Dersim’de Pülümür Vadisi içinde yaptırılan PKK Mezarlığı’nın açılışı gerekçe gösterilerek Cumartesi günü kent merkezi ile ilçelere getirilen giriş çıkış yasağı Pazar günü akşam saatlerine kadar devam etti. Yasak, saat 20.00 itibariyle kaldırıldı.
Dersim’de PKK mezarlığının açılışı yapılacağı gerekçesiyle kent merkezi ve ilçelere İçişleri Bakanlığı tarafından getirilen giriş- çıkış yasağı Pzar günü de devam etti. Kentte öğle saatlerinde Sanat Sokak üzerinde toplanan yaklaşık bin kişilik grup, Dersim -Erzincan karayolu güzergahındaki, Pülümür Vadisi içinde bulunan Alacak Köyü sınırları içinde yaptırılan ve çeşitli tarihlerde güvenlik güçleri ile girdikleri çatışmalarda ölen PKK’lıların gömüldüğü mezarlığa gitmek için yürüyüşe geçti.
Dersim Belediye Başkanı Mehmet Bul ve DBP İl Başkanı Ergin Doğru, emniyet yetkilileriyle görüşerek mezarlığa gitmek için izin istedi. Emniyet yetkilileri de, yasağın İçişleri Bakanlığı kararı olduğu belirtilerek, yasağın henüz devam ettiği bu yüzden mezarlığa gitmelerine izin veremeyeceklerini iletti.
Bunun üzerine DBP’li yöneticiler grupla birlikte, Cumhuriyet Caddesi güzergahından yaklaşık 2 kilometrelik mesafeyi slogan atarak yürüyerek, Dersim kent merkezini mahallelere bağlayan ve aynı zamanda Dersim- Erzincan, Dersim- Elazığ yolunun geçtiği Mameki Köprüsü kavşağına kadar geldi. Burada yaklaşık yarım saat oturma eylemi yapan grup adına konuşan DBP İl Başkanı Ergin Doğru, kent genelinde olağanüstü hal ilan edildiğini ve insanların keyfi olarak seyahat etme haklarının elerinden alındığını söyledi.
Bu arada Dersim- Elazığ yönünde giriş-çıkış yapan araçlara gerekli kontroller yapıldıktan sonra izin verilirken, Dersim- Erzincan yönüne gitmek isteyen hiçbir araca ise izin verilmedi. Dersimi-Erzincan karayoluna Dersim çıkışından 5 kilometre sonra Marçik Mevkii’nde jandarma ve polis tarafından kurulan barikat ile geçişlere izin verilmezken aynı şekilde Pülümür İlçesi girişinde ve Kırmızıköprü Mevkiinde kurulan jandarma ve polis barikatı ile araç geçişlerine izin verilmedi, Dersim ve Pülümür tarafında yüzlerce TIR, kamyon ve sivil araç bekletildi.
Bu gelişmelerin ardından kente giriş-çıkış yasağı bugün saat 20.00 itibariyle kaldırıldı. Kentin girişinde önlem alan polis ekipleri bariyerleri kaldırıp bölgeden ayrılmasıyla hayat normale döndü.
Validebağ korusu son günlerde adından çokça bahsettiren, İstanbul’un ortasında kalmayı başarabilmiş sayılı yeşil alanlardan, gündemde gibi olan ancak birazda gündemin gölgesinde kalmış saklı cennetlerden, Anadolu yakasının güzide bölgelerindendir.
Kuzeyinde Beykoz, Kuzeydoğusunda Ümraniye, Doğusunda Ataşehir, Güneyinde Kadıköy ve Batısında da İstanbul Boğazıyla çevrilidir bu yeşil zengini alan.
Korunun tasvirini ve konumunu başarıyla gerçekleştirebildiysek eğer konuya girmek istiyorum. Ne oluyor bu Validebağ korusunda? Niçin insanlar günlerdir bekliyor orada? Polis müdahaleleri oluyor, insanlar direniyor, neden?
Öncelikle Validebağ korusuna yapılması planlanan bir cami var. Ne kadar güzel geliyor kulağa değil mi? Elbette camiler yapılacak, insanlar ibadetlerini gerçekleştirecek, ancak meselenin sadece cami yapımı olmadığı konusunda birtakım görüşler var.
Bu görüşler arasında yeşil alanın katledileceği, bölgenin imara açılacağı, alışveriş merkezidir, otoparktır, sitedir vesaire korunun betonlaşacağı ve griye dönüşeceği gibi düşünceler var. Bu bakımdan, yukarıdaki paragrafta sorduğumuz sorunun cevabı niteliğinde de olacak, insanlar Validebağ’da gece gündüz bu yüzden nöbet tutuyorlar.
Bu durum ortaya “Cami yapımı engellenmeye mi çalışıyor?” gibi bir soru da çıkartabilir. Ancak bu kanaatte değilim. Mesele cami yapılması değil. Ama neden bu bölgenin seçildiği meselesi merak konusu. Bu değerli bölge ranta mı açılmak isteniyor? Sorusu da burada yanlış olmayacaktır.
İşin aslı, yapılmak istenen inşaatın İstanbul 7. İdare Mahkemesi tarafından yürütmenin durdurulmasına rağmen inşaata devam edilmek isteniliyor olması. Buna engel olmaya çalışanlara ise polisin müdahale etmesi. Kısacası olan biten bu Validebağ’da.
Tüm bu olanlar, akıllara gezi olaylarını da getirmiyor değil. Validebağ’daki direnişe bir takım gezi anlamları yüklenmeye çalışılıyor. Orada gezi ruhu var deniliyor. Olabilir. Ancak gezi kadar kitlesel bir hal almayışı belkide birtakım çevrelerin canını sıkıyor. Geçtiğimiz günlerde büyük kentlerde yaşanmış terör olaylarına baktığımız zamanda. Belki Validebağ’da bir şekilde provoke edilmek isteniyor veya edilecek olabilir.
Hatırlayacağınız üzere gezi olayları da birden çıkmamıştı. Patlak vermesinin ardındaki sürece baktığınız zaman, bir grup zaten günlerdir orada bekleyişte ve direnişteydi. İşte Validebağ korusundaki durumda aynı gezi olayları öncesindeki duruma benziyor. Akıllara da “bir gezi daha mı yaşanacak?” sorusu endişeyle geliyor.
