Ana Sayfa Blog Sayfa 3805

Bizim vatana ne borcumuz var? – Leyla Alp

Bedelli askerliğin gündeme gelmesiyle birlikte yeni bir tartışma başladı. Para vererek askerlikten kaçılmasını “vatan hainliği” olarak yorumlayanlar, “parası neyse verelim gitmeyelim” diyenler, “parası olan askerlik yapmıyor olmayan askere gidiyor” diye tepki gösterenler. “Askerlik vatan borcu” diyor birileri. Peki askerlik gerçekten vatan borcu mu? Ve bizim neden sürekli devlete bir borcumuz oluyor?

Elektrik, telefon, su, çevre, gelir, kdv, özel tüketim vergisi vb adını bile bilmediğimiz binlerce vergi ile cebimizdeki paranın yarısına el koyan devlete nasıl bir borcumuz olabilir?

Deprem vergilerinden yol yapan devlete ne borcumuz olabilir?

Dahası sayesinde öldüğümüz devlete ne borcumuz olabilir?

Hemen her gün şantiyede, madende, sokak ortasında birilerinin öldüğü bir ülkede bir insanın vatana nasıl bir borcu olabilir?

Bizim mütemadiyen borçlandığımız bu vatanın bize hiç borcu yok mu?

Bizim bu vatana, bu devlete bir borcumuz yok… Aksine alacağımızı var…

Bütün bedelleri fazlasıyla ödedik. Güvenceli, güvencesiz işlerde köle gibi çalıştık. Okullarında okumak için para dahi verdik. Suyunu içmek için, elektriğini, gazını kullanmak için hastanesinden faydalanmak, için sürekli ödüyoruz… Ödemeye devam ediyoruz. Havasını, suyunu ve hatta doğasını bize parayla satılmaya çalışılan bu ülkenin asıl bize borcu var. Çünkü sadece paramızı değil canımızı da verdik… Öldük yahu öldük…

Soma’da 301 can alacağımız var mesela. Ermenek’te 18. Yaşam odası olsaydı yaşayacak madencilerin ve çocuklarının alacakları var. Babasız bırakılan, babasının mezarına kapaklanan her çocuğun bu devletten alacağı var. Yıllar boyu babasının mezarına baktırdığınız çocuklara “askerlik vatan borcudur” ödeyin diyemezsiniz. Baba borcu var bu devletin…

Yol, köprü ve rezidans inşaatlarında can veren işçilerin bu devletten alacağı var. Birileri ihtişam içinde yaşasın diye o harçlara canları katıldı… Binalar yükseldi, satıldı, kar etti ve tüm vatandaşlarını koruyup kollama sorumluluğu olan bu devlet onları unuttu. Bu devletin can güvenliğini sağlayamadığı her işçi için “hesap borcu” var.

Devletin bekası için birbirine kırdırdığı ölü gençleri var bu devletin. Kimi bayrağa sarılı gelip 30 saniye haber olan. Ve ardından Vatan sağ olsun dedirtilen. Bu sağ olan vatanın ölü binlerce çocuğu var. Vatan sağ çok şükür, ama evlatları değil… Bu devletin binlerce asker ve gerilla canı borcu var. Niye kırdırdınız bu gençleri yıllar boyu neden birbirine kırdırdınız? Kürtlerden ne istiyorsunuz sorularına “cevap borcu” var?

Ülke topraklarına nefret tohumları eken devletin, kardeşlik borcu var bu ülke insanlarına. Kürdü, Türke,Sünniyi ,Aleviye düşman eden anlayışın bütün bunların aslında kendi iktidarın için olduğunu söyleyecek  “hakikat borcu” var.

Çocuklara borcu var bu vatanın. Hem de öyle sadece yaşayan çocuklara değil… Öldürdüğü çocuklara, Uğur Kaymaz’a 13 kurşun borcu var ve bir de can bir de baba, Ceylan’a beden borcu var, eteklerinde evladının kemiklerini toplayan annesine Ceylan borcu var… Cenazesi bir çuvalda taşınan Muharrem’e önce bir tabut borcu var mesela. Sonra bir yol, bir ambulans ve bir can…

15 yaşında 16 kilo mezara koyduğumuz Berkin Elvan borcu var bu devletin bize… Tabutu kendinden ağır Berkin’e misket borcu var bu devletin, futbol maçı borcu var, can borcu var… Elinde sapan vardı diyelim… Vurdu devlet… Sapan borcu VAR!  Berkin kara kaşlı, gülümseyen küçücük yüzüyle kaldı fotoğraflarda. Berkin’e sakalı çıkmış fotoğrafı bile olmadan öldürdü bu devlet, sesi bile değişmeden…   Sesi kalınlaşmadan öldürdüğü her çocuğa sessizlik borcu var bu vatanın.  Ama birileri sesi titremeden “Emri ben verdim” diyor ‘Yavuz hırsız’ başka birileri ise yuhalatmayı meşrulaştırıyor…  “Utanç borcu” var bu devletin…

Devlet sayesinde büyüyemeyen çocuklarımız var bizim.  Devlet sayesinde yırtık lastik ayakkabısıyla oğlunu uğurlayan babalarımız var.  Yeni doğan evladını göremeden ölen işçimiz… Sokak ortasında döve döve öldürülen “Daha 19 yaşındaki “gençlerimiz var… Devlet sayesinde biriktirdiğimiz acımız var, bitmeyen öfkemiz var bizim.  Bu devletin bize garezi var… Bizim de bu devletten alacağımız…

Bizim bu devletten alacağımız var…

Can alacağımız var, hayat alacağımız, gelecek borcu var biz bu devletin. Borç alacak hesabı yapacaksak önce o ödesin…

Leyla Alp – t24.com.tr

Atina’da Davutoğlu için Berkin yasağı

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Atina ziyareti öncesinde alınan güvenlik önlemleri Yunanistan’da gerilime yol açtı.

