Ana Sayfa Blog Sayfa 3814

Gezegeni Kurtarmak: Her Öğünde Biraz – Chris Hedges

Truthdig‘de Chris Hedges imzası ile yayınlanan yazının Açık Radyo.com‘da Ömer Madra çevirisi ile Türkçeye kazandırılmış halini sunuyoruz.

* * *

Benim vegan olma konusundaki yaklaşımım, Aziz Augustinus’un dinî bekâret konusuna yaklaşımı gibiydi biraz: “Tanrı bana perhiz gücü bağışlasın, ama hemen şimdi değil.” Ne var ki türlerin yokolması, suların kirlenmesi1, okyanusların ölü bölgelerle dolması ve doğal ortamların mahvolması olgularının önde gelen sebebi hayvansal tarım olunca,2 ekosistemin ölüm sarmalı da gittikçe belirgin hal alınca, vegan olmak, gezegeni ve canlı türlerini kurtarmak için hemen girişebileceğimiz en önemli ve doğrudan değişim oluyor. Karım –ki ailemizdeki yön değişikliğinin asıl motoru oydu–  ve ben, vegan olmaya karar verdik.

16 foods-carbon-footprint...

Hayvansal tarım dünya çapındaki tüm ulaşım araçlarının –yani arabaların, kamyonların, trenlerin, gemilerin ve uçakların– toplamının çıkardığı sera gazı salımlarından fazlasından sorumlu.3Besi hayvanları ile onların atıkları ve çıkardıkları gazlar yılda en az 32 bin milyon (yani 32 milyar) ton karbon diyoksit (CO2) salımından, ya da dünya çapındaki tüm sera gazı salımlarının yüzde 51’inden sorumlu.4 Besi hayvanları, karbon diyoksitten 296 kez daha yıkıcı bir sera gazı olan azot oksit salımlarının tümünün yüzde 65’inin müsebbibi.5 Besi hayvanı yemi olarak üretilen tahıl mahsulü, Amerika Birleşik Devletleri’nde kullanılan suyun yüzde 56’sının tüketilmesine yol açıyor.6 Dünya soya üretiminin yüzde sekseni hayvanlara yediriliyor ve bu soyanın büyük kısmı, bir zamanlar yağmur ormanı olan yerlerin ağaçlardan temizlenip araziye dönüştürülmüş topraklarında yetiştiriliyor.7 Amerika Birleşik Devletleri’nde yetiştirilen tahılın yüzde 70’i, tüketilmek üzere yetiştirilen hayvanların beslenmesine gidiyor.8

Asgarî miktarda hayvan ürünü üretmek için kullanılan doğal kaynak miktarı ise insanı afallatacak ölçüde: 1 litre süt elde etmek için 1000 litre su kullanılıyor.9 Bütün bunlara muazzam ağaç kesimleri ile yeni araziler açılmasını ve diğer büyük orman tahribatını eklersek –özellikle Amazon’da orman yıkım oranı yüzde 91’e çıkmış durumda10– o zaman kendimizi, büyük ölçüde hayvansal tarım endüstrisinin çıkarı uğruna yeryüzünün akciğerlerini ölümüne yağmalayıp söndürürken buluveririz biz de. Ormanlarımız, özellikle de yağmur ormanlarımız, atmosferden karbon diyoksiti absorbe edip onu oksijenle değiş-tokuş eder: Yani, ormanları öldürmek, gezegen için ölüm fermanı çıkarmakla aynı şeydir. Şu anda sırf besi hayvancılığına ayrılmış olan toprak miktarı, yeryüzünün kara kütlesinin yüzde 45’ine denk düşmektedir.11

Dahası, okyanuslara karşı girişilen büyük taarruz bu hesaba dahil değil. Dünyanın önde gelen balık sahaları aşırı avlanmadan mustarip, denizlerde devasa alanların ölü bölgelere dönüşme tehlikesi başgöstermiş durumda.

Bizler vegan beslenmeye geçerek, şirket kârları uğruna milyarlarca hayvanın işkenceden geçirilmesine suç ortaklığı yapmayı reddedebiliriz; ve buna ilaveten, özellikle kalp hastalığı ve kanser konularında yararı ayrıntılı olarak belgelenmiş olan bitkisel beslenmenin getireceği sağlık kazanımlarını elde edebiliriz.

Richard A. Opplander, “Comfortably Unaware: What We Choose to Eat Is Killing Us and Our Planet” (Huzurlu Gaflet: Yemeyi Seçtiğimiz Şeyler Bizi ve Gezegenimizi Öldürüyor) adlı kitabında, yiyip içtiklerimizi değiştirmezsek ileride başımıza geleceklere dair dehşetengiz senaryoları önümüze seriyor. Üretilmesi için yaklaşık 19 bin litre su gerektiren yarım kilo bifteği12 yemekten vazgeçersek, bütün yıl boyunca duş yapmaktan vazgeçmekle tasarruf ettiğimizden daha fazla su tasarrufu sağlayacağımızı, ABD’de tüm suyun yarısının hayvanları beslemeye gittiğini kaydediyor. Şöyle yazıyor Opplander:

Kirletmeye yaptığınız katkı, tüketmek üzere satın almaya karar verdiğiniz şeylerle başlar. Burada söz konusu olan, arada bir yaptığınız alışveriş değil: her Allahın günü yediğiniz içtiğiniz tüm yiyecek maddelerinden bahsediyoruz. Et ve diğer hayvansal ürünler sözkonusu olduğunda, bu seçimin çevreye getirdiği kirlenme muazzam boyutlara ulaşır. Siz yiyesiniz diye beslenip büyütülen o hayvanı yetiştirmek için, sessiz sedasız onunla birlikte taşınan bir bagaj vardır: Yani size göre sessiz sedasız; yoksa başka yerlerde bayağı büyük bir gürültü koparmaktadır o bagaj. Yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde tarım ve hayvancılık tesislerinde yetiştirilen tavuklar, hindiler, domuzlar ve inekler dakikada 2,3 milyon kilogramın üzerinde dışkı üretmektedir. Bunlar her yıl insanlar et yemeye devam etsinler diye yetiştirdiğimiz hayvanlardır ve ülkemizdeki toplam insan nüfusunun ürettiğinin 130 katı dışkı üretmektedirler. Bu gübre lâğımı hem küresel ısınmanın, hem su ve toprak kirlenmesinin, hem hava kirlenmesinin ve hem de kaynaklarımızın kullanılıp tüketilmesinin müsebbibidir. Yiyecek için beslenen hayvanların ürettiği atığın içinde hayvanın beslenip büyütülmesi süreci içinde kullanılan tüm antibiyotikler, böcek öldürücüler, yabani ot öldürücüler, hormonlar ve, hayvanları besleyip büyütme sürecinde kullanılan diğer kimyasal maddeler yer alır.

Herhangi bir yerdeki toprağın bir hektarlık parçasında, yenebilir hayvansal ürünlerin oniki ilâ yirmi katı ağırlığında yenebilir sebze, meyve ve tahıl yetiştirebiliriz. Esas olarak, öldürüp yiyeceğimiz hayvanları üretmek için toprak ve tahılın yirmi katını, suyun da yüzlerce katını kullandığımız gibi, su yollarımızı ve havamızı kirletiyor, yağmur ormanlarını yok ediyoruz … üstelik, onların yerine üretebileceğimiz bitkisel ürünlerden daha sağlıksız olan bir beslenme biçimi için.

Hayvansal tarım endüstrisi, sektör konusunda araştırma yapan ya da ona meydan okumaya kalkan herkesi yasa dışı veya suçlu ilan etmek için ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ticarî anlaşmalar ve ticarî işletme sırları gibi bahaneleri kullanarak, ABD’de yaklaşık bir düzine eyalette ifade özgürlüğünü kısıtlayan yasaların (ag-gag laws), federal düzeyde de Hayvancılık İşletmelerini Koruma Yasasının (Animal Enterprise Protection Act) geçmesini sağladı; bunların hepsi de terörle mücadele yasasının maddeleriyle güçlendirilmiştir. Vatanseverlik Yasası (Patriot Act), hayvansal tarım endüstrisinin kârlarına halel getiren beyanat verilmesini ya da bu yönde hareketlere girişilmesini suç saymaktadır. Radikal değişim, şirketlerin güdümündeki devletimizin güç ve kudretine karşı girişilecek her türlü meydan okumada olduğu gibi, kudret yapılarının dışında inşa edilmek zorundadır; besi hayvancılığı sektörünün karşısına çıkmayı reddeden belli başlı çevre örgütleri de buna dahildir ve değişim bunların da dışında geliştirilmek durumundadır.

