1886 yılında tamamlanan ve tüm dünya dillerine çevrilen Çocuk Kalbi, eğitim uzmanları tarafından dünyanın en yararlı çocuk kitabı olarak kabul edilmektedir.
Çocukluğumda okuduğum annemden kalan kitap gibi kızıma hediye ettiğim kitap da aynı kalpli kapağın arkasında okunmayı beklemekte. Edmondo De Amicis’in oğlunun günlüklerinden esinlenerek yazdığı bir kitaptır. Üçüncü sınıfa giden Enriko adında İtalyan bir çocuğun günlüğü üzerinden bir eğitim yılı boyunca, arkadaşlarıyla, öğretmenleriyle ve etrafındaki insanlarla yaşadıkları anlatılmaktadır. Arada ders verici mahiyette babasının ya da annesinin mektuplarının yanı sıra her ay milli ve ahlaki duyguları güçlendirici hikâyeler de yer almaktadır. İtalya milli birliğini 1870’lerde tamamlamıştır, Amicis de İtalyan Birliği kuşağının temsilcisidir. Kitabın yazıldığı yıllar İtalyan ulusunun oluşturulduğu yıllardır. Bu sebeple kitap bir yanıyla İtalyan çocuklarına vatanseverliği, milli birlik ve bütünlüğü aşılamak için yazılmıştır.
Kitap 300 sayfalık kalınlığıyla çocuklar için göz korkutucu gibi gözükse de dili oldukça yalın ve anlatımı basittir. Bu sebeple kolay okunmaktadır. 1880’lerin İtalya’sını, çocukların oyunlarını, giysilerini, okul, aile, sosyal yaşantılarını öğrenmek, anlatılanlardan dersler çıkartmak için okunabilecek bir çocuk klasiğidir. Ancak sürekli öğüt veren bir tarzı sebebiyle bu günün çocuklarına biraz uzak geleceği muhakkaktır.
Kitabın yazarının aynı zamanda bir seyahatname yazarı olduğu ve 1878 yılında İstanbul’a yaptığı gezisini Constantinopoli adıyla iki cilt halinde yayınladığı, o dönemin İstanbul’unu büyülü bir kent olarak gördüğü ve etkileyici biçimde anlattığını hatırlatmakta fayda var.
Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.
“Şimdi gelmemen gereken bir yerdesin, burası Onkalo Nükleer Atık Deposu !”
Yukarıdaki replik, bilimkurgu bir filmden değil, bir belgeselden alıntı; gerçek dünyanın ta kendisine ait. Hani sabah kalktığınızda kahvenizi veya çayınızı elinize alıp algılamaya çalıştığınız, gazetelerde haberlerine göz attığınız dünya var ya, işte o dünyaya! Senarist ve yönetmeni Michael Madsen olan 2010 yılı Danimarka ve Finlandiya ortak yapımı belgesel, nükleer atık meselesine dair can alıcı bir noktaya; nükleer atık depolarının dünya yüzeyindeki canlı yaşamı açısından yüz bin yıl belki daha fazla bir süre için yarattığı tehditin boyutlarına parmak basıyor.
Finlandiya’nın Olkiluoto Adası’ndaki Onkalo arazisi, yerin altını kazmaya değer herhangi bir madeninin, tarıma elverişli topraklarının bulunmadığı yargısından hareketle, 2002 yılı itibariyle Finlandiya hükümeti tarafından dünyanın unutması gereken bir bölge olarak ilan edildi. Depo, yerin üstündeki değişimlere nazaran altının daha güvenli olabileceği varsayımına dayanarak granit kayalık zeminin 520 metre altında yüksekliği 6,5 m genişliği ise 5 m bir tünel açılarak olarak inşa ediliyor. Öngörülen maliyeti ise sadece 818 milyon avro.
Belgesel filmde bilgisine ve görüşlerine başvurulan merciiler arasında Onkalo Nükleer Atık Deposu’ nun Başkan yardımcısı ve İletişim Müdürü de yer alıyor. İkisi de dünyada halihazırda 250-300 bin ton nükleer atık bulunduğunda hemfikir. Onkalo’nun misyonu 2020 yılında faaliyete geçmesiyle başlayacak, 2100 yılında atıkların depolanması bittikten sonra kapısına mühür vurulacak. Atıkların 100 bin yıl saklanması ki bu süre nükleer atıkların tehlike arz etmeyi sürdürdüğü süreye eş. Öte yandan, bu süre zarfında Onkalo’nun yerin altındaki bu dev depoyu gelecek kuşaklar bulur mu, bulur da uzak durulması gereken bir yer olduğunu anlar mı, işte orası tam bir muamma. Belgeselde yetkililere gelecek nesillerin bu depodaki tehlikeyi anlamasını sağlayacak şekil ve işaretler düşünüp düşünmedikleri de soruluyor .Dolayısıyla “unutmaya mecbur olduğumuzu hep hatırlamamızı (hatta gelecek nesillere hatırlatmamızı) gerektirecek” bir yeden bahsediyoruz.
“Onkalo’yu kurcalayıp kurcalamayacakalarına dair gelecek nesillere güveniyor musunuz?”
“Ne güveniyorum ne güvenmiyorum diyebilirim; en doğru cevap kimsenin bunu bilemeyeceği olabilir.”
Belgesel, 7-8-9 Kasım 2014 tarihlerinde İstanbul, Adana, Ankara, Antalya, Balıkesir, Bodrum, Çanakkale, Diyarbakır, Hopa, İzmir ve Trabzon’da eş zamanlı olarak gösterimi gerçekleştirilen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali içerisinde izleyicilerle buluştu, cok yakında yönetmeninin izniyle de Türkiye’de yalnızca surdurulebilir yasam.tv‘ de Türkçe altyazılılı olarak seyredilebilecek.
Belgesel filmden hemen sonra izleyicilerin soruları olabileceğini düşünen sevgili festival sorumluları, bir de sunum ve soru-cevap kısmı organize etmiş . Bu bölümde emekli gazeteci İbrahim Günel’den nükleer santrallar ve atıkları hakkında bilgilendikten sonra, biz de kendisine Yeşil Gazete olarak ilave birkaç soru yöneltiyoruz :
İbrahim Günel
YG : Film hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?
İbrahim Bey: Filmde nükleer atık meselesi konunun uzmanlarına başvurularak ele alınıyor. Söz konusu atık deposunun 2020 yılı itabariyle faaliyete başlayıp, o zamana dek oluşan Finlandiya’daki nükleer atıkların 2100 yılına kadar depolanacağı ve sonrasında da 100 bin yıllığına kapatılarak mühürleneceği anlatılıyor .
Beni düşündüren yüzlerce belki bin yıl sonra birinin gelip orayı kazarsa ne olacağı ki zaten filmde de bu sorgulanıyor. O dönemde gelecek nesillerle dilimiz aynı olur mu? Yoksa işaretle mi tehlikenin boyutlarını anlatmak gerekir? Günümüzden geçmişe bakınca yaklaşık 3 bin 400 yıl önce Anadolu’da yaşamış Hititler’i görüyoruz. Hititlerin dili 1900‘lü yılların başında çözüldü Yine yanılmıyorsam günümüzden yaklaşık 2 bin 500 yıl önce Anadolu’ da yaşamış olan ama hâlâ dilleri ve alfabesi çözülememiş olan Luviler var. Açıkçası, 1000-2 bin yıl önceki toplumların dilini bile bilmiyoruz, kaldı ki bu filmde 100 bin yıldan bahsediliyor. İnsan ömrü kısa, dil ise çok hızlı değişiyor, gelecek nesillere bırakacağımız atık mirasına dair neyi ne kadar anlatabileceğimiz, ciddi bir sorun .
