi olmamıştı. Batman’da sivil kişilerin silahla göstericilere ateş ettiği haberi geldi ve film koptu. Arkasından şiddetti tırmandıran açıklamaları hükümetten duymaya başladık. Provakatörler bazı yerde devreye girerek şiddet eylemini yönlendiren kişiler oldular. Yağma olayları, bazı öldürme olayları, büst yakma bayrak yakma etrafında, Kobani’deki görkemli halk duruşunu başka bir yere çekmeye çalıştılar.

Biz ısrarla halkın bu onurlu duruşunun doğru yöne kanalize edilmesine uğraştık. Şiddeti büyüten, tahrik edenleri bulmak hükümetin görevidir. Gösterilerin başladığı saatte, Sayın Erdoğan Kobani düştü düşecek diyerek insanların öfkesinin katlanmasına yol açtı. Beklediğimiz Kobani’nin düşmeyeceğini, yanında olduğu mesajını vermekti. Halkın duymak istediği oydu. Sayın başbakan başka bir şey söylüyordu; ülkenin cumhurbaşkanı “Kobani düştü, düşecek” diyordu.

Şiddet olayları başladığında ülkenin bakanları misliyle cevap vereceklerini açıklıyordu. Biz taleplerini anladık, şiddet kullanmayın demek yerine misliyle cevap vereceğiz diyerek, şiddetin normal olduğunu bir bakanın ağzından duyduk. HDP silah kullanın şiddet kullanın demedi. Biz sınıra gidip oradan hükümetle el ele vermeye hazırız dedik.

Ve yine silahlandırılmış sivil kişilerin toplum içerisine nasıl girdiklerini nasıl yönlendirildiklerini HDP’den sormasınlar. HDP bir siyasal parti DBP bir siyasal partidir. Kullandıkları yöntemler budur. Hükümet merak ediyorsa bütün bunları araştırıp bulması kolaydır.

Çözüm süreci ayrı Kobani ayrı denmesi, iki yıldır adım bekleyen yurttaşlarımızda bir öfkeye neden oldu. Kobani tecavüzle katliamla karşı karşıya olsun. Ama siz burada süreç bozulmasın diye susun demek hatalı bir politikadır. Bizler bu sürece böyle geldik. Şimdi çıkıp HDP suçludur, HDP’nin çağrısı vesilesiyle HDP’yi suçlayalım demek, çözümü gerçekleştirmez. Çözümü sağlamaz. Nedenler özetle aktarmaya çalıştığım şekilde. Toplumu bu noktaya getiren gerekçeler bunlardır. Eksiği vardır fazlası yoktur.

Şimdi bütün bu ifade ettiklerimizin ışığında, şu saatten itibaren bizler bütün bu Ortadoğu kaosun da yönümüzü doğru bir şekilde bulmak istiyorsak el ele vermek zorundayız. Bütün halklar olarak el ele vermek zorundayız. Kürt, Alevi, Arap Ermenin bu ülkenin düşmanı değildir. Birbirimize düşman gözüyle bakacak, halklar arası çatışmaya sürükleyecek bir yaklaşımdan herkes hızla uzaklaşmalıdır. Bundan daha tehlikelisi olamaz. Başımıza gelebilecek en büyük felaket halklar arası bir savaşın gerçekleşmesidir. Türkiye Suriyelileşsin diye uğraşanlar var biz onlardan değiliz. Biz Türkiye gerçek bir demokrasi barış ve kardeşlik ülkesi olsun diye uğraşanlardanız.

Halen aynı noktada olduğumuzu ifade etmek istiyoruz. Kobani halen kritik saatler yaşanıyor. Halklarımız her yerde Kobani’yle dayanışmasını ortaya koymalıdır. Tek bir şiddet eylemine kimse yönlenmemelidir. Protesto hakkını kullanırken şiddet uygulamamalı, herkes bu konuda dikkatli davranmalıdır. Bugün işçiler memurlar emekçiler grevleriyle Kobani’ye destek oluyorsa, farklı etnik kimliğe sahip insanlar Kobani’ye desteği ortaya koyuyorsa bu en büyük dayanışmadır.