Huntingdon’un Hayvanlara Eziyetine Son Verelim (Stop Huntingdon Animal Cruelty/SHAC) adlı grubun altı üyesi  2006’da Trenton, New Jersey’de federal mahkeme tarafından mahkûm edildi. Mahkeme, grubun web sitesini Huntingdon Life Sciences (Huntingdon Yaşam Bilimleri) adlı hayvan-deneyleri laboratuvarına yapılacak saldırıları kışkırtmak için kullandıkları gerekçesiyle onları mahkûm etmişti. Grup üyeleri Hayvancılık İşletmelerini Koruma Yasası’nı çiğnemek amacıyla kumpas kurmakla suçlanıyordu. Mahkûm olanlardan Andrew Stepanian –daha sonra serbest bırakıldı– bir federal “iletişim yönetimi birimi”nde tecritte tutuldu.

Besi hayvanlarımıza nasıl muamele ettiğimizi gösteren fotoğraf ve film çekimlerini yasaklayan yığınla yeni yasa var; bu durumda, boğazlanmayı bekleyen hayvanların devasa hangarlarda iğrenç derecede zalim şartlar altında tutulduğunu gösteren çok fazla görüntünün ortaya çıkmasını beklemeyin. Tarım şirketlerinin parasıyla satın alınmış politikacılardan, küresel ısınma üzerinde muazzam etkisi olabilecek bir beslenme şeklini savunmalarını da beklemeyin. Sektörden gelen reklam paraları için kuyrukta bekleyen kitle iletişim araçlarının (yaygın medyanın), bu sektörün gezegeni ne hallere sokmakta olduğu konusunda bizi bilgilendirmesini ise hiç beklemeyin.

“Cowspiracy: The Sustainability Secret”13 (“Komplosığır: Sürdürülebilirliğin Sırrı”) adını taşıyan yeni bir belgesel, hayvancılık tarımı endüstrisinin kudretini ele alıyor: Bu güç, dünya yüzünde ortak yararın şirketler tarafından yere yatırılıp boğazlanması şeklindeki yap-boz bulmacasının dev parçalardan yeni bir tanesini oluşturuyor. Film, kamuoyuna yalnızca hayvancılık tarımının çevresel etkileri konusunda değil, aynı zamanda, yediğimiz yiyeceğe neler yapıldığını, içine neler konduğunu da bildirmeye girişiyor.

“Hayvansal tarım endüstrisi, gezegenin üstündeki en kudretli endüstrilerden biridir,” diyor “Cowspiracy” filminde yer alanlardan gazeteci Will Potter. (Will Potter) “Bu ülkede çoğu insan para ve endüstrinin siyaset üzerindeki etkisinin farkında. Özellikle bu endüstride sözkonusu etkinin ortaya konduğunu açıkça görüyoruz. FBI’a göre hayvan hakları savunucularıyla çevre aktivistlerinin 1 Numaralı iç terör tehdidi sayıldıklarını öğrenmek pek çok insanı şoke edecektir. … Bugün asıl onlar şirket kârlarını diğer tüm toplumsal hareketlerden daha fazla doğrudan tehdit ediyor.”

Film, Sierra Club çevre kuruluşunun doğayı koruma direktörü Bruce Hamilton’un, bizi bekleyen vahim gelecek konusunda söyledikleri ile açılıyor. “Dünya iklim bilimcileri, sera gazı salımlarının en üst güvenli sınırı olarak atmosferdeki karbon diyoksidin milyonda 350 parça civarında olması gerektiğini belirtiyorlar,” diyor Hamilton. “Oysa biz 400’e ulaştık bile. Bilimcilere göre kuraklık, kıtlık, insanlar arası çatışmalar ve canlı türlerinde majör yokoluşlar gibi tehlikeli sonuçları göze almadan bu dünyada yaşam sürdürmeyi umabileceğimiz güvenli üst sınırın hararette en fazla 2 derece Celsius civarında bir artış olabileceğini söylüyorlar. Biz bu sınıra hızla yaklaşmaktayız ve atmosfere yerleşmiş bütün bu karbondiyoksit birikimiyle birlikte, o tavanı kolayca delip geçeceğiz. Dinozorların yok olduğu dönemden bu yana türlerin dünyada görülmüş en büyük oranda yokoluşuna göz göre göre tanık oluyoruz. Deniz seviyelerinin yükselmesi yüzünden ülkeler tümden sular altında kaldığında, ülkeler kuraklık yüzünden nüfuslarını tümüyle besleyemez olduklarını gördüklerinde ve bunun sonucunda son çare olarak başka bir ülkeye göç etmek veya başka bir ülkeyi istila etmek zorunda kalacaklarını farkettiklerinde, geleceğin iklim savaşlarını yaşayacağız.”

“Peki besi hayvanları ile hayvancılık tarımının buradaki rolü?” “Komplosığır” (Cowspiracy) filmini Keegan Kuhn ile birlikte yönetmiş olan Kip Andersen bu soruyu sorunca, “Ee…” diye yanıtlıyor Hamilton, “ne olmuş yani hayvancılığa?”

Aralarında Greenpeace, 350.org ve Sierra Club gibi önde gelen çevre örgütlerinin hayvansal tarım sektörünü karşılarına almayı reddetmeleri, şirket gücü karşısında aktivistler topluluğunun ne kadar âciz kaldığını gösteren bir pencere.

Kuhn’a Berkeley’de, Andersen’e de San Francisco’da telefonla ulaştım.

“Hem toplumda, hem de hükûmette petrol endüstrisine doğrudan bağı olanlardan çok daha fazla insanın hayvancılık tarım sektörü ile bağı var,” diyor Kuhn. “Petrol endüstrisi, görece olarak, çok küçük bir nüfusu istihdam eder ve nüfusun çok küçük bir kesimi tarafından kontrol edilmektedir. Tarım endüstrisi ise, hem hayvancılık sektörü, hem de o hayvanlara yedirilen yem ve tahıl sektörü olarak, çok daha büyük bir nüfusu bağrında barındırır. Siyasi bakımdan çok daha zorlu bir sektördür. Dünya yüzündeki en büyük yiyecek emtia şirketlerinden biri olan Cargill gibi şirketler, ABD’de siyasa yaratabilecek güçtedir. Hükûmet, uygun fiyata yiyeceğe sahip olmak istediğini söyler; bunun anlamı, bu şirketlere muazzam sübvansiyonlar vermektir. Yaşayabilmek için hayvansal ürünler yememiz gerektiği yolunda bir inanış var. Bu inanış hiç sorgulanmaz. Fosil yakıt sektörüne, elde alternatif yakıtlar olduğu argümanı ile daha kolay karşı durulur. Oysa insanlar hayvan yemeye bir alternatifin mevcut olduğunu düşünmezler bile.

“Yediğimiz şeylerin nasıl üretildiğini bilmemizi daha da zorlaştıran kanunlar çıkarılmasını kim ister ki?” diye soruyor Kuhn. “Hiçbir tüketici böyle birşey istemez. Tüketiciler daha büyük bir şeffaflık isterler. Bu da bu endüstrinin hükûmetle nasıl aynı yatağa girdiğini gösteriyor. Endüstri bizim ya da gezegenin yararına olmayan yasaları belirleyip dikte eder.”

“Hayvanları gizlemek, çiftlikleri gizlemek, bütün konuyu gizleyip gözlerden ırak tutmak, endüstrinin kullandığı bir pazarlama aracı,” diyor Kuhn.

“Endüstrinin tavrı şu: Eğer göremiyorsan, orada değildir. Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl 10 milyar çiftlik hayvanı boğazlanmakta. Peki ama nerede bu 10 milyar hayvan? 320 milyon insan nüfusu olan bir ülkede yaşıyoruz. İnsanları her yerde görüyoruz. O milyarlarca hayvan nerede peki? Onlar gözlerden uzakta barakalarda gizleniyor. Sektörün bu korkunç katliamları yürütmesine olanak veren bir gizlilik bu. Hayvanlara yaptıkları muameleyi de, çevreye yaptıklarını da gizliyorlar.”

“Daha küçük çiftliklerde hayvanların otlatılarak beslenmesi meselesi var bir de,” diyor Andersen. “Başta bu daha iyiymiş gibi görünüyorsa da, aslında daha kötü. Fabrika çiftlikleri hayvanlar için feci şartlar getiriyor olsa da, çevre açısından otlaklarda beslenmiş hayvanlardan daha iyi, çünkü metan gazı salımları, dışkı atıkları ve bir de, sığırlar kamu arazilerinde otlayabilsinler diye katledilen bütün o atlarla kurtlar var; bunların parası da bizim cebimizden çıkıyor. Biz filmde fabrika çiftlikleri üzerine odaklanmadık. Bunları herkes biliyor. Biz asıl şu sözümona sürdürülebilir çiftliklere baktık; hani şu herşeye cevapmış gibi gösterdikleri, insancıl (merhametli) çiftçilik dedikleri yerlere. Çoğu kez bu çiftlikler, hayvanlar için daha iyi şartlar getirseler de, çevre üzerinde çok daha kötü etki yaratıyorlar.”

