Ana Sayfa Blog Sayfa 3804

Bantlanmış Krapp’ın Son Bantından Kürtçe tapeler…

Islah edilmeyi beklerken ishal edilmiş modern insan, zamana yitirerek yabancılaştığı anılarını, muz yiyerek “pek” kalsa, bünyesinde tutabilir mi?

Beckett’in karakterleri üzerinden izleyenlerine ihale ettiği kader acınası hayatlarımıza mütebessim kalmak ise, bu dersi biz Türkler Kürtçe sunulsa da anlayabilir miyiz?

Sosyal medyaya düşmüş tapelerimizin üstünü “montajmış” deyip örtüp geçsek bile, yerlerini sadece kendimizin bildiği hafıza kasetlerimizin hesabını kendimize verebilecek miyiz? Yoksa onları da “dün dündür bugün bugündür” diyerek halı altına mı süpüreceğiz? Süpürebilir miyiz?

Bugünün içinde kalamadığımız her an, geçmişe dair pişmanlıklar olarak mı miras kalır geleceğimize? Koklamayı umduğumuz geçmişteki o “kadının göğsü” yerine, kasetçaların tozlu tıkırtılarına mı yaslar buluruz, başımızı?

Sokak gündeliğinde değil sahne özeniyle kullanıldığında, Kürtçe onu anlamayana nasıl tınlar?

9

Bu sorulara yanıtlar bulmak ve o yanıtlardan yeni sorular üretmek üzere, sizleri; Genco Demirer ve Berna Oğuzutku tarafından kurulan TiyArtro’nun yapımı olan ve Hilmi Demirer’in kendi çevirisiyle Kürtçeye kazandırıp oyunculuğuyla taçlandırdığı, Samuel Beckett’in “Teyba Dawi A Krapp” (Tür.Krapp’ın Son Bantı, İng. Krapp’s Last Tape) eserini izlemeye davet ediyorum.

Uluslararası Tiflis Tiyatro Festivali’nde dünya prömiyerini yapan performans, Ermenistan’ın başkenti Erivan’da 34.UNESCO Uluslararası Tiyatro Enstitüsü Dünya Kongresi’nde bir kez daha uluslararası arenaya çıktıktan sonra, geçtiğimiz Cuma akşamı ikinci kez İstanbullu izleyicilerle buluştu. Müziklerini Kristopher Fischer, koreografisini Gökmen Kasabalı’nın üstlendiği yapım, sahnelere taşındığı 1958 yılından bu yana, Kürtçe olarak ilk kez sahnelenmiş “Krapp” olma özelliğine de sahip.

10

İskoç “The Herald” gazetesinden Mark Brown oyun hakkındaki yorumunda Demirer’in oyunculuğundaki duygusal kapasiteyi överken, sıkı sıkıya bantlanmış bedeninin, ölümünün kucağındaki Krapp’a fazlaca eril estetik ve sıhhat yüklediğini eleştirmişti. Ben ise, Emre Erdem’in rejisörlüğünü yaptığı oyundaki bu yorumu; paketlenip “öteki aleme” gönderilmeye hazır edilmiş hijyenik bir Krapp tasviri olarak okudum ve kendimce anlamlı buldum.

Son olarak, çok dilli ve çok kültürlü tiyatro yapma hedefine odaklanan TiyARTro’nun bu ilk prodüksiyonlarını; eserin yazarı Samuel Beckett’a, sahnedeki son performansını bu oyunla sunan ünlü oyun yazarı ve oyuncu Harold Pinter’a ve 80 sonrasında hayatını İsveç’te sürgünde geçirmek zorunda kalan Kürt edebiyatının önemli isimlerinden Mehmet Uzun’a atfetmiş olduklarını da hatırlatalım ve bitirelim.

Sanat ve barışla kalın…

Ek okumalar için:

http://yesilgazete.org/blog/etiket/krappin-son-bandi/

http://www.tiyatrodergisi.com.tr/?p=3384

http://www.heraldscotland.com/arts-ents/stage/georgia-on-his-mind.25545725

http://tr.wikipedia.org/wiki/Effi_Briest_(roman)

http://www.tiyartro.com

http://tr.wikipedia.org/wiki/Samuel_Beckett

http://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmed_Uzun

http://tr.wikipedia.org/wiki/Harold_Pinter

 

[Çocuk Kitapları] Gülten Dayıoğlu – Dört Kardeştiler

Gülten Dayıoğlu, çocuk ve gençlerin eğitim ve gelişimlerine katkıda bulunmak için yazdığı onlarca kitabın yanı sıra, çocuk ve gençlerin severek okuyacakları nitelikli eserler kazandırmak amacıyla kendi adını taşıyan bir de vakıf kurmuştur. Bu konunun Türkiye’de gelişimi için adeta hayatını vakfetmiştir. Ama çocuklar ve gençler de onun kitaplarını çok okuyarak, çok severek, emeklerini karşılıksız bırakmamıştır. Anne, çocuk ve torun üç neslin yazarı olan Gülten Dayıoğlu’nun ellinin üzerinde baskı gerçekleştiren Dört Kardeştiler, köy yerinde öksüz yetim kalmış kardeşlerin oldukça acıklı hikâyesini anlatıyor.

Dört Kardeştiler-1 Dört Kardeştiler-2

Hasibe Kadın, dördü küçük yaşlarda ölmüş yedi kızın ardından erkek çocuğunu doğurduktan sonra ölmüştür. Geride en büyüğü altı yaşındaki Feten, en küçüğü beş günlük Yaşar isminde dört küçük çocuk bırakmıştır. Babaları köyün korusunun bekçiliğini yaptığı için genellikle koruda kalmakta, çocuklar da başlarındaki dedeleriyle birlikte köydeki evlerinde yaşamaktadır. Feten’in becerikliliği, dedenin gözetimi, komşuların yardımı sayesinde aile bir düzen tutturmuş yaşarken, babanın koruyu korurken komşu köylülerce öldürülmesi sonunda bütün düzen darmadağın olur. Önce dede hastalanır, yatağa düşer, ardından geçim zorluğu gelir. İki kız şehirdeki ailelere evlatlık verilir. Dedenin ölümüne kadar Feten koyun, Yaşar kaz çobanlığı yaparak ekmeklerini kazanırlar ancak dedenin ölümü üzerine Feten de zorla şehirde çok kötü bir kadının yanına evlatlık verilir. Yaşar ise köyde kalır, muhtar yanaşma olarak yanına alır ama eziyet eder. Yaşanan onca acıdan sonra neyse ki kitap buruk da olsa mutlu bir sonla bitmektedir.

Gülten Dayıoğlu

Kötülerin çok kötü, iyilerin ise fakir ve korkak olarak anlatıldığı romanın kapağında on yaş ve üzerine uygun olduğu belirtilmektedir. Kitabın bence en güzel yanı, manileri; oyunları, kınaları, düğünleri, kış eğlenceleri, harmanı, hayvanları, bulgur yapımıyla, köy yaşamını tüm renkleriyle bizlere anlatmasıdır.

Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.

http://www.uzmantv.com/gultan-dayioglunun-dort-kardestiler-adli-kitabinda-ne-anlatililir

 

Nehir ve Fırat Pürselim

Mehmet-Fırat-ve-Nehir-Pürselim

“İşte kötü bey olmuş, iyi kötüye köle…” – Lima izlenimleri-5 [5. gün]

Lima İklim Zirvesi’nde birinci hafta geride kalırken, henüz en kritik müzakereler olan ADP oturumlarında sonuç alınabilmiş değil. Yine de haftanın son yazısında önce gelinen yeri kısaca özetlemeye çalışalım. Haftasonu yeni bir gelişme olursa yeni bir yazı ya da haberle bunu da aktarmaya çalışacağım. Bu kısa özetin ardından bugünün en sıcak gündemi olan iklim politikalarındaki “açıklar” konusunu konuşacağız. Ama önce müzakerelerde son durum:

n_75087_1

Kelimeler, kelimeler, kelimeler…

2015’de Paris’ten çıkacak yeni iklim anlaşmasının çatısı Durban Platformu, yani ADP toplantılarında çatılıyor. SBI, SBSTA gibi diğer toplantılar pek heyecan yaratmadan sürer ve bazıları da sona ererken, bütün gözler Salı günü başlayan ve henüz sonuç alınamayan ADP toplantılarında. Çünkü bu toplantılarda çıkacak sonuç Paris’te son şekli verilecek anlaşmanın neye benzeyeceğini ortaya koyacak. Şu anda tartışmalar kimin ne hedef alacağından çok, alınan bireysel ülke hedeflerinin (iNDCs) nasıl bir çerçevede bir araya getirileceği ve nasıl takip edileceği üzerinde sürüyor. Ve her zamanki gibi kırk yıllık hedefin katkıya dönüştürülmesinde olduğu gibi, kelimelere taklalar attırılıyor. Ayrıca önceki yazılarımda daha detaylı ele almaya çalıştığım gibi, az gelişmiş ve bazı gelişmekte olan ülkeler iNDCs içinde adaptasyon ve finansla ilgili hedeflerin de yer almasını ve Paris anlaşmasının azaltımla sınırlanmamasını istiyor, hatta bunu bir ön koşul olarak ortaya koyuyorlar.

