Ana Sayfa Blog Sayfa 3792

Roboskili kadınlar yazdı, Hülya Tarman derledi; “Roboski’de Yazdık” – Altıok Gürol

“Üşüyor musun? Korkuyor musun? Yaraların iyileşti mi? Parçaların birleşti mi? Bizi özlüyor musun, seni özlediğimiz… kadar?” (Berivan)
“Devlet, hem geçmişimizi hem de geleceğimizi elimizden aldı.” (Cihan)

 

28 Aralık 2011’de Şırnak sınırında devlet kendi 34 vatandaşını bombalayarak öldürdü ve bu katliam yaklaşık bir gün boyunca kamuoyundan saklandı.

Bu topraklarda kendi ırkından, inancından olmayanlara yapılmış kaçıncı katliamdır bu! Ülkenin batısında yaşayanlar olarak bizler, kısa zamanda günlük yaşamlarımıza dönerken, bu acıları  dile getirebilmek için Roboski’nin genç kadınlarıyla bir yıl kadar önce yazım atölyesi başlattı Hülya Tarman.

Hayatlarında katırlara bakmak, yatak yapıp yatak toplamak, yemek yapıp sofra kurmaktan başka hiçbir şeyin olmadığı bu genç kadınlar ilk defa kendilerini ifade ettiler. Kendi sözcükleriyle, duygularıyla, acılarıyla. Sınır noktasında, devlet tarafından zorla getirildikleri bu köydeki bir göz odada geçen  yaşamlarını sürerken, yaşadıkları katliamın ruhlarında açtığı yarayı, yaşamlarındaki yarılmayı kâğıda döktüler, dökebildiler.

59 roboski kitap foto

İlk defa kendim için bir şey yaptım. Ailem okulu bırakmamı istedi, bir şey demedim, bugüne kadar ne söyledilerse yaptım. Cevabım hep evet olmuştur. İlk defa aileme, yakınlarıma hayır demeyi başardım. Bu da bu çalışma sayesinde oldu, bir de sizin. Hayata bakış açımı değiştirdiniz. Hayatta asla olmaz dediğim şey oldu. Kalemi elime aldım ve yazdım.”Cihan Encü 

Kendilerini ilk defa ifade etme cesareti bulan kızlarımız çok heyecanlılar, devletin görmediği acılarını, duymadığı seslerini haykırabildikleri ve  bunları kitlelere ulaştırabilecekleri için.

“Roboski’de Yazdık” kitabı, basılabilmesi için yaptığımız ön ödemeli dayanışma çağrısı sonunda  Kibele Yayınevi’nden çıktı.  Şimdi tüm kitapçılarda, seslerini duymanız, acılarını anlamanız ve en önemlisi katliamı ilk ağız(lar)dan öğrenmeniz için sizlerle buluşmayı bekliyor.

Bizi suç ortaklığına çağırıyor Hülya Tarman. “Varsanız buyrun okuyun” diyor

Roboski’nin genç kadınları 28 Aralık Pazar günü mezarlık ziyareti sonrasında  kitaplarını imzalayacaklar.

“Sanki tek başıma yazıyorum kitabı. Kendimi bir yazar, avukat gibi hissediyorum.” (Eylem)

“Katliamın olduğu gecenin sabahıydı. Saat ona geliyordu. Babam kapıdan içeri girdi, olduğu yere çöktü. Ellerini gözlerine götürdü, ‘Kıymet, Fadıl gitti, Fadıl öldü,’ dedi.” (Kıymet)

“Köye baktığımda uçaklardan başka bir şey görmüyorum. Çünkü, ufkum hayata kapalı.( Nazlı)

“Nereden bilecektim, nasıl bilebilirdim, küçükken el salladığım uçaklar kardeşlerimi bombalayacaklar!” (Nevruz)

“Şimdi benim son diye bitirdiğime,  kim bilir kimler ilk diye başlayacak?” (Nezahat)

“En çok ne koyuyor biliyor musunuz? Onun gülerken çektirdiği fotoğrafa bizim ağlayarak bakmamız.” (Sevcan)

