Ana Sayfa Blog Sayfa 3791

Pegida’ya karşı 200 bin imza

Ekran Resmi 2015-12-29 23.16.29İslam karşıtı Pegida hareketine karşı başlatılan imza kampanyasında birkaç gün içinde 200 binden fazla imza toplandı.

 

“Renkli bir Almanya için Pegida’ya karşı 1 milyon imza” sloganıyla Karl Lempert tarafından başlatılan kampanyaya 218 bin kişi katıldı. Change.org internet sitesi üzerinden başlatılan kampanyanın hedefi 1 milyon imzaya ulaşmak.

Alman haber ajansı dpa’ya konuşan Lempert ilginin kendisini şaşırttığını ifade etti. Change.org sitesinin yaptığı açıklamaya göre, kampanya şimdiye kadar en hızlı artış kaydedilen imza kampanyası oldu.

Almanya’da “Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Yurtsever Avrupalılar” (Pegida) adlı oluşum haftalardır gösteriler düzenliyor. Geçen pazartesi günü Dresden’de düzenlenen gösteri 17 bin 500 kişiyle şimdiye kadarki en kalabalık gösteri olmuştu. Aynı gün çeşitli kentlerde Pegida’ya karşı düzenlenen gösterilerde ise yabancı düşmanlığı protesto edilmişti.

(DW)

Medyada nefret arttı, odağı Yeni Akit oldu!

Ekran Resmi 2015-12-29 23.10.10Hrant Dink Vakfı tarafından hazırlanan Medyada Nefret Söylemi Haziran-Ağustos 2014 Raporu’na göre en çok Yahudiler nefret söyleminin hedefi oldu.

Hrant Dink Vakfı tarafından yürütülen “Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi” çalışması kapsamında 2014 yılı Mayıs-Ağustos aylarını kapsayan medya izleme raporu iki bölüm halinde yayımlandı.

Akademisyen İdil Engindeniz tarafından hazırlanan raporun ilk bölümünde ulusal, dini ve etnik kimlikleri hedef alan nefret söylemi içeriklerinin yanı sıra kadın ve LGBTİ’lere yönelik içerikler ‘Diğer Dezavantajlı Gruplar’ başlığı altında yer aldı.

Raporun ayrımcı söylem dosya konusunu hazırlayan hukukçu Rita Ender ise İsrail Devleti’nin Filistin’e yönelik operasyonu çerçevesinde yazılı basında özellikle Yahudi kimliğine yönelik yer alan ayrımcı söylemin analizini yaptı.

2014 yılı Mayıs – Haziran – Temmuz – Ağustos aylarını kapsayan dört aylık döneminde ulusal, etnik ve dini grupları hedef alan 246 köşe yazısı ve haber içeriği tespit edildi. 2014’ün ilk dört aylık döneminde nefret söylemi içeren haber ve yazı sayısı 188’di. Bu dönemde de hedef alınan gruplara göre dağılım yapıldığında, incelenen 246 içerikte 338 nefret söylemi görüldü.

246 içerikten 137’si (yüzde 55.69) 21 farklı ulusal yayında yer aldı. Kalan 104 yazı (yüzde 42.27) ise, 63 farklı yerel gazetede yer aldı. Kıbrıs gazetelerinde yayımlanan sekiz içerik ise yine nefret söylemi kapsamında değerlendirildi.

Bianet’te yer alan habere göre, nefret söylemi yine en çok köşe yazılarında üretildi. İncelenen içeriklerin 187’sini köşe yazıları, 53’ünü haberler oluşturdu.

Nefret söylemine en fazla rastlanan ulusal gazeteler arasında ilk sırada yine Yeni Akit (39 yayın) yer aldı. Yeni Akit’i 23 yayınla Milli Gazete, Milat gazetesi (13), Ortadoğu gazetesi (12), Yeni Çağ (10), Sabah (6), Sözcü (5), Yeni Mesaj (5), Anayurt (3), Türkiye (3), Yeni Şafak (3), Akşam (1), Aydınlık (1), Güneş (1), HaberTürk (1), Milli İrade (1), Önce Vatan (1) ve Sol (1) izledi.

Önceki dönemde tek içerikle listeye giren Sabah, bu dönem altı yazıda nefret söylemi üretildiği görülmektedir. Bu içeriklerin beşi, Ersin Ramoğlu tarafından kaleme alınan köşe yazılarından oluştu.

Nefret söylemindeki bu artışa İsrail’in Filistin’e saldırısı ve Recep Tayyip Erdoğan ’ın Ermeni Soykırımı ile ilgili taziye mesajı etkili oldu.

Nefret söylemi üretilen yazılarda belli bir mantığı izleyen argümanlar yerine öfke duygusunun yazı akışına hâkim olduğu gözlemlendi. Önceki dönemlerde olduğu gibi bu dönemde de “Seydibeşir Usare Kampı” Ermenilere yönelik nefret söylemi üretmede bir araç olarak kullanıldı.

Bu dönemde, nefret söylemi üreten yazı sayısında gözlenen artış hedef alınan grup sayısına da yansıdı. Bir önceki dönemde 21 farklı grup nefret söylemine maruz kalmışken 2014’ün ikinci dört aylık döneminde bu sayı 32’ye yükseldi.

Hedef alınan 32 farklı grubun onu sadece tek bir yazıyla nefret söyleminin hedefi olurken bazı grupların ele alındığı yazı sayısı ilgi çekici ve gündemle yakından ilgili bir artış gösterdi.

Yılın ikinci dört aylık döneminde, en çok Yahudiler hakkında, 130 içerikte, nefret söylemine rastlandı. İkinci sırada 60 içerikle Ermeniler gelirken, Hıristiyanlar 30 içerikle üçüncü sırada yer aldı. Onların ardından 21 içerikle Rumlar, 18 içerikle Kürtler ve 10 içerikle Suriyeli mülteciler nefret söylemine maruz kalan gruplar arasında bulundu.

Bu gruplar önceki dönemlerde birbirine yakın sayılara sahipti. Bu dönemdeyse Yahudiler hakkında üretilen nefret söylemi üretilen içerik sayısı Hıristiyanlar hakkındaki içeriklerin iki katı, Ermeniler hakkında nefret söylemi üretilen içerik sayısı Hıristiyanların beş katı kadar fazla oldu.

Toplam 180 içerikte İslam dışı inanışa sahip olan, Sünni olmayan veya herhangi bir inanışı bulunmayan 10 farklı grup hakkında nefret söylemi üretilirken iki içerikte de Müslümanlar hakkında nefret söylemi üretildi. Etnik ve milli aidiyete dayalı olarak nefret söylemi içeren 68 yazıysa 19 farklı grubu hedef aldı. Son kategoride değerlendirilen yazıların 18’inin Kürtlere yönelik nefret söylemi içerdiği görüldü ve bir önceki döneme göre (14 içerik) az da olsa bir artış gözlemlendi.

