Marmaris, Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu’ndaki öğrencilerin emekleri ile yayın hayatına devam eden çevre-ekoloji dergisi Yeşil İnci’nin 6. sayısı çıktı.
2007 yılından beri yılda bir kez yayınlanan Yeşil İnci’de yer alan yazı/haber/makalelerin içeriğini okulun da bir parçası olduğu Eko Okullar Proje’sinde yapılan çalışmalar oluşturuyor.
Yeşil İnci’nin 6. sayısında Biyolojik Çeşitlilik, Enerji&Yenilenebilir Enerji, Geri Dönüşüm&Yeniden Kullanım, Gezi Yazıları, Su, Sürdürülebilir Ulaşım, Sağlıklı Yaşam, Makaleler, Şiirler, okulumuzdaki çevre etkinliği haberleri, Çevre Kuruluşları ve Çevre kitapları konularında yazılara yer verilmiş.
Yerel bilgiye önem verilen dergide öğrencilerin tanıtımını yaptıkları bitkiler ve hayvanların kendi yörelerinde yetişen/yaşayan türler olmasına özen gösteriliyor.
2000-3000 adet basılıp Marmaris ve Muğla Merkez’deki okullara ve Eko Okullar Projesi’nde yer alan yaklaşık 500 okula dağıtımı yapılan Yeşil İnci’ye, internet üzerinden erişim de mümkün.
Yeşil İnci’nin 6. sayısını buradan okuyabilirsiniz.
Gazeteci Sedef Kabaş, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonuyla ilgili attığı tweet yüzünden gözaltına alındı
Radikal’den İsmail Saymaz’ın haberine göre azeteci-Televizyon Spikeri Sedef Kabaş’ın evinde, attığı bir yolsuzluk tweet’i yüzünden arama yapıldı. Yazdığı “17 Aralık soruşturmasına takipsizlik kararı veren hakimin ismini unutmayın” tweeti nedeniyle bugün gözaltına alındı.
Gayrettepe Asayiş Şube Müdürlüğü’ne götürülen Kabaş, “terörle mücadelede görev almış şahısları hedef göstermek” iddiasıyla evinde arama yapıldığını ve gözaltına alındığını söyledi.
Evde genel bir arama yapıldığını ifade eden Kabaş, “Hukuka inanıyorum. Hâlâ hukuka inanan insanların olduğunu düşünüyorum” dedi.
İstanbul Kağıthane’de sokakta bir köpeğe tecavüzü güvenlik kamerası tarafından tespit edilen ve hakkında soruşturma başlatılanH.Y. beraat etti. Dava sonrası açıklama yapan İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu’ndan Deniz Tavşancıl Kalafatoğlu “Cezalandırılmayan bu tecavüzcü insanlar, toplum için büyük tehlike arz ediyorlar” diye konuştu.
63. Asliye Ceza Mahkemesi, H.Y.’nin köpeğe tecavüz suçundan daha önce 454 liralık idari para cezasına çarptırıldığını, yeni bir suçun unsurları oluşmadığı için cezalandırmaya gerek olmadığını söyledi.
Bianet’den Çiçek Tahaoğlu’nun haberine göre Davayı takip eden baroların Hayvan Hakları Komisyonları temsilcileri, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, Gaziantep Barosu Hayvan Hakları Komisyonu, Yeryüzüne Özgürlük Derneği ve hayvan hakları savunucuları karara tepki gösterdi.
Bu hayvanlarının herhangi birinin tecavüzünün ciddiye alınıp cezalandırılması gerekiyor. Cezalandırılmayan bu tecavüzcü insanlar toplum için büyük tehlike arz ediyorlar diyen İstanbul Hayvan Hakları Komisyonu Başkan YardımcısıDeniz Tavşancıl Kalafatoğlu, “Mahkemelerin ‘Aman canım, köpeğe tecavüz etmiş’ deyip geçmeleri, bu ülkenin cinsle olarak nasıl bir şiddet yumağına sürüklendiğinin göstergesi. Bugün mahkeme maalesef Türkiye realitesini ortaya koydu” dedi.
Güney Kore’nin Ulsan şehrindeki nükleer santralde meydana gelen gaz sızıntısı sonucu 3 işçinin bilinçleri kapalı şekilde hastaneye kaldırıldığı ancak hastanede yaşamlarını yitirdikleri belirtildi.
Yetkililer, acil müdahaleye rağmen santraldeki 3 işçinin bilinçleri kapalı şekilde hastaneye kaldırıldığını ancak işçilerin hastanede yaşamlarını yitirdikleri belirtildi. Söz konusu gaz sızıntısının sebebi ise henüz tespit edilemedi.
Nükleer santraldeki kazanın, hackerların Güney Kore’deki nükleer santralin bilgisayar sistemlerine girerek veri sızdırdıklarını ortaya çıkarmasının ardından geldi. Ancak santrali yöneten şirketin sözcüsü Choi Hee-ye, kaza ile hacker saldırısının alakası olmadığını öne sürdü.
Nükleer santral operatörleri Korea Hydro ve Nuclear Power Co Ltd (KHNP), hacker saldırısını “sosyal huzursuzluk çıkarmak isteyenlere” bağlamış ve nükleer reaktörlerde herhangi bir risk olmadığını söylemişti. Yapılan açıklamada “nükleer güç santrallerinin hacker’lar tarafından durdurulmasının yüzde 100 imkansız olduğu, izleme sisteminin tamamen bağımsız ve kapalı olduğu” söylenmişti.
350.org tarafından yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete ekibinden Pelin Atakan’ın çevirisiyle sunuyoruz.