Bizler de çözüm sürecini doğru bir rotaya oturtmak için diyaloğa tartışmaya müzakereye hazır olduk, hazır olmaya devam edecek. Arkadaşlarımız Sayın Yalçın Akdoğan ile bir görüşme gerçekleştirdiler. Kobani sahiplenme eylem ve etkinliklerine hiçbir yerde müdahale yapılmamalıdır. Şiddet şu saatten itibaren durmalıdır. Bunu önleyebilmenin yolu işte iradeyle disiplinle hareket etmekten geçer. Arkadaşlarımız kurumlarımızın ortak yaklaşımını dikkate almalıdır. Şunu da altını çizerek belirtmek istiyorum, dün gece itibariyle bizler Sayın Öcalan ile kısa bir mesaj bağlantısı kurma imkanı bulduk. Kendisiyle bu katliam tehlikesine karşı diyalog ve müzakereyi hızlandırma yöntemini bütün taraflara telkin ettiğini önerdiğini belirtmek istiyoruz.

Bütün bu gösteriler sırasında başka parti mensuplarıyla ciddi çatışmalar yaşandı. Bütün partilere, partilerin sempatizanlarına dikkatli olma çağrısı yapıyoruz. DTK bu konuda sorunları çözmek için diyaloglarını temaslarını yoğunlaştıracaktır.

Uluslararası topluma biz de seslenmek istiyoruz. Kobani’de katliam yapılırsa sorumlusu sizler olacaksınız. IŞİD’i bu halklara bela eden de sizlersiniz sorumluluğunuz var. Ne Kobani’de Kürtleri, ne Telaferi Türkmenleri ne Arapları ne de Türkleri asla bu katliam karşısında yalnız bırakamazsınız. Sorumluluk sizdedir. Hükümet de bu çağrılarımızın, sorunları çözme irademizin karşılık bulmasıyla adım atmalıdır. Medya mensupları da HDP’ye göstericilere yönelik hakaret dilini kullanmamalıdır.

Birbirini suçlayarak hakaret tehdit ederek duygu kırılmasını hiç kimse derinleştirmemelidir. Kobani Türkiye için tehdit değildir. Kobani’yi birlikte kurtaralım ki geleceğimizi birlikte kuralım. Türkmeni de Arabı da Kürdü de kardeşimiz diyorsak

Günlerdir her yerde büyük fedakarlıkla Kobani-Suruç sınırı başta olmak üzere dayanışma gösteren bütün halkımıza teşekkürlerimizi sunmak istiyoruz. Kobani’de direnen halkımızın evlatlarına Allah yardım etsin diyoruz.

Sayın Öcalan’ın komplo sürecinin başladığı günde başladı. Bugün de 9 Ekim… Uluslararası komployu da boşa çıkarmanın yolu, Öcalan’ın başlattığı müzakere sürecine sahip çıkmak, hükümetin adım atması, bizlerin de bir sahiplenmeyi ortaya koymamızdır. Komployu bir kez daha hep birlikte kınadığımızı, komploda yer alan güçlerin bizi birbirimize düşürmek için, 9 Ekim komplosunu da boşa çıkardığımızı belirtmek isterim.

Yalçın Akdoğan görüşmesi

Elbette ki arkadaşlarımız diyaloğun sorunların çözümü konusunda ortak bir yaklaşım ortaya koymuşlardır. Hükümetin de yaklaşımı budur. Henüz somut bir program üzerinde uzlaşma sağlanabilmiş değil. Kobani ve çözüm süreciyle ilgili olarak neler yapabileceği. En azından hükümetin diyaloğa açık olduğunu biliyoruz. Tabi ki şiddetin sokakta durmasının yolu sadece bizim çağrılarımızdan geçmiyor. Umut ediyorum ki sokakta olan gençlerimiz bizim sesimize kulak verecektir. Ama hükümetin yapacağı şeyler çok daha kritik çok daha önemlidir. Umut ediyorum ki hepimiz olanlardan doğru sonuçları çıkartırız.”