Farklı bir zaman çizelgesine sahip olsaydık veya gezegen üzerinde 1,5 milyar insan yaşıyor olsaydı, o zaman bazı orta yolcu önlemler alma yoluna gidebilirdik” diyor Kuhn. “Ne var ki, ekolojik açıdan önümüzde duran mesele artık bize şunu gösteriyor: Bitki temelli bir hayat tarzına derhal geçmekten başka yolumuz kalmamış durumda.”

“Kaynaklarımızı en iyi şekilde nasıl kullanabiliriz?” Oppenlander “Huzurlu Gaflet” kitabında bu soruyu soruyor. “Hangi yiyecekler gezegenimiz üzerinde en az etki bırakacaktır? Hangi yiyecekler kendi insan sağlığımızı ve zindeliğimizi en çok geliştirip destekler? Hangileri en merhametli yiyeceklerdir? Biz yiyeceğiz diye bir başka canlı varlığı boğazlamaya gerçekten ihtiyacımız var mı? Sakın, sadece canımız istediği için yapıyor olmayalım bunu?”

Ekolojik çöküş ve yokoluştan kendimizi kurtarabilmek amacıyla radikal değişimleri gerçekleştirebilmek için şunun şurasında en iyi ihtimalle birkaç yılımız kaldı. Vegan beslenen bir insan her gün 4165 litre su, 9 kilogram CO2 eşdeğeri, 3 metrekareye yakın ormanlık arazi, 20 kilo tahıl tasarruf ediyor ve her gün, duyguları olan bir canlıyı ölümden kurtarıyor14. İleride bizi nelerin beklediğini biliyorsak eğer, veganlıktan başka hiç bir seçeneğimiz olmadığını görürüz.

 

(Çeviren: Ömer Madra)

To read in English (Truthdig, 9 November 2014) / Makalenin İngilizce aslını okumak için tıklayın:

Saving the Planet, One Meal at a Time (Thruthdig, 9 Kasım 2014)

[1]  “Water Footprint Assessment.” University of Twente, the Netherlands.

[2] “What’s the Problem?” United States Environmental Protection Agency. “Livestock’s Long Shadow: Environmental Issues and Options.” Food and Agriculture Organization of the United Nations. 2006.

[3] Ibid. (http://www.fao.org/docrep/010/a0701e/a0701e00.HTM

[4] Goodland, R; Anhang, J. “Livestock and Climate Change: What if the key actors in climate change were pigs, chickens and cows?” WorldWatch, November/December 2009. Worldwatch Institute, Washington, D.C., USA. Pp. 10-19.

[5] “Lifestock’s Long Shadow: Environmental Issues and Options.” Food and Agriculture Organization of the United Nations. 2006.

[6] 6. Jacobson, Michael F. “More and Cleaner Water.” In “Six Arguments for a Greener Diet: How a More Plant-Based Diet Could Save Your Health and the Environment.” Washington, D.C.: Center for Science in the Public Interest, 2006.

[7] Oppenlander, Richard A. “Comfortably Unaware: What We Choose to Eat Is Killing Us and Our Planet.” New York City: Beaufort Books, 2012.

[8] Ibid.

[9] “Water Trivia Facts.” United States Environmental Protection Agency.

[10] 10. Oppenlander, Richard A. “Food Choice and Sustainability: Why Buying Local, Eating Less Meat, and Taking Baby Steps Won’t Work.” Minneapolis, MN: Langdon Street, 2013. Margulis, Sergio. Causes of Deforestation of the Brazilian Rainforest. Washington: World Bank Publications, 2003.

[11] 11. Thornton, Phillip, Mario Herrero, and Polly Ericksen. “Livestock and Climate Change.” Livestock Exchange, No. 3 (2011).

[12] 12. Pimental, D., Pimental, M. “Sustainability of meat-based and plant-based diets and the environment.” American Journal of Clinical Nutrition, Vol. 78, 660s-663S, September 2003.

[13] “Cowspiracy: The Sustainability Secret,” http://www.cowspiracy.com/

[14] “Water Footprint Assessment.” University of Twente, the Netherlands.

 

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Chris Hedges

Çeviren: Ömer Madra

(Açık Radyo, Truthdig)

Tunus’ta devlet başkanlığı seçimi ikinci tura kaldı

Tunus’ta ülkenin yeni devlet başkanını belirlemek üzere dün gerçekleşen seçimlerde sonucu, hiçbir aday gerekli oy oranına ulaşamadığından ikinci tur yapılacak. Tunus haber ajansı TAP, seçime katılım oranını yüzde 64,6 olarak duyurdu.

14...

Ekim ayında yapılan parlamento seçimini laik Tunus’un Çağrısı (Nida Tunus) kazanmış, İslamcı Nahda Hareketi ikinci sırada kalmıştı. Yaklaşık 5,3 milyon kayıtlı seçmenin oy kullanabileceği seçimde pusulalarda 27 aday yer alıyordu. Nahda Hareketi “ülkeyi bölmek istemiyoruz” açıklamasıyla devlet başkanlığı yarışında aday göstermemişti.

Tunisia 1 televizyonunun açıkladığı sandık çıkış anketlerine göre, seçimin favorisi olarak görülen Nida Tunus’un lideri, 87 yaşındaki Beji Kaid Es-Sebsi yüzde 48 oy oranına ulaştı.Kurucu meclis tarafından geçici devlet başkanlığı görevine atanan Muhammed Munsıf Merzugi ise yüzde 27’de kaldı. Seçimlerin ikinci turu 28 Aralık’ta yapılacak.

(DW Türkçe)

 

İran’da voleybol maçı izlediği için tutuklanan kadın serbest

İran’da erkeklerin oynadığı bir voleybol maçını izlediği için hapiste olan 25 yaşındaki Gonçeh Gavami, kefaletle serbest bırakıldı. Gavami ailesinin yaptığı açıklamaya göre Gonçeh Gavami, sağlık nedenleri ile serbest bırakıldı ve Tahran’da ailesi ile kalıyor. 1 yıl hapis cezası alan Gavami, temyiz mahkemesinin sonuçlanmasını bekliyor.

Gonçeh Gavami, 20 Haziran'dan beri tutuklu bulunuyordu
Gonçeh Gavami, 20 Haziran’dan beri tutuklu bulunuyordu

İngiliz vatandaşlığı da bulunan Gavami, 20 Haziran’da bir grup kadınla beraber voleybol maçı izlemek istediği için gözaltına alınmıştı.Savcılar Gavami’yi muhalefetle ilişkili olmakla suçladı.

Serbest bırakılması için yüzbinlerce imza toplanan Gavani tutuklanmasını protesto etmek için açlık grevi yapıyordu. Gavami’nin ağabeyi İman Gavami, kardeşinin bir yıllık cezanın 5 ayını doldurduğunu ve serbest bırakılmasının kendileri için “beklenmedik ancak mutluluk verici” olduğunu söyledi.

İran’ın Şark isimli gazetesi Gavami’nin serbest bırakılması için ödenen kefaletin 38 bin dolar olduğunu yazdı.

İran’da 2012 yılında bu yana erkek takımlarının voleybol maçlarını kadınların izlemesi yasak. Aynı yasak futbol maçları için çok uzun süredir uygulanıyor.

(BBC Türkçe)

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kadın erkek eşitliği bu işin fıtratında yok”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Kadın ve Demokrasi Derneği ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın İstanbul ‘da düzenlediği KADEM 1. Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi’nde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan ” Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz, o fıtrata terstir. Tabiatları bünyeleri fıtratları farklıdır. İş hayatında hamile bir kadını erkekle aynı şartlara tabii tutamazsınız. Çocuğunu emzirmek zorunda olan bir anneyi, bir erkek ile eşit konuma getiremezsiniz” diye konuştu.

Eşitlik kadın kadına ya da erkek erkeğe olur

11Konuşması sırasında bazen erkek kadın eşitliği diyorlar ancak doğru olan kadın kadına eşitlik ve erkek erkeğe eşitliktir diyen Erdoğan, “Kadınların ihtiyacı olan eşitlikten ziyade eşdeğer olabilmektir. Yani adalettir. Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz, o fıtrata terstir. Tabiatları bünyeleri fıtratları farklıdır. İş hayatında hamile bir kadını erkekle aynı şartlara tabii tutamazsınız. Çocuğunu emzirmek zorunda olan bir anneyi, bir erkek ile eşit konuma getiremezsiniz. Kadınları erkeklerin yaptığı her işi yaptıramazsınız, komünist rejimlerde olduğu gibi. Eline ver kazmayı küreği çalışsın, olmaz böyle bir şey. Onun narin yapısına ters düşer” dedi.

“Feministler anneliği kabul etmiyor”

İslam dininin kadına annelik makamını verdiğini, cenneti de ayaklarının altına serdiğini dile getiren Cumhurbaşkanı, “Babanın değil annenin ayakları altına koymuş. Annenin ayağının altı öpülür. Ben anacığımın ayağının altını öperdim. Anam nazlanırdı, anacığım çekme ayağını derdim, çünkü burada cennetin kokusu var. Bazen ağlardı. Anne başka bir şey. Ve makamların o ulaşılamazdır. Ama bunu anlayanlar olur anlamayanlar olur. Bunu feministlere anlatamazsın mesela, onlar anneliği kabul etmiyor” şeklinde sözlerini sürdürdü.