* * *
İklim görüşmelerinin sonuncusu Peru’nun Lima kentinde gerçekleşti ve gergin geçen iki günlük fazla mesainin ardından tamamlandı. “İklim Eylemi için Lima Çağrısı” isimli yeni bir belge var elimizde artık. Bu belge, önümüzdeki yıl Paris’te yapılması planlanan yeni iklim anlaşması için yapılacak müzakerelerin çerçevesini sunuyor. Ne var ki, görüşmeler genel anlamda hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Politikacılar iklim hareketi için Halkların İklim Yürüyüşü gibi eylemlerle yaratılan ivmenin üzerine bir şey koymakta başarısız oldular, birçok büyük tartışmada tabiri caizse vites küçülttüler. Eğer Paris’ten başarılı sonuçlar elde edeceksek (bunlar sera gazı salımlarını azaltmak veya iklim kriziyle ilgili uluslararası çözümler üretmek için gerçek bir atlama taşı olabilir) müzakereciler ve hareketimiz daha çok çaba göstermeli.
İşte, neler olduğunu anlamanıza yardımcı olacak görüşmelerden çıkan 5 sonuç:
* Yeni anlaşma iklim krizinin acilliğine cevap vermiyor.
Filipinli aktivist (ve 350.org yönetim kurulu üyesi) Lidy Nacpil’e göre görüşmelerin ‘temel hata’larından bir tanesi ‘küresel ısınmanın sınırlandırılması için bilime dayalı açık bir hedefin eksiliği’. IPCC’nin (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) son raporunda bilim insanları, fosil yakılardan kurtulmamız gerektiğini, ısınmanın 2 derecede kalmasını ve küresel bir felaketi önlemeyi istiyorsak gerekli önlemlerin acilen alınması gerektiğini açıkça ifade ediyorlar. Ancak yeni anlaşma bizi bu hedefe ulaştırmıyor.
“Bu sonuçla (bu anlaşmayla) 3 ya da 4 derece ısınmaya giden bir yoldayız.”-Tasneem Essop, WWF uluslararası iklim strateji uzmanı
Ayrıca anlaşmada dünyadaki tüm toplumların karşı karşıya olduğu acil duruma dair bir gönderme yok.
“Tarihteki hiçbir ulusun lideri şu soruyla burun buruna gelmedi: ‘Hayatta kalabilecek miyiz yoksa denizin altında kaybolup gidecek miyiz?’“ –Tuvalu Başbakanı Enele Sopoaga
Mohamed Adow ile yapılan röportaj
* Anlaşmada bazı iyi maddeler var – ancak uygulamaları garantiye alacak önlemler yok.
Lima’dan çıkan metinde olan 100’ü aşkın ülke tarafından desteklenen bir senaryo, karbon salımlarını yüzyılın ortasına kadar kademeli olarak azaltmak. Bu senaryonun gerçeklemesinin tek yolu fosil yakıtlardan uzaklaşmak ki bu UNFCCC (Birleşmiş Milletler İklim Değişikli Çerçeve Anlaşması) sürecini fosil yakıt endüstrisinin tam karşısına koymak demek.
Lima Çağrısı diğer anlaşmalardan farklı, çünkü ilk defa tüm uluslar karbon salımlarını düşürme konusunda anlaştılar. Her ülke önümüzdeki aylarda bunu nasıl gerçekleştireceğini açıklayacak. Ancak metinde bir anahtar kelime değişikliği var ki büyük sonuçlara (veya sonuçsuzluğa) yol açacak potansiyele sahip. Metinde karbon salımlarını azaltma planlarının uluslararası gözetimi ile ilgili konuda “yapmalı” yerine “yapması gerekebilir” deniyor. Bu ulusların kendi planlarını rapor etmek için sorumlu tutulamayacakları anlamına geliyor. Yani sanki “kritik Paris buluşmasına kadar her bir ülke ev ödevini kendi değerlendirecek”.
İklim değişliği sebebiyle en fazla risk altında olan bölgelerden Marshall Adaları’nın Dış İşleri Bakanı’nı söylediği gibi: “Canımızı dişimize takarak mücadele edeceğiz, bu sürecin dışında da kapılara vurmaya devam edecek ve gelecek yıla kadar hedeflerin ne anlama geldiğinden emin olacağız.”
* En az gelişmiş ve zayıf uluslar ayazda bırakıldı.
Bu anlaşma ile zengin ülkeler, iklim değişikliğinden en çok etkilenen ülkeleri destekleme fırsatını kaçırmış oldular.
Küresel sera gazı salımlarına katkısı en az olmuş ülkelerin artık, ‘değişimi yaratmak için en çok çalışan ülkeler’ olarak anılmaları muhtemel görünüyor. Ancak bu konuda gerekli desteği bile görmüyorlar. Uzun sözün kısası bu durum iklim adaleti konuşulurken hayli gülünç oluyor.
ActionAid’den Bradon Wu konuyla ilgili problemleri şöyle aktarıyor: “Lima’dan 3 ana sonuç istedik: Gelişmiş ülkelerin 2020 yılına kadar artırmayı hedefledikleri iklim harcamalarını yılda nasıl 100 milyar dolara çıkaracağını gösteren açık belirtiler, 2015’te kararlaştırılacak yeni iklim rejiminde ‘kayıp ve hasar’ın ana katmanlardan biri olacağı teminatı ve son olarak sera gazı salımlarının azaltılması konusuna dair kısa dönemde (2020 öncesi) somut taahhütler. Lima bunların hiçbirini yerine getirmedi.”
