Ana Sayfa Blog Sayfa 3809

Papa Francis’den, Ermenistan – Türkiye sınırı açıklaması

Katoliklerin ruhani lideri Papa Francis, Türkiye ziyaretinin son gününde İstanbul’da Fener Rum Patrikhanesi’nde düzenlenen Aziz Andreas Yortusu’na katıldı. Yortunun ardından Türkiye’den ayrılan Papa önemli açıklamalarda bulundu.

15...

Benim kalbimde asıl  olan, Türkiye – Ermenistan sınırı diyen Papa Francis, “O sınır açılsa o kadar güzel bir şey olur ki. Ben o bölgede sınırların açılmasını kolaylaştırmayan jeopolitik problemler olduğunu biliyorum, ama bu halklar arasında uzlaşma olması için dua edelim” şeklinde konuştu.

Papa Francis, Sultanahmet Camii’nde yaptığı dua ile ilgili olarak kendisine yöneltilen bir soru üzerine de, “Sultanahmet Camii’ne ben turist olarak geldim diyemezdim. Oradaki o muhteşemlikleri gördüm. Müftü, Kur’an’dan pasajlar okudu, Meryem Ana’dan bahsetti. O anda dua etmek istedim. Müftüye dua edelim dedim. O da tamam dedi” ifadelerini kullandı.

“Nükleer santral olmayan ülkemizde tarihe geçen nükleer kaza var”

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin‘in Türkiye ziyareti gündemde iken Mersin Akkuyu ve Sinop’ta kurulması planlanan nükleer santrallerinin ülkemize ve gezegene ne tür felaketler doğuracağını anımsatmakta fayda var.

Pınar Demircan‘ın Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF) sırasında gösterilen ve Finlandiya’da yapımı devam eden Onkala Nükleer Atık Deposu‘u anlatan “Into Eternity” filmi ile filmin ardından nükleer santral ve atıkları hakkında izleyecilere bir sunum yapan emekli gazeteci İbrahim Günel ile gerçekleştirdiği röportaja dair kaleme aldığı, ““Orayı unutma zaruretini hep hatırlamak gerek” : Onkalo Nükleer Atık Deposu” yazısının röportaj kısmını bir kez daha paylaşıyoruz

* * *

Belgesel filmden  hemen sonra izleyicilerin soruları olabileceğini düşünen sevgili festival sorumluları, bir de sunum ve soru-cevap kısmı organize etmiş . Bu bölümde emekli gazeteci İbrahim Günel’den  nükleer santrallar ve atıkları hakkında bilgilendikten sonra, biz de  kendisine Yeşil Gazete olarak  ilave birkaç soru yöneltiyoruz :

14 SYFF_ibrahimgunel-yeni
İbrahim Günel, belgesel gösterimi sonrası nükleer santraller ve atıkları hakkında izleyicileri bilgilendiriyor

Yeşil Gazete (YG) : Film hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

İbrahim Bey:  Filmde nükleer atık meselesi konunun uzmanlarına başvurularak ele alınıyor. Söz konusu atık deposunun 2020 yılı itabariyle faaliyete başlayıp, o zamana dek oluşan Finlandiya’daki nükleer atıkların  2100 yılına kadar depolanacağı ve sonrasında da 100 bin yıllığına kapatılarak mühürleneceği anlatılıyor .

Beni düşündüren yüzlerce  belki bin yıl sonra birinin gelip orayı kazarsa ne olacağı ki zaten filmde de bu sorgulanıyor. O dönemde gelecek nesillerle dilimiz aynı olur mu? Yoksa  işaretle mi tehlikenin boyutlarını anlatmak gerekir?  Günümüzden geçmişe bakınca yaklaşık 3 bin 400  yılönce Anadolu’da yaşamış Hititler’i görüyoruz. Hititlerin dili 1900‘lü yılların başında çözüldü. Yine yanılmıyorsam günümüzden yaklaşık  2 bin 500 yıl önce Anadolu’ da yaşamış olan ama hâlâ dilleri ve alfabesi çözülememiş olan Luviler var. Açıkçası, 1000-2 bin yıl önceki toplumların dilini bile bilmiyoruz, kaldı ki bu filmde 100 bin yıldan bahsediliyor.  İnsan ömrü kısa, dil ise çok hızlı değişiyor, gelecek nesillere bırakacağımız atık mirasına dair neyi ne kadar anlatabileceğimiz, ciddi bir sorun .

Nükleer Atıklar

YG: Nükleer atıkların depolanma  işlemi  nasıl gerçekleştiriliyor, anlatabilir misiniz?

İbrahim Bey : Öncelikle dünya üzerinde halihazırda nihai bir nükleer atık depolama tesisi yok. Nükleer  yakıt çubuklarının kullanım ömrünün sınırlı olduğunu belirtelim. Bir nükleer reaktörde tipine ve kurulu gücüne göre  50 ile 200 ton yakıt çubuğu vardır. Her yıl ya da 1,5 yılda  yakıt çubuklarının dörtte 1’i çıkartılıp yenileriyle değiştirilir. Çıkartılan  yakıt çubuklarının ise 5- 10 yıl soğutulması şarttır. Bununla birlikte yerlerine  yenileri eklenir. Kullanılmış yakıt çubuklarının soğutma işlemi ise reaktör binalarının içerisindeki havuzlarda gerçekleştirilir. Soğutma süresi tamamlanan yakıt çubuklarının havuzdan çıkartılarak içerisindeki gerekli elementlerin  alınabilmesi için ayrıştırma tesislerine götürülmesi gerekir. Dünyada 13 ayrıştırma ve yeniden işleme tesisi bulunuyor olup  bu tesislerde  kullanılmış yakıt çubuğunun içindeki plutonyum ve uranyum, güçlü asitlerle sıyrılarak ayrıştırılır. Kalan kısım ise sıvılaştığı için hacmi artar. Bunlar özel çelik konteynerle geçici depolama alanlarına gönderilir ; örneğin, Almanya’daki Gorleben bu geçici depolama alanlarındandır.

 

YG: Peki Onkalo dünyada örneği başka olmayan bir yer midir ? Amerika’da  Yucca Dağı’nda bir  nükleer atık deposu kurma girişimi olmuştu yanılmıyorsam

İbrahim Bey : Yucca Dağı’nda kurulma işlemi başlaynan tesis ABD federal hükümeti ile eyalet hükümeti arasında davalık oldu. Bir anlamda  “rafa kalktı” diyebiliriz.

Akkuyu ve Sinop

YG : Ülkemizde Akkuyu ve Sinop ’ta nükleer santral kurulması planlanıyor,  hatta geçenlerde  Akkuyu için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü İnceleme ve Değerlendirme Komisyonunca yeterli bulunarak,  ÇED izni için askıya çıktı, bunu nasıl yorumluyorsunuz?

İbrahim Bey: Maalesef öyle ama depolama ve atık risklerinden raporda hiç bahsedilmemesi kabul edilir gibi değil. Bir nükleer tesisin faaliyete geçmesi için 4 tane lisanslama aşaması vardır. Bunlar  1-Yer lisansı, 2-inşaat lisansı, 3-deneme üretimi lisansı, 4- İşletme  lisansı… Her bir aşamadaki testlerden de geçilmesi gerekir . Halihazırda inşaat lisansı aşamasındayız.

 

YG: Çevre boyutuyla ele alırsak ki elbette çevreyle birlikte insan sağlığı da etkilenecektir;  nükleer santralların teknik olarak bir kaza veya sızıntı olmasa dahi çevreye ve insan sağlığına  olumsuz etkisi bulunur mu?

İbrahim Bey: Nükleer santrallar soğutma işlemi için  yüksek miktarda suya ihtyaç duyar ki bu miktar saniyede 10 tondur. Nükleer reaktör içerisinde 2  kapalı devre vardır. Bunlardan birinci kapalı devre, reaktörün kalbinden, yani yakıt çubuklarının arasından geçerek buhar üretecine (jeneratör) gider. Üreteçteki suyu buhara dönüştürerek tekrar reaktörün kalbine döner. İkincisi ise buhar üretecinden çıkan kapalı devredir. Bu da elektrikli üretecinin tirbününü döndürmek içindir. Tirbünleri döndüren çürük buharın ise soğutulması santralın yakınındaki göl, akarsu ya da denizden sağlanır. Normalde, sızıntı, çatlama olmazsa; boru,tesisat bakımları düzgün yapılırsa, kapalı devrelerden geçen sulara radyasyon bulaşmaz. Ancak, çürük (kullanılmış) buharı  soğutmak için çekilen  soğutma suyu,  tekrar dışarı denizlere, göllere ya da akarsulara gönderilir ve bu durum, bir süre sonra deniz, göl, nehir suyu sıcaklığında yükselmeye yol  açar. Sıcaklık derecesi değişen deniz, canlı yaşamını tehdit edecek boyutta bioçeşitliliği tamamen değiştirecektir .

 

YG: Peki bacadaki filtrelerden radyoaktif izotopların dışarı çıkması mümkün müdür?

İbrahim Bey: Mümkündür. Nükleer reaktörlerde koruma kabının içerisinde işletme sırasında hidrojen oluşur. Hidrojen çok patlayıcı bir gazdır ve dışarı salınmazsa reaktör binasını patlatabilir. Bu yüzden belli aralıklarda nükleer reaktörlerde atmosfere izin verilen oranlarda gaz salınır. bu gazların içerisinde ksenon gibi radyoaktif gazlar da vardır.