Kadına karşı erkek şiddeti konusuna da değinen Erdoğan, barış dini İslam’da bunun söz konusu olamayacağını ifade ederek, “Kadın cinayetleri oluyor değil mi? Gerçek olarak düşüneceğiz işi. İnançlı bir insan, böyle sapıklardan bahsetmiyorum. Gerçekten bu işin değerini bilenden bahsediyorum. Bir kadın cinayeti kadına şiddet böyle bir şeye girebilir mi? Mümkün mü? Giremez. Niye? Çünkü bir Müslüman olarak konuşuyorum, dinimiz İslam. Biz bir barış dininin mensuplarıyız. Bunun mensupları olarak bizim dinimizde kadına bu şekilde bir zulmü asla yapamazsın. Şiddet uygulayamazsın. Hatta evlatları için kesin hüküm nedir? Yanınızda yaşlanırlarsa annenize babanıza öf bile demeyiniz diyor. Çekeceksin nazını. Ana bu. Ona öf bile dedirtmeyeceksin. Bizim değer ölçülerimiz bu kadar hassas” şeklinde görüşlerini dile getirdi

 

İngiltere’de elektrikli cihazlar için geri dönüşüm projesi

Rebecca Smithers’ın The Guardian’da yayınlanan haberini, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Bahar Baştüzel‘in çevirisiyle sunuyoruz.

* * *

Ellinin üzerinde şirket, İngiltere hükümeti tarafından desteklenen, kullanılmayan elektrikli cihazların yenileştirilme ve yeniden satışı projesine imza attı.

Salı günü açıklanan İngiltere Ulusal Girişim Planı’nın bir parçası olarak, tüketiciler ellerinde bulunan kullanmadıkları elektrikli cihazları peşin para karşılığında satıcılara geri vermeye teşvik edilecekler.  Bu malların yenileştirmesi ve yeniden satışı sağlanacak.

Old computers at recycling depot : Consumers offered cash for old gadgets in new recycling scheme

Elektronik atıkları değerlendirmeye yönelik devlet destekli bu plan, 51 firma ve organizasyon tarafından destekleniyor.

İngiltere’deki evlerde yaklaşık 1 trilyon pound değerinde,  takastan sonra muhtemel pazar değeri 3 trilyon pound’a ulaşabilecek, kullanılmayan ama belirli bir ticari değere sahip elektrikli ve elektronik cihaz bulunduğu tahmin ediliyor.

Devlet Atık Danışmanlık Birimi Wrap, sadece eski televizyonların takasının teşvik edilmesinin bile Birleşik Krallığın gayri safi milli hasılasına 2020 yılına kadar senede 750 milyon pound katkısı olacağını söyledi. Projeye imza atan şirketler ise İngiltere’deki televizyon satışlarının %66’sını temsil ediyor.

Tüketicilerin yarısından çoğu (%55’i), kullanılmış ama kaliteli marka ürünlerini, bilinen tanınmış bir bayiden alabileceklerini belirtirken, Wrap araştırmacıları tüketicilerin üçte ikisinin kullanmadıkları elektrikli cihazları memnuniyetle takas edebileceğini açıkladı.

Wrap’in CEO’su Dr. Liz Goodwin “Şirketlerle birlikte ekonomiye ve tüketiciye fayda sağlamak için ürün ve hizmetleri en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyoruz. Elektrikli ve Elektronik Cihaz Sürdürülebilirlik Eylem Planı (ESAP) ve diğer platformlarla birlikte yeni anlayışlar ve en iyi uygulama uzmanlıklarını paylaşarak, takas planı benzeri iş modellerinin önümüzdeki 3-5 yıl içinde gerçekleşeceğine inanıyoruz’’ dedi.

ESAP’a imzasını atan 51 şirketin eylem planı şunları içeriyor: Bu ​​tür geri alma ve satma benzeri yeni iş modellerini uygulamak, ürün dayanıklılığını uzatmak ve yeniden kullanım ve geri dönüşüm ile bu ürünlerin daha fazla değerler kazanmasını sağlamak.

 

Haberin İngilizce Orjinali

Haber: Rebecca Smithers

Yeşil Gazete için çeviren: Bahar Baştüzel

(Yeşil Gazete, Guardian)

Nasıl bir çözüm? – Altan Tan

Son otuz yıldır Kürt sorununa değinmeyen bir radyo ve TV haber bülteni ile içinde bu konuyla ilgili yazı-haber-yorum bulunmayan bir gazete bulmak mümkün değil.

Son iki yıldır ise neredeyse “çözüm süreci” ile yatıp, “çözüm süreci” ile kalkıyoruz.

Peki, nedir bu “çözüm süreci?”

Kürt sorununun çözümü için neler yapılmalıdır?

Kısa, orta ve uzun vade de hangi adımlar atılmalıdır?

Öncelikle belirtmek gerekir ki devletin ve AKP’nin çözümden anladığı ile halkın yıllardır beklediği çözüm aynı değil. Kürt halkının ezici çoğunluğu demokratik (demokratikleştirilmiş) bir cumhuriyette birlikte yaşamaktan yana.

Bu birlikte yaşamanın sınırlarının Avrupa Birliği modelinde olduğu gibi tüm Ortadoğu’yu kapsaması ve 20. yüzyılın başında cetvelle çizilen sınırların ortadan kaldırılması ise en büyük arzu.

Demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgür bir Kürdün bireysel ve kamusal hakları ile ilgili taleplerini birkaç ana başlık altında toplamak mümkün:

1. Ana dilde eğitim (radyo, TV, gazete, dergi, kitap, müzik, kaset, camide vaaz, köy-kasaba, şehir adlarının iadesi…)

2. Kürtçenin kamusal alanda kullanılması (2. resmi dil)

3. Bölgesel yönetim (etnik, dini, mezhebi değil coğrafi olarak)

Tüm bu haklar sadece Kürtler için değil Kürtlerle birlikte dini, mezhebi, ideolojisi ve etnik kimliği farklı (Alevi, seküler, dindar, gayrimüslim, Arap, Boşnak, Arnavut, Gürcü…) herkes için geçerli olmalıdır. Ancak bu yeni “demokratik cumhuriyet”in önündeki en büyük engel mevcut tekçi, laikçi ulus devlet anlayışıdır.

‘Tam demokratik Türkiye’ ve ‘Avrupa Birliği hedefi’ ile iktidara gelen AKP hükümeti ise 12 yıllık pratiğiyle bu konuda kendine bağlanmış umutları büyük oranda tüketmiş bulunmaktadır.

Tükenmiş, iflas etmiş ve son kullanma tarihi geçmiş mevcut paradigmayı değiştirerek, demokratik yeni bir cumhuriyet inşa etmek yerine YÖK, Diyanet İşleri ve Milli Güvenlik Kurulu gibi mutlaka kaldırılması gereken kurumları bile yerinde bırakarak; mevcut sistemi ufak tefek tadilatlar ve makyajlarla boyayarak yola devam etmek istemekte; ancak Ortadoğu’daki ve Türkiye’deki sorunlar karşısında bocalamaktadır.

Böyle giderse bir müddet sonra sorunları kontrol edemez ve yönetemez bir duruma düşecektir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti (MGK-MİT-Asker-Polis…) ile maalesef iktidara yerleştikçe “devletleşen/devletleştirilen” AKP’nin çözümden anladığı silahların susması, tabutların gelmemesi, PKK’nin silah bırakması/bıraktırılması, gerekirse bir genel afla PKK’nin dağdan inmesi/indirilmesi, Kürtlerin bireysel hakları ile ilgili ise (şarkı, türkü, kaset, kurs, seçmeli ders…) kısmi birtakım düzenlemelerin yapılmasından ibarettir.

Özetle ifade etmek gerekirse, Kürtlerin çözümden anladığı Türklerin sahip olduğu hakların aynısını elde etmek, AKP’nin çözümden anladığı ise öncelikle silahların susması, Kürtlerin de mevcut hâllerine razı olup daha fazlasını talep etmemeleri ve “defteri” kapatmalarıdır.

Silahları susturacak/susturabilecek tek irade PKK olduğundan birinci muhatap olarak PKK (Kandil-İmralı) seçilmiş, kimlik hakları ise ötelenmiştir.

