Huffington Post’da Bill McKibben imzası ile çıkan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Bahar Baştüzel‘in çevirisi ile sunuyoruz
* * *
1) Tarihidir: . John Kerry, New York Times gazetesinde yayımlanan yazısında anlaşmayı açıklayan ifadesinde haklıydı. Çin ve Amerika’nın iklim değişikliği üzerine yaptığı anlaşmayı ‘tarihi’ olarak ifade ederken haklıydı. İlk defa, gelişmekte olan bir ülke emisyon sınırlamasını kabul etti. Bu duruma, uluslararası iklim değişikliği görüşmelerinin ileriye doğru yol alması için gereksinim duyuluyordu
2) Bağlayıcı değildir: Bu anlaşmayla Başkan Obama, gelecek Amerika başkanları ve kongrelerin kullanacağı bir borç senedi yazmış oldu (Çin Devlet Başkanı Xi Jinping de Çin Komünist Partisi Merkez Politbürosu için aynı şeyi yaptı). Her iki ülke de hedeflere ulaşmak için harekete geçerse bu anlaşmanın bir anlamı olur, ancak bu durum şu anda söz konusu değil. Önümüzdeki dönemlerde hedeflere ulaşmak için çok yoğun çalışılması gerekiyor.
3) İhtiyaç duyulduğu anda yenilenebilen enerjinin hazır olduğunun kanıtıdır: Çin, 2030’a kadar enerji üretiminin %20’sini temiz enerji kaynaklarından üreteceğini belirtti. Bu sadece mümkün değil, aynı zamanda kolay da. Bunun farkındalar, çünkü son 10 yılda güneş enerjisi panellerinin maliyetini yüzde 90 azaltarak, üretimi kökten değiştirdiler.
4) İklim probleminden kurtulmamızı sağlamaz: Ortalama sıcaklık artışı bir dereceye yaklaştı. Bu durum, muazzam miktarda buzul erimesi için yeterli oldu, hava şartlarının zıvanadan çıkmasından bahsetmiyorum bile. Hedeflenen sıcaklık artışının bunun iki katından fazla olması aptallık. Ancak, yine de, iki tarafın en azından bir fiyasko olan Kopenhag Konferansı’nın tek ufacık başarısı olan 2 derece hedefini zayıflatmamaya karar verdiğini görmek güzel.
5) Diğer ülkeler üzerine baskı kurmak için iyi bir yoldur. Herhangi bir hedefe imza atmaktan kaçınan Hindistan’dan yeni döndüm. Ancak, yine de anlaşmadan çıkarılacak ders şu: Gerçek dünya liderleri en azından iklim hakkında konuştuklarını göstermeliler ve seneye Paris’te gerçekleşecek olan küresel görüşmelerin daha enteresan hale gelmesi için zemin hazırlamalılar.
6) Obama’nın Keystone boru hattı gibi konulardan kurtulmasına sağlamaz: Eğer Obama bu çeşit hedeflerinde ciddi ise, buna dair adımlar atması gerekiyor. Yeni boru hatlarını onaylaması veya yeni sondaj çalışmalarına yetki vermesi durumunda, anlaşmayı bir yükümlülük olarak görmediğini göstermiş olacak. İçki içmemeyi savunup bir kasa bira almak şaşırtıcı bir durum olur doğrusu.
7)Fosil yakıt yatırımcılarının güvenli alan arayışlarının devam etmesi gerektiğini hatırlatır: Fosil yakıt alanındaki yatırımların geri çekilmesi hareketi hız kazanırken kendini yalnızca ahlaki bir zeminde konumlandırmıyor. Geleceğin eski enerjiler için yokuş aşağıya giden bir eğride konumlanmak anlamına geldiğini de iddia ediyor. Bu da yatırımcılar için ciddiye alınması gereken bir tehlike işareti.
8) Konulan hedef hiçbir şekilde esnek değildir: Hedeflenen rakamlara ulaşmak oldukça kolay. Bu rakamlardan kuşkulanmak isterseniz, gerçekten karbon emisyonunu azaltmayı hedeflemek yerine emisyon azaltılmasında bir alt değer koymaya ve fosil yakıtlardan uzaklaşmayı yönetmeye çalıştıklarını söyleyebilirsiniz. Mesela Almanlar, 2020’lerin ortalarında enerjilerinin %60’ını temiz kaynaklardan üretirken, biz hala karbon emisyonlarını milim milim azaltmaya çalışıyor olacağız.
9) İşin aslı şu ki, toplumsal hareketler işe yarıyor: Başkan Obama, anlaşmada kutsallaştırdığı, 2050 yılına kadar karbon emisyonlarını %80 azaltma hedefini ilk olarak 2007 yılında başkanlığa adayken, bu hedefin ülke çapında gerçekleşen 1,400 gösteride talep edilmesinden bir hafta sonra, desteklemişti. Çin ve ABD arasındaki anlaşmanın yapılması ise tarihteki en büyük küresel iklim gösterilerinden yedi hafta sonra ve Çin’deki hava kirliliğinden dolayı süregelen huzursuzluklar devam ederken oldu.
10) Diğer bir deyişle, medeniyetimizin ciddi bir kaybetme tehlikesi içinde bulunduğu, yaşanabilir bir iklim uğruna verilen savaştan geriye küçük bir adım bile atılamaz. Bunun bir son değil de bir başlangıç olmasını istiyorsak, bu beyefendilerden sonra gelen liderleri bilimin taleplerini karşılamaya zorlayan daha büyük ve güçlü toplum hareketleri oluşturmalıyız. Bugün, bir pankart taşımış, dilekçe imzalamış ve hapse girmiş herkes için bir başarıdır ve ilerleme yolunda birçoklarının bize katılması için de bir çağrıdır!
7-8-9 Kasım tarihlerinde 11 ilde eş zamanlı gerçekleşen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nde yaklaşık 10.000 izleyiciye ulaşan filmler yakında Surdurulebiliryasam.tv’de!
Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali bu sene 11 ilde, toplam 14 salonda20 belgesel ve 81 konuşmacısı ile 10.000’e yakın izleyiciyle buluştu.