* Yatırımların geri çekilmesi her zamankinden daha önemli
Görüşmelerde çokça konuştuğumuz konulardan biri fosil yakıtlardan tamamen kurtulma ihtiyacı. Leonardo DiCaprio’dan küresel bir Katolik piskopos grubuna kadar herkes enerji rejiminde küresel bir değişimin gerekli olduğunu konuşuyordu. Fosil yakıt şirketlerinin yatırımları geri çekme hareketinin azledilmesinden yana olmalarına rağmen, görüşmelerdeki ‘bazı gergin davranışların’ bu konu hakkında şirketlerden daha çok endişe duyduklarını gördük. (Shell’in iklim değişikliği baş danışmanının ‘Gelecekte az sera gazı salımıyla fosil yakıtların kullanılması mümkünken neden fosil yakıtlar tasfiye edilsin?’ isimli -Chevron’un eş sponsoru olduğu- paneli sunduğundan dolayı kınanmasının ardından panelin ismi ‘Artan enerji ihtiyacı ve iklim hedeflerini nasıl uzlaştırabiliriz?’ şeklinde değiştirmesi gibi.)
Yaklaşık 100 ülkenin yüzyılın ortasına kadar karbon salımlarını kademeli olarak azaltma hedefini desteklediklerini görmekten mutluyuz. Hedefin taslak metne eklenmesi fosil yakıtlardan yatırımın çekilmesi hareketi adına bir kazanım, büyüyen kampanyaya ivme kazandıracak. Ancak eylem şimdi başlamalı, on yıllık bir gecikmeden sonra değil. Bu nedenle şirketlerin yatırımlarını şimdi çekmelerine ihtiyacımız var.
Dünya – finansal, etik, politik olarak- iş dünyasının şimdiye kadar olduğu gibi devam edemeyeceğine gerçeğine uyanıyor.
“Bu daha iyi bir gelecek. Eğer iklim konuşmaları doğru giderse @FT: ‘ExxonMobil ve Shell’in varlığı 35 yıl içinde sona erecek.’
* Gerçek çözümler için küresel ivme her zamankinden daha güçlü ve güçlü olmaya devam ediyor.
Geçtiğimiz 2 haftada halkın müthiş gücünü gördüğümüz anlar yaşandı: Gerçek iklim çözümleri için küresel hareket her zaman olduğundan daha güçlü. Geçen 10 yılda 100 binlerce insan sokaklarda iklim eylemi talep ettiler, önümüzdeki yıl onlara milyonlar katılacak. Politikacılar ya bu rüzgârı arkalarına alarak hareket ederler ya da bu rüzgâr politikacıları uzaklara süpürür. Eylemin yönetimi hepimize kalmış durumda.
Filipinli aktivist Yeb Sano harika söylemiş: “İklim mücadelesini halk şimdi sahiplenmeli çünkü liderler reddediyor.”
10 Aralık’ta on binlerce insan Lima sokaklardaydı: Geçen eylülde başlayan büyük, harika enerjiyi taşıdılar, güçlendirdiler. Aktivistler, sanatçılar, yerel topluluklar oradaydı. İklim adaleti ve gerçek çözüm taleplerini haykırdılar. Latin Amerika’daki iklim hareketi hayat dolu. Küresel hareketin onlardan öğreneceği çok şey var.
Küresel iklim anlaşması iklimle mücadelede sadece bir araç. Gerçek değişim taban örgütlerinden gelmeye devam edecek. Birleşmiş Milletler İklim Görüşmeleri tüm dünya ülkelerinin bir araya geldiği ve bu krizi tartıştığı yer olmaya devam edecek. Halk, Paris’in Kopenhag gibi olmayacağından emin olmak için müthiş çaba sarf ediyor.
Nick Meynen tarafından Ejolt’da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Filiz İnceoğlu’nun çevirisiyle sunuyoruz.
* * *
Telefonlarımızda ve dizüstü bilgisayarlarımızda kullanılan az bulunur metallerle ilgili şiddetli tartışmalar devam ederken ve elektronik atıklar dağ gibi büyürken, mühendisler ürünlerin daha hızlı tüketilmesi için yeni yollar keşfetmek için kafa patlatıyor.
Bu planlı hızlı tüketim fikri ilk olarak ampullerle, naylon çoraplarla ve arabalarla başladı. Zamanla tüm elektronik aletlere, ders kitaplarına, çamaşır makinelerine, mikrodalga fırınlara, yazılımlara, hatta bozulma ve ‘demode’ olma ihtimali olan neredeyse her ürüne yansıdı. Mühendislerden, ürünleri daha hızlı hurdaya çıkacak şekilde çalışmaları isteniyor; böylece insanlar hızlıca yerine yenisini alma ihtiyacı duyacaklar. Bu yolla şirketler yüksek kâr ediyorlar ama bu durumun bazı hoş olmayan sonuçları da var: daralan stoklar ve her geçen gün artan atıklar içinde kalan gezegenin artan materyal ve enerji tüketimi sorunu. Çevresel haksızlıkların ardında çok büyük amaçlar yatıyor, bizler son üç yılımızı alan bir araştırma ile bu konuyu derinlemesine inceledik. Şimdi, bu tehlikeli oyunların kaynağına ve onları nasıl durduracağımıza daha yakından bakalım.
“Başarısızlığa mahkumiyet”: geçmişin özeti
Wikipedia’da “Planlı Hızlı Tüketim” (Planned Obsolescence) tanımını aradığımızda, konuya dair yüzeysel bilgiler geliyor: “Bu stratejinin ardında yatan gerekçe… mükerrer satın almalar arasındaki zamanı azaltmak… üretici –ürünün ne kadar dayanacak şekilde tasarlandığını bilen kişi- ile tüketici –bunu bilmeyen kişi- arasında bilgi uyuşmazlığı var.” Uzun lafın kısası; üreticiler, tüketicileri daha sık ve tekrar tekrar görmek için aldatıyor.
