Ana Sayfa Blog Sayfa 3810

[Çocuk Kitapları] Aslı Tohumcu – Üç, İkiii, Birr, Ateş!

Radikal Kitap’taki hınzır yazılarından tanıdığımız Aslı Tohumcu, en baştan beri çocuklar ve gençler için, “Teşekkür ederim anneciğim. Sabah şerifleriniz hayır olsun. Afiyettesiniz inşallah,” şeklinde yazılan kitaplara isyan ettikten sonra, günümüz çocuklarını kendi dillerinden anlatan bir kitap yazdı.

‘Üç, İkiii, Birr, Ateş’in kahramanı Ateş, “Hayatımın mahvolduğu günü çok iyi hatırlıyorum: Kız kardeşimin doğduğu gün! Kardeşimi hastaneden eve getirdiklerinde, “Bu kız geldi, gitmez artık!” diye düşünmüştüm. Doğru düşünmüşüm. Aylar geçti bir yere gittiği yok, aksine eve iyice yerleşti.” (S:17) diye düşünen, afacan, yaramaz, hazır cevap bir çocuk; bir yandan hiçbir şeyi takmazmış gibi gözükürken bir yandan da annesini, babasını, öğretmenini hatta hayatımı mahvetti dediği kardeşini bile çok seven, arkadaşları için her şeyi yapabilen bir çocuk.

üç, iki, bir, ateş kapak.indd

“Hiç konuşamayacaksak, canımız istedikçe çığlık atamayacaksak çenemiz niye var? Bu kadar ödev yapacaksak okula gitmeye ne gerek var?” gibi sorular soran on yaşındaki Ateş, dedesi, anneannesi, babaannesi, Leman Halası, Cevat Dayısı, Fidan Teyzesi, Sıtkı Sıyrılmış Eniştesiyle birlikte bir aile apartmanında yaşıyor, apartmandakilerin yanı sıra Tomtom dediği Tomris adında hafiften kıskandığı sürekli altına yapıp duran kız kardeşiyle başı dertte.

Kitap aslında öykülerden oluşsa da, Ateş’in başından geçenleri anlatan bir roman olarak da okunabilir. Bazen bir uzaylı gibi davranıyor, odasını toplamamak için odadan kaçma planları yapıyor. Bazen okulda yaptığı kendisine normal gelen büyüklerin haylazlık diyerek kızdıkları şeyleri anlatıyor. Genellikle kardeşinden ve aile apartmanındaki her hareketini gözleyip yaramazlıklarına kızan akrabalarından dert yanıyor.

aslı tohumcu

Sekiz – on yaş grubu çocukların kahkaha atarak okuyacaklarına inandığım kitabın çok güzel ve çocukların hayal dünyalarını genişletecek resimlerini de Reha Barış yapmış.

Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.

http://www.uzmantv.com/asli-tohumcunun-uc-ikii-birr-ates-kitabinda-ne-anlatiliyor

Nehir ve Fırat Pürselim

Mehmet-Fırat-ve-Nehir-Pürselim

Sürdürülebilir Kalkınma: Bir süründürme reçetesi

“Bugünün gereksinmelerini, gelecek kuşakların da kendi gereksinmelerini karşılayabilme olanağından ödün vermeksizin karşılamak.”

O zamanki Norveç Başbakanı Gro Harlem Brundtland başkanlığını yaptığı için Brundtland Komisyonu olarak da bilinen ve 1983 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kurulan Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu 1987 yılında Ortak Geleceğimiz adlı raporunu yayımlamıştı. İnsanoğlunun neden olduğu çevresel yıkımları önlemek üzere raporun sunduğu reçete bir üst paragraftaki cümleydi.

Türkiye Çevre Vakfı tarafından Türkçeleştirilen rapor bir anda başucu kaynağımız olmuştu, önceleri öğrenci sonraları da hoca olarak girdiğimiz derslerde. Aslını sorarsanız, sürdürülebilirlik denilen şey ormancılıkta neredeyse iki yüz yıldır bilinen ve uygulanan süreklilik ilkesinden başka bir şey değildi. Lakin moda kavram herkes gibi bizi de kapsama alanına almıştı. Ormancılıktaki ilke sürekli odun hasılatı elde etmek amacıyla ortaya çıkmış, sonraları ormanın bir ekosistem olarak sürekliliğine evrilmişti doğal olarak ve uzun yıllar içerisinde. Oysa burada kalkınmanın sürekliliğiydi odakta olan ve gereksinme yahut ihtiyaç dediğimiz, bilinen en göreceli kavramı temeline oturtmuştu. Eğer o ihtiyaç, ekonomi biliminin tanımında kullanılan ve sınırsız olduğu varsayılan ihtiyaçsa –ki öyleymiş, zamanla anladık, sürdürülebilir kalkınma daha baştan karaya oturmuş ya da kızaktan hiç inememiş bir gemiydi, farkına varamadık. Biz de o gemiye binip, peşi peşine türetilen sürdürülebilir tarım, sürdürülebilir turizm, sürdürülebilir ormancılık gibi kavramlarla başlayan süslü makaleler, bildiriler, kitaplar yazdık, dersler verdik.

Aradan neredeyse 30 yıl geçti. Ve dönüp baktığımızda geriye, sürdürülebilir kalkınma denilen şeyin aslında bir süründürme reçetesi olduğunu yeni yeni anlayabiliyoruz. Sürdürülebilir kalkınma anlayışının neyi çözdüğünü ya da ne işe yaradığını bilen varsa anlatır elbet. Ben size neden işe yaramadığını anlatayım, kısa kısa.

