Ana Sayfa Blog Sayfa 3799

Gerçekçi çözüm Halkların İklim Zirvesi’ndeydi – Lima izlenimleri-10 ve son [12. gün]

Lima İklim Zirvesi COP 20, her sene gelenekselleştiği gibi, planlandığı zamanda sona eremedi. Cuma sabahı tekrar başlayan ve yeni bir sadeleştirilmiş metin üzerinde devam eden müzakereler tamamlanamayınca, toplantı Cumartesi’ye uzadı. Bu nedenle Lima görüşmelerinden çıkacak sonucu ancak gelecek hafta başında, Türkiye’ye döndükten sonra değerlendirme şansım olacak.

Bu nedenle Lima izlenimlerinin son yazısını Halkların İklim Zirvesi’ne ayırmanın isabetli olacağını düşünüyorum. Eğer iklim değişikliğini asıl olarak insanların çözebileceğini düşünüyorsak, insanların neler konuştuğunu dinlemekte ve tabandaki bu tartışmanın bir parçası olmakta fayda var zaten.

Kentin en büyük parkında Alternatif Zirve

Halkların İklim Zirvesi'nin girişi
Halkların İklim Zirvesi’nin girişi

Halkların İklim Zirvesi 2009’da Kopenhag’da başlayan alternatif zirveler dizisinin bir parçasıydı ve Kopenahag’dan bu yana yapılan en kalabalık ve etkili zirveydi. Toplumsal mücadelelerin ve halk hareketlerinin güçlü bir geleneğe sahip olduğu Latin Amerika’da beklenebileceği gibi canlı, renkli, iyi organize edilmiş, katılımlı bir zirveydi. Alternatif zirveyi düzenleyen örgütler arasında Peru’nun beş ayrı işçi sendiklaları konfederayonu, üç kadın örgütleri federasyonu, öğrenci örgütleri federasyonu, çiftçi örgütleri, gençlik örgütleri, yerli örgütleri ve benzeri hareketler vardı. Uluslararası alandan da başta Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) olmak üzere çok sayıda işçi, kadın ve yerli örgütüyle Küresel İklim Adaleti Kampanyası, 350.org ve Friends of the Earth aktif destekçiler arasındaydı. Ziveyi düzenleyenler ve katılanlar arasında özellikle yerlilerin, kadınların ve gençlerin çok aktif ve görünür olduğunu söyleyebilirim.

Halkların İklim Zirvesi, kent merkezindeki büyük bir parkın içinde kurulan çadırlarda, Parque de la Exposición‘da yapıldı. Çadırlardan bir büyük (400-500 kişilik) ve 5 daha küçük (80-100 kişilik) toplantı salonu oluşturulmuştu. Ancak toplantı salonları bunlarla sınırlı değildi, yakınlardaki birkaç binadaki salonlar da kullanılıyordu. Ayrıca bir büyük çadırda Biyoçeşitlilik Sergisi vardı. Zirve alanının dışında, parkın ortasında da çoğunluğunu yerlilerin kurduğu standlarda geleneksel yiyecekler ve giysiler satılıyordu. Çeşitli grupların yayınlarını sattığı standlar da etrafta görülebiliyordu ve basın merkezi çadırında kurulan bir radyo istasyonu da sürekli canlı yayın halindeydi.

Zirvede sadece birkaç salonda çeviri vardı ve oturumlar doğal olarak İspanyolca ağırlıklı sürüyordu. Çeviri olan oturumlar genellikle uluslararası örgütlerin düzenlediği, Latin Amerika dışından konuşmacıların olduğu toplantılardı, bu nedenle özellikle yerlilerin konuştuğu büyük oturumları izleme şansım olmadı. Belki de yerlilerin kouştuğu çevirili oturumlara denk gelemedim, bilmiyorum. Ancak zirvede izleyebildiğim oturumlardan ikisi oldukça ilginçti. Bunlardan biri Carbon Market Watch (Karbon Ticareti İzleme Örgütü) tarafından düzenlenmişti ve Temiz Kalkınma Mekanizmaları (CDM) ile yeni sürecin yeni mekanizması olan NAMA‘ları (Ulusal Uygun Azaltım Eylemleri) karşılaştıran ve konuyu özellikle de atık meselesiyle ilgili yapılan projeler üzerinden değerlendiren bir oturumdu.

NAMA’ların getirdiği fırsatlar ve riskler

Kyoto Protokolü’nde yer alan CDM, gelişmekte olan ülkelerin emisyon azaltımı yapabilmeleri için gelişmiş ülkeler tarafından finanse edilen projelerin, finanse eden ülkeye karbon kredisi kazandırmasına deniyor. Kirletici bir gelişmiş ülkenin gerçek bir emisyon azaltımı yapmak yerine bunu offset etmesini, yani başka bir yere kaydırmasını, dolayısıyla da aslında azaltım yapmadan yükümlülüğünü yerine getirmesini sağlayan, yatırımın kendisi de çoğunlukla bir işe yaramayan bu esneklik mekanizmaları Kyoto’nun en çok eleştirilen yanlarından biriydi.