Krummel Nukleer Santrali‘nin çevresindeki çocuklarda lösemi ve tiroid kanseri oranlarında artış olduğu saptandı

YG: Peki nükleer santraller insan sağlığı açısından bilimsel olarak  tehlike yaratır mı?

İbrahim Bey: Almanya’dan Nükleer Silah Karşıtı Hekimler Birliği(IPPNW) üyesi ve şimdiki Başkanı  Dr Angelika Claussen,  kendisiyle 1998 yılında yaptığım söyleşide, Almanya’nın Hamburg kentinin kuzeyinde bulunan Krummel Nukleer Santrali‘nin çevresinde ikamet edenlerle yapılan  bilimsel bir araştırmada çocuklardaki lösemi ve tiroid kanseri oranlarında artış olduğunun saptandığını anlatmıştı. Geçenlerde bununla ilgili yeni bir araştırma da bunu doğrular nitelikteydi.

 

YG: Bu durumda kaza olmasa bile nükleer santrallarin insan sağlığı için zararlı olduğu sonucuna varabilir miyiz?

İbrahim Bey: Maalesef evet. Radyoaktif izotoplar, kararsız elementlerdir. Bunlar kararlı hale gelebilmek için atomlarından sürekli parçacık atar. Bu da iyonize edici radyasyonu oluşturur. İyonize edici radyasyon da öncelikle canlı DNA’sını kırar. Bizim DNA’larımızda yaşamımızla ilgili her şey kodlanmıştır. Örneğin o hücrenin yaşamımız boyunca kaç kez ve ne zaman bölüneceği bellidir. İyonize edici radyasyon DNA’mızı kırdığında bu kodlar da bozulur ve o hücremiz deli gibi çoğalarak kanser oluşmasına neden olur.  Bir de her radyoaktif  izotop vücutta farklı bir organa yerleşir. Örneğin  iyot 131 tiroide, sezyum 137 kemik iliğine, plütonyum 239 ise akciğere yerleşerekçeşitli kanserlere neden olur.  Bir de bu radyo izotopların her birinin farklı yarılanma ömrü vardır. Her biri en az 10 kez yarılanma ömrü geçirdikiten sonra kararlı hale gelir. Örneğin iyot 131’in yarılanma ömrü 8 gün, sezyum 137’ninki 30.4 yıl, plütonyum 239’un ise 24 bin yıldır. Yarılanma ömrü 240 bin yıl olan radyo izotop bile vardır .

Ülkemizde nükleer santral henüz olmamasına rağmen tarihe geçen bir kazayı tecrübe ettik

YG: Peki güvenlik boyutu açısından nükleer santral yatırımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

İbrahim Bey: Ülkemizde nükleer santral henüz olmamasına rağmen tarihe geçen bir kazayı tecrübe ettik. 1998 yılında İstanbul İkitelli’de bir  hastanenin röntgen kaynağı olan kobalt 60 radyoizotopunun bulunduğu kaynak, hurdacıda ortaya çıktı. Oysa bunun Türkiye Atom Enerjisi Kurumu(TAEK)‘in kontrolünde yurtdışına gönderilmesi gerekiyordu. Bu kaynağı parçalamaya kalkan bir hurdacı ailenin birkaç ferdi, ani radyasyon zehirlenmesi sonucu kısa bir süre sonra yaşamlarına veda etti.

TAEK ülkemizde kurulması düşünülen nükleer santralları nasıl denetleyecek ve lisans verecek?  Biz daha yakın zamana kadar Soma ve Ermenek’teki maden kazalarını önleyemedik ve yüzlerce insanımızı kurban verdik. Bunları düşündüğümüzde, bu nükleer santrallar nasıl denetlenebilecek? Öte yandan, 2012 yılının Aralık ayında, İzmir’in Gaziemir ilçesinde kurşun üreten bir fabrikanın yıllarca yurtdışından ithal ettiği radyoaktif  atıkları  kendi arazisindeki toprağa gömdüğü ortaya çıktı. TAEK’in durumu 2007 yılından beri bilmesine rağmen  asla müdahale etmediği anlaşıldı. Oysa ülkemize radyoaktif atık ithal etmek yasalarımıza göre yasak.

 

YG: Ülkemizde nükleer santral yapılmasının istihdam artışı sağlayacağı görüşü hakkındaki değerlendirmenizi de alabilir miyiz?

İbrahim Bey: Nükleer santrallarda teknoloji yoğun üretim gerçekleştirilir. Teknik personel ihtiyacı olduğu üzere, yatırımı yapan ülkeler kendi teknik personellerini bu alanda değerlendirecektir. Dolayısıyla  evet bir istihdam artışı olacaktır ancak bu durum bizim değil,  tesisi kuran yabancı ülkedeki istihdama olumlu etkisi olacaktır. Belki şaka olacak ama bir nükleer santralda çalışan çaycının bile özel eğitimden geçmesi gerekiyor.

 

Röportaj: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

Putin’in Türkiye ziyaretinde Akkuyu şüphesi

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, Türkiye-Rusya Üst Düzey İşbirliği Konseyinin 5. Toplantısı’na katılmak için bugün Türkiye’ye geliyor. Öğle saatlerinde Ankara’ya resmi ziyaret gerçekleştirecek Putin onuruna Cumhurbaşkanı Erdoğan akşam yemeği verecek.

12...

Mersin Akkuyu Nükleer Santrali’nin ÇED süreci de gözönüne alındığında Putin – Erdoğan görüşmesinde nükleer santral konusunun da masaya yatırılması söz konusu.

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin ile Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye Cumhuriyeti-Rusya Federasyonu Üst Düzey İşbirliği Konseyinin (ÜDİK) 5. Toplantısı gerçekleştirileceği öğrenildi.

ÜDİK toplantısında, Türkiye-Rusya arasındaki ikili ilişkiler, iki ülkeyi ilgilendiren temel bölgesel ve uluslararası meseleler hakkında görüş alışverişinde bulunulacağı belirtildi.

 

10 soruda Putin’in Türkiye ziyareti – Hakan Aksay

1 – Bu ziyaret nereden çıktı? Şimdi düzenlenmesinin nedeni ne?

Bu, olağan, planlı bir resmî ziyaret. Türkiye ile Rusya’nın ilişkilerini güçlendirmek amacıyla 2010 yılında kurulan Üst Düzey İşbirliği Konseyi’nin (ÜDİK) beşinci toplantısı yapılacak. Fiilen “yıllık zirve” anlamına gelen bu etkinliğe, iki devletin liderlerinin yanı sıra işbirliğinin en yoğun olduğu konulardan sorumlu bakanlar ve bürokratlar da katılıyor. Gündem, yine, en genel ve kısa anlatımıyla, “ikili ticari ilişkiler, enerji işbirliği, siyasi diyalog ve bölgesel konular”.

2 – Siyasi çevreler ve medya bu ziyarete neden büyük ilgi gösteriyor?

Ziyaretin önemini arttıran faktörlerin başında, uluslararası gelişmeler yer alıyor. “Ukrayna krizi” nedeniyle Batı tarafından izole edilen, yaptırımlarla cezalandırılan Rusya, siyasi ve ekonomik anlamda yalnız kalmamak için Çin ve bazı Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) üyelerinin dışında başka etkili devletlerle de işbirliğini güçlendirmek istiyor; bu bakımdan stratejik bir coğrafyada yer alan ve Batı’yla sorunları olan Türkiye’nin değeri büyük.

Son dönemde ciddi bir “uluslararası yalnızlık” içine giren Türkiye açısından da Rusya ile yakınlaşma perspektifi cazip. Yakın geçmişte AB ile işbirliğinin tıkandığı noktalarda Türkiye’nin “Şanghay İşbirliği Örgütü üyeliği”nin gündeme getirildiği biliniyor. Bu zirveye Ankara ve Moskova’nın el ele verip Batı’ya karşı birlikte mücadele başlatması ihtimaliyle bakanlar az değil.

Türk tarafının isteğiyle, ziyarete, diplomasi dilinde en üst düzey olarak görülen “devlet ziyareti” niteliği kazandırıldığı bilgisini de ekleyelim.

3 – Türkiye ve Rusya gerçekten de Batı’ya karşı güçlü bir işbirliği başlatabilir mi?

Bence iki devletin liderleri Recep Tayyip Erdoğan ve Vladimir Putin böyle bir işbirliğini, en azından bu hedefle bir “gövde gösterisi” yapmayı istiyorlar. Muhtemelen bugün Ankara’daki temaslarda ve medyaya yapılacak açıklamalarda bu tür vurgular hissedilecek.

Ancak bu, göründüğü kadar basit bir mesele değil. Birincisi, her ikisi de Batı’yla köprüleri atmak istemediğinden dolayı ihtiyatlı olmak zorunda. İkincisi, bir dizi konuda kendi aralarında ciddi görüş ayrılıkları var. En başta da Suriye politikasında.

Erdoğan, Suriye krizinin çözümü için “Esad’ın iktidardan indirilmesi” şartından vazgeçmiyor. Putin ise son yıllarda ABD’nin Suriye politikasını değiştirecek ölçüde etkili bir “Esad savunması” yaptı ve yapıyor.