Bu yanlış anlayışın göstergeleri açıkça ortadadır. Ağıtlara, hoyratlara, destanlara konu olan 12 Eylül’ün Diyarbakır Cezaevi hâlâ kapatılmamış, bir günde çıkarılabilecek seçim barajının düşürülmesi kanunu çıkarılmamıştır. Yasal, anayasal düzenlemelere gerek duymadan çok kolay ve basit bir şeklide yapılabilecek köy-kasaba-şehir adlarının iadesi yapılmamış, alay-ı vâlâ ile ilan edilen Kürtçe seçmeli ders için ancak binbir badireden sonra mezun olabilen 1.500 Kürtçe öğretmeninin ise açlık grevlerine kadar uzanan büyük mücadelelerden sonra ancak 18’inin ataması yapılabilmiştir.

Savaşın durması, “dağda silahla gezileceğine, ovada siyaset yapmanın/yapabilmenin” sağlanması şüphesiz ki çok önemlidir ve çözümün olmazsa olmaz mütemmim cüzüdür.

Ancak insani, vicdani, İslami…  Demokratik haklar asla silahların susmasına rehin tutulamaz.

Velev ki olaylarda her gün 100 kişi hayatını kaybetse bile temel hak ve özgürlükler yok sayılamaz, inkâr edilemez, ertelenemez.

Kaldı ki dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde rastlanılmayan yüzde 10’luk seçim barajı için “PKK dağdan inmezse seçim barajı kaldırılmaz” veya “Silahlar susmazsa ana dille eğitim olmaz, cem evleri, tekke ve zaviyeler açılmaz” denilemez.

Demokratikleşmenin her şart ve ortamda sağlandığı bir yerde bu konularla ilgili hiç kimse ile herhangi bir pazarlığa da gerek kalmaz.

Demokratik hakların tanınması ile silahların susması/susturulması (sebep sonuç ilişkileri açısından birbirleri ile ilintili olmakla beraber) birbirine karıştırılamaz.

Demokratikleşme ile silahların susturulması siyaseti aynı anda birlikte yürütülebilir/ yürütülmelidir.

AKP’nin (devletin) bütün bu yanlış ve olumsuz tavırlarına rağmen “çözüm yoksa savaş” yaklaşımını da doğru bulmuyorum.

Irak, Suriye ve Lübnan örnekleri bütün korkunçluğu ile gözler önündedir. Toplumu iç savaşa kadar sürükleyebilen şiddet eylemleri çok büyük acılara ve perişanlıklara yol açmaktadır.

Bu gibi kavgaların-savaşların taraflar açısından “kazananı” olmamaktadır.

Türkiye’nin son 30 yıllık tarihinde Türkler ve Kürtler başta olmak üzere herkes için büyük dersler bulunmaktadır.

2013 Newroz’unda ilan edilen “Bugünden itibaren Kürtlerin Türkiye içindeki hak arama mücadelelerinde silahlı mücadele taktik olarak değil, stratejik olarak sona ermiştir, bundan sonraki mücadele fikri, siyasi ve demokratik olacaktır” beyanı tarihidir ve çok önemlidir.

Altan Tan – www.t24.com.tr

Mücadeleye bu yolda devam edilmelidir.

En doğru ve en kestirme yol budur.

Dersim: Salonda tatlı sözler, sokakta (yine) biber gazı

Başbakan Ahmet Davutoğlu bugün partisinin il kongresine katılıp, sivil toplum örgütleri temsilcileriyle görüşmek için Dersim’e gidip cemevini ziyaret etti.

Davutoğlu’nun ziyaretini protesto etmek isteyen bir gruba polis gazla saldırdı. Alevi dernekleri ise ziyaret öncesinde açıklama yaptı.

Davutoğlu eşi Sare Davutoğlu ile yaptığı Dersim ziyaretinde önce valiliği ziyaret etti.

Ardından kent merkezinde bulunan Tunceli Hacı Bektaş-ı Veli Kültürünü Yayma ve Yardımlaşma Derneği Cemevi’ni ziyaret etti.

Başbakan Davutoğlu, cemevi bahçesinde bulunan Pir Sultan Abdal’ın heykeli önüne geçerek, eşi Sare Davutoğlu ile fotoğraf çektirdi. Davutoğlu, daha sonra beraberindekilerle, cemevinde, dernek yetkilileri ve Alevi dedeleriyle görüştü.

Davutoğlu: Resmi ideoloji ile gelecek inşa edilemez

Davutoğlu, Tunceli Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada şöyle dedi:

“Herkesin Dersim olaylarıyla ilgili kanaatleri farklı olabilir. Bunları tarihi araştırmalar içine sokabiliriz, o tarihi araştırmaların neticesini de bekleyebiliriz.

“Oğlumu benden sonra asın” diye yalvaran bir babanın göz önünde oğlunu asan bir zihniyet zalim bir zihniyettir. Biz yüzleşiyoruz ve söylüyoruz. Size zulmedildi ve ayıp edildi.

“Aslında herkes bir şeyleri sakladı, onlarca yıl bu topraklarda. Şimdi saklanma vakti değil, şimdi herkesin onurla, gururla öne çıkıp ne düşüncedeyse, ne ideolojideyse, hangi etnik veya mezhebi veya dini arka plandan gelmişse gururla, onurla bunları dile getirme vaktidir.

“İskilipli Atıf Hoca ile Seyit Rıza’nın idama yürüyüşlerindeki temel ortaklık, devletin resmi ideolojisinden farklı düşünmekti. Resmi ideolojinin dayattığı tarih anlayışıyla da gelecek inşa edilemez. Hepimizin yaşadığı acıları paylaşarak konuşacağız.

“Artık zihnimizdeki duvarı yıkalım. Bir daha kimse bir duvar örme cesareti göstermesin. Madımak dediğimizde, Başbağlar’ı, Berkin Elvan dediğimizde Yasin Börü’yü Burak Can’ı da hatırlayalım.

Tunceli Üniversitesi Munzur Üniversitesi olacak

“Dersim’de eski kışla müzeye dönüştürülecek ve adı Dersim Müzesi olacak. Bunu için 10 milyon liralık ödeneğin talimatını verdik. Ziyaret ettiğimiz bütün yerlerin yolları yapılacak. Rektörümüz üniversitenin adının Munzur Üniversitesi olmasıni istedi biz de kabul ettik. Empati yapıp psikolojik eşiği aştıktan sonra hepimizin üzerinde durması gereken eşit vatandaşlık bilincini geliştirmektir.”

Protestoya gazlı saldırı

Ziyaret öncesinde kentte çok fazla polis görevlendirildi. Davutoğlu’nun valilikte bulunduğu sırada kent merkezinde toplanan bir grup “Gezi şehitleri ölümsüzdür”, “Ali İsmail ölümsüzdür”, “Dersim’den defol” sloganları attı. Göstericiler, Başbakan Davutoğlu’nun cemevinin ardından ziyaret edeceği Tunceli Belediye binası önüne gitmek için yürüyüşe geçince polis gazla müdahale etti.

Davutoğlu yaşanan protestolar nedeniyle Dersim Belediyesi ziyaretini iptal ederek Tunceli Üniversitesi’ne geçti.

Alevi derneklerinden ziyaret öncesi açıklama

Alevi-Bektaşi Federasyonu, Alevi Dernekleri Federasyonu ve Alevi Vakıflar Federasyonu, Davutoğlu’nun Dersim ziyareti öncesinde yaptığı ortak açıklamada Aleviler muhatap alınmadan Alevilerin sorunlarının çözülemeyeceği belirtilerek hükümetin uzun süredir sorunları çözmek yerine oyalama taktiği uyguladığı belirtildi.

“Geçmiş tarihimizle yüzleşilmeli, özellikle Alevilere yönelik  katliamlarda devletin gizli arşivleri açılmalı, karanlıkta kalan noktalar aydınlatılmalı, gerçek sorumlular açığa çıkarılmalı. Alevi toplumunun acıları giderilmeli.

“Tek taraflı olarak, sorunun muhatapları bilgilendirilmeden, sorunlar müzakere edilmeden, yapılacak açıklamaların bizler için bir bağlayıcılığı olmayacaktır. Sayın Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun inancımızın kutsal toprağı Dersim’de yapacağı açıklamaları bu çerçevede değerlendirmekteyiz. Çözümün adresi bellidir. Biz muhataplar olarak hazırız.”

BİANET

Sabri Ok: Silahsızlanma PKK’nin gündeminde yok

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok, Kürt Özgürlük Hareketi’nin çıkış gerekçesinin ortada durduğu bir sırada silahsızlanmanın da, geri çekilmenin de mümkün olmadığını ifade etti.

HDP’yi safiyane olarak gördüğüni belirten Ok PKK’nın silah bırakmasının da gündemlerinde olmadığını belirterek “Hiç kimsenin silah iradesi elinde olan bizler adına konuşması doğru değildir. Bizim böyle bir şeyden haberimiz yok. Gündemimizde de böyle bir şey yok.” diye konuştu.

ANF’de yer alan habere göre KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok, Kürt meselesinin çözümü, silahsızlanma, görüşmeler ve siyasi soykırım operasyonları konusunda açıklamalarda bulundu.