2014’de 7. yılını dolduran Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nde şimdiye kadar gösterilen belgesellerin Türkçe altyazıyla yayınlanacağı Surdurulebiliryasam.tv ise görselin gücünden faydalanarak sürdürülebilir bir yaşam için gereken kültürel değişime katkı vermeyi amaçlayan bir web projesi. Şu anda 2008’den bu yana festivalde gösterilen 20 filmin yayına alındığı web sayfasına her hafta yeni belgeseller eklenecek. Birçok filmin yönetmen veya yapımcısı filmlerinin sadece Türkiye’de, Türkçe altyazıyla yayınlamasına ücretsiz olarak izin verdiği web sayfasında düşük bir ücret karşılığında izlenebilecek filmler de olacak. Yönetmenlerin talebi doğrultusunda 3$ karşılığında izleme ücreti ile bir hafta boyunca izlenebilecek bu filmler için izleyicilerin ödediği ücretin tamamı yönetmenleri destekleyecek.
Surdurulebiliryasam.tv’de dünyanın her köşesinden ilham veren çözüm hikayeleri içeren belgesel ve kısa filmlerin yanısıra Türkiye’de sürdürülebilir bir yaşam için çalışmalar gerçekleştiren kurumların filmleri de yeralacak. Böylece izleyiciler Türkiye’de ve dünyada bu doğrultuda yapılan çalışmaları yakından takip edebilecek; websayfasına ücretsiz olarak üye olan bireysel kullanıcılar filmlere yorum yapabilecek ve benzer ilgi alanları olan kişiler birbirini bulabilecek.
Surdurulebiliryasam.tv’nin hayata geçmesi için Fongogo.com’da açılan kitlesel destek kampanyası bugün saat 24:00’e kadar destek almaya devam edecek. Desteklerinizi http://www.fongogo.com/p/surdurulebiliryasamtv üzerinden gerçekleştirebilirsiniz .
Manisa’ya bağlı Turgutlu ilçesinde bulunan Çaldağı’nın sekiz senelik kabusu tekrar gündeme geldi. Aslında genel olarak Manisa ve ilçelerinin doğasına karşı gerçekleşen savaş ise hiç gündemden düşmüyor. Nasıl bir konum almaysa bu, Manisa’nın ilçelerinin toprağın üstünde sundukları ve bozulmadan ilerlendiğinde de yüzlerce yıl sunabilecekleri yetmiyor. Toprağın altına değer veriliyor ve yeryüzünü altüst ediş, doğal olarak yaşamın da altüst edilmesini getiriyor. Zaten havası çok kirli, nefes almanın çok zor olduğu bir kent ve çevre ilçelerinde yaşam iyiden iyiyce yok oluyor.
Çaldağı’nın sekiz senelik kabusu nikel madeni. Geçtiğimiz günlerde Çaldağı Nikel Madeni projesinin çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) raporu onaylandı. Böylece madene doğru bir adım daha atılmış oldu. 1970’lerde bulunan büyük rezerv sonrasında toprak altında kalması ekonomik olarak daha uygun bulunan nikel, gerekli ekonomik koşulların oluşmasıyla birlikte ve şirketlerin, hatta prenslerin (İngiltere Prensi Charles, son Türkiye ziyaretinde Çaldağı’nı da ziyaret etti.) baskılarıyla çıkarılmak isteniyor. İşte bu isteğin gerçeğe dönüşme süresi bu sekiz yıl. Fakat Çaldağı ve Çaldağı’nın bulunduğu Gediz Havzası hem bölge için, hem de Türkiye için çok önemli bir yer. Nikel diye bir element bilinmeden önce de yaşamı besliyordu; Çaldağı’nda yerin altında nikel bittiğinde yerin üstünde bir yaşam kalırsa o zaman da beslemeye devam edecek. Tarımla gelen bu önemin yanında değeri uluslararası düzlemde de kabul edilen bir yer. Örneğin, Ramsar Sözleşmesi (Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme) ile koruma altına alınmış bir bölge. Ege Bölgesi’nde bu sözleşme ile koruma altına alınan başka bir nokta yok. Türkiye’de ise 15 kadar nokta var ama onların da ismini vererek tehlikeye atmak doğru olmaz.
Gediz Havzası’nın, Çaldağı’nın değerine karşılık nikel madeninin ederini koyanlar için ise bu bilgilerin hiçbir önemi yok. Orman dediğimiz odun rezervi, kuş dediğin baş ağrıtan bir canlı. Maden için 12.5 milyon metrekarelik bir alanda yer alan ormanın temizlenmesi planlanıyor. Bu son rakamlara göre 2 milyon ağaç demek. Bunun yanında milyonlarca kuş, binlerce yaban hayvanı demek. Fakat bu rakamları okuyup da şirket doğa düşmanı diye düşünmeyin diye madenci şirket Turgutlu’nun girişinde bir çöplük alanı ağaçlandırdı. Bir tarafta bir ormanı yok etmek isteyip, 50 yıllık, 100 yıllık ağaçları kesmek isteyip; diğer taraftan en görünen yere şöyle güzelce çizilmişinden bir peyzaj çalışması yaptılar. Yani aslında Türkiye’nin orman ve ağaç politikasının ufak bir özetini geçtiler.
Madenin nasıl bir yapı olacağı da önemli. Son dönemde gündeme gelen kömür madenlerinden farklı bir yapısı olacak. Bir kere çok geniş bir alanı kapsıyor. Sadece bu projenin hazırlık aşamasında 200 bin ağacın kesilmesi gibi bir gerçek var. Şirket, sadece Türkiye’de izin verilen bir yöntemle zenginleştirme gerçekleştirecek: Atmosferik (açık hava) yığın liçi (asit). Avrupa Birliği ülkeleri bu yöntemi ülkelerinde kabul etmiyorlar. Bu da yetmiyor, maden için bir asit fabrikası kurulması gerekiyor. Bitti mi? Hayır! Madenin bir de su ihtiyacı var. Yıllık 4 milyon metreküpün üstünde bir ihtiyaç bu. Gediz Nehri bu ihtiyacı en iyi ihtimalle 8 ay karşılayabiliyor. Kalan 4 ay ise bu ihtiyaç yeraltı sularından karşılanacak. Tabi tamamen ağaçsız bir bölgenin su dengesinin de değişeceğini hesaba katmakta yarar var. O nehrin beslediği bir havza var ve o havzaya nehre geri pompalanan asitli suyun verilme ihtimali var.