Ayrıca Moskova, başta Kafkasya olmak üzere kendi topraklarını da tehdit eden “radikal islamcılar” sorunundan rahatsız ve Ankara’nın IŞİD’e desteğini, zirvede kibarca da olsa gündeme getirmeye hazırlanıyor. Ancak Putin’in AA’ya verdiği yazılı mülakatta, bu tür örgütlerin desteklenmesinin sorumlusu olarak “Batılı ülkeler” gösterildi ve “Türkiye’nin sırtındaki yükün bilincindeyiz” anlatımı kullanıldı.

Erdoğan’ın “Esad’sız Suriye” önkoşulundan vazgeçmemesi halinde, bu konuda en fazla “yararlı temaslar” ve “görüşmelerin sürdürülmesi” gibi sembolik açıklamalar yayımlanır ve iyi dilekler dile getirilebilir gibime geliyor.

4 – Ukrayna konusundaki yaklaşım farkları, Putin-Erdoğan zirvesine gölge düşürebilir mi?

Türkiye, resmî olarak Kırım’ın Rusya’ya dahil edilmesini tanımayan ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunan Batılı ülkelerin yanında yer alıyor. Ama bu konuda Kremlin’e karşı oldukça “yumuşak muhalefet” sergiliyor. Bunun nedenlerinden biri, Rusya ile ilişkilerinin zedelenmesini istememesi.

Bir başka neden, Ankara ile Batılı başkentler arasındaki sorunların bir türlü azalmamasında, hatta son dönemde artmasında gizli.

Nihayet, Batı’nın Türkiye’ye de baskı yaparak uygulanmasını istediği Rusya karşıtı ticari-ekonomik yaptırımlar konusunda görüş farklılığı var. Türkiye, “Rusya’da Batı’dan boşalan ticari fırsatları doldurarak kazanmak” yolunu seçti.

5 – Erdoğan, Kırım Tatarları konusunda Putin’i sıkıştırabilir mi?

Elbette Erdoğan’ın dosyasında, Türkiye’nin Kırım Tatarları’na yönelik desteğinin tekrar gündeme getirilmesi var. Ama bunun bir “sıkıştırma” ve “baskı” görünümü alma ihtimali zayıf.

Üstelik, kanımca Kırım konusu “sürpriz gelişmelere açık”. Ukrayna hakkında Rusya’ya yönelik sert eleştiriler getirilen Batı’da bile artık yer yer “Kırım’ın Rusya’ya dahil edilmesi”meselesi sessizlikle geçiştirilebiliyor; kimilerine göre “konu kapanmış gibi”.

Moskova, son aylarda Kırım’dan izole ettiği Mustafa Cemilev’in yerine Kırım Tatarları’nın başına yeni bir lider getirdi: RefatÇubarov. Muhtemelen bugün bu yeni yönetimle ilişki kurulması gerektiğine ve Tatarların sosyo-ekonomik şartlarının “Ukrayna dönemine kıyasla” daha iyiye gittiğine Ankara’yı ikna etmeye çalışacak. Ve belki de Türkiye’yi Rusya ile birlikte Kırım Tatarları’nın sorunlarının çözümüne katkıda bulunmaya çağıracak.

Bir ihtimal, Putin, Erdoğan’ın Kırım’daki Simferopol (Akmescit) kentinde cami yaptırması yolunda Kırım Tatarları’nın yaptığı çağrılara “bir şekilde” destek verecek. Cami yapma arzusu ta Küba’ya kadar uzanan Cumhurbaşkanı için cazip bir konu olabilir…

6 – Genel olarak Türkiye-Rusya ilişkilerinin “en iyi dönemini yaşadığı” söylenebilir mi?

Son yıllarda ne zaman Erdoğan-Putin zirvesi gündemde olsa ya da ne zaman Türk-Rus ilişkileri konuşulsa, bazı yorumcular (kimisi konuya pek hâkim olmadığından, kimisi de belki iyi niyetinden dolayı) iki cümleyi peş peşe sıralıyorlar: “İkili ilişkiler en iyi dönemini yaşıyor” ve “iki ülke 100 milyar dolarlık yıllık ticaret hacmine koşuyor”.

Bunlar çok yanlış olmasa da şunu belirtmek istiyorum. Elbette 5 yüzyılı aşkın bol sıcak savaşlı ve uzun “soğuk savaş”lı ortak tarihimizde, bugün ulaştığımız düzey memnuniyet verici. Putin’in 2004 sonunda “Türkiye’yi ziyaret eden ilk Rus devlet başkanı”olarak ülkemize gelmesinden sonra geçen 10 yıl bambaşka bir dönem oldu. Siyasi diyalog güçlendi, ticaret gelişti, kültürel ve insani bağlar yaygınlaştı.

Ancak 2011’de Suriye’de iç savaşın başlamasından sonra Türkiye ve Rusya arasında siyasi iklim hissedilir ölçüde soğudu. Gerçi taraflar, yaklaşım farklılıklarının başta ticaret olmak üzere bir dizi alana yayılmaması için genellikle özenli davrandı. Ama 10 Ekim 2012’de Moskova-Şam uçağının zorla Ankara’ya indirilmesi ve 18 Temmuz 2014’te Erdoğan’ın herhangi bir kanıt göstermeden “Malezya uçağını Rusya düşürdü” demesi gibi, mutlaka “iz bırakan” önemli gerginlikler de yaşandı. Yine de genel gidişatın olumlu, ekonomik işbirliğinin güçlü olduğunu ekleyeyim.

7 – İki ülkenin birbirine yaklaşımı, daha çok ticari pragmatizme mi dayanıyor?

Bu soruyu kısaca cevap vermek kolay olmasa da, “evet” denilebilir sanırım. Ama konunun birkaç boyutuna kısaca değinelim.

Her şeyden önce ticari-ekonomik ilişkiler, öteki tüm temasları (siyasi, kültürel, turistik, kültürel vs.) zorlayan tarihî bir faktör oldu. 1984 doğalgaz anlaşması ve sonrasında ikili ticaret hareketlendi. 90’lı yıllarda enerji işbirliği güçlendi. “Bavul ticareti”nden turizme kadar pek çok alan hareketlendi.

2000’li yılların başından itibaren Rusya, dış politikasının temeline enerji ihracatını koymasına bağlı olarak Türkiye’ye bir dizi stratejik işbirliği önerisi getirdi. Türkiye çoğunlukla konulara ticari bakarak ve pazarlıkçı yaklaşımlarla cevap verdi (ya da vermedi).

Sonuçta yine de Erdoğan ve Putin’in pragmatik yaklaşımlarının ikili ticarete güç ve istikrar kazandırdığı söylenebilir.

Rusya 2005 yılından beri dış ticaretimizde Almanya’dan sonra ikinci sırada geliyor (2008 hariç; o yıl 38 milyar dolarlık hacimle birinciydi). Türkiye de Rusya açısından yedinci sırada. 2013 yılının ikili ticaret hacmi 33 milyar dolara yakın.

2010’da Erdoğan ve Putin tarafından “birkaç yıl içinde ulaşılması gereken hedef” olarak ilan edilen “100 milyar dolar” ise hâlâ çok uzak. Bence yıldan yıla tekrarlanmaktan dolayı yıpranan bu “ajitatif hedef”i ya gündemden kaldırmak, ya da daha gerçekçi bir plana oturtmak gerekiyor (kimilerine göre “100 milyar hedefi” 2020 yılına kadar uzatılacak).

8 – İki ülke arasındaki ticari ve ekonomik ilişkilerin mükemmel olduğu söylenebilir mi?

Hayır. Ticaret ne kadar aktif gelişirse gelişsin epeyce sorunlu. Bir kere ortak ticari hacim taraflara dengeli olarak yansımıyor; ağırlık Rusya’nın enerji ihracatı. Ayrıca son yıllarda ikili ticaretin önündeki engellerin kaldırılmasından alışverişin Ruble ve TL ile yapılmasına kadar birçok açıklama yapılmasına ve adım atılmasına karşın, beklenen gelişme görülemiyor, bürokratik engeller aşılamıyor. Batı’nın yaptırım uygularken terk ettiği ticari konumlara yönelik Türkiye atağı da – kimi kısmi başarılar olsa da – bugüne kadar genellikle hayal kırıklığı yarattı.

Öte yandan Gazprom’un Almanya’dan sonraki ikinci müşterisi Türkiye (ki bu yıl büyük müşteriler arasında alım talebini düşürmeyen tek ülke), hem fiyatta ucuzluk hem miktarda artış istiyor. Rusya da Akkuyu Nükleer Santralı’na yönelik vergi indirimi peşinde.

Bu ve benzeri konuların bir kısmıyla ilgili olarak bugünkü Türk-Rus zirvesinden önemli karar ve anlaşmalar çıkabilir.

9 – Türkiye ile Rusya’nın ilişkilerinin gelişmesini engelleyen kimler ve nelerdir?

80’li yıllardan beri Ankara-Moskova ilişkilerini dikkatle izlemeye ve yorumlamaya çalışan biri olarak bu sorunun bana ilk hatırlattığı şu: Bu iki başkentin birbirine yaklaşmasının önünde hep çok fazla engel vardı, Kafkasya ve Orta Asya’daki rekabetten tutun da karşılıklı Çeçen ve Kürt “kartları”na kadar. Ne zaman bir yakınlaşma olsa üç taraftan şiddetli bir direniş olurdu: Türkiye’nin içinden, Rusya’nın (daha önceden Sovyetler’in) içinden ve “dışardan”, en başta da “Okyanus ötesinden”.