YG: Nükleer atıkların depolanma işlemi nasıl gerçekleştiriliyor, anlatabilir misiniz?
İbrahim Bey : Öncelikle, dünya üzerinde halihazırda nihai bir nükleer atık depolama tesisi yok. Nükleer yakıt çubuklarının kullanım ömrünün sınırlı olduğunu belirtelim. Bir nükleer reaktörde tipine ve kurulu gücüne göre 50 ile 200 ton yakıt çubuğu vardır. Her yıl ya da 1,5 yılda yakıt çubuklarının dörtte 1’i çıkartılıp yenileriyle değiştirilir. Çıkartılan yakıt çubuklarının ise 5- 10 yıl soğutulması şarttır; bununla birlikte yerlerine yenileri eklenir. Kullanılmış yakıt çubuklarının soğutma işlemi ise reaktör binalarının içerisindeki havuzlarda gerçekleştirilir. Soğutma süresi tamamlanan yakıt çubuklarının havuzdan çıkartılarak içerisindeki gerekli elementlerin alınabilmesi için ayrıştırma tesislerine götürülmesi gerekir. Dünyada 13 ayrıştırma ve yeniden işleme tesisi bulunuyor olup bu tesislerde kullanılmış yakıt çubuğunun içindeki plutonyum ve uranyum, güçlü asitlerle sıyrılarak ayrıştırılır. Kalan kısım ise sıvılaştığı için hacmi artar. Bunlar özel çelik konteynerle geçici depolama alanlarına gönderilir ; örneğin, Almanya’daki Gorleben bu geçici depolama alanlarındandır.
YG: Peki Onkalo dünyada örneği başka olmayan bir yer midir ? Amerika’da Yucca Dağı’nda bir nükleer atık deposu kurma girişimi olmuştu yanılmıyorsam .
İbrahim Bey : Yucca Dağı’nda kurulma işlemi başlaynan tesis ABD federal hükümeti ile eyalet hükümeti arasında davalık oldu. Bir anlamda “rafa kalktı” diyebiliriz.
YG : Ülkemizde Akkuyu ve Sinop ’ta nükleer santral kurulması planlanıyor, hatta geçenlerde Akkuyu için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED)İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü İnceleme ve Değerlendirme Komisyonunca yeterli bulunarak, ÇED izni için askıya çıktı, bunu nasıl yorumluyorsunuz?
İbrahim Bey: Maalesef öyle ama depolama ve atık risklerinden raporda hiç bahsedilmemesi kabul edilir gibi değil. Bir nükleer tesisin faaliyete geçmesi için 4 tane lisanslama aşaması vardır. Bunlar 1-Yer lisansı, 2-inşaat lisansı, 3-deneme üretimi lisansı, 4- İşletme lisansı… Her bir aşamadaki testlerden de geçilmesi gerekir . Halihazırda inşaat lisansı aşamasındayız.
YG: Çevre boyutuyla ele alırsak ki elbette çevreyle birlikte insan sağlığı da etkilenecektir; nükleer santralların teknik olarak bir kaza veya sızıntı olmasa dahi çevreye ve insan sağlığına olumsuz etkisi bulunur mu?
İbrahim Bey: Nükleer santrallar soğutma işlemi için yüksek miktarda suya ihtyaç duyar ki bu miktar saniyede 10 tondur. Nükleer reaktör içerisinde 2 kapalı devre vardır. Bunlardan birinci kapalı devre, reaktörün kalbinden, yani yakıt çubuklarının arasından geçerek buhar üretecine (jeneratör) gider. Üreteçteki suyu buhara dönüştürerek tekrar reaktörün kalbine döner. İkincisi ise buhar üretecinden çıkan kapalı devredir. Bu da elektrikli üretecinin tirbününü döndürmek içindir. Tirbünleri döndüren çürük buharın ise soğutulması santralın yakınındaki göl, akarsu ya da denizden sağlanır. Normalde, sızıntı, çatlama olmazsa; boru,tesisat bakımları düzgün yapılırsa, kapalı devrelerden geçen sulara radyasyon bulaşmaz. Ancak, çürük (kullanılmış) buharı soğutmak için çekilen soğutma suyu, tekrar dışarı denizlere, göllere ya da akarsulara gönderilir ve bu durum, bir süre sonra deniz, göl, nehir suyu sıcaklığında yükselmeye yol açar. Sıcaklık derecesi değişen deniz, canlı yaşamını tehdit edecek boyutta bioçeşitliliği tamamen değiştirecektir .
YG: Peki bacadaki filtrelerden radyoaktif izotopların dışarı çıkması mümkün müdür?
İbrahim Bey: Mümkündür. Nükleer reaktörlerde koruma kabının içerisinde işletme sırasında hidrojen oluşur. Hidrojen çok patlayıcı bir gazdır ve dışarı salınmazsa reaktör binasını patlatabilir. Bu yüzden belli aralıklarda nükleer reaktörlerde atmosfere izin verilen oranlarda gaz salınır. bu gazların içerisinde ksenon gibi radyoaktif gazlar da vardır.
YG: Peki nükleer santrallar insan sağlığı açısından bilimsel olarak tehlike yaratır mı?
İbrahim Bey: Almanya’dan Nükleer Silah Karşıtı Hekimler Birliği(IPPNW) üyesi ve şimdiki Başkanı Dr Angelika Claussen, kendisiyle 1998 yılında yaptığım söyleşide, Almanya’nın Hamburg kentinin kuzeyinde bulunan Krummel Nukleer Sanralı‘nın çevresinde ikamet edenlerle yapılan bilimsel bir araştırmada, çocuklardaki lösemi ve tiroid kanseri oranlarında artış oldugunun saptandığını anlatmıştı. Geçenlerde bununla ilgili yeni bir araştırma da bunu doğrular nitelikteydi.
YG notu : ( YG olarak IPPNW Yeni dönem Avrupa Başkanı Dr Angelika Claussen ile de bir söyleşi gerçekleştirmiştik, yakında yayınlamayı umuyoruz)
YG: Bu durumda kaza olmasa bile nükleer santrallarin insan sağlığı için zararlı olduğu sonucuna varabilir miyiz?
İbrahim Bey: Maalesef evet. Radyoaktif izotoplar, kararsız elementlerdir. Bunlar kararlı hale gelebilmek için atomlarından sürekli parçacık atar. Bu da iyonize edici radyasyonu oluşturur. İyonize edici radyasyon da öncelikle canlı DNA’sını kırar. Bizim DNA’larımızda yaşamımızla ilgili her şey kodlanmıştır. Örneğin o hücrenin yaşamımız boyunca kaç kez ve ne zaman bölüneceği bellidir. İyonize edici radyasyon DNA’mızı kırdığında bu kodlar da bozulur ve o hücremiz deli gibi çoğalarak kanser oluşmasına neden olur. Bir de her radyoaktif izotop vücutta farklı bir organa yerleşir. Örneğin iyot 131 tiroide, sezyum 137 kemik iliğine, plütonyum 239 ise akciğere yerleşerekçeşitli kanserlere neden olur. Bir de bu radyo izotopların her birinin farklı yarılanma ömrü vardır. Her biri en az 10 kez yarılanma ömrü geçirdikiten sonra kararlı hale gelir. Örneğin iyot 131’in yarılanma ömrü 8 gün, sezyum 137’ninki 30.4 yıl, plütonyum 239’un ise 24 bin yıldır. Yarılanma ömrü 240 bin yıl olan radyo izotop bile vardır .