“Biliyor musun, Aslan? Halı saha da sizin yokluğunuza dayanamadı, çöktü.” (Şilan)

“Hakikatin tarihi şöyle yazacak: Annesinden sessizce doğan, ateşin de bedenlerini sessizce yediği çocukların hikâyesi bu…” (Hülya Tarman)   

Hülya Tarman  1962 Ankara doğumludur.Sivil itaatsiz bir birey olarak alan çalışmalarını yürütüyor.Verilen,dayatılan hiçbir statüyü kabul etmediğinden sadece Hülya olarak anılacağı günlerin mücadelesine devam ediyor. Yazarın Mayıs 2011’de Kibele yayınlarından çıkan “Peşime Verdi” adlı bir kitabı bulunmaktadır.

 

Altıok Gürol

[Çocuk Kitapları] Annemin Kuşları – Tunç Kurt

Bence en güzel çocuk kitapları, anne baba ve çocuğun birlikte okuyup ayrı ayrı keyif aldıklarıdır. Tunç Kurt’un Annemin Kuşları da böyle kitaplardan. Kızım Nehir’in okulunda serbest okuma saati için seçilen kitapları incelerken Annemin Kuşları sade kapağındaki şirin kuşlarıyla dikkatimi çekti. Sayfalarını karıştırmaya başladım. İlk öykü Pohpoh Perisi’nin ismi ilginç geldi. ‘Ne anlatıyor acaba?’ diye düşünerek birkaç satır okuyunca kendimi bir anda kızımın sevdiği gruplardan One Direction’ın da dâhil olduğu bir maceranın içinde buldum, kaptırıp öyküyü bir solukta bitiriverdim.

Evin tek çocuğu Nil’in saltanatı kardeşi Lal doğduğundan beri sona ermiştir. Anne babasının ilgisini kaybetmesi yetmezmiş gibi sürekli ağlayıp, poh poh bekleyen ‘küçük cadı’ yüzünden ders bile çalışamıyordur. Annesiyle babası bir yakınlarını ziyaret etmek üzere hastaneye gidince, iki kardeş baş başa kalır. Nil, Lal’i bacaklarının üzerinde sallarken  onun da gözkapakları ağırlaşır ve ikisi de uyumaya başlar. Bir süre sonra Nil, çalan telefona uyanır. Telefondaki ses kardeşini kaçırmıştır ve 1 saat sonra 10 milyon dolarla Beşiktaş İskelesi’nde olmasını istemektedir. Oysaki Nil henüz 12 yaşındadır ve haftalığı ise sadece 50 liradır. Nil kardeşini fidyecilerden kurtarmak için tehlikeye atılmaktan bir an bile çekinmez. Öykünün devamında karşımıza, Harry, Liam, Zayn, Louis ve Niall’den oluşan kadrosuyla One Direction, ‘de’ ve ‘ki’lerin birleşik yazılmasından muzdarip Türkçe öğretmeni, Alacakaranlık Kuşağı’ndan fırlamış Vampir Edward Cullen çıkar. Bunca maceranın arasında, cümleden çıkarttığımızda anlamı değiştirmeyen ‘de’nin, bağlaç olan ‘ki’nin ayrı yazıldığını, ‘şey’in ise her zaman ayrı yazıldığını da fark etmeden öğreniriz. Tabii bir de kardeşler arasında ufak kıskançlıklar olsa da, aralarındaki sevginin her şeyin üstesinden gelecek kadar büyük olduğunun farkına varırız.

Tunç Kurt - Annemin Kuşları Tunç Kurt - Annemin Kuşları2

           Nehir tek çocuk olduğu için saltanatında sarsıntı yok. Kardeşi doğan arkadaşlarıysa zaman zaman kıskançlık krizlerine kapılabiliyorlar. Ama bu öyküyü okuduktan sonra hepsinin kardeşlerinin yanına gidip, güldürmek için tuhaf sesler çıkartacaklarından, yumuk ellerini öpeceklerinden adım gibi eminim. Pohpoh Perisi’yle çocukluğuma gitmişken, karşıma çıkan Tornet öyküsüyle, o güzel ülkede biraz daha kalmaya karar verdim. Çocukken ben de tornete binmiş, cicoz oynamış, zorbalardan defalarca dayak yemiş ama gene de karşılarına dikilmekten çekinmemiştim.

