Ana Sayfa Blog Sayfa 3798

“Mutlu Sinop” Günleri’nde nükleer karşıtı basın açıklaması

11-14 Aralık tarihleri arasında Feshane‘de gerçekleştirilen, açılışına Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın ve Sinop ilçe belediye başkanlarının da katıldığı renkli tanıtım günlerinde nükleer karşıtları Sinop’ta yapılması planlanan nükleer santrali protesto etti, Nükleer karşıtları Mersin’i de anmayı ihmal etmedi.  Sinop, İstanbul ve diğer illerden nükleer karşıtları 13 Aralık cumartesi, saat 13’te Feshane önünde toplandı. İstanbul ve Sinop Nükleer Karşıtı Platform(NKP) ile K.Çekmece Sinoplular Derneği üyelerinin yaptığı basın açıklamasına, etkinliğe gelen Sinoplular da destek verdi.İlk olarak söz alan NKP üyesi Erhan Karaçay, Sinop ve Mersin’de yaşanan sürece değinerek, “Mutlu Sinop, Güzel Mersin bizim için Nükleer Santral projeleriyle kirletilemeyecek kadar değerlidir.” dedi. Erhan Karaçay’ın konuşmasının ardından Küçükçekmece Sinoplular Derneği başkanı Adnan Çakar, nükleer karşıtları adına basın açıklamasını okudu.

sinop feshane

Basın açıklamasının tam metni:

Sayın Basın Mensupları, Basın açıklamamıza katılan sevgili dostlar “mutlu” kentin mutlu kalmak isteğinde olan sevgili insanları.

Öncelikle önünde bulunduğumuz bina içinde şenliklerle tanıtımı yapılan Sinop günlerine ve bu cennet kentin, güzel ülkemizin felaketine neden olmaya aday Nükleer santral projesine karşı yapmış olduğumuz basın açıklamamıza hoş geldiniz.

Bildiğimiz üzere ülkemizde nükleer santraller kurulmak istenmektedir. Bunun ilk adımı olarak Akkuyu nükleer santrali ile ilgili ÇED raporu hazırlanmış ve jet hızıyla onaylanmış olup, nükleer karşıtları açısından itiraz ve mahkeme süreci başlamıştır. Bununla birlikte Sinop’la ilgili çalışmalarda hızlandırmaya çalışılmaktadır.

Dünyaya baktığımızda trajikomik bir durumla karşı karşıya bulunmaktayız. Sanayi devi Almanya’nın 2022 yılına kadar bütün nükleer santrallerini kapatma kararı aldığında dayandığı nokta olan yenilenebilir enerji kaynakları, bizden kat be kat azdır. Buna rağmen bizim altmış kilometre karelik alanda evet yanlış duymadınız altmış kilometre karelik alanda 225 000 ağaç keserek nükleer ada kurmamız her aklı başında insanda soru işareti yaratmaktadır. İnceburun yarım adasının tamamı ormanlık alan olduğu göz önünde bulundurulduğunda milyonlarca ağaç daha kesilecektir. Bu insanlar aynı zamanda Amerikanın 1978 yılından beri nükleer santral siparişi vermemiş olmasını da sorgulamaktadır.

Dünyada 2000li yıllara kadar 4500 Santralin yapılması planlandığı halde neden 443 taneden fazlası yapılmamıştır. 2006 yılına kadar 68’i Avrupa, 23’ü ABD, 7’si Kanada, 12’si Japonya’da olmak üzere 110 reaktörü neden kapatılmıştır? İsveç neden tüm nükleer santrallerini kapatma kararı almıştır? Avusturya 1979 yılında yaptığı tek santrali neden hiç çalıştırmadan kapatmıştır? Belçika neden 2 Aralık 2002 tarihinde elektriğin %50 üreten tüm nükleer santrallerini kapatma kararı almıştır? İspanya neden 55 adet Santral planlamışken 9 adet yaptıktan sonra 2006 yılı itibariyle nükleer santral yapmaktan vazgeçmiş ve 1 adet santralini kapatarak işe başlamıştır? Avrupa’da Finlandiya’da bir adet nükleer santral yapılmasından başka, yeni yapılan tek bir santral gösterebilir misiniz?

Bütün bu bilgilerin ışığında, kamuoyuna bu soruların cevabını vermek yerine içinde bulunduğu ekonomik zorluklar nedeniyle iş imkanı yaratılacak yalanıyla Sinopluyu nükleere ikna etmek istemektedirler. Oysa işin gerçeği iddia ettikleri gibi Onbin insan değil sadece üçyüz kişi istihdam edilecek ve çalışanların çok büyük çoğunluğuda yerelden olmayacaktır.

Biz Sinoplular olarak Gerze‘de canımızı dişimize takarak yoğun bir mücadele ile nasıl termik santral kurulmasına engel olduysak Sinop’ta da Sinop halkının topyekün mücadelesiyle nükleer santrale engel olacağız. Bizi yalanlarıyla ikna edemeyecekler. Mücadelemizle geri adım atacak olanlar nükleer lobiler olacaktır. Son sözümüz “mutlu” kenti mutsuz etmeyin. Mutluluğumuza gölge etmeyin! Sinop Çernobil olmasın. Nükleer inadından vazgeçin! Nükleere inat yaşasın hayat.

 

(NKP, Yeşil Gazete)

 

Carlton J. Smith: He’s got the Soul, Man!

Başlığın Türkçesini vermekle başlayayım yazıya: “Olm adamda ruh var lan, ruh!!!

Evet lakabı “Soul-Man” olan, Soul şarkıcısı, besteci ve oyuncu Carlton J. Smith, temsil ettiği ne varsa onların tüm niteliklerini fazla fazla barındırıyor. Dünyanın her yerinde konserler vermesine karşın, aylardır Türkiye’de sahne alan Smith, temsillerine 27 Kasım’da bir “virgül” koydu. Ama iyi haberler o ki, Mayıs ayında yeniden Türkiye’de olacak ve Jolly Joker’deki bu son konserden izlenimleri sizlere aktarabilme fırsatı bulabildim.

38 ya da 39 yaşında olduğunu söylese inanmayacak pek kişi çıkmayacaktır, eminim! Ama 11 Mayıs 1960 tarihinde dünyaya gelen yıldız şovmen bitmek bilmeyen sahne enerjisiyle göründüğü yaştan çok daha genç olanlara bile parmak ısırtacak cinsten. Carlton J. Smith’i seyrederken yaşamaktan, aşktan ve âşıktan keyif almak için yüklü bir bombardımana tutuluyorsunuz. Gösterisinden, geldiğinizden daha iyi hissetmeden ayrılmanız olası değil. Üç saati aşan gösterisindeki zengin repertuardan bir şarkı ile şovu özetleyelim: “Satisfaction guaranteed!”, yani anlatılmaz yaşanır!

29...

Biraz arka plan bilgisi verelim: Soul müziğin kökleri, öncülleri olan Gospel ve Negro-Spiritual üzerinden, Afrikalı Amerikan kölelerin, İncil’deki metinleri kullanarak, birbirlerine dayanışma ruhu ve umut aktardıkları, beyaz adamın vahşetini Tanrı’ya sığınarak protesto ettikleri bir geleneğe uzanıyor. Hatta bu şarkıların sözleri ilk anlamlarıyla Hristiyanlık inancını işaret ederken, alt anlamlarında esir tutuldukları çiftliklerden firar eden kaçak kölelere izlerini kaybettirebilecekleri teknikleri deşifre ediyor. Bir barınakta söylenen bu ağıtlar diğerlerine kaçış planları hakkında yardımcı olurken, beyaz adam dini içerikleri nedeniyle bu şarkılardan şüphe etmeyi akıl edemiyor. Afrika kökenli Amerikan kültüründe, bu nedenle, kilise müziğinin etkisi çok büyük. Bugün Jazz, Blues, Soul, R & B, hatta Rock ve Rap türlerine kadar birçok müzik geleneği o ıstırapça yoğun barakaların genlerini bünyesinde taşıyor.

Soul-Man’i izlerken işte bu ruhani enerjiyi de alıyorsunuz. Müziğe, aşka, aileye, sevgiye adanmış bir adamın heyecan verici ve inanılmaz eğlenceli sahne gösterisi, Soul geleneğine harikulade uyum gösteren ses tekniği ve yorumculuğuyla buluşuyor. Dinleyicileriyle diyalogu ve sahneyi adeta bir jamm-session (Tür. Açık sahne) serbestiyetinde diğer müzisyenler ve sahneye çıkardığı izleyicilerle birlikte kullanması, şova müthiş bir zenginlik katıyor.

Carlton J. Smith’i ilgi çekici kalan başka bir özelliği ilham aldığı ve adlarını vücuduna dövme yaptırarak kazıdığı beş Afrikalı Amerikan şarkıcıdan biri olan James Brown’u, 1999 yapımı film, Liberty Heights’da 500 adayın arasından seçilerek oynamış olması. Broadway müzikallerinde de başrol alan sanatçı, senenin önemli bir bölümünü Shanghai’da konserler vererek geçiriyor.

30...

Tamamen Türk müzisyenlerden oluşan orkestrasıyla Ekim ayından beri ülkemizde sahne alan Soul-Man, 2015 yılında “Soul Orient” adlı projeyle Soul ve Türk müziğini harmanlayan bir albümün kayıtlarına da başlıyor. Türkiye’deki konser dizilerinde olduğu gibi bu albümün yapımcısı da yine ülkemizden olacak.

Kıssadan hisse, bu önemli gösteri ve şarkıcılık ustasını izlemeye almanızı ve konserlerini ya da albümlerini kaçırmamanızı öneririm.