Tüm bunları toplayınca bir durum net olarak ortaya çıkıyor. Çaldağı’nda kusursuz bir katliam planlanmış. Hiçbir canlı kalmasın, tüm ekosistem darmadağın edilsin diye en ince ayrıntılar bile düşünülmüş. Böyle böyle Türkiye kusursuz katliamların ülkesi oluyor. Sadece Manisa’da son bir yıl içerisinde olanlar bile buna örnek. Yeşil mücadeleye olan ihtiyaç kendisini en net şekilde hissettiriyor. Doğrudan yaşama yönelik katliam planlarına karşı, doğrudan yaşamdan ayağa kalkan bir mücadele.
İstiklal Caddesi’nde yürüyorum. Önemli bir davete geç kalmamak için kalabalığın içinde koşturuyorum. Dedim ya önemli bir davet, ee her önemli davete giden insan gibi süslenip püslenmişim tabii. Makyaj yapmışım mesela, saçımı yapmışım, yetmemiş üstüne Türkiye standartlarında kısa bir etek giyme gafletinde bulunmuşum, hatta o da yetmemiş topuklu ayakkabıları çekmişim altıma. Şimdi makyajdır, efendim saçtır, etek artı topuklu ayakkabıdır bunlar bir yere kadar zorlarsak belki sıradanlaştırılabilir; ama bunlara ek olarak taşıdığım bir aksesuar sıradanlaşma çabalarımı cevapsız bırakacaktı. Neydi sizce o aksesuar? Kafam kadar, üstelik gözleri kamaştıracak parlaklıkta bir yüzük? Tabii ki hayır. Rengarenk kocaman bir gerdanlık? I ıh, o da değil. Yok artık, kolumu altın bileziklerle mi doldurmuştum acaba? Neyse uzatmayayım. Bastondu efendim baston, bildiğiniz beyaz baston! O gün İstiklal Caddesi’nde hayatımda körlüğüm adına duyduğum en tuhaf yoruma, yirmi yaşlarında bir delikanlı sayesinde şahit olmuş oldum. “Cık cık cık, hem kör hem mini etek giyiyor…”. Bu yorum karşısında istem dışı bir şekilde yavaşladım, bir şeyler söylemek istedim ama ne söylemeliydim bilemedim, saniyeler içinde kafamdan birkaç senaryo geçti, sonra hemen afakanlar bastı, içimden he dedim, dışımdan hiç duymamış gibi yapıp tabakhaneye bir şeyler yetiştirme hızıma geri döndüm. Düşünüyorum, benim yerime bir erkek olsaydı bu minvalde bir şey duyabilir miydi acaba? Hem kör hem şort giyiyor? Hem kör hem askılı tişört giyiyor? Hem kör hem takım elbise giyiyor?
Başka bir gün, hiç bilmediğim bir yerdeki bir işimi halletmeye gidiyorum. Kelli felli bir adama, gideceğim yere varabilmek için caddenin sağından mı yoksa solundan mı yürümem gerektiğini sordum. Kendisinin de o tarafa gittiğini, gideceğim yere kadar bana eşlik edebileceğini söyledi, peki dedim. Yürüyoruz, adam tabii bir şeyleri merak ediyor, cümlelere girişlerindeki vurgulardan çok kolay anlaşılıyor bu durum. “Böyle zor olmuyor mu”dan başlıyor merakını gidermeye, “Nasıl” diyerek kıvrandırıyorum kendisini. “Görmüyorsunuz ya, kız başınıza, onu diyorum” diye devam ediyor, “Alıştım artık” diyerek bu soruya verilebilecek en sıradan cevaplardan birini veriyorum. İşte sonra öyle bir laf ediyor ki bey efendi, afakanlardan afakan beğenme anlarımdan birine daha şahit olmuş oluyorum: “Senin annen baban, bir yakının yok mu?”. “Anlamadım…” diyorum ne diyeyim. “Kız başına, İstanbul gibi yerde, görmüyorsun da.” Gibi birbirinden alakasız nedenleri sıralamaya başlıyor. Bir yerden sonra dinlemedim nedenleri, ne yalan söyleyeyim; ama dünyanın en ilgili ailelerinden birine sahip olmamın da etkisiyle fena kızmıştım bu lafa. “Senin anan baban yok mu!”. Kızmıştım mızmıştım ama bastım da kahkahayı. Gideceğim yere kadar, gözünde bir kızcağız olduğum adamcağızı ikna etmeye çalıştım bir körün, hatta kör bir kadının, üstelik İstanbul gibi bir şehirde, annesi babası, yakınları olduğu halde, yalnız başına gitmesi gereken yerlere gidebileceğine, yapması gereken şeyleri tek başına yapabileceğine.
Bunlara benzer örnekleri çoğaltabiliriz, ben şimdilik örnek verme faslını burada kesiyorum. Kabul etmeliyiz ki, bu ülkede “kadın” olmak hala tuhaf karşılanan bir şey. Kadının vajinası, memesi, poposu, bacağı, eli, gözü, saçı, dudağı tuhaf, alışılmamış, üzerinde tartışma hakkını erkeklerin üstlendiği şeyler. Kadının hamile hamile sokağa çıkması, her ayın belli günlerinde kullanmak zorunda olduğu pedin reklamının televizyonlarda gösterilmesi, kahkaha atması tuhaf ve kadınlar tarafından yapılmaması gereken binlerce eylemden birkaçı. Kadın mıdır kız mıdır bilememler, vajina kelimesinden utandımlar, kadın iş aradığı için işsizlik yüksekler, kadın erkek eşitliğine inanmıyorumlar, kadına şiddet abartılıyorlar da işin sokaktan çıkıp deri koltukların, büyük toplantı masalarının, çelik kasaların bol bulunduğu yerlere yansımış versiyonları. Kadını, çoğu zaman yapıldığı gibi, şöyle bir kenara bırakırsak, işin bir de engelli boyutu var. Başarılı engelli, okumuş etmiş engelli, kültürlü engelli, zeki engelli, güzel/yakışıklı engelli, gezip tozan engelli, makyaj yapan engelli, saçını boyayan engelli, mini etek giyen engelli, sevgili yapmış engelli, parası olan engelli de genelde tuhaf karşılanan engelli versiyonlarından birkaçı. Bunun deri koltuk yumuşaklığındaki kalplere ve çelik kasa sertliğindeki kafalara yansıması ise; biz engellileri insan yerine adam yerine koyduk, gözlerin görmüyor sana iş vermişiz, engelliler kısırlaştırılsın gibi laf-ü güzaflar olarak karşımıza çıkıyor.
