22 Kasım Cumartesi akşamı saat 10’da Japonya’nın orta kesimi 6,8 büyüklüğünde bir depremle sarsıldı. Güvelik kuvvetleri ve NHK’den alınan bilgilere göre deprem sebebiyle evleri yıkılan 21 kişiden 13’ü yaralandı .
Tokyo’ nun 180 km uzağında da hissedilen, derinliği 10 km olduğu bildirilen depreme bağlı olarak Tokyo Meteoroloji Ajansı’ndan yapılan herhangi bir tsunami uyarısı yapılmadı. Deprem Niigata Eyaleti’nde de 5 şiddetinde hissedildi.
Ulusal Polis Ajansı’ nın verdiği bilgilere göre ise deprem, Hakuba Köyü’nde 1998 Nagano Kış Olimpiyat oyunlarında kayak ve diğer bazı etkinliklerin gerçekleştirildiği bölgede 5 eve ciddi zarar verdi, evi yıkılan 21 köylü ise kurtarıldı. Kurtulanlardan en az ikisinin yaralı olduğu bilgisi verilirken yaralanma derecelerine dair net bir şey söylenmediği bildirildi.
NHK ise 5’i ağır olmak üzere toplam 13 kişinin yaralandığı bilgisini verdi.
Japonya Hükümeti Kabine Baş Sekreteri Yoshihide Suga, gazetecilere Japon askeri birliklerinin bölgeye gönderildiğini ve bir kısım birliğin de bölgeye gönderilmek üzere hazır bekletildiğini aktardı.
Kyodo Haber ajansı yükek hızlı tren seferlerinin tekrar ilan edilene dek durdurulduğunu açıkladı.
Tokyo Elektrik Şirketi (TEPCO) yetkilisinin yaptığı açıklamaya göre, bölgedeki Kashiwazaki Kariwa Nükleer Santali’nde herhangi bir anormal durum saptaması bulunmuyor. Kashiwazaki Kariwa Nükleer Santrali dünyanın en büyük nükleer santrali ve 7 reaktörünün tümü halihazırda kapalı bulunuyor.
11 mart 2011’de Japonya 9 şiddetinde bir deprem Sendai’nin kuzeyini vurmuş büyük bir tsunamiye sebep olmuştu. Toplam 20 bin kişinin öldüğü felakette Fukushima Daiichi Nükleer Santrali’nde yakıt çubuğu erimeleri olmuştu. Fukushima Daiichi Nükleer Santrali’ndeki kaza Çernobil kazasından sonraki 25 yıl içinde yaşanan büyük nükleer felakettir.
Bu yazı filmin bilimsel içeriği, mühendislik boyutu hakkında değil. Daha ziyade ekoloji politik ve kolonyalizm çerçevesinde eleştirel bir değerlendirme sunuyor. Filmin kısa hikâye örgüsü şöyle: Dünyanın yakın geleceği anlatılıyor. Söylenmiyor ama muhtemelen iklim değişikliğinden ötürü büyük bir dönüşüm yaşanmış. Bir anda bastıran büyük toz fırtınaları evlere-tarlalara zarar veriyor. Gıda üretimi insanlığın en büyük meselesi hâline gelmiş. Okullarda 20. yüzyıl, “insanlığın felaket çağı/ müsriflik” olarak anlatılır olmuş. Amerika Birleşik Devletleri’nin bu süreçte çözüldüğünü anlıyoruz. (Ama bir tür devlet yapısı belli ki muhafaza edilmiş.) Geçmişi inkâr eden (misal aya aslında gidilmediğini telkin eden) yeni bir müfredat-tarih kaleme alınmış. Çiftçilik (en saygın değilse de) en yaygın meslek hâline gelmiş.
Filmin ilk kısmı antropolojik bir deneysellik, pek çok farklı noktaya açılabilecek bir kurmaca potansiyeli içeriyor. Ancak bir macera filmi olarak “kurtuluş”, “umut” temalı ikinci kısım, bilindik mitolojik öğelere, bir klasik Amerikan hikâyesine dönüşüyor. Amerikan bayrakları (biraz değişmiş olmasına rağmen sembolü tanıyabiliyorduk) gözümüze sokuluyor; ama mesele bunla sınırlı değil. Filmin temel hikâye örgüsü Amerika’nın icat ettiği bir hayli problemli bir geçmiş anlatısına dayanıyor. Buna keşfedilmemiş toprak/frontier hikâyesi diyeceğim. Şöyle özetlenebilir: Geçtiğimiz 500 sene boyunca Avrupa’yı kasıp kavuran vebadan, savaşlardan, baskıdan kaçan milyonlarca insan, yeni (ve boş!) topraklar bulmuş ve Amerika’da kendilerine “beyaz” bir sayfa açmıştır. (Beyaz, evet, çünkü Siyahlara açılan sayfa bu değildir.) Bu esnada on milyonlarca yerli kılıçtan geçirilmiş, telef edilmiştir; ama tarih kitaplarında bunlar hâlâ bir detay olarak anlatılır. Hattâ kâşiflere övgüler düzülür, Kolomb’un anısı yad edilir, Amerika’nın kendine uydurduğu “Yeni Dünya” masallarına inanılır. Amerikan muhayyilesinin en derinlerine sinmiş bu yeni hayat arayışı, geçmişten kopuş, Yeni Dünya ütopyası vs. filmde de hemen her yerde vurgulanmış. Bu tarz filmlerin Amerika’dan çıkması, orada anlatılagelen tarih kurgusuna dayanması elbette tesadüf değil.
Yeni ve boş bir dünya hayali, sömürgeci yayılmanın mitolojisi olarak da düşünülebilir. Aslında bir şiddet hikâyesidir. Örneğin Kristof Kolomb’un Arawak yerlileriyle ilgili ilk izlenimi şu olmuş: “Bunlardan harika hizmetkâr olur. Elli kişiyle bunların hepsini boyunduruğumuz altına alıp tüm istediklerimizi yaptırabiliriz.” Kendisine altın bulup getirmeyen yerlilerin ellerini kestirmiş. 1495 yılında sağlıklı ve iyi durumdaki kadın-erkek-çocuk 1500 Arawak yerlisini esir etmiş, bunlardan beş yüzünü İspanya’da sergilemek için zorla gemilere bindirmiş, yolda da iki yüzünü telef etmiş.