 

Sanat ve barışla kalın…

 

Ek okumalar için:

http://yesilgazete.org/blog/2014/11/27/soul-man-carlton-j-smith-bu-aksam-jolly-jokerda/

http://soultracks.com/carlton_j_smith

http://tr.wikipedia.org/wiki/Zenci_ruhani_m%C3%BCzi%C4%9Fi

http://youtu.be/J-W4fm_Rzg8?list=UUawPDPFNrnva_bbxyaTotVQ

http://www.youtube.com/playlist?list=UUawPDPFNrnva_bbxyaTotVQ

‘Nefes alamıyorum’: Başkaldırının farkında mısınız? – Cihan Tuğal

Artık tescillendi. Dünya sistemi derin bir krizde. Balık baştan kokarmış. Sistemin önderi Amerika Birleşik Devletleri ilk olarak 2011’de sallanmıştı. Şimdi ayaklanmalar yine hayatı kilitlemeye doğru gidiyor. Temmuz’dan Aralık’a radikal sokak eylemleri durulmadı. Üç yıl önceki “İşgal Et” eylemlerinde sistemin ekonomik, eşitsizlikçi boyutu ön plana çıkmıştı. Bugün siyasi boyutu dikkat çekiyor. Neresinden tutsanız, devam ettirilemeyecek bir neoliberal hegemonya yani.

Ağustos’ta Ferguson, Temmuz’da ise New York cinayetlerinde “yeni” olan polisin siyahlara muamelesi değil, bunun yarattığı toplumsal tepki. 1960’larda siyahlara karşı mevzi kaybeden sistem, bunu siyahları (sınıfsal anlamda) ikiye yararak ve yoksul mahalleler üzerine bir karabasan gibi çökerek telafi etmişti. Dolayısıyla (genel bir eşit vatandaşlık perdesinin ardında) yoksul, şüpheli siyahların öldürülmesi ahval-i adiyedendi kırk-elli yıldır. Bugün değişen, bu meselenin başka sistem sorunlarıyla içiçe geçmesi. Amerika’da hareketlenen sokak, bu kanayan yaraya da el atmış oldu. Umalım ki, tüm yaralara sadece el değil, neşter de atsın.

“Nefes alamıyorum” ibaresi, önümüzdeki dönemde Amerikan isyanının sembol cümlesi haline gelecek belki de. Yasadışı şekilde sigara satan Eric Garner, silahsız olduğu halde, bir polis tarafından boğazlanırken böyle diyordu çünkü. Artık Garner’ın siyah olduğu için mi, yoksul bir seyyar satıcı olduğu için mi bu kadar kolay öldürüldüğünü okuyucunun yorumuna bırakıyorum. Kesin olan bir şey varsa, hukuk sistemi tarafından hasıraltı edilmeye çalışılan cinayetin, kamu vicdanında şimdiden mahkum edildiği. Bazı sporcular meydana “Nefes alamıyorum” yazılı tişörtlerle çıkıyorlar artık. Sokak gösterilerinde de bu slogana sıkça rastlanıyor.

Amerika ve Tunus’tan Türkiye’ye, nefessizler başlarını doğrultuyor

Aslında nefes alamama durumu, Amerika’yı çok aşan genel bir ruh ve beden hali. Hatırlayanlar vardır, Arap ayaklanmalarının fitilini de bir seyyar satıcının ölümü yakmıştı. Tunus’un yoksul taşra kasabası Sidi Bouzid’in delikanlılarından Bouazizi, günenlik görevlilerinin süregiden tacizine tepki olarak kendini ateşe vermiş, bu yüzden de Arap isyanının dört temel sloganından biri “haysiyet” olmuştu. Seyyar satıcılara saldırı sınır tanımıyor demek ki. Küreselleşme hiç bu kadar ete kemiğe bürünmemişti. Kötülük yek vücud olmuş, dünyanın tüm sokak satıcılarının üzerine çöreklenmiş, “Ya sen kendini öldürürsün, ya biz seni öldürürüz” diyor sanki. Artık Tunus ile Amerika arasındaki sınırın anlamı yok. Tüm devletler bir, tüm yoksullar da.

Nefessizlerin isyanı Amerika’yla, Tunus’la sınırlı değil. 2009’dan 2013’e, dünyanın bir çok yerinde ayaklanmalar çıkmış, fazla bir sonuç alamadan sönümlenmişti. Gezi de (günahıyla, sevabıyla) bu dalganın parçasıydı . Belki sokağın yavaş yavaş durulacağını düşünenler olmuştur. Ancak yaz aylarından beri Amerika’da bir ileri atılıp, bir geri çekilen polis karşıtı gösteriler, geriye döndürülemeyecek bir isyan dalgasının ortasında olduğumuzu gösteriyor.

Küresel başkaldırı (ve son günlerde Türkiye’de konuşulan) yerel “tehlike” birbirinden bağımsız değil. 1970’lerden beri tüm dünyayı belirleyen liberal siyaset ve ekonomi çöktükçe, ya yerine başka bir şey gelecek, ya da egemenler bu kadar huzursuzlukla başedebilmek için oldukça sert ve alışılmadık yöntemlere başvuracaklar. Her gün sokakta daha net hissettiğimiz sertlik, sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil; ve sadece Erdoğan’ın kişiliğinden (ya da İslamcılığından) kaynaklanmıyor.

Şimdilik aşikar olan şu. Ne egemenlerin, ne de muhaliflerin bir alternatifi yok. Etrafta uçuşan fikirler var elbet. Ancak bunları sırtlayacak bir kadro, bir hareket ufukta görünmüyor – ne sistemin içinde, ne de dışında. Hal böyle olunca, egemenler sistemi yamayan ufak değişikliklerle yetiniyorlar. Sokak muhalefeti ise vurup, vurup geri çekiliyor. Giderek şirazesinden çıkan sertliği biraz da bu açıdan değerlendirmek gerekir.

Durumun ne kadar özgün (ve vahim) olduğunu, 1920’lerin sonuyla karşılaştırarak anlayabiliriz. O zaman da sistem her açıdan çökmüştü. Ancak, karşısında açık seçik (muhalif) bir alternatif vardı: sosyalizm. Bu alternatifin ağırlığı altında bunalan hakim sınıflar, sistem içi (ve muhalefetin yükselttiği beklentileri karşılayabilecek) bir alternatif yaratmak zorunda kaldılar. Normal zamanlarda sıradışı bir iktisatçının çılgın fikirleri olarak bir kenarda unutulacak olan Keynezyan ekonomi, bu çözülme ve tehdit ortamında can simidi oldu. Kendi sol kanadının radikalliğinden ve faşizmden korkan, çok riskli altüst oluşlar yaşanmadan da iktidara gelemeyeceğini anlayan sosyalistlerin ekseriyeti, egemenlerle bu yeni, orta yolcu (görünümlü) ekonomi üzerinde anlaştı.

İçinde bulunduğumuz dönemde de, Keynezyan ekonomi ve benzeri can simitlerini isteyen çok arasa bulur. Ancak kendilerini sistematik bir tehdit altında görmeyen egemenlerin, böyle bir arayışı yok. Sokak aynı şekilde bunaltmıyor çünkü. Yani egemenler hala nefes alabiliyor. Önümüzdeki yıllarda eşitsizliğe, çevre felaketlerine, “iş kazaları”na, polis şiddetine, etnik-ırksal-mezhepsel ayrımcılığa karşı yığınla ayaklanma yaşanması çok muhtemel. Fakat 1940’ların aksine egemenler, bunların aktörleriyle uzlaşmak yerine, toptan bir baskı ve ideolojik terör ortamı kurmayı tercih edebilir bu sefer. Ve dolayısıyla 20. Yüzyıl’ın ortasında (hem tarihi, hem coğrafi) bir parantez olarak yaşanan totaliter 1930’lar, 21. Yüzyıl’ın hakim paradigması haline gelebilir. Bu farkın birden çok sebebi var elbette ama, en önemlisi şimdiki başkaldırıların “anarşizan” doğası. Kendilerini (çoğunlukla) ideolojisiz ve lidersiz olarak tanıtan günümüz ayaklanmaları, yönetenleri siyasi değil kriminal çözümlere itiyor. Yönetenlerin de bu yüzden çok üzgün olduğunu söyleyemeyiz.

Yeni yüzyılın üç ana bileşeni: duvarlar, kitleler ve arınma nöbetleri

Ayaklanmalar tarafından sıkıştırılan hakim zümreler, iki ana yönteme başvurabilirler. Birincisi, Hollywood bilim kurgu filmlerinin sıkça gündeme getirdiği duvarlar arkasına çekilme, kendini tamamen soyutlama stratejisi. On senedir bu temayı işleyen filmler saymakla bitmez (Hunger Games, Elysium, Upside Down, Total Recall, vb.). Zenginler iki tane dünya kuruyor: bir tanesi lüks içinde ve sağlıklı yaşarken, diğeri hastalığın ve polis terörünün pençesinde (bu filmlerde sadece sınıfsal kutuplaşmanın değil, süregiden Amerikan işgallerinin de gölgesini görebilirsiniz. District 9 bunun iyi bir örneği). Bu stratejinin öncüsü muhtemelen Amerika Birleşik Devletleri olacak. (Elbette İsrail, bunun küçük çaplı bir öncülü olarak görülebilir. Ben bu yazıyı yazarken, İsrailli bir asker Filistinli bir bakanın göğsünü dipçikle ezerek, temsili demokrasinin gittiği yöne işaret ediyordu).