2010 yılı rakamlarıyla, dünya toplam nüfusunun %16’sını barındıran yüksek gelir grubu ülkeleri küresel gelirin %55’ine sahipken, dünya toplam nüfusunun %72’sini barındıran düşük gelir grubu ülkelerinin sahip olduğu gelir küresel gelirin %1’inden biraz daha yüksek[1]. 1990-2007 döneminde en yoksul %40’lık kesim küresel gelirden aldığı payı %1’den daha az artırabilmiş[2].

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) 2013 yılının eylül ayında 5. Değerlendirme Raporunu yayımlayarak küresel iklim değişikliği ile ilgili durumun vahametini, bugüne kadarki en ağır şekliyle ortaya koymuş durumda. Rapordan alıntılar[3]:

  • İklim sistemindeki ısınma tartışmasızdır.
  • İklim sisteminde 1950’den beri eşi benzeri görülmemiş değişmeler yaşanmaktadır.
  • Atmosfer ve okyanuslar ısınmış ve ısınmaktadır.
  • Kar ve buz miktarı azalmakta deniz seviyesi yükselmektedir.
  • Atmosferdeki sera gazı birikimleri artmaktadır.
  • 1983-2012 arası 30 yıllık dönem son 1400 yıldaki en sıcak periyottur.

IPCC tarafından yapılan bir başka çalışmaya göre 2000 yılı itibariyle atmosfere salınan CO2 miktarı 23,5 Gt/yıl’dır. Daha korkunç olanı ise 2040 yılında bu miktarın 44 Gt/yıl ve 2050 yılında ise 84 Gt/yıl’a ulaşacağına ilişkin senaryolar bulunmaktadır[4].

Yetmediyse devam edelim; Gelişmekte olan ülkeler küresel iklim değişikliğinin etkilerinin onda dokuzuna katlanmakta. Açmak gerekirse, havayla ilişkili felaketler nedeniyle ölenlerin %99’u, ciddi şekilde etkilenenlerin ise %98’i gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor. Toplam ekonomik kaybın %90’ı da yine gelişmekte olan ülkelerde görülmekte. Oysa en az gelişmiş 50 ülke küresel karbon salımının %1’inden bile sorumlu değil[5].

Yapılan tahminlere göre 2050 yılında gıda üretimini bugünküne göre %50 oranında artırmış olmak gerekecek. Buna karşılık, iklim değişikliği, arazi bozulması, tarım alanlarının azalması, su yetersizliği gibi nedenlerin bileşik etkileri sonucunda toplam gıda üretiminin talebin %25 gerisinde kalması bekleniyor[6]. Bu ise halihazırda insanlığın en büyük sorunlarından biri olan açlığın ve buna bağlı ölümlerin yaygınlaşması demek. Elbette dünyanın gelişmemiş bölgelerinde. Bu arada su yetersizliği ya da kuraklık demişken, bırakalım dünyanın geri kalmış bölgelerini, AB sınırlarında bile (çoğunlukla Akdeniz kuşağı ülkelerinde) dört farklı yılda yaşanan şiddetli kuraklık olayları sonucu birlik coğrafyasının %37’sinde toplam nüfusun %20’si (yaklaşık 100 milyon kişi) bu olaylardan önemli ölçüde etkilenmiş durumda. Birliğe üye beş güney ülkesinde 1976 yılından bu yana 8 ile 21 arasında değişen kuraklık olayı saptandı[7].

Hal böyleyken, hala sürdürülebilir kalkınmayı yahut onun ekseninden türetilen diğer fiyakalı sektör bazlı yaklaşımları genelde doğal çevre ve özelde insanoğlunun geleceği için çare olarak sunmak ne anlam taşır, okurun değerlendirmesine sunmak gerek. Sürdürülebilir kalkınma çağı çoktan bitmiş durumda. Birilerinin çıkıp malumun ilanını yerine getirmesi gerekiyor, hepsi bu. Peki, “sizin reçeteniz ne?” diye soran olursa, onu da başka bir yazının konusu yapmak daha yararlı olacak kanımca.

[1] UN, 2013. Inequality Matters: Report on the World Social Situation 2013. New York.

[2] Ortiz, I., Cummins, M. 2011. Global Inequality: Beyond the Bottom Billion. A Rapid Review of Income Distribution in 141 Countries. UNICEF Social and Economic Policy Working Paper. New York.

[3] IPCC, 2013. Fifth Assessment Report: Climate Change 2013 (Approved Summary for Policymakers). Geneva.

[4] IPCC, 2005. Carbon Dioxide Capture and Storage. Cambridge University Press, New York.

[5] Global Humanitarian Forum, 2009. Human Impact Report Climate Change: The Anatomy of a Silent Crises. Geneva.

[6] UNEP, 2009. The Environmental Food Crises: The Environment’s Role in Averting Future Food Crises.

[7] European Parliament, 2008. Water Scarcity and Droughts. IP/A/ENVI/ST/2007-17

Cihan Erdönmez

 

Doç. Dr. Cihan Erdönmez

Almanya 8 komürlü termik santrali daha kapatma hazırlığında

The Sydney Morning Harald‘da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Bahar Baştüzel‘in çevirisi ile sunuyoruz

* * *

Almanya, Reuters ajansı tarafından Pazar günü açıklanan bir belgeye göre, iddialı iklim hedeflerine ulaşmak adına ülkedeki bazı kömürlü termik santrallerinin kapatılması için enerji şirketlerini zorlayacak yeni bir yasa üzerinde çalışıyor.