Fakat “keşfederken” açığa çıkan şiddet bu süreç anlatılırken geri plânda kalmış; yerini kutlamalara, kendine hayran bir Batı anlatısına bırakmış. Kolomb’un heykelleri dikilmiş. (Şimdi malum, bu şan-şöhretten pay almak adına “müslüman kaşif” tartışması başladı. Konuyla ilgili şu linke bakın: riyatabirleri.amerikaya-damga-vuran-muslumanlar)
Bu esnada Yeni Dünya denen yer de toplumsal muhayyileye farklı şekillerde sirayet etmiş, misal “el değmemiş cennet” olarak temsil edilir olmuş. Keşfedilen mekânlar yabanıl, insansız (yahut orada yaşayanlar insan bile olsa insanlıkları şüpheli, dolayısıyla köle etmeye ve katletmeye müsait) olarak görülmüş. Topraklar “boş” olarak telakki edilmiş, el konmuş. Sömürgeciliğin en çok zirve yaptığı dönemde bu dokunulmamış yeni cennetleri bulma dürtüsü de o oranda artmış. Dolayısıyla boş topraklara ulaşma, yeni yerlere yayılma, keşfedilmemiş olanı keşfetme, kötü olan eskiyi arkada bırakma gibi temalar zaten anlatılagelen, işin katliam kısmını hasıraltı ederek destansı özellikler kazanmış kolonyal hikâyelerin yeni bir ifadesi. Filme sirayet eden ve sorgulanmadan kullanılan hikâye kalıbı da bunlardan başka bir şey değil.
Filmde keşif, kutsal bir vazife ve yegâne çözümmüş gibi sunuluyor. Filmin baş kahramanının ağzından Amerika’yı Amerika yapan birtakım hasletler anılıyor. Örneğin ufkun ötesini merak etmek… Bu esnada geçmiş olduğu gibi terk edilebiliyor. Böylelikle ne eşitsizlikle ne zenginliğin kökenleriyle ne 3. Dünya ile ne de felaketin aslî sorumluları ile yüzleşmeye gerek kalıyor. Düşününce aslında rahat bir çözüm bu: Oyuncağı kırılınca onu olduğu gibi bırakıp yeni oyuncağına geçen bir büyük çocuk var karşımızda sanki.
Bu noktada bir durup başka hikâyelerle bağlantılar kurmak da mümkün. Örneğin bulunan yeni gezegende hayatın iki kişi ile başladığı gösteriliyor. (İkisi de Beyaz ve Amerikalı elbette, filmin Siyahî karakteri işin sonunu getiremiyor, şaşırtıcı değil, yine Beyaz Beyaza kalınıyor). Bu da bildiğimiz Adem ve Havva’nın hikâyesi. İşledikleri günah yüzünden cennetten kovulup dünyadaki hayatı başlatmışlardı onlar da. Bu, artık amellerinden sorumlu tutulacakları yeni bir hayatın başlangıcı olarak yorumlanabilir yahut işlenen suçun bedelinin ödenmesi olarak… Malum, cennetten kovulunca insanlar artık iyiyi-kötüyü ayırt etmekle yükümlü hâle gelmiş. Ama yine de ben geçmişe böyle set çeken “haydi bir daha” türkülerine pek sıcak bakamıyorum. O yüzden de şu ana kadar olanlarla yüzleşmektense yeni bir yere kaçarak paçayı sıyırma çabasını pek de masum bulmuyorum.
Bir de belki Nuh’un Gemisi’nden bahsedilebilir. Ancak Nuh’un Gemisi, insan soyunun nasıl hayatta kalabileceğine dair daha gerçekçi bir senaryo sunuyor. Malum, Büyük Tufan’dan sadece insanlar kurtarılmaz, hayvanlar da alınır gemiye. Bundaki amaç sadece gıda tedariki değildir üstelik, gıda hâline gelmeyecek canlılar da dahil edilir. Zira insanın (soyut ve ilişkisiz bir canlı olarak) tek başına olduğu bir dünya tasavvur edilmez. Filmde böyle bir boyut yok. Başka bir galaksiye kaçmak için kullanılan gemide hayvan-bitki (döllenmiş yumurta şeklinde dahi olsa) taşındığına dair bir emare görmüyoruz. Mısır, sadece gıda olarak var.
Ekolojik bir bakış, hiçbir türün “özerk” olmadığını söylüyor bize. Çiçeklerle arılar, ağaçlarla kuşlar, insanlarla bakteriler hayatı mümkün kılan bir ilişki içinde. Ortak bir yaşam ancak bu şekilde ortaya çıkıyor. İnsan bedeninde “kilolarca” bakteri yaşıyor mesela. Asalak değil bunlar, sindirim sisteminin bir parçası. Yani türler, birbirinden bağımsız bir “hayatta kalma mücadelesi” sürdürmüyor. 19. yüzyıldan kalma “sadece güçlü olanın hayatta kaldığı rekabet” anlatısı, evrimin var olan şekillerinden yalnızca biri; gücün başka hâlleri de var. Hayatta kalmak pek çok tür için (rekabetten ziyade) dayanışma ağları kurmak, ortakyaşamcı (symbiotic) ilişkiler geliştirmekle mümkün oluyor. Filmde bunun yerine ilişkisiz, daha doğrusu varlığını diğer türlerden bağımsız olarak hayal edebilen; Aydınlanma düşüncesine dayalı bir insan algısı çıkıyor karşımıza. Anlaşılan insan gittiği yeri tek başına fethedecek. Filmin posterleri de bu kanaati güçlendiriyor. Kendine aradığı yeni ev, diğer türlerle ilişki üzerine kurulu değil, tamamen insanlarla (ve insana tâbi robotlarla) sınırlı bir toplumsallıktan ibaret olacak.
Toparlayacak olursak, Yıldızlararası zaten aşina olunan mitolojik temaları pahalı bir bütçeyle yeniden işliyor; gişe başarısı da kısmen bu aşinalıktan geliyor. Sinemalar yeni hikâyeler anlatır gibi gözükse de eski masal temalarını tekrarlayabildiği oranda başarılı oluyor. Vladimir Propp‘un Masalın Biçimbilimi kitabında belirttiği şemalar (örneğin zor bir problemle uğraşan genç Murph’e babasından “sihirli” denebilecek bir yardım gelmesi) bu bilindik kalıpların ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. Masalların, çocukların hayatta zorluk yaşadığı bazı meseleleri (büyümek olabilir, kötülükle baş etmek olabilir) yumuşatmak gibi, hâlleşilir kılmak gibi bir vazifesi var. O yüzden iyi sonla bitmeleri elzem. Bu film de o anlamda bize kendimizi iyi hissettirecek bir masal anlatıyor. Demek ki bir büyük felaketle karşı karşıya olsak da hayatta açılacak yeni sayfalar, her zaman gidilecek boş topraklar bulunur. God Bless America, ne diyelim!
Büyükler için yazdığı romanları ama özellikle de öyküleriyle geniş bir okur kitlesi tarafından beğenilerek okunan Cemil Kavukçu bu kez de kalemini çocuklar için eline almış. Kitap Bobo, Pamuk ve Topik adında üç köpeğin maceralarını anlatıyor. Adını da zaten köpeklerin ilk hecelerinin birleşiminden alıyor: Bopato. Serinin ilk kitabı köpekleri tanıdığımız ve bir araya gelişlerini anlatan Havhav Kardeşliği.