YG: Peki güvenlik boyutu açısından nükleer santral yatırımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İbrahim Bey: Ülkemizde nükleer santral henüz olmamasına rağmen tarihe geçen bir kazayı tecrübe ettik. 1998 yılındaİstanbul İkitelli’de bir hastanenin röntgen kaynağı olan kobalt 60 radyoizotopunun bulunduğu kaynak, hurdacıda ortaya çıktı. Oysa bunun Türkiye Atom Enerjisi Kurumu(TAEK)‘in kontrolünde yurtdışına gönderilmesi gerekiyordu. Bu kaynağı parçalamaya kalkan bir hurdacı ailenin birkaç ferdi, ani radyasyon zehirlenmesi sonucu kısa bir süre sonra yaşamlarına veda etti.
TAEK ülkemizde kurulması düşünülen nükleer santralları nasıl denetleyecek ve lisans verecek? Biz daha yakın zamana kadar Soma ve Ermenek’teki maden kazalarını önleyemedik ve yüzlerce insanımızı kurban verdik. Bunları düşündüğümüzde, bu nükleer santrallar nasıl denetlenebilecek? Öte yandan, 2012 yılının Aralık ayında, İzmir’in Gaziemir ilçesinde kurşun üreten bir fabrikanın yıllarca yurtdışından ithal ettiği radyoaktif atıkları kendi arazisindeki toprağa gömdüğü ortaya çıktı. TAEK’in durumu 2007 yılından beri bilmesine rağmen asla müdahale etmediği anlaşıldı. Oysa ülkemize radyoaktif atık ithal etmek yasalarımıza göre yasak.
YG: Ülkemizde nükleer santral yapılmasının istihdam artışı sağlayacağı görüşü hakkındaki değerlendirmenizi de alabilir miyiz?
İbrahim Bey: Nükleer santrallarda teknoloji yoğun üretim gerçekleştirilir. Teknik personel ihtiyacı olduğu üzere, yatırımı yapan ülkeler kendi teknik personellerini bu alanda değerlendirecektir. Dolayısıyla evet bir istihdam artışı olacaktır ancak bu durum bizim değil, tesisi kuran yabancı ülkedeki istihdama olumlu etkisi olacaktır. Belki şaka olacak ama bir nükleer santralda çalışan çaycının bile özel eğitimden geçmesi gerekiyor.
Yırca Köyü’nde kesilen 6 bin zeytin ağacının sorumluluğunu kimse üstlenmek istemiyor.Hükümet, “proje bizim değil, sorumluluk şirkete ait” diyor.Şirket yetkilileri, “bu bizim değil, devletin projesi. Gerekli izinleri aldık” diyerek sorumluluğu hükümete atıyor.
Öyle görünüyor ki, işini doğru yapan ve yasayı uygulayan tek kurum, Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı. Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) Raporu hazırlanırken “zeytinlik alana termik santral kurulamaz” diye görüş bildiriyor. Yırca’ da zeytin ağaçlarını kesen şirkete “Zeytincilik Yasası’na muhalefetten” ceza kesiyor.
Ne yazık ki, tarıma gereken değer verilmeyen Türkiye’de Tarım Bakanlığı da pek ciddiye alınmıyor. Bu nedenle hükümete karşı bakanlığı da savunmak gerekiyor.
Kesilen 6 bin zeytin ağacına çok üzülüyor, haklı olarak tepki gösteriyoruz. Fakat Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülmeyi bekleyen öyle bir yasa tasarısı var ki, kabul edilirse değil 6 bin 6 milyon hatta 60 milyon zeytin ağacı kesilebilir.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın hazırladığı ve Başbakanlığı döneminde Recep Tayyip Erdoğan imzası ile 16 Haziran 2014′te Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan “Elektrik Piyasası Kanunu ile Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerin Aşılattırılması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” zeytinciliğin idam fermanı olarak orada duruyor.
Bu ferman Meclis’e ilk kez gelmiyor. Daha önce yasa tasarısı veya yönetmelik şeklinde tam 6 kez geldi ve her defasında reddedildi.
Yırca Köyü’nde 6 bin zeytin ağacının kesilmesinden sonra Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “Dağ taş zeytin oldu”, Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın “yeşilden de enerjiden de vazgeçemeyiz” açıklamaları bu tasarının her an gündeme getirilerek çıkarılabileceği şeklinde yorumlanabilir.
Öncelikle daha önce Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne 6 kez getirilen yasa tasarısı ve yönetmelik değişikliklerinden farklı değil. Öz bakımından hepsinin ortak özelliği, Zeytincilik Yasası’nın “zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede,zeytinliklerin bitkisel gelişimini ve çoğalmalarını engelleyecek kimyasal atık oluşturacak tesis yapılamaz ve işletilemez” hükmünü ortadan kaldırmak. Zeytinlik sahaları yatırıma açmak.
Bunun yapılabilmesi için “zeytinlik saha” tanımı değiştirilmek isteniyor. Daha önce, 3 Nisan 2012 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan “Zeytinciliğin Islahı, Yabanilerinin Aşılattırılmasına Dair Yönetmelikte Değişiklik YapılmasınaDair Yönetmelik” ile bu değişiklik yapıldı. Zeytinlik saha asgari 25 dekar olarak tanımlandı. Danıştay 8. Dairesi bu yönetmeliği yasaya aykırı bularak yürütmenin durdurulmasına karar verdi.
İptal edilen yönetmelik maddeleri bu yeni yasa tasarısında aynen yer alıyor. Zeytinlik saha 25 dekara düşürüldüğünde, bunun altındaki zeytin sahaları zeytinlik kabul edilmeyecek. Böylece milyonlarca zeytin ağacı zeytinlik saha dışına çıkacağı için korumasız kalacak ve gerektiğinde kesilecek.
Avrupa Birliği’nde asgari zeytinlik saha alanı 100 metrekare ile 1 dekar arasında. Tarım parselleri Avrupa’ya göre çok daha küçük olan Türkiye, zeytinlik saha tanımını neden Avrupa Birliği’nin 25 katı büyüklüğünde tespit ediyor?
Sadece bununla yetinilmiyor. Zeytinlik sahalarda yapılacak yatırımlarla ilgili yetki valiliklere veriliyor. Her ilde valinin başkanlığında Zeytinlik Sahaları Koruma Kurulu oluşturulacak.
Tasarıda, “Kurulun uygun görmesi halinde zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede, jeotermal kaynaklı teknolojik sera yatırımları,ilgili bakanlıkça kamu kararı alınmış madencilik faaliyetleri, elektrik üretimine yönelik yatırımlar, petrol ve doğalgaz arama ve işletme faaliyetleri, savunmaya yönelik stratejik ihtiyaçlar, doğal afet sonrası ortaya çıkan geçici yerleşim yeri ihtiyacı, kamu yararı gözetilerek yol altyapı ve üstyapısı faaliyetlerinde bulunacak yatırımlar, için zeytinlik sahalarında yatırım yapılmasına Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından izin verilebilir.”deniliyor.
Bir sonraki fıkra da, “Bakanlık bu maddedeki yetkilerini gerektiğinde valiliklere devredebilir. İllerde verilen kararlara karşı karar tarihinden itibaren bir ay içerisinde Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na itiraz edebilir. İtirazlar üzerine verilen kararlar kesindir.” denilerek bir anlamda mahkeme yolu da kapatılıyor.