Daha fazlasını öğrenmek istiyorsanız, The Light Bulb Conspiracy adlı belgeseli izlemek iyi bir başlangıç olabilir. Bu ödüllü belgesel planlı hızlı tüketim hikâyesinin izini sürüyor. 1920’lerde ampuller ortalama 2500 saat dayanırdı, ancak 1940’a gelene kadar bu süre ortalama 1000 saate düştü. Belgeselde gösterilen resmi belgeler o zamanların en büyük üç üreticisi arasında yapılan gizli bir ticari anlaşma olduğunu açığa çıkardı. Bu anlaşmaya göre hiçbir ampulun 1000 saatten daha uzun süre dayanmaması gerektiği yönünde hemfikir oldular. Ürettikleri ampuller bu limitin ne kadar üstünde dayanırsa ticari birliğe o kadar ceza ödemek zorunda olacakları konusunda anlaştılar.
http://youtu.be/vfbbF3oxf-E
1932’de Berbard London “Ending the Depression Through Planned Obsolescence” (Planlı Hızlı Tüketim ile Krizi Aşmak) adlı kitabı yazdı. Tüketimi canlandırmak ve sürekli hale getirmek için hükümetin tüketici ürünleri için planlı hızlı tüketimi yasayla zorunlu hale getirmesi istendi. Ama şirketler bunu gizli gizli yaparken halka duyurmak ve yasayla zorlamak neden? Çünkü böylece ürünlerin kalitesini düşürme gereğini halka açıklamak gibi zor bir durumdan sıyrılmış olacaklardı.
Dupont, naylon çorapları 1940’da icat ettiğinde, ürünler onları yapan mühendislerin eşleri ve kızları üzerinde denenmişti. Çorap kaçması gibi bir durum yaşanmamıştı. Bu kötü bir iş modeliydi. Böylece Dupont’un mühendislerine çorapları daha dayanıksız yapmaları emredildi.
Planlı hızlı tüketimin topluma uygulanması gitgide büyüyen bir atık silsilesine neden oldu. Bu atıkların bazıları yüksek tüketim oranına sahip olan, gelişmiş teknolojinin bozuk cep telefonları yığınından birkaç gram altın kazanmaya olanak sağladığı ülkelerde geri dönüştürülüyor. Ancak, elektronik ürünlerin %80 ilâ %85’i katı atık sahalarına veya çöp yakma fırınlarına gönderiliyor. Elektronik atıklar, Amerika’nın atık sahalarındaki çöplerin %2’sini oluştursa da, tüm toksik atıkların %70’ine eşdeğer. İşte ‘Lawrence Summers’ın İlkesi’ bu noktada devreye giriyor. Eski World Bank baş ekonomistinin yazdığına (sızan bir iç bilgi) göre, “Bahsi geçen sağlığı bozacak derecedeki kirlilik ülkede en düşük maliyetle yapılmalıdır”. ABD’de üretilen yıllık 3 milyon ton e-atığın yaklaşık %80’i milyonlarca insanın bu atık akışı nedeniyle şiddetli, yaygın ve uzun süren hasarlar yaşadığı Asya’ya ihraç ediliyor. Son zamanlarda bu durumu ‘ekokıyım’ diye adlandıran birçok tartışma yaşandı.
Diğer taraftan: E-atıkların her zaman Avrupa ya da genellikle batıdan gelmediği de eşit derecede doğru. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (BMÇP)’nın tahminlerine göre, 2017 yılına kadar Afrika, AB’den daha fazla e-atık üretecek. BMÇP’nin “Geri Dönüşüm –E-Atıktan Kaynaklara” başlıklı raporuna göre ortaya çıkan e-atığın miktarı –cep telefonları ve bilgisayarlar dâhil- Hindistan gibi ülkelerde gelecek on yıl içinde %500’e kadar artış gösterebilir. Ancak ürünlerin nerede üretildiğine, satıldığına, kullanıldığına bakmaksızın planlı hızlı tüketimle üretici tarafında yüzleşmek tüm bu atık akışını dizginleyebilir.
Hızlandırılmış “Başarısızlığa mahkûmiyet” kursu
Ürünlerin geçirdiği evrimle birlikte, onları daha dayanıksız hale getirme numaraları da gelişti. Bu noktada, sizlere, başarısızlığa mahkûm ürünler tasarlama sanatının incelikleri hakkında hızlandırılmış bir kurs sunacağız. İhtiyacınız olanlar:
* Yapıştırıcı: İş modelinizin yapıştığından emin olmanızı sağlar. Apple ürünleri normalde değiştirilebilir olan pillerle donatmak yerine onları ürüne yapıştırır. Pil mi bozuldu? Bu size ortalama 100 dolara mal olur, tamiri bir hafta sürer ve Apple telefonunuzun hafızasını siler. iPod’lar için durum daha da kötüdür: tamir masrafları ürünün yenisini almaktan daha pahalıya patlar. Bazıları internetten kendi kendinize nasıl tamir edeceğinizi anlatan bir rehber paylaştığında, Apple birdenbire ürünü kendi başınıza açıp tamir edemeyesiniz diye kendi vidalarını icat eder.