Operasyonun gazetelere yansıdığı ilk gün olan 8 Temmuz’dan 22 Temmuz’a kadar olan 15 günlük süredeki yayınlar incelendi.

İncelenen yayınların 257’si bilgi verici ve olgusal içerikli, 49’u insancıl içerikli, 90’ı eleştiri sınırını aşan ve politik nitelik taşıyan, manipülatif nitelikte, 22’si ise provakatif ve kutuplaştırıcı nitelikte olduğu tespit edildi.

Ele alınan 343 haberin 339’u olay yerine gidilerek yapılmadığı tespit edildi.

Türkiye medyasında “İsrail devleti” veya “İsrail” yahut “İsrail Savunma Kuvvetleri” gibi kişi/kurumları ifade etmek ve bu sözcükleri kullanmak yerine, genelleme yaparak “Yahudiler” veya “İsrailliler” ifadelerinin seçildiği görüldü.

Raporun tamamını için tıklayınız… 

 

Yılbaşında poyraz fırtınası: İstanbul’da deniz ulaşımı felç olacak

istanbulda-vapur-seferleri-durduİstanbul’da bugün başlayan karla karışık yağmur ve lodos yarından itibaren yerini poyraza bırakacak. Hava tahmincilerin Çarşamba ve Perşembe günü için verdikleri tahminler İstanbulluların yılbaşını zor geçireceğini gösteriyor. Hava tahmin sitesi Accuweather‘a göre İstanbul’da hava sıcaklığı yarın 4 derece, Çarşamba günü ise 5 derece. Yarın kar sulu kar beklenirken, yılbaşı gecesi poyrazdan esecek olan rüzgarın şiddeti saatte 65 km’ye kadar çıkabilir.

Havadelisi web sitesinde tahminlerini yayımlayan iklimbilimci ve hava tahminci Dr. Ozan Mert Göktürk ise yılbaşıyla ilgili tahminlerinde yılbaşında deniz ve hatta hava ulaşımının etkileneceğini yazıyor. Göktürk’in tahminleri şöyle:

– İstanbul’da Pazartesi akşam saatlerinden itibaren sulu kar ve kar yağışı için uygun şartlar oluşuyor ve Salı akşama kadar devam ediyor… Yağışın kuvveti Salı sabahından itibaren artacak. Ana fikir: Şehrin eski merkezi olan güney kıyılarda kar örtüsü beklemiyoruz; fakat yüksek yerlerde ve Trakya’ya yakın ilçelerde cıvık bir örtü mümkündür. Daha açık yazalım: Mesela Kadıköylüler kartopu filan oynayamaz, hayal kurmayın.

– Marmara ve Kuzey Ege’de Salı günü başlayacak poyraz fırtınası Çarşamba korkunç bir hal alacak, çok az zayıflayarak Perşembe de devam edecek. Deniz ulaşımı felç olur, hava ulaşımı da etkilenir.

– Trakya’da bu akşam saatlerinde sıfırın altına düşecek sıcaklıklar, en azından hafta sonuna kadar, gündüz dahi sıfırı göremeyecek. Bu bölgemize ne kadar kar yağacağı halen belirsiz (bu başlığın yorumlarında güncelleyeceğiz), bazı yerlerde çok çok fazla olabilir.

– Son verilere göre, Güney ve Doğu Marmara’nın 150 metre ve üstündeki yerlerinde, Kütahya-Eskişehir-Bilecik-Bolu dolaylarında Salı günü; Çanakkale ve Trakya’da Çarşamba günü yoğun kar yağışları var. Bu bölgelerdeki kara ulaşımı yer yer durabilir. Kar yağışları haftanın geri kalanında da devam edecek, bilgileri güncelleyeceğiz.

Hava Delisi’ni takip etmek için TIKLAYIN

(Yeşil Gazete)

Yunanistan 25 Ocak’ta erken seçime gidiyor

Ekran Resmi 2015-12-29 22.59.21Yunanistan Parlamentosu’nda bugün yapılan üçüncü ve son tur oylamada da Cumhurbaşkanı seçilemedi. Bu durumda ülkede parlamento feshedilecek. Başbakan Antonis Samaras 25 Ocak’ta erken genel seçim yapılacağını açıkladı.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde tek aday hükümetin desteklediği 73 yaşındaki eski Avrupa Komisyonu üyesi Stavros Dimas’tı. Dimas’ın üçüncü turda seçilmesi için 300 milletvekilinden en az 180’inin oyunu alması gerekiyordu. Ancak Dimas ikinci turda olduğu gibi yine 168 oyda kaldı.

Parlamento’daki oylama yatırımcılar tarafından yakından izleniyordu. Zira yapılacak erken seçimin favorisi, kemer sıkma önlemlerine karşı çıkan Aleksis Çipras liderliğindeki Radikal Sol Koalisyon (SYRIZA).

Çipras iktidara gelmeleri durumunda, Yunanistan’ın milyarlarca dolarlık kurtarma paketi karşılığında kabul ettiği kemer sıkma politikalarına son vereceğini ve Avrupa Birliği ve Uluslararası Para Fonu’yla (IMF) kredi koşullarını yeniden müzakereye açacağını söylüyor.

Bazı uzmanlar ise bu durumda Yunanistan’ın yeni bir ekonomik krize girebileceğini öne sürüyor.

Çipras, Parlamento’daki oylamanın ardından yaptığı açıklamada da, “Halkımızın iradesiyle birkaç gün içerisinde kemer sıkma politikalarına bağlanmış kurtarma paketleri tarih olacak” dedi.

Yunanistan Parlamentosu’ndaki oylamanın sonucu belli olunca Atina Borsası’nda düşüş hız kazandı ve ana endeks yüzde 10’un üzerinde değer kaybetti. Yunan tahvil faizleri ise yükselişe geçti.

Ülkede siyasetin şimdi kemer sıkma politikaları karşıtları ile bu politikaları hem Avrupa Birliği hem de IMF ile müzakere ederek kabul eden Başbakan Antonis Samaras’ın muhafazakar Yeni Demokrasi Partisi arasında iktidar mücadelesine sahne olacağını söylenirken; Fransız haber ajansı AFP ise son kamuoyu araştırmalarında SYRIZA’nın liderliğini koruduğunu ancak Yeni Demokrasi Partisi’nin aradaki farkı kapattığını bildirdi.

Yunanistan’da erken seçimlerin kesinleşmesinin ardından Avrupa Birliği’nden de (AB) kemer sıkma politikalarına devam edilmesi yönünde çağrılar geldi.

Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schaeuble, Yunanistan’ın tasarruf tedbirleri sayesinde makro ekonomik dengelerini düzeltmeye başladığını vurgulayarak “Reformların alternatifi yok. Yunanistan’ın reformlara devam edebilmesi için yardımcı olmaya devam edeceğiz. Ancak farklı bir yol seçerlerse işleri zorlaşır” dedi.

Avrupa Komisyonu’nun ekonomiden sorumlu Fransız üyesi Pierre Moscovici ise “Yunanistan’ın Euro Bölgesi içerisinde refah içinde yaşaması için hem Avrupa tarafından hem de halkın oylarıyla desteklenen büyüme dostu reform paketi gerekiyor” diye konuştu.

Atina kemer sıkma politikalarını hayata geçirdikçe Yunanistan’a ihtiyaç duyduğu fonlamayı sağlayan IMF ise erken seçimler sonuçlanmadan ve yeni hükümet işbaşı yapmadan önce yeni bir gözden geçirme olmayacağını açıkladı.

IMF sözcüsü Gerry Rice, Yunanistan yardım paketinin altıncı gözden geçirmesinin yeni hükümetin yetkilileri ile yapılacağını söyledi. Rice Yunanistan’ın kısa vadede finansmana ihtiyaç duymadığını da belirtti.

Yunanistan’da siyasi risklerin artmasıyla birlikte yatırımcıların tedirgin olduğunu belirten BBC ekonomi muhabiri Andrew Walker, “Euro Bölgesi krizi Yunanistan’da başlamış ve giderek yayılmıştı” diyor.

Euro Bölgesi’nin dağılması ihtimalinin konuşulduğu o günleri hatırlayan yatırımcıların riskten kaçtığını söyleyen Walker, “Yunanistan’daki kadar olmasa da, 2010’da sorun yaşayan İspanya ve İtalya’da da satış baskısı artmış durumda” diyor.

(BBC)

Erdoğan 19 Ocak’ta yönetime el koyuyor

Ekran Resmi 2015-12-29 22.55.18Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 19 Ocak’ta Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda yeni Bakanlar Kurulu’nu toplayıp başkanlık edeceğini söyledi.

Erdoğan, Türk-İş’e gerçekleştirdiği ziyaret sonrasında gazetecilerin gündemle ilgili sorularını yanıtladı.

Bakanlar Kurulu’na başkanlık edip etmeyeceğine dair soruya Erdoğan şu cevabı verdi:

“Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’nın çizmiş olduğu çerçeveler içerisinde yönetilen bir cumhuriyettir. Burası bir kasaba devleti değildir. Halkın seçtiği bir cumhurbaşkanı olarak hatırlarsanız ‘Anayasa’nın vermiş olduğu yetkileri sonuna kadar kullanırım’ demişimdir.”

Erdoğan, daha sonra sözlerini şöyle sürdürdü:

“Dört ay geçti ve şimdi Ocak ayına giriyoruz. Bu konularda 2014 ve 2015 ile geleceğin bir cumhurbaşkanı olarak Bakanlar Kurulu’nu Anayasa’nın hükmü gerekli gördüğü hallerde başkanlık eder toplar bu hükümdür. Ayın 19’unda Bakanlar Kurulu’nu Beştepe’de toplayacağım. Orada başkanlık edeceğim.”

Bakanlar Kurulu’nu toplayacak olmasının kimseyi rahatsız etmemesi gerektiğini belirten Erdoğan, “Hükümetle Beştepe’nin farklı olması bize farklı tavır sergileyenleri sevindirebilir. Çok güzel bir çalışma olacağı inancındayım” dedi.

AKP İzmir Milletvekili ve Cumhurbaşkanı Özel Danışmanı Binali Yıldırım, Erdoğan’ın 5 Ocak’taki Bakanlar Kurulu toplantısında başkanlık edeceğini açıklamıştı

Başbakan Ahmet Davutoğlu “5 Ocak’ta böyle bir toplantı yok” demiş, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ise “İzmir milletvekili olmanın dışında bir sıfat taşımayan Binali Bey’in bu açıklaması yanlıştır” ifadelerini kullanmıştı.

(BBC)

Rusya, Kuzey Kutup bölgesi’ni askerileştiriyor

Jeremy Bender tarafından Business Insider’da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Evrim Şahin’in çevirisiyle sunuyoruz.

* * *

Rusya’nın Arktik’teki yeni komuta merkezi Pazartesi günü faaliyete geçti. Ülke kutup bölgesini giderek daha çok askerileştiriyor.

Moskova yeni Kuzey Bölge Komutanlığı, Rusya’nın kuzeydeki askeri gücünü kuvvetlendirmek amacıyla Rus Kuzey Filo’sunu da içine alan yer birlikleri, hava ve deniz araçlarından oluşan birleşik bir askeri ağ kuracak.

Küresel ilişkiler ve Rus ve Slav Çalışmaları konusunda uzmanlaşmış New York Üniversitesi profesörü Mark Galeotti ayrıntıları Moscow Times’da yayınladı:

24

Rusya’nın buzkıran filosu, önemli bir ‘buz-gücü’ değeri: Dünyanın en büyüğü olan ve nükleer güçle çalışan muazzam ‘50 Years of Victory’ gemisini ihtiva ediyor. Bunun haricinde, Rusya, Kuzey Deniz Yolu üzerindeki otoritesini pekiştirmek için 16 derin-su limanı ile birlikte 10 adet Arktik arama-kurtarma istasyonu zinciri inşa ediyor. Putin’e göre bunlar küresel gemi trafiği akışını şekillendirmede Süveyş Kanalından bile daha fazla öneme sahip olabilir.

Kuzey Denizi Yolları aşağıda görülebilir:

30

Rusya’nın Arktik’teki yoğun liman inşa faaliyetlerine ek olarak Moskova, bölgedeki diğer askeri imkân ve kabiliyetlerini de ciddi ölçüde artırıyor. Galeotti, olası bir Arktik savaş durumu için ilk komando birliğinin yetiştirildiğini, ikinci bir Arktik savaş tugayının ise 2017 yılına kadar hazır olacağını belirtiyor.

Ayrıca, ilave 13 hava sahası ve 10 hava savunma radar istasyonunun yanı sıra Yeni Sibirya Takım Adaları’nda bir hava üssü de yapım aşamasında. Profesör Mark Galeotti, bu inşaatın daha büyük ve daha modern bombardıman uçaklarının kullanımına izin vereceğini ve 2025 itibariyle yeni nesil hayalet PAK DA bombardıman uçaklarından oluşan bir hava filosunun Arktik sularında devriye atacağını belirtti.

Bölgenin askerileştirilmesine ilaveten Rusya, Arktik bölgesindeki etkisini diplomatik yollarla artırmaya çalışıyor. Rusya Tabii Kaynaklar Bakanı, Ekim ayında Moskova’nın Arktik sınırlarını Birleşmiş Milletler bölgesine kadar – 1.2 milyon kilometrekare- genişletmeye çalışacağını söylemişti.