Endişe verici bir durum çünkü, gezide bir çok can kaybı yaşandı, insanlar politize edildi, ülke resmen bölünmenin eşiğine geldi, sokaklarda kan, vahşet kol geziyordu, seksen darbesi öncesi dönemin tam olarak aynı olmasada bir benzeri yaşanıyordu. Büyük şehirlerde gündelik hayat aksıyor, insanlar maddi, manevi kayıplar yaşıyorlardı. Vücutlarının uzuvlarını yitirenler vardı, analar babalar evlat acısı yaşıyor ve ülkedeki kaos havası her geçen gün artıyordu. Gezi hoş değildi! Çünkü gezi provoke edildi!
Bu bakımdan diyorum, hükumete sesleniyorum, oradaki kolluk kuvvetlere sesleniyorum! Bir gezi daha yaşanmasın. Hükumet geçmişte yaşadığı geziden bir ders çıkartsın ve Validebağ’da orantısız güç kullanmasın. Olayları sündürüpte farklı güruhların işin içine girmesine müsade vermesin. İnsanların damarına basılmasın, canları yakılmasın ve mesele uzlaşıcı bir tavırla uzamadan tatlıya bağlansın!
Dikkate alınmalıdırki, şiddet yanan sobaya kolonya dökmekten başka bir şey değildir!
Soma Yırca’da 16 Mayıs’ta başlayan zeytinlik nöbeti devam ediyor. Kolin’in talanına karşı zeytinliğe sahip çıkan köylülere Marksist kuramcı Prof. David Harvey’den de destek geldi
BBC’nin yaptığı röportajda Harvey’e Soma Katliamı, Dünyadaki sokak hareketleri, Yırca köyünde köylüler tarafından başlatılan #ZeytinimiKesme eylemi soruldu.
Müşterekler olarak tanımlayabileceğimiz, ortak mekanların savunulması çok önemlidir. Bunların yitirilmesi ciddi bir siyasi kayıptır diyen David Harvey, “Yırca Köyü’nün zeytinliklerinde olduğu gibi önce kamulaştırılan ardından bir şirkete satılan alanlar, düzenlemeye tabii bir alan haline gelirler ve böylece yalnızca belirli faaliyetlerin yapılmasına izin verilir. Ve bu alanlar müşterek özelliklerini yitirirler. Bu yüzden böyle ortak alanların savunulması gerekir” diye konuştu.
Soma: Fıtrat mı, İhmal mi?
BBC muhabirinin, “Zeytin ağaçlarının kesildiği ve köylülerin tepki gösterdiği Yırca, Mayıs ayında 300’den fazla madencinin hayatını kaybettiği Soma’ya bağlı bir köy. Soma’da yaşananlar ardından kullanılan ‘iş kazası’ ifadesi tartışma yarattı. Kimileri, bu tür olayların bu tür işlerin doğasında olduğunu söyledi, kimileri ise, bunlara yol açan ihmallerin ortaya çıkarılmasını, sorumluların hesap vermesini talep etti. Siz bu meseleye nasıl yaklaşıyorsunuz?” şeklinde yönelttiği soruya ise David Harvey’in yanıtı,
“Bazı meslek gruplarının diğerlerine oranla daha fazla risk barındırdığı gerçek. Bu durumda, buralardaki riskleri olabildiğince azaltacak şekilde düzenlemeler olmalı. Yaşananlarda bazı sosyal politika ya da bunların eksikliğinin payının yüksek olduğu kanısı hakimse, bunları ‘iş cinayeti’ olarak adlandırmak son derece makul olacaktır.
‘İş cinayeti’ kavramlaştırmasının bir diğer faydası ise sorumlu olanların, neyle itham edilebileceklerinin onlara hatırlatılmasıdır. Sanırım o zaman farklı davranabilirler. Bu arada benzer bir durumun, inşaat sektöründe de geçerli olduğunu hatırlatalım.” şeklinde oldu
Gezi, Brezilya, Yırca
David Harvey; Gezi direnişi, Kobane eylemleri, Arap Baharı, Brezilya gibi hareketleri, İnsanların artık daha fazla sokaklarda yer almasına neyin yol açtığı şeklindeki soruya ise şu şekilde yanıt verdi.
“Birden çok faktör bir araya geliyor. Öncelikle, Gezi’den, Brezilya’ya ya da Soma’ya uzanan protestolara yakından bakınca, bunların basitçe emek süreçlerinde yaşananlara dair değil de, gündelik hayatın kalitesiyle ilgili oldukları görülüyor.
İnsanların gündelik yaşamlarına dair artan bir memnuniyetsizlikleri var, bunlar ortaya çıkıyor. Brezilya’da toplu ulaşım fiyatlarının artması, Gezi Parkı ya da Yırca Köyü’nde ağaçlarının kesilmesi, aslında yaşam kalitesiyle ilgili meseleler.
Böyle olunca, yeni bir siyaset yapma biçiminin nüvelerinin ortaya çıktığını görüyoruz. Bu yeni tarz, siyasi partiler ya da diğer klasik devletle müzakere yapılarının dışında vücut buluyor. Bu yapılar genellikle, demokratik işleyişi esas alıyorlar: Yatay örgütlenmek, liderlere sahip olmamak gibi. Bir yandan da bu tür yapıların sınırlarına dair öngörüler oluşmaya başladı. Belli bir olay etrafında patlayan toplumsal öfkenin kısa süre sonra dağılması, bu tip yapıların nasıl kalıcı hale dönüşüp, kitleselleşeceği sorularını doğuruyor”
Üsküdar Belediyesi’nin Validebağ Korusu’nun Çamlıca çıkışındaki yeşil alanda yürütmeyi durdurma kararına rağmen dini tesis inşaatına devam etmesi üzerine başlayan ‘yeşil alan direnişi’ kapsamında Pazar günü Validebağ’da piknik yapıldı. Bu sabah ise Validebağ’a kourusuna beton dökülmesini engellemek için koru girişi araçlarla kapatıldı. Sabah itibarı ile #koruyukoru yanlar kahvaltı için buluşmaya başladılar. Kahvaltı için tüm İstanbullular #ValidabağKoru ‘suna çağrılıyor.
Foto: twitter by @politeknikbilgi
Validebağ Korusu Nöbeti’nde Pazar Günü
Birkaç gün önce başlayan çağrılar üzerine dün sabah saatlerinde piknik etkinliği için inşaata karşı çıkan vatandaşlar getirdikleri yiyecek içeceklerle alanda toplanmaya başladı. Alanda bulunanlara yağmurluk, şemsiye, battaniye, yiyecek ve içecek dağıtıldı, imzalar toplandı. Saat 14.00’de Acıbadem Dörtyol ile Koşuyolu ışıklarda buluşan kalabalık bir grup inşaat alanının sürdüğü alana doğru yürüyüşe geçti. Saat 15.20 de alana ulaşan grup basın açıklaması okudu.