Ekonomi Bakanlığı tarafından hazırlanan yasa tasarısıyla, enerji şirketlerinden karbon salımlarını 2020 yılına kadar asgari 22 milyon ton azaltmaları istenecek.

12

Böylece, şimdiye kadar devre dışı bırakılan 50 kadar tesise ek olarak 8 tane daha kömürlü termik santralin kapatılması söz konusu olabilir.

Hedef sera gazlarını %40 azaltmak

Avrupa’nın en büyük ekonomisi olan Almanya 2020 yılına kadar sera gazı salımlarını, 1990 seviyesi baz alınarak, %40 oranında azaltmayı hedefliyor. Ancak Çevre Bakanlığı daha şimdiden ülkenin bu hedefi yüzde 5 ila 8 arasında ıskalama riski olduğu konusunda uyarıyor.

Almanya’da, ülkedeki toplam enerji üretiminin yaklaşık %25’i yeşil enerji sektöründen karşılanıyor. Buna rağmen çevreciler, ülkenin geçtiğimiz seneki enerji üretiminin neredeyse yarısını sağlayan kömürlü termik santrallere olan bağımlılığı eleştirmeye devam ediyor.

Yasanın yürürlüğe konması durumunda karbon salımlarındaki son azaltma, aralarında RWE, E.On ve Vattenfall gibi büyük şirketlerin de bulunduğu Almanya enerji şirketleri arasında eşit olarak paylaşılacak.

Bununla birlikte, şirketler hangi santralleri devre dışı bırakacaklarına kendileri karar verebilecek.  Belgeye göre bu konuda şirketlere azami esneklik sağlanacak.

11...

Sektör kaynaklarına göre, Ekonomi Bakanı Sigmar Gabriel’in Pazartesi günü Berlin’de enerji şirketlerinin üst düzey yöneticileriyle yasa tasarısı üzerinde görüşmesi bekleniyor. Özel sektörün, santrallerin kapatılmaya zorlanması durumunda devletten tazminat talep etme ihtimali de bulunuyor.

Alınan yeni tedbir, Başkan Angela Merkel’in kabinesinin 3 Aralık’ta üzerinde karar vermesinin beklendiği yeni iklim kurallarının bir parçası olarak görünüyor. Bu kurallar aynı zamanda enerji verimliliğini artırmak için atılması gereken adımları da içeriyor.

Merkel hükümeti, 2025 yılına kadar toplam enerji üretiminin %40-45’inin, 2035 yılına kadar ise %55-60’ının yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlamasını hedefliyor – uzmanlar bunun sanayileşmiş bir ülke için oldukça iddialı olduğunu söylüyorlar.

Avrupa Birliği geçen ay 2030 yılına kadar sera gazı salımlarını en az %40 oranında azaltmayı kabul etmişti.

 

Haberin İngilizce Orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Bahar Baştüzel

(Yeşil GazeteThe Sydney Morning Harald)

Dünyanın ilk yeşil elektrik enerji şebekesi Almanya’da kuruldu

Yenilenebilir enerji konusunda artık her gün bir yenilikle karşılaşıyoruz. Bütün bu yenilikler aynı zamanda, geleceğin enerji sistemini şekillendirmek adına gerçekleşiyor. Bu noktadan hareket eden Almanya’daki Mecklenberg ağı 5 MW/MW saat enerji depolama merkezi kurdu.

10 yeşil-enerji-şebekesi-232333

Bu tesiste 1600 pil kutusu ve bunların içinde 25,600 Lityum-magnezyum-oksit hücresi milisaniyeler içinde tepki verebiliyor ve frekansın dengelenmesinde büyük faydası oluyor.

Yeşil enerji içeren şebeke oluşturmak artık günümüzde neredeyse standart hale gelmiş durumda ama tamamen yeşil enerjiden oluşan bir şebeke oldukça zor. Bunun en önemli sebeplerinden birisi de ani elektrik isteklerini desteklemenin oldukça zor olması. Mesela 5 megawatt’lık ani istek artışlarını karşılamak için 50 megawatt’lık kömür santrali kurmak gerekiyor. Bu santraller en düşük yüzde 70’de çalışmak zorunda kalıyorlar ve yüzde 2 oynama yapmak için yüzde 90 oranında çalışma gücüne alınmak zorunda kalıyorlar. Üstelik bu enerji ya fazlalık oluşturup boşa harcanıyor ya da yeşil enerjinin yerini kaplıyordu.

(Enerji Enstitüsü, Alternatif Enerji)

Yunanistan’da da senaryo aynı: Halk altın madenine karşı, Polis sermayenin yanında

AntiGoldGr’de Stavroula Poulimeni tarafından kaleme alınan bizim ise Revolution News’den alıntıladığımız haberi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Eray Uygur ‘un çevirisiyle sunuyoruz.