Kadın olmak tuhaf dedik, engelli olmak da tuhaf dedik, hem kadın hem engelli olmak ultra tuhaf bir şey demek farz oldu artık. Kadının tuhaflıkları ve engellinin tuhaflıkları birleşince, affedersiniz hem kadın hem engelli diye bir hilkat garibesi çıkmış oluyor karşımıza. Cinsiyetsiz olarak kabul ettiğimiz engelli kadınlar, cinsiyetlerini daha görünür kılan bir şey yaptıklarında hem kör hem mini etek giyiyor oluyor ve cinsiyetsiz olarak kabul ettiğimiz aynı kadın tek başına bir yerlere gittiğinde kız başınalı sözcükler serpiştiriliyor konuşmaların arasına.
Engelli kadınlar olarak biz neler yapalım; mesela böyle tepkiler aldıkça daha da görünür olalım, hem bastonumuzu hem topuğumuzu farklılıklara ve kör gözlere daha çok sokalım, görmezden gelinen, ötekileştirilen her özelliğimizi sahiplenelim, kimliğimizin en büyük parçalarından olarak benimseyelim. Engelliyse engelli, kadınsa kadın, inadına isyan inadına isyan inadına özgürlük ulan!
IŞİD’in, Halep’te tuttuğu rehinelerin kafalarını keserek topluca infaz ettiği belirtildi. Öldürülenler arasında ABD’li yardım görevlisi Peter Kassig de bulunuyor.
Örgütün Halep’te aralarında Suriyeli asker ve pilotların da bulunduğu 100’e yakın kişiyi kafalarını keserek infaz ettiği öğrenildi.
Peter Kassig’in infazına ilişkin videoda IŞİD, Kassig’in ABD’nin askerlerini çekmemesi nedeniyle öldürüldüğünü belirtiyor.
Videoda IŞİD üyeleri lacivert renkli elbise giydirdikleri rehineleri önce enselerinden tutarak yürütüyor, ardından sıralar halinde her militan tahta kutu içerisinden birer bıçak alıyor. Rehineleri önlerinde diz çöktüren IŞİD militanları, arkalarında durdukları rehinelerin eş zamanlı olarak kafalarını kesiyor.
IŞİD tarafından rehin alındıktan sonra İslam’ı seçen ve Abdülrahman ismini alan 26 yaşındaki Kassig, 1 Ekim 2013’te yakalanmadan önce Irak ’ta sağlık görevlisi olarak çalışıyordu.
Bisiklet sektörü 2020 yılına kadar 1 milyon istihdam yaratma potansiyeliyle maden ve taş ocaklarındaki istihdamın önüne geçiyor
Avrupa bisiklet sektörü üzerinde yapılan ilk kapsamlı araştırmaya göre sektör maden ve taş ocaklarından daha fazla ve demir-çelik sektörünün neredeyse iki katı kadar istihdam yaratmış durumda.
Yeni araştırmaya göre Avrupa bisiklet sektörü, maden ve taş ocaklarından daha fazla ve demir-çelik sektörünün neredeyse iki katı kadar istihdam yaratmış durumda. Fotoğraf: Leon Neal/AFP/Getty Images
Önümüzdeki ay yayımlanacak olan ‘Avrupa Bisiklet Sektöründeki İstihdam Yaratımı’ raporuna göre, Avrupa’da yapılan yolculukların %3’ünü oluşturan bisiklet yolculuklarının ikiye katlanması durumunda 2020 yılına kadar sektörde istihdam edilen insan sayısı bir milyona ulaşabilir.
Raporu yayımlayan Avrupa Bisikletçiler Federasyonu (ECF)’nun gelişim direktörü Kevin Mayne, bu raporun merkezi ve yerel hükümetlere çok basit bir mesaj verdiğini söyledi: “Ulaşım, çevre ve sağlık bütçeleri göz önüne alındığında bisiklete olan yatırımın anlamlılığı dikkat çekici. Açıkça görülüyor ki her bir yeni bisikletçi ve yapılan her bir bisiklet yolu istihdamın artmasına olumlu etkide bulunuyor. Bisiklete olan yatırım, neredeyse herhangi bir başka ulaşım biçimine olan yatırımdan daha fazla ekonomik getiri sağlıyor.”
Avrupa Ticaret Birliği Konfederasyonu sözcüsü Julian Scola da bu raporun yeşil, düşük-karbonlu ekonomiye geçişte uygun yatırımlar ile istihdam yaratılmasının örneklerinden birisini ortaya koyduğunu belirtti ve bisiklet de dâhil olmak üzere çeşitli ulaşım altyapılarına yatırım yapılmasının gerekliliğinin altını çizdi.
Rapor, bisikletle ulaşımın diğer ulaşım alt-sektörlerinden daha yüksek istihdam yoğunluğu olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin, bisiklet ekonomisindeki büyüme, her bir milyon avro ciro için, otomotiv endüstrisinden üç kaç daha fazla iş olanağı sağlama potansiyeline sahip. Bu olanaklar arasında bisiklet turizmi 524,000 iş olanağı sağlayarak ilk sıraya oturuyor.
ECF’e göre e-bisikletler, yol güvenliği kampanyaları, yeni altyapı projeleri gibi örneklenebilecek inovasyonlar, bisiklet ekonomisinin gelişmesine katkıda bulunabilir. EVS, Avrupa ulaşım bütçesinin %10’unun bisiklet sektörüne ayrılmasını talep ediyor.
Leuven Ulaşım ve Hareketlilik Araştırma Enstitüsü’nin de akademik danışmanlığını üstlendiği rapora göre bisiklet sektöründeki istihdam genelde diğer sektörlere göre coğrafik olarak daha istikrarlı ve düşük vasıflı işgücü için de kapsayıcı ve kolay erişilebilir işler sunuyor.
Rapor, ayrıca, bisikletle ulaşımın yerel ekonomiye olan zincirleme olumlu etkilerinin de üzerinde duruyor. Diğer ulaşım biçimleriyle karşılaştırıldığında bisikletçilerin bölgedeki dükkân, restoran ve kafeleri daha çok kullandığı, böylece yerel ekonomiye olan katkılarının daha çok olduğu görülüyor.