Topik evcil hayvan satan bir dükkânda, kendisini sahiplenecek birini beklemektedir. Burcu adında çok tatlı bir kız onu satın alır. Topik ilk başlarda korkudan biraz etrafı batırsa da zamanla eğitimli cici bir köpek olur. Bu arada sahibiyle de aralarında çok güçlü bir dostluk kurulur. Topik iyidir hoştur, çok sevimlidir ama ev köpeği olduğu için bir tırsak, biraz da şımarıktır. Topik’in yediği önünde yemediği arkasındayken, Burcu’nun bir kardeşinin olacağının öğrenilmesi üzerine kendini bir anda hayvan barınağında buluverir.
Bobo, yaşlanmış bir çoban köpeğidir. Sahibine gönülden bağlıdır ve koyunları canı pahasına korumaktadır. Ancak artık yaşlanmıştır ve yerine çocukları yetişmiştir. Çobanın kendisini artık gereksiz bir boğaz olarak gördüğünü ve yanında istemediğini öğrenince üzüntü içinde evini terk eder. Yolu sonunda büyük şehrin kenar mahallerine düşer. Burada başka köpeklerle karşılaşır. Çok iri olduğundan köpek çetesinin başına getirilir.
Pamuk, bir inşaatta doğmuş sokak köpeğidir. Annesinin koruyuculuğu altında kardeşleriyle birlikte yaşarken, birden belediye ekiplerinin ailesini götürmesi üzerine bir başına kalır. Sokaklarda çaresizce dolaşırken Bobo ve çetesiyle karşılaşır. Bobo, Pamuk’u himayesine alır. Yemek bulmak için üst mahalleye gittikleri bir gün belediye ekipleri onları yakalar ve hayvan barınağına kapatır. Burada Topik’le karşılaşırlar ve kardeşlik tamamlanır. Bopato ismini alırlar, birlikte hayvan barınağından kaçmaya karar verirler. Kitabı 8 – 9 yaş grubuna önerebilirim.
Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.
Nolan kardeşlerin (Jonathan ve Christopher) sinemayı ne kadar etkili kullanabildiklerini daha önce defalarca filme de uyarlanmış Batman karakterinden ‘Dark Knight’ gibi bir film çıkardıklarında görmüştük; hatırlarsanız o dönem Heath Ledger’ın muhteşem oyunculuğuyla asıl karakterin bile önüne geçen Joker karakteri efsane olmuştu. Heath Ledger’ın film gösterime girmeden hayatını kaybetmiş olması ise Nolan kardeşlerin başarısının yeterince konuşulamamasına neden olmuştu. Şurası bir gerçek ki kardeşlerin en büyük gücü izleyenin en başta kendisini sorgulamasını sağlamaları; kendinizi Joker gibi bir karaktere hak verirken ve sempati olmasa bile empati duyarken bulmanızı sağlamak her babayiğitin harcı değil. Christopher Nolan aynı başarıyı (yine her biri ayrıca güzel seyirlik olsalar da) serinin kendi çektiği diğer iki filminde veya Inception’da gösterememişti.
Ama şu anda gösterimde bulunan ‘Yıldızlararası’ [Interstellar] filmine gelince… Herhangi bir yorumda bulunmadan önce bile bir durmak lazım. Sıcağı sıcağına (filmden çıkalı henüz iki saat olmadı) bunları yazmam ne kadar doğru bilemiyorum, ama yazmazsam çoğunun yok olacağını hissediyorum. Öncelikle eğer kara deliklerin göbeğinde bir”tekillik” (singularity) varsa oraya kadar gerçekten gitmemize gerek kalmadan o tekilliğin içine çekildim. Tabii ki fiziksel gerçekliğe uygunluğundan değil, yarattığı hissiyattan bahsediyorum. Fizikle uygunluğu konusunda bir sürü tartışma var, ancak açıkçası bir saf bilimkurgu okuyucu/izleyicisi olarak sanırım ilk defa fizikle uygunluğunu sorgulamıyorum ve o kadar da önemli olmadığını düşünüyorum. Önemli olan bir nokta varsa şu: O tekilliğin içinden aynı insan olarak çıkamazsınız, ve ben de üç saat öncesinde sinema salonuna girenden farklı bir insan olarak çıktım o salondan. Öykünün evrensel düzeyden küresele ve bireysel düzeye kadar sürekli burnuma dayadığı ikilemler ve seçimler nedeniyle boğazımda bir yumruk, göğsümde bir tuğla ile izledim ve yarattığı fizik gerçekliği anlayabilmek için de beynim sürekli çalıştı. Benim için şimdiye kadar ki en önemli film olabilir mi acaba? Bilmiyorum, zaman ve etkisinin kalıcılığı gösterecek.
Konuyu herhangi bir sinema sitesindende okuyabilirsiniz, ancak spoiler vermemeye çalışarak beni neden bu kadar etkilediğini anla(t)maya çalışayım. Öncelikle atmosfer tanıdık: ismini doğrudan vermese de iklim değişikliğinin bildiğimiz haliyle uygarlığı (yok etmediği ama) çürüttüğü ve zorlu koşullarda kalan nüfusa yiyecek sağlamanın, yani çiftçiliğin en öncelikli iş olduğu bir dünyadayız. O kadar ki çiftçi gereksinimi yüzünden ordular dağılmış, mühendislik gibi meslekler geri plana düşmüş, teknoloji artık kullanılsa da hayran olunan bir olgu değil, ve tabii ki uzay araştırma ve görevleri kamuoyu nezdinde herhangi bir kaynak ayırılması tepki çekecek kadar gözden düşmüş. Buna rağmen giderek ve hızla ağırlaşan kriz 1920’lerin ABD’sinde yaşanan ve içinde bulunduğumuz bir kaç sene içindeki kuraklıkla yinelenen ‘Toz Çanağı’na (Dust Bowl) da referans veriyor ve yetiştirilebilen tek tahıl olarak mısır kalıyor. Bunun dışındaki bütün ürünler giderek yetiştirilemez hale geliyor ve tarlalar yakılıyor; bu arada mısırın da sonunun yakın olduğunu öğreniyoruz. Bu ortamda -dünyanın geri kalanını bilemiyoruz ama- ABD hala kurumsal örgütlenmesini korumuş. Ama o kurumlar bünyesinde bile örneğin 20.yüzyılın uzay görevlerinden olumlu bir şekilde bahsetmek neredeyse suç; hatta Ay’a gidilmediği ve bunun Sovyetler’e karşı dönemin propaganda savaşının bir parçası olduğu yaygın bir kanı. NASA ise gizli bir örgüt gibi çalışmak durumunda kalan küçük bir kuruluş sadece. Dünya artık insanlık için yaşanmaz hale geleceği kesin bir gezegen, ve alternatif başka bir gezegen de yok…ta ki!