Kürtlerin ve kamuoyunun yaşanan gelişmelerle ilgili doğru bilgilendirilmesinde AKP’nin ciddi şekilde dezenformasyon yarattığını kaydeden Sabri Ok, “Ortada büyük bir manipülasyon ve büyük bir yönlendirme var. Kendine göre bir algı yaratma çabası var. Bu, AKP’nin stratejisidir” dedi. Ok, şunları söyledi: ‘’Ortada büyük bir manipülasyon ve yönlendirme var. Algı yaratma çabası var. Bu, AKP’nin stratejisidir. AKP Kürt sorununun çözümüne ve Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda ne hareketimizin ve halkımızın ne de Türkiye halkının tanık olduğu, gördüğü ve tatmin olabildiği hiçbir adım atmamıştır. Önder Apo hala kendi avukatları ile görüştürülmüyor. Uzun zamandır heyet ile de görüştürülmüyor. Bu, AKP’nin tamamen keyfiyetçi, üsttenci ve Kürt halkının varlığını kabul etmeyen tutumundan kaynaklanıyor. Kürt halkının varlığını ve temel haklarını anayasal ve yasal güvenceye almadan Kürt sorununun çözülmesi zaten mümkün değildir.’’

‘Oslo’dan beri oyalıyorlar’

HDP heyeti ile hükümet yetkililerinin yaptığı görüşmeleri de değerlendiren Sabri Ok, AKP’nin son derece politik ve kurnazca yaklaştığını kaydederek, HDP heyetinin ise daha öngörülü ve eleştirel olması gerektiğinin altını çizdi. Ok, şöyle konuştu: “AKP’nin son derece politik ve kurnazca hareket ettiği açıktır. Her zaman bazı adımlar atacağını söyler, göstermelik bazı şeyler yapar ama iş esasa geldiğinde hiçbir adım atmaz. Zaman kazanma ve oyalama bugüne kadar izlenen tutum olmuştur. Bu bugün değil sadece Oslo ve Oslo’dan önce yapılan bütün görüşmelerde görülen bir durumdur. HDP heyetinin de safiyane olmaması lazım. Biraz daha öngörülü, eleştirel ve politik olmalı. Hem Kürt halkının hem de Önderliğimizin duruşunu Türkiye kamuoyuna ve halkımıza daha güçlü ve iyi yansıtabilmelidir. Yani devlet ve AKP karşısında daha güçlü tartışan bir konumda olmalıdır.”

HDP heyetinin iyi niyetli bir yaklaşımla bazı açıklamalarda bulunduğunu söyleyen Ok, ancak karşı tarafın iyi niyetli olmadığına dikkat çekerek, “HDP istiyor ki iyi şeyler olsun. Ama karşı taraf hiç de iyi niyetli değil ve hiç de iyi şeylerin olmasını istemiyor. Devlet zaten yaptıklarıyla da söylediklerini boşa çıkarıyor. Ankara hükümetinde söz çok ama ciddi hiçbir adım yoksa, sadece göstermelik bazı şeylerle zaman kazanma politikası izliyorsa bu iyi niyetli olmamalarından kaynağını alıyor” dedi.

Silahsızlanmayı tartışmak Kürtlerin iradesine saygısızlıktır

Geçen hafta HDP heyetinden gelen, ‘’Sayın Öcalan silahsızlanma konusunda çağrı yapabilir’’ sözlerini doğru ve yerinde bulmadıklarını söyleyen KCK Yürütme Konseyi üyesi Sabri Ok şöyle konuştu: “Hiç kimsenin silah iradesi elinde olan bizler adına konuşması doğru değildir. Bizim böyle bir şeyden haberimiz yok. Gündemimizde de böyle bir şey yok. Önderlik silahların bırakılması için çağrı yapacak, PKK bunu yapacak şunu yapacak gibi bir durum bilgimiz dahilinde değildir. Gündemimizde de böyle bir şey yok zaten. Bunlar hareketimizin yönetiminin bilgisi dahilinde ancak olabilecek şeylerdir. Kaldı ki biz daha önce de söyledik: Kürt sorununun çözümü konusunda ciddi adım atılmadan, Önder Apo özgürleşip bizzat gerillayla görüşmeden bu tür şeyler tartışılamaz. Gerilla da hiçbir biçimde silah bırakmaz.”
Bu koşullarda silahsızlanmayı tartışmanın Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürt halkının iradesine saygısızlık olduğunu ifade eden Ok, “Daha titiz ve daha duyarlı konuşmaları ve dikkat etmeleri lazım’’ uyarısında bulundu.

Sabri Ok, “Biz sömürgeciliğe, zorbalığa karşı nasıl silahlandığımızı ve bunun ne büyük zorluklarla gerçekleştiğini çok iyi bilen bir hareketiz. Çıkış gerekçemiz ortada dururken böyle bir silahsızlanma mümkün olamaz ve gerçeğimize aykırıdır” şeklinde konuştu.

“Hareketimizin gündeminde silahsızlandırma ve silahlı güçlerimizin bir yerlere çekilmesi gibi bir şey kesinlikle yoktur” diyen Sabri Ok, Kürt halkının varlığının tehlikede olduğu, Ortadoğu’da altüst oluşların yaşandığı bir süreçte silahlı gücünü tartışma konusu yapılamayacağını ifade etti.

Bu tartışmanın gündem saptırmak amacıyla yapıldığını söyleyen Ok, “Üzerinde tartışmaya değer bir durum bile değildir. AKP’nin gündem yaratma çalışması ve çabasıdır. Seçim öncesi bir propaganda argümanı olarak ortaya atılmıştır. AKP seçim öncesi sanki bunları yaptırabilirmiş gibi bir hava yaratarak seçim ortamını etkilemeye çalışmaktadır. Türkiye demokratikleşmiş, Kürt halkının varlığı ve özgür yaşamı güvenceye alınmış değildir. Üzerimizde böyle baskı ve tehditlerin hiç eksik olmadığı bir dönemde Kürt halkının, PKK’nin silahsızlandırılması asla söz konusu olamaz” dedi.
Türk ordusu ve polisinin Kürdistan’dan çekilmesi gerektiğini ifade eden Ok, şöyle konuştu: “Eğer Kürdistan’da çekilmesi gereken bir güç varsa o da işgalci güç konumunda olan ordu ve polistir. Türkiye demokratikleşip Kürt sorunu çözülmediği müddetçe de ordu ve polisin konumu böyle olacaktır. Bizim silahsızlanmamız değil olacaksa Türk devleti ve ordusu Kürdistan’da yaptığı operasyonları, saldırıları ve tutuklamaları durdurmalıdır. Karakol, baraj ve güvenlik bahaneli yol yapımları durdurulmalı. Nerdeyse Kürt nüfusunun yarısı kadar Kürdistan’da sayısı olan polis ve asker gücü geri çekilmeli. Tartışılacaksa bunlar tartışılmalı.”

Üçüncü bir gözlemci heyetin gerekliliğine dikkat çeken KCK Yürütme Konseyi üyesi, “Önderliğimiz daha önce de ‘bir kadın-erkek evliliğinde bile şahitler olur’ demişti. Kürt sorunu gibi tarihsel ve köklü bir sorun çözülmek isteniyorsa ve taraflar arasında ciddi güven sorunları varsa üçüncü bir gözlemci heyetin olması şarttır. Üçüncü bir gözlemciyle pratik sahadaki durumu izleyecek kurumlar aynı role sahip değildir. Birincisi, müzakereyi, ikincisi, pratik sahada müzakerenin gereklerinin yerine getirilip getirilmediğini gözetler” dedi.

AKP neden gözlemci heyet istemiyor?

Üçüncü göz ve gözlemci heyet konusunda da açıklamalarda bulunan Sabri Ok, AKP’nin neden üçüncü göz veya gözlemci heyet istemediğini şu sözlerle açıkladı: “Başbakan Davutoğlu’nun daha dün Irak’ta yaptığı görüşmeler dahil bütün uluslararası arenadaki diplomatik çabaları PKK karşıtlığı üzerinedir. Dolayısıyla AKP’nin kafasında ve zihniyetinde bir çözüm yoktur. Gerçekten bir üçüncü gözlemci güç olsaydı AKP’nin yaptığı karakollar, barajlar, siyasi soykırım operasyonları, Kobanê karşıtı tutumu ve Önderliğe yaklaşımı gibi hususların çatışmasızlığı çoktan bitiren tutumlar ve yaklaşımlar olduğunu gözler önüne serecekti. Biz kim hatalı, kim doğru, kim üzerine düşeni yapıyor kim yapmıyor? Bunun görünür olması için üçüncü bir gözlemci heyetin olmasını gerekli ve doğru görüyoruz. Fakat AKP’nin ısrarla ret ettiği budur. Kendisi üçüncü bir gözlem heyetini istemiyor. Dolayısı ile daha rahat, daha keyfiyetçi ve kendine göre hareket etmenin zeminini korumaya çalışıyor.”