Bugün iki ülkede de ikili işbirliğinin gelişmesine karşı çıkanların konumları geçmişe kıyasla çok zayıfladı, “saf değiştirenler” çoğaldı. Mesela, yakın zamana kadar Türkiye düşmanı olan milliyetçi Rus lider Vladimir Jirinovski, şu sıralarda Kremlin’e, Rusya’nın çıkış yolu olarak “Türkiye ve İran’la daha da yakınlaşma” tavsiyesi veriyor.

Ama yine de iki ülkenin işbirliğinden rahatsız olanlar var. ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in Türkiye ziyaretinde yaptığı konuşmaların merkezinde Rusya’ya yönelik eleştirilerin yer alması ilginçti.

Son haftalarda iki kaba provokasyon denemesi gündeme geldi. Önce İngilizce yayın yapan AWDnews.com sitesi, sözde İTAR-TASS Ajansı’nı kaynak göstererek, Valday Forumu’nda Putin’in Erdoğan’dan “demagog diktatör” olarak bahsettiğini öne sürdü. Ardından cont.ws sitesinde bu kez Moscow Times Gazetesi kaynak gösterilerek Putin ile Erdoğan arasında telefonda sert bir tartışma yaşandığı yazıldı. İki “haber” de asılsız çıktı elbette. Yazık ki, “siparişi verenler” ortaya çıkarılmadı.

10 – Rusya ile yakınlaşan Türkiye, demokrasiden uzaklaşır mı?

Erdoğan’ın giderek daha otoriter bir yönetim kurmasına tepki gösteren çevrelerin bir kısmı, onun “Putin’i örnek aldığını”, “Türkiye’nin Rusya ve Çin’e yönelerek demokrasiden uzaklaştığını” söylüyor.

Ben Rusya ile ilişkilerin geliştirilmesini istiyorum. Acaba böylelikle demokrasiye karşı mı çıkıyorum?

“Ergenekon süreci” içinde Türkiye’nin Batı’yla ilişkilerini geliştirmesine karşı direnen bazı siyasi isimler ve örgütler,”Rusya’ya ve İran’a yönelelim” gibi açıklamalar yaptılar. Bunların bir kısmının geçmişin azılı Rus/Sovyet düşmanı olması dikkat çekiciydi. Çoğunun ciddi bir Rusya bilgisi-birikimi  yoktu; içtenlikten uzaktılar.

Erdoğan da son yıllarda zaman zaman AB’ye karşı Rusya ve müttefiklerini bir “sopa” ya da tehdit unsuru olarak kullanmayı denedi (ki bu hatalı ve sığ yaklaşımla ne AB karşısında güçlenmeyi başarabildi, ne de Moskova’nın güvenini kazanabildi).

Bu tür yaklaşımlar, akla karayı ayıramayan ve genelde bir uçtan diğerine savrulan siyaset sahnemizde yanlış anlamalara yol açtı ve açıyor.

Türkiye’nin gideceği yol daha çok demokrasi, özgürlük ve insan hakları yolu olmalıdır. Sadece Türkiye değil, Rusya da dahil tüm ülkelerin ihtiyacı budur. Ve kendi iç dinamikleriyle gelişmeyi başaramayan memleketimiz açısından AB ile ilişkilerin geliştirilmesi süreci son derece önemlidir.

“AB ile mi ilişkileri geliştireceğiz, yoksa Rusya’yla mı?” sorusu doğru değildir. Çünkü bunlar birbirlerinin alternatifi değildir.

Rusya, kültürel potansiyelinden devasa ticari imkânlarına kadar bizim için vazgeçilmez bir komşudur. Onunla ilişkileri geliştirerek hem refah düzeyimizi arttırma fırsatlarını değerlendirebiliriz; hem de BRİCS, BDT, ŞİÖ, Karadeniz, Hazar ve başka bölgelerle uluslararası örgütlerin merkezinde yer alan bir ülkeyle işbirliğinin sağladığı avantajlardan yararlanabiliriz.

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

Hakan Aksay

 

 

Hakan Aksay

@AksayHakan

Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nde sorunlar bitmiyor

 

Japonya’nın Fukuşima Daiichi Nükleer santrali ile ilgili sorunlara dair Japon basınına yansıyan pekçok haberden birkaçını sizlerle paylaşıyoruz. Sinop ve Mersin Akkuyu’da nükleer santral yapımı ile ilgili planları olanların kulağına biraz kar suyu kaçırabiliriz umudu ile.

1) Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’ndeki 2 No’lu reaktörde soğutma sistemi durdu!

Fukushima Daiichi Nükleer Santrali’nde 2 no’lu reaktörün  havuzundaki atık nükleer çubuklarının soğutma suyu sistemi bilinmeyen bir sebeple durdu. Tokyo Elektrik şirketi (TEPCO) durumu 27 Kasım Perşembe günü tespit etti.

11...

TEPCO tarafından yapılan açıklamaya göre Japonya saatiyle 16:34’te  bulunan mütemadiyen soğutulması gereken yakıt çubukları için kullanılan soğutma suyu sistemi aniden durdu.

Soğutma suyu sistemi durduğunda reaktörde atık yakıt çubuklarının bulunduğu havuz suyunun sıcaklığı 16.7 derece olarak bildirildi. Yine TEPCO’dan yapılan  açıklamaya göre saatte 0,146 derece artış gösteren ısıyla havuz suyunun sıcaklığı hiç bir önlem alınamazsa 13,5 gün sonra  65 dereceye çıkacak. TEPCO bu süre zarfında  sistemin tekrar devreye girmesi için araştırmalarını yapacak.

YG açıklama: Reaktörde kullanılan yakıt çubuklarının her 1 veya 1,5 yılda bir 1/4’ü reaktörün içinden çıkarılır ve atık havuzuna alınır. Çubukların geçici atık depolarına gönderilmeden önce 10 yıl boyunca mütemadiyen bulundukları yerde soğutulmaları gerekir.

2) Yeni Sızıntı haberi

Öte yandan 26 Kasım günü de çok yüksek miktarda radyoaktif su toplama tankından boşalmıştı ki bu sızıntı haberi Mart 2011’de yakıt çubuğu çekirdeğinin  erimesinden sonra meydana gelen problemler silsilesinin en büyük halkalarından birini oluşturuyor. TEPCO yaptığı açıklamada 100 ton radyoaktif suyun dışarı sızdığını fakat bu suyun Pasifik Okyanusu’na  ulaşmadığına inandıklarını aktardı.

Açıklamaya göre böyle bir sızıntı ancak su toplama tankerinde 2 valfin açık bırakılmasıyla meydana gelebilir. 9 şiddetindeki deprem ve onun tetiklediği tsunami neticesinde Fukuşima’dan  şimdiye dek pek çok sızıntı haberi geldi fakat, BBC ‘ye göre, bu sızıntı geçen Ağustos ayında meydana gelen 300 tonluk sızıntıdan  sonra en büyük miktardaki  sızıntı haberi. Buna karşılık TEPCO yetkilisi Ono Masayuki “Biz sürekli ölçümler yapıyoruz ve kamuoyunu bu sızıntı haberleriyle üzdüğümüz için özür diliyoruz” dedi

Sızıntı, atıl durumdaki santralde çalıştırılan işçilerin radyoaktif suyun Pasifik  Okyanusu’na gitmesini plastik çöp torbalarıyla önlemeye çalıştığı 27 Kasım  Perşembe günü de devam etti .

3) Radyoaktif su sızıntısını önlemek için TEPCO’nun zihnisinir projeleri bitmek bilmiyor!

Fukuşima’daki sorunlar bitmiyor, sızıntıyı ve saatte 10 milyon bekarel oranında yayılan radyoaktivite ye karşılık  TEPCO da  yeni projelerle çıkıyor karşımıza. Hatırlayacağınız gibi TEPCO zihnisinir projelerine bu sene Nisan ayında  2 numaralı reaktördeki türbin odasından dışarıya bir sızıntı olmasını Plan A diyebileceğimiz buzdan borularla engellemek girişimiyle başlamıştı .

Bu projesini  Plan B  ile desteklemek istemişti. Bunun için buzdan borunun etrafındaki suyun soğutulması gerekiyordu. İşçiler gece gündüz yüksek radyoaktivite içerisinde buz taşıdılar, Ağustos sıcağı altında yapılan bu işlem başarısız oldu.

Pek tabi ki Plan C vardı, radyoaktif suyun sızmasını önlemek için türbin binasıyla buzdan borular arasındaki boşluğun buz-beton karışımı bir madde ile kapatılmasına karar verildi. Ancak, bu proje de hedefi yakalayamadı ve bugün hala türbin odasından radyoaktif su geliyor, bu suyun yeraltı suyuna da karştığı düşünülüyor.

Neyse ki TEPCO’nun Plan D’si var ve şimdiden Nukleer Düzenleme Komitesinden geçer not aldı : Türbin odası ile buzdan boruların arasındaki boşluğu çimento ile doldurmak.

 

Derleyen: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete, Fukushimaupdate, Japanese.ruvr, Weather.com)

 

 

 

Neden seküler bir Şabat’a ihtiyacımız var?