Demirtaş, açıklamasının ardından gazetecilerin sorularını da yanıtladı:

Öcalan ile yaptığınız görüşme yazışma mıydı, görüntülü müydü?

Yazışmalıydı. Kısa bir yazışma trafiği oldu.

Bakın biz kimseye şiddet kullanın çağrısı yapmadık. Sokakta Kobani’ye elbette sahip çıkılacak; anayasal demokratik bir hak çerçevesinde… Kobani’deki kritik süreç bitmemiştir. Yakma yıkma silah öldürme olmamalıdır. Bunlar bizim önerdiğimiz yöntemler değildir. Herkesten bu çağrımıza uymasını rica ediyoruz.

Kobani’ye yardım

Kobani’ye sahip çıkmanın çok değişik yöntemleri var. Kobani’ye somut yardım ulaşamazsa, onun adı yardım olmayacak. Biz ille şöyle böyle olsun demiyoruz. Bir şekilde yardımın ulaşması lazım. Türkiye dışında başka kanal yok.

Barzani’nin koridor açılmasıyla ilgili açıklaması vardı. Sizin bu konuda hükümete baskınız olacak mı? Eğer cevap verilmezse…

PYD’nin beklentisi talebi neyse, herkesin o şekilde hareket etmekte fayda var. PYD’de destek istiyor, yardım istiyor. Bir uluslararası karadan müdahale faydalı olmaz. Türkiye’nin de Suriye savaşından uzak durması lazım. Oradaki yerel grupları destekleyerek IŞİD’e karşı savaşabilmesi lazım.

Gözlem heyeti gibi konularda hızlı adım atarak halktaki barış umudunu büyütmemiz lazım.

(Radikal)

Nobel Edebiyat Ödülü Patrick Modiano’nun

2014 Nobel Edebiyat Ödülü Fransız yazar Patrick Modiano‘ya verildi.

1945’de Boulogne-Billancourt’da doğan yazar, 1978’de Rue des Boutiques Obscures adlı kitabıyla Goncourt ödülünü ve 1972’de Les Boulevards de Ceinture adlı kitabıyla Fransız Akademisi ödülünü almıştı.

Patrick Modiano
Patrick Modiano

İsveç’in başkenti Stockholm’de bulunan akademiden yapılan açıklamada, ödülün Fransız yazar Patrick Modiano’ya verildiği belirtildi. Modiano 1.1 milyon dolar para ödülünün de sahibi oldu.

Modiano’nun Türkçe’ye çevrilen kitapları arasında Babam ve Ben, Bir Sirk Geçiyor, Bir Gençlik, Kötü Bir İlkbahar, Yıkıntı Çiçekleri ve En Uzağından Unutuşun sayılabilir.

(Yeşil Gazete)

Öcalan’dan müzakere ve diyalog çağrısı

HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ, Diyarbakır’da Kobanê’de yaşanan gelişmeler ve Türkiye’de 23 kişinin hayatını kaybettiği olayların yanı sıra çözüm süreciyle ilgili açıklama yaptı.

fft99_mf3970825

Demirtaş, “Sayın Öcalan’la dün gece kısa bir mesajlaşma oldu. Kendisi, bu katliam tehlikesine karşı bütün taraflara diyalog ve müzakere sürecinin hızlandırılmasını önerdi” dedi.