Moskova bu genişlemenin, kıta sahanlığının kutbun daha önce iddia edildiğinden daha aşağılarına kadar uzadığını gösteren bilimsel bir araştırmadan kaynaklandığını belirtti.

Kutup buzulları eridikçe Rusya kontrolü altında bulunan bölgeyi genişletmeyi planlıyor. Böylece gelecekte kuzeyden geçecek ticaret yollarında söz sahibi olacak şekilde de kendini konumlayarak hem doğal gaz hem de petrol rezervlerinden faydalanacak önemli bir pozisyona sahip olacak.

ABD dünyadaki mevcut petrolün %15’inden, doğal gazın %30’undan ve sıvılaştırılmış doğal gazın %20’sinden daha fazlasının Arktik deniz yatağında depolandığını tahmin ediyor.

31

Şu anda Arktik bölgesi Kanada, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, Norveç, Rusya, İsveç ve Amerika Birleşik Devletleri’nce oluşturulan bölgelere paylaştırılmış durumda. Bununla birlikte Kuzey Buz Denizi’nin merkezi, uluslararası sular olarak sınıflandırılmış durumda ve hiçbir ülkenin kontrolü altında değil.

Rusya’nın talip olduğu bu kontrolsüz bölgenin en çok onun hâkimiyetini güçlendireceği muhtemel görünüyor.

 

Haberin İngilizce Orjinali

Haber: Jeremy Bender

Yeşil Gazete için çeviren: Evrim Şahin

(Yeşil Gazete, Business Insider)

Arılar ve şehirler – Ali Yurttagül

Arılar deyince ilk akla gelen bal arısıdır. Kedi, köpek, koyun, keçi gibi insan ile iç içe yaşadığı, kahvaltı soframızın en değerli ürünü balın kaynağı olduğu için, bal arısı tarım kültürümüzün de parçasıdır.

İnsanoğlu arıları ürün aldığı bir kaynak olarak bilir. Tabiat ve yaratan için ise arılar aslında insan değil, bitkiler için vardır. Bitkilerin döllenme sürecini gerçekleştirebilmeleri için rüzgâr dışında tek aracı, bal arıları, kelebek ve böceklerdir. Çiçeklerin tüm renk, güzellik ve kokuları bal arıları için çekici olmak, onları kucaklayabilmek içindir. Çiçekler için insan ilginç bir varlık değildir. Onlar arı ve kelebeklere âşıktır. Tüm güzellik, renk, makyaj ve parfümün kalıcı bir ilişki için yetmeyeceğini bilen çiçekler, kolları arasına aldıklarında arılara “nektar” dediğimiz tatlı bir şerbet sunarlar. Arılar nektar sunan çiçeklerin aşkı ile yaşar, nektarı içer, toplar ve kış aylarında tüketmek için bala dönüştürür ve peteklere depolarlar. Arı ve kelebekler tüm bu ilişki içerisinde çiçeklerin onları üremek için “kullandıklarını” fark etmezler bile. Aşkı üstün zekâlı insanoğlu anlayabildi mi ki, arı için dert olsun!

Arılar olmasa, elma, kiraz, portakal da olmaz. Araştırmalara göre yaygınlıkları ve nektar toplamada sergiledikleri çalışkanlıkları ile bitkilerde döllenme %90 oranında bal arıları ile gerçekleşir. Arıların yok olmasının kıyamet simgesi olması bu yüzden tesadüf değildir. Tabiatta dengelerin bozulduğunu, iklim, kuraklık, sıklaşan sel felaketleri ile televizyonlarda izliyor, çevrecilerin uyarıları ile az çok algılayabiliyoruz. Arıların yok olmakta olduğu ise sesini duyuramayan dar bir çevre tarafından dillendiriliyor. Arıcılar bilirler, arılar insan gibidir, doğar büyür ve ölürler. Her yıl bir veya iki kovanın hastalık, bakımsızlık gibi sebeplerden ölmesi, arıcı için olağandır. Fakat son yıllarda ölüm oranları Avrupa’da bazı bölgelerde %50 civarında. Bunun bir felaket olduğu konusunda herkes hemfikir. Kavga felaketin kaynağı ve sebebi üzerine sürüyor.

Arıcılar ve çevreciler felaketin kaynağında böceklerin sinir sistemini hedef alan yeni nesil tarım ilaçları olduğunu savunuyor. Tarım ilaçları yasaklanırsa milyarlarca zarara gireceği korkusu yaşayan “Bayer” gibi kimya endüstri devleri, “varua” denen Doğu Asya kaynaklı bir asalağı sorumlu tutuyor. Kimya endüstrisinin “bilimsel rapor” savaşında arıcı ve çevrecilerden daha avantajlı olduklarını, bilmiyorum söylemeye gerek var mı? Olay mahkemeleri meşgul ettiği gibi, politikacıların da masasında. Bu yıl 15 AB üyesi ülke bir bölüm tarım ilacına yasaklar koydu. “Bayer” firması Almanya’da arıcılara her ölü kovan için mahkeme sonuçlarını beklemeden tazminat ödeme kararı aldı. Firmaya bu karar her yıl 2 milyon avro gibi, devede kulak diyebileceğimiz bir ‘yük’ getiriyormuş. Bayer’in bu ‘iyi niyeti’ sizce neden? Yöneticiler vicdan azabı çektikleri için olabilir mi? İkinci olgu daha çarpıcı. Ölümlerin %50 olduğu bölgelerde şehirlerdeki kovanlar pek etkilenmemiş ve ölümler %1 civarında kalmış. “Varua” asalağının şehir ile kırsal ayrımı yapmayacağını düşünür, şehir ile kırsal arasında tek farkın şehirlerde tarım ilaçlarının yaygın olmadığını göz önüne alırsak, “Bayer” firmasının “iyi niyetini” çözmüş oluruz. Sorunun ürettikleri tarım ilaçları olduğunu çok iyi biliyorlar.

Şehirler arılar için kırsal alanlarımızı çöle çeviren kimya ve tarım endüstrisinin ilaçlayamadığı vahalara dönüşmüş durumda. Bu yüzden Avrupa’da benim de üyesi olduğum, siyasi danışmanlık yanında, dört yıldır arıcılık olgusu ile tanışmamı sağlayan “Bees in the cities” hareketi giderek yayılıyor. Bahçelerin, belediyelerin izin verdiği parkların bir köşesinde, teraslar ve damlarda arıcılık yapılıyor. Çevreci bu arıcıların ürünleri, ilaç kullanmadıkları, tarım ilaçlarına uzak oldukları ve arılara şeker vermedikleri için yüksek kaliteli oluyor, dostlarım şahidimdir. Brüksel’de tanıştığım bu hareketin İstanbul ve diğer şehirlerde yayılması için çalışmaya karar verdim. Umarım yakında “Bostan” veya “Kuzguncuk balı” etiketi taşıyan bal sunarlar size.