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Yunanistan ziyareti nedeniyle Atina’nın en merkezi noktalarına ‘protesto yasağı‘ getirildi ve 7 bin ek polis görevlendirildi. Yunanistan’da Berkin Elvan’ın polis şiddetiyle öldürülmesini protesto etmeye hazırlanan Atinalılar tepkili.

Atina, 5-6 Aralık tarihlerinde Türkiye-Yunanistan Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi’nin 3’üncü toplantısına ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Bu toplantı öncesinde, parlamento binasının bulunduğu Sintagma Meydanı da dahil, kent merkezinin büyük bölümünde 33 saatlik protesto yasağı ilan edildi. Yasağa gerekçe olarak, kamu güvenliği ve şehrin sosyoekonomik hayatının aksamaması gösterildi.

Davutoğlu’nun Atina ziyaretini gerçekleştireceği 6 Aralık, Yunanistan’da ekonomik krize karşı 2008’de ilk patlak veren protestoların yıldönümü. Yunan halkı her yıl 6 Aralık’ta, bu gösterilerde polis tarafından öldürülen Alexis Grigolopoulos’u anıyor. Söz konusu tarih aynı zamanda, yüksek eğitim hakkı için tutuklu bulunduğu hapishanede açlık grevine başlayan Nikos Romanos’un grevinin de 25’inci günü.

Dolayısıyla, Davutoğlu’nun ziyareti öncesinde alınan güvenlik önlemleri, Alexis’i anmak ve Nikos Romanos’a destek vermek için 6 Aralık’ta eylem çağrısı yapan Yunanların sert tepkisini çekti.

6 Aralık’ta ‘Devletler Katildir‘ sloganıyla yapılacak eylemlerde, Alexis’in yanı sıra Gezi Parkı eylemleri sırasında polis tarafından gaz fişeğiyle başından vurulduktan 269 gün sonra yaşam mücadelesini kaybeden Berkin Elvan; ABD’nin Ferguson kentinde yine bir polis tarafından vurularak öldürülen Michael Brown ve Fransa’da baraj inşaatına karşı yapılan protestolarda öldürülen Remi Fraisse de anılacak.

Diken, Yeşil Gazete

Lima’da kilidi hakkaniyet ve adalet açacak – Lima izlenimleri-4 [4.gün]

Bu yıl iklim zirvesinde tartışmaların merkezi son birkaç yıldır olduğu gibi yine iklim adaleti. Tabii ismi tam olarak konulmadan tartışılıyor.

Öte yandan iklim adaleti elbette Sözleşme’nin en başından, yani 1992’den beri konunun bir parçası. Ortak, fakat farklılaştırılmış sorumluluk ilkesi, tarihsel sorumluluk kavramı vb. hep iklim değişikliğindeki payı daha az ama mağduriyetleri daha fazla olan, üstüne üstlük hem azaltım hem uyum açısından kapasiteleri yetersiz gelişmekte olan ve/veya yoksul ülkeleri korumak amacıyla gündeme getirilmişti Ama son yıllarda, daha doğrusu Kyoto sonrası dönem tartışılmaya başlandıktan sonra  konu gündemin iyice ön sıralarına geçti.

IMG_1828
Amazon yerlilerinin bugün Lima’da yaptığı basın toplantısından

Bunun en önemli nedeni hızlı büyüyen gelişmekte olan ülkelerin emsiyonlardaki payının hızla artması. 2006’dan itibaren Çin’in ABD’yi geçmesi ve nihayet bugün sadece Çin ve Hindistan’ın toplam yıllık emisyonlarının ABD, AB, Rusya ve Japonya’nın toplam emisyonundan fazla hale gelmesi bütün dengeleri değiştirdi. Buna Endonezya, Brezilya, Türkiye gibi Kyoto’da indirim hedefi almayan diğer büyük ve hızlı büyüyen ülkeleri de katarsanız denge iyice bozuluyor. Elbette bu ülkelerin tarihsel sorumlulukları ve kişi başı emsiyonları çok daha az. Ama yıllık toplam emsiyonlarının hızla artması, bu ülkelerin hedef almadığı yeni bir anlaşmayı anlamsız hale getiriyor. Dolayısıyla bu kez sadece tarihsel soumluluğu olan sanayileşmiş Batı ülkelerinin değil, bütün ülkelerin yeni anlaşmanın parçası olması gerekiyor. Tabii buna en az gelişmiş ülkeler ve küçük ada ülkeleri dahil değil, ama kalan ülkelerin büyük kısmı, kesinlikle de Çin, Hindistan vb. işin içinde olacak. İşte adalet meselesi burada devreye giriyor ve müzakerelerin kilitlenmesine neden olacak kadar önemli bir hal alıyor. Çünkü anlaşmanın bütün ülkeler tarafından kabul edilmesi gerekiyor. Oylama söz konusu değil. O zaman da sadece Çin vb. değil, Afrika ülkeleri de devreye giriyor.

Böylece tartışma iki noktada kilitleniyor. Birincisi hakkaniyet ve farklılaşma konusu. Yani, tamam, her ülke anlaşmaya girecek, ama herhalde aynı şartlarda değil. Adil bir şekilde ve farklı koşullar altında. İkinci nokta ise sadece azaltıma odaklanmış, uyum, kayıp ve zararların telafisi, teknoloji transferi, kapasite kazandırma gibi konularda gelişmekte ülkelere pozitif ayrımcılık yapmayan ve zengin ülkelerin parasal katkısı garanti altına alınmamış bir anlaşmanın gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler kabul edilmek istenmemesi. Yani kısaca Lima’da müzakereler kim yüzde kaç azaltım hedefi alacak tartışmasından dolayı değil, zengin ülkeler ellerini ceplerine atmak istemedikleri ver herkesi aynı sepete doldurmaya kalktıkları için tıkanabilir. Bir diğer deyişle kilidi ancak hakkaniyet ve adalet kavramları açabilir.