Aliş, yedi yaşında, kamyoncu babasını -başka şehirlerarasında yük taşıdığı için- uzun zamandır göremiyor, futboldan pek anlamıyor, kale ise en yeteneksiz olduğu yer, miskette iyi ama onda da kazandıklarının tamamını Zorba Hilmi’ye kaptırıyor, tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de sabahları yatağını ıslatmış olarak kalkıyor. Aliş’in üç dileği var: Hilmi’ye gününü göstermek, sabahları uyanınca doktorun verdiği çizelgeye bulut yerine sapsarı güneş çizebilmek, bir de babasına kavuşmak. Mahallenin geleneksel tornet yarışmasını kazanabilirse, sanki tüm istedikleri olacak ama önünde kocaman bir engel var; mahallenin en hızlısı Zorba Hilmi. Aliş günlerce uğraşıp kendine yepyeni bir tornet yapıyor. Diğer çocuklarınkinden farklı olduğu için ilk başta alay edilse de, yarış başlayınca Aliş geliştirdiği teknik sayesinde hepsini geçip, birinci oluyor. Sonuca sinirlenen Hilmi bir kez daha zorbalık yapmaya kalktığında, bu sefer mahallenin tüm çocuklarını birleşmiş olarak karşısında bulunca ağlayarak kaçıyor. Özgüveni yerine gelen Aliş, sabah uyandığında yatağında bulut yerine kocaman bir güneş buluyor. Çizelgesini annesine göstermek için seslendiğinde karşısında babasını görüyor. Bu öyküde çocuklar, bir yandan Aliş’in karşısına çıkan güçlükleri okurken, bir yandan da zorbalığa karşı mücadelenin birlik olmaktan geçtiğini, bir amaç için yılmadan çalışmaları gerektiğini öğrenir.

Tunç Kurt1

Bu müthiş öykünün etkisi kaybolmasın diye kitabı ve gözlerimi kapattım. Çocukluğumu düşünmeye başladım. Çocukluğuma dair en güzel anılarım, dedemle denize açılmamız, çıktığımız balık avları, tosbağaları gözlememiz ve yunuslarla yarışmamızdı. Gözlerimi açıp Derin Suların Uzağında ile karşılaşınca ilk başta sevindim ama parklara kapatılan yunusların acıklı öyküsünü okuyunca çok üzüldüm. Bir arkadaşımdan duymuştum, yunuslar memeli olduğu, doğurduğu ve insanlar gibi göbek delikleri olduğu halde onlara ısrarla ‘balık’ denmesinin arkasında, yunus avcılığına izin verilmesi için lobi faaliyetlerinin yattığını. Öyküde de insanları eğlendirmek için havuzlara kapatılan yunusların yüzlerine bakıp onların güldüğünü zannedenlerin ne kadar yanıldıkları anlatılıyor. Kızımla ben, deniz kenarında oturup, özgürce yüzen yunusların suya dalış çıkışlarıyla keyiflenmek varken, esirliklerine bakarak eğlenmeyi zaten doğru bulmuyoruz. Bu öyküyü okuyan diğer çocukların da yunus parklarına gitmeyeceğini ve müşterisiz kalan bu hapishanelerin de suçsuz yunusları özgür bırakacağını umut ediyorum.