Diğer strateji ise, neoliberalizmin yarattığı yıkıma karşı yüksek perdeden bağıran ama, kapitalist elitin ayrıcalıklarını koruyarak, hatta perçinleyerek otoriterleşen devlet-sivil blokları kurmak. Bu stratejinin provaları da (belki her yerden çok) Türkiye’de yapılıyor. Mesela, Yeni Şafak gazetesi uzun zamandır küresel başkaldırının farkında; bunu nasıl yöneteceğini düşünüyor kara kara. Sorunun basitçe bir faiz lobisi, Gülen darbesi, vb. olmadığını çok iyi biliyorlar. Türkiye’nin doğal kaynaklarını, ucuz işgücünü, ve tarihsel dokusunu on yıldır arsızca sömüren, tüketen, paraya çeviren bir güruhun, bir iki yıldır anti-kapitalizm, toplumsal kalkışma, cihad nutukları atması kısmen bu yüzden (başka nedenleri de var elbette). “Bu memlekete kapitalizm sonrası toplum gelecekse, onu da biz getiririz” demek istiyorlar.

Türkiye’yi tanımayan, Ak Parti’nin on iki yıl nasıl politikalar yürüttüğünü bilmeyen, bu kalemlerin partinin ve devletin en üst kademelerinde yer aldığından haberi olmayan biri bu yazıları okusa, bu zatları İslami Marksistler, veya kurtuluş ilahiyatını Müslümanlaştırmış radikaller ya da Ali Şeriati’nin kırk yıllık müridleri zanneder. Bizzat partinin Muhafazakar Demokrasi (resmi) kitapçığının (resmi) yazarı Yalçın Akdoğan, toplumsal adaletçi, devrimci önder Seyyid Kutub’u Siyasal İslam adlı kitabında (insafsızca) gömdükten sonra, Yeni Şafak yazarlarının toprağı kazıp Kutub’u çıkarmaya kalkışmasına ne demeli? Ak Parti Kutub ve benzeri (radikal İslami) düşünürlerin reddiyesi üzerine kurulmamış mıydı? Madem diriltmeye çalışacaktınız, on yıldır niye kendi satırlarınızda öldürüyordunuz merhumu? Şimdi karşımızda kalbi ve ruhu sökülmüş, uzuvları birer birer dökülen bir Kutub var. Böyle bir Kutub’dan ne adalet, ne devrim bekleyin. Ama tekfircilik ve seçkincilik bekleyebilirsiniz. Başka bir deyişle, “Yeni Türkiye” = Zombi Kutub dönemi.

İbrahim Karagül’ün yazıları bu konuda çok öğretici. Aşağıda bir yazıdan seçki sunuyorum, gerisinin de okunmasını tavsiye ederek:

“21. yüzyılda geleneksel çatışma biçimleri, savaşları yerine sokak hareketleri ve şehir savaşları [bekleniyor]. Ulus devlet ölçeği yerine kadim şehirlerin bir kimlik olarak öne çıkacağı, etnik kimliklerin yerini şehir kimliklerinin belirleyeceği [biliniyor]. …

“Sadece devlet gücüne, sadece güvenlik birimlerine dayanan çözüm örnekleri başarısız olacak ve kitlesel reaksiyonu daha da azdıracaktır. Olağanüstü hal yasaları çıkarsanız da, bunları uygulasanız da sokakların, kitlelerin öfkesini dindirmekte başarılı olamazsınız. …

“[G]elecek on yılların hep sözü edilen şehir savaşlarına tanıklık edeceğine, devlet iktidarının yanında yeni ve sivil güç yapılanmalarının ortaya çıkacağını ve bu durumun ülkelerin istikrarını birebir belirleyecek hale geleceğine inanıyorum. …

“Burada siyasetin yapacağı en önemli şey, büyük davalar, idealler, hedefler üretip kitlelerin bunu benimsemesini sağlamaktır. Devlet gücünün yanında sivil yöntemleri kullanmak, kitlesel eğilimleri yönetmeyi bilmek, devlet ve toplum ortak bir dil ve hedef geliştirebilmektir. Devletin sivilleşmesi, vatandaş gibi hissetmesi tek formüldür.”

Yani ideologlar şunun çok farkında. Gezi gibi bir çok ayaklanma olacak. Ve bir noktadan sonra polis şiddeti bunları bastırmakta yetersiz kalacak. Kitlenin karşısına (daha da örgütlü ve bilinçli bir) kitleyle çıkmak gerekecek. (Bu yeni ayaklanmalar döneminde egemen kalemler, devlet, sermaye, vb. isyanları hem siyasi hem sivil alanda yönlendirmenin, toparlamanın gerekliliği üzerinden örgütlenirken; solun ve liberallerin otonomomist, post-yapısalcı, kurumsalcı, vb. tezlerle oyalanmasının manidar olduğunu da geçerken bir not olarak düşelim).

Ancak Türkiye’yi böyle faşizan bir rotaya sokmak için muhalefet üzerinde kanlı bir terör estirmek yetmez. Ak Parti’nin kendi içinde de gayet kıyıcı olması gerekiyor. Çünkü Karagül’ün bahsettiği idealleri devreye sokmak, bedel ödenmeden yapılacak iş değil. İşte başka bir ideolog-bürokratın “Arınma” başlıklı yazısı, parti içinde yaşanan didişmenin iyice gün yüzüne çıkacağını muştuluyor:

“Bireyin ahlaken çöktüğü bir zenginliği ne yapalım? Biz Batı gibi zenginleşmek istemiyoruz, bizim farkımız var, bizim özelliklerimiz var. Biz zenginleşeceksek, güçlü olacaksak, süper güç olacaksak; bireyin ve ailenin ruhen, ahlaken, etik olarak güçlü olduğu bir yapının üzerinde yükselmeliyiz. Bunları söylerken çok uzaklardaki insanları tarif etmiyorum, başta kendim olmak üzere, bu satırları okuyan herkesi kast ediyorum: Hayatımızda yanlış giden bir şeyler var, önce kendimize bakalım dostum. İçimize bir dönelim, muhasebe yapalım, dertlenelim biraz. Bir arınmaya ihtiyacımız var. Bu ülkeyi, bu milleti, bu ümmeti seviyorsan eğer, bir dakika dur, kendine dön ve kendi hatalarını bul önce. Sonra hatalardan, günahlardan, yanlışlardan ve kötü huylardan arınmanın bir yolunu bul.”

Neredeyse sufi masumluğuyla yazılmış bu satırların sahibinin, bundan önceki ve sonraki yazılarında (öfkeyle) “kavgamız” çağrıları yaptığını göz önüne alırsak, arınmayanın arındırılacağını da öngörebiliriz. Bastırılmaya (ya da gizlenmeye) çalışılan bu hiddetin bir sebebi de, birilerinin tasfiye konusunda kendisinden daha atik davranması tabii. “Dışımızdakilere kan kusturacağız” diye bağırırken, asıl sıkıntının içte olduğunu örtme telaşı. Temizle(n)meyeni temizlerler. İbrahim Karagül’ün özlemini duyduğu çelik, kitlesel irade kurulurken, kimin, ne zaman, nasıl “arındırılacağı” belli olmaz.

Bu iki stratejiyi (yani duvar örmeyi ve yukarıdan kitle seferberliği inşa etmeyi) tamamen ayrı olarak düşünmemek gerekir. 20. Yüzyıl’ın sosyal, demokratik kapitalizminin yerleşmesi, palazlanması için faşizmin tasfiye edilmesi gerekmişti. Duvarlar arkasına çekilme stratejisi ise, totaliter yöntemlerle senteze açık (aslında İsrail, bu alanda da bir öncül). Ak Parti faşizanlaştıkça ABD ile ciddi sürtüşmeler yaşaması kaçınılmaz. Ancak parti tamamen kendini kaybetmedikçe, hem stratejik, hem ideolojik olarak ABD ile sıkı bir alışveriş içinde olabilir. Sonuç olarak da tek tornadan çıkmış faşist rejimler yerine, bu iki stratejiyi esnek biçimde birleştiren bir sürü faşizan ve otoriter rejim yayılabilir dünyaya. Böyle bir durumda Ak Parti iktidarı basitçe radikal İslami bir rejime dönüşmek yerine, neoliberalizmin, faşizmin, muhafazakarlığın ve cihadi İslamcılığın dalgalı bir bileşimi haline gelecektir. Böylesi bir fırsatçılığa “radikal” sıfatını değer görmek, uyanık ideolog ve bürokratlara gereğinden fazla şeref bahşetmek olur.

Siz nefes alabiliyor musunuz?

Bu gidişatı elimiz kolumuz bağlı seyretmemenin tek bir yolu var. Sadece “tehlike”yi değil, küresel başkaldırıyı da (olumlu ve gayet olumsuz yanlarıyla) ciddiye almak. Türkiye’yi (ve dünyayı) bu iki stratejinin (duvar örmenin ve faşizanlaşmanın) yaratacağı korkunç kabustan kurtarmanın tek yolu, şu anda ortak bir yönü ve dili olmayan başkaldırının, somut ve ikna edici alternatifler ortaya koyması. İslami hareketi en iyi tanıyan isimlerden biri olan Nuray Mert’in, rejim ve entelijensiyasındaki değişimi ele alan (ve “tehlikenin farkında mısınız” diye soran) yazısı hayli önemli. Tehlikenin farkında olmak elbette gerekli ama, yeterli değil. Meseleyi dindar-laik kamplaşmasına hapsetmemek için, küresel çözülüşün ve başkaldırının da farkında olmak lazım.