İstanbul Barosu Başkanı Ümüt Kocasakal da eyleme destek için Validebağ’a geldi. Kocasakal, “Validebağ Korusu mücadelesini sahipleniyoruz, İstanbul Barosu suç duyurusunda bulunacak” dedi.
Eylemde söz alan anayasa hukukçusu İbrahim Kaboğlu, “Burada mahkeme kararı var, buraya ne cami yapabilir ne de koruya dokunabilirsiniz” dedi.
Foto: twitter by @DirenAcibadem
Mimarlar Odası İstanbul Şube Başkanı Eyüp Muhcu da, “Burası 1’inci derece SİT alanı, suç işleniyor, Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen’i kınıyoruz” diye konuştu.
Validebağ için yürütülen mücadelenin başından bu yana ön saflarda yer alan Sosyal Haklar Derneği Genel Başkanı avukat Can Atalay ise, “Yarın (bugün) buraya beton dökmeye çalışacaklar. Ya koruyu koruyanlara sahip çıkarız ya da Validebağ Korusu’nu kaybederiz” dedi.
Oliver Milman‘ın guardian.com’da yayınlanan yazısını Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Zeynep Ersoy‘un çevirisiyle sunuyoruz
* * *
Dikenli papaz balığı üzerinde yapılan bir çalışmaya göre, balıkların iklim değişikliğiyle başa çıkabilmeleri için en azından birkaç nesil daha geçmesi gerekiyor.
Okyanuslardaki artan karbondioksit düzeyleri balıkların davranışlarını nesiller boyunca olumsuz yönde etkiliyor. Bu durumun, deniz türlerinin değişen çevre koşullarına hiçbir zaman tam olarak uyum sağlayamamalarına neden olduğu araştırmalar tarafından bulunmuştur.
Nature Climate Change dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre, yüksek karbondioksit düzeyinin balıkları, ebeveynlerinin daha önce aynı ortama maruz kalıp kalmamasına bakmaksızın etkilediği görülmüştür. Dikenli papaz balıkları aylarca iki farklı karbondioksit seviyesindeki suda tutulmuştur. Bir seviye dünyanın karbon salınımını azaltmak için acil eyleme geçtiği zamanki karbondioksit seviyesiyle uyumluyken, diğer seviye ise mevcut politikalarda, ekonomide ve teknolojide değişiklik olmadığı varsayımına dayalı olan ve bu yüzyılın sonunda okyanuslarda 3ᵒ C’lik ısınmanın öngörüldüğü referans senaryodaki karbondioksit seviyesiyle uyumludur.
Bu papaz balıklarının yavruları da daha sonra bu farklı karbondioksit koşullarda tutulmuş ve yüksek karbondioksit seviyesinde tutulan genç balıkların bu koşullara uyum sağlamada ebeveynlerinden daha iyi olmadığı gözlenmiştir.Bu sonuç, balıkların değişen çevre koşullarıyla başa çıkabilmesi için en azından birkaç nesile daha ihtiyaç olduğunu göstermiştir. Ayrıca, değişen çevre koşullarıyla başa çıkabileceklerinin garantisi olmadığından, bu durum birçok türün iklim değişikliği yüzünden yok olma riskiyle karşı karşıya kalabileceği anlamına da geliyor.
Bu çalışma, Queensland James Cook Üniversitesine bağlı olarak, ARC mercan resifleri çalışmaları merkezi tarafından yürütüldü. Merkez tarafından yapılan önceki çalışmalarda, okyanuslardaki yükselen karbondioksit seviyesinin balık beyinlerindeki nörotransmitterleri( sinir hücresi taşıyıcıları) direk olarak etkilediği ve balıkların davranışlarını değiştirdiği gözlemlenmiştir. Koku alma duyuları kadar temkinli olma davranışları bozulmuştur. Bu yüzden, predatörler tarafından daha kolay yakalanabilirler.
Fosil yakıtların kullanılmasından kaynaklı atmosferde bulunan fazla karbondioksidin yüzde 90 dan fazlası okyanuslar tarafından emilir.Karbondioksit suda çözündüğünde, suyun pHını hafifçe düşürüp, kimyasını değiştirerek okyanus asitleşmesine neden olur. Kabuklu deniz canlıları yüksek oranda asidik suda, kabuk oluşturmada zorlanırken, mercanlar da bozulmaya daha hassas hale geliyorlar.
Çalışmanın eş yazarı Profesör Philip Munday, Guardian Avustralya’ya verdiği konuşmasında balıkların kısa vadede iklim değişikliğine uyum sağlamakta zorlanacağını belirtti. Profesör Munday, “ Adaptasyonun ne kadar hızlı gerçekleşeceğini bilemiyoruz. Fakat, gelecekte öngörülen karbondioksit seviyelerinin balıkların davranışlarını, populasyonlar için iyi olmayacak bir şekilde etkileyeceğini biliyoruz. Balıkların genetik olarak adapte olabilmesi birkaç nesilden daha uzun sürecek ve değişime nasıl ayak uyduracaklarını bilemiyoruz. Eğer değişime ayak uyduramazlarsa, bu durumun bazı balık türlerinin populasyonlarınının sürdürülebilirliğine büyük bir etkisi olacak. Biz sadece mercan balıkları üzerinde çalıştık, fakat diğer balık türlerinin etkilenmeyeceğini söyleyemeyiz. Bu aslında balıklar için çabuk bir çözüm yolu bulmamız için bir uyarıdır. Karbondioksit salınımını azaltmamız ve genetik adaptasyonun zamanla etkisini gösterip göstermeyeceğini anlamak için daha çok çalışma yapmamız gerekiyor.” dedi.
Bayram tatilleri gezmeyi seven çoğu insan gibi benim için de büyük bir nimet. Bu bayramda tatili fırsat bilip, tatil öncesinden de 5 günlük izin alıp güneye inme planları yaptık. Güzel keyifli bir tatil sonrasında aklımda kalan ve iz bırakan bir yeri merak edenlerle paylaşmak isterim.
Gezi rehberinde tesadüfen gördüğüm ve tur öncesinde inceleyip yanına yıldızlar koyduğum, Olimpos’a da yakın bir yer olan Gelidonya Feneri maceramızdan bahsedeceğim.