Alternatif zirvedeki NAMA panelinden
Alternatif zirvedeki NAMA panelinden

Yeni süreçte getirilen (2007’deki Bali Zirvesi’nde icat edilen) NAMA’lar da buna biraz benziyor, ancak en önemli fark bu kez odağın finansmanı sağlayan ülke değil, yatırımın yapıldığı ülke olması. Hatta NAMA projesinin öncelikli hedefi emisyon azaltımından önce yapıldığı ülkede kalkınmayı desteklemesi. Çünkü artık gelişmekte olan ülkelerde emisyon azaltımı sağlayacağı varsayılan bir NAMA projesine bir gelişmiş ülke finansman sağlasa bile (ki şart değil) finansmanı sağlayan ülke karbon kredisi kazanamıyor. Dolaysıyla NAMA’nın CDM’den farklı olarak esneklik mekanizması (offset) özelliği yok. Yine de bir gelişmekte olan ülkenin NAMA yapması her zaman masum olmayabiliyor. Henüz NAMA’lar pilot safhada sayılır, bu nedenle verilecek çok fazla örnek yok, ama NAMA projeleri için geliştirilmiş net ekolojik, çevresel ve sosyal kriterlerin  olmaması büyük sorun. Projeyi yapanların halkın katılımını garanti etmesi, herhangi bir değerlendirme, hesap verme mekanizması kurması gerekmiyor. Proje dosyasında, yapılacağı ülkede emisyonları azaltacağının ve kakınmaya katkıda bulunacağının gösterilmesi yetiyor. Bir rüzgâr santralı, atık ayrıştırma tesisi, bir ağaçlandırma veya toplu ulaşım projesi, hatta bunlara dair politika geliştirme önerileri NAMA listesine alınabiliyor, ama projenin etkilerinin detayına girildiğinde işin içyüzü başka olabiliyor.

Bu nedenle NAMA’ların iklim finansmanını (örneğin Yeşil İklim Fonu‘ndan gelecek paraları) gerçekten çevreci yatırımlara yönlendirmesi olası olduğu gibi, amacının tersine, yine emisyon yaratacak veya çevreyi kirletevek, insanların geçim kaynaklarını etkileyecek, sosyal sorunlara yol açacak yatırımlara yönlendirmesi ve kirletici yatırımların iklim değişikliğiyle mücadele adı altında meşrulaştırması ihtimal dahilinde. Türkiye’deki HES’leri örnek olarak vermek bu durumun neye benzediğini anlamak için yeterli olur sanırım. Yerel toplulukların onayı alınmadan, hatta ciddi protestolarda bulunmalarına rağmen yapılan, dereleri ve vadileri tahrip ettiği için doğa korumacıların da itiraz ettiği HES projeleri, sudan enerji elde etmek (küçük HES’ler) yenilenebilir sayıldığından kolaylıkla NAMA’ya dönüştütülebilir ve Yeşil İklim Fonu’ndan finanse edilebilir. Türkiye Ek 1 ülkesi (yani İklim Değişikliği Sözleşmesi’nde gelişmiş ülke) sayıldığından NAMA yapma ve Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanma hakkı yok, ama Paris’ten sonra bu yol açılabilir. Zira Türkiye’nin  bu zirvelerdeki en ısrarlı taleplerinden biri bu.

Toplantıda konuşan Zero Waste Europe‘dan (Avrupa Sıfır Atık) Maria Vilella, Ekvador’da yapılan bir NAMA projesinden verdiği örnekte, yatırımın atık ayrıştırma gibi bazı faydaları olsa da, kalan biyolojik artığın çimento fabrikalarından yakıt olarak kullanıldığını ve dolayısıyla yine karbon ve diğer kirletici madelerin emisyonuna neden olduğunu, çünkü bileşiminde %30’un üzerinde plastik bulunduğunu anlattı. Aynı şey bilindiği gibi fabrika atıklarının yakıldığı ve en tehlikeli kanserojen olan dioksin’in açığa çıktığı atık yakma tesisleri için de geçerli.

Sonuç olarak NAMA projeleri eğer çevresel, ekolojik ve sosyal etki değerlendirmeleri yapılırsa, şeffaf süreçlerle yürütülürse, yerel halkın katılımı ve onayı sağlanırsa ve elbette işin özü iyice kaçırılıp kömür, doğal gaz gibi fosil yakıt yatırımları (düşük emisyonlu fosil yakıt (!) adı altında) bu işe bulaştırılmazsa, işe yarayabilir. Ancak aktivistlerin şirketlere ve devletlere karşı ciddi (ve haklı) bir güven sorunu olduğunu vurgulamak gerekiyor.