 

Ali Yurttagül – Zaman

Renk Sevmezlik, Rant Severlik, Bahçe İsterdik, Ağaç Keserdik (3) – Can Kazaz

Yazı dizisinin ilk yazısı: 1-Renk Sevmezlik

Yazı dizisinin ikinci yazısı: 2-Rant Severlik

* * *

3- Bahçe İsterdik

Geçen yazıda uzun uzun bahsetmiştim ideallerimizi anlatıp kârlı olanı uygulamamızdan. Rant elde etmek için olmak durumunda değil tabi ki bunlar. Bazen her ne kadar katı etik kurallar koyuyor olsak da insan doğadaki en kırılgan ve savunmasız canlılardan biri. Neandertaller gibi türlerin soyu tükenirken, sosyalleşme ve örgütlenme kabiliyeti sayesinde, homo-sapience tüm Dünya’ya yayılabilecek şartları elde etmiş. Tabi psikolojik ve bedensel kırılganlığının üstesinden gelebilmek için çevresindeki her şeyi ve dolayısıyla doğayı kullanmayı ya da sömürmeyi öğrenmiş. Bu kırılganlığın ve egonun farkındalığı insanda türlü çerçevelerde özgüven eksikliği yaratıyor, çekincelerle bürüdüğü bir algı dünyası oluşturuyor ve garanti yollara eğilim göstermesine sebep oluyor. Buna bağlı sebeplerden, çoğunlukla ideallerimizi anlatır ancak kârlı olanı uygularız. Çünkü ideallerimiz sıradan ve sistem tarafından önerilen yaşantıya göre çok daha fazla risk, fedakarlık ve özgüven gerektirir. “Rant Severlik” başlıklı bir önceki yazıda daha geniş bahsettiğim gibi; mutlu hayatı, çoğunlukla parayla bağdaştırırız. Sistemin insanı olmak oldukça kötü bir hâl aslında. Renk sevmeyiz, rant severiz ama bahçe isteriz.

Betona boğulmuş şehirlerde yaşayan insanlara dikkat edin ki ben de onlardan biriyim. Piknik için gördüğü her yeşilliğe sarılır, şehrin dibinde havasının temizliği şüpheli olan çam kokusunu duyduğunda bile derin bir oh çeker. Şehrin kargaşasında yaşamanın ne kadar yorucu olduğunu çocuk yaşta farkeden insanlar, yarattıkları sahte habitatta değil de gerçek doğalarında yaşamaya dair ufacık bir durum yaşadıklarında anlık olarak kendilerine gelirler. Bu kısa zamanlı kendine gelişler tabi ki etkilerini gösterecektir. Şehirli insanlar, eğer yazlıklarının ya da şehirdeki evlerinin bir bahçesi varsa gururla bahsederler. Toprak derler, kum derler, güneş ve deniz derler. Ağaçların gölgelerinden bahsederler. Çime, toprağa basmak özel bir şeydir şehirli insan için.

Köylerine dönmek, kırsalda bir yere yerleşmek, ufak da olsa bir bahçeyle veya en kötü ihtimalle saksıda çiçeklerle uğraşmak gibi hayallere sahiptir şehirli insan. İşin en fazla tehlike oluşturan tarafı ise kırsalı kafasında romantize etmesidir. Şehirde öyle hasret duyar ve kırsalın nasıl bir şey olduğunu unutur ki insan, kırsalı çiçekler, kuşlar ve cennetten bir parça gibi hayal eder. Oysa ki toprakla uzun uzun zaman geçirmek gerekir onun karmaşık yapısını ve vereceği tepkileri anlamak için. Topraktan verim almak birikim ve özen gerektirir. Şehirdeki kapitalist düzenin içerisinde yaşam alanını yine kapitalizmin “çare”leriyle çözümlemek, yavaş yavaş içinden çıkılması imkansız bir girdap meydana getirir. Bu düzenden kurtulmanın tek yolu zihinsel hazırlığı yaptıktan sonra bir anda karar verip harekete geçmek olabilir. Bununla da bitmiyor; bu düzenden sıyrılınca gittiğiniz yerde kapitalizmin araçlarını kullanıyor olmak, yeni bir düzenden ziyade size küçük bir kapitalist düzen daha hediye edecektir. Dolayısıyla film seti gibi gözüken bakımlı bahçeler, ilaçlanan kusursuz görüntülü tarım ürünleri, paçalarınıza bulaşmayacak bir yağmurlu hava gibi düşünceler hayal olarak kalmaya mahkum. Gerçek olan; toprağınızın sağlığı, içinde barındırdığı mineraller, mantarlar, bakteriler ve üzerinde yaşayan tüm canlılar, onları besleyen su, güneş ve hava. Ekosfere bağlı ekosistemlerin tüm unsurlarıyla ilgili farkındalık olmadan romantik hayaller kurmak, idealleri için çabalayan gerçekçi insanların mücadelesine zarar veriyor diyebilirim. Dolayısıyla zararlı olan şey, hayal kuran şehirli insan değil, kırsalı romantize eden ve olduğundan farklı lanse eden herhangi bir insan aslında. Yaşadığı yeri betona boğup sadece mezarlığındaki toprağı ve bitkileri önemseyen insan; işte tehlike arz eden bu.

Zincirlikuyu Mezarlığı’nın Google Maps’te görünen yemyeşil bir görüntüsü ve etrafındaki gri. Dillere destan AVM’lerimiz.
Zincirlikuyu Mezarlığı’nın Google Maps’te görünen yemyeşil bir görüntüsü ve etrafındaki gri. Dillere destan AVM’lerimiz.

Şehirdeki tüm bu inşaatların arasında “süs” bitkileri, lolipop gibi budanmış bodur ağaçlar, meyvesiyle ilgilenilmeyen bir kaç meyve ağacı, birilerinin koparıp sattığı çiçekler ve halı gibi serilen “hazır çim”ler bulunur. Şehirlerin ve içindeki yaşayan insanın doğayla ilişkiden anladığı çoğunlukla bununla sınırlı kalır. Dolayısıyla kime oy verdiğinizden bağımsız olarak, yaşadığınız ülkedeki iktidarın ekosistem katledip betonarme ve çelikten yapılar dikiyor olması bence kendinizi de sorgulamanızı gerekiren bir nokta. Bu açıdan bakınca bireysel küçük ölçeğimizin, devlet gibi nispeten daha büyük bir ölçekteki tezahürünün katliam olması biraz daha anlaşılır hale geliyor. Siz ne yapıyorsunuz? Mücadelenizi büyütüyor musunuz? Tüm bunlara karşı (ve sosyal medya dışında) bir mücadeleniz var mı?