Uvertür
Gelidonya Feneri 1934 yılında Fransızlar tarafından inşa edilmiş, sarp kayalıklar üzerinde bulunan ve denizden 227 metre yükseklikte olan Türkiye’nin denizden en yüksek feneri.
Fener, Teke yarımadasının güney ucunda Antalya’nın Kumluca ilçesinde bulunmakta.
Daha önceden buraya gitmediğimiz, elimizdeki haritalardan ve googlemap’ten nasıl ulaşacağımızı bulamadığımızdan biraz el yordamı, içgüdü ve de daha geleneksel (sora sora bulmaca) yöntemlerle Fener’e doğru ilerliyoruz.
Varmamız gereken yer Kumluca ilçesinin Karaöz beldesi .
Yol tarifi almak için bir bakkala giriyorum.
Karşıma bayram nedeniyle güzelce giyinmiş 16-17 yaşlarında genç bir kız çıkıyor. Kız yolu kabaca tarifledikten sonra kendisinin de Karaöz’lü olduğunu fakat Fener’e hiç gitmediğini söylüyor.
Ne kadar ilginç değil mi? İnsan kendisine bu kadar yakın olan bir yere, bir güzelliğe belki çok yakın olduğundan, belki bir beklentisi olmadığından belki nasıl olsa zaten yakınımızda birara giderizden dolayı hiç ziyaret etmiyor.
Ben gibi sen gibi o da …
Dibimizdeki nimetleri, güzellikleri bir sebeple ıskalama hali işte.
Neyse bakkaldan ayrılıp doğruca yola koyuluyoruz.
Yaklaşıyoruz …
Yol boyunca denize paralel seyrederek Karaöz beldesine doğru yol alıyoruz.
Beldeye giden yol fena sayılmamakla birlikte oldukça dar. Karşılıklı iki arabanın geçmesi mümkün olmakla birlikte dikkatsizlik durumunda can sıkıcı durumlar oluşabilir.
Karaöz’e yaklaştıkça çam ağaçlarının sayısı artıyor ve etraf iyiden iyiye güzelleşiyor.
Beldeye giden yol üzerinde yanlış hatırlamıyorsam 2 çok güzel koy mevcut. Yol üzerindeki bu koylara uğramıyoruz fakat koylar oldukça heyecan uyandırıcı gözüküyor. Koylara bakan kıyı kesimlerde ayrıca piknik masaları da mevcut. Sırf haftasonu bile gelip keyifle zaman geçirilebilecek türden.
Sonunda Karaöz’e varıyoruz.
Deniz kıyısındaki tabelanın da yanından geçtikten sonra yol, toprak yola dönüşüyor ve etrafımızda ağaçlar belirmeye başlıyor.Yavaş yavaş toprak yolun bizi fenere götürmesini umarak yola devam ediyoruz.
Yaklaşık 5 kilometreye yakın yüksek çam ağaçlarının arasından ilerliyoruz. Yol bir hayli dar.
Manevra yapıp dönebilmek bile oldukça güç.
Önümüze park etmiş araçların bulunduğu, manevra yapmaya daha uygun bir yer buluyoruz ve aracı buraya parkedip yolumuza yürüyerek devam ediyoruz.
Sağ tarafımızda kalan Robinson Cruise’un yaşadığı adaya benzer yarımada
Hava bu sırada oldukça günlük güneşlik. Sağ tarafımızda denizin üzerinde ışıl ışıl parlayan güneş deniz, sol tarafımızda ise yüksek heybetli çam ağaçları bulunuyor.
Yaklaşık 2 kilometre kadar yürüdükten sonra daha ne kadar daha yürüyeceğiz diye konuşmaya başlarken fener tabelasını görüyoruz. Bu noktadan itibaren toprak yoldan ayrılıp daha yukarılara doğru tırmanılan eğimli yürüyüş parkuruna Likya yoluna giriyoruz.
Önce yürümeye devam edip etmeme konusunda tereddüt ediyoruz. Saat 17:30, yürüyüş için pek hazırlıklı değiliz, ne kadar yürüyeceğimizi net olarak kestiremiyoruz ve gece karanlıkta aydınlatmamız olmadan gece yürüyüşü yapmak istemiyoruz. Öyle mi böyle mi derken bir hışımla yola çıkıyoruz.
Başladık yürümeye …
Yaklaşık 1 kilometreye yakın yürüdük fakat hala tırmanmaya devam ediyoruz. Oldukça eğimli bir yol ve nereye gittiğimizi net olarak kestiremiyoruz. Bir anda karşıdan çekik gözlü sırtçantalı bir yürüyüşçü geliyor. Durdurup yolun daha ne kadar süreceği konusunda bilgi alıyoruz. Bize bu hızla yarım saatte çıkarsınız, hızlı giderseniz 20 dakika sürer diyor. Biz oldukça şaşkınız zira güneş batmaya meyletti ve önümüzde en az 30 dakikalık yol var. Dönüşü de hesaba katacak olursak karanlığa kalmamız muhtemel.
Buraya kadar gelip buradan dönmek olmaz diyip tüm riskleri göze alarak yaklaşık 2 kilometrelik daha patika yoldan ilerledikten sonra sonunda fener uzaktan beliriyor.
Fener iyiden iyiye belirince ”Geldik!!! ” diye bağırmaktan geri duramıyorum
Sonradan sesimi fener civarında olan, Likya yolunu yürüyen iki arkadaş duyuyor ve bir şey olduğunu zannedip sesin olduğu yere, yanıma doğru yöneliyorlar. Sıkıntı olmadığını farkediliyor ve ayaküstü tanışıp kısa bir sohbet ediyoruz. Gezginler yaklaşık 7 gündür yürüdüklerini zaman kısıtlılığından dolayı sırf burayı görebilmek için yolun bir kısmını otobüsle bypass edip buraya yürümeye geldiklerini öğreniyorum.
Daha sonrasında ise kendimi çevremdeki bu masalsı dünyaya teslim ediyorum …
Bitirmeden önce internetten bulduğum Fener’de çalışan Mustafa Bey ile yapılan bir söyleşi var. Mutlaka okumanızı öneririm …
“ Fenerin son bekçisi Mustafa Demir, Antalya Dergisi’nde fener ve yaşantısına ait şunları anlatıyor;
“1942 yılında bekçi olarak başlayan dedemin 70’li yıllarda emekliye ayrılmasıyla babam devam ettirdi feneri beklemeyi. 1975 yılında gözümü fener ışığıyla açtım. Burada doğdum, büyüdüm, şimdi feneri bekliyorum. Üç kuşaktır denizcilere yol gösteriyoruz.