Şirketler COP’lara el koymaya çalışıyor

Oturumlardan bir görüntü
Oturumlardan bir görüntü

Halkların İklim Zirvesi’nde katıldığım bir diğer oturum ise Kolombiya merkezli Democracy Center ve Avrupa Şirket İzleme Örgütü (Corporate Europe Observatory-CEO) tarafından düzenlenmişti ve toplantıda kirli şirket stratejilerinin nasıl önlenebileceği konuşuldu, deneyim paylaşımı yapıldı. Katılımcıların küçük gruplara ayrılarak yoğun tartışmalar yürüttüğü oturumun girişinde CEO’dan Pascoe Sabido‘nu şirketlerin COP zirvelerine el koyma taktikleri üzerine verdiği örnekler çarpıcıydı. Geçtiğimiz yıllarda inkarcı sahte bilimcileri zirvelere gönderen kömür ve petrol şirketlerinin artık taktik değiştirip sorunun önemini kabul eder göründüklerini ve kendilerini çözümden yanaymış gibi göstermek için sponsor olarak, konuşmacı göndererek ve yan etkinlikler düzenleyerek imaj düzeltmeye çalıştıklarını söyleyen Sabido, hatta büyük şirketlerin şimdi COP’larda devletler gibi müzakerenin resmi tarafı olmak istediklerini ve Paris’te bu hakkı kazanmak için baskı yaptıklarını anlattı.

Kuzuyu kurda teslim etmekten başka bir anlam taşımayan bu gibi gelişmelere karşı sivil toplumun ve aktivistlerin sürekli izlemede olması ve olan biteni deşifre etmesi gerektiğinin altı çizilen oturumda söz alan Friends of the Earth’ün eski başkanı Nijeryalı Nimmo Bassey de şirketlerin yaptıkları halkla ilişkiler harcamalarının dudak uçuklatacak düzeyde olduğunu, bazı petrol şirketlerinin bu amaçla yeni petrol kuyuları için harcadıklarından fazla para harcadıklarını söyleyerek petrol şirketlerinin kendilerini “enerji şirketi” olarak adlandırmalarının da bir taktik olduğunu, dolayısıyla dil konusunda çok dikkatli olmamız gerektiğini vurguladı. Toplantıda Latin Amerika ve dünyanın çeşitli bölgelerinden mücadele örnekleri verildi.

Sonuçta şirketlerin doğa ve insan haklarına karşı yürüttükleri saldırgan stratejilere karşı ne yapılması gerektiği konusunda Türkiyeli aktivistlerin de çok aşina olduğu bir şema çıktı ortaya: 1- Dava açarak, parlamento ve yerel yönetimler yoluyla yasal mekanizmaları kullan. 2- Bunları halk hareketleriyle ve kitlesel eylemlerle bir araya getir. 3- İnsan hikayelerini ön plana çıkar ve tek konulu kampanyalar düzenle. 4. Yerel mücadeleleri küresel mücadelenin bir parçası haline getir. 5- İnsanlara ulaş.

Asıl umut burada

Naomi Klein, iklim değişikliğini anlattığı son kitabı “Bu Her Şeyi Değiştirir”de iklim değişikliğiyle mücadeleyle kapitalizmin tamamen kuralsızlaştırılmasının aynı tarihsel kesite denk geldiğini ve iklim değişikliğini durdurmak için yapılması gereken her şeyin, son 30-40 yıllık kuralsızlaştırma rejimine ters düştüğü için başarısız olduğunu anlatıyor. Ana sloganı “iklimi değil sistemi değiştir” olan Halkların İklim Zirvesi’nde de ana vurgulardan biri buydu. Çünkü iklim değişikliğiyle gerçekten mücadele etmek için önce bu akıl dışı anlayışı terk etmek gerekiyor. Bu sistemden asıl yarar sağlayan, üstelik sorunun da kaynağı olan  şirketler, üstelik fosil yakıt şirketleri  iklim zirvelerine bile sızmışken ve gerçek çözümü engellemek için her türlü yolu kullanırlarken, mücadele edilmesi gereken asıl hedef de şirketler oluyor.

Alternatif zirvede ayrıca iklim değişikliğinden en çok etkilenen toplum kesimlerinin, yani kadınların, yerel toplulukların, yerlilerin, çiftçilerin sorunları ve mücadelelerinin konuyla olan bağlantıları da ön plana çıkarılıyordu. Pachamama, yani Toprak Ana da her yerdeydi! Konuyla ilgili öncelikli mücadele alanı olarak gıda egemenliğini belirleyen Halkların İklim Zirvesi’nde Peru’nun olağanüstü biyolojik çeşitliliğini gözler önüne seren, örneğin yüzlerce mısır ve patates türünü bir araya getiren Biyoçeşitlilik Sergisi de güzel bir semboldü. Yani alternatif zirve iklim değişikliğiyle mücadelenin sadece soyut azaltım hedefleriyle, yenilenebilir enerji teknolojileriyle ve şirketleri çözüme ikna etmekle falan alakalı olmadığını, asıl çözümün doğanın ve insanın haklarını korumakla, yerel toplulukların bilgisini korumak ve gelecek kuşaklara aktarmakla, feminist mücadeleyle, toprakla olan bağı yeniden kurmakla mümkün olduğunu göstermesi açısından da önemliydi.