Evet, o NASA Satürn yörüngesinde açılmış bir solucan deliğinden geçilebilecek başka bir galakside yaşanabilir olması mümkün gezegenler olduğunu keşfediyor ve Lazarus adını verdiği ailesi olmayan 12 bilim insanını kendilerini daha sonra izleyecek bir ekip için önveri toplamaları için önden göndermiş. Mühendislik becerilerini tarım aletlerini programlamak için kullanan eski uzay test pilotu kahramanımız ise izleyecek ekip için önde gelen bir aday, ancak olası 3 gezegeni barındıran sistemin merkezindeki kara delik, görelilik kuramı, yerçekimi ve bir boyut olarak zaman bundan sonrasında filmin başrolünde. Bu konulara biraz aşina olmayanların anlamakta oldukça zorlanacağı bölümün özü ise pilotun geride bırakacağı oğlu ve özellikle kızı ile bir daha görüşme olasılığının çok az olması, geri dönse bile uzayda ve dünyada zamanın ilerleyişindeki fark nedeniyle kendisi fazla yaşlanmazken dünyada kalanların yaşlanacağı (yani kızının kendisinden daha yaşlı olacağı), daha da önemlisi belki dünyanın çoktan yaşanmaz bir yer haline gelmiş olup insanlığın yeryüzünden silineceği gerçeği. Ve sonunda biraz insanlığı kurtarma görevinin, biraz da merak ve heyecanının ağır basıp gitmeye karar verdiğinde kızının kendisine veda etmeyi ya da Satürn’e kadar uzay aracında geçen iki yıl boyunca mesaj bile göndermeyi reddetmesinin yarattığı ağırlık filme hakim oluyor. Küçük yaşta bir kız babası olmak da beni bu kadar etkileyen ikinci boyut sanırım. Çok hakim olmasam da uzay yolculuğu ve yukarıda adı geçen bütün kozmolojik konular ve felsefi sonuçlarıyla ilgileniyor olmam da üçüncü boyutu. Sonuçta kendileri mesaj gönderemeseler de dünyada kalanların yıllar içinde gönderdiği mesajları alabiliyorlar ve bu arada onların kendilerine göre hızla akan hayatlarına giderek kötüleşen dünya halinde eşlik edememenin yükünü taşıyorlar. Pilotun daha sonra NASA’da çalışmaya başlayan kızı ancak pilotun kendisini terkettiği yaşa girdiği doğum gününde bir mesaj göndermeye karar veriyor, ancak hala terk edilmişlik psikolojisini aşabilmiş değil.Özellikle ilk gezegene inip birkaç saat içinde kendilerini bekleyen uzay istasyonuna döndüklerinde aslında 24 sene geçmiş olduğunun farkına varmaları ve arada gelen mesajları izleyerek yakınlarının yaşlanmalarını ve yaşamlarındaki trajik gelişimeleri izlemeleri oldukça travmatik bir etki yaratıyor.Başka bir ikilem ve güçlük ise insanlığın soyunu sürdürmek için yine kendilerinin karar vermeleri gereken Plan A ve B olarak kurgulanmış seçenekler; ilki dönüp geride kalan insanları yeni dünyaya taşıma, diğeri ise beraberlerinde getirdikleri döllenmiş yumurtaları yetiştirme senaryosu, ve tabii buna karar vermeleri için ellerindeki kaynakların (zaman, yakıt,…) sınırlılığı ve yanlış seçimleriyle de daha da sınırlı hale gelmesi. Yine düşündürücü (ama umutlu) bir son seçilmiş olsa da gerçek dünyada başka bir gezegen seçeneğimiz yok, bizim için kaygılanan ve bize doğru yolu gösterecek uzaylılar da varsalar bile henüz ortaya çıkmadılar.
Film çok sayıda başka film ve öyküye referans veriyor. Yukarıda değindiğim ekolojik kriz distopyası dışında “2001: Bir Uzay Macerası”na gerek robotlar TARS ve CARE, gerekse de uzay boşluğunda tek başına kalan ve yeniden doğan astronot temaları yoluyla çokça gönderme var. Bunun ötesinde Uzay Yolu serisinin hem TV, hem sinema versiyonlarında ve başka bir çok bilim kurgu eserde çokça kullanılan akıllı robotlar, solucan deliklerinden geçişler, zaman yolculuğu, kara delikler ve tekillik temaları çok daha yalın halde ve sade görsel efektlerle resmedilmiş, ancak beraberinde getirdiği felsefi sorunlar yerli yerinde, tam da bu nedenle daha etkili. Ekolojist akımların temel yaklaşımı olan ‘uzay gemisi dünya’ temasına ve dünyayı dünya dışından gören astronotların yaşadığı aydınlanmaya (Overview Effect) konu ve görsel olarak bolca referans veriliyor. Kurtuluş senaryolarında çeşitli ‘yeni dünya yaratma’ (terraforming) girişimleri ve hatta bir ara formül olarak ‘Elysium’benzeri uzay istasyonuna taşınma karşımıza çıkıyor. Ve daha önce bu kadar çok işlenmiş tema ve motiflerden özgün bir yapım çıkabiliyor (ki çok sevilen ve çığır açan Matrix serisini benbu yüzden bir türlü sevememiştim). Arada heyecanın arttığı hareketli sahneler de yok değil, özellikle baş dönmesinden yakınanlar rahatsız olabilirler.
Sonuç olarak film oldukça derinlikli bir öykü ve çok başarılı kurgulanmış. Nolan kardeşler de yarattıkları karakterlere (ve tabii asıl biz izleyiciye) çok acımasız davranmış. Ne kadar anlatsam da izlemeden anlamanız mümkün değil. Ancak uyarmam da gerekiyor: filmden ya çok etkilenirsiniz, ya da hiç sevmez ve çok sıkılırsınız.Özellikle de benim gibi küçük (kız) çocuk babası, ekolojik krizden kaygılanan ve uzay-zaman konuları ile ilgilenen bir izleyici iseniz gerçekten arası yok, ancak bu durumda her halukarda izleyeceğinizi de varsaymaktan başka çare yok. İyi seyirler…
7-8-9 Kasım tarihlerinde 11 ilde gerçekleştirilen Sürdürebilir Film Festivali kapsamında gösterilen Gringo Trails/Turistin Ayak İzleri büyük bir endüstri haline gelen turizm sektörünün son 30 yılda nasıl değişimlere uğradığını ve bu değişikliğin başta doğaya ve ekosisteme ne kadar zarar verdiğini anlatan bir belgesel olarak izleyicinin karşısına çıkıyor.
Antropolog Pegi Veil’in imzasını taşıyan Gringo Trails/Turistin Ayak İzleri, Bolivya Amazonlarından başlayıp, Tayland’ın parti sahillerine, Timbuktu çöllerinden, Mali’ye, Bütan’ın nefes kesici güzelliklerine kadar uzanıp Turistin Ayak İzi’nin doğayı nasıl tahrip ettiğini gözler önüne seriyor.