Lima Zirvesi’nin dördüncü gününde Batı ülkelerinin, özellikle de Avustralya’nın (ki aslında Avustralya burada kötü adam rolünü üstleniyor) bu konularda yolu tıkayan tavırları belirginleşmeye başladı. Ama gelen kötü kokular bununla da sınırlı değil. Örneğin Japonya iklim finansmanını kömüre yatırmaya kalkıyor. Örneğin AB, 5 yıllık değil, 10 yıllık hedef isteyerek ipe un sermeye çalışıyor. Örneğin ABD ve diğer Batı ülkeleri yapacakları taahhütlerin (pardon katkıların, ağız alışkanlığı işte) bilimsel olarak değerlendirilmesini, işe yarayıp yaramayacağının bilimsel kurullar tarafından gözden geçirilmesini kabul etmek istemiyorlar; yani sadece keyfi indirimlerle yetinmek niyetindeler. Dolayısıyla Batı ülkeleri, buradan her zamanki gibi bedelsiz, kısa yoldan, işlerine gelen cinsten bir anlaşma çıkarmak ve gelişmekte olan ülkeleri de peşlerinden sürüklemek istiyorlar. Peki böyle bir anlaşma Paris’ten çıksa bile ulusal parlamentolardan geçer mi? Bunu pek kimse hesaba katmıyor.

Müzakerelerin nereye gelip nerelerde tıkandığı Cuma akşamı daha net olarak belli olacak. Bugün asıl anlatmak istediğim şey, hakkaniyet, ya da iklim adaleti meselesinin ne kadar belirleyici hale geldiğiydi. İklim hareketinin iklim adaletini ana slogan yapması 2009’da oldu. Aynı yıl iklim borcu kavramı ABD tarafından kategorik olarak reddedildi. Ardından Kanada ve Avustralya Yeşil İklim Fonu gibi gelişmekte olan ülkelerin yararına olan her türlü finansman mekanizmasını baltalamaya başladılar. Geçen yıla da aynı ülkelerin Kayıp ve Zarar mekanizmasını bir türlü kabul etmemeleri damga vurdu. Aynı sorun hâlâ da devam ediyor.

Öte yandan IPCC, 5. değerlendirme raporuyla ilgili bütün sunumlarında, yoksulların, ayrımcılığa uğrayan toplumsal kesimlerin, yani, yerlilerin, kadınların, azınlıkların, dışlanan grupların, engellilerin vb. iklim değişikliğinin en büyük kurbanı olduğunu tekrarlayıp duruyor. Bu öncelikli mağdurların gözetilmediği ve aktif parçası olmadığı bir anlaşmanın işe yaramayacağı vurgulanıyor. Bugün konuştuğum WWF Peru’dan bir uzman, aynı durumun burası için de geçerli olduğunu, Peru’da şimdiden çiftçilerin, balıkçıların ve Amazon yerlilerinin iklim değişikiliğinden büyük ölçüde etkilendiklerini anlattı. Eğer etkiler kontrolden çıkarsa önce bu milyonlarca yoksul veya sınırda yaşayan insan geçim kaynaklarını tamamen kaybedecek. Bütün diğer yoksul kesimler için olduğu gibi.

Aynı şey sular altında kalan küçük ada ülkeleri için de geçerli. İşte daha bugün Kribati‘nin 30 yıl sonra sulara gömüleceği açıklandı. Peki bu felaketin sorumlusu olan sanayileşmiş Batı ülkeleri iklim değişikliğinin asıl mağdurları olan bu ülkelere ve toplumsal kesimlere yeni anlaşmayla ne öneriyorlar? Müzakerelerden gelen haberlere göre, bir hiç!

Bu koşullarda, özellikle de Batı ülkeleri kendilerinin getirmediği önerileri dikkate almama tavrını (ve kibrini) sürdürdükleri sürece buradan bir anlaşma çıkar mı, göreceğiz. Dördüncü günün sonunda müzakerelerden henüz açılıştaki umutlu havayı devam ettirmemize yardım edecek  bir haber alabilmiş değiliz. Ama işlerin nereye doğru gittiği asıl Cuma akşamı belli olmaya başlar. Gözünüz, kulağınız Lima’da olsun.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Lima, 4 Aralık 2014

* Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği araştırmacısı, kıdemli uzman olarakçalışmaktadır.
Küresel ısınmada 2 dereceyi 2030’larda aşabiliriz – Lima izlenimleri [3.gün]

Yeşil İklim Fonu’nu kim yedi? – Lima İzlenimleri [2. gün]

İklim zirvesi 20. kez toplandı – Lima izlenimleri [1. gün]

“Keşfetmek”, “yenmek” ya da utanç – Ferhat Kentel

Bugünlerde Cumhurbaşkanımızın oyalanalım diye bizim önümüze attığı fındık fıstıkla oyalanıyoruz.

Hadi biz de biraz oyalanalım; çünkü fındık fıstık atarak kendine eğlence yaratanlarla uğraşmak da eğlenceli bir taraf içeriyor…

Amerika’yı Cristoph Colomb’un değil, Müslümanların “keşfettiği” bilgisi ile tanışıyoruz örneğin. Çünkü bu bilgiye ilave olarak Küba’da bir camiye rastlandığı servis yapılıyor.

Ve memleket olarak, kimin keşfettiği üzerine sağlam polemiklere dalıyoruz… Ama bu “keşfetme” denen olayın ne biçim bir halt etme, ne biçim bir hakaret, aşağılama olduğunu bile farketmiyoruz. “Keşfetme” lafını böbürlene böbürlene söyleyenler ya da “hadi canım, sen övünüyorsun ama aslında sen keşfetmedin” diyerek böbürlenenlere çemkirenler de dahil olmak üzere, doğru dürüst hiç kimse böyle lafın kendisinin ne kadar utanç verici olduğunu fazla sorgulamıyor. Müslüman ya da Hristiyan kâşiften önce o kıtada “insanların” yaşadığını düşünemeyecek kadar yarıştırma halinde eski ya da yeni Kemalistler…

O kıtada insanlar keşfedilmeyi bekleyen yabani yaratıklar değildi…

Ve dolayısıyla o kâşif efendiler oraya gittiler diye o kıtanın insanları “var” konumuna geçmediler. Çünkü zaten orada vardılar!