Yırca Köyü’nde yaşananlar biliniyor. Manisa Gıda, Tarım ve Hayvancılık il Müdürlüğü’nün “buraya termik santral kurulamaz” görüşü vali ve kaymakam tarafından gizleniyor. Zeytin ağacını seven, koruyan valileri tenzih ederek böyle bir yapıda zeytin ağaçları valilere emanet edilebilir mi?
Sonuç olarak, 6 bin zeytin ağacına hep birlikte ağlayalım, ama ders almazsak, Hükümetin 6 kez gündeme getirdiği Meclisteki Yasa Tasarısı kabul edilirse ülkedeki milyonlarca zeytin ağacının kesilebileceğini unutmayalım.
Kendini sosyal sanatçı olarak tanımlayan ve insanlar, teknoloji ve mekân arasındaki ilişkiyi kurcalayanDaan Roosegaarde tarafından tasarlanan bisiklet yolu muhteşem! Vincent van Gogh‘un 1883’te yaşadığı Nuenen kentindeki 1 km’lik enstalasyon yol, ilhamını ressamın tablosu Işıklı Yol‘dan alıyor. Gece parlayan yol, enerjisini kullanılan akıllı boya sayesinde güneşten ediniyor. Bölge yönetimi ve şehir belediyesince komisyon edilen ve Heijmans Infrastructure’ca uygulamaya geçirilen Van Gogh-Roosegaarde bisiklet yolu, işaretlendirme için interaktif ışıklandırma ve elektrikli araçlar için yolda giderken şarj edebilme imkânı sağlayan indüksyon öncelikli şerit teknolojisi kullanıyor, ve 3-D bir yol yazıcısıyla yapılmış!
Geçtiğimiz hafta, Amsterdam’da ABD menşeli bir güneş yolu teknolojisiyle bir başka bisiklet yolu daha kullanıma girmişti. Aradaki estetik farkı ne kadar kıyas kabul etmez ise de, bir şey muhtemel görünüyor, güneş enerjisi hasat eden ve son derece akıllı bu sürdürülebilir yol teknolojisi kalıcı ve yaygınlaşacak!
Van Gogh Roosegaarde bisiklet yolu (2012).Van Gogh’un Yıldızlı gece tablosu (1889).
İlk dostluk maçı Fenerbahçe taraftar grubu Vamos Bien Beşiktaş taraftar grubu Beleştepe‘ye karşı, 16 Kasım 2014 Pazar günü saat 15.00’de Kadıköy Kalamış Gençlik Merkezi’nde.
Endüstriyel futbola, ırkçılığa, milliyetçiliğe, cinsiyetçiliğe, her türlü nefret söylemi ve ayrımcılığa Karşı Lig’in 29 Kasım’da başlayacak maçlarının ilk dostluk maçı Fenerbahçe’nin Vamos Bien’i ve Beşiktaş’ın Beleştepe’si arasında oynanacak.
Maçın duyurusu şu şekilde:
Sokakta öğrendik futbolu. siyah-beyaz tv başında farklı renklere sevdalandık. Sokakta kimimiz Sinyor Bartu oldu, kimimiz Metin Oktay , kimimiz de Metin- Ali Feyyaz… Birlikte top oynamamızdan rahatsız olan mahallenin huysuz bakkalı zengin oldu. Eskiden topumuzu kesemeyen huysuz bakkal bu sefer sahamızı elimizden aldı.
Önce sahalarımıza ucube binaları diktiler sonra kale yaptığımız ağaçları yerinden söktüler validebağdaki gibi.
Stadyumlara giderdik haftasonları her renkten taraftarlar olarak. Sonra tribünlerimizi ayırdılar; siz yan yana duramazsınız diye. Oysaki futbol kulüplerini yönetenler, medyada taraftarı kışkırtıp sonra sporda şiddet olmasın edebiyatı yapan kalemşörler hangi renkten olursa olsun yan yana durabiliyorlardı. Tüm bu başkalaşımın amacı futbol kültürünün içini boşaltıp, halktan uzaklaştırıp daha fazla rant elde edilecek konuma getirmekti.
Huysuz bakkal artık sadece zengin değil aynı zamanda sporu “yöneten” kişi olmuştu. oturduğu yerden tribünlere el atmak istedi. Meşalelerimiz, konfetilerimiz bir bir elimizden alındı, yetmedi deplasman yasaklarını getirdiler. Tribünlere son olarak passolig zorunluluğunu getirdiler. Ranta doymayan zihniyete karşı bir çok taraftar maçlara gitmeme kararı kaldı. Süper ligde her hafta oynanan 9 maçta toplam 60 bin ortalama seyirci sayısı e- bilete en büyük darbeydi. Statlar neredeyse bomboşken tüm medya passoligi zikretmeden maçlarda taraftar olmayışını başka sebeplerle açıklamaya kalktılar.
Utanmadan soruyorlar: “Taraftarlar nerede?”
Buradayız ; siyah-beyaz, sarı-lacivert, sarı-kırmızı, bordo-mavi tüm renklerimizle buradayız. Faşşolig uygulamasının olmadığı her yerdeyiz. sevdamızdan ödün vermedik, ama uyguladığınız sisteme karşı futbola başladığımız yere; sokaklara geri dönüyoruz!
16 kasım Pazar günü saat 15.00 de başlayacak karşılaşmamıza e-bilete ve tribün yasaklarına karşı tüm sporseverleri bekliyoruz.
Geçen hafta ABD’de eyaletlerin ve federal devletin Kongre seçimleri vardı. Medyanın ve kamuoyunun gözü, Washington’da Temsilciler Meclisi ve Senato’da oluşacak yeni tablodaydı. Ancak bazı siyaset teorisyenleri, bunu yerine Wisconsin ve Massachusetts eyalet meclislerinin üç küçük seçim bölgesindeki adayların performansını izlemeyi tercih ettiler. Bu adayları siyasi teorisyenler için sıradan birer üçüncü parti adayı olmaktan çıkaran bir yönleri vardı. Bu üç isim de birer ‘korsan’dı. İlk defa İsveç’te kurulduktan sonra bir kaç yıl içinde dünyanın dört bir yanında ulusal versiyonları oluşan ‘’gelenek dışı’’ bir partinin, Korsan Partisinin adaylarıydılar.
Elbette ki 16’ncı ve 17’nci yüzyılda açık denizlerin hakimi haline gelerek, küresel politika ve ticaret düzenini tehdit eden gerçek korsanlar gibi değiller. Her şeyden önce ‘korsan’ adını kendilerine onlar takmış değil. Müzik ve film endüstrisi, internetten müzik dinleyen, film izleyen ve dosya paylaşan internet kuşağını bu şekilde adlandırdığı için bu ismi kullanıyorlar. Mevcut politik işleyişe karşılar ama mücadelelerini düzenin dışına çıkarak değil, düzenin oyun kuralları içinde yükseltiyorlar. Demokrasiye karşı değiller ama demokrasinin geleneksel işleyiş tarzına çok radikal yenilikler getiren politika usüllerine sahipler. İşte onları demokrasi ve politika teorisyenlerinin gözünde ilgi çekici kılan en önemli özellikleri de bu; Bir çok ülkede, yolsuz hükümetler, kutuplaşma ve güç tekeli kurma savaşlarının tıkadığı demokratik işleyişe yeni açılımlar getirme potansiyelleri…
Dünyadaki ilk Korsan Partisi, 2006 yılında 42 yaşındaki yazılım yatırımcısı Rick Falkvinge tarafından İsveç’te kuruldu. Falkvinge’nin partiyi kurarken ana amacı, telif yasaları, dosya paylaşma engelleri ve patent yasaları ile mücadeleydi. Daha sonra, hem internette hem de günlük yaşamda ‘’kişisel mahremiyetin devletten ve şirketlerden korunması’’ da önemli bir politik mücadele alanı oldu. Ve nihayet, devletin şeffaflaşması ve hesap verebilirliği de korsanların en önemli taleplerinden biri haline geldi. Bugün en az 50 ülkede kurulmuş korsan partileri insan haklarından dijital haklara, çevre korumadan hayvan haklarına kadar geniş bir yelpazede politika üretiyorlar.