Aralarında Dolmabahçe Bezm-i Alem Cami’ne sığınan göstericiler ile eylemcilere gönüllü sağlık hizmeti vermeleri gerekçesiyle yargılanan 2 doktorun da bulunduğu 255 sanıklı Gezi Davası’nın ikinci duruşması dün görüldü. İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde görülen duruşmayı izleyenler arasında CHP’li vekiller, İstanbul Tabip Odası Başkanı ile Uluslararası Af Örgütü temsilcisi de vardı.
Duruşmaya katılmayan 3 sanık hakkında yakalama kararı çıkartıldı. Hâkim, avukatların bilirkişi raporuna itiraz etmek için süre talebini kabul etti. Duruşma 6 Mart 2015’e ertelendi.
Duruşmada, geçtiğimiz aylarda gündemi oldukça meşgul eden ‘camide bira içtiler’ iddiası, tanık olarak dinlenen Bezm-i Alem Camii güvenlik görevlilerinden Naif Uçar ve Camii müezzini Fuat Yıldırım’ın birbiriyle çelişen ifadeleri üzerine yanıtsız kaldı. Uçar, eylemcilerin camiye girmesiyle ilgili “Akşam saat 6 sularında cami önünde kalabalık gittikçe artmaya başlayınca cami imamı Halil Neciboğlu camii kapılarını kapatmamı istedi. Eylemciler camii kapısında birikmeye başladılar ve kapıyı açmaya çalıştılar, camii imamının isteği ile kapıları açtık” dedi.
Bir diğer meşhur iddia ‘camiye ayakkabıyla girdiler’ ise yanıtını buldu; eylemciler camiye ayakkabılarıyla girmişlerdi. Uçar’ın ifadesine göre eylemciler önce ayakkabılarını çıkararak, yaralılar gelmeye başlayınca da ayakkabılarını çıkarmadan camiye girdiler. Bu iki iddia iddianamenin asıl konuları olmamakta birlikte duruşma sırasında geniş yer buldu. Duruşma, sık sık avukat, sanık ve tanıkların ifadeleri tutanağa aktarılırken yapılan Türkçe hatalarına itirazlarla bölündü.
Duruşma sırasında ifadesi alınan sanıklardan Celal Akgün, gözaltına alındığı sırada işkence gördüğünü, Haseki Hastanesi’nden de raporu olduğunu belirtti. SanıklardanAlper İşler, okul ödevi için fotoğraf çalışması yaptığı sırada polisler tarafından işkence edilerek gözaltına alındığını söyledi. Başka bir sanık Yusuf Cengiz Sarıçiçek ise polisin kullandığı yoğun gaz sebebiyle kendinden geçmiş haldeyken polisin kendisine küfür ederek gözaltına aldığını ifade etti.
Dava avukatlarından Meriç Eyüboğlu, olay mahallinde gönüllü sağlık hizmeti veren doktorlar hakkındaki ‘suçluyu kayırma’ suçlaması hakkında sağlıkçıların asıl eylemcilere yardım etmeme halinde suçlu bulunmalarının gerekeceğini belirtti.
İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlanan iddianamenin konusu Dolmabahçe’deki Bezm-i Alem Valide Sultan Camisi’ne girilmesi olayı ve Taksim çevresinde 31 Mayıs ve 1 Haziran tarihlerinde yaşanan eylemler. İddianamede yer alan suçlamalardan bazıları “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet”, “görevi yaptırmamak için direnme”, “kamu görevini usulsüz üstlenme”, “kamu malına zarar verme”, “özel kıyafetleri usulsüz kullanma”, “suçluyu kayırma”, “ibadethaneyi kirletmek suretiyle zarar verme” ve “hırsızlık”. Sanıkların 1 yıldan 11 buçuk yıla kadar değişen hapis cezasıyla cezalandırılmaları isteniyor.
AKP, deprem riski nedeniyle Bursa’nın Gemlik ilçesini, dünyaca ünlü Gemlik zeytinlikerinin bulunduğu alana kaydırmak istiyor.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Dağ taş zeytinlik. Gemlik birinci sınıf deprem kuşağında” derken, ilçedeki binaların yüzde 90’ının riskli olduğunu söyleyen AKP’liGemlik Belediye Başkanı Refik Yılmaz “İlçede o kadar sıkışmış durumdayız ki, ölülerimize mezar yeri yok. Diriye konut yapacak yer yok. Hastalarımız için hastane yapacağımız yerde zeytin ağacı var, hastane yapamıyoruz” dedi. Ancak Jeoloji Mühendisleri Odası Bursa Şubesi, Gemlik’i ovadan zeytinliklere taşımanın sorunu çözmeyeceğini, zeytinliklerin kaldırılmasıyla heyelan riskinin yaşanacağını vurguladı.
Gemlik
AKP, deprem riski gerekçesiyle Bursa’nın Gemlik ilçesinde 900 hektarlık zeytinliği yok etmenin peşinde. AKP, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç koordinasyonunda yapılan çalışmada Gemlik’in deprem riski nedeniyle yamaçlara taşınması için sadece Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerin Araştırılması Hakkında Kanun’la birlikte Toprak korum ve Arazi Kullanımı Kanunu, Mera Kanunu’nu değiştirmeyi planlıyor. Böyle bir değişiklik yapılamazsa “Afet riski” gerekçesiyle Bakanlar Kurulu kararıyla zeytinliklere el konulması ve Gemlik’in buraya kaydırılması planlanıyor. Arınç’ın hafta içi bakanlar kurulu toplantısının ardından “Dağ taş zeytinlik”diyerek başlattığı tartışmaya dün de Gemlik Belediye Başkanı AKP’li Refik Yılmaz dahil oldu. Yılmaz, “binaların yüzde 90’ı deprem riski taşıyor. Deprem yönetmeliğinde yer alan şartların hiçbirini taşımıyorlar. Çoğu deniz kumu ile yapılmış. Beton kalitesi çok kötü. Gemlik halkının 50 bini tabut üzerinde yaşıyor. Zaten zemin kötü. İlçede o kadar sıkışmış durumdayız ki ölülerimize mezar yeri yok. Gıda, tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü’ne, ‘zeytin ağaçlarının olduğu bir bölgeye, ağaç kesilmeden gömü yapalım’ diye başvurduk. Oradan da cevap alamadık. Ciddi bir sosyal problem. Ölüye yer yok, hastaya hastane yeri yok. Diriye konut yok” diye konuştu.