Selahattin Demirtaş, 23 kişinin hayatını kaybettiği olaylarla ilgili HDP’nin yaptığı sokağa çıkma çağrısının neden yapıldığını, “Cuma günü ‘Mürşitpınar Sınır Kapısı düşmek üzere’ diye telefon geldi. Kafa kesmeler, tecavüzler başlayacaktı. Onurlu bir çağrı yaptık, halkımızı Kobane’yle dayanışmak üzere acil eyleme çağırdık. Bizim yaptığımız budur. Bizi bu noktaya getiren süreç budur. Gerek bizim çağrımızla gerek sorumluluk hissederek insanlar sokağa çıktı. Hiçbir yerde şiddet yoktu. Çünkü biz yaptığımız çağrıda asla şiddet kullanılması çağrısı yapmadık” sözleriyle açıkladı.

Demirtaş’ın açıklamalarından satırbaşları şöyle:

Öncelikle hayatını kaybeden 23 yurttaşımıza Allah’tan rahmet dileyerek başlamak istiyoruz. Yüzlerce insanın yaralandığını biliyoruz.
Kim olursa olsun, inşallah en kısa zamanda sağlığına kavuşur. Şiddet süresince zarar gören her kim varsa üzüntülerimizi belirtmek istiyoruz.
Bugün bu noktaya nasıl gelindiğini doğru analiz edemezsek, önyargılardan arınmış bir şekilde, objektif, vicdani bir şekilde tespit edemezsek yarın nereye gideceğimizi de doğru kestiremeyiz.

Ortadoğu’nun bu kadar kaotik ortamında neredeyse son 30 yıldır Irak işgalinden başlayarak iç savaşlar, çatışmalar, bölgeye Türkiye’ye yansımaları basit bir HDP suçlamasıyla dosyayı kapatanlar hata yapmış olurlar.

Bu kadar yüzeysel bir yaklaşımla dosyayı bu şekilde kapatanlar, olup bitenlerden hiçbir şey anlamamış demektir.

Her şeyden önce iki yıla yakın bir süredir, Sayın Öcalan’ın çağrısıyla Türkiye’de başlayan demokratik barış ve çözüm süreci var.Haklı olarak Türkiye halkları, Kürtler başta olmak üzere 81 vilayette yaşayan insanlar bu çözüm sürecini barışa kısa sürede ulaşabilmek adına cani gönülden desteklediler ve adım atılmasını istediler.

İnsanlar, oyalamayla, zamana yaymayla geçiştirilmesine zaten tepki duyuyorlardı. Çözüm sürecinin yarattığı beklentili ruh halini unutmamak lazım.

İkincisi Suriye’deki iç savaşın neredeyse 3. yılı bitti artık, yaşandığı günden bu yana hükümetin Suriye yaklaşımını eleştirdik, öneriler yaptık ve Türkiye’de kırılmalara yol açtığını ifade ettik.

Bu politikanın Kürtleri ve Alevileri dışladığını, doğru olmadığını söyledik. Bütün etnik ve mezhebi inançların desteklenmesi gerektiğini yüzlerce defa belirttik.
Fakat hükümet, orada yaşayan halkları partisine göre, siyasi düşüncesine göre ayırarak yardım etti. PYD’li Kürt, olmayan Kürt, Esad’dan yana olan Şii, olmayan Şii, ılımlı muhalefetten olan Arap, olmayan Arap diye… Türkiye’ye yansımaları oldu, toplumda kırılmalar yaşandı.
Sayın Erdoğan defaten yaptığı açıklamalarda “Suriye bizim iç meselemiz” dedi. Bugünün Başbakanı Sayın Davutoğlu Dışişleri Bakanıyken “Suriye’de yaşananlara kayıtsız kalamayız, iç meselemiz” dedi.
Mesele Kobane olunca, “Başka bir ülkede yaşanan meseleye niye bizi karıştırıyorsunuz?” dendi. Bunlar kırılma yaşattı. Bu ayrımcı söylemler, kırılmalara yol açtı.