İlk zamanlarda fener gaz yağı ile çalışıyormuş. O zamanlar feneri mecburen beklemek gerekiyormuş. Gece alevlenirmiş, tıkanırmış Fener. Temizlenmesi gerekirmiş. Daha sonra tüp gaz sistemine geçilmiş. Ben de bu mesleğe ilk başladığımda bu sistemi kullandım. O dönemde de fener de kalmak gerekiyordu. 2000 yılının ardından güneş enerji sistemine geçildi. Geçtiğimiz yıllarda otomatik fenerler kullanılmaya başlanınca görev yerimi değiştirdiler. Hafta da bir gün gelip fenerin genel kontrolünü yapıyorum artık. Güneş enerjili aküler kullanılıyor şimdilerde. Gündüz güneşle şarj oluyor, akşamda bu enerji kullanılıyor. Fener geceleri fotoselli sistemle yol gösteriyor denizcilere. Artık feneri bekleme işi ağır ağır bitiyor. Anlayacağınız ben bu denizin son bekleyeniyim.
Fırtına oldu mu zor oluyor burada beklemek. Gürültüden başka bir şey yok. Kapanıyorsun odanın içine ve hep ses dinliyorsun. Fırtına ürkütmüyor beni ama dingin havaları daha çok seviyorum. İnsan bu manzaraya bakınca aklına her şey geliyor. Ufka bakınca kafanda sorun da kalmıyor. Dert yok tasa yok, kafan rahat. Denizin sesi… kuşların sesi…
Likya yolu buradan geçtiği için bahar dönemlerinde geleni gideni eksik olmaz Fener’in. Çok imrenen oluyor bana. Genelde buradan geçip gidenler şehir hayatından bıkmış olmalı ki, burada yaşamak istiyor. Ben de onlara diyorum ki; güzel ama bir de burada yaşayana zor. Yalnızlık zor. “
Uzun seneler yurt dışında yasayıp üç yıl önce memlekete geri döndüğümde organik ürün bulma sorununa kökünden çözüm bulduğumu düşünüyordum. Ne de olsa Kuzey Amerika da organic bir yiyecek almak, ürünün fiyatının iki katına kadar çıkmasına rağmen, gönül rahatlığıyla tüketmeme sebep oluyordu. Neredeyse aynı ebatta, fabrikadan çıkmış izlenimi veren, hemen hemen aynı renk, küme küme elmalardan yıllarca yedikten sonra yüzlerini beyaz başörtüleriyle yarı kapatmaya çalışan şalvarlı kadınların önündeki eğri büğrü hatta renksiz, kalın kabuklu elmalar bana nasıl da cazip gelmeye başladı. Önlerinde yerlerde koca öbekli nanenin kokusu sokağın kalabalığına gürültüsüne inat bir blok öteden burnuma çalınırken, doğanın bozulmamış bir parçasını yakalamış olmanın keyfini yaşıyordum. Taa ki arkadaşım Elif Taştan bana Gerçek Gıda toplantısından bahsedene kadar. Bir toplantı yapılacağına göre ve çözüm aranacağına göre bir sorun olmalıydı. Merak ettim.
Daha önce sözleştiğimiz gibi Pazar günü sağolsun Elif beni evden aldı, bana uzun gelen bir yolculuktan sonra Arslanköy Şayamana Tesislerine vardığımızda, farklı bir dünyaya ayak bastığımı anlamıştım. Burada hayalimdekilerden çok farklı çiftçiler, gönüllüler, üreticiler, doğaya saygılı, doğayla hareket etmeyi kendilerine prensip edinmiş fotoğrafçılar, öğretim üyeleri, girişimciler, gazeteciler, doktorlar, mühendisler, ziraatçılar, iş adamları, toprağa gönül vermiş Adana İl Tarım Çalışanlarıyla ve benim gibi Serdar Bey’in deyimiyle ‘Türeticiler’le tanıştım. ‘Türeticiler’ anladığım kadarıyla üretici ile tüketici arasındaki sorunları azaltmaya çalışan doğa hayranı, adil, akil insanlar gurubu. Hiç tanımadığım bu insanlarla beraber birşeylere karşı dayanışma içinde olduğumu ilk defa toplantıdaki bir işadamı nın konuşmasından sonra hissettim. ‘Temiz tohum yok’. deniyordu!!!!! Nasıl yani? Türkiye de? Hem de Mersin’de… Aman Tanrım!!!
Bu şehirde denize inen herhangi bir sokaktan başınızı uzattığınızda sokağın sonundaki masmavi Akdeniz den ve portakal ağaçlarından bile önce gözünüze ilk çarpan şey renk renk sebze meyveleriyle manavlardır. Her sokakta ayakkabı tamircisi, temizleyici, eczane yoktur ama her sokakta ya manav vardır ya da dükkanının önünde birkaç çeşit sebze meyve de satıyor olsa bakkal vardır. Mersin’in nüfusunun % 54’ü hayatını tarıma dayalı bir sektörden kazanıyormuş. Türk kadını günlük taze sebze alır, dünyadaki birçok ülkede olduğu gibi buzluğunda donmuş nane küpleri, ayıklanmış mısır taneleri, geçen sezondan kalan donmuş bezelyeler yoktur. Bütün bu tablo gibi boyanmış, renk renk dizi dizi marullar, patatesler, soğanlar, çilekler, portakalların tohumları saf, katıksız, temiz değil mi yani? Ne yiyiyoruz biz o zaman?