Sorular çoğalabilir. Önerim şu; bir başlangıç noktası olarak 28 Aralık 2014’te saat 12:00’de doğa için Kadıköy’de yapılacak mitinge katılmak sizin ilk adımınız olabilir. Dinamiği sönümlenmiş ama deneyimi içimize işlemiş bir Haziran 2013 var. O deneyimi büyütecek ve yeşertecek olanlar da bizleriz.

Yazı dizisinin ilk yazısı: 1-Renk Sevmezlik

Yazı dizisinin ikinci yazısı: 2-Rant Severlik

Can-Kazaz

 

Can Kazaz

Sevinç Seyla Tezcan ile çevirmenlik, hayat ve kadın üzerine, “Kelimeler nefesle bulaşan en güzel şeydir!”

Yabancı dil hâkimiyeti sınırlı bir toplumda büyük bir yükü sırtlanmış ama çoğu zaman Türkçe’ye kazandırmak adına meydan okudukları metinlerin ve yazarların gölgesinde kaybolmaya itilmiş bir mesleği gündeme getirmek istiyorum: Çevirmenlik. Ama bu mesleği “çok özel” bir röportajla sizlerle birlikte eşelerken; “best-seller” mevzuuna, ev-ofis çalışma pratiklerine, insanın yaşama azmine, küçük mutluluklara, kadın meselesine, ve tabii ki meslek emekçiliğine de girmeden etmeyeceğiz. Konuğumuz ise, vizyondaki “Açlık Oyunları” ve “Grinin Elli Tonu”, “Özgürlüğün Elli Tonu”, “Karanlığın Elli Tonu” serisinin tüm kitaplarını ve daha nice eseri dilimize kazandıran Sevinç Seyla Tezcan… Ve kendisinin teveccüh ettiği samimiyete sadık kalarak TRT3 formatımdan çıkıp diyeceğim ki: Sevinç, “herşeyi” “tüm açıklığıyla” “sadece” YEŞİL GAZETE’ye anlattı…

 * * *

Yeşil Gazete: Sevinç, edebiyat çevirmenlerinin bir yazar ve iki dil arasına sıkışmış olmaktan daha geniş bir hareket alanı olduğunu düşünmüşümdür. Dünya çapında ses getiren popüler romanları Türkçe’ye kazandırmış bir çevirmen olarak, çevirdiğin metinlere senin nefesinden neler geçiyor? Neler geçmiyor?

Sevinç Seyla Tezcan: Benim çevirilerim edebiyattan çok “çok satanlar” diye adlandırdığımız sınıfa girdiği için, genelde evet, “bir yazar ve iki dil arasında” yaşadığımı söyleyebilirim. Çeviri romanlarda editörün rolünden çok fazla bahsedilmez ama son sözü genelde editör söyler. Dolayısıyla köşelerini; yazar, iki dil ve editörün tuttuğu bir baklava diliminin ortasında kaldığımızı söylemek çok yanlış olmaz. Sanırım kitap çok satanlar sınıfında da olsa benden (ve elbette diğer meslektaşlarımdan) bir miktar duygu geçmesi kaçınılmaz çünkü söz konusu yabancı dilin Türkçe kelime karşılıklarını seçen öncelikle biziz, editör “dokunuşuyla” değişikliğe uğradığı zamanlar dışında. Ve sen de bilirsin ki, kelimeler nefesle bulaşan en güzel şeydir.

YG: Takım çalışması olmaksızın ve ofis ortamı dışında çalışıyorsun. Bu birçokları için gerekli kişisel disiplini oturtabilmek adına oldukça zorlu. Ayrıca idare etmen gereken ev ve özel hayatın var. Bize biraz bir çevirmenin mesai gününü anlatır mısın? Güne ve çalışmaya nasıl başlarsın? Haftada kaç gün ve kaç saat çalışırsın? Zihnini nasıl zinde tutarsın?

SST: Evde çalışma kısmı işin en zor kısmı. Öncelikle senin de dediğin gibi, kendini terbiye etmek gibi okkalı bir zorlukla karşı karşıya kalıyor insan. Benim günüm erken başlar ve saatten ziyade, sayfa sayısıyla ölçtüğüm bir çalışma düzenim var. Daha çok gündüzleri çalışıyorum ama akşamları çalıştığım da çoktur. Hafta sonu da genelde çalışırım. Çünkü kendime ait programlara ve arkadaşlarıma daha çok hafta içi vakit ayırıyorum. Ev hayatı ve özel hayat genelde kafadaki programı sekteye uğratabildiği için çok düzenli bir çalışma şablonum olduğunu söylersem yalan olur. Bu işin bir diğer zor tarafı, evde çalıştığın için hiç çalışmıyor gibi algılanabiliyorsun ve sosyal çevren senden esneklik bekleyebiliyor. Yani programın sekteye uğraması çok basit ve bu yüzden tahmin edilenin aksine sürekli bir zamanla savaş ve iş yetiştirme stresi söz konusu.

YG: Çizdiğin tablo bir kitaptan öbür kitaba koşuşturmayı resmeder gibi duruyor. Bir kitaba başlamadan önce veya çeviri sürecinde araştırmalar ya da ön hazırlıklar yapman gerekiyor mu? Yapabiliyor musun?

SST: Dediğim gibi, genelde best-seller (Tür. En çok okunan) çevirdiğim için: Hayır! Hatta heyecanı korumak adına, kitabı da önceden okumam. Çevirirken geride bir hata bıraktığımı fark ettiğim zaman geri döner, düzeltirim…

60

YG: Açlık Oyunları ile genç ve geniş bir kitleye de erişmiş oldun. Çevirdiğin metinlerle ve okuyucularınla ilişkin nasıl? Metinlerden ve okuyuculardan beslenebiliyor musun?

SST: Ben genelde genç-yetişkin romanları çevirdiğim için daha çok genç kahramanlar ve genç okurlarla ilişki halindeyim. Bu işin en keyifli kısmı. Çünkü artık bir “Sevinç Abla” kavramı oluştu aramızda ve onların o coşkulu tepkileri beni de motive ediyor. Her zaman yetişemesem de sosyal medya üzerinden sürekli iletişim halindeyiz ve genelde kimseyi cevapsız bırakmamaya özen gösteriyorum. Diğer yandan kitaplar genelde 3 ya da üstü kitaplık seriler olduğu için, kahramanlarla da uzun süreli ve düzeyli bir ilişki yaşıyoruz. Bazılarını cidden çok seviyorum. Ve evet, galiba besleniyorum. Ama bazı kahramanları bizzat beslemek hatta tutup sarsmak istediğimi de saklayacak değilim!

 

YG: Türkiye’de çevirmen olmak nasıldır peki? Mesleğinin zorlukları nelerdir? Çalışma şartları nasıldır?