ÖSO’ya iddia odur ki, 2000 TIR’dan fazla silah gönderildi. Bunların bir kısmı El Kaide, El Nusra eline geçtiği ve bugün IŞİD’in kullandığı silahların bir kısmının Türkiye’den geldiği tartışma yarattı.

Kobane’ye gelince bir insani yardım TIR’ının gitmesi için onlarca görüşme yapmak zorunda kalındı. ÖSO’ya gönderilen 2 bin TIR hangi hukukla gönderildiyse, Kobane’ye de aynı hukukla gönderilmesini istedik.
El Nusra, IŞİD çeteleri son 1,5 yıldır Rojava’ya saldırırken açık bir tavır ortaya koymadı. Halk bunları adım adım izledi. Sadece Kürtler değil bütün Türkiye toplumu bunu izledi.

Irak’ta kurulan ve Suriye’de güçlenen IŞİD barbarlığı hızlı bir hamleyle ve uluslararası işbirliğiyle Musul, 4 saatte işgal edildi. IŞİD gelsin alsın diye konulan tanklara el koydu. 100 yıldır çözülemeyen Musul sorunu 4 saatte IŞİD’e bırakıldı.
Şengal’de yüzlerce Ezidi katletildi, binlerce kadına tecavüz edip pazarlara götürüp sattılar. On binlerce Ezidi kardeşimiz dünyanın dört bir yanına savruldu ve hala Ezidi kadınların akıbetinden kimsenin haberi yok. Aynı tecavüz çetesi, barbar çete Mahmur’a yürüdü, Erbil’e yürüdü, Kerkük’e yürüdü. Bütün bunlar yaşanırken ciddi bir yardım, destek görmedi, Kürtler, Süryaniler, Aleviler, Şiiler, Türkmenler…

IŞİD’e karşı açık bir tavır halklarımız görmedi. Bütün bu emperyalizm oyunların IŞİD adı altında sahnelenirken halklarımız yalnız olduğunu hissetti. Bu kırılmayı yaratan biz değiliz. Bu tecavüz çetesi 25 gündür, dünyanın gözleri önünde, bizlerin çıplak gözle izlediği şekilde, evimize girip kelle kesip, kadınlarımız köle olarak satmaya çalışıyorlar. 25 gündür Kobane’de halkımız bu tecavüz çetesine karşı görkemli bir direniş sergiliyor.

Son 25 gündür vatandaşı olduğumuz ülkeyle seyirci kalmayın diye görüşme yapıyoruz. Halkımız 25 gündür IŞİD’i protesto ediyor. Fakat IŞİD’e karşı sert bir eleştiri bile yapmayanlar 25 gündür halkımızı gazlıyor, copluyor. Bunlar duygu kırılması yaratıyor.

Biz her şeye rağmen hükümetle defalarca temas kurduk. Görüşmeden sonra umudu büyütmeye çalıştık. Diyalog, çözüm zeminini güçlendirmeye çalıştık. Sayın Başbakan’a anlatmaya çalıştık. Halktaki kırılmayı, öfke birikimini anlatmaya çalıştık. Durumun kritik olduğunu, .çok hassas olduğunu. Sayın Başbakan aynen şunu söyledik, “Kürtlerin devleti yok diye mi sahipsizler?” “Hayır Kürtlerin devleti Türkiye” dedi. O zaman bu kadar katliamla ilgili “kınadık, 180 bin kişiyi içeri aldık” davranışı kırıcıdır dedik.

Cuma günü “Mürşitpınar Sınır Kapısı düşmek üzere” diye telefon geldi. Kafa kesmeler, tecavüzler başlayacaktı. Onurlu bir çağrı yaptık, halkımızı Kobane’yle dayanışmak üzere acil eyleme çağırdık. Bizim yaptığımız budur. Bizi bu noktaya getiren süreç budur. Gerek bizim çağrımızla gerek sorumluluk hissederek insanlar sokağa çıktı. Hiçbir yerde şiddet yoktu. Çünkü biz yaptığımız çağrıda asla şiddet kullanılması çağrısı yapmadık.