*Çipler: Çipleri bir yazıcının en ücra köşesine saklayabilirsiniz. Bu, hiçbir şeyden haberi olmayan ürün kullanıcıları için sıradan bir Salı sabahı yazıcılarının artık çalışmayacağı anlamına gelmektedir. Eski kartuşu boşaltmak ya da temizlemek yerine, yazıcı bize (pahalı) bir tamiratın ya da yeni bir ürünün gerekli olduğunu söyler. Çipler ayrıca kartuşun bittiğini belirtmek için kullanılır –mürekkebin %64ü hala kartuşta olduğunda dahi. Her bir büyük lazer yazıcı kartuşunu üretmek için 3 lt yağ ve 1,5 kg plastik gerektiğinin önemi yoktur.
*Yumuşaklık: Kırılma ihtimali daha yüksek olan bir şey varken hassas yerler için neden dayanıklı materyal kullanasınız ki? Çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, mikrodalga fırın veya buzdolabını açın ve daha yumuşak malzemelerle değiştirebileceğiniz kısımları bulun. En “akıllı” üreticiler bunu zaten yapmış, değil mi?
*Uyumsuzluk: Aplikasyonlar ve oyunlar yapma yeteneği olan bir teknoloji tutkunu musunuz? Bir dizi oyun düşünün ve öncekilerle uyumlu olmalarını önlediğinizden emin olun –çoğu rakip şirketin yaptığı gibi. Aynı şey, öncekilerle uyumun bilerek engellendiği yazılımlar için de geçerli.
Sorun teknolojide değil, sistemde
Planlı hızlı tüketim daha yeni teknolojilerle sınırlı değildir. Çoğu ana ders konuları için yıldan yıla çok fazla önemli değişiklik yapılmasa da, ders kitabı yayıncıları sık sık güncelemeler yaparlar. Sorun şu ki, her yeni baskı, farklı bir sayfa numarasıyla basılmış bilgileri içerir ve bu da önceki baskıyla sınıfta konuyu takip etmeyi zorlaştırır. Eğitim kitapları yayımlayanların böyle taktiklere başvurma sebepleri açıktır: kârlılıklarını korumak için aslında dayanıklı olan ürünlerin miadını bir şekilde doldurmalarını sağlamak zorundadırlar. Buna karşın, birçok öğrenci grubu değiştirilen kullanımlar üzerine basit kılavuzlar hazırlayarak ucuz ikinci el versiyonların kullanılmasını sağlıyorlar.
Bir taraftan da her sezonda son moda ürün almak gibi absürd bir inanış da var. İnsanoğlunun ne zaman, nerede ve nasıl bu kadar moda hassasiyeti geliştirdiğine dair bazı öngörüler edinmek için, bu konuda Naomi Klein’ın yazmış olduğu No Logo isimli kitabı okuyabilirsiniz. Özetlemek gerekirse; ister kesimi, etek boyu, ister renkleri yüzünden olsun, reklamı yapılan ve satılan birçok şey kısa sürede demode olacak şekilde tasarlanıyor. Burada çözüm oldukça basit: Aldatıcı reklamlara kanmayın ve bir moda mağduru olmayın. İkinci el giysi kullanımı çok daha çeşit içeriyor ve epey yaygınlaştı –bir kaçış planına da olanak sağlıyor.
Çözüm her yerde
Tüketiciler kendin-yap gönüllülerinin ücretsiz olarak bozuk cihazlarını tamir ettikleri kafelerde (Repair Cafe.org) organize oluyorlar
Fiyasko yaratıcıları için seçenekler sınırsızdır. Ya onların düşmanları? Tim Hicks gibi tüketiciler mesela. Tim dizüstü bilgisayarları tamir eder. Toshiba’nın avukatları Tim’i 300’ü aşkın Toshiba dizüstü bilgisayar için hazırladığı kılavuzları siteden kaldırması için zorlayana kadar her bir bilgisayarın kılavuzunu pdf formatında kendi sitesinde paylaşıyordu. Kılavuzları siteden kaldırmak her yerden kuşatılmış tüketicilere bozulan cihazlarını şişirilmiş fiyatlar veren, sadece-üretici-onaylı servis merkezlerine göndermekten başka çare bırakmadı. Bozulan elektronik cihazları tamir etmek bu denli pahalı ve elverişsiz bir yol haline getirilince birçok insan mecburen cihazları atmayı tercih ediyor.
Ancak, Tim hala birçok kılavuzu online yayımlıyor ve bu konuda yalnız değil. Tamircilerden oluşan bir iletişim ağı internette baş gösterdi. Hatta Youtube’da, bozulmaya ayarlanmış fiyasko bir çipe sahip yazıcınızı nasıl yeniden çalıştırabileceğinizi anlatan bir video paylaştılar. iFixers’da, amacı insanları daha fazla şeyi tamir edebilmeleri için cesaretlendirmek olan bir tamir manifestosu yayımladılar. Böylece, temelinde “tamir edemiyorsan sahibi değilsindir” anlayışı olan “devrime katıl” sloganıyla çevre aktivisti bir hareket başlattılar. Aynı zamanda, tüketiciler kendin-yap gönüllülerinin ücretsiz olarak bozuk cihazlarını tamir ettikleri kafelerde (Repair Cafe.org) organize oluyorlar.