Batı ülkeleri ise pek aynı fikirde değil. Bugün yaptıkları basın toplantılarında hem Avrupa Birliği, hem de Japonya, iNDCs ile ilgili alınan Varşova kararının emisyon azaltımıyla sınırlı olduğuna vurgu yaparak, adaptasyon ve finans hedefi fikrinden hoşnut olmadıklarını belli ettiler. Japonya, ayrıca iklim finansmanının kurallara bağlanması, yani karbon yoğun sektörlere para aktarılmamasının kriter olarak konması konusunda ne düşündükleri sorulduğunda, “henüz kararımızı vermedik” diye kaçamak bir cevap verdi. Bilindiği gibi Japonya iklim finansmanı için söz verdiği parayı Endonezya gibi ülkelerde kömür santralı yapmak için harcadığı ortaya çıkınca ilk günün fosili ödülüne “hak kazanmıştı”. Daha neye karar vermediler acaba? Japonya, ne azaltım konusunda geçen sene nükleer santrallerin kapatılmasını bahane ederek iyice küçülttüğü hedefini artıracak, ne de finansman ve adaptasyon konusunda gelişmekte olan ülkelerin taleplerine kulak verecekmiş gibi görünüyor. Geçen yıl da Japonya’yı basın toplantılarında yakında izlediğim için, kişisel izlenimim, Japonya’nın iyiden iyiye Avustralyalılaşmaya başladığı yönünde. Umarım yanılırım.

Avrupa Birliği ise, en az 2011 Durban Zirvesi’nden beri takındığı “kimse benim hedefime nasılsa yaklaşamaz” tavrını sürdürüyor ve hâlâ 2020 için %20 azaltım hedefi almış olmasını koz olarak kullanıyor. Oysa bilindiği gibi bu hedef AB’nin gerçeklerinin çok gerisinde. Workstream 2 tartışmaları denen 2020 hedefinin sıkılaştırılması için en kolay adım atabilecek olan taraf olduğu halde oralı olmayan ve 2040’a kadar %40 azaltım hedefini de açıklamış bulunan AB (ki bu da Avrupa’nın kapasitesine göre çok düşük) oldukça rahat davranıyor ve iklim liderliği havasını sürdürüyor. Ayrıca AB özellikle finansman ve adaptasyon konusunda ciddi bir adım atma niyetinde değil. Sadece Avustralya, Japonya, Kanada ve ABD değil, AB bile bu durumdaysa, bu kilit nasıl açılacak bilmiyorum doğrusu.

ADP görüşmeleriyle ilgili bir diğer kriz ise günlerce müzakereleri kilitleyen yöntem meselesiydi. Trinidad-Tobagolu ve AB’li (Alman) iki eşbaşkan tarafından yürütülen ve bir taslak metin ve bir de olmayan-kağıt (ülke önerilerinin derlemesi) üzerinden sürdürülen görüşmelerde dün nihayet tarafların öneri metinleri ekrana yansıtılarak tartışma kısmına geçildi, ama tabii yine kriz çıktı ve yöntem üzerinde anlaşmaya varılamayınca araya “eşbaşkanların dostları” girdi (Bayıldığım bir terminoloji daha!). Tabii onların da kilidi çözmesi kolay değildi, çünkü sorunlar çok temelden kaynaklanıyordu. Örneğin azgelişmiş ülkeler müzakereleri yeterince takip edememekten şikayet ediyorlardı! Tabii Tuvalu delegesi, “İngilizce az gelişmiş ülkelerin anadili değil, tarafların metne yaptığı eklemeleri takip etmekte zorlanıyoruz” dediğinde Amerikalı ve Avustralyalı delegelerinin bu sözlerle empati kurup kendilerine geldiklerini sanmayın sakın! Zira ABD delegesi aynı oturumda son dakikada söz alıp “satır satır gitmek oldukça normalin dışında” diyerek diğer ülkeler neler olup bittiğini tam olarak anlamasalar bile müzakereleri daha da hızlandırmaktan yana olduğunu söylüyordu. CAN’in bugünkü ECO’da attığı başlık gibi: “Bu müzakerelerde müzakere etmeye zaman var mı”ydı?

Kısacası, Batı ülkelerinin taktiği şöyle özetlenebilir (Burada yine de en ılımlı ve olumlu tavrın AB tarafından izlendiğini ekleyelim): “En kısa zamanda, mümkün olan en genel çizgilerle bir ADP metninde uzlaşalım. Bunun içinde adaptasyon ve finans olmasın. Bütün ülkeler bir şekilde (NAMA dahil) azaltım hedefi alsın. Katkı düzeylerini ülkeler kendileri belirlesin. Katkı düzeylerinin bilimsel bir değerlendirmeye tabi tutulması ve yeterli olup olmadığının izlenmesi söz konusu olmasın. Yaptırım olmasın. İşi fazla uzatmayalım.” Ayrıca üzerinde anlaşma sağlanamayan konulardan biri de baz yılın ne olacağı ve anlaşmanın 2020-2025 mi, yoksa 2020-2030 arasını mı kapsayacağı. Bütün sivil toplum örgütleri (uyulmaması halinde ve yeni gelişmelere göre takibi ve güncellenmesi daha kolay olacağı için) 5 yıllık periyotlardan yanayken, Çin ve AB kendileri 2030 hedefi açıkladıkları için 10 yıllık periyot istiyorlar. Ancak AB basın toplantısında bu konuda esnek olabileceği mesajını verdi.

Finans konusunda kimsenin elini cebine atmaya niyetli olmamasının ve Yeşil İklim Fonu’na kriter koymaya bile yanaşmamalarının bir örneğini de önceki gün İsviçre verdi. İsviçre delegesi iklim finansmanının anlaşma metnine girmesi önerileri üzerine söz aldı ve yasal bağlayıcılığı olan bir finans taahhüdüne karşı olduğunu söylemekle kalmayıp gelişmekte olan ülkeleri “böyle taleplerde bulunmaya devam ederseniz Lima’dan bir sonuç çıkmasını tehlikeye atarsınız” diye tehdit ediverdi. İsviçre, Perşembe günü işte bu “kabadayılığı” gerekçesiyle günün fosili ödülüne “hak kazandı”.

Açıklar birken üç oldu

Gelelim günün konusuna: The Gaps, yani Açıklar. İlk kez 2010’da Birleşmiş Milletler Çevre Örgütü (UNEP) tarafından politika yapıcılara yol göstermek amacıyla yayımlanan Emisyon Açığı raporuyla başlayan iklim politikalarında açıklar konusu geliştirilerek sürdürülüyor. Bu yıl, birkaç hafta önce UNEP’in beşinci Emisyon Açığı Raporu (2014) yayımlandı. Bu raporlarda özetle IPCC’nin karbon bütçesi hesabına dayanılarak, ilan edilen 2020 azaltım hedeflerinin ne ölçüde “yetersiz” kaldığı hesaplanıyor. 2010’da bu hesap 2020 projeksiyonu için yapılmıştı, bu yıl hesap 2030’a uzatılmış (mevcut azaltım eğiliminin süreceği varsayılarak).

Hesabın dayanağı şu: Küresel sıınmayı 2 derecede sınırlamak için sanayi devriminden itibaren insanlığın atmosfere boca edebileceği toplam (yani birikmiş) karbon dioksit miktarı 2900 gigaton (Neden birikmiş? Çünkü karbon dioksit atmosferde ortalama 100 yıl kalıyor, yani birikiyor. Havuzun dolması gibi). Bunun 1900 gigatonu, yani üçte ikisi 2010’a kadar harcanmış ve geriye 1000 gigaton (yani 1 trilyon ton) hakkımız kalmıştı. 2010’da yıllık küresel emisyon miktarı 49 gigatondu. Yani 2010’dan itibaren emisyonlar sabit kalsa yaklaşık 20 yılda (2030’da) bütün hakkımızı tüketmiş olacaktık. Ama azaltım hedeflerinin bu süreyi uzatacağı varsayılıyordu. Ne var ki emisyon miktarları artmaya devam etti ve 2012’de 54 gigatona çıktı (bu arada tabii 2 senede hakkımız 900 gigatona inmişti). Dolayısıyla 54 gigatonu sabit tutsak bile 1000 gigaton hakkımızın dolacağı yıl 2028’e çekilmişti bile. Ama emisyonlar artmaya devam ediyor. Artış sürerse, 2020’de 59 gigatona ulaşılmış ve eğer dişe dokunur bir azaltım yapılmazsa, 2025 civarında, yani neredeyse 10 yıl sonra karbon bütçesi suyunu çekmiş olacak.