SST: Türkiye’de çevirmen olmak, düzenli bir işiniz varsa ve çalıştığınız kurum ödemeler konusunda hassassa, benim gibi bir anne için keyifli bir iş. Ancak tahmin edileceği gibi, süreklilik çok önemli bir sorun. Çünkü çok fazla yayınevi, çok fazla kitap, çok fazla çevirmen var. Rekabet fazla olduğu için, çevirmenlerin şartların pazarlığını yapma lüksleri pek yok. Ben 6 yıldır çalışabileceğim en iyi yayıneviyle çalışıyorum. Tahtaya vuralım lütfen! Çalıştığım yayınevi çok kaliteli kitaplara imza atan bir yayınevi. Benim ailem gibi gördüğüm, benimsediğim bir kurum ve çok tatlı çalışma arkadaşlarım var. Ama bu işe soyunan herkes benim kadar şanslı olamayabilir.

 

YG: Söyleşimizi “hayat ve kadın” meselesiyle noktalayalım. Yetişmiş olduğunuz İstanbul’da endüstriyel denebilecek bir işte çalışıyordun. Sonra tek çocuk annesi başarılı bir çevirmen oluverdiğin İzmir faslına geçtin. İçinden geçtiğin değişim süreci bunlarla sınırlı da değildi üstelik. Türkiye’de kadınların hayatlarının akışlarını değiştirebilmeleri ne kadar mümkün? Bu değişim senin kelimelerle ilişkini etkiledi mi?

61

Türkiye’de bırakın değişime soyunmayı, kadın olmak tek başına büyük bir zorluk olduğu için, bu soruya ayrıca teşekkür ederim. “Başarılı” kelimesine de… Ben yapmak istediği işi bulmuş ve keyifle yapma şansını yakalamış şanslı azınlıktanım. Ancak bunu yaparken, aza tamah etmeyi, maddi beklentileri düşürmeyi, istediğim işi yaparken anneliğe ayıracak zamanı bulmayı seçtim. Yani, içinde ödünler barındıran bir süreçti. Hâlâ da öyle… Manevi doyum benim için önde gidiyor. Dediğin gibi, şehir, iş ve ailevi değişimler, kayıplar üst üste geldi ve beni elbette etkiledi. Ama ben bu süreçte, hayatın çok basit bir şey olduğunu öğrendim. Yaşamak için küçük sebeplerim var ve o küçük sebeplerin getirdiği büyük mutlulukların “asıl” olduğunu, artık biliyorum. Ve evet! Bunlar o çok sevdiğim kelimelerle ilişkimi çok başka bir yere taşıdı ve bana yeniden yazmayı öğretti. Ama özellikle altını çizmek istiyorum ki, ben bu değişimleri arkamda ailem, yayınevim ve çok sağlam dostlarımla yaşadım. Şanslıydım. Türkiye’de bu değişimler bir kadın için, özellikle yalnızsa, hiç ama hiç kolay değil. Bu yüzden kadınların birbirine daha çok destek vermesi gerektiğine inanıyorum ben. Moral olarak, profesyonel destek olarak, dostluk olarak…

 

Bu içten olduğu kadar mütevazı sohbetten harika bir alıntıyla yanınızdan ayrılıyorum:

Kelimeler nefesle bulaşan en güzel şeydir!

Sevinç Seyla Tezcan’ın kendi öykülerini de bizlere bulaştırması dileğiyle…

Sanat ve barışla kalın…

Fukuşima Tanığı Toshiya Morita’dan Japonya seçimlerine dair mektup var !

2014 Mart ayında Fukuşima Tanığı adıyla tanıdık Toshiya Morita’yı.  Nükleersiz.org&Yeşil Düşünce Derneği organizasyonuyla ilk defa Türkiye’ye gelmişti. “Bizim başbakanımız yalancıdır” açıklamalarıyla aklımızda kaldı, Fukuşima Nükleer Faciasına dair saklanan gerçekleri, Fukuşima’daki insanların boğuştuğu sağlık problemlerini anlattı.

Panellerinin sonundaki “Power to the People !”Türkçe karşılığı ile “Güç ve yetki insanlara!”  sloganı 14 Aralık’ta Japonya’daki  erken seçim sonuçlarında kendini göstermiyorsa da seçim katılım oranının hayli düşük oluşu seçimin geçerliliğini bile sorgulatabilecek düzeyde.Peki  Japonya’da ne oluyor? Tam da bu sebeple Toshiya Morita’dan  Yeşil Gazete okuyucuları için Japonya seçim sonuçlarına dair değerlendirmede bulunmasını istedik, Morita’nın yazısını Pınar Demircan’ın Japonca’dan çevirisiyle sunuyoruz,

* * *

 

Türkiye’deki  dostlarımıza- Abe iktidarındaki Liberal Demokrat Partizaferkazanmış değil

Bildiğiniz gibi 14 Aralık tarihinde Japonya’da gerçekleştirilen erken seçim sonuçlarına göre mecliste en çok sandalyeyi Liberal Demokrat Parti aldı. Japonya medyası bu durumu 「iktidar partisinin zaferi」manşetiyle verdi, biz bunun zafer olmadığını biliyoruz. Peki ya siz?

Halihazırda  iktidar  olan  Liberal Demokrat Parti(LDP) bir süredir Japonya’daki nükleer santrallerin yeniden çalıştırılmasını istiyor  dahası,  başta sizin ülkeniz olmak üzere bir çok ülkeye daha nükleer santral kurma planları yapıyor. Bu zihniyette bir partinin 「zafer」kazandığını duymak eminim  sizi hayal kırıklığına uğrattı. Biz nükleer karşıtlarının Japonya’da hiçbir şey beceremediğimizi bile düşünmüş olabilirsiniz. İşte bu sebeple size seçim sonuçlarının  nasıl okunması gerektiğini anlatmak istiyorum .özellikle vurgulamak istediğim ; bu seçimin sonucunun Japonya halkının iradesini yansıtmadığıdır,esasen şunu bilmelisiniz ki Japonya seçim sistemi geçerliliğini yitirmiştir.

Seçim sistemi demokratik iradeyi yansıtmıyor!

Toshiya Morita,  Nükleersiz.org&Yeşil Düşünce Derneği organizasyonuyla ilk defa Türkiye’ye gelmişti
Toshiya Morita, Nükleersiz.org&Yeşil Düşünce Derneği organizasyonuyla ilk defa Türkiye’ye gelmişti

Temsil Meclisi seçim sisteminde herkes iki oy kullanır, bir oy kendi bölgesi(yerel seçim)için,  diğer oy da mecliste olmasını istediği parti içindir . Yerel seçimler çoğunluk esasına göre belirlenir, yerelde kazanlar oransal olarak  parti içerisindeki blok listelere de yansıtılır, öyle ki başarılı olayan bir aday dahi partisi o bölgede kazanırsa blok listesinden seçilebilir. Problem uygulamadaki sisteminin kullanılmasına bağlı olarak ortaya çıkmaktadır  ve bu sistem gerçek iradenin yansıltılmasını önlemektedir. Dolayısıyla kendi iradesinin bu sistemde zaten yansıtılmadığını düşünenler oy kullanmadı. Bu durumun farkında olduğu için Başbakan Abe sessiz sedasız erken seçime gitti ve oy kullanma oranı ikinci dünya savaşından sonraki dönemde ilk kez %52 oldu, iki kişiden biri oy kullanmadı.