* * *

Eldorado Gold’s şirketinin Halkidiki’deki Skouries altın madeni’ne karşı yapılan bir gösteride bir kez daha polis tonlarca biber gazı kullandı. Her yaştan 1.500’ten fazla gösterici Pazar günü Eldorado’ya bağlı Hellas Gold şirketinin el değmemiş bir ormanın ortasında kurmak istediği açık altın ve bakır ocaklarının olduğu bölgeye yürüdü. Maden, işleme tesisi ve iki devasa maden atığı barajı yapılmak üzere şimdiden yaklaşık 180 hektar ormanlık alan yok edildi.

6...

Son üç yılda maden yapımına karşı direnen gerek yerel halk gerekse daha kapsamlı dayanışma hareketleri verdikleri mücadelenin cezalandırılması ve aşırı engellemelerle karşı karşıya. Bölge halkından 300’den fazla kişi dağı, çevreyi ve halkın sağlığını korumaya yönelik çabalarıyla ilgili olarak mahkemeye çıkmak durumunda.

Protesto geçtiğimiz Pazar günü öğlen saatlerinde başladı. Göstericiler tesisin açık kapısından inşaat sahasına girdi. Birkaç dakika geçmeden polisin biber gazı ve ses bombası saldırısına uğradılar.

Yunanistan’da “Gezi” Kafası

8...

Göstericiler inşaat sahası dışına püskürtüldü ve tesisin kapısı kapatıldı. Ancak polis, insanları ormanın içerisinde kovalamaya devam etti ve yüksek miktarda biber gazı kullandı. Bölgeden ayrılmamaya kararlı olan göstericiler üzerlerine yağan gaz kapsüllerine rağmen üç saat daha orada kalmayı başardı. Tüm bölgenin biber gazının sebep olduğu beyaz bir bulut ile kaplandığı protestoda birçok gösterici solunum problemleri yaşadı ve bir kişi hastaneye kaldırıldı. Göstericiler mizah anlayışlarını koruyarak, kendilerine saldıran polislere üzerinde ‘Bizi dövmeyin. Biz size su getirdik. SOS HALKIDIKI’ yazılı su şişeleri ikram ettiler.

Bu, uzun süredir gerçekleştirilen ilk büyük protestoydu ve altın madenciliği karşıtı hareketin hala ne kadar güçlü olduğunu ve insanların Eldorado’yu Halkidiki’den kovalamaktaki kararlılığını ispatlar nitelikteydi. Halkın Koordinasyon Komitesi’nin basın açıklamasına göre: ‘Bir kez daha demokratik gösteri yapma hakkı, iktisadi kalkınmanın sunağında kurban edildi. Bir kez daha, Yunan polisi silahsız göstericilere vahşice saldırarak özel güvenlik gücü rolüne soyundu. Toprağımızı ve canımızı savunmaya sonuna kadar hakkımız var. Ne kadar şiddet uygularlarsa uygulasınlar nihai zafere ulaşana kadar mücadelemize devam edeceğiz. Yakında Halkidiki’de suç işleyen failler yaptıkları için cevap vermek zorunda kalacaklar.’

 

Haberin İngilizce Orjinali

Haber: Stavroula Poulimeni

Yeşil Gazete için çeviren: Eray Uygur

(Yeşil Gazete, Revolution News, AntiGoldGr)

Sinop Nükleer Karşıtı Platform’da yeni dönem

2013 Mayıs ayında AKP Hükümeti’nin  Hükümetler arası anlaşma ile Japonlar tarafından Sinop’a nükleer santral kurulması kararını almasını izleyen süreçte eylemlerine ve faaliyetlerine hız kazandıran Sinop Nükleer Karşıtı Platform(SNKP)’da yeni dönem 27 Kasım tarihinde yürütmeyi oluşturan isimlerin tespit edilmesiyle başladı.  

5...

2014 yılı 2.Olağan Genel Kurulu

Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) Genel Merkezi Genel Sekteri ve aynı Zamanda NKP Türkiye sekreteri Hüseyin Önder, EMO Enerji Komisyonu Başkanı Nedim Bülent Damar, EMO Samsun Şb. Başkanı Mehmet Özdağ, EMO Samsun Şubesi Denetleme Kurulu Başkanı Tarık Tarhan ve Eğitim-sen Genel Eğitim Sekreteri Elif Çuhadar’ın, Demokratik Kitle Örgütlerinin, sendika ve siyasi partilerin katılımıyla gerçekleştirilen 2.Olagan Genel Kurul’da kurumsallaşmış kurumların ağırlıklı olduğu bir yapıyla tabana yayılacak bir yürütme kurulu için  görev dağılımının bir hafta sonra yapılması kararlaştırıldı.

27 Kasım günü Kamu Emekçi Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Sinop Dönem Sözcüsü Metin Gürbüz başkanlığında toplanan Yeni Yürütme Kurulunun,  KESK, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), TÜRK-İŞ, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği(ÇYDD), Atatürkçü Düşünce Derneği(ADD), Sinop Üniversitesi Öğrenci Dayanışması, Nazım Hikmet Kültür Evi, Balıkçılık Kooperatifi, Türkiye Erozyonla Mücadele Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı(TEMA), Sinop Barosu, EMO, TMMOB gibi kurumların seçeceği kişi veya kişilerden oluşması karara bağlanarak görev dağılımı yapıldı. Buna göre SNKP’de Dönem sözcüsünün ilk 3 ay için EMO Temsilcisi Saygın Doğan ’ın, ikinci 3 ay için ise İnşaat Mühendisleri Odası Temsilciliği ile aynı zamanda Mali Komisyon sekreteri görevini yürütecek olan Neşe Özkoç’un olmasına oy birliğiyle karar verildi.