Sayın Öcalan’la dün gece kısa bir mesajlaşma oldu. Kendisi, bu katliam tehlikesine karşı bütün taraflara diyalog ve müzakere sürecinin hızlandırılmasını önerdi

Mersin’de 1. Homofobi ve Transfobi Karşıtı Akdeniz Sempozyumu günleri

Mersin 7Renk LGBT Derneğinin ev sahipliğinde bugün başlayıp 12 Ekim Pazar gününe kadar devam edecek Medyadan, nefret saldırılarına; sağlık ve eğitim hakkından muhafazakarlaşmaya çok sayıda konunun tartışılacağı 1. Homofobi ve Transfobi Karşıtı Akdeniz Sempozyumu’nda ilk gün iki oturum gerçekleşecek.

11 mersin_7renk...

Akdeniz BelediyesiKent Konseyi ve Akdeniz Belediyesi Konferans Salonunda düzenlenecek oturumların tüm programı şu şekilde

10 sempozyum

9 Ekim 2014 Perşembe Günü Oturumları

1.Oturum 13.30-15.00:  ‘Medyanın Ötekileri

Karin Karakaşlı (Agos Gazetesi) ve Yıldız Tar (Kaos GL Derneği)

Moderatör: Alper Tolga Akkuş (Yeşil Gazete)

 

2.Oturum 15.30-17.00: ‘LGBT’lere Yönelik Nefret ve Mersin

Ganimet (Pembe Hayat), Av.Ahmet Toköz (Pembe Hayat), Av.Hayriye Kara, Ece Yiğit (Mersin 7Renk LGBT)

Moderatör: Yağmur Arıcan (Mersin 7Renk LGBT)

(Yeşil Gazete)

 

Change.org’da “Kobani’ye yardım koridoru” için imza kampanyası

Noam Chomsky, Murathan Mungan, Ahmet Ümit gibi isimlerin de destekçisi olduğu imza kampanyasında hükümete çağrı yapılıyor…

IŞİD’in saldırısı altında olan Kobani için change org‘da aralarında Noam Chomsky, Murathan Mungan, Ahmet Ümit, Fatih Akın, Onur Ünlü, Mert Fırat, Ezel Akay, Yekta Kopan gibi isimlerin de destekçi olarak bulunduğu imza kampanyası başlatıldı.

8 kobani...

Kampanyada, TBMM’ye ve hükümete “Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden ve Rojava’daki diğer kantonlardan Kobani’ye gönderilecek insani ve askeri yardımların ulaştırılması için, Türkiye’nin kendi sınırları içinde bir yardım koridoru açması” çağrısı yapıldı.

“OLASI KATLİAMDAN HEPİMİZ SORUMLUYUZ”

ANF’nin haberine göre kampanya metninde “Biz aşağıda imzası bulunanlar olarak, günlerdir Rojava’daki (Suriye’nin Kuzeyi’indeki Kürt Bölgesi) Kobani kentinde, DAİŞ çetelerinin halka karşı yapmış olduğu saldırıları kaygı ile izliyoruz. Bilindiği üzere, Kobani ağır silahlarla donanmış İŞİD’e ait çete grupları tarafından sarılmış durumdadır. Olası bir katliamın önünün kesilmesi için, kamuoyunun da talep ettiği gibi, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’inden ve Rojava’daki diğer kantonlardan Kobani’ye gönderilecek insani ve askeri yardımların ulaştırılması için, Türkiye’nin kendi sınırları içinde bir yardım koridoru açması gerektiğine inanıyoruz. Aksi takdirde yanı başımızda gerçekleşecek olası bir katliamdan hepimiz sorumluyuz” ifadelerine yer verildi.

Kanpanyaya bu linkten8 kobani... katılıp imza verebilirsiniz

(Demokrat Haber, ANF)