Zaten sistemi değiştirmenin “gerçekçi” olmadığını söyleyenlere, işe yaramayan azaltım hedefleri nedeniyle emisyonları sürekli artırarak iklim değişikliğini durdurmanın neresinin gerçekçi olduğunu sormak gerekiyor!

İklim Zirveleri’ni, yani COP’ları elbette başıboş bırakmamak, daha iyi bir anlaşma için devletlerin koyacağı hedefleri izlemek, politikaların takipçisi olmak, bu zemini sonuna kadar zorlamak gerekiyor. Bu anlamda uluslararası çevre ve insani yardım örgütlerinin, düşünce kuruluşların ve bilim çevrelerinin zirveleri izlemesi ve mümkün olan bütün yollarla etkide bulunmaya çalışması çok önemli. Ama Halkların İklim Zirvesi ve Yürüyüşü çözümün tabanda ve insanların, özellikle de genç kuşağın mücadelesiyle mümkün olduğunu bir kez daha hatırlattı. 21 Eylül’de New York’ta yürüyen 400 bin kişiyi milyonlara çıkarmak, alternatif zirveleri halkın aktif olarak katıldığı asıl mücadele alanlarına dönüştürmek gerekiyor.

İklim değişikliği mücadelesi sanıldığı gibi umutsuzluk ve kıyamet tellalığı değil. Tam tersine asıl umut, burada.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Lima, 13 Aralık 2014

* Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği araştırmacısı, kıdemli uzman olarakçalışmaktadır.
Kerry büyük konuştu, ama Lima’da müzakereler yine tıkandı – Lima izlenimleri-9 [11. gün]

Lima’da Halkların İklim Yürüyüşü: “İklimi Değil, Sistemi Değiştir” – Lima izlenimleri-8 [10. gün]

Çevre Bakanı’nın konuşması ve Türkiye’nin pozisyonu – Lima izlenimleri-7 [9. gün]

İkinci hafta somut gelişmeler ve eylemlerle başladı– Lima izlenimleri-6 [8. gün]

“İşte kötü bey olmuş, iyi kötüye köle…” – Lima izlenimleri-5 [5. gün]

Lima’da kilidi hakkaniyet ve adalet açacak – Lima izlenimleri-4 [4.gün]

Küresel ısınmada 2 dereceyi 2030’larda aşabiliriz – Lima izlenimler-3 [3.gün]

Yeşil İklim Fonu’nu kim yedi? – Lima İzlenimleri-2 [2. gün]

İklim zirvesi 20. kez toplandı – Lima izlenimleri-1 [1. gün]

Suriyeli göçmenler için gönüllü Türkçe öğretmeni talebi

İstanbul’da yaşam mücadelesi veren Suriyeli göçmenler için Türkçe dersi veren Gönüllü Öğretmenler’den hafta içlerinde 19.00-21.00 arası kendilerine uyan bir veya daha fazla günde öğretmenlik yapmak üzere vakit ayırabilecek erkek Türkçe öğretmen talebi var.

Gönüllü Öğretmenler grubundan Hande Arcan‘ın bize ilettiği çağrı metnini paylaşıyoruz;

15

Sevgili arkadaşlar, bir süredir Suriye’li göçmen kardeşlerimize Türkçe dersi veren gönüllü öğretmenler grubuna dahilim. Dersler, İstanbul, Fatih, Balat’taki Derviş Baba Deliler, Abdallar, Meczuplar ve Aşıklar Kahvehanesi‘nin üstündeki derslik aracılığıyla veriliyor.

Kahvehane sadece bireysel katkılarla yürüyor olup, hiçbir kurumsal yatırımcı, düşünce kuruluşu vb.’den destek almıyor. Bunun amacı mümkün olduğunca şeffaf kalabilmek ve kimseye gebe kalmamak. O sebeple de çabalarını yaymak gibi bir niyetleri yok. İlgisi olan bir şekilde buluyor yani. Ayrıca, dini veya siyasi hiçbir amaçtan/odaktan güç almamakta. Bunun altını da önemle çizmekte fayda var.

Yazma sebebim, dershanedeki erkek öğretmen ihtiyacımızın süreklilik arz etmesi ve azlığı. Bunun için de, hafta içlerinde 19.00-21.00 arası kendilerine uyan bir veya daha fazla günde öğretmenlik yapmak üzere vakit ayırabilecek erkek gönüllülerin [email protected] uzantılı e-posta adresine ulaşmalarına ihtiyacımız var.