Teknoloji hayatlarımızı hızlandırırken, birçoğumuz artık yavaşlama ihtiyacı duyuyoruz. Bunun oldukça cazip bir çözümü var: Seküler bir Şabat tutmak, yani bir diğer deyişle, dünyevi bir inzivaya çekilmek.

 Pico Iyer yeni TED kitabı ‘The Art of Stillness: Adventures in Going Nowhere (Hareketsizlik Sanatı: Bir Yere Gitmemenin Macerası)’nın TED Ideas’da yayınlanan bölümünü Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Elif İlik’in çevirisiyle sunuyoruz

* * *

Bir yere gitmeme fikri, yer çekimi kanunu kadar evrensel. Tam da bu yüzden farklı geleneklerde birçok bilge kişi bu konuyu ele almış. 17. yüzyılda yaşamış Fransız matematikçi ve filozof Blaise Pascal ünlü sözünde şöyle diyor: “İnsanoğlunun bütün mutsuzluğu tek bir basit nedenden kaynaklanıyor; kendi odalarında sakince oturamamaktan…” Amiral Richard E. Byrd ise, sıcaklığın -70 santigrat dereceye düştüğü Antarktika’da bir kulübede yalnız başına yaklaşık beş ay geçirdikten sonra şunları söylüyor: “Yaşadığımız kafa karışıklıklarının yarısı, aslında ne kadar az şeye ihtiyacımız olduğunu bilmememizden kaynaklanıyor”. Ya da Kyoto’da sık sık söylendiği gibi, “Bir şeyler yapma. Öylece otur”.

Pascal ve hatta Amiral Byrd bugünün standartlarına göre oldukça sakin bir dünyadan bahsediyorlar. Siz The Art of Stillness’i okurken, insanlık Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi’nde bulunan verilerin beş katı veri elde ediyor olacak.  Kitabı okumak, Shakespeare’in hayatı boyunca aldığı bilgi kadar bilgi almak demek. Yeni bir alan olan, Kesinti (interruption) bilimi alanında yapılan araştırmalar, bir telefon görüşmesinden sonra tekrar kendimize gelmek için yaklaşık 25 dakikaya ihtiyaç duyduğumuzu gösteriyor. Buna benzer kesintileri her 11 dakikada bir yaşıyoruz. Bu da bizi kendimizi hayatımıza kaptırmaktan alıkoyuyor.

7 art_of_stillness_featured...

Bilgiler üzerimize yağmur gibi yağdıkça, bu bilgileri işlemek için zamanımız da kalmıyor. Teknoloji bize ondan tam olarak nasıl faydalanacağımız konusunda fikir vermiyor. Ya da bir başka deyişle, şu an bir bilgiyi derinlemesine inceleyebilmek, eskiden çok önemli bir aşama olan o bilgiyi elde edebilme sürecinden daha önemli.

Her mikro saniyede değişen karmakarışık ve dev bir tuvalin beş santim uzağında gibi hissediyoruz kendimizi. Tuvalin ne anlatmak istediğini ve büyük resmi ancak bir adım geriye giderek anlayabiliriz.

Dalai Lama hakkında yazdığım kitapla ilgili bir konuşma yapmak için Google’ın merkez ofisine gitmiştim. Birçok ziyaretçi gibi, tramplenlerden, içerideki ağaç evlerden, çalışanların beş saatte bir mola vererek dinlenmelerinden ve bu sayede ilham kaynağı bulabilmek için zihinlerini serbest bırakmalarından çok etkilenmiştim. Dünyayı dolaşırken karşılaştığım en büyük sürprizlerden biri de en yeni teknolojilere olan ihtiyaçla aralarına akıllıca bir sınır çeken insanların, eski teknolojilerin sınırlarını buldozer gibi ezen bu yeni teknolojilerin geliştirilmesine yardımcı olan insanlar olmalarıydı. Yani, dünyayı hızlandırmak için çalışan insanlar,  aslında hayatı yavaşlatma konusunda en hassas olan insanlar.

Ancak Google ofisinde beni asıl etkileyen, dijital giriş kartımı beklerken tanıştığım iki kişiydi: Bunlardan ilki Google+’ın pazarlama kampanyasıyla ilgilenen neşeli ve heyecanı gözlerinden okunan genç bir Hindistanlıydı. Yoga ile ilgilenen Google kullanıcılarının birer Yoga eğitmeni de olabilmelerini sağlayan “Yogler” adında bir program üzerinde çalışıyordu. Diğeri de “Kendinizi Keşfedin” adlı haftada yedi gün yayınlanan ve oldukça ünlü olan programı hazırlayan, deneyimli bir yazılım mühendisiydi. Bu programın müfredatı, binlerce Google kullanıcısına, meditasyonun yalnızca daha sağlıklı olmayı ya da mantıklı düşünebilmeyi sağlayan değil, duygusal zekâyı da geliştiren bir aktivite olduğuna dair ölçülebilir ve bilimsel kanıtlar sunuyordu.

Kendi pozisyonlarını kendileri belirlemiş olan bu iki kişi, kesinlikle Dalai Lama hakkında bir şeyler öğrenmek isteyecek türden insanlardı.  Her şirketin kendi aydınlanmalarını paylaşmaya hevesli baş pazarlamacıları vardır. Ancak, Yogler programının kurucusu Gopi’nin, bir konferans odasına gidip gözlerini kapayabilmesinden çok kolay bir şeymiş gibi bahsetmesi beni çok şaşırtmıştı. Dickinson’ın bir şiiri geliyor aklıma:

İçerideki, büyüklüğünü
dışarıdan alır.
Merkezi ruh hali gibi,
Bir dük ya da cücedir.

Silikon Vadisi’ndekilerin çoğu, her hafta “İnternet İnzivası” yaparlar. Cihazlarını Cuma akşamından Pazartesi sabahına kadar kapatırlar ve bu sayede tekrar çevrimiçi olduklarında ihtiyaç duyacakları, oran ve yön hislerini yeniden kazanmaya çalışırlar. Kevin Kelly bana bunu tekrar hatırlattı.(TED Konuşması: Teknoloji nasıl değişir). Yeni teknolojilerin en heyecanlı sözcülerinden biri ve aynı zamanda Wired’ın kurucu müdürlerinden biri olan Kelly, son kitabında, teknolojinin “bireysel potansiyellerimizi nasıl artırdığından” bahsediyor. Ancak Kelly’nin kendi evinde akıllı telefon, dizüstü bilgisayar ya da televizyon yok. Kevin halen Asya köylerinde aylar süren yolculuklara çıkıyor ve sanal olmayan bir dünya deneyimlemek için yanına bilgisayarını almıyor. “Teknolojinin bereketliliğini hep yakınımda tutmaya çalışıyorum. Böylece kim olduğumu daha kolay hatırlıyorum” diyor.

Şu anda Minneapolis’teki General Mills yerleşkesinde bulunan her binada bir meditasyon odası var. Kongre üyesi Tim Ryan, Temsilciler Meclisi’ndeki tüm meslektaşlarına sessizce oturma seansları yaptırıyor. Onlara, meditasyonun kan basıncını düşürdüğünün, bağışıklık sistemini kuvvetlendirdiğinin ve hatta beynimizin yapısını değiştirdiğinin bilimsel olarak kanıtlandığını hatırlatıyor. Bunun, dini ya da başka bir doktrinle olan ilişkisi, bir ruh sağlığı doktoruna gitmeninkiyle aynı.

Gerçekten de, Amerikan şirketlerinin üçte biri, “stres azaltma programları” uyguluyor ve bu sayı her geçen gün artıyor. Bunun bir nedeni de, çalışanların zihin kanallarının açılmasını çok canlandırıcı bulmaları.  Aetna adlı dev bir sağlık bakım şirketinde, buna benzer bir programa katılanların %30’u her hafta birer saat yoga yapmanın stres düzeylerinde üçte bir oranında bir azalma sağladığını gördüler. Bilgisayar çipi üreticisi Intel, her Salı günü dört saat boyunca “Sessiz Süre” uyguladı. 300 mühendis ve müdürden, “düşünme zamanı” yaratabilmek için, e-postalarını ve telefonlarını kapatmaları ve ofislerinin kapısına “Rahatsız Etmeyin” uyarısı asmaları istendi. Çalışanlar bunu coşkuyla karşıladılar ve şirket, daha açık düşünebilmeyi desteklemek için sekiz haftalık bir program uygulamaya başladı. General Mills’te, benzer bir yedi haftalık programdan sonra, üst düzey yöneticilerin %80’i, karar verme yeteneklerinde olumlu değişikliklerin olduğunu, %89’u da daha iyi bir dinleyici haline geldiklerini söylediler. Buna benzer gelişmeler, Amerikan şirketlerinin yılda 300 milyar dolar tasarruf etmesini sağlıyor. Daha da önemlisi, Dünya Sağlık Örgütü’nün 21. yüzyılın vebası olarak nitelediği stresi önleyen bir ilaç niteliğinde.