***

Milyonlarca ağacı kısacık bir yaz mevsiminde kesilen, ortak alanları günbegün yok edilen, kimi çocuk parkları dahi lağım kokan İstanbul’dayım şu an, ve nefes alamıyorum. Eric Garner’ı katleden el benim boğazımda sanki. Yıllardır Türkiye’nin dört bir yanında madencileri boğan eller de çelik bir yumruğa dönüşme azmiyle gırtlağıma doğru uzanıyor. Ciğerlerim daralırken beni ayakta tutan tek şey, nefessizlerin birleşme ihtimali. Ferguson’dan, Soma’dan, Sidi Bouzid’den bir uğultu geliyor kulağıma: “nefes alamıyorum”. Gezegenin geleceği bu sesin bir alternatife dönüşmesine bağlı.

Cihan Tuğal – www.t24.com.tr

Okyanusların tüm plastikleri ilk defa ‘su yüzüne” çıktı

Guardian gazetesinde 10 Aralık Perşembe günü Oliver Milman imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete ekibinden Pelin Atakan‘ın çevirisi ile sunuyoruz

* * *

Bugüne kadar plastik kirliliği üzerine yapılmış en kapsamlı araştırma, 5 trilyondan fazla plastik parçasının okyanuslarımızda yüzdüğünü söylüyor.

5 trilyondan fazla plastik parçası (bu parçaları bir araya getirip tartarsak ağırlığı yaklaşık 296,000 ton) dünyanın okyanuslarında yüzüyor, besin zincirine baştan uca zarar veriyor.

Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Şili, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan bilim insanlarının topladıkları bilgiler gösteriyor ki bunların çoğunluğu 5mm’den kısa ‘mikro plastik’ler.

Plastik atıklar okyanus yaban hayatına zarar vermesinin yanısıra balıkların besin zincirini de etkiliyor  Fotoğraf: Bryce Groark/Alamy
Plastik atıklar okyanus yaban hayatına zarar vermesinin yanısıra balıkların besin zincirini de etkiliyor Fotoğraf: Bryce Groark/Alamy

6 yılı aşkın sürede gerçekleştirilen 24 sefer ile elde edilen bilgilerle okyanuslarda yüzen plastik parçaların hacmi hesaplandı. Bu parçalar çoğunlukla yiyecek ve içecek ambalajlarından ve giysilerden türüyor. PLOS One isimli dergide yayınlanan araştırma, okyanuslarda yüzen tüm boyutlardaki plastikleri inceleyen ilk çalışma.

Büyük parçalar fok gibi hayvanları boğabiliyor, küçük parçalarsa balıklar tarafından yutulabiliyor ve böylece plastikler insanlara kadar uzanan besin zincirine girmiş oluyor.

Plastiklerin besin zincirine girmesinin sorunlu oluşunun tek nedeni plastiklerin içerdiği kimyasallar değil; bu plastikler deniz ortamına girdiklerinde bazı kirletici maddelerine kendilerine çekiyorlar. Bu nedenle plastiklerin besin zincirine girmesi bu maddelerin de zincire girmesi anlamına geliyor.

“Plastik poşetleri yiyen deniz kaplumbağaları, olta yutan balıklar görüyoruz.” diyor Batı Avustralya Üniversitesi’nden araştırmacı Julia Reisse. “Aynı zamanda kimyasal etkileri de var. Plastik suya girdiği anda bir mıknatıs gibi yağlı kirleticileri kendine çekiyor.”

“Büyük balıklar küçükleri yiyor, en sonunda tabağımızda beliriyor. Ne kadar kirliliğin yutulduğunu söylemek çok zor ancak şüphe yok ki bu kirliliğin hatırı sayılır bir kısmının sebebi plastikler.”

Araştırmacılar küçük plastik parçalarını ağlarla topladılar, büyüklerini ise gemilerden gözlemlediler. Bengal Körfezi, Avustralya kıyıları, Hint Okyanusu ile Pasifik ve Atlantik Okyanuslarının kuzey ve güney bölgelerinin incelendiği araştırmada plastiklerin büyük çoğunluğu (268,940 ton) plastik poşetlerden balıkçıların kullandıkları malzemelerin artıklarına kadar birçok şeyden oluşuyor.

Dünyaya yayılan bu çöplerin büyük çoğunluğu 5 büyük okyanusun plastikleri girdaplarında birikiyor. Bu girdaplar alanlarındaki plastikleri çalkalayıp ayaklandıran dairesel akıntılar. Her büyük okyanusun plastikle dolmuş girdapları var. Büyüklüğü yaklaşık ABD’nin Teksas eyaleti kadar olan Pasifik’teki ünlü “çöp adası” da bu plastik dolu girdaplardan biri.

Reisser, çöpün dağılmış halde olduğu bir girdabı baştan uca gemiyle katetmenin “plastik bir çorba”nın üzerinde yolculuk yapmak gibi olduğunu söylüyor.

“Eğer bir ağı bırakırsanız suya, yarım saat içinde ağ deniz yaşamından çok plastikle doluyor.” diyor Reisser. “Tam miktarı gözümüzde canlandırmak zor ama bu kütle tüm insanların biokütlesinden fazla. Bu kötüye gitme ihtimali çok yüksek epey korkutucu bir problem.”

Araştırma gösteriyor ki girdapların kendileri probleme katkıda bulunuyorlar; plastikleri etrafa dağıtmadan önce bir ‘parçalayıcı, öğütücü’ gibi hareket ediyorlar.

“Bulduklarımız gösteriyor ki 5 alt tropikal (dönence altı) girdabın ortalarında bulunan çöp adaları dünyanın yüzen tüm plastiklerinin son durakları değil.” diyor raporun eş yazarlarından Marcus Eriksen ve ekliyor: “Mikro-plastiklerin son maçı tüm okyanus ekosistemleriyle etkileşimleri olacak.”

Tüm dünyada yüzen plastikler hakkında bilgi toplayıp bir arada inceleyerek türünün ilk örneği olan bu araştırma, gelecekte okyanuslardaki ‘çer çöp’ün miktarıyla ilgili gündeme gelecek konulara yol haritası olacak.

Araştırmacılar tek kullanımlık plastiklerin üretiminin artması sebebiyle hacmin artacağını öngörüyorlar. Şu an dünyadaki plastiklerin yalnızca %5’i geri dönüşüme girdi(giriyor).

“Birçok şey bir kez kullanılıyor ve geri dönüştürülmüyor.” diyor Reisser. “Plastik kullanımımızı iyileştirmeliyiz. Aynı zamanda okyanuslardaki plastikleri inceleyemeye de devam edersek konu hakkında daha iyi bir anlayışa ulaşırız. İyimserim, ancak karar alıcıların problemi anlamalarını sağlamalıyız. Bir kısmı bunu yapıyor: Almanya örneğin, bu ülkedeki üreticiler ürettikleri artıklarda da sorumlular. Eğer üreticilere daha çok sorumluluk yüklersen bu çözümün bir parçası olabilir.”

 

Haberin İngilizce Orjinali

Haber: Oliver Milman

Yeşil Gazete için çeviren: Pelin Atakan

(Yeşil Gazete, Guardian)

Kürar – Ekşi Sözlük / M. Uçan

Kürar: v. Melike Uzun’un zehir-zemberek ikinci kitabı. bkz. novella.

Daha önce “Ateş Öyküleri”yle bir parça Nemrut’un ateşini üzerimize taşıyan Melike Uzun bu kez de Ebu Turab’ın tüm lanetiyle estirdiği rüzgârla karşımızda. Temelinde Habil’le Kabil’den günümüze taşınan -söylenceye göre Ebu Turab ve Mülcem’le ivme kazanan- hiçbir zaman da etkisini kaybetmeyecek bir paradoksu konu alan Uzun, iyiyle kötünün çekişmesini sıradan bir anlatımın dışına çıkarak simgeleştirmiş bu kitabında. Bir yanda kuyruğunun geçebildiği her yerden geçip istediği hayatları zehir-zıkkım eden ve bunu yaparken de yeteneği sayesinde kendini pek belli etmeyen kötülüğün simgesi fare, diğer yanda sürekli mırıl mırıl sesler çıkarıp paçalarımıza sürtünerek ‘ben buradayım’ demesine rağmen çok az kimsenin duyup görebildiği iyiliğin simgesi kedi ve bunların yüklendikleri anlamlarla birlikte sıradan görünen durağan hayatların dehşet saçan içerikleri…

1 Kürar - m uzun kapak

Melike Uzun, Gün yeni doğuyordu. Bundan böyle her sabaha bitmek bilmez bir savaşın kızılı düşecekti ve devamında, Ölümüm, iyilik yaptığımın elinden olacak, cümleleriyle yön verdiği kitabına kedilerin ardına fareleri salarak kızılın tüm tehlikeli tonlarına attığı net fırça darbeleriyle kendi dünyasında emin adımlarla ilerlerken her şey yoğun bir dumanın iki yakasında olup bitmesine rağmen ilkin boğazımızda her an bizi boğmaya çalışan bir elin varlığını ya da hükmetmenin insanı taştan bir Tanrı’ya çeviren soğukluğunu hissediyor insan, sonra da bir kâbusa uyanmak için gözlerini sıkıca kapatmış gibi… Her gün yüzlerce kez karşı karşıya kaldığımız, kıyılarından geçip dokunamadığımız, bakıp da göremediğimiz, çevresi bulutlar tarafından sarılıp ‘ötekiler’den ayrılan, bir şekilde pembe rengi ama eksik olan hayatları farklı ölüm şekilleriyle perçinleyen yazar, aslında hayatın tek gerçeği olan yok oluş temasının değişik varyasyonlarını ve bu varyasyonların diğer hayatlar üzerinde bıraktığı etkiyi usta bir psikiyatrın titizliğiyle gözümüze sokuyor. Kitabını sadece somut karakter ve sahnelerle bırakmayıp karakterlerin çocukluklarına inerek iç dünyalarında yaşadıkları çöküntüleri ve onları bu duruma getiren nedenleri anlatırken, Çocuk aklı bilemez, çocuk yüreği bilir bunu, zaman zaman kendisi susup sözü karakterlere bırakıyor. Söz gelimi bir annenin kocasına kızıp çocuklarını öldürmesinin içimizde yaratacağı nefreti önceden tahmin eden yazar, sözü kadına verdiğinde onun karşısında rahatlıkla sus-pus olabiliyoruz.