Geçmiş Dönem Sözcüsü Zeki Karataş’ın ise SNKP yürütmesinde KESK’i temsilen yer alması koordinatörlük görevini icra etmesi suretiyle yürütme sürecine katkıda bulunması bekleniyor. Yürütme kurulu , faaliyetlerini yeni oluşturulan Hukuk  Komisyonu, Örgütlenme Komisyonu, Bütçe ve mali İşlerden sorumlu Komisyon ve Halkı Bilgilendirme ve Gençlik Komisyonu üzerinden yerine getirecek .

2014 Sonuna kadar Meclisten onay

Sinop Nükleer Karşıtı Platformu ve nükleer karşıtı aktivistleri insanı zor bir dönem bekliyor. Ekim sonunda Sinop’ta gerçekleştirilen  7. Uluslararası Nükleer Yapı Özellikleri Çalıştayı’nda  Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı Temsilcisi Salih Sarı, Sinop’ta kurulacak Nükleer Santral inşaatının 2019 yılına kadar başlatılarak ilk iki santralin 2023 – 2024 yılları arasında elektrik üretmeye hazır olacağını belirtmiş hatta söz konusu çalışmalar için de ÇED sürecinin 2016’ya kadar tamamlanmasının planlandığını söylemişti. Diğer taraftan yine kendisinin aktardığına göre Sinop projesi kapsamında Japonya’ da imzalanan hükümetler arası anlaşmanın 2014 sonuna kadar Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde onaylanması gerekiyor.

 

(Yeşil Gazete )

 

 

 

Alzheimer ön tanısı için kan testi yaptırın, 10 yıl önceden tedbir alma şansınız olsun!

 

iflscience.com‘da Lisa Winter imzası ile yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Berk Ergin‘in çevirisi ile sunuyoruz

* * *

Alzheimer hastalığı gibi nörodejeneratif hastalıklarda, hastalığın ilerlemesine müdahale etmek ve yavaşlatmak için erken teşhis kritik önemdedir. Ne yazık ki klinik belirtiler hastalık ortaya çıkana kadar genellikle fark edilmez ve amiloid plaklar birikerek beyne zarar vermeye başlar. Alzheimer hastalığı, temel olarak beyindeki bu amiloid plaklarının kontrolsüz ve düzensiz bir şekilde kümelenmesi ile meydana gelir

4...

 

Yeni geliştirilen kan testi sayesinde klinik belirtilerin başlangıcından 10 yıl önce Alzheimer hastalığının tespit edilebileceği iddia ediliyor.

Yeni geliştirilen kan testi sayesinde klinik belirtilerin başlangıcından 10 yıl önce Alzheimer hastalığının tespit edilebileceği iddia ediliyor. Araştırma, deneysel biyoloji alanında çalışan Amerikan dernekleri federasyon dergisinde yayınlandı. (The Journal of the Federation of American Societies for Experimental Biology.) Baltimore Yaşlanma Ulusal Enstitüsü başyazarı Dimitrios Kapogiannis ise bu hafta Washington’da Nörobilim Derneğinde, yapılan araştırmanın sunumunu yaptı.

Kan testine ilişkin ilk çalışma nörolojik sağlığı çeşitli derecelerde farklılık gösteren 174 hasta üzerinde yapıldı. Katılımcıların 84’ü sağlıklı yetişkinlerden oluşuyordu, 20’si bunama yakınması olmayan sadece yaşlı deneklerden ve diğer 70 kişi ise Alzehimer tanısı konulan hastalardan oluşuyordu. Alzehimer tanısı konulan 70 hastadan 22’sinin 1 ila 10 sene arasında değişen zamanlarda alınmış kan örneklerini bulunuyordu. Ayrıca da araştırmacıların tüm donmuş kan testi örneklerine erişim için yetkileri vardı.

Alzehimar hastalığını önlenmesinde de tip 2 şeker hastalığı için kullanılan benzer tedavi seçeneklerinin yararlı olabileceği görüşünü dile getiriyor.

Kan testi doğrudan kandaki proteinlere odaklı olarak yapılıyor ve insülin direnci için izler arıyordu. Ulusal Yaşlanma Enstitüsü kıdemli yazarı Edward Goetzl’in yaptığı basın açıklamasında belirttiği gibi bu çalışmalar, insülin direncinin Alzehimera neden olan nöral hücre hasarını arttıran merkezi sinir sistemi ile alakalı bir metabolik anormallik olduğunu gösteriyor.’’ İnsülin direncinin tip 2 şeker hastalığının ortaya çıkışında ne kadar önemli olduğunu çok iyi biliyorduk. Ayrıca insülin direncinin tedavisi için uygulanan tedavi yöntemlerinden de oldukça başarılı sonuçlar alınıyordu’’ diyen Edward Goetz aynı basın açıklamasında Alzehimar hastalığını önlenmesinde de tip 2 şeker hastalığı için kullanılan benzer tedavi seçeneklerinin yararlı olabileceği görüşünü dile getiriyor.