Hatta bazı korsanlar, geleneksel temsili demokrasi işleyişinin tıkandığını, teknolojinin doğrudan demokrasiyi mümkün kıldığını belirterek, devlet yönetiminin konsept ve işleyişinde buna uygun radikal değişimlerin zamanının geldiğini düşünüyor. Boston Globe gazetesine konuşan Massachusetts Korsan Partisi ‘kaptanı’ James O’Keefe de bunlardan biri… ‘Dijital olanakların, yoğun nüfuslu ülkelerde doğrudan demokrasiyi imkansız kılan lojistik engelleri tamamen ortadan kaldıracağına inandığını’ söylüyor O’Keefe ve ekliyor: ‘’Antik Yunan’da 200 yıl kadar uygulandı. Başarılı da oldu. Bizim çağımızda da başarılı olabilir.’’
Hareketin doğuşuna internet özgürlüğü talebi yol açtığından olsa gerek, hareketin ilk insan kaynağını ve mevcut tabanının önemli kısmını teknoloji ve bilgisayar meraklısı genç kitle oluşturuyor. Başlangıçta, toplumdan kabul görmesi mümkün olmayan ‘üç beş bilgisayar heveslisi marjinal’ gibi görülürken, Avrupa’da art arda aldıkları seçim sonuçlarıyla dikkatleri üzerlerine çekmeye başladılar. 2009 yılında İsveç Korsan Partisi, AP seçimlerinde yüzde 7 oy alarak, Avrupa Parlamentosuna iki üye göndermeyi başardı. 30 yaş altı gençlerin oylarında ilk sırada yer aldılar. Bu başarı, diğer ülkelerde de korsan partilerinin kurulmasına neden oldu. Korsanlar, 2011 Eylül ayında Berlin eyalet meclisi seçiminde yüzde 9 oy alarak, dünyada ilk kez bir devlet parlamentosu koltuğunu kazandı. Arap baharı devriminden sonra kurulan hükümette Tunus Korsan Partisi’nden Slim Amamou, ülkenin Gençlik ve Spor Bakanı olarak, ilk korsan bakan oldu. Son olarak, Çek Cumhuriyeti Korsan Partisi, geçtiğimiz Ekim ayında yapılan belediye meclisi seçimlerde başkent Prag’da yüzde 5.3 oranında oy almayı başardı. Mariánské lázně şehrinde ise yüzde 21 oy ile birinci parti olmayı başardılar. Yani, Çek Korsan Partisi, Çek Cumhuriyeti’nde önemli belediye başkanlıkları kazanabilecek bir parti artık… Merak edenler için ekleyeyim, son seçimde ABD’deki üç korsan aday da beklendiği gibi eyalet meclislerine seçilmediler ama ilk seçimlerinde Massachusetts’te ulaştıkları yüzde 12 ve Wisconsin’da ulaştıkları yüzde 18 oy oranı, onları sonraki seçimler için ‘yelkenler fora’ moduna sokmuş durumda.
Gelenek-dışı politika yöntemleri
Avrupa’da yaşanan ekonomik kriz, yolsuzluklar ve geleneksel politikacılara güvensizlik, gelenek dışı politik partilere ve yaklaşımlara önemli bir alan açmış durumda. Örneğin İzlanda, 1944 tarihli anayasasının yeterli olmadığına ve yeni bir anayasa yapılmasına karar verdiğinde, yeni Anayasa yazmak için, fazlasıyla radikal bir yöntem tercih etti. Anayasa taslağının yazılacağı bir web sitesi kuruldu. Halk, anayasa metninin yazımına gerek sosyal medya aracılığıyla gerekse de herkese açık tartışma platformları aracılığıyla aktif şekilde katıldı. Sonuçta ortaya çıkan metin, parlamentoda yeterli oyu alamadı ama cin şişeden çıkmıştı bir kez.
Demokrasinin ‘yurttaşları’ artık demokrasinin pasif figüranı olmak istemiyor. 4-5 yılda bir seçimde oy vermekten ibaret bir katılımı 20’nci yüzyıl koşullarına ait arkaik bir işleyiş olarak değerlendiriyorlar. Aday belirlemeden anayasa ve yasa yazımlarına kadar daha katılımcı bir işleyiş talep ediyorlar. Ve yine devletin, yaptığı her işlemin, sözleşmenin, idari kararın, ihalenin anı anına denetimine katılabilmeyi istiyorlar. Her türlü resmi belgeye her vatandaşın ücretsiz olarak online ulaşabilmesini savunuyorlar. Nitekim, Hamburg Korsan Partisi öncülüğünde Hamburg’da başlayan ‘şeffaflık güven yaratır’ kampanyası geçtiğimiz ay başarıya ulaştı ve Hamburg eyalet yönetiminin istisnasız her iş, eylem ve kararında ‘şeffaflık’ yasalaştı.
İtalya’da hızla büyüyen ve 2013 seçiminde yüzde 25’e yakın oy oranına ulaşan Beş Yıldız Partisi, parti yetkililerini ve seçimlerdeki adaylarını, internet üzerinden yaptığı oylamalarla belirlemeye başlayarak bu rüzgara yelken açtı. Avustralya Senator Online Partisi, parti karar ve politikalarını 2007 yılından beri internet üzerinden tartışmalarla belirliyor. İngiltere Halk İdaresi Partisinin 2015 seçimi için hazırladığı kampanyadaki en büyük vaat ise, halka, çeşitli yazılımlar aracılığıyla gerçekleşecek bir sistemle, parlamentonun kabul ettiği her yasayı onaylama veya reddetme yetkisi vermek.
Bu gelenek dışı parti ve yaklaşımların çoğu, korsan hareketi literatüründe “likid demokrasi” denilen ve doğrudan demokrasi ile temsili demokrasi arasında melez bir anlayışa dayanıyorlar. Herkesi ilgilendiren önemli konulardaki karar sürecinde sadece temsilcilerin değil herkesin oyuna ihtiyaç var. Daha önemsiz teknik kararlarda ise temsilcilerin oyu yeterli olabilir. Herkesin, hergün, beğendiği video, fotoğraf veya söz için yüzlerce kez tıklamayla beğenisini, onayını veya eleştirisini belirtebildiği bir çağda, bu olanağın, politik süreçlerde de kullanılabilir olduğunu dile getiriyorlar. Almanya’dakiler gibi bazı ülkelerdeki korsan partiler, karar ve politika belirleme süreçlerini, ‘’Liquid Feedback’’ adlı açık kaynaklı sanal platformdaki tartışmalarla belirliyor.