Aslında söz konusu olan durum modernizm karşısında sürekli sırıtan aşağılık kompleksi… Ve buna eklenen bu topraklarda bol miktarda görülen devletçi, ataerkil yapıların bıraktığı izler…

Ama bu bizim Müslüman Kemalistlerin “ilk otantik” Kemalistlerden hiç farkı yok; “otantik” olanlar da yakın bir geçmişte Küba devriminin en sembol ismi Che Guevara’nın hep koltuğunun altında (ya da cebinde “cep formatında) “Nutuk” adlı buraların laik dinselliğinin kutsal kitabını taşıdığını söyleyip duruyorlardı! (Yani aslında bu Küba’da ilginç bir şeyler var; eğer Kübalıları etkilemişsek, oralarda iz bıraktıysak boyumuzun epey, bir kaç karış daha büyümüş olacağını varsayıyoruz herhalde!)

Bir yandan modern dünya karşısında kaydedilmiş olan yenilgilerin getirdiği travmayı aşmak için sürekli kendini şişiren bir yapı; sürekli “ne kadar büyük olduğunu” anlatan bir zihniyet. Bir zamanlar Amerikan–Rus (ya da Sovyet) karşılaşmalarına dair sahnelerin canlandırıldığı fıkralar gibi… Hani Amerikalı biri Moskova’ya gitmiş; onu gezdiren Rus’un sürekli “Şu gördüğün binayı Sovyet teknolojisiyle şu kadar günde, şu kuleyi azıcık günde yaptık” diye anlattığı ve de Amerikalının da “O da bir şey mi? Bizde olsa, aynı bina şu kadar daha az günde yapılırdı” tarzında sürdürdüğü bir yarış zihniyeti…

Yani sürekli bir güç yarıştırma, büyüklük çabası, büyük olma arzusu… Keşfettiğin dağlara, ovalara, okyanusların dibindeki çukurlara isim verme, ölümsüz olma çabası… En büyük gökdeleni yapma hırsı…

“En büyük gökdeleni yapacağım” diye tutturan “saygıdeğer” iş adamı, emrinde 1000 liraya “köle” olarak çalıştırmayı becerdiği insanlardan 301 tanesini toprağa gömecek kadar “tasarruf” yapıp, uzun bina yarışına girebiliyor.

Bu kadar çok aşağılık-büyüklük kompleksine kapılınca doğal olarak “ne olursa olsun yenmek” bir mutlak arzuya dönüşüyor. “Yenilmek” ise en büyük travmaya… Yenilmeyi kabul edemiyor bizim kompleksliler…

Bir adamın ettiği lâfı (“Benim de benzer gözlemlerim ve tecrübelerim var”) yamultup, üstelik mevcut olmadığı bir toplantıda konuşulanlar hakkında ona “Ben şahidim” dedirtmek, savaş kazanmak için başvurulmuş dümdüz ahlaksızlıktır. Bunun en iyi ihtimalle futbol dünyasında bir karşılığı var. “Vur kır parçala, bu maçı kazan!” diyerek, ancak belden aşağılık yöntemlerle maç kazanmayı becerebilen, futbolcu, antrenör, kulüp başkanı, medya maymunu yorumcular için de “yenilmek” tahammül edilmez bir durum.

Yani işin özü şu: tribünden ya da Ak Saray’dan bakarken durum çok farketmiyor. Hepsi “başkan” olmak istiyor ve yenerek var olabileceklerine çok inanıyorlar.

Ferhat Kentel (Basnews.com /BasHaber Gazetesi)

Küresel ısınmada 2 dereceyi 2030’larda aşabiliriz – Lima izlenimleri-3 [3.gün]

Lima İklim Zirvesi’nde 3. gün, iklim bilimi günüydü. Aslında Salı günü IPCC’nin 5. değerlendirme raporunun sentez bölümünün sunumuyla başlayan bilimsel etkinlikler Çarşamba günü de devam etti.

IMG_1791Önce sabah Dünya Meteoroloji Örgütü düzenlediği basın toplantısında 2014’ün tüm zamanların en sıcak yılı olduğunu ilan etti. Ardından İngiltere’nin resmi iklim bilimi kuruluşu Hadley Center (ki NOAA, NASA Goddard Enstitüsü gibi en prestijli iklim bilimi kuruluşlarındandır) “İklim Riski” başlıklı bir yan etkinlik düzenledi. Daha sonra da IPCC, bu kez IPCC raporlarını kullananlar ne düşünüyor diye bir “kullanıcı perspektifi” oturumu yaptı.

WMO: 2014 en sıcak yıl

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) açıklamasına göre 2014 tüm zamanların en sıcak yılı oldu. Gerçi henüz yılın bitmesine bir ay var, ama artık bu durumun değişmesi pek mümkün görünmüyor. 2014, daha önceki en sıcak yıllar olan 2010, 2005 ve 1998’in rekorunu kıracak. Ve bu kez 2010 ve 1998 gibi El Nino yılı da değil.

wmo1
Dünya Meteoroloji Örgütü’nün 1850-2014 sıcaklık anomalisi grafiği her yılın 1961-1990 ortalamasına göre ne kadar daha sıcak ya da daha soğuk olduğunu gösteriyor. Görüldüğü gibi 1980’lerden itibaren sıcaklık artışı süreklilik eğilimi gösteriyor ve 2014 yeni bir rekor kırmış durumda.