Jeoloji mühendisleri: heyelan riski var
Eski Jeoloji Mühendisleri Odası Bursa Şubesi Başkanı Engin Er, “Gemlik’te ova 1. derece deprem bölgesi. Tehlikesi var ama deprem tehlikesinden kaçıp, heyelan tehdidi altındaki yamaçlara zeytin ağaçları kesilerek imar planı yapılması büyük yanlış olur. Gemlik’in yamaçlarında heyelan tehlikesi çok büyük” diye konuştu. Zeytinlikler sökülerek yapılaşmaya açılan Gemlik’in, Manastır bölgesindeki yüksek katlı binaların yaklaşık 10 tanesi geçtiğimiz yıllarda heyelan nedeniyle kullanılamaz hale gelmişti.
Afet riskini bahane ediyorlar
Şehir Plancıları Odası Bursa Şubesi Başkanı Hakan Karademir ise “Gemlik Belediyesi, imara açmak istediği bu alanlar için deprem tehlikesini bahane ederek bir yol arıyor. Çünkü yapılan çalışma sadece kuzeyi imara açmak için yapılıyor. Merkezde yaşayanların oraya taşınacağına ilişkin hiçbir çalışma yapılmamış. Özellikle bu soruları sormamıza rağmen hiçbir cevap alamadık. ‘Dağ taş zeytinlik oldu’diyerek Gemlik’teki zeytinlik alanların gözden çıkarıldığını düşünüyoruz. Süreci izliyoruz ama zeytinliklerin imara açılmasına izin vermeyeceğiz” diye konuştu.
“Kainatın tüm seslerine, renklerine ve titreşimlerine Açık Radyo” şiarıyla yola çıkan kalp, gönül (ikisi çok ayrıdır), dimağ ve bittabi kulak hırsızımız Açık Radyo, 13 Kasım 2014 itibarı ile 20. yaşını doldurdu. Şu gün itibarı ile 21. yaşından gün almakta.
3 haftadır her [[ha-ki] hazırlığı sırasında benzer şeyleri yazıyorum Yeşil Gazete ekibindeki arkadaşlara.
[ha-ki] yazılarını alelacele girer ve girilen her yazı sonrası mail grubumuza (ki adı “yggil” olur) bilgi geçerken, “Bakın diyorum 2 hafta (1 hafta, Yarın vsr) sonra Açık Radyo’nun 20. yaş günü, bunları bitirdikten sonra ben onu yazacağım, haberiniz olsun”
Ama işte evdeki hesap ve çarşı sorunsalı hep bağlıyor bir yerde elimi, ayağımı
Açık Radyo’muza Yeşil Gazete’miz (tamam Ömer abi, tamam, İyelik ekleri ayraç ile ayrılmaz, sana latife olsun diye doğum günü özel yaptım bu seferlik) üzerinden “İyiki doğdun, Nice Yıllar ve Hep Açık Radyo” diyebilmek işte bugüne nasip oldu. Bugün ve şu an (15 Kasım Cumartesi saat 08:49) bu satırları karalarkende öyle harala gürele yazıyorumki anlatılır gibi değil
Haklısınız
Katılıyorum
Bize ne senden, sen bize Açık Radyo’ndan (Ömer abi, biliyorum, ok) bahset dediğinizi duyar gibiyim
Açık Radyo Günlüğü
Ama işte Açık Radyomuz öyle derya öyle engin öyle okyanuski, bu soru her sorulduğunda, yani, “Açık Radyo’yu anlat” dendiğinde veya hep sorulageldiği gibi, “Hmm, demek öyle bir radyo var, Peki ne çalıyorlar?” diye sual edildiğinde apışıp kalıyor insan
“Her şeyi” diyorum ben de cevabımın ne kadar manasız kaçtığını kendimde farkederek
“Nasıl yani, “Herşey”” soru dolu bakışlarını, “Abi/Abla bak sen aç bir (İstanbul ve yakın çevresi için fm 94.9 frekansını), tuşla bir (İnternet erişimi olan Tüm Kainat için) www.acikradyo.com.tr sitesini, bir iki gün dinle, farklı programları tecrübe et, ondan sonra konuşalım” diye ekliyorum üstüne
Biliyorum yetersiz, biliyorum “Açık Radyo Okyanusu” kaale alındığında minik bir hamsi balığı kadar manasız (Hamsi balığı değil tabi, benim blog) ama benim adım Hıdır değilse bile elimden gelen maalesef budur
Çok cüz-i bir azınlık dışında kimselere de haber etmiyorum aslında 288 haftalık Açık Radyo Günlüğü’mden (Ömer abi, tamam, farkındayım abi, “İyelik ekleri ve Ayraç”, evet abi)
En fazla, “İşte bu da benim Farmville’ım, benim oyunum” diyorum açıklama zarureti hasıl olduğunda.
20. yaşında ve 40. Yayın döneminde
Beni ve Aciz blogumu geçip tekrar asıl anlatmak istediğimze, doğum günü çocuğu “Açık Radyo”ya geçeyim
Efenim, bilenler bilir, Açık Radyo, her altı ayda bir yeni yayın dönemine geçer. İşte 27 Ekim itibarı ile 20. ylında 40. yayın dönemine geçti “Kainatın Tüm Sesleri”ne bizi meftun eden radyomuz.
Ben size kendimce bu yayın döneminde “Amman haa, kaçırayım demeyin”lerimi salık vereyim kısaca
Şimdi 40. yayın dönemi programına baktım ve bunun da manasızlığını farkettim arkadaş
Çünkü yayınlanan her programı öneresim var
O halda var mısınız şöyle yapalım.
20. Yıl Şerefine Yeşil Gazete’de Açık Radyo Yazı Dizisi
Ben de Açık Radyo’nun 20. yaşı şerefine bir süre daha Yeşil Gazete [ha-ki] köşesinden Açık Radyo yazıları kaleme almaya devam edeyim.