Nükleer santraller tekrar çalıştırılmasın diyenlerin oranı ülke genelinde  %56

İktidar partisinin görevine devam ettiği durumda Japonya’da halk nükleer santrallerin tekrar çalıştırılması konusunda ne düşünüyor derseniz, Hükümeti eleştiren yayın yapabilen birkaç  TV kanalından biri Japonya genelinde Temmuz ayında yaptığı kamuoyu yoklamasını 「Haber istasyonu」adlı programında paylaştı. Toplanan verilere göre nükleer santrallerin tekrar çalıştırılmasını isteyen kişilerin oranı % 30, tekrar çalıştırılmasın diyenlerin %56 fikrim yok diyenlerin ise  %14. Nükleer santrallerin halen daha kapalı olması işte bu oranın eseridir. Pek tabi ki kendi ülkesinde nükleer santrallerin tekrar çalıştırılmasına karşı olan bizler sizin ülkenizde de nükleer santralin kurulmasını istemiyoruz.

Bu sebeple seçim sonuçlarına baktığınızda bizim irademizin temsil edilmediğini göreceksiniz. Dolayısıyla sakın “Başbakan Abe yine kazandı” söylemlerine kanmayın çünkü zaten Başbakan Abe sonuçların böyle olacağını biliyordu  erken seçim istemesinin sebebi de buydu yani  bizi, sizleri, dünyayı kandırmaktı.  Japonya’daki seçimin sonucu demokrasinin kendi kendisini imhasının bir örneğidir.

Öte yandan sorunlu olan bu seçim sisteminde bile nükleer santrallerin tekrar çalıştırılmasını istemeyen irade kendini gösteriyor. Şöyle ki “Japonya’da sıfır nükleer santral sloganıyla bilinen Komunist Parti’nin sandalye sayısı 8’den 21’e çıktı, oy sayısı olarak ise 4 milyon 70 binden 7 milyon 40 bine çıktığını , Yerel seçimler  safhasında ise 3 milyon 690 binden 6 milyon 60 bine çıktığını, oransal olarak da Liberal demokrat partinin  üçte biri kadar temsiliyet aldığını  söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu sonuç,kendi  içinde nükleer santrallerin tekrar çalıştırılmasını istemeyenlerle  iktidar partisinin kazanmasını istemeyenlerin oyu var.

Öte yandan nükleer santrallerin yeniden çalıştırılması ve Gizlilik yasasının çıkartılmasını LDP’den de çok savunan sağ kanattan  bir partinin meclisteki sandalye oranının  da 19’dan 2’ye düşmesi vurucu oldu. Japonya’da insan hakları ihlalleri veya nefret suçları devam ediyorsa da bu aşırı sağ partinin oylarının düşmesi sevindirici.

Tüm bunlara rağmen elbette LDP’nin seçimi kazanmış görünerek çıkması beni endişelendiriyor. İzleyen süreçte, iktidar partisinin nükleer santralleri tekrar çalıştırması ve başka ülkelere nükleer santral kurma ihtimali çok güçlü. Hükümetin bu girişimlerine  karşılık birlikte  ciddi mücadele vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Mücadeleden kastım,  seçimler dışında kalan yollar ki bunlar, kitlesel eylemler, yargıya taşıma, öğrenci dayanışması, görsel, video sosyal medya üzerinden örgütlenme gibi farklı direnişler olabilir.

Başbakanlık sarayının önünde  139.kez 20 bin kişi toplanarak Nükleere Hayır dedi

Örneğin,  Nükleer santrallerin tekrar  çalıştırılmasına karşı olduğumuzu göstermek için Tokyo Başbakanlık sarayının çevresinde biz her cuma yaklaşık 20 bin kişi toplanarak eylemler yapılıyor.benim de yaşadığım yer Kyoto olduğu için her cuma benzer bir eylemi Kyoto’da yapıyoruz . 12 Aralık’ta 139. kez aynı eylemi yapmış olduk. Tokyo Elektrik binası önündeki eylem ise katlımcı sayısı 100 kat arttı ve 100 defadan fazla yapıldı.

Ben meclis sandalye sayısıyla salt çoğunluğu alsa da ben insanların kitleler halinde karşı çıkmasının nükleer santrallerin tekrar çalıştırılmasını önleyeceğine inanıyorum. Bizim bu uğurdaki mücadelemizi en çok teşvik edebilecek olan “Nükleer santral istemiyoruz! diyen Türkiye’deki dostlarımızdır. Nükleer santrali gerçekten istemeyenlerin sesini yükseltmesi gerekir. Bu sebeple siz sevgili Türkiye’deki dostlarımzı sakın Japonya’da nükleer taraftarları zafer kazandı diye umutsuzluğa düşmeyin, daha güçlü sesinizi çıkarın, “Nükleer santrale hayır!” deyin; ben sizin sesinizi Japonya’da duyuracağım ve sesiniz sesimizdir. Japonya ve Türkiye arasında yapılan nükleer santral anlaşmasına karşı birlik olup, irademizin gücünü duyurmalıyız.  Nükleer silahların olmadığı, barış içinde yaşayacağımız bir dünya kurmak için her zamankinden daha çok çabalayalım .

Power to the people!

Güç ve yetki insanlara!

63 morita foto

Toshiya Morita kimdir? 1959 Kyoto doğumlu,araştırmacı yazar ,halen Kyoto’da yaşıyor Japonya’nın doğusunda  11Mart 2011’de Fukuşima faciasından sonra aktivist olarak nükleer santral ve silahlara karşı mücadele veriyor.Bunun için  “Yarına Bakış” adındaki internet blogunda takipçilerini düzenli olarak nükleer santraller konusunda bilgilendirirken bir yandan da ülkenin çeşitli yerlerinde yaptığı toplantılarda radyasyonun zararlı etkileri konusunda uyarıyor ve güvenlik tedbirleri alınmasını savunuyor. Radyasyonla Çağında Hayata Yön vermek. Sekai, Sept. 2011; Radyasyona Maruziyet ,Iwanami yayınevi, 2012;  iki kitabı bulunuyor.

Mektubu Yeşil Gazete için Japonca aslından çeviren: Pınar Demircan