İnternet çağının sınır tanımadığı küreselleşen dünyada insanların el değmemiş doğal güzellikleri bulup, keşfetmesi ve tahrip etmesi kaçılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.
Gringo Trails/Turistin Ayak İzleri, 1981 yılında Bolivya ormanlarında kaybolan Israil asıllı gezgin Yossi Ghinsberg bu deneyimini kitaplaştırdıktan sonra Bolivya ormanlarını merak edip gelen turistlerin eko sisteme farkında olmadan ne kadar zarar verdiklerini anlatarak başlıyor. Sonrasında Tayland’ın takım adalarının yıllar önce eşsiz güzelliklerine tanık oluyoruz. Zamanla insanlığın doymak bilmeyen bilinçsizce şekillenen keşfetme merakıyla el değmemiş sahillerin bir çöplük haline nasıl dönüştüğüne içimiz burkularak tanıklık ediyoruz.
Sürdürebilir Turist Olmak Mümkün!
İnsanların yaşarken gözden kaçırdığı küçük detaylar, gezerken yeni yerler keşfederken de bilinçsizce hareket ettiğini, tüketme alışkanlığın frenleyemediğini belgesel boyunca gözlemleyebiliyoruz. Diğer taraftan ise doğal güzellikleri koruma, yaşatma konusunda ise alternatiflerin olması gerektiğini mesajını alıyoruz. Belgeseli izlerken, turist olarak keşfetmek istediğimiz yerlerin kültürüne de doğal güzelliklerine en az zararı vererek (iz bırakmadan) gezebilmenin mümkün olduğunu düşünebiliyoruz.
Gringo Trails/Turistin Ayak İzleri belki de bugüne kadar gözden kaçırdığımız turist kimliği ile gezdiğimiz, keşfettiğimiz yerleri doğal yapısını farkında olmadan değiştirdiğimizi, tahrip ettiğimizi etkili bir şekilde vurguluyor. İzlenmesi gereken bir belgesel olan Gringo Trails/Turistin Ayak İzleri belgeselini yakında yayın hayatına başlayacak olan Sürdürebilir Yaşam TV internet sitesinden izleyebilirsiniz.
Şehir yaşamında henüz işgal edilmemiş parkları ve evlerimizi saymazsak her yer tüketim toplumunun ortalama alışkanlıkları ile işgal edilmiş durumda. Ne yiyeceğimize bile karar veren bu ortalama alışkanlıklara direnmek mümkün mü bilmiyorum. Ama direnişin sırlarından biri de keyifli alışkanlıklar edinmek. İstanbul’da yaşayan Amerikalı arkadaşım Brooks Emerson ile birlikte belli günler görüşüp Vegan yemekler yapmaya karar verdik. Konuklarımız olursa onları da davet ettiğimiz soframızda kendi yaptığımız yemekleri yiyip keyifli sohbetler de yapıyoruz. Asıl Vegan olanımız Brooks ama ben de vegan yemekleri o kadar seviyorum ki, yakındır Vegan olmam.
Yemek hazırlarken Brooks’un temel ilkesi ‘’her gün sofraya gökkuşağını getirmek’’. Şanslı bir ülkede yaşıyoruz her mevsimin kendine ait rengarenk sebzelerini ne zaman istesek bulabiliyoruz. Brooks’un mutfağında takvime eklenmiş bir listesi var. Listede hangi mevsimde hangi meyve ve sebzeler yetiştiriliyor kolaylıkla takip edebiliyorsunuz. Yemek yaparken vazgeçilmez temel ilkelerimizden biri de, mutfağı olabildiği kadar dağıtmak ve yemek yaparken asla temizlik yapmamak. Kirli tabakları yıkamak, tezgahı silmek falan gibi yemek yapmanın kutsallığını bozacak işleri mutfağımızdan uzak tutuyoruz. Becerebildiğimiz her şeyi evde yapmaya çalışıyoruz. Örneğin mayalanmış hamur her an kullanılmak üzere önceden hazırlanmış olup, buzdolabında saklanıyor. Aynı hamuru bir hafta bozulmadan saklamak ve çeşit çeşit lezzetler yaratmak için kullanmak mümkün.
Bugün pizza yapmaya karar verdik
Bizimki önceden hazırlanmıştı ama öncelikle size hamuru nasıl hazırladığımızı anlatayım. En iyisi bir gün önceden hazırlamak
1) Yedi litrelik bir kabın içine üç bardak sıcak su (ama kaynar olmayacak), 1.5 yemek kaşığı maya ve 1 yemek kaşığı tuzu koyuyoruz.
2) Altı buçuk bardak unu da ilave ettikten sonra tüm un ıslanıncaya kadar karıştırıyoruz.
3) Kabın üstünü strec filmle kapatıp iki saat oda ısısında tutup, ardından da buzdolabına kaldırıyoruz. Buzdolabında en az üç saat tuttuktan sonra kullanılabilir olan hamurumuzun mayalanıp kabardığını göreceğiz. Yedi gün buzdolabında tutabileceğimiz bu hamur her geçen gün biraz daha ekşir. Aynı hamuru pizza yapmak için olduğu gibi gözleme ya da ekmek yapmak için de kullanabiliriz.
Şimdi de pizza sosunu hazırlayalım
Yapacağımız pizza kesinlikle vegan olacağından peynir kullanmayacağız. Aslında vegan peyniri diye bir sey olmadığından, hazırlayacağımız içeriğin peynir lezzetini aratmayacak bir sos olduğunu vurgulamak isterim.
1) İhtiyacımıza göre miktarlarını dengeli bir şekilde ayarlayabileceğimiz, iki diş sarımsak birer adet iri olanlarından kırmızı biber, yeşil biber ve soğanı iki yemek kaşığı zeytinyağı ile soğanlar pembeleşene kadar tavada kavuruyoruz.
2) Hemen ardından bir iri yeşil kabak ve havucu dilimleyip tava içine ekliyoruz.Yeşil kabakların dış katlarını özel kesici bir rende ile spaghetti gibi kesip bir sonraki aşama için saklıyoruz. Bu aşamada tavaya koyduğumuz dış katları kesilmiş kabakların gövdelerini kullanıyoruz. Bu sırada biraz pul biber ve kekikte ilave ediyoruz. Pizzadaki miktarlar biraz da göz kararıyla yapılıyor.
3) Kabukları soyulmuş iki domatesi da tavaya ekleyip, domatesler eriyinceye kadar tavada çeviriyoruz.
4) Hemen ardından da iki yemek kaşığı un ilave edip sosu karıştırıyoruz. Ocakta pişmekte olan karışıma ¾ bardak hindistan cevizi sütü ekliyoruz. Karışımın köpüklendiğini görünce de önceden ince uzun spaghetti gibi kestiğimiz yeşil kabakları ilave ediyoruz. Bu aşamada sosu tadıp özellikle baharat açısından eksiklerini denetliyoruz.