Ok, gözlemci heyette yer alacaklara ilişkin ise, “Böyle bir heyete katılanlar içerde de olabilir, Avrupa’da da, Amerika’da da, Asya’da da… Önemli olan saygınlığı kabul edilen ya da bu konuda politik rol üstlenen bir irade ve güç olmalarıdır. Bunlar illa da devlet yetkilileri olmalı gibi bir yaklaşım içinde değiliz. İtibarlı şahsiyetler, aydınlar, Birleşmiş Milletlerin bu tür sorunlarla ilgilenen kurumları ve aracıları böyle bir rol oynayabilir” şeklinde konuştu.
‘AKP’nin süreç iyi gidiyor‘ açıklamaları yaptığını ancak bu söylemlerin aldatmaya dayalı olduğunu söyleyen KCK Yürütme Konseyi Üyesi, ‘’Sadece Hükümet yetkilileriyle bazı görüşmeler yapmanın ve İmralı’ya bazı gidiş gelişler olmasının süreç iyi gidiyor biçiminde ifade edilmesi de yetersiz bir değerlendirmedir. Önemli olan, gidiş gelişler değildir; bu gidiş gelişlerin hangi karakterde ve içerikte olduğudur. Ciddi müzakere ve adımların olmadığı hiçbir gidiş geliş ve görüşme iyi olarak ifade edilemez. Zaten AKP hükümeti müzakere ve ciddi adımlar atmak için bu görüşmeleri yapmıyor. Bir buçuk yıldır süren konumu sürdürmek istiyor. Bunu ne Kürt Halk Önderinin ne de bizim kabul etmemiz söz konusudur’’ dedi.

“Misilleme hakkımız var”

Kürt legal siyasetçilerinin tutuklanmasının devam etmesi durumunda karşı tutuklama ve gözaltı yapacaklarını belirten Ok şunları ifade etti: “Siyasetçileri, gençleri, kadın aktivistleri, hatta üniversitelerde öğretim görevlilerini gözaltına alıyorlar, tutukluyorlar. AKP’nin tutuklamalar yaptığı bir yerde hareketimizin de tutuklama yapması ve bu tutuklamalara karşı misilleme hakkını kullanması meşrudur ve hiç kimse tarafından da tartışılamaz. Devlet tutuklarsa iyi ama Kürt halkının özgürlük ve demokrasi iradesi olan Özgürlük Hareketi ve gerilla tutuklarsa bu meşru değildir demek, olaylara böyle bakmak devletin ve sömürgeciliğin gözüyle bakmaktır. Herkes şunu bilmelidir ki, hareketimiz de halkımıza karşı suç işleyen kişi ve kesimleri gözaltına alma ve tutuklama hakkına sahiptir. Bunlar kimler olur? Nasıl ki Kürt legal siyasetçileri AKP nezdinde suç işliyor ve tutuklama gerekçesi var deniliyorsa; AKP’lilerden de suç işleyenler vardır. Resmi görevlileri vardır. Suçlu başka insanlar ve çevreler vardır. Biz de bu noktada kendi hukukumuzu uygulamak durumunda kalırız.’’

Büyük çapta tutuklamalar olduğunda ise Kürtlerin serhildanla yanıt vermesini isteyen KCK Yürütme Konseyi üyesi Ok, “Hiçbir şey karşılıksız kalmamalıdır. Halkımız tepkisini göstermeli ve direnişi büyütmelidir” dedi. “Aksi durum zulme ve keyfi uygulamalara boyun eğmek ve alışmak olur” diyen Sabri Ok, “40 yılık mücadele tarihimizde böyle bir gelenek ve kültür yoktur. Eğer linç biçiminde saldırı varsa halkımızın ve gençliğimizin buna misliyle karşılık verme hakkı vardır” şeklinde konuştu.
Kürtleri, siyasi soykırım uygulamalarına karşı birbirini sahiplenmeye çağıran Ok, sözlerini şu şekilde tamamladı: “Buna karşı direniş güçlü olmalıdır. Her tutuklama kesinlikle başkaldırı ve her tür direnişin sebebi olmalıdır. Kürtler ve direnenler birbirini sahiplenmelidir. Komşusu gözaltına alınıyorsa bütün mahalle ayağa kalkmalıdır. İş yerinde oluyorsa bütün çevre, esnaf ayağa kalkmalı ve tepki göstermelidir. AKP politikalarına mutlaka sert karşılık verilmeli, direnişle AKP’ye ve siyasi soykırım siyasetine geri adım attırılmalıdır.”

6 -8 Ekim serhildanları mücadele tarihinin en görkemli direnişidir

Sabri Ok, devamla şunları söyledi: “6-8 Ekim olaylarında onlarca Kürt yurtseveri katledilmiş, yüzlercesi de yaralanmıştır. Bunlardan da bizzat AKP hükümeti sorumludur. AKP hükümetinin bunların hesabını vereceğine, ‘HDP özür dilesin’ gibi bir psikolojik harekat yürütüyor. Özür dilemesi gereken bir kesim varsa o da Kobanê halkına düşmanca politika izleyen ve bu yetmez gibi Kobanê direnişine sahip çıkan halka saldıran Türk polisi, askeri ve kontra güçleridir. 6-8 Ekim olayları halkımızın serhıldan tarihindeki en görkemli serhıldanlardır. Halkımızın iradesinin en güçlü biçimde ortaya konulmasıdır. Eğer bugün Türk devleti dünya nezdinde teşhir olmuş ve Kobanê direnişi bugün IŞİD’i püskürten noktaya gelmişse, bunda 6-8 Ekim serhildanlarının rolü belirleyicidir. Hiç kimse demagoji ve psikolojik savaşla 6-8 Ekim serhildanların büyüklüğünü ve tarihsel önemini tersyüz edemez.”

Kaynak:Yüksekova Haber

Faşizme varan yolda kritik bir durak: Şaşırmamak – Murat Sevinç

Bir insan, neden şaşırır? ‘Yadırgama’nın ve peşi sıra gelecek ‘şaşırma’nın nedeni, herhalde ‘olan’ ile aramızdaki ilişkinin ‘geçmişiyle’ ilintilidir. Yani halihazırda var olan referanslarımızın dışında gerçekleşen bir ‘karşılaşma’dır, şaşkınlığımıza neden olan.

Bir gün, her gün geçtiğiniz yollarda tek bir trafik ışığı görmediğinizi hayal edin. Ya da iş yerinize geldiğinizde, yıllardır girdiğiniz kapının yerinin değiştirildiğini.

Yadırgamaya, şaşkınlık duygusu eşlik eder. Sonraki aşama, bizi şaşırtanın süregitmesiyle ilintilidir. Eğer trafik ışıklarının yokluğu bir iki hafta sürerse, yeni duruma alışır, ‘normal dışı’ bu durumu ‘kanıksarız.’

Yaşamımızı çekilmez hale getiren durum

Yaşamımızın yönünü belirleyen ise ‘kanıksadıklarımız’ın ya da bir başka değişle, ‘alıştıklarımız’ın niteliğidir. Trafik ışıklarının olmayışı , ‘karmaşa’ içinde ve muhtemel kazalarla yaşamaya ‘alışmak’ anlamına gelecektir. Kısa ya da uzun vadede, fark etmez; artık şaşırmadığımız şey, yaşamımızı çekilmez hale getiren bir ‘durum’a dönüşür. Hâl böyleyken ‘şaşırmamak’, olağanüstü durum ile aramıza koyduğumuz ve giderek azalacak bir ‘mesafe’nin yok olmasıdır aslında.

İlk tepki ‘yadırgamak’ ve belki de ‘korkmak’, peşi sıra ‘şaşırmak’ ve nihai olarak yeni durumu ‘kanıksamak.’

Bir fotoğraf

Tarih, büyük toplumsal kesimlerin bu sıralamayı takip ettiği olaylarla doludur. Tek bir örnekle: Beni, Nasyonal Sosyalizm ve faşizmin tarihine dair okumalarda en etkileyen ‘görseller’den biri, bir düğün sahnesidir. Gelin, damat ve son derece şık davetliler. Pasta kesme sahnesi. Gelin ve damat düğün pastalarını, gülücükler dağıtarak, birlikte tuttukları bir küçük ‘balta’yla kesiyorlar.

Malum, faşist sözcüğünün kökeninde çevresi çubuklarla sarılmış bir savaş silahı olan balta vardır. Faşizme adını vermiştir bu eski çağ silahı.

Çarpıcı olan, fotoğrafta yer alanların bunu yadırgamayan, mutlu bakışlarıdır. Faşizmin tarihi, halkların, kısa sürelerde belli insan gruplarına düşman hale getirilebilmesinin, en tuhaf sembollerin, davranış kalıplarının hızla benimsenmesinin de hikâyesidir. Korku ve yadırgama, yerini önce şaşkınlığa, yavaş yavaş kanıksamaya, ardından görmezden gelmeye ve muhtemel bir benimsemeye bırakmıştır.