Hatta buna sizi de katayım
Siz de kendi Açık Radyo anılarınızı, Açık Radyo ile ilgili aklınıza gelenleri, yüreğinize işleyenleri “[email protected]” ve/veya “[email protected]” üzerinden bize gönderin biz de Yeşil Gazete [ha-ki] köşemizden paylaşalım tüm Kainat ile
Şimdilik son verirken Ömer abimize yürek dolusu teşekkürler
Hamiyetten gözlerimizi her daim yaşartan Açık Radyomuzu bizimle buluşturduğu, buluşturmaya 20 yıldır devam ettiği için
Geçtiğimiz sezon Tiyatro Boyalı Kuş’un repertuarına katılan, Jale Karabekir’in rejisörlüğünü üstlendiği, Yeşim Koçak’ın oynadığı “Melek”, Ekim ayı içinde yeniden seyircileri ile buluştu. Rüstem Ertuğ Altınay tarafından yazılan tek kişilik oyun, 1930lu yılların hareketli sanat ve magazin dünyasında, yaşamı trajik bir şekilde sona eren Melek Kobra’nın hastane günlerinden bir kesit sunuyor. Melek Kobra’nın kitaplaştırılan anılarının yanı sıra, Altınay’ın dönem gerçekliklerine dayandırdığı kurmacalarıyla zenginleşen metin, erken Cumhuriyet dönemindeki kültürel dönüşümün boyutlarını da gözler önüne seriyor. Dramaturjisi Nelin Dükkancı, koreografisi Gökmen Kasabalı tarafından üstlenilen oyundaki performansıyla Koçak, “Ekin Yazın Dostları 2014 Tiyatro Ödülleri” kapsamında “yılın küçük salon kadın oyuncusu” ödülünü kazanmıştı.
Tiyatro Boyalı Kuş, Melek Kobra’nın hayat öyküsüne dair yorumunu, “Operet kralının kızı, dublaj kralının karısı, güzellik kraliçesinin kuzeni… Melek prensesin sonu muğlak masalı” olarak sunuyor. Son nefesini verdiğinde henüz sadece 24 yaşında olan bu genç ve hızlı kadının yaşadıkları, bize dönemin fay hatlarını birer birer aktarıyor. Bir yandan önceden batılılaşmışlar pudralarını tazelerken, diğer yandan yeni burjuvalar servetlerini kullanarak muasır medeniyetle aralarını yapmaya ve kapamaya çalışıyor. Tüketen bir aşkın acısı yetmezmiş gibi, hastalığın pençesindeki Melek, önce ilgi odağı bir kadın olarak kalabalığın içinde, sonra ölüme yürüyen genç bir insan olarak dört duvarın arasında, yalnızlığını demliyor. Sadece dönemini değil bugünü de fısıldıyor bizlere…
Minimal bir sahne tasarımı tercih eden Jale Karabekir, kostüm tasarımında Burcu Rahim, ışık tasarımında ise Erdem Çınar’ın estetik dokunuşlarıyla “az ile çok” vermeyi başarıyor. Kendisiyle oyun hakkında biraz sohbet ettik:
Sayın Karabekir, Tiyatro Boyalı Kuş olarak Melek eserinin repertuarınıza kazandırılma hikâyesinden kısaca bahsedebilir misiniz?
“Feminist bir tiyatro olarak yıllardır farklı çalışmalar ve etkinlikler yapıyoruz. Melek oyununun yazarı Rüstem Ertuğ Altınay ile Tiyatro Boyalı Kuş’ta yıllardır farklı projelerde çalışıyoruz. Ertuğ, Türkiye modernleşmesinde beden politikaları üzerine yıllardır akademik olarak çalışıyor. Melek kendisinin yıllardır yazmak istediği bir oyundu. Bize yıllar içinde bir kaç kere teklifte bulundu. Ancak tek kişilik bir oyun prodüksiyonu için, bu rolü başarıyla canlandırabilecek bir oyuncuya ihtiyacınız var. Yeşim Koçak ile arkadaşlığım eskilere dayanıyor. İlk olarak “Ophelia’yı Kim Öldürdü?” adlı performatif oyunumuzda onunla çalışma şansına sahip oldum. Daha sonra Strindberg’in “Matmazel Julie” adlı oyunuyla birlikte çalışma pratiğimiz daha da gelişti. Yeşim gibi yetenekli bir oyuncunun Melek Kobra rolünün üstesinden hakkıyla geleceğini düşündüm ve Ertuğ’un teklifini bu kez gerçeğe dönüştürdük. Tiyatro Boyalı Kuş’un diğer oyunlarından farklı olarak, bu oyun repertuarımızda kalıcı bir yere sahip… Melek umuyoruz yıllarca sahnelerde olacak.”
Jale Karabekir
Melek Kobra’nın hikâyesini 2014 Türkiye’sinin kadın ve kadın sanatı sorunları açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Eseri yorumlamanıza bu ilişkinin yansımaları nasıl oldu?
“Melek Kobra 24 yaşında hayata gözlerini yummuş bir sanatçı. 1939’da tüberküloz hastalığına yenik düşüyor. Kısacık hayatında yaşadığı birçok hayal kırıklığı var. Tarihsel açıdan baktığımızda o dönemin diğer kadın sanatçıları gibi hayattaki zorlukların üstesinden gelebilmek için bağımlı bir kişiye de dönüşüyor. Bu, bizim yorumumuz tabii. 1920 ve 1930lar ile ilgili çok fazla kaynağa ulaşamıyoruz sanat camiasında. Gökhan Akçura’nın çalışmaları ve Melek Kobra’nın hasta iken tutmuş olduğu günlükler biraz o döneme şık tutuyor. Ancak Afife Jale’nin morfin bağımlılığı, Cahide Sonku’nun alkol bağımlılığı da tesadüf olamaz sanırım. Kadın olmak bu ülkede ezelden beri zor, hele kadın sanatçı olmak çok zor. 2014 ile karşılaştırdığımda çok büyük farklar var elbet, ama benzerlikler de var. Erkeklerin egemenliği sanatta hala söz konusu. Melek Kobra’nın da zaten hatıratında kendine “Kobra” soyadını alması da ilginç. Şunu söylemek istiyorum: Babasının ya da eşinin soyadını taşımış bir kadın sanatçı olarak hayatının son evresinde kendine ‘Kobra’ soyadını alıyor. Aslında hatıratını Akçura bulmasa biz hala kendisine babasının soyadıyla hitap ederdik herhalde, belki de zaten kendisini tanımazdık bile. Bence Melek’in kendi hayatıyla ilgili yapabildiği, duruş sergileyebildiği tek şey “Kobra”. 2014’te biz kadınlar için her şey kolay işlemiyor. 1930’lara nazaran tabii ki bir çok şey değişti. Ancak hala toplumda ciddi bir kadın düşmanlığı var. Zaten bu ayrıca hükümet politikası da. Kadının toplumdaki statüsü hızla değiştirilmeye çalışıyor, bunun tabii olumlu yönde olmasını bekliyorduk ancak tam tersi söz konusu. Melek oyununun bize kattığı en önemli olgu, sanırım tarihle ilişkimiz. Kendi tarihimizle kurduğumuz ilişki. Kadınlar olarak… Ertuğ, oyunu dönemin gerçeklikleriyle birlikte harmanladığı için Cumhuriyetin ilk yıllarının sanat camiasını da anlamaya çalışıyorsunuz. Sanırım o çok da değişmemiş! Birbirinin ayağını kaydırmacalar, dedikodular… Biz Melek ile başaramayan bir kadını anlatmaya çalıştık sahneden, Cumhuriyet’in başaramayan bir kadınını… Bu anlamda da ideolojik eleştirileri de var Melek’in…”
***
Değerli yorumları için Jale Karabekir’e teşekkür ederek yüzümüzü başarılı oyuncu Yeşim Koçak’a çevirelim.
İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü mezunu Koçak, 11 yıl Kenter Tiyatrosu’nda çalıştıktan sonra, 5 yıldır da Şehir Tiyatroları’nda görev alıyor. ”Yeşim Koçak, hızlı geçişlere sahipti ve oldukça zengin bir palette performans sergiledi. Bu açıdan etkileyiciydi.” Bu sözler, oyunun 2014-2015 sezon prömiyerini izleyen Dünya Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Genel Sekreteri Michel Vaïs’e ait. Biz de ödüllü sanatçıya başarısının sırlarını sorduk:
Melek Kobra rolüne bir oyuncu olarak nasıl ve ne sürede hazırlandınız? Gerçek bir karakter olması itibarıyla döneme ve karakterin özelliklerine dair araştırmalarınız oldu mu?
“Yaz provası yaptık. Temmuz’da başladık provaya, Eylül’de perde açtık. Önce bulabildiğimiz döneme ait belgesel özellik taşıyan kaynakları okuduk. Elbette bana en çok malzeme çıkaran kaynak, Gökhan Akçura’nın gün yüzüne çıkarttığı, Melek Kobra’nın hatıratı oldu. Melek’in kişiliğine, hayata bakışına, kadınlığına, mesleğine hissettiklerine dair çok ipucu yakaladık oradan. Ve özellikle de hastalığının seyriyle birlikte yaşadığı ruhsal değişimi kavramak açısından çok faydalıydı hatırat. İnternetten edindiğimiz daha genel bilgiler de vardı. Fotoğraflarda, dönem kadınlarının saç ve makyaj tercihlerini, duruş, bakış ve jestlerini inceledik.”
Yeşim Koçak
Üç Melek Kobra’dan bahsedebiliriz: Tarihte yaşamış gerçek bir Melek Kobra. Ertuğ Altınay’ın oyunlaştırdığı metinde bir idea olarak var edilen Melek Kobra ve Jale Karabekir’in rejileri ve sizin oyunculuğunuzla yorumladığınız bir Melek Kobra. Üçü arasında sizce farklılıklar var mı?
Ne yazık tarihte yaşamış aktris, operet sanatçısı Melek Kobra’ya dair elimizde çok az belge var. Hatırat tesadüf eseri Gökhan Bey’in eline geçmese, Melek, neredeyse bu dünyadan hiç geçmemiş sayılacakmış. Ertuğ’un metinde yarattığı dünya ise Ertuğ’un o döneme hâkimiyetiyle birlikte çok kanlı canlı bir hal aldı. Onun fantazisi ile oluşturduğu mesleki ilişkiler, döneme ait sahip olduğu bilgiyle çizdiği sosyal hayat… Bütün bunların içinde, kendisini terk etmiş fakat hala âşık olduğu kocası ve onu adım adım ölüme götürdüğünü bildiği tüberküloz hastalığıyla mücadele eden, anası babası tarafından bir kenara itilmiş bir kadın… Bir yandan cemiyet hayatında, kürkler, inciler, şampanyalar ve ahbaplarla mutlu hissetmek isterken, bir yandan çıplak bir hastane odasına mahkûm bir kadın… Kocasının, babasının, “başarmış” kuzininin ismiyle anılan bir kadın… Jale’yle ben de, bu camiada ayakta durmaya çalışan iki tiyatrocu kadın olarak Melek’le empati kurmaya, onun koşullarında onun penceresinden bakmaya çalıştık oyuna… Bahsedilen üç Melek Kobra birbirini besledi galiba.
Günümüzde ağırlıklı olarak dizi endüstrisi nedeniyle tiyatro oyuncuğu yeniden yükselen bir kariyer tercihi olmaya başladı. Göz önünde bu kadar çok oyuncu olması, magazin dünyasının da iştahını kabartıyor olmalı. Melek Kobra’nın hikâyesinden bir oyuncu ve bir kadın olarak bugüne taşınabilecek mesajlar var mı?
Bir kadın tiyatrocu olarak işimi, Melek’in döneminin koşullarıyla karşılaştırılmayacak kadar rahat yaptığım muhakkak. Fakat bugünün kendine göre zorlukları olduğu da su götürmez bir gerçek. Şu an sahneye çıkabiliyor olmamızı borçlu olduğumuz kadınlar çok ağır bedeller ödemişler. Ancak sahneye çıkma, kendini öne çıkarma iddiasındaki kadın, her dönem, her kültürde, her coğrafyada, kendine ait zorluklar yaşamış ve yaşıyor. “Kadın yönetmenle” çalışma mutluluğunun sık rastlanır bir şey olduğu günlere bir an önce kavuşmayı, mesela, öyle isterim ki.
***
Melek, yeni sezonunda, 29 Kasım Cumartesi Saat 20.30 ve 10 Aralık Çarşamba Saat 20.30’da Cihangir’deki Tatavla Sahne’de sergilenecek. Temsillerine Anadolu yakasında devam edecek Tiyatro Boyalı Kuş, Melek’i, 25 Aralık Perşembe Saat 20.30’da Kadıköy Belediyesi Halis Kurtça Kültür Merkezi’nde oynayacak.
Klişelerin ötesinde bugün pek de vakıf olmadığımız bir döneme genç bir kadının gözünden şahitlik etmek ve zengin bir oyunculuk performansının keyfine varmak için öneririm.