İşte UNEP raporu bu hesabı mevcut durumun devamında değil, azaltım hedeflerini dahil ederek hesaplıyor ve yine de olması gerekenin çok üzerinde, 2020’de yılda 9 gigaton, 2030’da yılda 15 gigaton fazla emisyon yapılacağını ortaya koyuyor. Buna da emisyon açığı diyor. 2 dereceyi tutturmak için 2030’da inilmiş olması gereken yıllık emisyonun 42 gigaton olduğunu düşünürseniz, bundan 15 gigaton yüksek bir emisyonun ne kadar fazla olduğu anlaşılabilir. Üstelik bu, azaltım hedefleri tutturulursa… Her şey olduğu gibi sürerse, emisyonlar 2030’da 72 gigatona kadar çıkabilir, ki bu da 2 derece için olması gerekenden 30 gigaton daha yüksek. UNEP ayrıca, 2 derece hedefinin tutturulabilmesi için karbon dioksit emisyonlarının 2055-2070 arasında tamamen sıfırlanması, sonra da bir süre negatif seyretmesi (yani atmosferdeki karbonun bir şekilde yutulması) gerektiğini hesaplıyor. UNEP raporu bu korkunç emisyon açığının bildiğimiz yöntemlerle (enerji verimliliği, toplu taşıma vb.) ne kadar kolay kapatılacağını ve bu tür bir politika izlemenin ne kadar istihdam yaratacağını, hava kirliliğini azaltacağını ve benzeri ek faydaları olacağını da açıklıyor.

Bugün UNEP emisyon açığının yanısıra ilk kez yeni bir kavramı daha ortaya koydu ve Adaptasyon Açığı Raporu‘nu da açıkladı. Bu rapor iklim değişikliğinin etkilerine en açık ve uyum kapasitesi en zayıf ülkelerin gerçekleştirmeleri gereken uyum hedefleriyle mevcut durum arasındaki farkı ortaya koyuyor ve elbette bu açık da son derece büyük. UNEP, adaptasyon açığının sadece parasızlıktan değil, teknoloji ve bilgi eksiği nedeniyle de büyüdüğünü vurguluyor.

WWF ise bugün yaptığı basın toplantısında bunlara bir üçüncü açık daha ekledi: Finansman açığı. Dolayısıyla emisyonlar, uyum ve para konusundaki açıklar kapatılabilirse hem iklim değişikliğinin durdurulması, hem de etkilerine uyum kapsaitesinin güçlendirilmesi mümkün olacak. Yani şimdi sıra üç nalla bir at bulmaya gelmiş durumda.

Bu sırada dünyada

Peki gelişmiş Batı ülkeleri yüksek azaltım hedefleri almaya ve bunu sağlam kurallara bağlamaya yanaşmaz, yoksul ülkelere olan iklim borçlarını ödemek için ellerini ceplerine atmazlar, hızlı büyüyen gelişmekte olan ülkeler ise fosil yakıtlara dayalı kalkınma “haklarına” el sürdürmezlerken dünyada neler oluyor? Filipinleri vurmak üzere olan yeni süper tayfun “Ruby (Hagupit)” Manila’ya yaklaşırken yarım milyon insan evlerinden boşaltılıyor örneğin. Antarktika’nın sanıldığından hızlı eridiği ortaya çıkıyor. Kribati‘nin sadece 30 yıl sonra sulara gömüleceği sakince açıklanıyor. Dört yıldır kuraklıkla boğuşan Kaliforniya‘yı bu kez sel ve çamur basıyor. Burada, Lima İklim Zirvesi’nden ise petrol zengini ülkeler ve şirketler konferans merkezini dolduran Tuvalulular’ın, Bangladeşliler’in, Afrikalılar’ın gözünün içine baka baka “fosil yakıtlardan vazgeçilemez, tek çare CCS” toplantıları yapmaya, kömürcü Tony Abbott’un Avustralyası ve “dostları”, az gelişmiş ülkeleri, verdikleriyle yetinmezlerse anlaşmayı baltalamakla tehdit etmeye devam ediyorlar. Ve bütün bunlar olurken emisyon açığı, adaptasyon açığı, finansman açığı büyüyor…

Ve tam bu yazıyı yazarken Talât Sait Halman‘ın ölüm haberi geliyor. Önemli kültür insanı, şair ve çevirmen Halman’ı kaybetmişiz. O zaman bu yazıyı onu anmadan bitirmek olmaz. Tabii aklıma hemen Halman’ın çevirdiği Shakespeare soneleri ve en önce de 66. sone geliyor. Gelin bu haftayı Shakespeare’in 66. sonesiyle bitirelim ve Talât Sait Halman’ı analım…

Bıktım artık dünyadan, bari ölüp kurtulsam,
Bakın, gönlü ganiler sokakta dileniyor,
İşte kırtıpillerde bir süs, bir giyim kuşam,
İşte en temiz inanç kalleşçe çiğneniyor,
İşte utanmazlıkla post kapmış yaldızlı şan,
İşte zorla satmışlar kızoğlankız namusu,
İşte gadre uğradı dört başı mamur olan,
İşte kuvvet kör-topal, devrilmiş boyu bosu,
İşte zorba, sanatın ağzına tıkaç tıkmış.
İşte hüküm sürüyor çılgınlık bilgiçlikle,
İşte en saf gerçeğin adı saflığa çıkmış,
İşte kötü bey olmuş, iyi kötüye köle:

Bıktım artık dünyadan, ben kalıcı değilim,
Gel gör ki ölüp gitsem yalnız  kalır sevgilim.

Çeviren: Talât Sait Halman. William Shakespeare, Soneler
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2009.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Lima, 6 Aralık 2014

* Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği araştırmacısı, kıdemli uzman olarakçalışmaktadır.

Lima’da kilidi hakkaniyet ve adalet açacak – Lima izlenimleri [4.gün]

Küresel ısınmada 2 dereceyi 2030’larda aşabiliriz – Lima izlenimleri [3.gün]

Yeşil İklim Fonu’nu kim yedi? – Lima İzlenimleri [2. gün]

İklim zirvesi 20. kez toplandı – Lima izlenimleri [1. gün]

İklim değişikliği ile mücadele neden önemli? (1) – Ali Kerem Saysel

Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ali K. Saysel, Naomi Klein’ın yeni çıkan kitabı Bu Her Şeyi Değiştirir’i (This Changes Everything) derinlemesine inceleyen yazısının ilk bölümüyle bizlerle. Kitabın yayın haklarının Agora Kitabevi tarafından alınıp hızla çevrilmeye başlanmış olduğunu da hatırlatalım.

* * *

Naomi Klein: Bu Her Şeyi Değiştirir (This Changes Everything)

Naomi Klein son kitabında iklim değişikliğinin toplumsal hareketler için birleştirici gücüne vurgu yapıyor. “Sorunlar arasındaki bağlantılar daha iyi anlaşıldığında, iklim krizinin güçlü bir kitle hareketinin temelini oluşturacağına inanıyorum”.

İlk çıktığı günden beri Naomi Klein’in iklim değişikliği hakkındaki yeni kitabını okuyorum. İklim bilimi, politikası ve aktivizm üzerine inanılmaz sayıda veri içeren, titizlikle hazırlanmış ve ustalıkla yazılmış bir kitap. Belki de daha doğru bir adlandırmayla, bir kitaptan ziyade, başında Naomi Klein’in bulunduğu bir proje.

52...

İklim değişikliği problemine aşina olmama karşın, kitabı okurken bir hayli zorlandığımı söylemeliyim. Bu, benim akademik yazın alışkanlığımla ilgili olabilir. Edebi değer taşıyan ustalıklı gazeteci dili ve peşi sıra aktarılan yüzlerce olgu işimi son derece zorlaştırdı. Kitap, içinden bir şeyleri çekip almaya çalışmadığınızda su gibi akıyor; bazı fikirleri not etmeye kalktığınızda ise bu akış kesiliyor, okuma son derece yorucu bir hal alıyor.

Kitabın temel organizasyonunu çözebilmek için defalarca içindekiler bölümüne ve baş kısımlara döndüğümü itiraf etmeliyim. Araştırma inceleme çevirisinde az buçuk deneyim sahibi olmama karşın defalarca durup, “bu başlık, bu ifade Türkçe’ye nasıl çevrilebilir?” diye düşündüğümü de…

Söylediklerimin kitabın içeriği hakkında fikir vermediğini biliyorum. Onun için, şimdi notlarımdan yararlanarak kitabın argümanlarını tanıtmaya, kendimce düzenlemeye çalışacağım. Kitabın içerdiği kaynak ve veri zenginliğinden yararlanmak isteyenlerin, kitaba ve projenin web sayfasına başvurmaları gerekiyor: thischangeseverything.org.