Esir alınan yunuslar, kirlenen denizler, kesilen ormanlar, hızla betonlaşan ülkemiz ve tükettiğimiz dünya için üzüntüyle içimi çektim. Teselliyi gene kitapların iyileştirici kollarında buldum. Sonraki öykü N10H9 Macerası’nı modern bir Mark Twain öyküsü olarak okumak mümkün. Sömürgeciliği, ırk düşmanlığını, kazanç hırsını sert dille eleştiren yazılar yazan Amerikalı yazar Mark Twain’in kahramanları; Tom Sawyer ve Huckleyberry Finn pek çok çocuk gibi benim de en sevdiğim kahramanlarımdı. Belli ki Tunç Kurt da onları unutamamış ve öyküsüyle Mark Twain’e olan sevgisini göstermiş. Öykü iki katmanlı ilerliyor, bir yanda Sawyer’la Finn İstanbul’u tehdit eden acayip isimli grip virüslerinin en korkuncu N10H9’dan insanları kurtarmaya çalışırken, diğer yanda aileleri, kaybolan Arda ile Serkan’ı arıyor. Dünyayı ele geçirmek isteyen kötü niyetli kişiler, laboratuarlarda ürettikleri N10H9 virüsüyle bir salgın başlatırlar. Devlet ise sokağa çıkma yasağı ilan ederek, virüsün yayılmasını engellemeye çalışır ama tedavi edecek formülü henüz bulamamıştır. Arda ile Serkan’ı hiçbir yerde bulamayan aileleri en sonunda karakola kayıp başvurusunda bulunmuştur. Bizim Sawyer’la Finn, Profesör Mogli’den aldıkları formülü peşlerine düşen kötü adamları ve sokağa çıkanları karantinaya kapatan bekçileri atlatarak, harıl harıl tedavi yöntemleri arayan bilim insanlarına ulaştırabilecek mi? Arda ile Serkan’ın okudukları kitaplardan bir ipucu elde etmeye çalışan aileleri çocuklarına kavuşabilecek mi? Hepsinin cevabı ve çocuklar arasındaki ilişkinin sırrı, öykünün sonunda ortaya çıkıyor.

N10H9 Macerası’nı bitirince ben de çocukluk hatıralarıma gittim. Perili eve girme planlarımız, hurda arabalarla yaptığımız yarışlarımız, evimizin arkasındaki ağaçlıkta vahşi orman maceraları yaşamamız, oyuna dalıp eve geç kalmalarım ve annemin her seferinde yaptığım yaramazlıkları anlayıp, sıkı nasihatler çekmesi… ‘Ya, gerçekten annem her seferinde yaptığım yaramazlıkları nasıl anlardı?’ Sorduğum zaman da, “Anneler bilir. Kuşlar söyledi,” derdi. Çocukken ne çekmiştim, Annemin Kuşları’ndan. Öykünün kahramanı adaşım da kuşlardan yana dertli. Kuşlar tüm yalanlarını annesinin kulağına fısıldıyor. Fırat, ilk başta bu işe çok bozuluyor ama kuşların yetiştireceğini bildiğinden annesine yalan söylemekten yavaş yavaş vazgeçiyor. Doğruları anlattığı zaman annesi onu cezalandırmadığı gibi anlayışla karşılıyor. Gene de Fırat içten içe yalanı özlüyor ama annesinin doğum günü hediyesi olarak aldığı iki muhabbet kuşunu görünce, bir daha yalan söylememeye söz veriyor. Son öykü de bitirince, yüzümde bir tebessümle kitabı kapattım. ‘Ya,’ diye içimden geçirdim, ‘tamam artık büyüdüğüm için annemin kuşları olmadığını biliyorum ama annem yaptığım tüm yaramazlıkları nasıl olup da anlardı?’

Tunç Kurt2

             Yazar Tunç Kurt, Türkçe öğretmeni olması sebebiyle edebiyatı iyi biliyor, öğretmen olması sebebiyle de çocukları yakından tanıyor; bunlardan dolayı ortaya çok iyi bir çocuk edebiyatı eseri çıkıyor.  Bu kitapla çocuklar; bir yandan kendi yaşlarındaki kahramanlarla birlikte maceraya atılırken bir yandan da kardeş sevgisini, güçlüklerden yılmamayı, doğayı korumamız gerektiğini, bir amaç için mücadele etmeyi, doğruları söylemenin güzelliğini öğrenecekler. İyi kitaplar böyledir; size parmağını sallayarak bir şeyler öğretmez, siz farkında olmadan ondan bir şeyler kaparsınız. Bu kitaptan çok şey öğrendim ama annemin yaramazlıklarımı nasıl olup da bildiğini hâlâ aklım almıyor, iyisi mi annemi arayayım da şu kuş mevzuuna artık bir açıklık getirteyim.