Aslında bir yere varmayan bu zihin eğitimlerini, sürekli ilerlemeyi gerektiren alanlarda görmek garip olabiliyor. İnzivaya çekilmeyi en iyi gelişim yolu olarak gören işletmeler, aynı değişim yaratmayan ama yenilikçi araçları kullanıyor olabilirler. Benim için, sabit durmanın asıl amacı ilerlemeye yardımcı olmak. Gerçekten de sizi kendinizden, savaş giysilerinizden kurtarıyor ve daha büyük bir şey tarafından tanımlandığınız bir yere yönlendiriyor. Faydaları varsa da, bunlar o an için kullanılamayan, yüksek faiz oranı ve uzun dönemli getirisi olan gizli bir hesapta duruyor. Bir doktor başını sallayarak odanıza girdiğinde ya da bir araç sizin aracınızın tam önünde direksiyon kırdığında, yararlanacağınız tek şey bu derin düşünce anlarında elde ettikleriniz. Özellikle çok riskli durumlarda, netliğe ve odağa duyulan ihtiyaç inkâr edilemez.

Hepimizin bir boşluğa ya da bir molaya derinden ihtiyaç duyduğu anlar olmuştur. Bu, bir bestenin içindeki, o besteye tınısını ve formunu veren “es” e benzer. Tam da bu yüzden, Amerika futbolu oyuncuları, dizilme çizgisine doğru koşarak yarışmak yerine bir çember oluştururlar. Bu yüzden, bazı türde yazarlar, kelimeleri (ve okuyucuları) nefes alabilsin diye bir sayfa içinde bir sürü boş alan bırakırlar. On Emir’de “kutsal” sıfatının birlikte kullanıldığı tek kelime “Şabat (tatil)”tır.

“Sayılar (Tevrat)” kitabında, Tanrı, Şabat günü tahta toplayan bir adamı ölüme mahkûm etmiştir. Judith Shulevitz’in The Sabbath World (Şabat Dünyası) adlı çalışmasında bahsettiğine göre, Şabat hakkındaki kitap, Tevrat’taki en uzun kitaplardan biri. Tevrat’ın Şabat’ın sınırlarını ele alan bir başka parçası, 105 sayfadan fazla.

Şabat tutmak, yani bir süre hiçbir şey yapmamak, benim için dünyadaki en zor şeylerden biri. İstediğim zaman e-mailime bakamamak ya da işlerimle uğraşamamak yerine etten, şaraptan ya da seksten kolaylıkla vazgeçebilirim. Eğer bugün bana gelen mesajlara cevap vermezsem, kendi kendime yarına hepsinin birikeceğini ve cevaplanması gereken mesaj sayısının artacağını söylüyorum (gerçekte, mesaj yollamayı kesmek, alacağım mesaj sayısını da azaltabilir). Eğer işlerime bir ara verirsem, geri kalan zamanda da bir o kadar aceleci olacağıma inanıyorum.

Kendimi masamın başında kaldırdığımda bunun tam tersinin olduğunu görüyorum. İşten ne kadar uzak kalırsam, genellikle o iş o kadar iyi sonuç veriyor.

Mahatma Gandhi bir gün uyanmış ve etrafındakilere şöyle demiş: “Bugün yoğun bir gün olacak. Bir saat meditasyon yapamayacağım” Disiplini elden bırakması, arkadaşlarını çok şaşırtmış.  Ancak Gandhi sözlerine şöyle devam etmiş: “O yüzden iki saat meditasyon yapmam gerekecek”.

Bu hikâyeyi bir radyo programında anlatmıştım ve sabırsız olduğu anlaşılan bir dinleyici bağlanarak şöyle demişti: “Santa Barbara’lı erkek bir seyahat yazarı için izne ayrılmak oldukça kolay. Peki, ben ne yapacağım? Ben kendi küçük işini kurmaya çalışan bir anneyim ve günde iki saat meditasyon yapabilme gibi bir lüksüm yok.” Bu kadına söylemek istediğim şey, asıl en meşgul insanların kendilerine bir mola tanımaları gerektiğiydi. Araştırmalar, stresin bulaşıcı olduğunu ortaya koyuyor. Eğer bu yoksul, sırtında aşırı yük olan anne, eşinden, annesinden ya da bir arkadaşından çocuklarına günde yarım saat bakmasını istese, eminim ki dinlenip tazelenecek, çocuklarına ve işine daha iyi vakit ayırabilecek.

Maddi durumu elveren insanlar, bir kır evi ya da ikinci bir ev almaya çalışıyorlar. Bana göre, ikinci evinizi hafta içinde yaratmak daha kolay; hele de çoğumuz gibi pahalı gayrimenkul alacak paranız yoksa. Hareket ve bağlantı çağındayız ve Marx’ın başka bir bağlamda açıkladığı şekilde, bu çağda boşluk zaman tarafından yok edilmiş durumda. Artık dünyanın her yeriyle istediğimiz zaman bağlantı kurabiliyoruz. Ancak coğrafya kontrolümüz altına girdikçe, zaman üzerimizde daha büyük bir tahakküm yaratıyor. Diğer insanlarla bağlantı kurdukça, kendimizden uzaklaşıyoruz. New York’tan ayrılıp Japonya’nın arka sokaklarına taşındığımda para, eğlence, sosyal hayat ya da belli fırsatlar açısından daha yoksul olacağımı biliyordum. Ancak daha çok önem verdiğim günler ve saatler açısından çok zengin olacaktım.

Şabat prensibinin yücelttiği şey tam da bu. Geçtiğimiz yüzyılın en önemli Yahudi teologlarından biri olan Abraham Joshua Heschel, bunu “zamanda değil boşlukta olan bir katedral” olarak tanımlıyor. Haftada bir gün aldığımız izin, Notre Dame’ın ışıklı pasajları gibi, içinde plansızca dolaşabileceğimiz dev bir boşluğa dönüşüyor. Elbette dindar bir insan için Şabat, cemaat, ritüeller, Tanrı ve geçmişle olan ilişkilerin yenilenmesi ile ilişkili. Ancak geri kalanımız için, Şabat, diğer altı güne, bir amaca sahip parlak fikirler taşımamızı sağlayan bir inziva.

Şabat, tüm yolculukların bizi en sonunda evimize geri getirmesi gerektiğini hatırlatıyor. Daha az dikkate aldığımız konularda çok uzağa gitmek zorunda değiliz. İçimize işleyen yerler, uzun süredir görmediğimiz arkadaşlar gibidir. Onlara, daha önceden bildiğimiz bir kaynağa döner gibi, güçlü bir aşinalık hissederek yaklaşırız. Emily Dickinson “Bazıları Şabat’ı Kiliseye giderek geçiriyor” diyor. Ben evde oturulması gerektiğini düşünüyorum.

 

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Pico Iyer

Yeşil Gazete için çeviren: Elif İlik

(Yeşil Gazete, TED.com)

Guatemala: Mayalar Monsanto’yu kovdu!

maya monsantoTohum canavarı olarak bilinen Monsanto, Latin Amerika ülkelerinde bir yenilgi daha aldı. Monsanto’nun son yenilgisi, tüm ülkede destek gören ve 10 gün süren yaygın gösterileri başlatan Guatemala yerlileri Mayaların elinden oldu. Gösterilerin önünü alamayan hükümet, Monsanto’nun genetiği oynanmış tohum üretimine izin veren yasayı iptal etti. Yasa Haziran ayında kabul edilmişti.

Sendikalar, çiftçiler ve kadın örgütlerinin Maya yerlilerinin başlattığı protesto hareketine güçlü destek verdiği Guatemala’da gösteriler yasa iptal edilene kadar sürdü. Göstericiler yalnızca yönetim binalarını değil yolları da işgal etti ve ulaşıma kapattı.

TÜRKİYE’YE YÖNELDİ

Bir süre önce Monsanto, AB ülkelerinden gelen tepkilerden dolayı genetiği değiştirilmiş ürün başvurularını geri çektiğini açıklamış ardından da 2020 yılına kadar 300 milyon dolarlık bir yatırımla Türkiye, Fransa, Portekiz ve Romanya’daki mevcut mısır üretim tesislerini genişletmeyi amaçladıklarını duyurmuştu. Bu duyuru çevre hareketleri ve ilgili meslek örgütleri tarafından Monsanto’nun Türkiye’ye yönelmesi olarak yorumlanmıştı.

1997 yılında Türkiye’ye giren Monsanto, 1998’de Cargill firmasının tohum bölümünü satın alarak, 1999’da da bu şirketi Asgrow ve Dekalb tohum şirketleri ile birleştirerek DEKALB çatısı altında tek marka yaptı. Ardından hem küresel hem de Türkiye özelinde tohum firmaları ile birleşerek büyümeyi sürdürdü.

Bugün Bergama, Çanakkale, Antakya ve Mustafakemalpaşa’da yapılan üretim, 54 bin metrekarelik alanda kurulu olan Mustafakemalpaşa Fabrikası’nda işleniyor. Monsanto, Türkiye genelinde 150’ye yakın bayisiyle 1500’den fazla sözleşmeli çiftçi ile çalışıyor.

(DİHA – Dünyalılar.org)

Bottlebee: Geri Dönüşümün eğlenceli yolu #plasticbottlechallenge – Billur Bektaş

 Çevreye zarar veren günlük alışkanlıklarımız var. Üstelik bu alışkanlıklarımızı her an tekrarladığımızın farkında değiliz. Her ne kadar zor olsa da alışkanlıklarımız değişebilir. Hatta bir kaç saniye içerisinde…

Dünya’da birçok sosyal girişimcilik projesi basit ama etkili “Eğlence Teorisi”(Fun Theory)nden  ilham alarak toplulukların alışkanlıklarını değiştiriyor. Biz de Yeşilist ekibinin düzenlediği StudentsGoGreen adlı yeşil kampüs proje yarışmasında İstanbul Teknik Üniversitesi’ni temsil eden üç gruptan bir tanesiyiz. Bottlebee grubu olarak okulumuzda yoğun olarak tüketilen plastik şişelerin geri dönüştürülmesine odaklandık ve 170 kişinin katılımıyla gerçekleştirdiğimiz anketimizin sonucunda geri dönüşüm alışkanlıklarımızın değiştirilmesi gerektiğine karar verdik.