Yale Üniversitesi politik bilim profesörü Hélène Landemore da, nihayetinde ‘doğrudan demokrasi ile temsili demokrasi karışımı yeni bir melez sistem geliştireceğimizi’ düşünenlerden. Landemore, İzlanda anayasasının yazımının başarısız olmasının da sürecin sadece doğrudan demokrasi anlayışına dayanmasına bağlıyor. Bugünlerde Finlandiya hükümetinin, doğrudan halk tarafından yazılmakta olan yeni trafik yasasına danışmanlık yapan Landemore, sanıldığının aksine doğrudan demokrasinin de suistimallere açık olabileceği uyarısında bulunuyor.
‘Dijital demokrasi’ye eleştirel bakan bazı analistler ise, ‘eşitliğin’, internetin doğasında olan bir şey olmadığını savunuyor. Tartışmayı, tamamen online platforma taşımanın, kutuplaştırmayı çözmek yerine daha da derinleştirebileceği endişesi taşıyorlar. Bu görüştekilere göre doğrudan demokrasi, daha hızlı kararlar alınmasına olanak sağlayabilir ama bu kararların en doğru kararlar olacağı söylenemez. Örnek olarak ise, ‘’American Idol’’ şarkı yetenek yarışmasının doğrudan halk oyu ile seçilen finalistlerini gösteriyorlar. Bu düşüncenin sahiplerine göre, yasal düzenleme sürecinde ‘yavaşlık’ aslında bir sağlık işareti. Tabii ki bu yavaşlık, ‘denge ve fren’ sisteminin kontrolünden kaynaklanıyorsa…
Bununla beraber, küresel Korsan Partisi hareketini, ‘doğrudan demokrasi’ tartışmasına indirgemek de haksızlık olur. Bundan çok daha fazlasını barındırıyor içinde… Her şeyden önce demokrasinin temel amacını hatırlatan çok önemli bir tartışma ve sorgulama başlatmasıyla bile önemli bir hizmet yapmış durumdalar. Ülkelerin yönetim, makam, karar ve süreçlerini, bu işten ‘ekmek kazanan’ politikacı esnafı ile onları yönlendiren çıkar lobilerine terketmenin yarattığı manzara ortada. İkincisi, günlük yaşamımızın artık vazgeçilmez bir parçası olan internette, iktidarların ve şirketlerin suistimallerine karşı önemli bir bilinç ve direnç kaynağı olma yolundalar. Dahası, Hamburg’ta görüldüğü gibi günlük yaşamdaki nüfuz suistimali ve iktidar istismarlarına karşı da demokratik bariyerler oluşturabiliyorlar.
Ve en önemlisi, politik süreçlerden uzakta büyüyen internet kuşağının dinamizmini politik alana taşıma potansiyelleri var. X kuşağının enerjisini, kuru protesto ve reaksiyonda tüketmenin de ötesinde, özgürlükçü, yapıcı, alternatif üreten bir aksiyona kanalize etmenin başarılabilmesi, bir çok şeyi değiştirebilir.
Geniş kitlelere adlarını henüz Reis Sparrow kadar duyuramamış olsalar da her açıdan, dikkatle izlemeye değer bir tartışma üretiyor korsan partileri… Konuşmak lazım…
Romalılar, Akdeniz’e “bizim deniz” ya da “hepimizin denizi” anlamına gelen “mare nostrum” derlermiş. Akdeniz’e yine “hepimizin denizi” diyebilmek ve hepimizin denizi olarak kalmasını sağlayabilmek için bölgenin nükleer karşıtı hareketleri işbirliğine gidiyor. Avrupa Yeşiller Partisi’nin konsey toplantısının Türkiye’de yapıldığı günlerde İstanbul, anti-nükleer hareket için bölgede neler yapılabileceği konusunda önemli bir toplantının da merkezi oldu. Bir tarafta barındırdığı riskler sebebiyle tehlikeleri defalarca dile getirilen Akkuyu serüveni, diğer yanda Çernobil kaynaklı ölümlerin hâlâ yaşandığı bir şehir olarak Sinop, yeni bir nükleer karşıtı projenin ana konusu oluyor.
“Nükleer Tehdit ve Akdeniz Havzası’nda Ortak Mücadele” başlığı taşıyan bu toplantı, katılımcılarının çeşitliliği açısından yeni bir anti-nükleer hareketin adımlarının atıldığı ilk toplantı olarak nitelendirilebilir. Yeşil Düşünce Derneği, KİBES ve Nukleersiz.org’un girişimiyle Avrupa Parlamentosu Yeşiller Özgür İttifak Grubu Eş Başkanı Rebecca Harms’ın da İstanbul ziyaretini fırsat bilerek düzenlenen bu organizasyon, Akkuyu Nükleer Santrali’nin ÇED raporunun gündemde olması açısından da ayrı bir önem taşıyordu. Toplantıya CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı, HDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, KKTC CTP Milletvekili Armağan Candan, YSGP’den Arif Ali Cangı katılırken, Mersin NKP, Sinop NKP ve Kıbrıs Yeşil Barış Hareketi temsilcileri de yer aldı.
Türkiye’nin enerjide Rusya’ya bağımlılığını azaltmak isterken Mersin’de Ruslara nükleer santral izni verilmesini anlamakta zorluk çektiklerini belirten Rebecca Harms’ın, otoriterleşme ve demokrasiden uzaklaşmada Erdoğan’ın giderek Putin’e benzediğini söylemesi önemliydi. Harms’a göre, bugün, maliyeti ve riskleri sebebiyle terk edilen nükleer enerjide ısrar etmekle şeffaflık arasında doğrudan bağlantı var. Nitekim, dünyada küresel krizle birlikte siyasetçilerin egemenlik alanları daralıyor. Onlar da iktidarlarının hâlâ güçlü olduğunu göstermek için daha fazla enerji ve dev altyapı projelerine yöneliyor.
Santrallerin etki alanı sadece Türkiye ile sınırlı değil. Herhangi bir tehlike hâlinde Türkiye’nin tüm komşuları bundan etkilenecek. Hatta Kıbrıs adasının bütünü, İstanbul’dan daha önce etki altında kalacak. Lefkoşa Akkuyu’ya kıyıdan sadece 85 kilometre uzakta. Armağan Candan, nükleer tehlikenin boyutlarıyla ilgili KKTC ve Güney Kıbrıs’ı da kapsayacak şekilde bir toplantı yapılabileceğini söyledi.
Çevre Mühendisleri Odası da, yaptığı bir modellemede Akkuyu’da kaza olması hâlinde başta Kıbrıs olmak tüm Akdeniz Havzası’nın büyük risk altında olduğunu tespit etmişti. Diğer yandan Ermenistan ve Bulgaristan’daki nükleer santraller büyük tehlike arz ediyorken, Türkiye bunların kapatılması için uluslararası girişimde bulunacağına yeni santraller inşa ederek tehlikeyi çoğaltıyor.
Akkuyu’da nükleer santralin üçüncü kez sunulan ÇED raporu, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca kabul edilerek halkın görüşü için askıya çıkarıldı. Santralin yapımını üstlenen Akkuyu NGS’nin 4000 bin sayfa olarak hazırladığı ÇED raporuna itiraz süresi ise sadece 10 gündü. 24 Ekim 2014’te onaylanan rapor için itiraz süresi 10 Kasım 2014’te doldu. İtirazlar ve görüşler Bakanlığa iletildi, şimdi sivil toplum kuruluşları dava açmaya hazırlanıyor.
