Köşe Yazıları

Yırca’nın Ekonomi Politiği-1

Ahmet Atıl AşıcıTermik santral uğruna sökülen zeytin ağaçları kamuoyu vicdanını derinden yaraladı. Peki bu durum ekonomik işleyişin neresinde duruyor? Bu soruyu hakim iktisat anlayışından bağımsız düşünemeyiz. İktisat,üniversite 1. sınıf öğrencilerine, kıt kaynakların sonsuz insan ihtiyaçlarına bağdaştırılması olarak tanımlanır Bu birçok açıdan sorunlu bir tanım. Sınırlı bir dünyada kimi kaynaklar gerçekten kıttır ancak insan ihtiyaçlarının sınırsız olduğunu kabul etmek fazla iddialı bir yaklaşım. Sınırsız ihtiyaç içindeki birey, tüketim üzerinde yükselen kapitalist sistemin insanda olmasını arzuladığı, yoksa bile tüm gücüyle  oluşturmaya çalıştığı bir haslet. Tüketim düzeyiyle mutluluk arasında doğrusal bir ilişki olmadığını yapılan çalışmalardan biliyoruz. Bırakın bu kapitalist ilişkiler dışında yaşayan insan topluluklarını, sistemin merkez ülkelerinde bile belirli bir gelir düzeyinden sonra tüketimin insanların mutluluğuna katkısı sıfıra yaklaşıyor, hatta tüketimden kaynaklanan dışsallıklar, yani kirlilik, stres gibi yan etkiler, sebebiyle artan tüketimle insanların mutsuzluklarının arttığı görülüyor.

İnsan ihtiyaçlarını sınırsız kabul edipüretimle tüketim arasında ortaya çıkan dışsallıkları gözardı ettiğinizde, elinizdeki kaynakları en çok para getirecek biçimde kullanma “gerekliliği”kendini dayatır.Orada yaşayan insanları ve doğanın haklarını hiçe sayarak, bir tüccar zihniyetiyle, toprağın üstündeki zeytinden elde edilecek geliri, o alanda kurulacak termik santralden sağlanacak gelirle karşılaştırırken bulursunuz kendinizi. Olaya salt ekonomik büyüme açısından yaklaşırsanızbugün Yırca’da dün başka yerlerde yaşananlarkalkınmanın bedeli olarak olağanlaştırılır.

Türkiye bu noktaya son yıllarda hızlanan bir süreç içinde adım adım geldi. Uygulanan yanlış politikalar sonucunda tarım sektörü çökertildi. Küçük aile çiftçiliği çöktü, tarımsal üretim azaldı. Tarımdan hayatını kazanamayanlar yedek işçi ordusu saflarına katıldı. İşsizlik arttı, ücretler düştü,  Bunların hepsi bilinçli politikaların bir sonucu olduğunu görmemiz gerekiyor. Genel olarak baktığımızda, hükümetlerin elinde iktisadi alanı biçimlendiren birçok araç bulunur. Halktan topladığı vergileri birtakım sektörleri teşvik edip, birtakım yatırımları yapmak için harcama yetkisine sahiptir. Daha da önemlisi, elindeki kanun yapma yetkisiyle iktisadi aktörlerin (iş adamı, çiftçi, tüketici vs. )neyi nasıl yapabileceğinin sınırlarını belirler. Bir kanun değişikliğiyle dün yapılması imkansız ya da kar getirici olmayan bugün mümkün ya da karlı hale gelir.Kanunları değiştirerek bir parkı, tarım arazisini imara açabilir, havaalanı inşaatını engelleyen sulak alanlar yönetmeliğini değiştirip yoluna devam edebilir. Ne yazık ki, günümüz Türkiye’sinde  durumun daha vahim olduğu notunu düşelim. Yırca’da hükümetinzeytinciliği koruyan Zeytin Yasası’nı değiştirme zahmetine bile girmeden bildiğini okuyor olması olayın salt ekonomik değil aynı zamanda bir demokrasi sorunu olduğunu gözümüze sokuyor.