5 Bottlebee Tasarım...

Söz konusu üniversite gençleri olduğunda ise bunun en güzel yolunun eğlence olduğunu biliyoruz. İlköğretim çağından beri oynadığımız “çöpe kağıdı basket atma” oyunun da ilham alarak Bottlebee geri dönüşüm kutusunu tasarladık. Bottlebee geri dönüşüm kutumuz basitçe plastiklere özel geri dönüşüm kutusundan ve kutuya bir direkle bağlı basket potasından oluşuyor. Ancak asıl eğlence basketi attığınızda başlıyor. Siz her plastik şişeyi basket atmayı başardığınızda Bottlebee kutumuz sizi kah alkışlıyor kah en sevilen film replikleriyle coşturuyor. Kutumuzun içinde bulunan sayaç ise bize geri dönüştürülen şişe sayısıyla ilgili veriyi sunmaya yardımcı oluyor.

Kutumuzun haznesi geri dönüştürülmüş malzemeden üretilecek. Potamızı ise üç boyutlu yazıcı ile yarı geri dönüştürülmüş plastikten üreteceğiz. Topladığımız plastiklerin köpek kulübesine dönüştürülmesini sağlamak için çeşitli kurumlarla görüşmelerimiz sürüyor. Okul yönetimimiz, arkadaşlarımız ve okul kulübümüz İTÜ Ekoloji Kulübü’nden aldığımız destekler bizi daha da çok motive ediyor.

#plasticbottlechallenge

Kutumuzun yapımını tamamlayana kadar şimdiden fark yaratmak ve eğlenceyi başlatmak istedik.  Bunun için #plasticbottlechallenge adında bir kampanya başlattık. Bu kampanya kapsamında geri dönüşüm kutusuna plastik şişenizi uzak mesafeden basket attığınız bir video çekerek en az üç arkadaşınıza meydan okuyorsunuz ve videonuzu Facebook’ta paylaşıyorsunuz. Meydan okuduğunuz arkadaşlarınızın bu görevi gerçekleştirmeleri için sadece 24 saatleri var. Eğer zamanında gerçekleştiremezlerse Buğday Derneği’ne veya TEMA Vakfı’na 5 TL’lik bağışta bulunmak zorundalar. Her iki durumda da ekoloji kazanıyor!

6 Bottlebee-Yeşil Kampüs...

Kampanyamıza destek vererek siz de fark yaratabilirsiniz. Üstelik bunun için eğlenmeniz yeterli…

Facebook: Bottlebee

Twitter: @bottlebeeitu

Blog: http://www.studentsgogreenproject.com/team10/

Billur Bektaş

 

Billur Bektaş

Hayvan Hakları Kurultayı – Hülya Yalçın

İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı Av. Hülya Yalçın‘ın Hayvan Hakları Kurultayı ile ilgili yazısını paylaşıyoruz

* * *

2006 yılında İstanbul Barosu bünyesinde yüzlerce imza toplayarak hayvan hakları komisyonunu kurduğumuz  günden beri hayvan hakları için her platformda mücadele eden gönüllü avukatlarız.

Türkiye’de hak bazlı mücadelelerin ne kadar zorluğu olduğu yakın tarihimizden de rahatça anlaşılabilir.

Bu bağlamda, barodaki konumumuzu temel alarak Türkiye genelinde hayvan hakları için bir örgütlenme gerekliliğinin de kaçınılmaz olduğunu görerek hayvan hakları kurultayları için harekete geçtik.

Tüm Türkiye Barolarına açık çağrı yaparak “Hayvan Hakları” alanında gönüllü olan meslektaşlarımızı, komisyon  ya da bireysel olarak  tanışmak, yol haritası çizmek ve mücadeleyi birlikte yürütmek üzere İstanbul Barosu’na davet ettik.

2 adalet bo__...

Böylelikle ilki Mayıs 2013 tarihinde İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu ile başlayan “TÜRKİYE BAROLARI HAYVAN HAKLARI KURULTAYLARI” birbirini izlemeye başladı.

İlke olarak “hayvanların yaşam hakkını koruma”nın temel alındığı çalışmalarımızı paylaşmaya, yeni katılımları arttırmaya ve ihlallere birlikte ve ayrı ayrı müdahale etmeye başladık.

İlk kurultayımızı takiben,  Antalya, Eskişehir ve nihayetinde geçtiğimiz günlerde Gaziantep Barosu bünyesinde gerçekleşen 4.sü izledi.  Bu arada TBMM Yasa görüşmeleri nedeniyle oluşan gündem üzerine Ankara Barosu bünyesinde, iki gün hızlandırılmış ve yoğun  “Hayvan Hakları Yasa Tasarısı Çalıştayı”nı kurultay katılımcıları olarak gerçekleştirdik.

Amacımız Türkiye’nin her yerinde meydana gelen yasa ve yaşam hakkı ihlallerinde elektronik posta gruplarımız ve web sayfalarımız üzerinden çabucak organize olarak aktif müdahale etmek, toplumsal bilgilendirme için toplantılar, bildiriler, paneller gibi çalışmalarımızı sürdürmektir.

Bu toplanmaların bireysel katılımlar yönünden önemli  bir kazanımı da yine tamamen gönüllü avukatlar tarafından oluşturulan “HAYVANLARA ADALET PLATFORMU-HAD” oluşumunun ortaya çıkışıdır.

Aynı temel prensipler çizgisinde, yaşam hakkını korumak, mevcut Hayvanları Koruma Kanununun lehte olan hükümlerinin mutlaka uygulanabilirliğini sağlamak, kanun yapım aşamasında bulunmak ve aleyhte durumlara müdahale etmek üzere oluşan bu platform niteliği itibariyle  hukukçuların kurucusu olduğu   “bağımsız” bir hayvan hakları grubudur.

Kurultaylarımızdan çıkan en önemli genel sonuçlar;

3 eskişehir__

HAYVANAT BAHÇELERİ, SİRKLER, YUNUS PARKLARI, PETSHOPLAR, DENEY, KÜRK, AV, HAYVAN DÖVÜŞLERİNİN HER TÜRLÜSÜ  mücadele ve çalışma alanımızdır.

Sokak kedi ve köpeklerinin içler acısı durumlarına ilaveten artı bir iradeyle maruz bırakıldığı işkence, tecavüz ve fiili saldırılar her daim gündemimizdir.

Bu konuda toplu açıklamalar, açılan davalara yer gözetmeden müdahil olmak, gözlemci olarak bulunmak ve mutlaka sonucu grupla paylaşarak ortak çalışmaya dahil etmek gibi zaman içinde kendiliğinden oluşan prensip kararlarımız vardır.

Dinamik kararlarla hayvan hakları mücadelesinde artarak yer alacağımız, kurultay çalışmalarından vardığımız sonuçtur. Bir sonraki ulusal toplantımız Aydın Barosu bünyesinde gerçekleştirilecek ve yöreye özgü “DEVE DÖVÜŞTÜRMELERİ” muhtemelen ana gündem maddemiz olacaktır.

Basında yer alan “leopar davası, tecavüz mağduru “nilayım” köpeğin davası, Eskişehir’deki kedi katili üniversiteli” davası ilk akla gelen  destekli çalışmalarımızdandır mesela.

Tüm hukukçu meslektaşlarımız bize katılabilir. Hak ve yaşama mücadelesinde türcülüğün yenildiği, huzurlu bir Dünya, ancak tüm canlıların eşit yaşama hakkının korunmasıyla mümkündür diyoruz.

 

Av.Hülya Yalçın

İstanbul Barosu Hayvan Hakları Kom.Bşk.

İstanbul Barosu Staj Eğ.Mrz. Hayvan Hakları Öğr.Gör.

Hayvanlara Adalet Platformu HAD kurucu üyesi.

Koro müziği üzerinden bir fast food eleştirisi…

Giderek köklenirken saygın bir marka halini alan, ülkemizin sanat ekosisteminde önemli yere sahip “Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall Klasik Müzik Konserleri” Evin İlyasoğlu öncülüğünde hız kesmeden devam ediyor. Geçtiğimiz 21 Kasım akşamı ülkemizde ağırladığımız konuklarımız Laurenscantorij Korosu idi. Dört ses grubuna sahip koro, önce Albert Long Hall’un meşhur kilise orgu eşliğinde ve sonra eşliksiz olarak (İta. A capella) Johann Sebastian Bach ve Frank Martin’den eserler seslendirirdi. Konser programı, org sanatçısı Hayo Boerama’nın solist olarak ve koroya eşlik ederek sunduğu eserlerle de zenginleştirilmişti.

Bu çok önemli hizmeti klasik müzik camiasına yıllardır hediye eden Sayın Evin İlyasoğlu ve Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü’ne her zaman olduğu gibi tebrik ve şükranlarımızı ileterek, konsere ve koro müziğinin trendlerine göz atalım.