Melike Uzun
Melike Uzun
  1. Etkisi gittikçe artan bir rüzgâr, iliklerimize kadar üşüten soğuk, ruhumuza saplanan zehir-zemberek bir ok, etrafımızı sarıp sarmalayan pis koku, doğduğumuz yerlere gömemediğimiz acılar, her gün bavullarımızda özenle taşıdığımız tedirginlik, güvensizlik ve düşmanlık, acıyı bölüşmekten çok aynı kötü kaderi yaşıyor olmanın dayanılmaz ağırlığı, anımsamanın ve hatırlamanın içimizde açtığı derin tahribat, ‘ötekiler’ gibi çiçek-böceklerle pembeye boyayamadığımız çocukluğumuz, canlı annelerimizle ölü babalarımızın –ya da tersi- yakalarımıza yapışan sessiz kasabaları, her sabah peşine düştüğümüz bir umut, önceleri oyun bellediğimiz yaşadıklarımızın hayattan daha ağır olduğunu hissedip büyümemiz, bize masal diye anlatılanların aslında masaldan daha gerçek, ninelerimizin saç diye toprağa gömdükleri şeyin aslında kendi geçmişleri olduğu, en kırılgan yerlerimizden kanayışımız, sönmek istedikçe yanmamız, herkes kendi kıyısında boğulsun diye onları terk edişimiz, baldıran otuyla açlığımızı gidermeye çalışırken zehirlenmemiz ve en nihayetinde can verirken hepimizin gözünde aslında aynı acının olacağı gibi duyguları eski dünya-yeni dünya, şehir-kasaba, merkez-varoş sahneleriyle söylence, koku ve sesler eşliğinde sergileyen bastırılmış hayatlar silsilesi… Eminim ki okuduktan sonra zihninizde bir cümle çiçek tozu gibi varla yok arasında her yere taşınacak. Sonuç: Nasılsa herkes kendi kıyısında boğuluyor, “Yapacak bir şey yok.”

vii. Okuduktan sonra “Eğer bir şekilde Ankara yıkılmıyorsa Melike Uzun’un yüzü suyu hürmetinedir,” dediğim ve kurgusunu bir parça Bakış Açısı filmine benzettiğim Kürar, okurların ruhlarında dinmesine ihtimal vermediğim bir uğursuz rüzgâr…

Kürar/ Melike Uzun/ İletişim Yayınları, 2014/ 91 s.

*Bu tanıtım ayrıca Solfasol Gazetesi’nin ekim sayısında yayınlanmıştır.

2 M. Uçan

 

 

M. Uçan

Jeff Kinney – Saftrik Greg’in Günlüğü

Dünya üzerinde esen Saftrik Greg fırtınasını başlatan kitap olan Saftrik Greg’in Günlüğü, Jeff Kinney tarafından yazılan ve resimlenen bir kitap.

jeff-kinney

Ortaokula başlayan Greg’in bir öğrenim yılı boyunca başından geçenler eğlenceli bir dille ve çizimlerle de tatlandırılarak günlüğü üzerinden anlatılıyor. Çizimler oldukça basit ama tarzı sebebiyle çok eğlenceli.

Belirgin bir özelliği olmayan sıradan bir çocuk olan Greg, farklı olmak adına sınıfın soytarısı olmaya bile razıdır. Ama işler genellikle planladığı gibi gitmez. Pek taliplisi olmadığı halde okulun saymanı seçilemez, çocukları korkuttuğu için güvenlik kolundan atılır, okul gazetesinin çizgi roman bandında istediği popülerliği elde edemez, bu arada ezik bulduğu arkadaşı Rowley bile onu terk eder. Dediğim dedik annesi, pek anlaşamadığı babası, baş belası abisi Rodrick, ayak bağı kardeşi Manny ve biraz saf arkadaşı Rowley kitabın diğer kahramanları.

saftrik greg 2

2010 yılında aynı adla sinemaya da aktarılan kitaptan oldukça eğlenceli, kahkaha sesi yüksek bir film çıkmış. Ancak kitap ve filmin ufak tefek de olsa farklılıklar içermesi sebebiyle, her ikisinin ayrı ayrı tadına bakmak gerektiğini düşünenlerdenim.

saftirik-gregin-gunlugu

Dokuz yaşından itibaren tüm çocuklara ve çocuk kalanlara tavsiye edebileceğim kitabı okurken epeyce güldüğümü de söylemeliyim. Adı sebebiyle kitaba uzak duran ebeveynlere tavsiyem, önce kitabı siz okuyun, gülmezseniz çocuğunuza okutmayın.

Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.

http://www.uzmantv.com/saftirik-gregin-gunlugu-nasil-bir-kitap-serisidir

 

Nehir ve Fırat Pürselim

Mehmet-Fırat-ve-Nehir-Pürselim

Yeni bir gecekondu hareketi ile kentler dönüşebilir mi? – Miraz Rûspî

Kent Reformu ve Yeni Gece Kondu Hareketi‘ tek bir kitap gibi görünse de iki yüzü, iki ayrı başlığı olan iki ayrı kitap. Birinci kitap kent reformu ve yeni gecekondu hareketi ile ilişki kurarak dünyadan örnekler ve Metin Yeğin’in bu konuya ilişkin önerilerini okuyucuya sunarken ikinci bölüm Alker tekniği ile Horasan harcının yapımını anlatan bir tür kılavuz kitap. Teoriyi pratikle birleştirip evimizi ne şekilde inşaa edebileceğimizi anlatıyor. Kitaptaki yazılar Metin Yeğin‘e çizimler ise Merve T. Tanok‘a ait.

6 kent reformu

Birinci Kitap kapitalist kent anlayışına karşı Eko-Kentler Alternatifi ve Eko Topluluk Üzerine notlar başlığıyla başlıyor. Kent Reformu ve Yeni Gecekondu Hareketi isimli kitap uzun süreden beri takip ettiğim Metin Yeğin’in söyleşilerinde, panellerinde ve köşe yazılarında sözünü ettiği bu topraklar için yeni sayılabilecek reform önerileri. Yeğin’in Latin Amerika’dan mücadele, direniş ve yaşam hikayeleri ile zenginleştirdiği kitap kentleri; kapitalizmin en büyük dayanağı ve bir tür temerküz kampı dönüşen şehirleri yıkmak şu an için imkansız göründüğü için kapitalizm dışı kendine yeten, üretici ve ekolojik kentlerin nasıl yaratılabileceği üzerinde duruyor.

Metin Yeğin
Metin Yeğin

Kitap; köyden kente göçün insanları üretici bir hayat tarzından tüketici kent merkezlerine taşımayı hedefleyen kapitalizmin sistematik olarak uyguladığı yoğun psikolojik ve ekonomik yöntemlerinin bir sonucu olarak kısmen başarıya ulaştı. İktidarın kişileri mülksüzleştirdiğini iktidar yanlısı kent mimarisi ile kimliksizleştirerek doğasına yabancılaştırıp denetim altına alma çabası içinde olduğu için günümüz dünyasında mekan isyanlarının ortaya çıktığını-çıkacağını (ki Gezi parkı da bu mekan isyanlarından birisiydi) öngören kitap, mekan isyanlarının bir harekete evrilmesi ve yeni bir kent yaratımı için itici güç olması için yapılması gerekenleri sıralıyor. Sokak kooperatifleri ve ekoloji kooperatifleri ile yeni bir ekonomik örgütlenmenin yollarını anlatmanın yanısıra Metin Yeğin uzun süreden beri dillendirdiği belediyelerin evsiz insanlara ev yapılması için toprak dağıtarak yeni gecekondu hareketine ön ayak olması gerektiğini söylerken toprağın erkeğe değil de kadına dağıtılması sayesinde erkek egemen toplum yapısını da büyük bir yıkıma uğrayacağını savunuyor.

Ax û Av kooperatifi

Diğer taraftan ‘Kent Reformu ve Yeni Bir Gecekondu Hareketi’ kitabının ortaya çıkışında büyük etkisi olduğuna inandığım Viranşehir’deki Ax û Av komünleri hakkında nedense çok az bilgi var. Sonuçları ne olursa olsun müthiş bir deneyim olan Ax û Av kooperatifi‘ne bu kadar az yer verilmesi büyük bir eksiklik. Yazılarda bir dağınıklık var çünkü birinci bölüm kapitalist kent anlayışına karşı alternatif eko-topluluklar üzerine notlar başlığını taşımadığından bu kısmen anlaşılır bir durumsa da kendi adıma yazıların birbirine bağlanmakta zorlanan notlar yerine aradaki boşlukları daha az olan içice girişik bir yapıda olmasını beklerdim. Pratik yaşama dayanma iddiasında bulunan kitabın bence en büyük handikapı Metin Yeğin’in konuşmalarında da ruhumuza yayılan o görkemli coşkuyu kitap aracılığıyla da bizlere ulaştırmada başarılı olmuşsa da bu söylem ile uygulama arasındaki derin boşluğu görmemize engel olamıyor. Özellikle kitapta geçen uygulamaların bölge insanın -aslında insan- faktörüyle ortaya çıkacak problemler göz ardı ediliyor. Ayrıca kitabın dilinde – Metin Yeğin’in panellerinde de aynı dil hakim- insana bütüncül bir varlık olarak bakmak yerine daha salt isyancı bir canlı olarak ele alınması kitabın bence bir diğer handikapı ve ortaya çıkabilecek bir gecekondu hareketinin de üzerinde durulması gereken sorunlarından biri.