Bu şu demek: El Nino, tam da bulunduğumuz yerde, Pasifik Okyanusu’nun Peru ve Ekvador kıyılarında 3-7 senede bir ortaya çıkan bir sıcak su akıntısı. Burada okyanusun yüzeyi çok ısınınca atmosferin nemliliği, basınç değişiklikleri ve hava akımlarında hem bölgeyi, hem de bütün yeryüzünü etkileyen önemli değişiklikler (bazı yerlerde aşırı kuraklık, bazı yerlerde büyük seller vb.) oluyor. El Nino yıllarında yeryüzünün ortalama sıcaklığı da artıyor. Dolayısıyla küresel ısınmaya El Nino’nun eklendiği yılın rekor kırması daha çok bekleniyor. Ama bu yıl tahmin edildiğinin aksine El Nino oluşmadı. Son El Nino’nun yaşandığı 2010 yılı sıcaklık rekoru kırmıştı. 1998 de öyleydi. Ama bu yıl, tıpkı 2005 gibi El Ninosuz rekor yılı oldu. Bu da artık insan yapımı sıcaklık artışının iyice alıp başını gittiğini ve El Nino’nun katkısı olmaksızın da rekorların kırıldığını gösteriyor.

wmo2
Aynı sıcaklık artış grafiği 1950-2014 arasında çubuk grafikle gösterilmiş. Kırmızı çubuklar El Nino (Pasifikte sıcak su akıntısı), mavi çubuklar La Nina (soğuk su akıntısı) yılını gösteriyor. Görüldüğü gibi en sıcak yıllar olan 1998 ve 2010 El Nino yılı iken, bu yıl 2005 gibi El Nino olmadan rekor kırdı.

WMO, bu sıcaklık artışının nedeni olan atmosferdeki sera gazı artışının sürdüğünü de bir grafikle gösterdi. Hatırlanacağı gibi atmosferdeki CO2 düzeyi bu yıl Nisan ayında 400 ppm’i aşmıştı. Grafikte dizaot monooksit ve metan’ın da hızla arttığı görülüyor.

wmo3Hadley Center: 2 dereceyi 2030’larda geçebiliriz

Günün ikinci bilim oturumu Hadley Center tarafından düzenlendi. Son bilimsel gelişmelerin sunulduğu oturumda verilen en çarpıcı bilgi, yapılan çok sayıda modellemenin ortak sonucu olarak ısınmada kritik kabul edilen ve dünya ülkelerinin 2010’da “aşılmaması için gerekeni yapma” kararını verdikleri 2 derece sınırının, mevcut durumda 2030’larda aşılabileceğinin ortaya çıkmış olduğuydu. Bu bilgi yeni ve hem modellemelerin gelişmesinden hem de sera gazı emisyonlarının birkaç sene önce düşünülenden daha hızlı bir şekilde artış göstermesinden kaynaklanıyor. Hadley Center, İngiltere’de devlete bağlı bir kuruluş ve verdikleri bilginin özellikle alarme edici olmasını istedikleri söylenemez. Hadley de, tıpkı IPCC gibi bir bilgiyi kırk kere düşünüp taşınmadan açıklamayan kuruluşlar arasında. Ve şimdi diyorlar ki, sadece 15-20 yıl sonra, halen 1 derece civarında olan ortalama sıcaklık artışı, geri besleme mekanizmalarının çığrında çıkacağı 2 dereceye ulaşabilir. Bunu da sadece atmosfere salınan sera gazlarının birikimini ölçerek hesaplıyorlar. Geri besleme mekanizmaları (albedo etkisi, tundralardan metan kaçışı vb.) dahil değil.

Hadley Center’in oturumunda vurgulanan şeylerden biri de insan etkinliklerinin ortalamayı etkilemenin ötesinde ve aslında ondan da önce, aşırı değerleri etkildiğiydi. Zaten, ortalama 1 derece, 2 derece artış gibi rakamlar vermek meselenin ciddiyetini biraz gizliyor. Halen ortalama sıcaklık 1 derece artmış olabilir, ama bu artış buzulların hızla eridiği Kuzey Kutbu çevresinde 4,5 derece. Avrupa’nın ve kuzey yarım kürenin birçok yerinde de 2-3 derece artışın söz konusu olduğu biliniyor. Ayrıca ortalamanın artması, aşırı olayların sayısını ve şiddetini de artırıyor. Bu nedenle Hadley Center, iklim bilimcilerin bundan birkaç sene önceki ihtiyat sözlerinin artık geride kaldığını gösterdi ve sıcak dalgaları, tayfunlar, kuraklık gibi iklim felaketlerinin ad ve tarih vererek doğrudan iklim değişikliğine ve insan etkisine bağlı olduğunu açıkladı. Hadley’in verdiği mesajın özeti iklim değişikliğinin potansiyel tehlikelerinin düşündüğümüzden daha kısa sürede gerçekleşebileceğiydi.

Peki iklim değişikliğini durdrumak, ya da hiç olmazsa yavaşlatmak ve oluşacak riskleri azaltmak için ne yapmak gerkiyor? İklim bilimciler, 2 derece hedefinin de alınmayacak kadar büyük bir risk olduğunu ve ısınmayı 1,5 derecede sınırlamanın çok daha güvenli olduğunu vurguluyorlar. Bu da atmosferdeki CO2 düzeyini 450 ppm civarında (aslında en güvenlisi 430’da) sabitlemeyi gerektiriyor. Bu yıl 400 ppm’e ulaştığımıza ve yılda en az 2 ppm artışla gittiğimize döre, 430 ppm’i 2030’dan önce aşacağımız kesin. Hadley Center’ın panelinde konuşan ve IPCC’nin 5. Değerlendirme Raporu’nun yazarlarından biri olan Pennsylvania State University’den Petra Tschakert, Sentez Raporu’nda yer alan aşağıdaki grafiği, en önemli IPCC grafiği olarak adlandırıyor. Atmosferdeki CO2 birikimiyle sıcaklık artışı arasındaki ilişkiyi gösteren grafikte sol üstteki 5 risk çubuğu önemli. Bu çubuklar soldan sağa doğru sayarsak tek tek ekosistemlerin tehdit altına girmesi, aşırı hava olayları, etkilerin yaygınlaşması, küresel toplam etkiler ve geniş çaplı tek bir büyük felaketin gerçekleşmesinin risk düzeyini sarıdan mora doğru koyulaşan renk skalasıyla anlatıyor. Yani solda sağa giderek yerelden küresele doğru yayılan etkilerin risk düzeyi gösteriliyor ve görüldüğü gibi 1,5 derecede küresel riskler ve iklim felaketleri orta düzeyde, sadece tek tek ekosistemler yüksek risk altında. Oysa 2 dereceye gelindiğinde hem iklim felaletleri hem de yaygın etkiler için yüksek risk ortaya çıkıyor. 3 derece ve üstüne hiç bakmayın zaten…