5) Artık sos hazırlığının finaline geldik, elimizle böldüğümüz bir avuç dolusu ıspanağı ekleyip ocağın altını kapatıyoruz.
Şimdi de Pizza yapalım
1) Şimdi de önceden hazırladığımız hamurdan bir dolu avuç alıyoruz. Ama öncesinde pizza hamurunu açacağımız masa üstünü bir avuç unla sıvayıp hamuru kolaylıkla işleyeceğimiz bir zemin oluşturuyoruz. Merdane ile dilediğimiz ölçüde açtığımız hamurun kenarlarını kıvırıp üstüne koyduğumuz sosun taşmasına engel oluyoruz.
2) Bu arada fırınımızı 350-400 santigrat dereceye ısıtıyoruz. Fırınınızın içinde bir ısı tuğlası yoksa ki yoktur. Komşu inşaattan zemin döşemesinde kullanılan geniş bir graniti ödünç alıp, fırının içine yerleştiriyoruz.
3) Ahşap paletinizin üzerine mısır unuyla sıvayıp, masada hazırladığımız açılmış pizza hamurunu palete yerleştiriyoruz. Hazır olan sosumuzu ortadan kenara doğru yayarak pizza hamurunun üstüne yayıp fırının ısını kontrol etmeye gidiyoruz. Eğer ısı 350 santigratı bulmuşsa paletimizin üzerindeki pizzayı fırının içine yerleştirdiğimiz granitin üstüne fırıncı hareketiyle bırakıyoruz.
4) Yaklaşık 25 dakika sonra parmaklarınızı yiyecek kadar lezzetli (bizim yaptığımız öyle oldu) pizzanız hazır olacak.
Çevre sorunları günümüz toplumlarının önemli sorun alanları arasında yer almaktadır. Çağdaş toplumların karmaşık yapısı nedeniyle çevre sorunlarının ortaya çıkması ve çözümü sürecinin oldukça farklı seviyelerden oyuncuları ilgilen-dirdiği ve bu oyuncuların müdahale ve etkisine konu olduğu görülmektedir. Bu oyuncular merkezi yönetimlerden, gönüllü kuruluşlara, uluslararası kuruluşlardan yerel yönetimlere ve özel sektörden bilim insanlarına kadar oldukça geniş bir yelpazede faaliyet gösteren oyunculardır. Günümüzün karmaşık sorunlarının çözümü sürecinde merkezi yönetimler ve ulus üstü oyuncular etkili olmakla birlikte bu alana farklı seviyelerdeki oyuncuların ve özellikle de yerel yönetimlerin dâhil olması artık bir seçenek değil bir zorunluluktur.
Çevre sorunları bir yerden ortaya çıkan, yayılan ve çözümü için yerelde müdahaleyi gerektiren sorunlardır. Özellikle de kentlerin küresel iklim değişikliği başta olmak üzere muhtelif çevre sorunlarına yaptıkları katkıları hesaba kattığımızda bu alanların yönetiminden sorumlu yerel yönetimlerin hem sorunların ortaya çıkmasını önleme hem de var olan sorunların çözümü sürecinde önemli bir rol oynama potansiyelleri mevcuttur. Türkiye’de yerel yönetimlerin çevre sorunlarının önlenmesi ve çözümü sürecindeki yerini belirleyen yasal ve kurumsal çerçeveyi betimleyen bu çalışma, aynı zamanda bu çerçevenin başarısını değerlendirmekte ve bu alanda son dönemde gözlemlenen değişmeleri ortaya koymaktadır. Bu çerçevede bir yandan yerel yönetimlerin artan merkezileşme karşısında karşılaştıkları sorunlar tartışmaya açılırken diğer yandan iklim değişikliği örnek olayı üzerinden yerel yönetimlerin ve yerel yönetim ağlarının küresel sorunlara müdahale potansiyeli incelenmiştir. (Tanıtım Bülteninden)
Türkiyede Yerel Yönetimler ve Çevre
Küresel Sorunlar, Yerel Çözümler ve Yeniden Merkezileşme Tartışmaları
Gökhan Orhan
Seçkin Yayıncılık
2014
* * *
Ormanda Yaşam
Sivil itaatsizlik anlayışının öncülerinden sayılan Amerikalı yazar, filozof ve şair Walden Gölü kıyısında, şehirden ve modern hayattan kopuk bir biçimde geçirdiği yıllara ait deneyimlerini okurlarıyla paylaşırken sosyal ve ekonomik hayata dair, bugün için bile marjinal sayılabilecek fikirlerini öne sürmekten geri durmuyor.Amerika Birleşik Devletleri’nin henüz emekleme çağında olduğu bir dönemde, sanki insanların hırslarının ve ihtiraslarının varabileceği noktayı o günde görmüşçesine, yalnızca doğanın nimetlerinden ve kişinin kendi emeğinden faydalanarak yaşayacağı bir dünyadüzeni tasarlayan Thoreau aynı zamanda tasarladığı düzenin ilk uygulayıcısı. İflah olmaz bir münzevi olan Thoreau ile Walden Gölü kıyısında geçireceğiniz saatler düşünce dünyanızda yepyeni kapılar açacak. “Kedere bir övgü yazmak değil niyetim, sadece seher vaktinde tüneğinde dikilen bir horoz gibi kuvvetle ötmek ve komşularımı uyandırmak. (Tanıtım Bülteninden)
Ormanda Yaşam
Henry David Thoreau
Zeplin Kitap 2014
* * *
İklim Değişikliği ve Kuraklık
Ümit Şahin ve Levent Kurnaz’ın “İklim Değişikliği ve Kuraklık” kitabı ilk bakışta fizikî dünyanın temel özelliklerine eğilen ve genel gidişâta dair eğilimleri ele alan bir kitap gibi gözükebilir. Ama, aldanmamalı! Kitabı 4 bin ikiyüz yıl öncesindeki Akad’ın Laneti’nden gelip sadece 35 yıl sonrasının muhtemel su kıtlığına, dev mülteci dalgalarına ve “din” savaşlarının kaotik manzaralarına uzanan cehennemî bir panorama olarak okumakta çok yarar var. Yazarların, önlemler konusuna da ciddiyetle eğildiğini dikkate alırsak, karar alıcılar başta olmak üzere hepimiz için önemli uyarıları olduğunu söylemeliyiz! (Ömer Madra)
İklim Değşikliği ve Kuraklık
Ümit Şahin&Levent Kurnaz
İstanbul Politikalar Merkezi
2014
Burada ne adınızın ne soyadınızın önemi var, siz sadece rakamlardan ibaretsiniz, aşağıdaki soruları cevaplayın yeter .
“Ayakkabı numaran kaç?”
“Kaç kilo doğdun?”
“Boyun kaç?
“Doğum tarihin nedir?