Diğer yandan, Avrupa Yeşiller Partisi’nin öncülüğünde bir toplantı yapılması ve uluslararası bir kampanya başlatılması gündemde. İstanbul’daki toplantıdan başta nükleer olmak üzere Türkiye’nin ekolojik sorunlarıyla ilgili Avrupa Parlamentosu’nda girişimlerde bulunma fikrinin çıkması son derece önemli. Güney Kıbrıs’ın Aarhus (Yargıya Başvurma Hakkı, Karar Vermeye Halkın Katılımı ve Bilgiye Erişim Sözleşmesi) ve ESPOO (Sınıraşan Çevresel Etki Değerlendirme Sözleşmesi) uluslararası anlaşmalarına taraf olması sebebiyle bu anlaşmalar üzerinden haklarını AB nezdinde savunması da gündeme gelebilir. Çünkü, Romalıların dediği Akdeniz hepimizin denizi…
Yeni Cumhurbaşkanlığı Sarayı, ya da Ak Saray, 1 milyar 370 milyonluk maliyetinin yanı sıra, elektrik faturasıyla da “göz alıyor.”
CHP Milletvekili Umut Oran‘ın TBMM’de verdiği soru önergesinden öğrendiğimize göre, Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) şıkır şıkır aydınlatmalı fotoğraflarıyla tanınan Ak Saray’ın aylık elektrik faturasını 700 bin TL olarak hesaplamış. EMO’ya göre Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisiyle birlikte başbakanlık binasından cumhurbaşkanlığı binasına terfi eden yeni “sarayı” her ay 1 milyon 800 bin kilovat saat elektrik tüketecek.
Fatura yüksek. Peki ya bu elektrik tüketimi karbon emisyonları ve elektrik israfı açısından ne anlama geliyor?
Yeşil Gazete olarak Ak Saray’ın iklim değişikliğine “katkısını” sizler için hesapladık.
İşte Türkiye’nin enerji üretim biçimini ve kullandığı kaynakları göz önüne alarak yaptığımız hesaplar:
Yılda 10 bin tona yakın karbon salımı
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sarayının 1 aylık elektrik tüketimi olan 1 milyon 800 bin kilovat saat, ayda 774 ton, yılda 10 bin tona yakın (9288 ton) karbon dioksiti atmosfere salmaya neden oluyor. Bu da şu demek:
Türkiye’nin yıllık kişi başı sera gazı emisyonu 2012 rakamıyla 5,9 ton, 4 kişilik bir haneninki ise 23,6 ton.
Yani Ak Saray, yılda 1574 kişinin ya da 393 hanenin neden olduğu karbon dioksiti tek başına yayıyor.
Erdoğan’ın yeni sarayının aylık 1 milyon 800 bin kilovat saatlik elektrik tüketimi yılda 21 milyon 600 bin kilovat saat yapıyor. Peki bu elektrikle neler yapılabilir?
53 milyon kilometre yol
Ak Saray’ın yıllık elektrik tüketimi 1960 otomobiilin 1 yıllık karbon dioksit salımına eşit
Karbon dioksit salımı üzerinden hesaplarsak Ak Saray’ın 1 yıllık elektrik tüketimi sonucu açığa çıkan salımlar:
– 1960 adet otomobilin bir yıllık karbon dioksit salımına;
– Ortalama bir otomobilin yılda 53 milyon 74 bin kilometre yol yapmasıyla açığa çıkacak salımlara;
– Yılda 159.862İstanbul-Ankara uçuşunun yaratacağı salımlara
– Yılda 3336 ton çöpün yaratacağı sera gazı salımlarına eşit.
3170 ton kömür
Ak Saray’ın elektrik tüketimi ayrıca:
– Türkiye’nin en büyük hidroelektrik santralı olan Atatürk Barajı’nın ayda bir gün Ak Saray’a çalışması;
– 3170 ton kömür yakılarak elde edilebilecek elektrik;
– Yaklaşık 35 bin varil petrol tüketimi;
– Ve 4 milyon 250 bin metreküpdogalgaz tüketimi demek.
Erdoğan’ın her yıl 382 bin yeni fidan dikmesi lazım
Ağaç dikmekle övünen Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir de ağaç dikme hesabı verelim.
Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın bir yılda havaya yaydığı karbon dioksiti yutmak için 4937 hektar orman gerekiyor. Bir başka hesapla her yıl 382 bin yeni fidan dikmesi gerekiyor ki bu fidanlar ancak 10 yıl sonra sarayın saldığı yutacak hale gelebilsinler.
Sonuç olarak bu Cumhurbaşkanlığı Sarayı işi, bayağı kirli bir iş gibi görünüyor. Yani iklim değişikliği ve çevre açısından demek istiyoruz.
Bu hafta İstanbul’da görülen yaban domuzları, geçtiğimiz yıl da sürü halinde denize atlayıp boğazı geçmeye çalışmıştı. Peki, bunun nedeni ne? Bir yabandomuzu 25 kilometre yüzebilir mi?
Akşam.com.tr’den Gülay Altan bunun nedenlerini ve nasıl olabileceğini doğa ve hayvan bilimi alanında dünyada çok tanınan genç bilim insanı Utah Üniversitesi’nden Doç. Çağan Şekercioğlu’na sordu.
Dünya çapında insan nüfusu ve şehirleşme artıp insanlar ormanlara ve diğer alanlara girdikçe, insan ve hayvan karşılaşmaları ve çatışması da giderek artıyor. İstanbul, şehrin kuzeyindeki ormanlara doğru yayıldıkça ve orada inşaat faaliyetleri arttıkça, binlerce yıldır orada yasayan yabandomuzu ve diğer orman sakinlerinin daha fazla görülmesi normaldir diyen Doç. Çağan Şekercioğlu, “Esasında yaban domuzları şehre girmiyor, biz onların ormanına giriyoruz giderek daha fazla bir şekilde” diye ekliyor.
Çağan Şekercioğlu’nun Akşam Gazetesi’ne yaban domuzları ile ilgili aktardıkları şu şekilde;
Çöp yiyor ve ortama hemen uyum sağlıyorlar
Yaşama ortamları giderek kısıtlanan bu hayvanlar aynı zamanda hepcil olduklarından, şehirlerdeki bahçelerde, parklarda ve de insanların çöpleriyle beslenebiliyor. O yüzden de şehirlerde görülebiliyor. Onların doğal avcıları olan kurtları da İstanbul çevresinde yok ettiğimiz için, avlanma korkuları da pek yok. Domuzlar akıllı ve hızlı uyum sağlayan hayvanlardır. Çöplerimiz de domuzlar için iyi bir besin kaynağıdır. Yavrular annelerinden öğreniyor ve domuzların bir kısmı doğada beslenmek yerine çöpleri tercih ediyor. Aynı şeyi biz Kars Sarıkamış’ta araştırdığımız boz ayılarda da görüyoruz. Mesela Hindistan’da da insan nüfusu arttıkça leopar-insan çatışmaları arttı ve ana besin kaynağı olan geyiklerin de azalmasıyla bazı leoparlar insanları yemeye başladı. Ayrıca basın ve sosyal medya sayesinde de eskiden haber olmayan domuz-insan karşılaşmaları da daha fazla haber olmaya başladı.
Berlin şehir merkezinde insanlarla iç içe yaşıyorlar
Kanımca bu karşılaşmaların artmasının en önemli sebebi, insanların İstanbul’un doğal ormanlarına giderek daha fazla girmesi ve buradaki yaban hayatinin yaşam alanını daraltmalarıdır. İnsanlar zarar vermezse de insanlara alışıyorlar.
Berlin’de şehir merkezindeki yaban domuzları insanlarla iç içe yaşıyor, arabaların gölgesinde yavrularını emziriyor.