Sanırım hormonlu ette, sütte, yoğurtta, yumurtada, peynirde başımızdaki sorunlar sebze, meyve üretiminde de karşımıza çıkıyor. Demek ki şekilsiz, eğri büğrü gördüğüm domatesler biberler düşündüğüm kadar masum ve doğal değiller. Birçok gönüllünün desteğini arkasına alan Serdar-Sema İskit liderliğindeki bu grup bana gerçekten de neden orada olduğumu sorgulamama yardım etti. Merakım bilgilenmeye, bilgim endişeye, endişem kızgınlığa, kızgınlığım ise beni sorunları anlamaya ve çare aramaya yöneltti. Bu toplantıda hava, toprak, su temizliğinin ekilen alan için öneminin, kısa sürede verim alın toprağın daha çabuk yorulup kirlendiğinin, devletin tarım politikasının çarpıklığının, üreticiye güvenin şart olduğunun, ilaçlama mutlaka gerekiyorsa bunun zamanında, dozunda ve yerinde kullanılması gerektiğinin, ürün elde etmenin ekmek biçmekten ibaret olmadığının, pazarlama, lojistik, ticaret ve üretimin bir arada düşünülmesi gerektiğinin, bilge çiftçilerin yetiştirilmesi gerektiğinin, kooperatifleşmenin şart olduğunun, ticari sürdürebilirliğin gerekliliğinin, ürünü desteklemek yerine sürecin desteklenmesi gerektiğinin, geleneksel tarımla organic tarımın el ele olmasının öneminin, çiftçinin yerinde desteklenmesine özellikle dikkat edilmesi gerektiğinin, bu süreçte hepimize işler düştüğünün bilincine vardım. Her vatandaşın can damarımız olan aile çiftçilerimizin desteklenmesine katkısı olması gerektiğini düşünüyorum. Eminim daha öğreneceğim pek çok şey var. Ama bu kaynaşma, açık ve doğal olmayı ilke edilmiş bu insanların arasında Pazar günü çiftçi de mutluydu, üretici de, gönüllüler de. Bizim konuşabilme ifade edebilme şansımız ve özgürlüğümüz var. Keşke biber domatesle, üzüm elmayla, hormonlu hormonsuzla konuşabilseydi. Bu mümkün olamayacağına göre şifa kaynaklarımızın, toprağımızın, tohumumuzun dilinden anlamayı öğrenmeliyiz, topraktan almaktan önce toprağa vermeyi öğrenmeliyiz. Bu şehir, bu memleket ve içinde yaşadığımız bu dünya hepimizin ve çocuklarımızın. Dengeli sağduyulu olmayı nasıl kendimize bir misyon olarak görüyorsak, toprağımızın ve tohumumuzun dengesini de korumak, yanlı kararlara, ayrımcılıklara, bilgisizliğe karşı çıkmak, sesimizi duyurmak, doğaya yakın durmak, birbirimizi ve çiftçimizi kollamak da boynumuzun borcu olmalı.
Şarkının(*) da dediği gibi ‘insan bazen kaybolmak ister’ bir şarkının, bir filmin, bir şiirin içinde. Dünyanın onu bulamayacağı başka bir dünyaya sığınmak ister. Bu hissiyata kapıldığım bazı zamanlarda bazı yönetmenlerin bazı filmlerine ya da bazı filmlerin bazı sahnelerine saklanırım. O hissiyata göre hangi yönetmene sığınacağımı bilirim. Geçenlerde de bir Ferzan Özpetek filmi izlemek istedim. Epeydir ihtiyaç duymamış olmalıyım ki bu sığınağa, Mart 2014’de vizyona girmiş “Kemerlerinizi Bağlayın(Allacciate le Cinture)” filmini ancak şimdi izlemiş oldum.
Yazının devamının film izlendikten sonra okunması tavsiye edilir.
Aniden bastıran bir bahar yağmurunun kaldırıma düşen damlalarını ve kaçan insanların adımlarını ağır çekim ile göstererek başlayan film kapılarını yalın bir yağmur sesi ile aralıyor. Bu sahnelerin güzelliği ile tereddüt etmeden giriyorum bu dünyaya. Ancak birkaç dakika sonra durağa sığınan insanlar arasında çıkan bir gerginlik başlangıçtaki huzurun yerini dolduruyor.
Sonradan anlıyorum ki filmin tamamı zıtlık olarak tanımladıklarımızın aslında birbirlerinden keskin çizgilerle ayrılmadığını birbirleri ile sarmaş dolaş olduğunu ve bu “zıtlık”lar arasında geçişin çok kolay olduğunu göstermek üzerine kurulmuş. Huzur aniden yerini gerginliğe bırakabildiği gibi nefret ettiğimiz birine aşık olabiliriz, işler çok iyi gider ve zengin olabiliriz, ortada bir şey yokken tesadüfen hasta olduğumuzu öğrenir ve tüm düzenimizi değiştirip hastanede tedavi sürecine başlayabiliriz, güven duyduğumuz arkadaşımızı aldatabiliriz ya da o bizi aldatabilir vs vs.. Bazı sahnelerde bu geçiş çok güzel verilmiş. Gündüz başlayan sahne bir saniyede güzel bir geçiş ile geceye dönüyor mesela.
Hayat bazen ettiğimiz kocaman lafları başımıza gelenlerle un ufak eder ve ortaya çıkan her neyse onun da hayata dair olduğunu öğretir. Filmin sahnelerinin çoğunda bu düşüncenin izlerini görürken filmde geçen hikayeyi birbirlerine “zıt” iki insanın aşkı olarak sınırlamak filme haksızlık olur. Hikaye, kişileri ve mekanı umursamadan her yerde her zaman herkesin başına gelecek türden. Yönetmen kişileri ve mekanı çok iyi seçmiş o ayrı. Başrol oyunculukları, karakterler muazzam ve ayrıca seçilen mekanlar hikayeye eşsiz güzellikte bir fon oluşturuyor.
Filmin müziklerini de es geçmemek gerek. Müzikler sahnedeki duyguları derinleştirecek şekilde seçilmiş. Aynur Doğan’ın sesi, çıkılan motosiklet yolculuğuna ve yolculuk sonunda birbirlerine “zıt” bu kadın erkeğin ilk temaslarındaki o heyecana, sarhoş edici bir derinlik katıyor.
İşin güzel yanı bu filmi, başka bir sığınak olan Pedro Almodovar filmlerine benzetmem. Bu iyi bir şey midir bir yönetmen için bilemiyorum. Ama bir izleyici olarak bu benzerliği görmekten mutlu oldum; yoğun duygu, canlı renkler, şaşırtan sahneler…
Film toplamda ne kadar sürede geçti? Zaman doğrusal mı ilerliyor filmde yoksa başı ve sonu aynı sahnede kesişen bir döngü mü oluşturuyor? O güzel, güneşli günde kaçamak yaptıkları o deniz kıyısı başlangıç, o dalgaların dövdüğü deniz kenarı son mu? Yoksa hayat ara sıra güneşli ara sıra fırtınalı mı? Peki biz hayatımızın ne kadarını yaşadık ne kadarını hayal ettik?
Film bitti, sığınaktan çıkma vakti.. Şairin(**) dediği gibi ‘Hayat kısa kuşlar uçuyor’
Alman yazar Michael Ende’nin 1973 tarihli romanı Momo, aslında çocuklardan ziyade gençler ve içinde saat çiçeği taşıyan büyükler için daha uygun bir kitap. Gençlik felsefesi serisinden çıkmışsa da, sade dili sayesinde rahat okunan ve özünü okuruna kolayca geçirebilen bir kitap.