Bir Ermeni yurttaş bakan oluverse…

Bu nedenle her birimiz, gün be gün hangi gelişmeleri kanıksadığımızı düşünmek zorundayız. Üç beş yıl önce şaşırtıcı bulduğumuz olayları, bugün kanıksadık mı yoksa hala şaşırıyor muyuz? Kanıksadıklarımızın niteliği nedir?

Bunların bir kısmı çok olumlu gelişmeler olabilir tabii. Kuşkusuz, yaşama baktığınız yerden. Eğer dünyaya, gelişmiş demokrasilerden bakmayı tercih ediyorsanız, örneğin bir Ermeni yurttaş bakan ya da başbakan oluverse, başta eğitim sistemi ve toplum tarafından zehirlenmiş ortalama insan olmak üzere, her birimiz açısından son derece yadırgatıcı olur.

Böylesi bir gelişmeyi ‘kanıksamak’ ise bazı yurttaş kesimlerini kızdıracaktır tabii. Buna mukabil burada söz konusu olan, demokratik sistem açısından ‘olumlu ve istenir’ bir ‘alışma’ halidir.

Tehlikeli eşik

Ancak Türkiye’de sonuçları olumlu sayılabilecek kanıksamaların sayısı pek az. Sorun şu ki Türkiye toplumu uzun bir süredir, demokrasiyle uzak yakın ilgisi olmayan anormalliklere alışmaya başladı. O anormalliklerin, tarihimizde belli ölçüde hep var olmuş olması başka bir konu. Güncel sorun, yadırgama eşiğinin giderek çok tehlikeli bir sınıra dayanmış olması.

Devlet adamı hüviyetiyle sağda solda demeç veren insanların sözleri, gizleme gereği dahi duyulmayan hukuk dışılıkların sıradanlaşması, kamu kaynaklarının ‘inatla’ çarçur edilmesi, hemen her gösteride izan dışı polis şiddetiyle karşılaşılması, korkunç yolsuzluk iddiaları, yeni gökdelenler, ihaleler, HES’ler, kanal projeleri, yargıya tehdit, önüne gelene ‘hain’ denilmesi şu bu…

Saymakla bitmeyecek bir ‘anormallikler’ yumağında yaşıyoruz ve çoğuna, şaşırmıyoruz.

Şaşıran kaldı mı?

Bugün Devlet Reisi, ‘Ay’a ilk olarak Müslümanlar çıkmıştı’ dese, şaşıracak kimse kalmadı. Ola ki tepki gösteren olsa, ertesi gün ‘Ne yani çıkamaz mıyız, Müslüman bunu yapamaz mı diyorsun?’ diyecek. Bir sonraki aşama ise din düşmanlığı ve vatana ihanetle suçlanmak olacak. Kim şaşırır böyle bu sıralamaya?

Ya da örneğin, ‘beraberindeki heyetle’ bir fakülteye gelse ve birimizin odasına dalıp ‘Böyle yazılar yazamazsın terbiyesiz’ diyerek yumruklamaya kalksa, ülkede şaşıracak olan kaldı mı?

Herhangi bir yurttaş, ölçüsüz polis ve özel güvenlik saldırısıyla karşılaştığında şaşırıyor muyuz? Geçen ay Cebeci Kampüsü’ne, küçük bir protestoyu fırsat bilip giren yüzlerce polis, insanları tartakladı, bağırıp çağırdı, küfür kıyamet, beş asistan ve 15 öğrenciyi gözaltına aldı. Saldırı, mağdurlar tarafından sorun yapıldı tabii ancak kimse şaşırmadığı gibi, hesap veren de olmadı. Ne polisten ne üniversite idaresinden.

Her gün okuduğumuz yandaş ihale haberlerine, gazetecilerin atılmasına şaşıran kaldı mı? Daha iki gün önce, İstanbul belediyesi bütçesi kabul edilirken, Taksim Kışlası adında bir ‘şey’ stratejik plana konuldu. Hayret eden var mı?

Bugün bir maden faciası daha olsa ve yüzlerce insan ölse, kim şaşırır? Milyonlarca insan, işin ‘fıtratında’ olduğuna inanmıyor mu?

Memleketin anayasası askıya alındı. Devlet Reisi mahkeme kararına uymayacağını, umursamadığını açıkladı ve kaçak bir ‘Saray’a yerleşti. Alışılmadı mı?

TÜBİTAK adlı kurum, tapeler için ‘Heceleri birleştirmişler’ şeklinde tek sayfalık bir rapor verip dünyayı kendine güldürdü. Ama kimse şaşırmadı.

Bir iki gün önce Diyanet, yayın organında, internette fotoğraf paylaşmanın dinen uygun olmadığını açıkladı. Herkes sakin, dinledi ve okudu. Aynı Diyanet, yarın bir gün kız çocuklarının 10 yaşında evlenebileceklerini ‘bildirse’ ve hükümetin bu konuya ilişkin bir yasa tasarısı hazırlığı içinde olduğunu duysak, çok şaşıracak mıyız?

Bu ve diğerleri gibi, aklınıza gelen en ‘anormal’ örnekleri şöyle bir düşünün. Hangisi, toplum ortalaması tarafından yadırganır? Porno lobisi, faiz lobisi, Otpor, paralel devlet vs. şaklabanlıklarına şaşırıyor muyuz?

Örneğin önceki yıl boyunca, Kabataş ve Cami yalanları tekrarlandı. Dizginlenemeyen bir fantezi dünyasının ürünü olabilecek ‘üstü çıplak deri pantolonlu onlarca erkek’ zırvası anlatıldı. Kimi soytarı gazeteciler nasıl ikna oldu, hatırlasanıza. Peki ne oldu? Kim hesap verdi? Şaşırdık mı?

Şu anda, İslam diniyle ilgili, bırakın hakareti, herhangi bir eleştirel söze cesaret edebilecek kaldı mı koca ülkede?

Polise bazı ağır silahların temini, yeni gaz siparişleri, toma alım ihaleleri… Şaşıran yok artık.

Aynı kapıya çıkıyorlar

Diğer rejimler gibi, faşizme giden yolda da yaratılması gereken duygulardan biri, alışkanlıktır. Faşizmin gereksinim duyduğu her anormalliğe, saçmalığa, sembole, özel ve kamusal yaşamdaki arsız devlet müdahalelerine, akıl dışılıklara ya da faşist akla. Alışmak. ‘Olay’ ile ‘insan’ arasında yer alan ‘mesafe’yi ortadan kaldırıp ‘kanıksatmaktır’ arzulanan.

Bir insanın başı gözünüzün önünde kesilirken gülümsemenizi ve hatta bir ucundan tutmanızı sağlamaktır, örneğin. Ya da yanıbaşınızdaki insan kelepçelenirken, suskunlukla izlemenizi. Ramazan’da, göz önünde bir şeyler atıştırdığınızda şiddete maruz kalacağınız bilgisinin belletilmiş olmasıdır.

Yadırgamadığınız, bir gün çocuğunuza istemediğiniz bir dinin ezberletilmesi, beriki gün anadiliniz olmayan bir dilin zorla anadil olarak öğretilmesi oluverir.

Bu örnekler arasında yalnızca içerik ve ölçü farkı var. Çıktıkları kapı ise, aynıdır. Yadırgamadıklarımızın içeriği, nasıl bir sistem ile yönetildiğimizin ve geleceğimizin göstergesidir.

Faşizm, yol boyunca ‘fark edilebilen’ bir rejimdir. Gün be gün inşa edilir. Yaşamın her hücresinde. Yolun sonuna varıldığında, artık ne şaşılacak bir şey, ne de şaşacak insan kalır.

Başa gelen her neyse, alışmamak için inat etmekte, büyük fayda var…

 

Murat Sevinç – Diken.com.tr

Kutup ayısı kalmayacak

kutup ayısıİklim değişikliği kutup ayılarını tehdit etmeye başladı. Alaska’da ve Kanada’nın kuzeybatısındaki kutup ayılarının sayısı 900’e düştü.

Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı tarafından yapılan açıklamaya göre, 2004 yılında, ABD’nin Alaska eyaleti ve Kanada’nın kuzeybatısında bin 500 kutup ayısı yaşıyordu.

Son sayım, şu anda bölgede yaşayan kutup ayısı sayısının 900’e gerilediğini ortaya koydu.

Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı, söz konusu verileri Ecological Applications adlı dergide yayınlanan bir araştırmaya dayandırdı. Kanadalı ve ABD’li bilim insanları araştırmada, iklim değişikliğinin hayvanların yaşamını tehdit ettiğini vurguladı.

Dünya çapında kutup ayılarının toplam sayısının yaklaşık 20 bin ila 25 bin olduğu tahmin ediliyor.

Çevre örgütleri Kuzey Kutup Denizi’nde hava sıcaklığının son 100 yılda 5 derece kadar yükseldiğine dikkat çekiyor.

 

Deutsche Welle