Klein, son otuz beş yıla hakim olan neoliberal politikanın üç temel ayak üzerinde kurulduğunu söylüyor: Kamusal alanın özelleştirilmesi, anonim şirket sektörünün deregülasyonu ve düşük vergiler (gelir ve şirket vergileri) –ki bunun yarattığı açık düşük kamu harcamaları ve kemer sıkma politikalarıyla telafi ediliyor. Bunların tümü birden, iklim değişikliğiyle mücadele için on yıllardır yapılması gerekenlerle temelden uyumsuz; ayrıca, yapılması gerekenler karşısında ideolojik bir duvar. Felaketlere yol açabilecek iklim değişikliğini önlemek için yapmamız gereken şeyler, ekonomik modelimizin temelinde yatan “büyü veya öl” mecburiyetiyle çelişki içerisinde. “Ya iklim değişikliğinin neden olduğu hasarlar yeryüzündeki her şeyi değiştirecek, veya bu kaderi önlemek için, ekonomiyle ilgili hemen her şeyi değiştireceğiz.

Klein’in alıntı yaptığı pek çok analiz, sera gazı salım azaltma hedefleriyle ekonomik büyüme arasındaki çelişkiye işaret ediyor. ABD, AB ve diğer gelişmiş ekonomiler için planlı küçülme stratejileri vurgulayan çalışmalara referans veriliyor. Yeşil teknolojilerin, ekonomik büyümeyle çevresel etki arasındaki korelasyonu kırmaya dönük teknik çabaların soruna köklü bir çözüm getirmeyeceği ifade ediliyor. Klein’in ifadesiyle “Yeşil tüketmeyin, az tüketin!”

İnsanları kemer sıkma /doğa talanı, yoksulluk /toksik kirlilik gibi ikilemlere mahkum eden büyüme odaklı ekonomileri zayıflatabilmek için, “kâr” güdüsüyle hareket etmeyen sektörlerin, kamu sektörünün, kooperatiflerin (emek ve sermaye katılımlı kuruluşların), yerel işletmelerin ve kâr amacı gütmeyen yapıların (non-profits) tüm ekonomik aktivite içindeki paylarının artacağı, yeni bir ekonomi öneriliyor.

Klein, iklim değişikliğinin günümüzde, pozitif toplumsal değişim için birleştirici ve kolaylaştırıcı bir kuvvet olacağını söylüyor. Çünkü iklim değişikliğiyle mücadele aslında kapitalizmle bir mücadele ve şu sorunların tümüne eğilmek durumunda:

* Yerel ekonomilerin inşası ve canlandırılması

* Demokrasinin anonim şirketlerin yıkıcı etkilerinden arındırılması

* Yıkıcı serbest ticaret anlaşmalarının iptal edilmesi

* Kamu altyapısı için yatırım yapılması

* Enerji ve su gibi temel hizmetlerin mülkiyetinin geri alınması

* Hastalıklı tarım sisteminin ıslah edilmesi

* İklim mültecilerinin sorunlarına çözüm bulunması

* Yerlilerin arazi haklarının tanınması

Bunun gibi çeşitli sorunlar arasındaki bağlantılar daha iyi anlaşıldığında, iklim krizinin güçlü bir kitle hareketinin temelini oluşturacağına işaret eden yeni koalisyonlar, taze argümanlar görmeye başladım.  İklim mücadelesinin bunu başarabilecek tek hareket olduğu sonucuna vardığım için bu kitabı yazdım.”

53Aşağıda bu mücadele alanlarından bir kısmına, kitaba başvurarak değineceğim. Klein’in önerdiği şekilde, aralarındaki bağlantıların araştırılması, yerelleştirilmesi ve daha iyi kurgulanması, ayrıca yaratıcı tartışma ve çalışma gerektiriyor.

Demokrasilerin yok edici anonim şirket etkisinden arındırılması: Fosil yakıt ekonomisinin temelleri birkaç rötuş yapılarak düzeltilemez. Bunun için ciddi müdahaleler gerekiyor. Örneğin, kirletici faaliyetlerin tümüyle yasaklanması, yeşil alternatifler için çok güçlü teşvikler verilmesi, ihlaller karşısında parasal yaptırım uygulanması, yeni vergiler, yeni kamu istihdam programları tesis edilmesi, özelleştirmelerin tersine çevrilmesi gerekiyor. Anonim şirketler, acil ihtiyaç duyulan bu politikaların önünde birer engel.

Anonim şirketler iklim koalisyonunun içindeymiş gibi görünmekle birlikte, dünyanın en büyük beş petrol şirketi (ExxonMobil, Chevron, BP, Shell ve Total) yılda 100 milyar dolar kar elde etmelerine karşın bunun sadece %4’ünü alternatif enerji kaynaklarına yatırıyorlar. Demek ki, mecbur olmadıkları müddetçe, iklim mücadelesine katılmayacaklar.

BM’ye göre iklim değişikliğiyle mücadele için önümüzdeki 40 yıl boyunca yer yıl 1.9 trilyon dolar kaynak gerekiyor. Bu kaynak pekala “kirleten öder” prensibiyle tesis edilebilir. Gerekli para mali işlem vergileri, vergi cennetlerinin kapatılması, askeri harcamaların kesilmesi, karbon vergileri, fosil yakıt teşviklerinin kaldırılması gibi yollardan toplanabilir. Acaba şirketler buna razı olacaklar mı?

Yıkıcı serbest ticaret anlaşmalarının iptal edilmesi: Aslında üzerinde pek durulmayan fakat iklim değişikliği politikaları açısından olumsuz sonuçları olan bir talihsizlik, 1990’lardan itibaren iklim değişikliğiyle ilgili adımlarla (IPCC’nin kuruluşu, UNFCCC’nin imzalanması gibi), WTO ve NAFTA gibi anlaşmaların (neo-liberal düzenin kalelerinin) zamansal olarak çakışması. İkisi arasındaki ilişkinin görülmesi, serbest ticaretin iklim mücadelesinin altını nasıl oyduğunun iyi anlaşılması gerekiyor.

Yeşil iş yaratacağı argümanıyla yenilenebilir enerji programlarına verilen kamu teşvikleri, WTO kurallarına takılabiliyor. Benzer şekilde, kirletici teknolojilere karşı getirilen hükümet regülasyonları da. Örneğin Avrupa, Alberta (Kanada) katranlı kumundan elde edilen petrol benzeri yüksek karbon içerikli yakıtlara karşı standartlar getirmeye hazırlanıyor.  Bir petrol şirketi Quebec (Kanada) eyaletini, uyguladığı kaya gazı moratoryumu nedeniyle NAFTA anlaşmaları uyarınca dava etti. Joseph Stiglitz’in ifadesiyle, “gezegeni ne dediğini bilmeyen birkaç budala avukatın insafına mı bırakacağız?”

Uluslararası gıda ticareti son 20 yılda, her yıl yaklaşık yüzde 7 büyüdü ve dört misline yükseldi. 2014-2050 yılları arasında bir kez daha ikiye veya üçe katlanması bekleniyor. 2002-2008 yılları arasında Çin’in salımlarının yüzde 48’i ihraç malların üretimiyle ilgiliydi. İhraç edilen mallar için sera gazı salımları üretici ülkelere yazılıyor. Gelişmiş ülke ekonomilerin ithal tüketiminin neden olduğu salımlar, bu ülkelerin tasarruf ettikleri salımların 6 katı büyüklüğünde.

Kamu altyapısına yatırım yapılması: Bunaltıcı “kemer sıkma” mantığı, hükümetlerin düşük-karbon altyapıya yeterli yatırım yapmalarını engelliyor. Oysa, örneğin Danimarka bugün elektriğinin %40’ını yenilenebilir kaynaklardan üretiyor ve bunlar serbest piyasada değil, hükümet desteği altında gelişiyor. Kemer sıkma, iklim değişikliğine uyum için yapılması gereken yatırımları da engelliyor. 2013 New York Sandy fırtınası, ve 2014’te İngiltere’de yaşanan taşkınlar, gelişmiş ekonomilerin dahi uyum için gerekli altyapıya yeterli yatırım yapmadığını, aşırı iklim olaylarına karşı hazırlıksız olduklarını ortaya koydu.

Kamu kaynaklarıyla erken uyarı, su depolama, yangınla ve taşkınla mücadele sistemleri kurulabilir; bunun yanı sıra akıllı şebekeler, hafif raylı taşımacılık, bina yalıtımı, kompost tesisleri gibi altyapılar kurulabilir. Bunlar kamu tarafından yerine getirilmediğinde iklim sigortaları, sağlık sigortaları gibi hastalıklı bir hal alacaktır.