Profesör ve Hizmetçi : Japonca orijinal adının tam Türkçe karşılığı ile Profesörün Aşık Olduğu Matematik Formülü. Türkiye’de ilk defa Pegasus Yayınevi aracılığıyla orijinal dilinden çeviriyle okurlarıyla buluşuyor. Böylece yazarın İngilizce ve Fransızca dillerine yapılmış çevirileri arasına Türkçe çevirisi de eklenmiş oldu. Eser Japonya’da sinemaya da uyarlanmıştır.
Sinemaya uyarlanmış eserden bir sahne
Roman, geçirdiği trafik kazası sebebiyle günlük hayatında 80 dakikada bir bellek kaybına uğrayan profesör, ona yardımcı olmak için işe alınan tek çocuklu yalnız bir kadın ve çocuğunun arasında şekilleniyor. Üniversitede çalıştığı yıllarda başarılı bir matematik bilim insanı olan profesör, 1975 yılında bir trafik kazası geçirmiş ve bellek kaybına uğramıştır. Yardımcıya ihtiyaç duyduğu bir hayata başlamışken göreve gelenler birbiri ardına işi bırakmaktadır. Bunda şüphesiz profesörün rolü büyüktür çünkü ya alınan yardımcıları bir sonraki gelişlerinde tanımaz ya da onları ayakkabı numaralarıyla telefon numaralarından tanımaya çalıştığı için korkutup kaçırtır. Oysa kafasının içinde adeta “80 dakikalık film kaydı” bulunan profesör başkalarına garip gelse de insanlarla sadece matematik üzerinden bağ kurabilmektedir.
Profesörün “unutma” merkezli hayatında kıyafeti üzerine iğneyle iliştirdiği not kağıtları da büyük önem taşır. Belleğinin ışığı sönünce, “Benim belleğim 80 dakikalık ” yazan notlara tutunur. Kahvaltıda ne yediğini hatırlamıyor olsa da matematiksel denklemler sözkonusu olduğunda beyni mucizevî bir şekilde çalışmaktadır.Bu yöntemlerden korkmadan Profesöre hizmet eden, ona uyum sağlayabilen tek kişi profesörün sorularını sabırla sıkılmadan cevaplayan yeni yardımcısı olacaktır. İşe alınan yardımcının 10 yaşında rakamların sihirli dünyasıyla henüz tanışan bir de oğlu vardır ki Profesörün ona matematik sevgisini aşılaması zor olmaz. Profesörün karekök çağrışımıyla “Kök” adını verdiği babasız büyüyen çocuğa ilgi ve şefkati aritmetikle harmanlayarak sunması, kendisi de babasız büyümüş olan yardımcısının kalbini kazandıracaktır.
Bir çoğumuz için korkulu rüya haline gelen matematiğin Profesörün tutunduğu yegane dal olduğunu, ondan nasıl beslendiğini, hayatla matematiğin zaten iç içe geçtiğini, sabır ve sevginin o hayatı nasıl besleyip büyüttüğünü gayet güzel anlatan roman aynı zamanda okuyucularına beyzbol talimi yaptırıyor.
Profesör ve Hizmetçi (Pegasus Yayınevi)
2002 yılından beri Japonca’dan Türkçe’ye çeşitli çeviriler yapıyor olsam da Japonca’dan çevirdiğim ilk kitap olarak Yoko Ogawa’nın bu eserinin hayatımda ayrı bir yeri vardır. Çeviri süresince matematik ve beyzbol terminolojisiyle uğraştım. Matematikteki Artin teoremi, Mersene asal sayıları, Fermat teoremi, Euler teoremi ile bu kitap sayesinde tanıştım. Üstelik bu terimleri bir de Japoncadan çözmem gerekiyordu. Diğer bir sıkıntı da yoğun çalıştığım bir dönemde bu çeviriyi zamanında teslim etmekti. Hedefe varmanın yolu Profesöre layık, planlı bir çalışma ve matematikten geçecekti. Kendime her gün için 3 sayfa çeviri hedefi koydum. Kitaba dair heyecanımı yitirmemek adına çevirirken okuma yoluna gittim fakat bu sefer de kitabı daha çok okumak için çevirmeye devam etmem gerekiyordu. Sonuç olarak çeviri boyunca satırların arkasından sürüklendiğim gece ve gündüzlerim çok olmuştur.
Evet ben kitabın çevirisini zamanında bitirdim ama gerek ekonomik krizler gerekse farklı yayınevlerinin farklı tutumları neticesinde kitabın sizlerle buluşması hayli zaman aldı. Bu durumda geç olsun güç olmasın diyorum, size iyi okumalar !
Yoko Ogawakimdir?
Aslında Türkiye Japon Yazar Yoko Ogawa’nın adını ilk kez 2005’te vizyonda olan Türkçe adı Esrarengiz Sevgili “The Ringfinger (Yüzük Parmağı)” adlı filmin uyarlandığı romanla duydu. Yoko Ogawa 1962 yılında Okayama’da doğdu. Waseda Universitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezundur ama kitabı da okuyunca esas Yoko Ogawa’nın bir matematik dehası olduğunu anlayacaksınız. 1988’den beri yazmış olduğu 20’den fazla romanı 12 civarında hikayesi bulunmaktadır. Yazarın Japonya’da basılan birçok kitabı vardır bunlardan bazıları Japonca adlarının Türkçe karşılıklarıyla aşağıdaki gibidir :
Mükemmel Hastane Odası (1989), Çay Soğuk Olmayacak (1990), Hamile Takvimi (1991), Kenar Sevgisi (1991), Şeker Zamanlar(1991), Angelina(1993), Otel Iris (1996), Buz Kokusu (1998 ,bu kitap Profesör ve Hizmetçi’den hemen sonra Türkçe’ye çevirdiğim kitaptır dolayısyla o da 2008’den beri okuyucularla buluşmayı bekliyor) , Göz Kapağı (2001) , Profesörün Aşık olduğu Formül (2003, Türkçesi, 2014 Pegasus Yayınevi, eser Japonca olarak sinemaya da uyarlanmıştır ) , Unutulup Bulunan Masallar (2006), Küçük Kuş (2012), Onlar Her zaman Herhangi Bir Yere (2013).