ipcc_sr1Yukarıda, sağ alttaki grafik ise yıllık emisyonların 2050’de 2010 düzeyini aşmaması halinde bile 2 derecenin garanti olduğunu, bugün olduğu gibi artış sürerse 2 dereceye çok daha önce (Hadley’e göre 2030’larda) ulaşılacağını gösteriyor.

Shell’in danışmanı IPCC panelindeydi

Günün üçüncü bilim etkinliği ise IPCC tarafından düzenlendi. IPCC’nin hazırladığı raporları kullanan farklı kesimlerin aynı masada bir araya getirilmesi oldukça ilginç bir fikirdi. IPCC sekreteri Renate Christ‘in moderatörlüğünde yapılan panelde önce Sentez Raporu’nun tanıtımı için hazırlanan video gösterildi. Aşağıda izleyebilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=F-Hcu3jH8G4

Panelde konuşmacılar arasında yer alan IPCC 5. Değerlendirme Raporu 3. Çalışma Grubu (Mitigasyon) baş yazarlarından Nebojsa Nakicenovic‘in ABD-Çin anlaşması ile ilgili verdiği bilgiler ilginçti. Bildiğiniz gibi Kasım ayında ABD ve Çin liderleri ortak bir basın toplantısı düzenleyerek iklim değişikliğiyle mücadelede işbirliği yapacaklarını açıklamışlardı. Ortak plana göre ABD sera gazı salımlarını 2025’de 2005 seviyesinin %24-26 altına çekecek, Çin ise 2030’a kadar artırmaya devam edip sonra azaltmaya başlayacaktı. Bu plan çoğunluk tarafından yetersiz bulundu, ancak gelecek yıl Paris’e yapılacak zirveden bir anlaşma çıkacağının da kanıtı olarak kabul edildi. Nakicenovic, oturmuş bu hedeflerin IPCC’nin senaryolarına uygun olup olmadığını incelemiş, yeni grafikler çizmiş ve sonucun olumlu olduğunu bulmuş. Yani hem ABD’nin hem de Çin’in hedefleri, gereken azaltım senaryosuyla paralel bir çizgi çiziyor, ancak tabii olması gerekenden biraz daha yüksek düzeyde. Ancak Nakicenovic’e göre önemli olan eğilimin ne yönde olduğu. Çin’in 2030’da bile olsa salımları azaltmaya başlaması halinde, 2030’lardan sonra azaltım senaryosuna yakın bir eğilime doğru girebileceğimiz görünüyor. Bu da aslında buradan ve Paris’ten bir anlaşma çıkması ihtimalini küçümsememek gerektiğini gösteriyor.

IMG_1807
Nakicenovic’in grafiğinde Çin’in 2030’da emisyonmlarını azaltmaya başlaması, azaltım senaryosula parale bir eğri yaratacak. Ancak olması gereken azaltım eğrisi alttaki siyah çizgi. Eğrinin yönü aynı olsa da seviye çok yüksek.

IPCC oturumunun en ilginç konuşmacısı ise David Hone idi. Hone, petrol şirketi Shell’in iklim değişikliği danışmanıymış. Kendisi iklim zirvesinde, hem de IPCC oturumunda bir konuşma yapma cesareti gösterdiği için dinleyiciler tarafından tebrik edildi! Çünkü söyledikleri, doğrusunu isterseniz, kendisinin karanlık taraftan geldiğini kanıtlayan cinstendi. Bütün konuşmasını ısınmayı 2 derecede sınırlamak için gereken karbon bütçesinin dolmak üzere olduğu üzerine kurgulayan Hone’un vardığı sonuç, tek yapılabilecek şeyin bir an önce karbon tutma ve depolama teknolojilerine (CCS) hız verilmesi gerektiğiyldi. Çünkü Hone’a göre fosil yakıt kullanımı mevcut altyapı nedeniyle kaçınılmaz olarak devam edecekti. Buna altyapıya sıkışmak (locked-in infrastructure) deniyor. Bizim Türkiye için söylediğimiz kömür tuzağı tam da bu fosil yakıt altyapısına sıkışıp kalma durumunun vahim bir örneği. Dolaysıyla Hone, dünyada henüz sadece 1 (yazıyla bir!) uygulaması bulunan, IPCC raporunda da uygulanmasının zor olduğu söylenen ve bütünbilim çevrelerinin çözümü geciktirecek bir teknoloji olduğunda hemfikir olduğu bir teknolojiye bel bağlayalım istiyordu. CCS, termik santrallardan çıkan karbonu tutup yerin 2 kilometre derinindeki eski petrol ve gaz kuyularına gömme teknolojisini ve teknik olarak o kadar zor ve pahalı ki (zaten o kuyular da herr yerde bulunmuyor), dünya çağında işe yarayacak düzeyde uygulanması neredeyse imkansız.

david_hone
Shell’in iklim değişikliği danışmanı David Hone, Lima İklim Zirvesi’nde, IPCC panelinde konuşuyor.