12...

Derviş Baba Deliler, Abdallar, Meczuplar ve Aşıklar Kahvehanesi hakkında detaylı bilgi edinmek isterseniz aşağıdaki adresi ziyaret edebilirsiniz. Hatta daha fazlasını yapın, kahvehaneye gelip bir çayımızı için.https://www.facebook.com/groups/dervis.baba/?fref=ts

Şimdiden teşekkürler, sevgiler,

Hande Arcan

(Yeşil Gazete)

Feminist edebiyat, sanat ve politika dergisi “Deli Kadın” çıktı

Üç aylık feminist edebiyat, sanat ve politika dergisi Deli Kadın’ın “Beden ve Ten” konulu dördüncü sayısı çıktı.

13

Beden ve Ten dosyasında yer alan yazılardan bazıları şöyle:

* Sultan Komut Türkiye’de Kadın Cinsellik ve Kürtaj

* Cansu Bostan Ganimetten Musibete: Bedenleştirilmiş Kadınlar, Kadınlaştırılmış Bedenler

* Nesli Albayrak Zağlı Benim Bedenim, Benim Tenim

* Yasemin Gümüş Kimin Bedeni Kimin Arzusu: Seks Kölesi Pony Bana Ayna Tutuyor

* Susan Bordo’nun “Beden Olarak Kadın” adlı makalesi Pelin Hayratoğlu çevirisiyle

* Adele H.Kim’in  “Bedeniniz Bir Savaş Alanıdır” makalesi de  Özge Pala  çevirisiyle

Dosyanın yanı sıra Sarah Boxer “Neden Bütün Çizgi Film Anneleri Ölü?” ve Benan Tüfekçi “Yirminci Yüzyılın İlk Gerçek Bağımsız Kadını; Kiki” adlı makaleleri, Mehmet Said Aydın ve Süleyman Sertkaya Gülten Akın’ın “Üşümekten Değil Korku” adlı şiirin Kürtçe tercümesi ve Sema Seren “O Zaman Üfle” şiiri de Deli Kadın’da okunabilecek yazılardan.

14

 

Ayrıntılı bilgi ve iletişim için:

[email protected]

facebook.com/delikadininkulubu

twitter.com/delikadinlar

(Bianet, İmc Tv)

Korsan Partisi’nden hodri meydan, “Pirate Bay’ı ne kadar kapatırlarsa o kadar açarız”

Korsan Partisi, İsveç polisinin düzenlediği baskında elektronik donanımına el konulan ve erişimi kesilen Pirate Bay’i yeniden hayata geçireceklerini açıkladı.

1212

 

Korsan Partisi’nin Almanya başkanı Bruno Kramm, RT televizyonuna yaptığı açıklamada, dünyanın en büyük torrent platformlarından biri olan Pirate Bay’in yeniden açılması için gerekirse yeni sunucular devreye sokacaklarını belirtti. Kramm, “Pirate Bay 2005’te kapatıldıktan sonra internetteki bilginin ve kültürün paylaşılması fikrini temsil eden Korsan Partisi doğdu. Amacımız aynı zamanda internette özgürlüğü sağlamak” ifadesini kullandı. Kramm, “Ne zaman Pirate Bay’i kapatırlarsa, biz çoğalacağız” şeklinde konuştu.

ABD ve Avrupa’da yasaklanan Pirate Bay, yıllardır büyük yasal baskı altında bulunurken kurucularının tamamı son iki yıl içinde tutuklandı. Site, tüm verilerini sunuculardan buluta taşıyarak faaliyetini sürdürüyordu. İsveç polisinin, Sony Pictures’tan sızdırılan filmlerin torrent olarak sunulacağı ihbarı üzerine baskın düzenlediği düşünülüyor.

İsveç ve diğer İskandinav ülkelerinde Pirate Bay altyapısını yıkmanın kolay olmadığını belirten Kramm, alınan önlemlerin sonuç vermeyeceğini ve polis tarafından el konulan tüm sunucuların yerine yenisini koyacaklarını söyledi.

(Al Jazeraa, RT)

Teneke Trampet’ten stop-motion “Gezi”

Teneke Trampet’in ‘Gezi’ şarkısı için Murat Özfilizler tarafından hazırlanan video klip ile Gezi Parkı Nöbeti yeniden canlandırıldı. Klip için Gezi Parkı eylemleri, ‘stopmotion’ animasyon tekniği kullanılarak anımsatıldı.

11

 

Klipte, Gezi Parkı hareketine dair hemen hemen tüm detaylar bulunuyor. Parktaki ağaçların kesilmesiyle direnişin başladığı ilk günden polis şiddetine, ‘kırmızılı kadın‘a sıkılan biber gazından “Gezi Ruhu” duygusunu açığa çıkaran duvar yazılarına, çArşı’nın Gezi Parkı’^na çıkarma yaptığı günden, Atatürk Kültür Merkezi’ne asılan pankartlara kadar her şey klibin içinde kendisine yer bulmuş.