Tunç Kurt – Annemin Kuşları – Hayal Yayınları – Çocuk Öyküleri – 80 Sayfa

Bu yazının kısaltılmış versiyonu Evrensel Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Nehir ve Mehmet Fırat Pürselim

Mehmet-Fırat-ve-Nehir-Pürselim

Tüm İstanbul, bütün Marmara; bütün Marmara, tüm İstanbul için! – Baran Alp Uncu

Koca Marmara Bölgesi derin bir çukura dönmüş durumda. Gittikçe derinleşen bu derin çukur bataklık misali üzerindeki yaşamı dibine doğru çekiyor. Bölge sınırları içerisine yapılan her bir proje bu bataklığı daha derinleştiriyor.

Denilebilir ki, “Bu eski hikaye… Marmara Bölgesi’nin koca bir kalkınma ve sanayileşme tarihi boyunca Türkiye’de belki de en hor kullanılan yer olduğunu zaten biliyoruz”.

Ancak Marmara şimdilerde birbiri ardına gelen ve gelecek olan madencilik, enerji, ulaşım projeleri sil silesiyle topyekun bir ekolojik yıkımın eşiğinde.

Bugüne kadar ormanıyla, parklarıyla, kentsel dönüşüm çerçevesinde yeniden “düzenlenen” meydan ve mahalleleriyle İstanbul göz önündeydi. Ancak, bakıldığında Bursa’dan İğneada’ya, Balıkesir’den Sakarya’ya Marmara’nın tümünde “bağzı” şeyler olmakta. Hem de merkezine İstanbul’un oturduğu büyük bir dönüştürme projesinin parçası olarak.

Marmaralılar ve İstanbullular 28 Aralık Pazar günü Kadıköy’de göz önünde olup da bir türlü görülemeyen Marmara’nın meselelerini İstanbul’un sorunlarına katarak yapacakları bir mitingle ilan edecekti. Ama İstanbul Valiliği Kadıköy’de miting yapılmasına izin vermedi. Gerekçe, biri Maltepe’deki, diğeri Yenikapı’daki dolgu alanları dışında İstanbul’da toplantı, miting ve gösteri yapmanın yasaklanmış olması.

Ancak, gösterilen alanlar bu işin ruhuna ters.  Bir kere, söz konusu yeni “miting” alanları kentten kopuk mekanlar. Özellikle ana meselelerden birinin İstanbul kentinin sorunları olduğu bir miting, gözlerden uzak, gündelik hayattan yalıtılmış bir mekana hapsedilmeye çalışılmakta. Bu durumun kendisi de, ana sorunlardan biri olan kentin müşterek alanlarının halka kapatılmasına tam da örnek teşkil ediyor.

Üstelik, birazdan değineceğimiz gibi, mitinglerin düzenlenme nedenleri arasında farkındalık yaratmak da bulunmakta. Bir kent meydanında yapılan barışçıl bir miting kentin her günkü rutin işleyişini belki kısa bir anlığına sekteye vurdurabilir. Ama bu durum dikkatleri mitinge ve dolayısıyla dile getirilen sorunlara çekmenin de bir yoludur. Oysa, hayattan uzak “steril” miting alanları bu etkiyi kesinlikle sağlamaz.

Öte yandan işin sembolik yanına gelirsek… Kentsel dönüşüm ve mega projelere karşı çıkarken, bu inşaatlardan çıkan moloz ve hafriyat malzemelerinin dolgu malzemesi olarak kullanıldığı denizden “kazanılmış” alanlarda –hem de denizdeki eko-sistemi bozan etkileri de varken- miting yapmak, hareketin tutarlılığını oldukça zedeleyen bir görüntü verir.

İşte bu nedenlerle, Yenikapı veya Maltepe dolgu alanlarında miting yapmak Marmara halkı tarafından bir seçenek olarak bile görülmedi. “Madem Kadıköy’de mitinge izin verilmedi; biz de yine 28 Aralık’ta, yine Kadıköy’de anayasal hakkımız olan kürsüsüz kitlesel yürüyüş ve basın açıklaması düzenleriz” dediler.