Yapılan tüm deneyler sonucunda Alzeimer hastalarından alınan kan örneklerindeki IRS-1 inaktif formunun çok yüksek olduğu gözlemlendi. Alzheimer hastalarından 10 yıl önce alınan örnekler dahil tüm deney sonuçları o kadar tutarlıydı ki araştırmacılar aldıkları kan örneklerinin Alzeimer hastalarından mı yoksa diğer hastalardan mı alındığını hatasız olarak biliyorlardı. Yani bu kan testiyle Alzeimer  tanısı koymak %100 olasılıkla güvenli idi. Aynı kan testiyle tip 2 şeker hastalığı tanısı koymak da %97 oranı üzerindeki kesinlikle olanaklı olabiliyor.

Testin çok yeni oluşu nedeniyle, bulguları doğrulamak için, çalışmaların çoğaltılması araştırmaların genişletilerek yapılması gerektiği düşünülüyor. Araştırmacılar hastalığın 10 yıl öncesinden teşhis edilebilmesi için gelecekte IRS-1’in biyolojik bir belirteç olarak kullanılabileceği konusunda oldukça hem fikirler.

 

Yazının İngilizce Orjinali

Yazı: Lisa Winter

Yeşil Gazete için çeviren :Berk Ergin

(Yeşil Gazete, iflscience.com)

 

HDP yolsuzluk komisyonundan çekildi

17- 24 Aralık süreciyle ilgili olarak yolsuzluk yaptıkları tapelerin açığa çıkması üzerine istifa etmek zorunda kalan dört AKP’li bakan hakkında kurulan Meclis Soruşturma Komisyonu toplandı.

İçişleri Bakanı  Muammer Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı  Erdoğan Bayraktar ve Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış  haklarında yolsuzluk iddialarının görüşüleceği Komisyon toplantılarına  yayın yasağı konulması üzerine tepkiler artarak sürüyor.

Komisyon çalışmalarına yayın yasağı koyulması, Soruşturma Komisyonunu da karıştırdı.

HDP, 4 eski bakanla ilgili Meclis Soruşturma Komisyonu’ndan çekildi. HDP’nin Komisyon’dan çekilme gerekçesi bizzat HDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan tarafından açıklandı.

Buldan, “Bu aklama içinde yer almamak için komisyondan çekildik. Komisyonun bugüne kadar yaptığı çalışmaların sağlıklı olmadığını gördük. Komisyon başkanının tavrı nedeniyle, muhalefet üyelerinin artık orada kalmasının bir anlamı kalmadı. Bu nedenle komisyondan çekiliyoruz” dedi.

CHP ise yayın yasağının iptali için mahkemeye başvuracaklarını açıkladı.

Yeşil Gazete

Modern; laik, demokrat ama solda değil – Ahmet İnsel

Bugün AKP iktidarının bir hegemonya kurmuş olmasının arkasındaki etmenlerin arasında modern, laik, “ilerici” çevreden birçok insanın alt sınıflara, yoksullara bakış tarzı da önemli bir rol oynuyor.

Türkiye’de uygulanan laikliği ve modern yaşam tarzını savunmak, liberal iktisadi ve siyasal görüşlere sahip olmak ilerici olmak ya da solda olmak anlamına gelir mi? Laikliğin uygulama alanını daraltan, ataerkil geleneksel yaşam tarzını savunan, siyasal konularda otoriter, iktisadi konularda liberal görüşlere sahip olarak solda olunmayacağına şüphe yok. Ama bunun tersi solda yer almak için yeterli değil. Türkiye’de uzun yıllardır var olan ve bugün var gücüyle devam eden sol ve sağ yanılsamalarının önemli nedenlerinden birini bu sorun ele veriyor.

Bu soruna işaret etmek yeni bir şey değil. İdris Küçükömer’den beri çok tartışıldığını, artık aynı şeyleri tekrar etmenin ötesine pek geçilemeyen noktaya geldiğini söyleyebiliriz. Ne var ki bir sorun çok tartışıldığı ve tartışma artık kendini tekrar etmeye başladığı için çözülmüş sayılmaz. Bugün AKP iktidarının bir hegemonya kurmuş olmasının arkasındaki etmenlerin arasında modern, laik, “ilerici” çevreden birçok insanın alt sınıflara, yoksullara bakış tarzı da önemli bir rol oynuyor.

Bugün AKP’ye yoksullardan, işsizlerden gelen oy desteğinin, hükümetin bu kesimlere “ulufe” dağıtmasıyla açıklamayı yeterli sayan geniş bir AKP muhalifi modern ve “ilerici” çevre var. Radyoda, televizyonda bunu çeşitli vesilelerle dile getiriyorlar. AKP’nin bu kesimin “oyunu satın aldığını” vurguluyorlar. Bunu yaparken hem çok derin siyasal analiz yapmış olduklarını zannediyorlar, hem de AKP’nin “oy avcılığını” seçmen nezdinde teşhir ettiklerini. Bunu sadece öğretim üyeleri, gazeteciler, sosyal medya katılımcıları yapmıyor. Örneğin sosyal-demokrat ana muhalefet partisinin sözcülerinden, milletvekillerinden, yerel yöneticilerinin bazıları da bu tür değerlendirmeleri dile getirilebiliyor.