Kalan Müzik imzası ile yayınlanan klipte emeği geçen isimler ise youtube hesabından şu şekilde belirtilmiş.

Davul kaydı: Stüdyo Hangar (Vecdi Yücalan),
Gitar, bas, mızıka, vokal kayıtları: Kalan Müzik (Cafer Ozan Türkyılmaz)
Miks ve Mastering: Kalan Müzik (Onur Özçelik)
Şarkıya katkılarından ötürü Efe Kocabaşlar’a teşekkür ederiz.

(Yeşil Gazete, Diken)

 

Arınç’tan Fuat Avni yorumu, “Umarım ki aslı çıkmaz”

Başbakan Yardımcısı Arınç, twitter üzerinden fuatavni hesabından yapılan bugün operasyon olacağına ve 150’si gazeteci olmak üzere 400 kişinin gözaltına alınacağna dair iddia üzerine “Ciddi buldum, biraz da vahim buldum. Umarım ki bunların aslı çıkmaz veya bu ölçüde çıkmaz” diye konuştu.

9

Arınç’ın sözünü ettiği tweetler üzerine çok sayıda kişi, Zaman gazetesi, Vatan Caddesi’ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü ile Çağlayan Adliyesi’nde bu durumu protesto etti.

8

Söz konusu tweetlerde kendisinin gözaltına alınacağı ifade edilen Zaman Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı dayanışmak için gazetesine binasına gelen okurlara seslendiği konuşmasında tek başlarına bile kalsalar mücadele edeceklerini söylerken “yaşanan bütün haksızlıkların hesabı yargıda sorulacak, bundan kaçış yok” dedi.

(Ajanslar)

 

 

 

Çekin ellerinizi gazetecilerin üzerinden! – Doğan Akın

Türkiye tarihinin en karanlık darbesinin üzerinden henüz altı ay bile geçmemişti. Bu topraklarda insanların hayatları, onurları bir kez daha işkence tezgâhları ve idam sehpalarında yok edilmekteyken İspanya’da parlamento toplandı. Tarih; 23 Şubat 1981. İspanya hükümeti için güvenoylaması yapılacaktı ki parlamento baskına uğradı. General Franco faşizminden sonra toplumsal mutabakatla yapılan demokratik anayasadan rahatsız olan darbeci albay Tejero, emrindeki askerlerle parlamentoyu basıp kürsüye çıkarak çevreye ateş açtı. Darbeci askerler başbakan seçilecek Leopoldo Calvo Sotelo ve muhalefet liderlerinin de aralarında bulunduğu siyasileri rehin aldı.

Parlamentodaki darbe girişiminin görüntüleri ekranlara yansırken El Pais gazetesinin yazı işleri toplandı. Toplantıda özel bir sayı çıkarılması ve “Yaşasın Anayasa” başlıklı editoryal bir yazı kaleme alınması kararlaştırıldı. Ve El Pais, darbe girişimine karşı o unutulmaz başlıkla basıldı:
El Pais anayasanın yanında

Gazeteyi adlandıran “El Pais” İspanyolca’da “ülke” anlamına geliyordu!

İspanya Kralı’nın da direndiği darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı, darbeci askerler rehineleri bırakarak teslim oldu.

Yaklaşık altı ay önce Türkiye’de gazeteler darbeci generalleri alkışlarken İspanya, Franco faşizminden sonra bir kez daha darbeye geçit vermemişti:
Kıt’a dur!

7 gazetecilik_352279299...

Gazetecileri hapsettiren savcı sürgün, arkasındaki siyasi irade Köşk’te

El Pais’in yaptığını Türkiye için yürürlüğe sokan günlerden geçiyoruz. Malum, Fethullah Gülen cemaati bünyesindeki yayınlarda çalışan gazetecilerin toplu olarak gözaltına alınıp tutuklanmaları gündemde.

Oysa aynı cemaati hedef alan kitap taslağı nedeniyle meslektaşımız Ahmet Şık ile Nedim Şener’in tutuklanıp 375 gün hapsedilmelerinin – dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın “bombadan bile tesirli kitaplar olabilir” kışkırtması eşliğindeki – kirli hatıraları henüz soğumadı. Şık ve Şener’i gözaltına alıp tutuklama talep eden Savcı Zekeriya Öz’ün “hiçbir tutuklama gerekçesi” göstermemesi de… Tepkiler üzerine “Bu aşamada açıklanması mümkün olmayan deliller var” iddiasını öne sürmesi de… Açıklanması mümkün olan ya da olmayan hiçbir delil ortaya konamadan iki gazetecinin tam 375 gün hapsedilmeleri de hâlâ hafızalarda.