Peki neden böyle düşünüyor Shell danışmanı? Bu da soruldu. IPCC artık net olarak açıklamış durumda: 2050’ye kadar fosil yakıtların tamamen terk edilmesi gerekiyor. Bir dinleyici Hone’a bunu hatırlattığında verdiği cevabın küstahlığı kan dondurucu cinstendi: “Siz öyle düşünebilirsiniz, ama bugün dünya enerjisini fosil yakıtlardan sağlıyor ve böyle olmaya devam edecek.” Hone’un sözleri Exxon-Mobile’in geçen aylarda “iklim değişikliği büyük tehdit, biliyoruz, ama kusura bakmayın, biz petrol satmaya devam edeceğiz” açıklamasının Lima İklim Zirvesi’ne ışınlanmış haliydi. Yani petrol ve kömür şirketleri artık zirvelere de gelip müstehzi bir ifadeyle konuşmaya başlamış durumdalar “Siz anlaşın, anlaşın… Yeni kuyular açıp, yeni maden yatakları bulup eskisinden de fazla kömür ve petrol satacak olan bizleriz!”

Sanırım Paris’te yeni bir anlaşmaya varmaya çalışan hükümetlerin, kendilerini bu petrol ve kömür tekellerinin pençelerinden nasıl kurtaracaklarını da düşünmelerinde büyük fayda var. Biliyorum, iç içeler. Ama başka bir çare var mı?

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Lima, 3 Aralık 2014

* Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği araştırmacısı, kıdemli uzman olarak çalışmaktadır.
Yeşil İklim Fonu’nu kim yedi? – Lima İzlenimleri [2. gün]

İklim zirvesi 20. kez toplandı – Lima izlenimleri [1. gün]

ABD Yargısı’ndan ikinci takipsizlik kararı

ABD’de Ferguson’la başlayan ırkçılık tartışması büyüyor. Kaçak sigara satan siyahiyi boğazını sıkarak öldüren beyaz polis hakkında takipsizlik kararı alınması yüzlerce New York’lu tarafından protesto edildi.

33...

New York’un Staten Island bölgesinde 17 Temmuz’da meydana gelen olayda, 6 çocuk babası 43 yaşındaki Afro-Amerikalı Eric Garner, kaçak sigara sattığı gerekçesiyle gözaltına alınmaya çalışılmış, bir grup polis tarafından boğazı sıkılarak yere yatırılan Garner, hayatını kaybetmişti.

Amatör video kaydındaki görüntülerde Garner’ın, boğazını sıkarak kelepçe takıp gözaltına almaya çalışan polislere ölümünden hemen önce, nefes alamadığını söylediği yer almıştı. Daha sonra bilincini kaybeden Garner, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetmişti.

New York Savcılığı, jürinin olayda sorumluluğu bulunduğu iddia edilen polisin yargılanmasına gerek olmadığı kararına vardığını açıkladı. Takipsizlik kararı çıkmasını protesto eden göstericileri şiddetten uzak durmaya çağıran New York Belediye Başkanı Bill de Blasio, “Böyle bir karara varılmasını New Yorklular istemezdi” dedi.

(DW Türkçe)

Kadıköy Caferağa Dayanışması desteğe çağırıyor

Kadıköy’deki Mahalle Evi için gelen boşaltma tebligatının ardından, Kadıköy Caferağa Dayanışması 5 Aralık Cuma günü saat 09.00’da Mahalle Evi önünde toplanma çağrısı yaptı.

32...

Kadıköy Caferağa Dayanışması yaptığı çağrıda herkese açık olan kapılarının kapatılmak istendiğini belirterek “Kalbi bizimle atan herkesi, hep birlikte var olduğumuz bu alanı korumak için 5 Aralık Cuma sabahı saat 09.00’da omuz omuza olmaya, Mahalle Evimizin önüne davet ediyoruz” dedi

5 Aralık sabaı Kadıköy Caferağa Dayanışması’na destek olmak isteyenler için adresi de iletelim: Hacı Şükrü Sok. No: 24 Caferağa Mahallesi, Kadıköy

Dayanışmanın çağrı metni ise şu şekilde;

CAFERAĞA MAHALLE EVİ’Nİ KORUMAK İÇİN ÇAĞRIMIZDIR!

Bizler, bir buçuk yıl önce hayatımızın betonlaştırılmasına mani olmak için başkaldırmış, birbirine benzemeyen ama aynı dertlerle dertlenen insanlarız.

Bizler aynı zamanda, üç kuruş için yerin dibine sağ girip salim çıkamayanları, güzel başı gaz fişekleriyle, çocuk bedeni kurşunlarla, esmer bedeni bombalarla katledilenleri, hepsini birden komşusu bilen ve ses çıkaran mahallelileriz. Beton yığınları arasında toprağa hasret kalıp bostan inşa eden, yarın gelecek olan depremde komşularıyla toplanacağı afet toplanma alanını betonlaşmaya karşı koruyup kollayan, nasıl bir mahalle istediğini konuşan, susuz kaldığında dayanamayıp bornozuyla sokağa çıkan, yahut hırgür çıkmasın diye parkında ve sokağında nöbet tutan komşularız.

Mahallemizde kapısı herkese açık bir ev var. Metruk ve bomboş bir evken kullanıma açtığımız; herkesin soluklanmak için bir sandalye çekip oturabildiği, çayını içerken koyu sohbetlere dahil olabildiği, hepimize ait bir yer. Bu ev isteyen herkesin bir arada yemeğini pişirip yiyebildiği; içinde kütüphanesi, karanlık odası, marangozhanesi, takas pazarı olan; konuşmak, tartışmak ve üretmek isteyen herkesin kullanabildiği bir mekân olarak masasından sandalyesine, ocağından sobasına bugüne kadar binlerce kişinin emeği ve katkılarıyla var edildi.