Söylediklerimi somutlaştırmak için, yakın tarihten bir örnek vereceğim. Taraf gazetesinde 24 Kasım’da yayımlanan söyleşide, Ersin Kalaycıoğlu Türkiye’nin ekonomik olarak parlak durumda olmamasına rağmen, AKP’nin iktidarının neden yıpranmadığını şöyle açıklamış: “İşsizlerin iki tepkisi var. Seçime katılmamak veya katılıp da AKP’ye oy vermek. Geniş bir kitleye (aileler, engelliler, yaşlılar, fakirler gibi) çeşitli sıfatlarla yardım yapılıyor. Bir ara bu kitlenin 24 milyonluk bir kalabalık olduğu ifade ediliyordu. Bu insanlar ne kadar iş arasa, ya da başka bir hükümet gelse de iş bulma imkânlarının olmadığını düşünüyor ve ‘Allah razı olsun’ diyerek AKP’ye oy veriyorlar. Hükümet, rantla geçinen, evde oturan tembel bir sınıf yarattı. Toplum emeksiz, çabasız para kazanıyor. Bu adamlara bir gün para verilmese işsizlik oranı bir anda iki katına çıkabilir.”

Konuşmayı gazeteci doğru aktarmışsa, sosyal yardımların, “evde oturan, tembel bir sınıf yarattığı” iddiası yeni değil. Dünyada bunu söyleyen çok kişi var. Muhafazakar-liberal siyasal etiketi taşırlar. Sosyal yardımların işsizliği teşvik ettiğini iddia ederler. Ya da tembelliği teşvik ettiği için insanların iş bile aramadıklarını, bu nedenle işsizliğin düşük gözüktüğünü belirtirler. İşsizliğin esas kaynağının talep yetersizliği olduğunu iddia eden Keynesci çözümlemeyi dikkate almazlar. Ama engellilerin, yaşlıların yardım aldıkları için evde tembel tembel oturduklarını iddia eden kişiler Batı dünyasında ılımlı muhafazakar ve liberal olarak bile adlandırılmazlar. ABD’de aşırı liberal, yeni-muhafazakar Tea Party’nin uç kesimlerinden böyle sesler gelir ancak. Yaşlıların ve engellilerin ve elbette yoksul olanların rantla geçinen, tembel bir sınıf olduğunu iddia edenler, elbette modern, laik, kadın-erkek eşitliği savunucusu, aile içinde son derece liberal, siyasette otoriter kurumlara karşı olabilirler. Ama herhalde solda oldukları iddia edilemez.

Türkiye’de çok düşük bir emekli geliriyle yaşamaya çalışan bir yaşlı iseniz, engelli iseniz veya düşük gelirli ailenizde bir engelli varsa, işsiz veya çalışmanıza rağmen yoksul iseniz, böyle bir değerlendirme karşısında, AKP hükümetine yönelik diğer eleştirilere kulağınızı kapamaz mısınız? Bu lafı söyleyenlerin desteklediği parti iktidara gelse, yapılan yardımları keserler diye düşünmez misiniz? Ailesinde bir engelli olan, birkaç çocuklu, düşük gelirli bir seçmen olsanız, bu değerlendirmeleri dile getirenlerin işaret ettiği partiye oy verir misiniz?

AKP iktidarının oy gücünü korumasında bugün sosyal yardımlardan yararlanan yoksullara, engellilere, yaşlılara, ailelere yönelik bu tahkir edici tavrın da önemli bir payı yok mudur? Bu tavır tahkir edicidir, çünkü bu kişilerin “oylarını bir paket makarnaya sattığını” ima etmektedir. Başka ortamlarda bunu ima etmeyen, açıkça söyleyenler bol miktarda var:

CHP, 2011 seçimlerinde aile sigortası önerisinde bulunmuştu. Sosyal yardımların daha da artmasını ve yaygınlaşmasını öneriyordu. Bütün yardımların bir havuzda toplanması ve nakdi yardıma dönüştürülmesine dayanıyordu bu öneri. Sosyal yardım hakkının nesnel kriterlerle tanımlanmasına dayanıyordu. Ama bu demek değil ki bugün 10 milyon olduğu tahmin edilen Yeşil Kart sahiplerinin büyük çoğunluğu sadece yerel AKP yöneticilerinin lütfuyla hak sahibi oluyorlar. Alternatif bir sosyal demokrat hükümet ‘yeşil kartı’ kaldıracak mı? Kapsama alanını daraltacak mı?

Ayni yardımın ihtiyaç sahiplerinden çok, onu tedarik eden şirketlere rant kapısı açtığı, yandaşlara sermaye birikimi sağladığı iddiası elbette doğrudur. Ama bundan ayni yardımı alan mı sorumludur?

Sosyal koruma harcamalarının sivil toplum tarafından izlenmesi ve bu konuda etkin bir farkındalık yaratma amacıyla hareket eden Bilgi Üniversitesi STK Eğitim ve Araştırma Birimi 2012’de “Sosyal Koruma Harcamalarını İzleme Kılavuzu” yayınlamıştı. Nurhan Yentürk’ün yönetiminde yürütülen bu çalışmanın bir başka ayağı olan “Kamu Harcamalarını İzleme Kılavuzu” Eylül 2014’de yayımlandı. Zannediyorum, “sosyal yardım alıp, tembel tembel evde oturup, AKP’ye oy veriyorlar” diyen modernlerin bu çalışmaları dikkatle okumasında yarar var.

Türkiye’de sosyal yardımların ulusal gelir içindeki payı tüm AB ülkelerinden daha düşüktür. 2013 yılında sosyal koruma harcamalarının ulusal gelire oranı Türkiye’de %14, OECD ortalaması %28. Sosyal koruma harcamaları içinde yoksullar için yapılan harcamaların GSYH’ya oranı ise sadece %1,1 (yüzde bir yanlış okumadınız!). Buna yoksullara yönelik sağlık harcamalarını ekleyince oran %1,6’ya yükseliyor. Kişi başına düşen sağlık harcamalarında artış olmasına rağmen, Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre sondan 7. sıradayız.