Üretici tarafında da aktifler. Seçeneklerden biri, geri alma semalarıyla çalışıyor. Ancak bu yöntem, sadece o maliyeti fiyata yeniden ekleyecek olan büyük üreticiler için elverişli. Yine de bu çok fazla sorun teşkil eden bir durum değil. Son yapılan bir Eurobarometre’de yanıt veren 26.573 kişinin %77’si, ürünün gerçekten çevre dostu olduğuna ikna oldukları takdirde çevre dostu ürünler için daha fazla ödemeye razı olduğunu belirtmiş. Başka bir Eurobarometre’ye göre, %27 oranında katılımcı arabaları, bisikletleri ya da çim biçme makinesi gibi araçları da içeren paylaşım yöntemini kullanıyor. %21 ise çamaşır makinesi gibi ürünleri satın almak yerine kiralıyor ya da bu hizmeti veren bir yerden hizmet alıyor. Kiralama sektörü daha fazla ürünü bünyesine katarak genişliyor. Mesela Phillips artık ampuller için Yaşam Döngüsü Servisleri Performans anlaşması teklif ediyor.
Planlı başarısızlık pazarlamanın başarısızlığıdır
Planlı hızlı tüketim bir komplo teorisi değil. Büyüme akımının yerleşik bir özelliği olduğu için birçok endüstride standart haline gelmiş bir iş modeli. Bu akım şu anda dünya üzerinde hayatı insanlar için keyifli hale getiren koşulları yok etmekle meşgul. Ama bu sonumuzun geldiği anlamına gelmez. Aksine, bu iş modelinin sonu gelmekte ve alternatifleri de bulunmakta.
Buna karşın, bu düzenleme bir taraftan tüketim aktivistleri, diğer tarafta büyük şirket lobileri arasında yok olmayan bir çatışmanın sonucunda doğdu. Biraz kazanç elde eder ama çokça kaybedersiniz. Bu nedenle, gerek internet üzerinden, gerekse tamirci kafeleri yoluyla insanları bir araya getirerek, kurulan kumpasın etrafından dolaşmanın yollarını bulmada tüketicilere yardımcı olan Peer2peer Birliği’nden Tim ve Michel Bauwens gibi insanlara ihtiyacımız var. Bu açıkça belli bir amaca hizmet ediyor ve birçok insan için bu ancak iletişim boşluklarını kapamakla mümkün olabilir: çoğu insan ücretsiz tamir desteği sağlandığından, halk ekonomisi diye bir şeyin varlığından ve bunun düşüncede kalmayıp ulaşılabilir bir uygulama olduğundan habersiz. Yaygın medya, şirketlerin ihtiyaç duyduğu reklamların içeriklerini hazırlamakla fazlasıyla meşgul.
Kapitalist ekonomide, bir ürünün başarısızlığı bir özellik haline geldi. Ancak pazarın dışında insanlar, sorunları kalıcı çözümlere ulaşırmak için birlikte çalıştılar. İyi haber: moda mağduru olmak zorunda değilsiniz. Anında bozulan her ekmek kızartma makinesi ve her yazıcıda hüsrana uğrayan tüketici köleliğine boyun eğmek zorunda da değilsiniz. Her şeyden öte, bir yerlerde hâlâ sorunları ufak ufak da olsa çözen insanlar var.
Pazar günü sabaha karşı Yunanistan’ın Patra kentinden İtalya’nın Ancona kentine giderken yanan 478 kişilik feribotta kalan yolcular tahliye edildi. Yolculardan biri kaçmaya çalışırken yaşamını yitirdi, denizden de dokuz ceset çıkarılmasıyla ölü sayısı 10’a çıktı.
“Norman Atlantic” adlı feribotta 422 yolcu ve 56 mürettebat vardı.
İtalya Ulaştırma Bakanı Maurizio Lupi, feribottaki 51 kişiye ulaşamadıklarını söyledi.
Son olarak Kaptan Argilio Giacomazzi, “imdat sinyali” verdikten 36 saat sonra bugün feribotu terk edip kontrolü İtalyan donanması yetkililerine teslim etti.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu feribottan 13 Türk vatandaşının kurtarıldığını, ölenlerin arasında Türk vatandaşı bulunmadığını açıkladı.
Yanına neyin sebep olduğu henüz belirlenemedi. İtalyan savcılar olayla ilgili soruşturma başlattıklarını ve ihmal olup olmadığını inceleyeceklerini duyurdu.
Feribottan kurtarılarak İtalya’nın Bari kentine getirilen bir Türk yolcu da İtalyan gazetecilere yaptığı açıklamada, “Dört kişinin öldüğünü gördüm. Eminim, gözümün önümdelerdi. İkisinin kadın, ikisinin erkek olduğunu sanıyorum, karanlıkta çok iyi göremedim. Çok sayıda kişi de ne yazık ki denize düştü” dedi.
Yolcu, yangın anında “Fire, fire!” (Yangın, yangın!) diye bağırıldığını duyduk. Beş dakika içinde de tüm gemiyi alevler sardı. Karanlıktı ve çok duman vardı. Yapacak pek bir şey yoktu. Birçok kişi bayıldı” ifadeleriyle anlattı.
İtalya bandıralı feribotta dün yerel saatle 04.30 civarında yangın çıkmıştı. Feribot bu sırada Yunanistan’ın Korfu Adası’nın 44 deniz mili açığındaydı.
İtalyan medyasına yansıyan haberlere göre yangın 200 kadar aracın bulunduğu feribotun garaj kısmında çıktı. Feribotun kurtarma filikalarının yetersiz kaldığı iddia ediliyor.
Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ali K. Saysel’in, Naomi Klein’ın yeni çıkan kitabı Bu Her Şeyi Değiştirir’i (This Changes Everything) derinlemesine inceleyen yazısının ikinci bölümünü sunuyoruz. Kitabın yayın hakları Agora Kitabevi tarafından alındı ve halihazırda dilimize çevriliyor.