Domuzlar iyi yüzücüdür
Domuzların yüzmesi olağandışı bir şey değil. İyi yüzen hayvanlardır. Geçen sene bir domuz Fransa’nın açığında Atlantik Okyanusu’ndaki Alderney Adası’na 11 km yüzmüştü. Ama hiç durmadan 25 kilometre yüzmesi biraz zor. Belki akıntının yardımıyla olabilir. Eğer ülkemizdeki domuzları uydu vericileriyle takip ediyor olsaydık, bu ve diğer sorulara bilimsel verilere dayalı cevaplar verebilirdik.
Yeterince araştırma yok
Yeterince araştırma olmadığı için sadece tahmin yürütebiliriz. En büyük sorun, ülkemizde yabandomuzu ve birçok diğer hayvanla ilgili yeterli araştırma yapılmaması ve bilgi eksikliğidir. Detaylı ve uzun süreli yaban hayati ekolojisi araştırmaları şarttır. Biz KuzeyDoğa Derneği olarak Orman ve Su İşleri Bakanlığı’yla işbirliğiyle Türkiye’de ilk kez kurtları, vaşakları, akbabaları ve atmacaları uydu vericileriyle takip ettik. Boz ayıları da vericilerle takip ediyoruz ve Türkiye’de ilk kez kurt ve boz ayılara kameralar taktik. Bu da Türkiye’nin ilk National Geographic yaban hayati belgeseli oldu. Bu yaz Kars ve Iğdır’da 5 gün içinde 5 ayrı canlı türüne 7 ayrı takip cihazı taktık. Bu dünyada bir ilk oldu. Bu şekilde onların hayatlarını ve hareketlerini çok daha iyi öğrenip, insan-hayvan çatışmasını da azaltmayı hedefliyoruz.
Yaban domuzu takibi için maddi destek lazım
Yaban domuzlarını da vericilerle takip etmek istiyoruz ama bir uydu vericisi yaklaşık 10 bin TL ve bunun için bir desteğimiz yok. Vericilerin çoğunu yurt dışından gelen araştırma fonlarıyla alıyoruz ama yabandomuzu takibi için destek bulamadık. Bildiğim kadarıyla Türkiye’de kimse yaban domuzlarını vericilerle takip etmiyor ama görüldüğü gibi çok önemli sorular bunlar. Bu araştırmaların önemi giderek artıyor. Ülkemizde yaban hayatını yeterince araştırmıyoruz. Ama insan nüfusu arttıkça ve biz doğal alanlara daha fazla girdikçe, yaban hayatıyla karşılaşmalar da artıyor. Sonra herkes sebeplerini soruyor.
Yorumların bilimsel temeli yok
Ama yeterince bilimsel veri olmadığı için her kafadan bir ses çıkıyor. Çoğu yorumun da bilimsel bir temeli yok. Eğer devlet uydu vericilerini sağlarsa, Türkiye’de yaban hayati takibi konusunda en tecrübeli ekip olarak Kuzey Doğa Derneği yaban domuzlarını takip edip onların davranış, hareket ve ekolojisiyle ilgili soruları cevaplandıracak verileri toplamaya hazırdır.
Merhaba İstanbul, korkma benden. 10 senedir arada birkaç yıl ve mümkün olan her haftasonu olan uzaklaşmalarımı saymazsak bayağı zaman geçirdik beraber ve geçiriyoruz. Sen kendini ne kadar tanıyorsun? Kendi gözümden her gün karşılaştığım birkaç manzaranı paylaşayım mı?
Sahne 1: Milyonlarca insan taşıyan binlerce metro vagonundan biri
Aceleyle içine doluştuğumuz vagonda insanlara bakınca gülümsemekten alamıyorum kendimi. Herkes o kadar çok somurtuyor ki, sanki belediye bedava dağıtıyor bu somurtma maskelerini. Sonra haddim olmayarak birkaç kişinin siyah aynasında* neler var merak ediyorum. Birisi renkli balon patlatıyor, birisi arkadaşlarıyla komik konular hakkında mesajlaşıyor, birisi gayet hareketli pop müzik dinliyor. Bu haldeyken somurtmayı nasıl başarıyorlar? İnsanların tepkilerini bayağı değiştiren bir şehirsin valla.
Sahne 2: İşe giderken sabah yürüdüğüm Dikilitaş-Fulya yolu
Bu yolu aylardır kullanıyorum, aynı yoldan giden bir İETT otobüsün de var, çok sağol ama ben almayayım İstanbul. Yoksa günde 10.000 adıma nasıl ulaşırım? Zaten içeridekiler de metro insanları gibi somurtma maskelerini takmışlar, yine güldürecekler beni. Neyse, yola dönelim. Bu yolda yürürken, biz yayalar için kaldırımlar zaten çok dar. Bu da yetmezmiş gibi yanda kocaman bir apartman dairesini işgal eden değerli bir İstanbullu bir de arabasını koymuş o daracık kaldırıma. Kuş gibi seke seke gidiyorum sayelerinde. Arabalar kendileri için alttaki toprağa ve yeşilliğe azıcık bile izin vermemiş dümdüz yoldan akıp gidiyorlar. Çıkan egsozları sabah sabah solumak zorundayım diyorum, oh çok şükür! Ayıldım tabi, aşağıya Ihlamur Kasrı’na gelene kadar sonbaharın geldiğini fark edemiyorum. Ben aynı gün içerisinde fark ettim, peki her gün sabahın köründe beton apartman dairelerinden beton-cam karışımı bloklara/plazalara taşınan komşularıma ne desem ki? Zaman kavramını da değiştiriyorsun İstanbul.
Sahne 3: Apartmanda aşure dağıtırken
28 yaşımda hayatımda ilk kez aşure yapmayı denedim. 10 kase aşure oldu, hepsinin içinde bir dünya malzeme var,: buğday, fasulye, ceviz, fındık, badem, tarçın, karanfil ve üstünde de nar taneleri. Nuh’a yakışır bir puding oldu.** Sonuç olarak, güzel yani. Dedim ki, aşure yapınca komşulara dağıtmak lazım. Bizim apartman 7 katlı ama elimde kalan 5 aşureyi (diğerlerini evde yedik, afiyet olsun bize) en yakınımdaki komşulara dağıtmak için zilleri çaldım. İki üst kattaki komşumuzun zilini çaldım, bekliyorum. Amca ile Amelie filminin son sahnesinde Amelie ile Nino gibi karşılıklı kapı ardında bekledik birkaç dakika. Duyuyorum nefesini ama açmıyor. Bakıyor bana o delikten, tabii ki aşure kasesi görüş alanının dışında. Ne zaman ki “Amcacım, aşure getirmiştim” cümlesi ağzımdan çıktı, sihirli kapı açıldı ve aşure el değiştirdi. Yoksa iki lafın belini kıralım desem, paravan arkası devam edecektik karşılıklı bekleşmeye. İletişim kurma yeteneklerimizi de geliştiriyorsun bu arada.
Demem o ki, ilginç bir şehirsin İstanbul. Bu ilginçliğinden dolayı mı böyle çok sevenin var bilemiyorum ama insana çok şey öğretiyorsun. “Başka bir İstanbul mümkün aslında” desem alınmazsın değil mi?
Notlar:
*BBC Black Mirror serisini izleyebilirsiniz, sadece 6 bölüm!
** İngilizce’de Noah’s pudding diye geçiyor, restoranların İngilizce menüsünden gördüm.