Momo, annesi ve babası olmayan kıvırcık saçlı iri kara gözlü bir kız çocuğudur. Günün birinde şehrin kenar mahallelerinden birine gelir ve buradaki amfiteatrı kendine mesken edinir. Kısa zamanda da tüm mahalle kendisine alışır ve sever. Bir süre sonra Momo mahallenin vazgeçilmezi olur, hatta başı sıkışan için söylenen, ‘Git bir Momo’ya uğra’ diye bir deyim bile oluşur. İnsanların Momo’nun yanında huzur bulmasının, sorunlarını çözüvermelerinin sebebi, Momo’nun onlara öğüt vermesi, önerilerde bulunması, büyük büyük laflar etmesi değildir. Momo sadece dinlemeyi çok iyi bilen biridir. İnsanlar dertlerini anlattıkları zaman çözüm de kendiliğinden geliverir. Sadece dertler değil, mutluluklar da Momo’nun yanında büyür, çocuklar dahi en güzel oyunlarını onun yanında oynarlar. Tüm mahalleliyi çok sevdiği halde yaşlı çöpçü Beppo ve genç masalcı Gigi, Momo’nun en yakın dostlarıdır.
Bu sırada duman adamlar denilen, insanları zaman tasarrufu diye kandırarak, vakitlerini çalan adamlar ortaya çıkar. İnsanlar ve hatta Momo’nun çevresindekiler dahi duman adamlara inanırlar. Onların dediği gibi kendilerine ve çevrelerine vakit ayırmadan, hep daha iyiyi elde etmek için sadece koşuşturmaya başlarlar. Bu da insanları paragöz, asık suratlı ve mutsuz yapar. Bu durumu Momo fark eder; Beppo, Gigi ve duman adamların etkileyemediği çocuklarla birlikte mücadeleye etmeye çalışırlar ama bu duman adamları kızdırmaktan ve hepsini bir yana dağıtmaktan başka bir işe yaramaz.
Momo bir kaplumbağanın peşine takılıp, duman adamlara izini kaybettirir. Kaplumbağa onu zamanın efendisi Hora Usta’nın yanına getirir. Acaba, Momo, Hora Usta ve kaplumbağa dostu Kassiopeia’yla birlikte dostlarını ve tüm insanları zamanlarını çalan hırsızlar olan duman adamlardan kurtarabilecek mi? Bunun cevabı çok hoş bir tasarımı olan gülkurusu mürekkeple basılmış olan fantastik kitap Momo’da.
Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.
Her 12 Ekim’de kutlanılan İspanya Milli Günü (İsp. Fiesta Nacional de España[1]) Cenovalı maceraperest Kristof Kolomb’un (İng. Christopher Columbus[2]) Hindistan olduğunu zannettiği Amerika kıtasına adım atmasının kabul edilmiş yıldönümüne denk geliyor. 552 yıl önce vuku bulan bu önemli gelişmenin sorumlusu olduğu kolonyalizm ve endüstri devriminin sermaye birikimi gibi bir dizi tarihsel sürecin detaylarına girerek hafta sonunuzu karartmak istemiyorum. Hayli siyasi-diplomatik ama bir o kadar da magazinsel bir konuya hazır olun…
“Geçtiğimiz 12 Ekim’de, İstanbul İspanya Başkonsolosluğu’nda düzenlenen ‘İspanya Milli Günü’ etkinliğinde, İspanya’nın Türkiye Büyükelçisi tarafından, Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Suzan Sabancı Dinçer’e 2014’de İspanya dışına çıkmış en büyük büyük Dali koleksiyonu olan ‘İstanbul’da Bir Sürrealist: Salvador Dali’ sergisi hamiliğine atfen İspanya Kralı Felipe VI tarafından mühürlenmiş İspanya Sivil Liyakat Nişanı (İsp. Orden del Merito Civil [3]) verildi.”
Bu haftaki yazımızda yukarıdaki tırnakların arasındaki kelimelerin alt metinlerini inceleyeceğiz. Haydi başlayalım…
Suzan Sabancı [4] 20 yıllık bankacılık kariyerinin yanı sıra “Kraliyet” nişanlarına yabancı değil. Büyük Britanya Kraliçesi II. Elizabeth adına 2012 yılında “Britanya İmparatorluğu Onursal Mükemmeliyet Önderliği” (İng. Commander of the Most Excellent Order of the British Empire-CBE) nişanını da almıştı. Bu ve benzer tüm nişanların paye tanımlarında ilgili “kraliyetlere üstün hizmet” niteliğinin yer aldığının altını, sessiz ve müstehzi bir ifadeyle çizelim ve devam edelim…
İspanya Sivil Liyakat Nişanı neden Suzan Hanım’a verildi? “İstanbul’da Bir Sürrealist: Salvador Dali” sergisi toplam 385 eserle bugüne kadar İspanya dışında gerçekleştirilen en büyük Salvador Dali sergisi olma özelliği taşıyordu. Miro ile ilgili yazımda [5] bahsettiğim gibi, Dali gibi büyük isimlerin büyük sergileri konusunda en azından benim bildiğim 90lı yıllardan bu yana çok da şanslı olmayan ülkemiz adına, önemli bir kazanımdı bu şüphesiz. Bu güzel kazanım Şubat ayına kadar bir başka sürrealist olan Katalan Miro ile devam ediyor. Takdiri hak ediyor mu? Evet! Teşekkür edelim mi? Evet! Gidelim mi? Evet! Peki, ama bir sergiye hamilik etmek koca İspanya Kralı’nın nişanını kapmak kâfi gelir mi? Devam edelim…
Bu kral hangi kral? İspanya Kralı dendiğinde çoğumuzun bilinçaltı kataloğundan, Juan Carlos I servis edilmiyor muydu sahi? Kral Felipe VI nereden çıktı??? Franco’nun ölümüne müteakiben 22 Kasım 1975’te tahta geçip rejimin bir dizi reformdan geçmesine de önayak olan Kral Juan Carlos I, 2014 yılında tahttan oğlu Felipe VI lehine feragat etti. Her ne kadar, 2010 yılında başlatılan ve küçük kızı Prenses Cristina’nın da adının karıştığı yolsuzluk soruşturması ve bazı skandallar nedeniyle gözden düşmüş olsa da, Kral Juan Carlos kararını, “Oğlum, Charles (Britanya veliaht prensi) gibi payitaht beklerken yaşlansın istemiyorum” beyanıyla açıklamıştı. Bu kararı okurken detaylara bakalım: (1) Bu istifa gerçekleştiğinde İspanya Anayasası istifa eden bir kralın dokunulmazlığını korumuyordu. (2) 2011 seçimlerinde milli iradenin %45’inin desteğini alarak birinci gelen Popülist Parti başı bu dertlerle sıkışık eski krala kısmi dokunulmazlık getiren bir yasa tasarısını meclisten geçirdi. (3) Liberal-hıristiyandemokrat çizgideki iktidarın yasalaştırdığı bu mevzuat “dahi” eski kralın soruşturmalara yanıt verme yükümlülüğünü saklı tuttu. Tüm bunları aklımızda tutalım ve faşizm deneyimi geçirmiş kraliyetlerde bile muhafazakârların adalet önünde krallarına hesap verme ayrıcalığı tanımadığını not düşelim… Kimi ülkeler var ki böyle dürüst muhafazakârları bile yok. Ne yazık onlara… Devam edelim…