Yerel ekonomilerin yeniden inşası ve canlandırılması: Toplulukların iklim değişikliğinin etkilerine karşı dirençli olabilmeleri için ekonomik olarak güçlendirilmeleri gerekiyor. Kentsel gecekondu alanlarına sıkıştırılmış işsiz ve yarı işsizlerin sıcak, sel ve fırtına gibi aşırı iklim olaylarına karşı dayanıklı olabilmeleri çok zor. Tarım sistemlerinin yerel ve ademi merkezi bir yapıya kavuşturulmaları gerekiyor.

Enerji ve su gibi temel hizmetlerin mülkiyetinin geri alınması: Hamburg’da elektrik hizmetleri kamu tarafından tekrar devralındı. Almanya’nın üzerinde çokça konuşulan enerji dönüşümünde (2035 yılında enerjisinin yüzde 55 ila 60’ını yenilenebilir kaynaklardan karşılamayı planlıyor) kilit rol oynayan bir faktörden yeterince bahsedilmiyor: Almanya’nın yüzlerce kentinde yurttaşlar enerji şebekelerinin özel şirketlerden geri alınması için oy kullandılar. Kamu hizmet sektörü üzerinde yurttaş baskısı kurmak, kâr amacı güden şirketler üzerinde baskı kurmaktan çok daha kolay. ABD’nin Austin, TX ve Sacramento, CA kentlerinde yüksek indirim hedeflerinin ilan edilmesi de (2050 yılına kadar salımlarını yüzde 90 azaltmayı planlıyorlar) aynı faktöre bağlı.

Neoliberal düzene karşı küresel hoşnutsuzluk çok yüksek düzeyde. Picetty’nin “Kapital”i ve İngiliz komedyen Russell Brand’in “Devrim”i bu nedenle milyonların ilgisini çekiyor. Fakat iklim değişikliği sol için hala bir dipnot olarak kalmaya devam ediyor. Yaşayan, yaşayabilir, halkçı bir iklim hareketi henüz ortaya çıkmadı. Sosyal medya ve iletişim olanaklarının çokluğuna karşın, geçmişte hareketleri yaşatan ve bir arada tutan araçların pek çoğundan yoksunuz. Oysa iklim için sesimizi yükseltebilmek –özellikle ekonomik büyümeye karşı koyabilmek için– geçmişimizi daha iyi araştırmamız, yepyeni bir politik mecraya girmemiz gerekiyor.

Latin Amerika’daki ilerici yönetimler bile bunu yapamadılar. Ekvador, Bolivya, Arjantin, Brezilya, Venezüela, bunların tümü yoksullukla mücadelede önemli başarılar elde etmiş olmalarına karşın, hiçbirisi “ekstraktif” ekonomilere alternatif yeni modeller ortaya koyamadı. Yunanistan’da Sryza dahi, iklim değişikliğinden bahsetmeyi bir kenara bıraktı.

Sonuç olarak şimdilik, iklim reddiyecileri birinci muharebeyi kazandılar. Değerler üzerindeki savaşı onlar, yani piyasa köktenciliği kazandı. TINA (There is No Alternative – başka bir alternatif yok) neoliberalizmin en kötü mirası olarak varlığını koruyor. Sol hiçbir zaman iklim meselesini esastan gündemine almadı, çevre hareketi ise iklim sağı da solu da bir araya getirir diye beklemekle fena yanıldı.

Yukarıdaki özet, kitabın ilk üçte birlik bölümüne ait. İklim mücadelesinin neden aslında kapitalizmle bir mücadele olduğunu, fakat solun ve çevre hareketinin bunu anlamakta zorlandığını, neoliberal ideolojiye yenik düştüğünü anlatıyor. İlerleyen bölümler, “sahte çözümler” ve “yapısal, gerçek çözümlerle” alakalı.

Ali Kerem Saysel

 

 

Ali Kerem Saysel

Türkiye, yolsuzlukla mücadelede geriye gidiyor

Berlin merkezli Uluslararası Şeffaflık Örgütü yılda bir yayınladığı Yolsuzluk Algılama Endeksi′ni yayınladı. Rapora göre, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bir dizi ülke yolsuzlukla mücadelede geri adım attı.

51...

“Yolsuzluk Algılama Endeksi” adı verilen liste, başta Dünya Bankası ve Dünya Ekonomi Forumu olmak üzere çeşitli uluslararası kuruluşların verileri baz alınarak hazırlanıyor. 175 ülke arasında yapılan kıyaslamada Türkiye, geçen yıla göre en büyük düşüşü yaşadı. Geçen yılki listede 53’üncü sırada olan Türkiye, 64’üncülüğe geriledi. Türkiye’nin yolsuzlukla mücadele puanı da geçen yıla kıyasla 5 puan azalarak 45 olarak belirlendi.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün (Transparency International) listesine göre, dünyanın yükselen ekonomik güçleri arasında yer alan birçok ülkede yolsuzluk arttı. Çin, 36 puanla listenin 100’üncü sırasında yer aldı. Brezilya, 43 puanla 69’uncu oldu.

Yolsuzlukla mücadelede en başarılı ülke ise geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi Danimarka oldu. Danimarka’yı Yeni Zelanda, Finlandiya ve İsveç izledi. Almanya, 79 puanla listenin 12’nci sırasında yer aldı. Krizle mücadele eden Yunanistan, geçen yılki konumunu biraz daha düzelterek İtalya ile 69’unculuğu paylaştı.

“Yolsuzluk Algılama Endeksi”nin son sırasını 8’er puanla Somali ve Kuzey Kore paylaşıyor.

(DW Türkçe)

Dünyanın en büyük güneş enerjisi tesisi Topaz

Kaliforniya’daki çöl arazileri üzerine dünyanın en büyük güneş tesisi ünvanını çalarak inşa edildi. Topaz adı verilen tesis, 40 megavatlık son aşaması tamamlanıp, Amerika’da bitip yürürlüğe giren 500 megavat üzerindeki ilk güneş tesisi olarak yakın zamanda aktif oldu.

49 Topaz-Solar-Enerji-Santrali-1060x460...

Çepeçevre.com’dan Burak Avşar’ın çeviri haberine göre Kaliforniya’daki Carrizo Düzlüğü üzerinde yer alan San Luis Obispo beldesinde bulunan Topaz Güneş Enerjisi Tesisi, 16.1 km²’lik alan boyunca yayılan dokuz milyon güneş panelinden oluşuyor. Bu güneş paneli kümesi, Kaliforniya’daki Mojave Çölü’nde bulunan ve binlerce ayna kullanarak güneş ışığını merkezi bir kazana yönlendirip enerji üreten Ivanpah Güneş Enerjisi Tesisi’nden ayrı bir konumda bulunuyor. Ivanpah Güneş Enerjisi Tesisi büyük miktarda yeşil enerji ürettiği halde, yoğun güneş ışığının vahşi yaşamı -özellikle kuşları- kasıp kavurduğu için çok sayıda eleştiri aldı. Lakin Topaz’da aynalar yerine ışıl gerilimsel güneş panelleri kullanılıyor.

Topaz’ın kurulduğu bölge, var olan elektrik iletim hatlarına yakınlık, arazi kullanımı ve çevresel duyarlılık gibi konular dikkate alındıktan sonra seçildi. First Solar şirketine göre tesis, Carrizo Düzlüğü Ulusal Dağı’ndaki hassas bölgelerden kilometrelerce uzaklıktaki sınırlı verimliliğe sahip “dengesiz çiftlik arazisi” üzerine kuruldu.

Topaz şuan dünyanın en büyük güneş enerjisi tesisi ünvanını elinde tutuyor olabilir; fakat büyük ihtimalle gelecek sene, Solar Star tesisinin neredeyse 580 megavat üretebilecek tam kapasitesine ulaştığı zaman bu ünvanını kaybetmiş olacak. Solar Star ve Topaz güneş enerjisi tesislerinin ikisi de MidAmerican Solar şirketine ait.

(Çepeçevre.com, Iflscience.com)

 

Nükleer Santrallere hekimce bir bakış – Dr. Ful Uğurhan

Mersin Akkuyu’da yapılması planlanan Nükleer Santral’in ÇED raporunun onaylandığı santral yapımını üstlenen Rusya Federasyonunun Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Türkiye ziyaretine saatler kala bir basın duyurusu ile açıklandı.

ÇED raporunun onaylanması ile ilgili görüşü Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyaları Sorumlusu Devin Bahçeci‘den alıp sizinle paylaşmıştık. İkinci görüşü de Mersin Tabipler Odası Başkanı ve Mersin NKP (Nükleer Karşıtı Platform) Yürütme Kurulu Üyesi Dr. Ful Uğurhan‘dan aldık.