Peki Marmara halkının mitinge izin verilmemesinden dolayı bir kaybı oldu mu? Bir miting neden yapılır sorunsunun cevaplarına kısaca göz atarak anlamaya çalışalım:

Sayıları göstermek… Toplumsal hareketler gösteri, yürüyüş, imza toplama ve miting gibi kitlesel eylemler yoluyla katılımcılarının sayısal büyüklüğünü gözler önüne sermeyi hedefler. Ortadaki mesele(ler) yüzünden mağdur olanların ve kendilerini destekleyenlerin sayısını göstererek hem hedeflerindeki yetkililere bir uyarı gönderirler; hem de genel kamuoyuna “İşte biz bu kadarız; sen de bize katıl’” mesajını verirler.

Ağlar oluşturmak… Bir mitingin hazırlık süreci de eylemin kendisi kadar önemlidir. Çünkü farklı grup, örgüt ve bireyler birbiriyle iletişime geçer. Kendi deneyimlerini, yaşadıklarını, bilgilerinin birbirlerine karşılıklı olarak aktarırlar. Paylaştıkları ve ayrıştıkları noktaları görürler. Bunun üzerinden beraber hareket etmenin zeminini oluştururlar. Kim olarak hak talep ettiklerini belirler; ortak bir kimlik oluştururlar. Mitingin düzeni, ulaşımı, pankartların hazırlanması, konuşmaların içeriğinin belirlenmesi gibi bir dolu işi beraber yapıp, aralarındaki güven ilişkilerini geliştirirler ve dayanışma içerisinde çalışmayı tecrübe ederler. Bunların hepsi de mücadelelerini sonraki aşamalarda devam ettirebilmelerinin önemli bir basamağı olur.

Meselerini gündeme taşımak… Miting yapmanın bir başka amacı da toplumun ve siyasetin gündeminde kendi konularını gündeme taşımaktır. Bunu dikkat çeken slogan ve pankartlarıyla, sokak tiyatrolarıyla, sokak şenliğine dönüştürdükleri eylemlerine kafaları döndürerek yaparlar. Ama bir o kadar da, hazırlık aşamasında yapılan basın açıklamaları, sosyal medyada dolanan mitinge çağrı videolarıyla gerçekleştirirler.

Tüm bunlar hesaba katıldığında, Marmaralılar –ve onlara katılacak diğer bölgelerden mağdurlar- miting düzenlemekte hedeflerine ulaştılar bile. Marmara ekolojik bir yıkıma sahne olan bir alan olarak belirlendi. Bir arada ve dayanışma içerisinde bu gidişata dur demenin yollarını açacak bağlantıları aralarında kurdular. Geçtiğimiz hafta Marmara’nın çeşitli yerlerinde eş zamanlı gerçekleştirilen insan zinciri eylemleri ile dikkatleri çektiler. Artık “Tüm İstanbul, bütün Marmara; bütün Marmara, tüm İstanbul için” diyen bir hareket ağının temelleri atıldı.

Öte yandan sayılar meselesine gelince… Anayasal hakları olan ve izin alınmasını gerektirmeyen barışçıl kitlesel yürüyüş ve basın açıklaması yolunu kullanacaklar. Marmara Kent ve Doğa Buluşması adı altında Pazar günü ne kadar olduklarını göstermeye çalışacaklar.