Malum nişanın sunulduğu törende Suzan Sabancı Dinçer, İspanya ve Türkiye’nin ekonomik ilişkilerine değinirken “iki ülke arasındaki ticaret hacminin 9 Milyar Dolar seviyesinde” olduğuna dikkat çekti. Küresel ticaret normlarında pek de iştah açıcı olmayan bu seviyeyi nasıl okumalı? İspanya’da toplam işsizlik %30lara dayanırken, genç nüfus işsizliği daha da trajik seviyelere tırmanmış durumlarda. Ünlü BBC motor sporları şov programı Top Gear’da [6] bile İspanya’daki gayrimenkul pazarının çöküşü yer almış, terk edilmiş emlak yatırımları ve iflas etmiş havaalanları, koca bir boş şehir yarış pistine çevrilerek, tiye alınmıştı. Andalucia’da 700 bine yakın konutun boş kaldığı biliniyor. İspanya’da memleketin durum böyle olunca, Türkiye ile ticaret hacminin sığlığı çok da tesadüf değil elbette. Buradan yola çıkarak, İspanya kültürünü ve markasını yatırım imkânı olan her ülkeye ve her sanayiciye cazip hale getirmenin, sadece İspanyol diplomatik misyonlarının değil çiçeği burnunda kral Felipe VI’nın da en önemli önceliği olacağını kestirmek pek zor değil. Buna ilgili potansiyel yatırımcı ve iş ortaklarına taltif edilebilecek nişanlar da dâhil olabilir mi? Devam edelim…
İspanya Milli Günü, ülkenin gerçekten en önemli günlerinden… Bir cins “ABD 4 Temmuz’u” diyebiliriz. Ödülü veren kim? Büyükelçi Rafael Mendivil… Ödülün verildiği yer neresi? İspanya İstanbul Başkonsolosluğu… Büyükelçi nerede ikamet eder? Ankara’da… Soru: İspanya’nın en önemli gününde Ankara’daki siyasi ve diplomatik erkânı ağırlamak yerine, Büyükelçi neden İstanbul’da olmayı tercih etti? Yanıt basit… İstanbul’un önemli iş insanlarının kolayca iştirak edebileceği bir başkonsolosluk kokteylinin, Ankara’da büyükelçilik seviyesinde yapılacak ve daha ziyade siyasi içerikle geçecek bir “monşer” davetine kıyasla, İspanya ile ticari ilişkiler açısından daha faydalı olacağı değerlendirilmiş olsa gerek. Nitekim, davette Suzan Sabancı Dinçer’in yanı sıra Ahmet Nazif Zorlu, Güler Sabancı gibi daha nice erki yüksek isim de yer alıyordu… Ama sadece onlar mı? Devam edelim…
Kahvede (Tr. Argo. Kıraathane) kâğıt oynayanlarınız bilir… Üç kast vardır… En üst kast Ağır Abi’lerdir… Onların masaları bellidir. Çemberleri dar ve katıdır. Bir araya gelme biçimleri ritüelvari bir ciddiyet içerir. Suratları asıktır. Eğlenmekle değil gelenek ve onun kutsallığıyla ilgilidirler. Yeni gelenler onların mal veya mekân sahibi olduklarını düşünürler ama değillerdir. Onlar ağır abidir. Mevzuları üst ve derindir. Orta kast Müdavimler’dir. “Bir cins orta sınıf” diyebileceğimiz kitledir. Kahvehaneye sık sık ya da ara sıra gelir giderler. Kendi aralarında takılırlarken başka masalarla etkileşime de açıktırlar. Kendilerince tercih ettikleri masalar vardır. O masa müsait ise sevinirler, müsait değilse başka masaya geçmekte sakınca görmezler… Üçüncü ve en alt kast, Yancılar’dır. Yancıların aslında kahve işleri ile pek alakası yoktur. Çay ve tost tüketip birilerinin eğlencesini seyrederek nasiplenmek onlar için yeterlidir. En iyi başarıları oyunun kazananını gaza getirip yiyip içtiklerini masa hesabına itekleyip kaçmak olacaktır… İşte diplomatik kokteyllerde de bu kast sistematiğine denk geliriz… Asıl konu başlığı olan VIP bir kitle vardır ki bunlar ödül törenine kadar kalır sonra kaçarlar… Bunlar ağır abilerdir, ablalardır… Söz konusu hikâyemizde İstanbullu sanayicilerimizdir. Müdavimler, şarap standının önünde yığılmış ikinci ve üçüncü dünya ülkelerinin diplomatları ve ev sahibi ülkenin o şehirde çalışan vatandaşlarından (İng. ex-pat; ex-patriot) oluşan hibrit bir gruptur. Birbirlerini sık gittikleri bu davetlerden tanırlar, tatlı tatlı gülümser bazen anlamlı-anlamsız ayık-mayhoş sohbetlere girer, nadiren işbirliği fırsatları da yaratırlar. En alt kast ise, kimi zaman neden davet edildiklerini bile bilmedikleri halde, kendilerini bir anda konsolosun eşiyle tokalaşırken bulan ve bunu yaparken “acaba şu an reverans mı yapmam gerekir?”, diye tereddüt geçiren yancılardır… Bu gariplerim, daveti en uç ve kuytu köşelere geçerek açar, “hadi artık kapatıyoruz” diyen catering personelinin terslenmeleriyle sarhoş sarhoş terk ederler… Artık toparlayalım…
Velhasıl, işte böyle bir şeydi Yenilköy’deki İspanya Milli Günü [7]… Geceye dair anlamlı gördüğüm bir resmi aşağıda paylaşıyorum…