Uğurhan’nın tarafımıza gönderdiği yazıyı aynen aktarıyoruz

* * *

Hekim olarak öncelikli görevimiz hastalıklar oluşmadan önlemek. Aksi takdirde hastalıkların tanısında kullanılan yöntemler, tedavi için gerekli ilaçlar ve bir sonraki aşama olan rehabilitasyon hizmetleri dikkate alındığında, oluşan durumla başetmek hem daha güç hem de daha masraflı. Nükleer santrallere tam da bu noktadan bakıyoruz. Dünyadaki altmış yıllık kısa nükleer santral tarihinde üç büyük felaket ve irili ufaklı binlerce kaza yaşanmış olduğunu görüyoruz. Bu kazalardan sonra çevreye yayılan radyoaktif maddeler yüzünden çok sayıda insan ölmüş, sakatlanmış, ölümcül hastalıklara yakalanmış, psikolojik bozukluklar yaşamış. Daha da kötüsü daha kaç nesil etkisi sürecek bilinemiyor. Santrallerıi normal çalışmaları sırasında da radyoaktif madde salımı olduğu ve santral çevresinde yaşayan özellikle beş yaş altı çocuklarda kan kanseri ve çocukluk çağı kanserlerinde artış olduğunu kanıtlayan pek çok bilimsel çalışma var. Kısaca bu santraller olmasaydı, bu ölümler, hastalıklar, sakatlıklar da önlenmiş olacaktı.

Tıp tarihi açısından da yeni bu durumla hekimler nasıl başedileceğini bilmiyor haliyle. Ayrıca konuyla ilgili bilgilere ulaşmada kısıtlılıklar var. 28 Mayıs 1959 tarihinde, Dünya Sağlık Örgütü (WHO ) genel kurulunda yapılan bir oylama ile WHO’nun nükleer güç ve sağlık alanında yapacağı veya yayınlayacağı bütün bulgu ve bilgilerin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ( UAEA) tarafından incelenip onaylanmasına karar verildi. UAEA, WHO’nun hazırladığı raporlara ilk veto hakkına sahip kuruluştur. Yani WHO, bu kurumun (UAEA) onaylanmadığı hiçbir bilgiyi yayınlanamıyor.

Bütün bunların ışığında, Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer santral konusu biz hekimleri yakından ilgilendiriyor. Örneğin bu santralin yapımı tamamlanmış ve bugün çalışıyor olsa ve bir kaza olsa ne yapardık? Şu an Silifke Devlet Hastanesi’nde bir tek çocuk hekimi var. Acil servislerin durumu ortada. Şu an bölgemizde kayıtsız durumda olan Suriyeli sığınmacılar nedeniyle kesin nüfus ne kadar bilemiyoruz. Kesin nüfusu bilmeden örneğin kaza sırasında tiroit kanserinin önlenmesi için hemen dağıtılması gereken iyot tabletlerinin miktarını nasıl tespit edecek, nasıl dağıtacaktık? ÇED sürecinin bile şeffaf yürütülmediği bir ülkede böylesine bir durumda gizli kapaklı neler olur kim bilir? Çernobil’de de öyle olmamış mıydı? 28 Nisan 1986 günü İsveç’in Stockholm şehrinde Forsmark Nükleer Santrali çalışanları vardiya değişimi sırasında santrale girerken radyoaktivite ölçüm cihazları siren çalmaya başlayınca olay açığa çıktı. Kazadan yaklaşık 40 saat geçmiş, Sovyet yetkililerden henüz hiçbir açıklama yapılmamıştı. Çernobil’deki kazayı İsveçliler açıkladılar. Kazadan sonra 1,6 milyonu çocuk; 5,3 milyon insana potasyum iyodür veya iyot tabletleri dağıtıldı. Ama çok sayıda çocuk bu tabletlere ulaşamadı.

Biz hekimler böylesine bir durumda başımıza gelecekleri öngörüyor ve ta başından bu işten vazgeçilmesini, elektrik üretme bahanesiyle böylesine bir riske girilmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu amaçla her türlü ortamda konuyu gündeme taşıyor, bilimsel araştırmalar yapıyor, kongrelerde tartışıyor, panellerde konuşuyor, eğitim çalışmaları yapıyoruz. Son olarak bu yılın şubat ayında Mersin Akkuyu arasındaki 137 km’lik mesafenin 65 km’sini üç gün boyunca, yurttaşlarımızla beraber yürüyerek nükleer santrallerin sağlığa vereceği zararlara dikkat çektik, farkındalık yarattık.

Sonuç olarak nükleer santrallardan vazgeçilmesi için yaptığımız her türlü eylemi bir hekimlik görevi olarak görüyoruz ve mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz. Çünkü akılcı olan budur.

Ful Uğurhan

 

 

Dr. Ful Uğurhan

Vaziyet ve Manzara-i Umumiye – Ömer Madra

Merhaba Sınıf,

Yıl sonu gelirken, genel değerlendirme raporu ile kanaat notlarına bakıyoruz; “vaziyet ve manzara-i umumiye” 10 maddede özetle şöyle:

  • Ağustos, Eylül ve Ekim ayları, sırasıyla, tarihte gelmiş geçmiş en sıcak aylar olarak kayda geçti.
  • 2014 yılının, tarihî kayıtlara en sıcak yıl olarak geçeceği neredeyse kesin olarak ortaya çıktı.
  • Kayıtlara en sıcak yıllar olarak geçen yılların 13’ünün, son 16 yıl içinde yaşandığı belirlendi.
  • Kuzey Kutbu’ndan başlayan Kuzey Pasifik bölgesinde tarihte kaydedilmiş en yüksek sıcaklıklar –hem de uzak ara ile– bu yıl ölçüldü.
  • Güney Kutbu’nda üstteki buzları alttaki suların erittiği, Batı Antarktika buz örtüsündeki erimenin artık önünün alınamaz olduğu, ilk kez bu yıl kesinleşti.
  • Her biri dünyayı yıkıma götürebilecek eşik noktalarının (“Aşil Topukları”) sayısı 10 yıl önce 12 iken, bu sayı geçen yıl 24, bu yıl ise 40 olarak saptandı!
  • Dünya denizlerinin asitlenme oranının sadecebir kuşak öncesine göre yüzde 30 arttığı bu yıl net olarak saptandı.
  • Sadece 40 yıl öncesine göre dünyadaki tüm omurgalı hayvanların (ve elbette balıkların) yarıdan fazlasının sonsuza kadar yok olduğu bu yıl açıklandı.
  • Küresel iklim yıkımının binyıllar, yüzyıllar değil onyıllar, belki yıllar içinde âniden gerçekleşmesinin kuvvetle muhtemel olduğu bu yıl yine doğrulandı.
  • Bu yıl her kıtayı sel aldı, her yerde büyük kar fırtınaları oldu, ormanlar yanıp tutuştu, pek çok yer kuraklıktan kavruldu, sert çatışmalarla savruldu. 

İmdat Çığlıkları, Feryatlar, Uyarılar

43 aralik_2014_bulten...

Bu yıl içinde dünyada ne kadar belli başlı bilimsel kuruluş varsa, neredeyse hepsinden imdat çığlıkları yükseldi. Yalnız bilim kuruluşları değil, uluslararası ekonomi, finans ve sigorta kuruluşları da feryat figandı. Mesela Dünya Bankası. Doğrusu dünyanın en kızıl komünist örgütleri arasında sayılamayacak olan bu güzide kuruluş, 35 yıl içinde dünyanın “önlemez ısınma güzergâhına kilitlendiği”, dolayısıyla fosil yakıtların derhal terkedilmesi zorunluluğu konusunda dünya siyasetçilerini uyardı. Gene mesela, hiç de radikal solcu bir örgüt olmayan, aksine dünya enerji çevrelerinin çıkarlarını birinci derecede kollayan kuruluşlardan Uluslararası Enerji Ajansı, işi daha da azıttı ve tüm karbon salımlarını sıfırlamak ve diğer önlemleri almak için dünya siyasi liderlerine 25 yıl mühlet verdi… Hal böyleyken, böyleydi.

 Yeşil İklim Fonunu Kim Yedi?

Hal böyleyken böyleydi de, alınacak önlemler, girişilecek eylemler neredeydi? Ekim ayında ABD ile Çin arasında yıllarca süren gizli görüşmeler sonunda varıldığı açıklanan anlaşma hiç yoktan iyiydi, ama, eğri oturulup doğru konuşulursa, hedefler hayli zayıf, bağlayıcılık konusunda taahhüt ise nâmevcuttu. Öte yandan, AB katran kumullarını “kirli yakıt” kategorisinden çıkartıp bu kıtada da katran karasına yeşil ışık yakarken, Hindistan’ın kömür kralı da yağlı kömür karası peşindeydi. Avustralya-Hindistan kömür kral ve kraliçeleri arasında uzatılan bir dekovil hattı diyebileceğimiz bu eksende Hindistanlı kömür kralı, Hindistan Bankası’ndan 1 milyar dolar kredi kaldırıp gezegenin yaşayan en büyük organizması olan Avustralya Büyük Mercan Resifi’ni hepten öldürecek kömür ihraç limanını inşa etmenin peşindeydi. Türkiye’de de bir yandan tahıl ambarı Konya’nın ve başka birçok bölgenin mahvına sebep olacak kömürlü termik santraller peşinde koşulurken, maden facialarıyla düşen üretime karşılık, hükümetin 3 ayda 480 bin ton kömür ithal ettirdiği iddiaları ortalıkta uçuşuyordu. Uluslararası âlemde dünya devlet temsilcilerinin kim bilir kaç kere taahhüt ettikleri yeşil fon için ayrılması  beklenen paracıkların yerinde ise yeller esmekteydi. Sebebini de kısa süre sonra bize Ümit Şahin Lima’dan bildirecekti: Meğer Yeşil İklim Fonu’nu da Shell yemiş! Tüh be, keşke BP yiyeymiş – logo rengi yeşil, hiç olmazsa. 