12...

Program, Bach’tan Motet BMV 230 “Lobet den Herrn, alle Heiden” ile başladı. Ortaçağ ile Rönesans arasındaki geçiş dönemine ait bir koral formu olan Motet tabiri, hareket etme (Lat. Movere) ile “kelime, söz” (Fra. “mot”) sözcüklerine dayandırılıyor. Hareket eden sözler tanımına paralel şekilde, değişken müzik geçişlerini barındıran bu tarzın konserdeki açılış parçasında, koro ritmik ve tını olarak genel olarak bütünlük içinde göründü.

Farklı yaş gruplarından koro sanatçılarının yer aldığı, dört ile sekiz partisyon halinde çok sesli müzik icra eden topluluk, konserin ikinci eseri Bach’ın BMV 654 koral prelüdü için sahneyi org sanatçısı Hayo Boerama’ya terk etti. Albert Long Hall’un medarı iftiharı niteliğindeki orgun, geçtiğimiz yıla göre daha iyi durumda olduğu izlenimi edindim. Bakımı maliyetli ve gerekli uzmanlığa sahip profesyonellerin ülkemizde sınırlı olduğu bu enstrüman için rutin teknik destek sağlanması oldukça önemli. Boerama’nın bu enstrümandaki yorumuysa, aralarında Hollanda Başkonsolosluğu diplomatlarının da olduğu seyirciden olumlu tepki aldı.

Bach bölümü, Motet BMV 28 “Gottlob! nun geht das Jahr zu Ende, BWV 28” ile sonlandı. Koro bu kantatın ikinci hareketi olan “Nun lob, mein Seel, den Herren” bölümünü seslendirdi. Kimi zaman yer verilen yükselme-alçalma yorumları (İta. crescendo-decrescendo) hoştu ama benzersiz değildi. Sopranoların zaman zaman fazlaca ön planda kaldığını da es geçmemeli. Özetle, Bach yorumu Avrupa standartlarına göre herhangi bir korodan bekleyebileceğiniz düzeydeydi. Ortalamanın çok üstüne de çıkmadılar, büyük bir kaza da yaşamadılar.

11 Boerama_Org...

Kariyerinde doğaçlama üzerine çalışmalar yapmış olan Boerama, konserin orta bölümünde org ile bir doğaçlama eser seslendirdi. Orgun bana (Dr. Who’nun zaman makinesi) Tardis’in kontrol panelini çağrıştıran oldukça karmaşık görünüşlü tüm aksamını kullanırken, performansına modern tınılarla bezenmiş oldukça hızlı bir bölüm ile başladı. Atonal ve yavaş bölümlerde zaman zaman oryantalist dokunuşlar da vardı. Doğaçlama bittiğinde, Hollandalı müzisyen, adeta “ben yapmadım o yaptı” der gibi küçük bir parmak hareketiyle işaret ederek, test sürüşünden çıkmış Albert Long Hall’un yaşlı kilise orguna teşekkür etmeyi de ihmal etmedi.

Üçüncü bölüm Frank Martin’in çift koro için Missa’sı idi. Dini içerikli eserin birinci bölümü Kyrie açılışında, papaz geleneğiyle icra edilen şan gregoryenin berrak ama gevrek ses rengini yakalayan altolar başarılıydı. Koronun Missa’da ikiye bölünmesine rağmen, genel olarak çok daha parlak bir ses rengi kullandığı ve partisyonların kaybolmasını engellediğini gördük. Bu renk, dinlenmesi daha keyifli bir vokal üretti. Bu bölümde 27 dakika boyunca a capella performans sunan Laurenscantorij Korosu’nda, baslar iyiydi. Tenorlar Credo bölümünde ana ezgi ile koroya liderlik ettikleri kesimlerde güzel tınladı. Agnus Dei bölümü ile normal akışı tamamlanan konser, Hallelujah bölümünün tekrarı ile son buldu.

Laurenscantorij Korosu, koral bütünlük ve renk birlikteliği açısından iyi çalışılmış bir koro. Ancak şefleri Wiecher Mandemaker’in müzikal estetik tercihlerini, ülkemizde ve yurtdışındaki birçok benzeri için de geçerli olduğu üzere, benimsemiyorum. Avrupa’da ve Türkiye’de korolarda yaygın şekilde “düz sesle okuma” (İng. Straight tone singing) eğilimi var.

Düz söyleme, dönemsel olarak bakıldığında orta çağa kadar kullanılıyor, Barok ve Rönesans dönemlerinde süsleme notaları ve “trill”ler ile şarkı tekniğinde sesin “salınımsız” kullanımı yavaş yavaş terkediliyor. Sonuç olarak, sesin belli bir ahenkte dalgalanır gibi (İta. vibrato) kullanıldığı söyleyiş günümüzün “güzel şarkı söyleme” (İta. Bel Canto) standardı haline geliyor ve başta operalar olmak üzere birçok vokal müziğin temel unsuru haline geliyor. Başka bir deyişle, günümüzde güzel şarkı söylemek ve vibrasyon el ele yürüyor.

Peki, korolardaki bu düz söyleme tercihini neye bağlamalı? Elbette, şeflerine…

Birincisi, koroların çoğu amatör müzisyenlerden oluşuyor. Vibrasyon ise belli bir şan tekniği koçluğunun sonucunda kazanılabilecek bir şarkıcılık yetkinliği. Şeflerin koristlerini bu aşamaya getirmeye ya vakitleri, ya kaynakları, ya da şan kökenli olmadıkları için birikimleri yeterli olamayabiliyor. Yani zahmetli bir kalkışma.

İkincisi, vibrasyon her şarkıcının kendi üslubunca ve ustalığınca icra ettiği bir teknik olduğu için, koral ahengin korunabilmesi için her koristin aynı düzeyde ve tarzda icra etmesini orkestre etmek, çoğu zaman çok zor kimi durumlarda imkânsız olabiliyor. Koral bütünlük riske giriyor.

Üçüncüsü, akustik açıdan vibrasyon bir notanın ses değerinden bir miktar azalması ve tekrar aynı yerine gelmesi anlamına geliyor. Vibrasyonun her şarkıcı tarafından aynı genişlikte ve aynı titreşimde yapılmaması, notanın doğru yerinde tınlamaması ve koronun ton bütünlüğünü kaybetmesi sonucunu doğurabiliyor. Tonu kaybeden koroda çok sesli müziğin servis etmesi gereken akorlar temiz algılanmıyor. Teknik tabiriyle, “entonasyon” sorunlarına yol açması muhtemel.

Dördüncüsü, tüm bu zahmetlere girişmek, ortalama bir korist topluluğu için ciddi bir prova eforu gerektiriyor. Bu efor, koristler için yorucu hatta yıldırıcı olabiliyor, ayrılmalar yaşanabiliyor. Prova sayılarının artması konser prodüksiyonlarının adetlerini ve repertuar çeşitliliğini kısıtlıyor. Daha az sahne ve şarkı deneyimleyen korist demotive olabiliyor. Emeği yoğun ve sabır gerektiren bir mesele, özetle.

İşte bu nedenlerle, şefler, “güzel söylemenin zorluğu” ile “doğru söylemenin kalitesi” arasında kendilerince bir tercih yapmak zorunda kalıyorlar. Özellikle amatör korolarda bu karar çoğunlukla “bel canto” lehine olmuyor.

Dinlediğimiz koroya dönecek olursak, özellikle ana melodiyi taşıdığı ve en tiz parti olduğu için kulağa en önce ulaşan soprano partisi, bu düz söyleyiş ve bel canto kullanılmayan sivri ses tekniği nedeniyle şarkıcılık estetiğinden uzak bir görüntü çizdi. Tenorlar da yüksek tonları düz almaları çok zor olduğu için düz söylemek adına falset (İta. Falsetto; sahte ses, kafa sesi, hafif ses) kullanmak zorunda. Yani duyulamıyorlar. Her ikisi de belli dönem eserleri haricinde, ne yorum olarak uygun ne de estetik olarak makbul, benim kanımca. Bunda koristlerin de bir kabahati yok. Bu ekolü kabul etmiş tüm şeflerin beklediği sonuç bu.

Sözün özü, güzel ve iyi iş çıkarmak hayatın her alanında olduğu gibi sanatta da, kan, ter ve gözyaşı gerektiriyor. Emeği az koyar hızlı sonuç almak isterseniz o yemeğin adı “fast food” oluyor. Fast food’un çok tüketilmesi onu nasıl güzel yapmayacaksa, koroların artistik detaylardan uzaklaşarak basit yöntemlerle iş yapmalarının yaygınlaşmış olması, güzel olmalarını gerektirmiyor.

Sanatla ve barışla kalın…

Laurenscantorij Korosu: http://www.bach-cantatas.com/Bio/Laurenscantorij.htm

Hayo Boerama: http://hayoboerema.com/en/bio/

Frank Martin: http://en.wikipedia.org/wiki/Frank_Martin_(composer)

Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall Klasik Müzik Konserleri: http://www.klasikmuzik.boun.edu.tr/sezon_konserleri.php

Evin İlyasoğlu: http://www.evinilyasoglu.com/p/ozgecmisi.html

Vibrasyon kullanan korolar için bir örnek: http://www.youtube.com/watch?v=3_QIHY64MaI