Ve daha dün, bu kez cemaatin sorgulandığı operasyonda, bir başka savcının, Tekin Küçük’ün Ahmet Şık’ı hapsettiren “İmamın Ordusu” kitabının “devletteki paralel örgütlenmeyi anlattğı” görüşüyle iddianame hazırladığı haberi geldi. Şık’ları, Şener’leri hapsettiren Zekeriya Öz bugün sürgünde ve soruşturuluyor. Öz’ün arkasındaki siyasi irade ise Köşk’te ve tahammül çıtası her gün düşen iktidarını sürdürüyor.

Korkmuyoruz

Hukuk ve demokrasiyi katlederek iktidar hırsının anaforuna kapılan muktedirlerin kendilerine gelmelerinin bedeli bir topluma daha ne kadar ödetilebilir?

Kenan Evren’in, kendi eseri olan darbenin yüz karası tablosunun karşısına oturtulması için 30 yıl gerekti. Evren 12 Eylül davasında mahkûm edildi. Henüz kesinleşmemiş o mahkûmiyetin, 12 Eylül darbesinin bu topluma ödettiği korkunç bedeli telafi ettiğini söyleyebilir misiniz?

Evren’in elbette önemli olan yargılanması daha çocukluk çağında idam edilen Erdal Eren’leri (yarın 34. ölüm yıldönümü) geri getirebilir mi? 12 Eylül işkencelerinde bir ömür boyu yaralanan hayatları tedavi edebilir mi?

Onca darbe ve müdahale girişiminden sonra hâlâ fişten çekilmemiş bir demokrasi düşmanlığı hayatımızı karartmaya daha ne kadar devam edecek?

Bu toplum, “otoriter baba”ların sopası altında ve “otoriter babalar”ın iktidarı için daha ne kadar tahammül yerine düşmanlığa bileylenecek?

Birbirimize tahammülsüzlüğümüz, bu ülkedeki diktatörlük heveslerine daha ne kadar malzeme olacak?

Ve doğrularla yanlışların birbirine karışarak bir selin önünde sürüklenmesinin sonucu, karşı karşıya bulunduğumuz hukuksuzluklara kayıtsız kalmamız mı olacak?

Zorbaların kılığına girecek miyiz?

Evet; bu ülkede “yolsuzluk değil darbe girişimi” olduğuna ve darbe heveslilerinin bakanların koluna gizlice saatler taktığına, yatak odalarına para sayma makineleri koyduğuna, ayakkabı kutularına dolar doldurduğuna inanmamız beklenirken planlanan medya operasyonuna karşı ne yapacağız?

Hangi görüşte olursa olsun, Türkiye’de gazeteciler, demokrasi düşmanlarının kılığına girerek, bir kez daha demokrasi düşmanlarının en büyük zaferi olacak mı?

Bizim cevabımız, hayır.

Kimsenin hukukunu savunmak için sicil sorgulaması yapıp görüşlerini paylaşmamız gerekmiyor.

Kan davası peşinde hukuk devleti tehcirlerine, özgürlük soykırımlarına hayır.

İnsanları korkutmaya çalışarak kendi korkularını sakladıklarını sananlardan korkmuyoruz.

Çekin ellerinizi gazetecilerin üzerinden. Daha düne kadar el ele tutuştuklarınızdan da, hiçbir zaman el uzatmadıklarınızdan da.

Kıt’a dur…
“Yeni Türkiyeli” sen de dur!

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

Doğan Akın

 

 

Doğan Akın

Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi, “Ilısu Barajı çevreyi de, barışı tehdit ediyor”

Devlet Su İşleri’nin (DSİ), 5 ay önce durdurulan Ilısu Barajı inşaatının tekrar başlayacağını ilan etmesi tepki görüyor. Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi, Ilısu Projesi’nin bölgede sosyal, kültürel ve ekolojik felaketlere neden olacağını belirtti.

Dicle Nehri üzerinde 2010 yılında yapımına başlanan Ilısu Barajı’nın inşaat faaliyeti devam ederken, iki müteahhit PKK tarafından kaçırılıp daha sonra serbest bırakılmıştı. Bunun üzerine Ağustos 2014 tarihinde baraj inşaatında çalışan işçiler ‘güvenlik’ gerekçesiyle topluca istifa etti ve baraj inşaatı da durdu.

27...

İdris Emen’in Radikal’deki haberine göre yaklaşık 5 ay aradan sonra yapımı için tekrar start verilen Ilısu Barajı’nın bölgede çatışmalara neden olabileceği endişesini aktaran Hasankeyf’i Yaşatma Derneği de baraj inşaatının başlatılmaması gerektiğini savundu.

Hasankeyf’i Yok Etmeyin!