Kendi Evini Kendin Yap Kılavuzu

İkinci Kitap “Kendi Evini Kendin Yap Kılavuzu” söylemi pratiğe dökülmüş hali. Birinci kitap tamamlanmış. Alker ve horasan harcı gibi ekolojik ev yapım yöntemleri basit ve anlaşılır bir dille anlatılmış. Resimler çok iyi çizilmiş. İkinci kitabın tek sorunlu kısmı el yazısının tercih edilmesi. Kitaba sıcak bir hava veren bu yazı stili benim gibi el yazısı ile yazı yazan birini dahi olurken çok zorluyor. El yazısı dışında çok iyi düşünülmüş ve iyi ki de yazılmış. (artık benim de bir ev yapım rehberim var)

Son olarak belediyenin şimdiye kadar evlerini yıktığı gecekondu yapan evsizlere arazi dağıtması yeni bir kent hareketine evrilir mi? Tam burada sorulması gereken bir diğer soru geçmişte yapılan gecekondulardan ve dönüştükleri durumdan memnun muyuz? Bir söyleşisinde Metin beraberce inşa ettikleri gecekondu sahiplerinin şimdi kendilerine ev vermediğini anlatmıştı. Bu açıklamadan da yola çıkarak geçmişe dönüp gecekondulaşmayla tek başına yeni bir kent hareketi yaratılacağına inanmıyorum. Ancak kitapta da geçen sokak kooperatifleri, ekoloji kooperatifleriyle kendi ekonomik alt yapısını yaratan meclisleri olan ve kendine yeten ekolojik evlerden oluşan yeni bir tür gecekondulaşma –ya da yeni bir isim bulmak gerekecek- bir harekete, yeni bir dünya düşüne dönüşebilir.

Bu yazı mirazruspi.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

Miraz Rusipi

 

 

Miraz Rûsipî

Erdoğan Rejimi’nin sonu ne olacak? – Baskın Oran

Çağdaşlaşamayan, tersine daha da otoriterleşen modellerin sonu ne olduysa, aynen öyle olacak: Birdenbire çöküş.

Yurt dışından örneklere hiç girmeyelim. Demokrasi döneminde çağdaşlaşamamak yüzünden çöken Sovyet modeli’ni hatırlatıp geçelim. Yurt içinde kendinden önce iki model var: Osmanlı modeli ve Kemalist model.

OSMANLI VE KEMALİZM

Osmanlı, 1839’da devlet’i çağdaşlaştırmaya girişti. Ama sürdüremedi. Milliyetçilik çağında daha da otoriterliğe gömüldü. Hatta, 1915’te yüz binlerce Ermeni vatandaşını kesti. Zaten daha 16. Yüzyılda, çağdaş dünyanın merkantilizmini (okyanuslara açılan ticaret kapitalizmini) ıskaladığı için geri kalmıştı; uzatmaları oynuyordu: Ömrünün son asrını B. Britanya-Rusya rekabetine borçluydu. Çöktü.

Kemalizm, işgalden kurtarıp sıfırdan kurduğu devlet’i 1920’lerde çağdaşlaştırmaya girişti. Fakat zaman içinde insan’a yani demokrasiye geçen Batı’nın aksine, çağdaş demokrasiye bir türlü evrilemedi. Çünkü 1930’ların (döneme göre doğal olan) otoriterliğini oda sıcaklığına getirmek için mükemmel bir fırsat sunan Demokrat Parti’yi 27 Mayıs 1960 askerî darbesiyle düşürdü. Ardından da seri darbeci oldu. Zaten kitleler nezdinde meşruluğu Kurtuluş Savaşı anıları üzerine bina edilmişti. Devlet’ten insan’a geçemeyince çöktü. Şimdi CHP’deki demokratlar enkazdan ne kurtarıp adam edebiliriz diye çırpınıyorlar.

ERDOĞANİZM

Erdoğan Rejimi, 2003-2004’te Türkiye’yi hem devlet düzeni hem insan özgürlüğü açısından AB Uyum Paketleri’yle çok takdir edilesi biçimde çağdaşlaştırmaya girişti.

Fakat özellikle 2011’den itibaren gün be gün otoriterleşti. Bu otoriterliği de, diğer iki modelde ancak eser miktarda görülen yolsuzlukları büyük bir pişkinlikle örtbas etmek için kullanıyor. İnsan’ın tek değer haline geldiği çağdaş dünyada Türkiye’yi bir açıkhava tutukevine döndürdü. Çatının üstüne ağırlık bindikçe biniyor: Korkunç bir gözükaralık ve frensizlikle götürülen korkunç bir açgözlülük ve baskı. Hiçbir toplum buna fazla dayanamaz. Çökecek. Bir ekonomik krize bakar.

Kemalizm, Avrupa’da faşizmin kural olduğu 1920 ve 30’larda Kürtleri, demokratları ve dindarları devlet terörüyle bastırmıştı; Ebedi Şef rejimiyle Kuvvetler Ayrılığı’nı yok etmişti; devleti baskı kanunlarıyla, halkı da eğitim yoluyla yukarıdan değiştirmeye girişmişti; din konusunda topluma Diyanet yoluyla baskı yapmıştı.

Şimdi Erdoğan Rejimi bunları, amacı yüz seksen derece tersyüz ederek, 21. Yüzyılda sivil toplum Türkiyesi’ne uyguluyor:

KÜRTLER VE DEMOKRATLAR

Kürtleri aptal yerine koyuyor: Yıllardır ciddi hiçbir şey vermeden ve vaatte bulunmadan, “Önce kamu düzeni, sonra silaha veda” sloganıyla sürekli oyalıyor. Silahların susmasını reform yapmak için değil, TOKİ’ye yüzlerce kalekol inşa ettirmek için kullanıyor . Cumhuriyet’le yaşıt Kürt meselesinde emniyet supabı diye bir şey bırakmıyor.  Ve bunun adını da Barış Süreci koyuyor.

Demokrasiye yaptıklarının hangi birini yazacaksın? Makul şüphe kod adlı “güvenlik paketi”ni mi? TMMOB’ye bile el koyma çabalarını mı?  Ağaçları koruyanlara ve iş arayanlara gaz bombası ve basınçlı su atmayı mı? Milli irade tarifi olarak “İsteseler de istemeseler de bu ülkede Osmanlıca öğrenilecek ve öğretilecek”  lafını mı?

YARGI

Yargı’yı vesayete alarak Kuvvetler Ayrımı’nı sıfırlıyor: HSYK’yı ele geçirince derhal yandaşı olmayan savcı ve yargıçları tasfiye etti. Sayıştay denetimini devreden çıkardı: Önce Temmuz 2012’de bir torba kanunla bağımsız denetimi budadı (link), ardından 2013 bütçesini Sayıştay raporları olmaksızın geçirdi , sonra da Sayıştay denetimlerinin 2013’ten itibaren tekrar başlayacağına ilişkin Maliye açıklamasına rağmen Aralık 2013 yönetmelik değişikliğiyle  kamu kurumlarını Sayıştay denetiminden 3 yıl daha bağışık tuttu .

AYM’den nefret ediyor. Yargı kararı olmaksızın internet kapatma, internet bilgileri toplama, memuru göreve iadenin 2 yıl geciktirilmesi gibi antidemokratik torba kanun hükümlerini Ekim 2014 başında iptal eden Yüce Mahkeme’yi tehdit etti: “Yeni Türkiye’de AYM’ye yer yoktur. Cüppeni çıkartacaksın Haşim Efendi!” Seçim barajı hakkında karar verilecek, Adalet Bakanı konuştu: “Mahkemeler seçimlere dönük mühendislik yapamaz, siyasete ayar veremez” . AKP’li Anayasa Hukuku Profesörü Burhan Kuzu ise tehdit etti: “Seçim barajı kaldırılırsa yok hükmünde sayarız, karar uygulanmaz. Bu Anayasa Mahkemesi’ni kalsın mı gitsin mi noktasına getirir” .

Uluslararası yargı kararlarını çöpe atıyor. AİHM kararlarını uygulamayacağını artık meydan okur gibi açıkça ilan ediyor. Bu da, hayrettir, Uluslararası ilişkiler profesörü Davutoğlu’na nasip oldu:

Mayıs 2014 Kıbrıs tazminat kararında Dışişleri Bakanı Davutoğlu: “Biz G. Kıbrıs’ı tanımıyoruz, ödemeyeceğiz”. Eylül 2014 zorunlu din dersleri kararında Başbakan Davutoğlu: “AİHM’de farklı nasıl kararlar verildiği malum” . Aralık 2014 cemevleri kararında yine Başbakan Davutoğlu: “Çalışmalarımızı etkileyecek bir durum değil. Biz kendi yolumuza devam edeceğiz” .