Duyduk ki bir vakittir açık duran kapımızı kapatmaya gelecekler. Güzel olan, yaşayan; her suyu, her ağacı ve her gölgeyi satmaya yeminli zalimler gelip evimizi elimizden almaya kalkacaklar. Elbette hayallerimizden, biriktirdiklerimizden öyle kolayca vazgeçmeyeceğiz. Bu sebeple kalbi bizimle atan herkesi, hep birlikte var olduğumuz bu alanı korumak için 5 Aralık Cuma sabahı saat 09:00’da omuz omuza olmaya, Mahalle Evimizin önüne davet ediyoruz.

Bu ev hepimizin, gelin birlikte koruyalım.

Caferağa Dayanışması

Buluşmak için,
Tarih: 05 Aralık Cuma
Saat: 09:00
Adres: Hacı Şükrü Sok. No: 24
Caferağa Mahallesi, Kadıköy”

(Yeşil Gazete)

Yavuz Bingöl’ün Berkin Elvan’ın annesi ile ilgili sözleri yayınlandı

Ahmet Hakan, sanatçı Yavuz Bingöl’le yaptığı röportajın tartışılan bölümünün tapesini yazılı yayınladı. Bingöl, devrik cümleler kurarak Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan’ın yuhalanmasına değinirken, “Bu çok insani” diyor.

30...

Dün yayınlanan röportajda, Bingöl’ün bu yuhalatmayı “insani bir şey” olarak nitelemesi tepki çekmiş, Gülsüm Elvan’ın yazılı açıklamasının ardından Bingöl de yazılı bir açıklama yapmış, sözlerinin doğru yansıtılmadığını iddia etmişti.

Ahmet Hakan bunun üzerine Twitter hesabından “Yavuz Bingöl’ün “Berkin Elvan’ın annesi ve yuhalanması” meselesiyle ilgili söylediği sözlerin tamamı… kasetten canlı… yarın Hürriyet’te” mesajını paylaşmıştı.

29

Yavuz Bingöl ilgili bölümde Ahmet Hakan’ın gazetedeki köşesinde aktardığına göre şu şekilde konuşuyor;

““Şöyle söyleyeyim: Mesela Tayyip Bey’in ölmüş anasına küfür edildiği zaman, ertesi gün o zaman Berkin Elvan’ın annesi yuhalattığı zaman… İşte o zaman sonuç ne? Yani bu çok insani, işte duygusunu işine karıştırmak! Şimdi buna önce sol değerlere inanan insanlar bu kadar aymazlık içine girip de, ilk bir haftası Gezi’nin ilk bir haftası benim için önemliydi, ondan sonra başka bir noktaya gitti, yani işte ne bileyim biliyorsun işte o köprünün adını değiştirmek bilmem ne… Bunlar şimdi sol değerlere inanan insanların söyleyeceği cümleler mi? Ya da ölmüş bir annenin peşinden edilen küfür ne kadar yakışabilir? Ne kadar ayıp bir şey! Hiç farkı kalmıyor ki işin… O zaman o da öyle yapıyor. Peki tamam… Güzel… Ben de yani o yüzden saf tutmak istemiyorum. O kadar kötü bir noktaya gitti ki iş”

(Hürriyet, Bianet)

 

Ermenek’te mahsur kalan son madencilere 37 gün sonra ulaşıldı

Karaman’ın Ermenek ilçesinde maden ocağını su basması sonucu mahsur kalan işçilerden 5’inin daha cansız bedenine ulaşıldı. 28 Ekim 2014 günü meydana gelen kazanın üzerinden 37 gün geçtikten sonra madende mahsur kalan 18 işçinin tamamının cenazeleri çıkarılmış oldu.

28...

Ermenek’te kömür ocağında meydana gelen su baskını nedeniyle 18 işçi mahsur kalmış; 6 Kasım’da iki, 17 Kasım’da iki, 18 Kasım’da altı, 29 Kasım’da ise iki işçinin cesetleri bulunmuştu. Cenazelerin kimlikleri, daha önce ailelerden alınan DNA örnekleriyle karşılaştırıldıktan sonra belli olacak.

Maden kazası sonrası Soma’dakinin aksine olayla ilgili yürütülen soruşturmada madenin sahibi Saffet Uyar’ın da aralarında olduğu beş kişi ‘bilinçli taksirle ölüme sebebiyet vermek’ suçlamasıyla tutuklanmıştı.

(Radikal, T24)

 

Ukrayna’da nükleer kaza

Ukrayna Başbakanı Arseniy Yatsenyuk, ülkenin güneydoğusundaki Zaporozhye bölgesindeki bir nükleer tesiste kaza olduğunu açıkladı.

26...

Evrensel Gazetesinin haberine göre Ukrayna’da Zaporozhye bölgesinde meydana geldiği belirtilen nükleer kazanın ardından Enerji Bakanı Volodymyr Demchyshyn yaptığı açıklamada kazanın bir tehdit oluşturmadığını belirterek “Diğer reaktörlerde herhangi bir arıza yok, değerlerin 5 Aralık’ta normale dönmesini bekliyoruz” dedi. Kazanın yaşandığı bölgenin Türkiye’ye yakın olması, akıllara 1986 yılında yaşanan Çernobil faciasını getirdi.

Kazanın yaşandığı nükleer santral, 1985 yılından beri faaliyette ve Avrupa’nın en büyük santrallerinden biri olma özelliği taşıyor.
Türkiye’de ise hükümet tarafından nükleer santrallerin yaratacağı tehlikeler göz ardı ediliyor. Son olarak, pazartesi günü Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, Rusya Devlet Başkanı Putin’in ziyareti öncesi Akkuyu Nükleer Santrali’nin ÇED raporunu onaylamasıyla, Akkuyu’da nükleer santral inşasının önü açılmış oldu.

 

Kazanın tesisteki 1000 megawatt gücündeki 3 No’lu reaktörde yaşandığını ve santralin çalışmasının durdurulduğunu belirtildi. Tesisin 5 Aralık ‘ta yeniden faaliyete geçmesinin beklendiğini açıklandı.

(Evrensel)