Geçmişte “evde tembel tembel oturan yaşlılara, engellilere, işsizlere”, çocuklara yönelik harcamaların, gençliğe yönelik harcamaların daha da yetersiz olduğu bir ülkede, bu harcamalar son on yılda önemli bir artış gösterdi. Hâlâ son derece yetersizler. Sosyal-demokrat olmak, solda olmak, ilerici olmak, ne derseniz deyin, bu harcamalardan yararlananları parmağıyla göstermek, onları oy satmakla suçlayıp, tahkir etmek mi demektir? Yoksa bu harcamaların yetersiz olduğunu, yerel yöneticilerin takdirine bırakılmayan bir hak olarak tanımlanmaları gerektiğini, nakdi olarak yapılmalarını söyleyerek, engelli, yaşlı, yoksul olanlara daha da fazla sosyal yardım yapma vaadinde mi bulunmalıdır? Bunun kaynaklarını mı tartışmaya açmalıdır yoksa bunlardan haksız yere yararlanan marjinal bir kesimi diline dolayarak, sosyal yardım alan bütün kitleyi kendine düşman mı etmelidir? Eğer sosyal yardım tembel bir sınıf yaratıyorsa, bu yardımı AKP’li belediye başkanı yerine devlet memurunun vermesi daha mı az tembellik yaratacaktır?

Türkiye’de eşitsizlik azalmıyor ama mutlak yoksulluk oranlarında ciddi bir azalma var. Bunun devletin istatistik kurumunun sahte veri üretmeyle alakası yok. Birincisi, 2002’den bu yana yıllık kişi başına gelir üç misli artmadı elbette ama toplamda %70 civarında arttı. Alt gelir gruplarının geliri de arttı. İkinci neden, yoksullara yönelik olarak son derece yetersiz de olsa, sosyal harcamaların artışı. Bunu inkar etmek, başını kuma gömmek demektir. Sosyal yardımla oy arasında ilişki kurmak değil ama sosyal yardımların tembeller sınıfı yarattığını iddia etmek, bu iddianın sahibinin hangi sınıfın üyesi olduğunu gösterdiği gibi, modern kılıklı bir muhafazakar-liberal olduğunu ele verir.

Ben AKP’li olsam, bu tür “eleştiriler” karşısında sadece ellerimi ovuştururdum.

Ağaç katliamı CHP’li belediye ile CHP’li vekili karşı karşıya getirdi

Yalova’da yol yapımı sırasında kesilmesi gündeme gelen ağaçlar için ortaya konulan tepkiler büyüyor.

CHP’li Yalova Belediyesi tarafından Bursa ve İzmit’e geçiş noktasında önemli bir nokta olan Tonami Meydanı’nda yapılması düşünülen köprülü kavşak için farklı türlerden 158 ağaç kesildi.

38

Karayolları Genel Müdürlüğü Yalova’nın Bursa-Kocaeli yönü geçişlerinin sağlandığı Tonami Meydanı’nda bir üst geçit yapma kararı aldı. Ancak ihaleye çıkılması ve çalışmaların başlatılması için bölgede bulunan 180 adet çeşitli cinsteki ağacın kesilmesi gerektiğini ileri sürdü. Bu nedenle Yalova Belediyesi’nden bu ağaçları kesmesini istedi.

Yalova’daki çevreciler ise bir süredir bu ağaçların kesilmesine karşı çıkarak yapılanın bir doğa katliamı olacağını savunuyorlardı. Yalova Platformu geçen hafta yürüyüş yaparak kesime tepki göstermişt,.

Platformun tepkilerini değerlendiren CHP’li Belediye Başkanı Vefa Salman, “Yalova’da ne yaparsanız yapın mutlaka bir reaksiyon, tepki grubu var. Bir olayı gerçekleştirirken Sayın Hayrettin Karaca’nın dediği gibi kamu yararı olup olmadığına bakmak lazım” şeklinde konuşmuştu.

Yalova’da yol yapımı için ağaç kesilmesine tepki verenler arasına CHP Milletvekili Melda Onur  da katıldı. CHP’li bir belediyenin icraatına karşı bir CHP milletvekilinin itirazı sosyal medyada ilgi çekti.

CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur ağaç kesimine tepki gösterenlerin tweetlerini retweetledikten sonra kendisi de konu ile ilgili, “Biz Gezi’yi, Validebağ’ı, arkadaşlarımız Yırca’nın zeytinlerini korumaya çalışırkan, bu kıyımı nasıl savunacağız” tweetini paylaştı. Onur bu tweeti gönderirken Muharrem İnce ile Yalova Belediye Başkanı Vefa Salman’ı da mesajını doğrudan görebilmeleri için etiketledi.

39

Yalova yerel seçimlerin en çekişmeli geçtiği kentlerden biriydi. Seçim sonuçlarına yapılan itirazlar üzerine seçimler yenilenmiş ve yağılan seçimleri CHP kazanmıştı. Gelişmeler üzerine  CHP’nin alacağı tavır kamuoyu tarafından ilgiyle bekleniyor.

(Yeşil Gazete)