PALALI ESNAFA GÖREV EMRİ

Üstelik, iki şey daha var:

1) Kemalizm’in önemli başarıları vardı. Mesela dev sanayi tesisleri kuruyordu. Erdoğan haraç mezat satıyor, yerine yandaşlarına dev AVM’ler kurduruyor. Dış politikada başımızı belaya sokmuyordu. Bu, çok fena sokuyor.

Bıraksan milis gücü kuracak; esnafı gençlere karşı kışkırtıyor . Buradan tahmin ediyoruz ki, Gezi’deki palalı maganda müsveddesi haberini duyup videosunu izleyince  içi içine sığmamış, ‘Budur işte, budur!’ diye bağırmış.

Öğrenci evlerini bastırtıyor , Kadının eşit olmadığını söyleyip koca dayağına zemin hazırlıyor.

2) Tüm dünyada İslamcılığın terörizmle özdeşleştiği bir ortamda Türkiye’yi Sünni İslamlaştırmaya çalışıyor. 2.129 İmam-Hatip okuluna 2014’te 415 tanenin daha eklendiği , imam-hatip öğrencilerinin 11 yılda 7 kat arttığı Türkiye’de son Milli Eğitim Şurası kararları yeter. Felsefe dersinin ortaokul öğretim programına konulması reddedilirken, matematik ve fen dersleri hiç söz konusu edilmezken, şu tavsiyeler yapıldı:

SÜNNİ İSLAMLAŞTIRMA ŞURASI

36-72 aylık çocuklara okulda, “Allah kavramı ve Allah sevgisi” kazandırılacak, “cennet ve cehennem kavramları” öğretilecek. İslam kültürüne ilişkin masallar anlatılacak. Din dersi (pardon, “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi) artık ilkokul 1’den başlayacak. “İnsan Hakları, Yurttaşlık ve Demokrasi” dersi ilkokuldan kaldırılacak. Doğum günü kutlamalarına Hıristiyan âdeti diye sinir olan zihniyet, okullarda Hz. Muhammed’in Kutlu Doğum haftasını kutlattıracak. Hafızlık için ortaokula 1 değil artık 2 yıl ara verilebilecek. Otelcilik ve Turizm liselerinden alkollü içki hazırlama dersi kaldırılacak (link). Osmanlıca dersi liselerde seçimlik olmak şartıyla tamamen makul ama, onun amacı eski yazıyı öğretmek değil Kur’an okutturmak.

Bunlar, toplumu Sünni İslamlaştırma adımları. MEB bütün bunları tek bir telefonla engelleyebilirdi. Şimdi uygularsa, ‘Ne yapayım, alttan talep geldi’ diyecek. Uygun bir zaman kollamak için ertelerse, ‘Bakın, nasıl demokratım!’ diyecek.

Erdoğan Rejimi çökecek, çünkü sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da umutlarını perişan etti. Türkiye’ninkileri etti, çünkü 1930’ların milliyetçi aşırılıklarını ihtiva etmeyen muhafazakar demokrat bir parti, rejimi oda sıcaklığına suhuletle getirip büyük hizmet görebilirdi. Dünyanınkileri etti, çünkü AKP İslam ile demokrasinin evlenmesini sağlayıp Ortadoğu başta olmak üzere tüm gezegene barış örneği olabilirdi.

Türkiye’nin umudunu önce 27 Mayıs’taki Kemalist askerî darbe yok etmişti, şimdi AKP ediyor. Dünyanın umudunu ise AKP’nin lideri Recep Tayyip Erdoğan. Yatacak yeri yoktur. İntikam ona daha tatlı geldi.

Baskın Oran – AGOS

Bir Pazar Gezisi yazısı – Gülru Hotinli

İstanbul’un yeşil alanlarına, Pazar günü gezileri giderek daha çok acı veriyor. Bu hafta sonu Yeşil Adımlar Derneği ve InEnArt platformu üyelerinden bir grup, Kuzey Ormanları Savunması ekibinden arkadaşlar Şehir Plancıları Odasında buluştuk. 23 kişi vardık. Amacımız 3. Havaalanı ve 3. Köprü alanlarında bir inceleme gezisi yapmak, inşaat alanını dolaşarak doğanın tahribini yakından görmekti. Sabah yola çıkmadan önce, bölgede olan bitenleri haritalarla, belgelerle gözden geçirdik…

31

– 2009’da onaylanan çevre düzeni planında, kuzeydeki ormanlık alanın korunması kararını tekrar hatırladık ve şayet gerekirse yapılması öngörülen, güneydeki 3. Havaalanının yerine iç sıkıntılarıyla göz attık.

– Bölgenin topoğrafyasının 3.köprü ve 3. havaalanı yapmaya ne derece uygun olmadığını,

-Meteorolojik istatistiklere bakarak, bölgedeki hava durumunun uçuşları nasıl zorlayacağını,

-Kuş göçünün yol açacağı kaza ihtimallerini tartıştık.

Kısaca, yıkıma karşı çıkanların ortak aklı ve sağ duyusuyla, yani istatiklere, bilime ve hukuğa dayalı bilgiler aldık.

Burada olup bitenler; ne plan, ne hukuk, ne demokrasi, ne katılım, ne ekoloji, ne sürdürülebilirlik kavramları üzerinden ele alınabilir…

Yeni Türkiye ütopyasının yeni İstanbul planları günümüzün gerçek ötesi video oyunlarına benziyor… Çok sert, gerilim ve yıkıcılıkla dolu bir yeni şehir yaratma oyunu gibi…Oyunun adının bir yerinde mutlaka MEGA kelimesi olmalı. Ancak bu oyunu kurgulayanlar, gerçeğin birçok boyutunu – toprağın yumuşaklığını, su havzaları ve biyolojik çeşitliliği, sosyal kültürel yaşama etkisini, ekonomik yükünü ve hakkaniyetten uzaklığını görmezden geldiler ve oyun bir süre sonra kendi kendini mahvedecek, sürdüremeyecek.

Denize yakin alanlarda inşaa edilmeye çalışan havaalanı yolları çöküyor, inşaat içerilere, karaya doğru kaydırılıyor. Yolda birkaç tepeye çıkıp etrafa Sayfa 2/4göz atınca, ne büyük bir alanda ağaç kesimi yapıldığı görülebilir. Kum taşıyan, çimento taşıyan kamyonlar, inşaat araçları her tarafta…

32

Dönüşüm tesisi yetkilisine dönüşümle ilgiliyiz dedik. O da; “ Burası tam yeridir. İnşaat molozlarıyla göletleri kurutuyoruz burada” diye açıkladı. Ormanlık alanda büyük alanlar, çöp depolama alanına dönüştürülmüş. Gri ve büyük üzerinde metan gazı tahliye bacaları…

Özetle, Pazar gezimizde tanık olduklarımız; büyük çapta ağaç kesimi, göletlerin molozlar dökülerek kurutulması ve çöp depolarına çevrilmesi. Çamurlu yollar dolusu kamyonlar, kamyonlar dolusu çamurlu yollar.

Bölgedeki Yeniköy bu mega projeler taraftarıymış, karşı fikirdekilere pek hoş davranmıyorlar, Ağaçlı köyü ise daha bilincli, Kuzey Ormanları Savunması (KOS), 14 Aralik, Pazar günü bu köyde buluşacak, süregelen KOS etkinliklerinden en yakın tarihteki bu buluşma.

33

Düşünmenin, düşünmemenin, eyleme geçmenin, geçmemenin ahlaki ve vicadani sonuçları var…

Kamusal alanları, müşterekleri savunmak, ancak iktidarlara belli bir mesafede durmakla başlıyor. Bu şirketlerin çalışanları, mühendisler, işçiler, finansçılar, arazileri para edecek diye sevinenler, bakıp gecenler, durdurmaya çalışanlar vb., herbirimizin mesafesi ayrı ölçülerde…

Sorulsa, kredileri bulmaya çalışan bankacılar çabalarıyla övünür, “dönüşüm tesisinden” sorumlu mühendis; “ben işimi en doğru şekilde yapmaya çalışıyorum” der, molozları gölete atan işletmedekiler de işlerinin hakkını veriyor…

Diğer yanda havalanları yetmiyor diye kestirip atanlarin çoğu da alternatif ne olabilir…zahmet etmeyecekler ve bu liste böyle uzar gider… Bunları düşünürken benim içimde de Hannah Arendt’in “Kötülüğün sıradanlığı” tespiti içimde satır satır büyür … “Hiçbir şey yaptıklarımızı düşünmekten daha önemli değildir.”H.A.

Bu da günümüze özgü, yeni tür gezi yazılarından olsun…

Fotoğraflar: Nafiz Güder, Ömer Can Bozkurt

 

Gülru Hotinli

“Yeni Türkiye” İnşa Edilirken Esnaf – Haluk Gerger

Geçtiğimiz günlerde Erdoğan’ın esnafın işlevlerine ilişkin olarak söyledikleri, Gezi cinayetlerine göndermeler ışığında ele alındı. Bu arada, Mussolini İtalyası’nın “Kara Gömlekliler”ine ve Hitler Almanyası’nın SA’larına atıfta bulunanlar da oldu. Bu yaklaşımlar kuşkusuz son derece isabetli perspektifler içermekteydiler ama gündemin akıcılığı içinde daha fazla geliştirilemeden kaldılar.

Oysa, Yeni Türkiye’ye ilişkin yaşamsal önemde ipuçları verdiğinden, bu konu üzerinde daha fazla durmak gerekiyor.