Teşvik için para akıtılan sektörler, değiştirilen kanunlar ekonomik sistem içinde göreli fiyatları, o da  sektörel karlılık oranlarını değiştirir.Zeytin para getirmiyorsa, zeytinliğin de değeri düşer. Çiftçilikten geçinemeyenler ya topraklarını yok pahasına satıp dün nasıl tersanelere itildiyse, bugün deinşaat ya da madenlereitilir. Soma ve Ermenek’te ölen madencilerin tarımdan geçinemeyip madene inmek zorunda bırakılan çiftçiler olması içimizi acıtsa da şaşırtıcı değil. Tarımdan kopuşun sosyolojinin alanına giren sebepleri de yok değil. İnsanların içinde uyarılan daha rahat yaşama koşullarına kavuşma arzusu da bu süreci destekliyor. Peki, çiftçiliğin tek alternatifi tersane, inşaat ya da madene inmek mi? Bu insanları başka sektörlerde, emeğin hakkına saygılı bir biçimde, başka sektörlerde istihdam etme şansı yok mu?“Sosyal sorumluluk” hissetmeyen aç gözlü işadamlarını suçlamak hükümeti aklar mı? Yukarda da değindiğim gibi, elinde tuttuğu kaynaklar ve yetki itibariyle çok güçlü konumda bulunan AKP hükümeti özel sektörü hangi alanlara yatırım yapması konusunda bütünüyle yönlendirme kabiliyetine sahip. Bunu bir örnekle açıklayayım. Soma, zengin tarım arazileri yanında Türkiye’nin en büyük elektronik ve beyaz eşya fabrikalarından birine evsahipliği yapan Manisa ili sınırları içinde yer alan bir ilçemiz. Geçtiğimiz yıl ortaya saçılan yolsuzluk tapelerinde adı sıkça geçen fabrikanın sahibi işadamının bu işten kazandığı parayla fabrikasının ölçeğini artırmak yerine, binbir türlü yolsuzluğa bulaşıp imara aykırı biçimde İstanbul Boğaz’ının en olmayacak bir yerine AVM ve rezidans dikmeyi tercih ettiğini öğrendik. İşadamı açısından tamamiyle rasyonel bir karar olduğuna şüphe yok. Elindeki sermayeyi üretime yatırsa kazanacağı parayla, imarın 2-3 katı inşaat yaparak kazanacağı parayı karşılaştırıyor ve AVM’nin daha karlı olduğunu görüyor. Her yanımız dökülüyor da, insan sadece imar yasası tam anlamıyla uygulanabilse bu inşaat yapılmayabilir, o fabrikanın sahibi de elindeki parayı üretime yatırmak zorunda kalabilirdi diye düşünmeden edemiyor. Aynı kapasitede bir fabrika daha açılabilse Soma’lılar için madene alternatif bir başka istihdam alanı da yaratılabilmiş olacaktı. Ve belki Soma AŞ bu kadar ucuza madene inecek işçi bulamayacak, ücretleri artırmak zorunda kalacaktı. Ücretlerden kaynaklı maliyet artışı sonucunda belki Soma AŞ’de üretim durmayacaktı ama Ermenek gibi ölçeği, dolayısıyla karlılığı, düşük madenler buna dayanamayarak kapanmak zorunda kalabilecekti. İş güvenliği tedbirleri bir yana, fiyat sistemi bozulmamış olsaydı, bu madenler, o kutsanılan “piyasa sisteminin” içinde kendiliğinden (sırf ekonomik sebeplerden dolayı) kapanmış olacaktı. Unutmayalım ki Türkiye’yi tersane ölümlerinden kurtaran da 2008 dünya krizi sonucunda azalan küresel ticaretin daha az gemiye ihtiyaç duymasıydı. Gemi piyasasında talep düşüşü birçok tersaneyi kapanmaya zorlamış sonucunda işçiler de canlarını “bir süreliğine” kurtarabilmişlerdi.

Harvard’dan mezun iki arkadaştan Amerikalı olanın Silikon Vadisi’ne bir teknoloji şirketi açarken Türkiyeli olanın İstanbul’da et restoranı açmayı tercih etmesinde şaşılacak bir şey yok. Farklı ekonomik politikalar farklı sektörleri cazip kılar. Ekonomik büyümeyi yüksek teknolojik ürünler üreterek sağlamak da mümkün, emeği ve doğayı sömüren üretimle de. Ancak sorun şu ki, emeği ve doğayı sömüren bir büyüme patikası sürdürülebilir değildir, hele hele Vizyon 2023’te vaat edilen 10. Büyük ekonomi düzeyine getirebilmesi hiç mümkün değildir.

Ahmet Atıl Aşıcı