Maniler, Niyetler ve Mumlar

İşte tam bu noktada 20. COP toplantısı, yani BM İklim Zirvesi de sahneye sağdan girer. Ümit Şahin’in Açık Radyo’ya ve Yeşil Gazete’ye Lima zirvesinden naklettiğine göre, bu cephede yeni bir şey vardır: Yeni söylemler ve eylemler. Mesela, dünya ülkeleri, “emisyonlarını 1990’a göre yüzde şu kadar aşağıya çekmek zorundadır,” diye bir ibare olmayacaktır artık. Onun yerine mesela INDCler diye fiyakalı bir kısaltma kullanılmaya başlanacaktır. Bu kısaltmanın açılımı Intended Nationally Determined Contributions (INDCs) olmaktadır. Şahin bunu “Niyet ettim iklim değişikliğine karşı mücadeleye kendi belirlediğim miktarda katkı vermeye” şeklinde lirik bir çeviriyle karşılıyor.

Eskiden, bizim  kuşağın çocuklarına sokaklarda satılan o “manili sakızlar”ı çağrıştıyor sanki biraz:

“Ne ise halin/o çıksın fâlin!”

Ya da: “Neye niyet, neye kısmet?”

Bağlayıcı taahhüt var mı? Yok. Ya zorlayıcı mekanizma? O da yok. Lima’daki iklim zirvesinde bunların hiçbirinden eser yok. O zaman da uluslararası âleme yepyeni bir terim armağan ediyor Ümit Şahin: “Herhangi bir zorlayıcı mekanizma da olmayınca bir ülke ilan ettiği hedefi tutturamadığında yaptırım mekanizması da herhalde ‘canın sağ olsun’ oluyor: ‘Bir sera gazı için birbirimizi kırmaya değmez, bir dahaki sefere inşallah’…”

“Ucunda ölüm yok ya, canın sağ olsun.” (Ucunda ölüm yokmu?)

Ya da: “Sen canım diyorsun; o, canın çıksın diyor.”

BM’nin büyük kömür şirketleri lobisiyle pek içli dışlı olan baş iklim yetkilisi diplomat Christiana Figueres, iklim değişikliği nedeniyle ölenlere yas için mumlar yakarak, oruçlar tutarak alacakaranlıkla gayet ruhani tablolar oluşturmayı başarmış zirvede. Geçen yılki zirvede korkunç Haiyan tayfununu anlatırken ağlayan, zengin ülkeleri kıyasıya eleştiren, bu deliliğe artık bir son verme zamanı geldi diyen, ardından da toplantı sonuna kadar açlık grevi yapan Filipin temsilcisi Yeb Saño’nun açlık grevini mum ışığında romantik bir oruç âyinine dönüştüren gösteri toplumcuları, aktivist-diplomat Saño’nun kendisini toplantı kadrosundan makaslamakta bir beis görmemişler.

“Mustafa Mıstık, arabaya kıstık,

Üç mum yaktık, seyrine baktık…”

Velhasıl, uluslararası camianın en tepesi de bu halde.

Önde gelen psikiyatrist, aktivist ve yazarlardan Robert Jay Lifton, insanın yaşama ve yetişme ortamının (habitatının) tümden çöküşüne sebep olabilecek bu materyalizm ve tüketim aşkını, komedyen Jack Benny’nin o eski şakasına benzetiyor.

“Ya paranı, ya canını!…” diye haykırıyor silahlı soyguncu Benny’ye.

Karşıdan ses gelmeyince, bir daha bağırıyor: “Ya paranı, ya canını!…”

“Dur be,” diye haykırıyor Benny de: “Düşünüyoruz işte şurada!”

Yükselen Küresel Hararet, Yükselen Küresel Hareket

Öte yandan, bundan 32 yıl önce tarihin en büyük kitle gösterilerinden birini gerçekleştiren dev nükleer silah karşıtı hareketin fikir babalarından biri olan Lifton, bu yıl Amerikan toplumunda majör bir tarihî yön değişimi olduğunu söylüyor. Nükleer tehdit ile iklim tehdidini kıyaslıyor ve iklim konusunda da yepyeni ve büyük bir hareket doğuşuna tanıklık etmekte olduğumuzu belirtiyor. “Tıpkı nükleer silah karşıtı harekette olduğu gibi iklim konusunda da bireysel vicdanlara ilişkin duyguların bir havuzda toplanarak, muazzam sayıda insanın müşterek anlatısı haline geldiğini” yazıyor.

Bu makale New York Times gazetesinde bu yaz, Ağustos sonlarında yayımlanmıştı. New York’ta 21 Eylül günü gerçekleştirdiğimiz o 400 bin kişilik dev iklim gösterisinden tam iki ay önce! Lifton’ın yazısını neredeyse bir kehanet mertebesine yükselten o olağanüstü Halkların İklim Yürüyüşü, en azından ona katılan insanların gözünde gerçek bir kitlesel iklim hareketinin nihayet doğmuş olduğunun sarsıcı ve sarsılmaz kanıtını oluşturuyordu. Aktivistlerin ve ilerici davaların sözcüsü sayılmayacak olan New York Times ve Financial Timesgazeteleri ertesi gün 1. sayfalarında manşetten verdiler haberi. Yürüyüşe 400 bin insanın katıldığını o akşam 1. haber olarak vererek toplama işleminin “sağlaması”nı yapan da Fox News televizyonu oldu. (O da iklim aktivistleri arasında ilk 10’a girecek bir medya kuruluşu sayılmaz hani.) Ayrıca, aynı sıralarda dünyanın 2600 başka şehrinde insanlar harekete omuz veriyordu.

Hepimiz İçin Bir Sınav

Yazar, aktivist ve akademisyen dostumuz Bill McKibben da 1 Aralık’ta İsveç Parlamentosu’nda “alternatif Nobel” diye de adlandırılan Doğru Yaşam/Right Livelihood Ödülü’nü aldı. Ödülü tüm iklim savaşçıları adına kabul ettiğini, paranın tümünü 350.org’a bağışladığını açıkladığı (ve “oyunbozan” Snowden’ı de şükranla andığı) konuşmasında McKibben, “dünyanın ilk gerçek küresel sorununun dünyanın ilk gerçek küresel hareketi”ne kavuşmakta olduğunu söylüyor ve sözlerini şu cümlelerle bağlıyordu:

“Küresel ısınma hepimiz için bir sınav: Bizim dünya üzerinde geçirdiğimiz zamanın sınavı. Bir anlamda, o kocaman beynimizin evrim sürecinde iyi bir uyum belirtisi olup olmadığının da sınavı. Bu büyük beynin başımızı büyük belaya sokabildiği apaçık ortada. Ama belki, bir ihtimal, bu kocaman beyin bizi bu büyük beladan çıkarıp kurtaracak kocaman bir yüreğe bağlıdır, kim bilir. Bu mücadeleyi kazanacağımıza dair size söz veremem: Harekete geçmek için epey uzun zaman bekledik ve bilimsel veriler de hayli karanlık. Ama size şunun sözünü verebilirim: Dünyanın her bir köşesinde savaşacağız, hem de kıyasıya savaşacağız.”

Evet, yola çok geç çıktık, yol acayip dolambaçlı, zaman adamakıllı dar, yol ayrımında viraj müthiş keskin. Yazar Fawzi İbrahim’in Dünya Gezegenine Karşı Kapitalizm kitabında dediği gibi: “Günümüzde insanlık yalın bir tercih yapmak zorunda: Ya gezegeni kurtarıp kapitalizmi çöpe atacak, ya da kapitalizmi kurtarıp gezegeni çöpe atacak.” Naomi Klein da halkların yürüyüşü sırasında çıkan Bu Herşeyi Değiştirir adlı kitabında aynı seçimi önümüze koyuyor zaten.

Yılın son sınav sorusu şu oluyor öyleyse: Hangisini seçeceğiz?

Dur be sınıf, düşünüyoruz işte!