Önce Erdogan’ın söylediklerini anımsayalım: “Bizim medeniyetimizde esnaf gerektiğinde askerdir, alperendir, gerektiğinde vatanını savunan şehittir, gazidir, kahramandır. Gerektiğinde asayişi tesis eden polistir, gerektiğinde adaleti sağlayan hakimdir, hakemdir, gerektiğinde de şefkatli kardeştir.”

“Eski Türkiye”nin “sivillerle bırakılamayacak önemdeki” tepeden inme resmi üniformalı faşizminde, vurucu derin güç, devlet içinde hiyerarşik olarak örgütlenmiş “Özel Harp Dairesi” (Gladio) idi. Siviller, kışkırtma amaçlı olarak toplumsal olaylarda kullanılır, sonra gerektiğinde tasfiye edilirlerdi. Bu manada, “Kanlı Pazar”lar, tepeden inme faşizmin, buz kıran gemiler gibi, “yol açıcı” araçları işlevi görürdü. Bunların elemanları da geçici hizmet personeli olarak salt kışkırtıcı işlevleriyle ele alınır, “çapulcu ayaktakımı” mertebesinde değerlendirilirlerdi. “Sokak hakimiyeti” de nihayetinde, devletin kolluk kuvvetlerinin uhdesine alınırdı.

Aşağıdan neşet eden faşizmlerde ise, durum farklıdır. Bu versiyonda, toplumsal katmanların vurucu güçleri çeşitli organizasyonlarla sürekli asayiş ve tedhiş görevleriyle yapılandırılırlar. Onların “sokak eylemlilik ve hakimiyetleri” süreklilik arzeder, projenin temel payandalarından biri olarak ele alınır. Sadece iktidara yürüyüşte bir araç olarak kullanılmazlar, bizzat iktidardayken yönetim erkinin organik parçası sayılırlar.

Sivil versiyonda, bu yapılanmaların şiddete dayalı “mahalle/semt baskısı”, faşizmin kolluk kuvvetleri düzeninin can damarı sayılırlar.

Bu kadarla da kalmaz; faşist projede, toplumsal yaşamın sıkı denetim altında pek çok düzlemde yeniden üretilmesinde bu aşağıdan paralel örgütlenmiş sosyal güçler çok boyutlu işlevler ve yetkilerle donatılırlar. Bu, hem sivil versiyonun kendisinin, hem de bu toplumsal güçlerin ayırdedici özelliklerinden başlıcasını oluşturur.

Sivil versiyonda, yeniden üretmeye ve toplumsal derinlik yaratmaya yönelik işlevleriyle kurumsal, kalıcı-yapısal özelliğe sahip bu organizmalar, yerinde ideolojik denetim misyonu da üstlenirler, sistemik meşruiyete dayalı şiddet kullanma, asayiş sağlama ve düzeni aktif koruma hakkıyla görevlendirilir, “resmi” faşizme böylece pek çok koldan eklemlenirler. Giderek de, onun bir uzvu olma nitelikleriyle, mütemmim cüzü haline gelirler.

Esnaf, kapitalizmde “özel sektör”ün krizlere en açık olan korumasız kesimlerindendir. Esnaf, kapitalizmin her yapısal döngüsünde krize girer. Kapitalizm gelişir ve kapsayıcılığı artarken esnafı krize sokar. “Küçük adam”ın, “büyük market karşısında küçük bakkal”ın, “tekeller karşısında küçük işletmeler”in trajedisi, en önce ve en fazla tahribatla esnafı vurarak başlar.

Kapitalizmin periyodik durgunluk ve kriz safhalarında da esnaf yaşamsal ölçülerde darbeler alır. Buna karşılık, hem ideolojik/kültürel olarak, hem sınıfsal dinamiklerle ve ekonomik/sosyal varoluşuyla esnaf, kapitalizme organik bağlarla rabıtalanmiştır. Bu konumu, esnafı, kriz içindeki burjuvazinin saldırganlığına yem yapar, sistemin kurbanı olarak kapitalizmin kendini kurtarma saldırganlığında hazır kuvvet tetikçiliğine kadar götürür, kendi kıyıcısının hizmetine sokar. Faşizm, burjuvazinin son çaresiyse, esnafın da ölüm döşeğindeki intiharvari çırpınışının son evresidir.

Ayrıca, zamanın ve kapitalistleşmenin öğütücülüğünde “eski” değerler aşınır, geleneksel insani/sosyal bağlar gevşer, farklı yaşam tarzları gündelik yaşamı zorlarken ortaya çıkması kaçınılmaz tepkiler gericiliğe ve faşizme toplumsal zemin hazırlarken özellikle kırsal kesim kökenli esnaf bunun yoğunlaşmış halini ifade eder.

Faşizm, kapitalizmin kriz koşullarında, bir yandan esnafın proletarya saflarına kaymasını önlemeye yönelir, bir yandan da işlevsel olarak lümpenleşmesini, deklase bir katmana indirgenerek çürütülmesini hedefler; bu haliyle de, onun faşizmin vurucu gücüne dönüşmesi sağlanmış olur.

Bugün faşizmin/kapitalizmin evrensel yasalarının bir de Türkiye’ye özgü özelliklerle sentezlenerek daha da etkinleştirilmesi sözkonusu.

Her şeyden önce unutmamak gerekir ki, AKP iktidarı sistemik bir kriz ve çöküşün ürünüdür, dolayısıyla, aynı zamanda, bir bunalım yönetimidir de. Bu iktidar çökmüş olanın yerine onun krizi üzerinde “yeni”yi inşa ediyor ve bu arada krizi de yönetmeye çalışıyor. Yani bugün, yeninin inşasıyla sistemin ölümcül krizi içiçe geçmiş durumdadır. Bu nedenle de, “Yeni”nin inşası içinde onun kendine özgü (bünyesel) faşist karakteriyle krizlerin kurtarıcısı faşizm yöntemi birlikte gidişe sinerji katıyorlar, onu ortaklaşa etkiyle belirliyorlar.

Erdoğan ve AKP iktidarı, “Anadolu Muhafazakarlığı”nı bir ideolojik saldırı aracı olarak başarıyla kullandı “Eski Türkiye”nin iktidar güçlerine karşı. Ardından bu unsuru, bir sosyal/politik güç olarak örgütleyip seferber etti. Onun müşteki olduğu her bir vakıa üzerinden kendisine bir taban oluşturdu, onun ihtiyaç ve taleplerinden bir “Hareket” yarattı ve sistem içi zorlu iktidar kavgasından zaferle çıktı. Büyük burjuvazinin buna dayalı katmanında da hükümetinin “hayat iksiri”ni buldu.

Eskisinin aksine devlet fideliğinde yetiştirilmeyen ve fakat kendi devlet cihazını ve siyasal iktidarını inşayı hedefleyen, esas olarak kendi dinamikleriyle gelişen her burjuva katmanı gibi, MÜSİAD örgütlü “Anadolu Kaplanları” ya da “Yeşil Sermaye” diye anılan bugünün yükselen sınıfının, esnaf ile özel bir ilişkisi, hısımlığı, “kök hücre/yumurta ikizi” naturası var. Esnafın sosyal/politik önemi buralardan da kaynaklanıyor.

Birkaç yıl önce Almanya’da bir politikacı, sokakların özelleştirilerek üzerlerinde yer alan işletmelere satılmasını önermişti. Böylece, özel mülkiyete devredilmiş sokakların sahibi işletmeler kendi mülkleri üzerindeki protesto gösterilerini, “sokak hareketleri”ni engelleme hakkına da sahip olacaklardı.

Burjuva gericiliği, krizin bir aşamasında, evrensel hukuk normlarına uygun davranarak değil de, kaba “mülkiyet hakkı”na sığınarak baskı mekanizmalarını harekete geçirir.

Krizin ileri aşamalarında ve Türkiye gibi ülkelerdeyse, en gerici yasanın da yeri olmaz. Orman kanunlarına dayalı faşist inşaların tekçi saltanatlarında güç ve şiddetin egemenliği yasa-hukuk tanımaz, kestirmeden tek bir kişi, örgüt ya da grup hem hakim, hem savcı, hem polis, hem gardiyan, hem cellat olarak atanır. Her atanmış tetikçi, paralel yapılar halinde kendi hükmünü icra eder, hizmetine koşulduğu sermayenin faşizmini sadece kapitalist işbölümü yasalarına göre uygular.

“Yeni Türkiye”, şimdi inşa sürecinin bu yeni aşamasında, Anadolu muhafazakarlığının temel öğelerinden olan, evrensel ve kendine özgü özelliklerle sentezlenmiş “Gericilik” gerçekliğini, düzeninin bir “vurucu güç” unsuruna dönüştürmek; yaygın-paralel-sivil “tetikçi örgütlenme”nin tabanı yapmak; “sokakların efendisi” olarak hayatın efendisi sermayenin hizmetinde yapılandırmak; “terör ağası” rolünde yetkilendirmek peşinde.

Gericiliğin ve faşizmin mahalle/semt bazındaki paramiliter örgütlenmesi projesindeki muhayyel esnaf rolü, yıkıcı zihniyetin ardındaki Yeni Türkiye tasavvurunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Faşizmin simgelere verdiği özel önem malum. Yeni Türkiye’nin karanlık dehlizlerinde satırlar, şişler, döner bıçakları, yeni hayatımızı karartacak simgeler olarak tarihteki yerlerini almaya bileniyorlar.

Yeni Türkiye inşa ediliyor, rejimiyle, yasalarıyla, toplumsal altyapısıyla, ideolojisiyle, kurumlarıyla, şiddet araçlarıyla, simgeleriyle. Bu yazıda bu unsurların birine değindim sadece..

Haluk Gerger – Bianet / biamag