Doğruya doğru… Öyle denk geldi ve elimde “high-art” malzeme kalmadı. O nedenle, saati normale çekilmiş kasvetli kış akşamlarında ve karantinaya alınmış mutsuz grip inzivalarında kullanmak üzere filmlerden bahsedeceğim, bu hafta. Ama hiç öyle vizyona yeni düşmüş filmleri beklemeyin benden! Dün gala yapan filmi, ertesi gün evinde seyredebilen indirme canavarlarından değilim. Zaten, anacağım filmlerin hepsini köhne DVD arşivimdeki yasal kopyalarından izledim, efendim…
Gelelim filmlerimize…
“The Assasination of Jesse James by the Coward Robert Ford” (Tür. Ödlek Bob Ford’un Jesse James’i Esaslı Mıhlaması)
“Jesse James” adını duyduğunuzda aklınıza ilk gelenin bir vahşi batı aksiyonu olduğuna ihtimal veririm. Ama durum öyle değil. Diyalogları yoğun ve ağır tempoda ilerleyen bir “psikolojik drama” ya da “gerilim/drama denemesi” diyebiliriz. Jesse James’in, çetesindeki genç bir arkadaş tarafından nasıl vurulduğunu anlatıyor bize bu film, tam 2 saat 33 dakika boyunca… Spoiler Alert: Jesse James filmin sonunda ölüyor…
İyi özellikler: 1) Süzme salak ile zeki, naif ile hain arasında sürekli çizgi değiştiren harika bir oyunculuk sergileyen Casey Affleck… 2) Brad Pitt… Her zamanki gibi iyi… 3) 1880’ler Birleşik Amerika’sına belgesel bir bakış. Üstün bir mekan ve kostüm gerçekçiliği… 4) Nick Cave…
Kötü özellikler: 1) Bu güney aksanı ne menem bir şey yahu? 2) Eee? Ne kazandık şimdi?
IMDB: 7.6 Yapım yılı: 2007
“Margot at the Wedding” (Tür. Kızkardeşim Margot Evliliğimin İçine Ne Etti?)
İki depresif kız kardeş birbirleriyle ölesiye çekişmektedirler. İkisi de birbirinin mutluğundan tiksinmektedir. Elbette biri başarılı ve korumacı diğeri mütevazı ve sıra dışıdır. Bu yetmezmiş gibi, etrafta çoluk çocuk birbirini cinsel obje olarak gören bir sürü ergen de vardır. Tüy dikmek üzere; çakal entelektüel bir yayınevi sahibi ve kaybedenler kulübü müdavimi bir bohem damat da işin içine girince, pirincin taşı ayıklanamaz hale gelecektir. Olaylar gelişir…
İyi özellikler: 1) Sadece 93 dakika 2) Jack Black (!) karakter oyuncusu oynamak istemiş… Ayy! Yazık kız!
Kötü özellikler: 1) Nicole Kidman en son sahnede çantasını falan bırakıp bileti bile olmadan nasıl bindi o otobüse?
IMDB: 6.0 Yapım yılı: 2007
“The Queen” (Tür. Tony Blair sadece Bush’un mu ellerini öptü sanıyorsunuz?)
Yakın tarihe ilişkin seyrettiğim sanırım en yakın film. Hellen Mirren kendisine Oscar kazandıran performansında bir oyuncu olarak çok geniş bir palet kullanmıyor açıkçası. Eh, bir İngiliz kraliçesinin ne kadar geniş bir palette duygu sergilemesini bekleyebilirsiniz ki? Ama zaten ona altın heykelciği kazandıran da bu duygusuz ifadeciliğindeki beceri olmuş. Yoksa benim favorim, Tony Blair’i hem yüz benzerliği hem de karakter uygulamasıyla çok iyi tasvir eden Michael Sheen idi. Hikaye de hikaye ama…
İyi özellikler: 1) Hellen Mirren 2) Michael Sheen 3) Prenses Diana ve Buckingham Palace ve Siyaset arasındaki üçgenler
Kötü özellikler: 1) Abi bu adamın nesi Prens Charles’a benziyor ya? Off! 2) Kraliçenin kocasının çayı soğudu!
IMDB: 7.4 Yapım: 2006
“The Three Burials of Melquiades Estrada” (Tür. Meksikalı bir adam var. Yine o ölüyor.)
Tommy Lee Jones ustamızın, tabii ki, çok güzel bir işi daha. Bizim güney hudutlarına benzetmek gibi olmasın, kevgire dönmüş olan Meksika-ABD sınırında yaşanan küçük bir cinayet hikâyesi… Amerikalı devriye, gariban kiremit suratlı Melquidas’ı “kazara” İsa’sına kavuşturur. Ahını yerde bırakmak istemeyen can dostu, göğsü yıldızlı bu sakar gringoyu kaçırır. Olaylar gelişir…
İyi özellikler: 1) Tommy Lee Jones canım ya… 2) “İşimdeyim gücümdeyim” tadındaki ruhsuz bir devriyeden, inanılmaz bir Stockholm sendromu dönüşümü çıkaran, çok başarılı Barry Pepper.
Kötü özellikler: 1) Bu filmi sevmeyenler de var ve sadece bu nedenle bile, dünya kötü bir yer olmaya aday olabilir.
IMDB: 7.5 Yapım: 2005
Eldeki malzemeleri tek seferde tüketmek istemedim… Arkası bir ara gelecek… İyi seyirler…
DL Cade’nin PetaPixel’de yayınlanan haberini, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Filiz İnceoğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.
* * *
İngiltere’deki evlerde, yaklaşık 1 trilyon pound değerinde, kullanılmayan ama belirli bir ticari değere sahip elektrikli ve elektronik cihaz bulunduğu tahmin ediliyor. Fotoğraf: Bernhard Classen/Alamy
Pekin’indeki hava kirliliği dünyaca biliniyor. İstatistikler ve teknik veriler şok edici olsa da, Pekin’de yaşayan bir vatandaş, durumun gerçekte ne kadar vahim olduğunu göstermek için fotoğrafın gücünden faydalanmak istedi – ve bu iş için birkaç yüz fotoğraf kullandı.
Zou Yi Pekin’de yaşıyor ve geçtiğimiz bir sene boyunca her gün günün aynı saatinde, aynı binanın fotoğrafını çekti. Kendi başına fotoğrafların pek bir çekiciliği bulunmuyor. Ancak, 365 gün boyunca çekilen fotoğraflar bir araya getirilip bir tablo oluşturulunca, Yi’nin hava kirliliği konusunda vermek istediği mesaj açıkça ortaya çıkıyor:
Zou Yi, PM 2,5 partikül maddeleriyle ilgili yaptığı okumalardan bahsederken, “Birçok insan gibi, okuduklarımı kısa bir süre içinde unutuyorum” diyor. “Fotoğrafları gördükten sonra insanların yaşam alanlarımıza dikkat etmeye ve onları korumaya başlayacağını ümit ediyorum. Veriler ve varsayımlar soyuttur ama fotoğraflar çok daha canlı bir tabloyu gözler önüne serebilir.”
Yi’nin fotoğrafları çok ilgi görüyor ve amacına uygun olarak başka insanlara benzer projeler için ilham kaynağı oluyor. Yi, insanların Çin’in her şehrinde böyle fotoğraflar çekmeye başlayıp, ülkedeki hava kirliliği gerçeğine dikkat çekmelerini istiyor.
Çektiği diğer fotoğrafları görmek ve Yi ile temas halinde olmak için Weibo microblog sitesini ziyaret edebilirsiniz.