Naomi Klein, iklim değişikliği hakkında kitabı, Bu Herşeyi Değiştirir’in ikinci kısmında iklim değişiklinin sahte çözümlerini ele alıyor: Büyük şirketlerle ilişkilerini kolkola fosil yakıt arama faaliyeti yürütecek derecede ilerleten sivil toplum örgütlerini, taban faaliyetlerini bir tarafa bırakıp yüksek siyaset salonlarında politikacılarla koşturan sivil toplum teknokratlarını; çevre hareketine göz kırpıp sonra yarı yolda bırakan büyük iş adamlarını, iş adamlarının verdiği zararlı maddi teşviklerin peşinden koşan teknik yenilikçi müteşebbisleri. Son olarak da tüm bu aktörlerin birlikte, iklim değişikliğine bir çözüm (B planı) olarak ileri sürdükleri jeo-mühendislik (veya yeryüzü mühendisliği) projelerini kitabın ikinci kısmında okuyabilirsiniz.
Sahte Çözümler: Jeo-mühendislik projeleri
Jeo Mühendislik projeleri arasında uzaya yansıtıcılar yerleştirilmesi de bulunuyor
Jeo-mühendislik projeleri şunları içeriyor: Okyanusların demirle gübrelenmesi (böylece atmosferdeki karbonu özümseme kapasitelerinin artırılması), karbon yakalama ve depolama teknolojileri, çöl yüzeylerinin beyaz örtülerle kaplanması, bulutların parlaklığının artırılması (deniz suyu püskürtülerek), uzaya yansıtıcılar yerleştirilmesi, atmosfere parçacıklar ve sülfat bileşikleri enjekte edilmesi (yanardağ patlamaları sonrasında olduğu gibi). Bu potansiyel uygulamalar kulağa hoş gelen bir ifadeyle Güneş Işınımı Yönetimi (Solar Radiation Management, SRM) olarak da adlandırılıyor.
Kitapta bahsi geçen büyük sermaye sahiplerinden Bill Gates’e göre jeo-mühendislik “sadece bir sigorta poliçesi … bazı şeyler umduğumuzdan hızlı kötüye giderse diye, yan cebimizde saklamamız gereken alternatif”. Binalarda bulundurduğumuz yangın söndürme sistemleri gibi.
Klein’in buna yanıtı Şok Doktrini: “Şok Doktrini tam da böyle çalışır. Gerçek bir krizin yarattığı çaresizlik ortamında anlamlı tüm itirazlar buharlaşır ve her türden yüksek riskli davranış geçici bir süre için makbul görülür. Hızlı bir değişim döneminde harekete geçireceğimiz jeo-mühendislik teknolojilerini etik ve risk açsısından, ancak kriz atmosferinin dışındayken değerlendirebiliriz.” Önerilen teknolojiler öyle riskler içeriyor ki (kabuklu deniz canlıların yok olması, atmosfer kirliliği, asit yağmurları, bölgesel kuraklıklar vb.) bu bölümün ana karakterleri atom bombasıyla aşk yaşayan Dr. Strangelove’ı hatırlatıyor.
Pekala, teknolojisi sınanan, fizibilitesi hazırlanan bu türden projeler gerçekten kullanılmaya ne kadar yakın? “Geçmiş bize ciddi saha deneylerinin ardından harekete geçmenin yakın olduğunu gösteriyor. Hiroşima ve Nagazaki ilk başarılı nükleer deneme Trinity’den sonra bir ay içerisinde bombalanmıştı … Manhattan projesinde çalışan bilim insanları henüz sadece caydırıcı bir bomba geliştirdiklerini düşünüyorlardı.” O halde belki de bugün, bu tür uygulamaları yasa dışı ilan edecek uluslararası antlaşmalara ihtiyaç var, 171 ülkenin taraf olduğu 1972 tarihli Biyolojik Silahların Önlenmesi Antlaşması (BWC) gibi.
Nasıl oldu da, yaygın anlatıya göre 1962’de Rachel Carson’un Sessiz Bahar’ıyla (Silent Spring) başlayan militan karakterli modern çevre hareketi (Friends of the Earth 1969’da, Greenpeace 1971’de kurulmuştu), 1970’lerin önemli kazanımlarının ardından (kirleten öder prensibini yaşama geçiren pek çok çevre koruma yasası gibi), 2000’lere gelindiğinde ana gövdesini dilekçe ve lobi faaliyetlerinin, avukatların, vitrinini ünlüler dünyasından isimlerin oluşturduğu bir harekete dönüştü? Naomi Klein, çevre hareketinin, 1970’lerde mahkemelerde ve mecliste kazanılan başarıların adından 1980’lerle birlikte gelen neo-liberal dönüşümü kavrayamadığını, siyasetçileri hala birer yol arkadaşı gibi görmeye devam ettiğini söylüyor. 1980’leri Büyük Yeşilolarak tanımladığı, büyük şirketler tarafından satın alınmış kuruluşların doğuşu olarak değerlendiriyor. Peki, anomim şirketler ve fosil endüstrisiyle çeşitli biçimlerde alışveriş içerisinde olan (bağış almak, yatırımda bulunmak, ticari ortaklıklara girmek, yönetim kurullarında koltuk paylaşmak vb.) bu Büyük Yeşil kimdir?
Büyük Yeşil ?
The Nature Conservancy, Environmental Defence Fund, National Wildlife Federation, Conservation International, The Nature Conservancy, Conservation Fund bunların başında geliyor.