Ilısu Barajı yapımının Abdullah Öcalan ile yapılan barış görüşmelerini riske atacağını belirten Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi konuyla ilgili şu açıklamayı yaptı:

“Yıllardır su sıkıntısı artan Irak’ı, Dicle suyunun önemli bir kısmını sulamak için geri tutarak daha zor durumda bırakmayın. Barajlar gibi büyük su yapılarının çelişki ve çatışmaları körükleyebileceğini son aylarda Irak’taki savaşta yaşadık. Biz özellikle Türkiye, Irak, Ortadoğu ve Avrupa’daki sivil toplum kuruluşlarını ve diğer siyasi karar temsilcilerini Ilısu Barajı ve HES Projesi’ne karşı harekete geçmeye çağırıyoruz. Bu projenin sadece dar bir şirket çevresi ve merkezi çözümler düşünen hükümet kanadına faydası olduğunu biliyoruz. Bunun dünya mirası için de büyük bir kayıp olduğunu bir kez daha belirtiyoruz. Bundan dolayı Ilısu Projesi’ni durdurmalıyız.

Yeni Ilısu köyünde sosyal altyapı çok kısıtlı. Bir okul ve çocuk parkının dışında, çok sayıda söz bugüne kadar yerine getirilmemiş. Bu nedenlerden dolayı köylüler Ilısu projesini ciddi şekilde eleştiriyor. Ilısu projesinden etkilenen bölgedeki bütün yerel yönetimler projeyi 2006 yılından beri ret ediyor. O zaman girişimimiz aracılığıyla yapılan bütün uyarı ve alternatif önerilere rağmen hükümet hala bu projeyi sürdürmekte ısrar ediyor. Buradan bir kez daha DSİ ve hükümete Ilısu Projesi’nden vazgeçmeleri konusunda çağrıda bulunuyoruz. Beklenen yıkımları önlemek için daha zamanımızın olduğunu bir kez daha ifade ediyoruz. 80 bin insanın geçim kaynaklarını ellerinden alarak yoksulluğa itmeyin. Olağanüstü zengin doğası olan Dicle Vadisi ve Hasankeyf gibi dünyada yegane kültürel mirasını yok etmeyin.”

(Radikal, T24)

 

 

Van’da Kürt ve Ermeni köylerinin isimleri iade edildi

Van Büyükşehir Belediye Meclisi, eski köy ve mahallerin isimlerinin iadesi talebini görüştü. Kararla, 704 köy ve mahallenin eski isimleri iade edildi.

26...

Kasım ayı meclis toplantısında görüşülen ve ilgili komisyonun hazırlık yapması ardından meclise sunulan karar gereği Başkale’de 81, Çaldıran’da 86, Çatak’ta 34, Edremit’te 18, Erciş’te 105, Gevaş’ta 37, Gürpınar’da 174, İpekyolu’nda 50, Muradiye’de 41, Özalp’ta 53 ve Saray ilçesinde ise 25 köy ve mahallenin isimler iade edildi.

704 köyün Kürtçe ve Ermenice eski isimlerinin iade edilmesi kararı, DBP’li ve AKP’li üyelerin tamamının oyu ile meclisten geçti. Geri iade edilen isimlerin ardından tüm iç ve dış yazışmalarda bu mahalle ve köylerin Türkçe, Kürtçe ve Ermenice isimleri kullanılacak.

(Başka Haber)

Okyanus’u dev bir çöplüğe dönüştüren insan: 270 bin ton plastik atık

Uluslararası düzeyde yapılan bir araştırma dünyadaki okyanuslarda 270 bin tona yakın plastik atık bulunduğunu gösterdi. Yapılan asgari tahminlere göre tüm okyanuslarda 5 trilyon 250 milyar kadar plastik cisim yüzüyor.

BBC Türkçe’nin haberine göre sonuçları PLOS ONE adlı dergide yayımlanan araştırmaya göre, büyük boyutlu plastik atıklar kıyılara vuruyor ama kıyılardan uzaklardaki plastik cisimler parçalanıp dağılıyor.

25

Bilim insanları incelenen atıkların yüzde 90’ından fazlasını oluşturan mikro-plastiklerin, kimyasal zehirleri topladığını; daha sonra bu maddelerin balıklarla diğer deniz canlılarının besinlerine karıştığını kaydediyor.

Five Gyres Enstitüsü adına araştırmayı yürüten Marcus Eriksen, “Bulgularımız, tropik bölgesinin altındaki beş ana girdabın ortasında toplanan çöp tabakalarının dünyanın yüzer plastik atıklarının son durağı olmadığını gösteriyor. Mikro-plastikler, tüm okyanusun ekosistemi ile etkileşim halinde” dedi.

Eriksen, yerleşim alanlarından çok uzak bölgelerde mikro-plastiklere rastlamalarının şaşırtıcı olduğunu söyledi. Bu da, atıkların toplandığı dev girdapların büyük boyutlu plastik cisimleri parçalayıp okyanusların her yerine yaydığını gösteriyor.

(BBC Türkçe)