Notlar:

  1. Dahr Jamail, “Are Humans Going Extinct?”, Truthout, 1 Aralık 2014

  2. Award Acceptance Speech by Bill McKibben, rightlivelyhood.org, 1 Aralık 2014

  3. https://secure.avaaz.org/en/india_great_barrier_reef_loc/?slideshow, Erişim 2 Aralık 2014

  4. Ari Phillips, “This is the Dystopian World…”, Climate Progress, 24 Kasım 2014

  5. Jeff Spross, At this Rate, the World Will…”, Climate Progress, 17 Kasım 2014

  6. John Abraham, “New Study Shows Warm Waters…”, Guardian, 13 Kasım 2014

  7. Ümit Şahin, “Lima İzlenimleri (1)”, Yeşil Gazete ve Açık Radyo, 2 Aralık 2014

  8. Ümit Şahin, “Yeşil İklim Fonunu Kim yedi?” Yeşil Gazete, 3 Aralık 2014

  9. Robert Jay Lifton, “The Climate Swerve,” New York Times, 23 Ağustos 2014

  10. Fawzi Ibrahim, Capitalism Versus Planet Earth, Muswell Press, London: 2012

  11. Naomi Klein, This Changes Everything, Capitalism Versus the Climate, NY, 2014

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Ömer Madra

 

Ömer Madra

Bir reaktör kapatma haberi de Amerika Miami’den!

 

Dünyanın en yüksek riskli nükleer santrallerinden biri Miami’de.

Güney Florida denince hemen köpüklü dalgaları, güneşli uzun sahilleri aklımıza gelir oysa, sadece 30 kilometre mesafede Florida Enerji ve Aydınlatma şirketi tarafından işletilen bir nükleer santral ve tabi ki içinde hayati sorunları var. Bu santral bir turizm ve iş merkezi olan Doğu Homestead’e de 60 kilometre uzaklıkta.

 

florida

Ne adı ne kaderi benzesin,  santralin 4. bloğundaki 2 reaktörden birinin adı Türkiye Noktası ve bu reaktör halihazırdaki problemin kaynağı (elbette gelecekte santralin diğer reaktörlerinde benzer sorunların yaşanmayacağı iddia edilemez). Türkiye noktası sızıntı sebebiyle  geçen hafta 1 Aralık Pazar günü kapatıldı lakin, bu haber ana akım medyada hiç yer bulmadı .

Oysa Miami için bir felaket haberi yine geçen günlerde uzmanlar tarafından yerel gazetelerde “Miami bir Nükleer Felaketin Eşiğinde mi ?” manşetiyle duyurulmuştu. 1972’de inşa edilmiş olan santral 270 kilometre mesafeden ortaçağda kullanılan hendekleri anımsatan kanal sistemiyle soğutma suyunu tedarik ediyor ve bu reaktörde  her an Fukushima benzeri  bir çekirdek erimesi mümkün.

2011 Fukuşima faciasından sonra ise mercek altına alınan nükleer santralin  durumu “Bir sonraki Nükleer facianın Miami’ de olması için 5 Sebep” manşetli haber karşımıza çıkıyor. Mamafih tam ölçek çekirdek erimesi yaşanması  Miami’yi bir gecede bir daha içinde yaşanamaz hale gelebilir.

“Farkındalığı arttırmak insanlığın geleceği için gerçekleri konuşmak zorundayız” diyor haberi hazırlayan  Miami News Times muhabiri Thomas Saporito ve ekliyor “Fukuşima feaketine dair son zamanlarda ne duydunuz? Gerçekler bizden saklanıyor.”  Saporito, aslında nükleer santrallerde ekipman kontrolörü olarak Florida, Arizona ve Texasta santrallerinde çalışmış içerden birisi, 3 yıl da bilfiil Türkiye Noktası’nda görev yapmış şimdi ise danışman ve nükleer karşıtı bir aktivist özellikle atık yakıt çubukları konusunu sıkı takip ediyor.

“Gerçekten çok eski.” diye devam ediyor “Türkiye Noktası 1972’de işletilmeye başlandığı zaman 40 yıllığına lisans almıştı fakat,  Nükleer Düzenleme Kurumu (Nuclear Regualtory Commisison) NRC tarafından bir 20 yıl daha ilave ederek işletmenin ömrü 2033’e kadar uzatıldı. Tesis  o kadar yaşlanmış olacak ki kendi içinde barındırdığı yüksek radyasyon bile onu patlatabilir.”

 

“Miami 50 000yıl öncesine ait hayalet bir şehir olabilir”

Saporito’nun diğer bir açıklaması da denetimlere dair. “Haziran ayında Florida Enerji ve Aydınlatma şirketi Türkiye noktasındaki atık havuzları sebebiyle 70 000$ ceza yedi . Denetimsizlik vahim sonuçlara yol açabilir. Eğer bir çekirdek erimesi olursa Miaminin kaderi olur, şehri kurtarmak için vakit olmayacak ve herkes ölecek . Miami 50 000yıl öncesi haline dönüşerek hayalet bir şehir olabilir” .

Önceki raporlar Turkiye Noktası reaktörünün açık tututlması için yeterince soğutabilmek adına tartışmaların devam ettiğini gösteriyor .Bu reaktörün hala çalışıyor olmasının sebebi ise özel izinle  emniyet sınırı olarak belirlenmiş olan 100 derece sıcaklığının 103 dereceye çıkartılmış olması .

florida nuke

 

İşte son 4 ay içinde  Florida’nın Türkiye Noktasına dair  yerel gazete manşetlerine yansıyan korkuları:

23 Temmuz  “Nukleer santral soğutma sistemi için gereken düşük dereceli su ısınabilir”

28 Ağustos “Florida Türkiye noktasındaki nükleer santral soğutma suları hala çok sıcak”

28 Ağustos  CBS yerel haber  “Turkiye noktasındaki Fırtına su kanalları soğutma amaçlı kullanılacak”

11 Eylül  Palm Beach Post haberi, “Florida Enerji ve Aydınlatma  soğutma kanallarının soğutulması için onay aldı”

16 Ekim Wink News, “Türkiye kanalları için daha çok su alınmasını devlet onayladı”

Florida’daki Türkiye Noktası  reaktörünün bulunduğu tesis soğutma problemini bu sene acil kapatmayı gerektiren  104 derece ile atlatmış olsa bile problem orada bitmiyor. Kanaldaki yüksek dereceli su tuzlu suyu kullanıyor ve düşük seviyede bir su kullanılırken iklimsel değişiklikler, fırtınalar, sismik sarsıntılar,  güneş patlamaları, deniz seviyesinin aşırı yükselmesi gibi sebepler soğutma sisteminin durmasına hatta çekirdek erimesine yol açacak geri dönülmez sonuçlar yaratabilir.

 

(Greenmedinfo, Yeşil Gazete)

Pınar Demircan

New York bu defa Eric Garner için sokakta

ABD kentleri Ferguson’dan sonra Eric Garner’ın ölümünden sorumlu polis memurunun suçsuz bulunması üzerine tekrar karıştı. New York’ta yüzlerce kişi Eric Garner’ın ölümüne sebep olan polis hakkındaki takipsizlik kararını protesto etmek için sokaklardaydı.

46...

ABD Adalet Bakanı Eric Holder, New York’ta Eric Garner adlı siyah bir genci boğazını sıkarak öldürmekle suçlanan beyaz polis hakkında federal soruşturma açılacağını açıklamış, “bağımsız, eksiksiz, adil ve hızlı bir soruşturma” sözü vermişti.

Garner’ın gözaltına alınırken öldüğü görüntüler internette yayımlanmıştı.

Görüntülerde Garner’ı gözaltına almak isteyen polis memurlarının onu yere yatırdığı görülüyor. Bu sırada polis memuru Pantaleo da, New York polisinin yasakladığı bir uygulama olmasına rağmen, kolunu Garner’ın boynuna doluyor. Astım hastası Garner’ın görüntülerde birkaç defa “Nefes alamıyorum” dediği duyuluyor. Ancak Pantaleo, Garner’ın yüzünü yere bastırmaya devam ediyor. Ardından Garner’ın yerde yatan cansız bedeni görüntülere yansıyor.

48...

New York adli tıp yetkilisi Garner’ın ölümüne “göğsüne yapılan baskının ve kelepçeleme sırasında yüzüstü yatırılmasının neden olduğunu” söylemişti. Yetkili, astım ve kalp hastalığının da ölümü kolaylaştırdığını belirtmişti.Polis merkezinin yakınındaki Foley meydanında toplanan eylemciler, adalet talep ettiler.

Kentte önceki gece de eylemler yapılmış, polis 83 kişiyi gözaltına almıştı.

New York Belediye Başkanı Bill de Blasio bir basın toplantısı düzenleyerek, polis ile toplum arasındaki ilişkisinin değişmesi gerektiğini söyledi. Blasio, toplumun “siyahların yaşam haklarının da beyazların yaşam hakkı kadar değerli olduğunu bilmesi gerektiğini” belirtti.

 

BBC Türkçe