The Nature Conservancy’nin ExxonMobil ile 1990’da başlayan ortaklığı ve petrol çıkarma faaliyetleri kitapta uzun uzadıya ele alınmış. World Wildlife Fund for Nature’ın da (WWF) Shell’le uzun yıllar devam eden ortaklığı olmuş. Bu tür ilişkilere hiçbir şekilde girmemiş olan (yeterli varlıkları olmadığı için veya prensip olarak reddettikleri için) kuruluşlar ise şöyle sıralanıyor: Friends of the Earth, Greenpeace, Rainforest Action Network, Food and Water Watch, 350.org, Earth First ve Sierra Club. (Bu arada Sierra Club’ın 2007-2010 yılları arasında bir doğa gaz şirketinden gizlice bağış aldığı ortaya çıkmış fakat örgüt bu skandalın ardından şirketle arasında mesafe koymuş.)
Büyük Yeşil, çevre koruma ve sürdürülebilirlik faaliyetlerinden hem doğanın hem de büyük şirketlerin kazançlı çıkacağı, win-win çözümler peşinde koşuyor, bunun sözcülüğünü yapıyor. İçlerindeki nüans farklarını dikkate almadan, genelleştirerek konuşacak olursak, pek çoğu nükleer enerjiyi geçerli bir alternatif olarak görüyor, doğal gaz ve kaya gazını, karbonsuz bir geleceğe doğru ara aşama, bir köprü olarak görüyor. Kirletme hakkı ticareti gibi esneklik mekanizmalarına sıcak yaklaşıyor. Koruma projelerinde yerlilerin ve yoksulların haklarını gözetmeyen, indirgemeci bir bakış açısı benimsiyor –ki Kyoto kapsamındaki bazı Temiz Kalkınma Mekanizması (CDM) projeleri de bunlara dahil. (Örneğin, karbon tutma kapasitesi geliştirilecek diye biyoüretken bir bölge şirketler tarafından satın alınıyor, karbon ofset elde ediliyor, yerliler kapı dışarı ediliyor).
İklim problemine gönül vermiş “kaygılı”, “sorumlu” iş adamlarının öyküleri (Richard Bronson, Warren Buffett, Michael Bloomberg, Bill Gates kitapta ismi geçenler), önce vaat edilen sonra geri çekilen fonlar, nükleer start-up şirketlere, kaya gazına, jeo-mühendislik projelerine yatırılan paralar şu gerçeği teyit ediyor: Bu işler gönüllülük esasına göre, veya zenginlerin sorumluluk duygusu gereği olmayacak!
Bu kapanış bana küresel iklim görüşmelerinde gelinen noktayı hatırlatıyor. Bağlayıcı taahhüt ve yaptırımların değil, gönüllülüğün esas alınacağı bir iklim rejimine doğru sürükleniyoruz. ABD-Çin, Avrupa ve diğerlerinin verdiği sözler ne kadar umut verici olursa olsun, yasalaştırılmadığı müddetçe atılması beklenen adımların güvencesi ne olacak? Artık böyle bir umut kalmadığına göre, ülkeler bazında indirimlerin değil, iklim mücadelesinin içerdiği tüm dönüşümlerin yasalaşması için mücadele vereceğiz.
Soma’nın Yırca köyünde, uğruna bir gecede 6 bin 666 zeytin ağacını kestiği termik santral projesi iptal edilen Kolin Grubu’nun, ‘imaj çalışması’ olarak başlattığı fidan dikme kampanyasını da Yırca’da değil, köyden 15 kilometre uzakta bir yerde yaptığı ortaya çıktı.
Zeytin kesimine direnen köylüleri özel güvenlikçilere dövdürten Kolin Grubu, tepkilere karşı ‘duyarlı’ görünebilmek bahanesiyle 60 bin zeytin fidanı dikmek üzere Soma Belediyesi’yle protokol imzalamıştı. Protokol töreninde Soma Belediye Başkanı AKP’li Hasan Ergene de hazır bulunmuştu.
Yırca köylülerinin resmi Twitter hesabından yapılan açıklamada, “Kolin’in diktiği ağaçların bizimle ilgisi yoktur. Ağaçların dikildiği yer köyümüze 15 kilometre uzaklıktadır” denildi. Yırcalılar, ayrıca fidan dikimi konusunda yalan haber yapan basın kurumlarını da ’emek hırsızlığıyla’ suçladı.
AKP’ye yakınlığıyla bilinen Kolin Grubu, devam eden hukuki süreci beklemeden Bakanlar Kurulu’ndan çıkan acele kamulaştırma kararını dayanak göstererek ağaç kesimine başlamıştı. 6 bin 666 ağacın kökleniği gün, Danıştay’dan yürütmeyi durdurma kararı gelmişti. Şirketin bu karardan haberdar olduğu ve süreci başlatmak için hemen harekete geçtiği iddia edilmişti.
Geçtiğimiz günlerde, köylülerin başvurularını değerlendiren Danıştay, santral için verilen acele kamulaştırma kararını esastan iptal etmişti.
Akşam Gazetesi’nde ve bağlı dergilerde çalışan 170 kişi işten çıkarıldı. Alem Dergisi hariç bütün dergiler kapatıldı.
Ethem Sancak’ın sahibi olduğu Star Gazetesi ve 24 TV’den yapılan “ülkemizdeki ekonomik krizden şirketimiz de etkileniyor ve zarar ediyor” açıklamasının ardından Akşam Gazetesi’nde işten çıkarmalar başladı.
Yönetim, 170 kişinin işine son verme kararı aldı. Alınan kararlar arasında ayrıca, Alem Dergisi hariç dergilerin tamamının kapatılması kararı da bulunuyor.
İnsan Kaynakları Birimi’ne çağırılarak işten çıkarıldıkları tebliğ edilen isimlerden bazıları şöyle:
Nermin Karacabeyli (Türkmedya IT ve Teknik Operasyon Grup Direktörü)