Şimdi sözü eylemin ana çağrıcıları olan Kuzey Ormanları Savunması ve İstanbul Kent Savunması’na bırakıp, Marmara’nın karşı karşıya olduğu tehlikeleri ve beraber hareket etmelerinin nedenlerini ortak kaleme aldıkları yazıdan okuyalım:

“40 yıl önce, sahillerinden denize girilen bir bölgeydi burası. Sokakları deniz ve zeytin kokar; denizi balık kaynardı. Dilovası’nda yetişen kanser değil üzümdü ve Kocaeli, Gökova’ya benzerdi.  İstanbul’dan İzmit’e trenle gidilirdi ve Haydarpaşa Garı’nda “merdivenlerin üstünde güneş, yorgunluk ve telaş” vardı.  Köprüler henüz Boğaz’ın boğazına sarılmamıştı ve İstanbul vahşi dev bir köy değil, çok-merkezli, yaşanabilir bir kentti.  70’li yıllarda İstanbul’dan başlayıp yayılan ilk ekolojik yıkım, günümüzün Marmara’sını yarattı. Çarpık montaj sanayinin büyük çöplüğü Marmara, neo-liberal kent ve doğa yağmacılarının elinde şimdi 2. büyük ekolojik yıkımın eşiğinde.

İğneada: “Güzelliğin başı belada!” Kuzey Ormanları’nın sınır kapısıdır İğneada. Ve başında bir termik, bir nükleer santral belası vardır. 78 maden ocağına ek, bir altın madeni projesi. İstanbul’un su sorunu, Istranca dereleri kurutularak çözülmeye çalışılmakta; enerji şirketleri dev ağaçların yerine RES’ler dikmeye çalışmaktadır.

Trakya’da nehirler zehir akar: Ergene-Çorlu nehirleri zehir akar; insan dokularında kanser birikir ve İstanbul finans kenti, emlak cenneti olsun diye Trakya’nın zengin tarım toprakları, birinci sınıf içme suyunu yağmalayan fabrikalarca zehirlenir. Tarım alanları ve meralara özel şirketler el koyar.

Kocaeli: Yeni kanser yatağı: İstanbul sanayinin kent dışına kaydırılması planı Kocaeli-Sakarya bölgesindeki tarım topraklarının baş belasıdır. Dilovası benzeri organize sanayi bölgeleri Kocaeli-Sakarya aksına yayılmakta; Kocaeli, yeni limanlar, organize sanayi bölgeleri; büyük tehlike yaratan amonyak depolama depolarıyla Dilovası’ndan sonra bölgenin ikinci büyük kanser üretim alanına dönüştürülmektedir. Türkiye genelinde yüzde 13 olan kanserden ölüm oranı, Dil Ovası’nda yüzde 33, İzmit’te yüzde 18’dir.

Çalınan Göl: Sapanca Özel su şişeleme tesislerinin, gölün içme suyunu çeken sanayi tesislerinin ve belediyelerin suyunu tükettiği Sapanca Gölü halktan ve doğadan çalınmış; suyu içilebilen ender göllerden biri olan gölün sonunu getirecek zincirleme reaksiyonlarla birlikte oksijen tükenmesi başlamıştır.

Karadeniz Sahil yolu ve Melen suyunu İstanbul’a taşıma projeleri, Şile-Ağva’yı katletmektedir.

Sakarya’dan taşıma su: İstanbul’un suyunu tüketen mega projeler Melen’den sonra Sakarya’nın suyunun da kente taşınmasına neden olmakta; tarım havzaları yeni organize sanayi bölgelerinin, su havzalarını kirleten sanayi tesislerinin; kum ocaklarının tehdidi altına sokulmaktadır. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yeşil alanları yeni otel, organize sanayi bölgesi projelerine kiralamaktadır.

Bursa’da kentin içine termik santral: OSB kıskacındaki Bursa’nın karşı karşıya olduğu en yeni tehdit kentin içine, Bursa Ovası’nın ortasına kurulmak istenen yeni DOSAB termik santralidir. Termik santraller zinciri durmak bilmez. Kül kusan santraller, Bursa’dan Çanakkale’ye, bölgenin son tarım arazilerine saldırmaktadır.

Çanakkale: Köprüden köprüye katliam: Yeni saldırıların en büyük hedeflerinden biri, Kazdağları’nda siyanürlü altına karşı direnen Çanakkale’dir. Balıkesir-Çanakkale yeni çevre düzeni ve imar planlarında yok yoktur: Edremit zeytinliklerinin, Bozcaada ve Gökçeada’nın imara açılması; 12 yeni termik santral; Bandırma bölgesi-Erdek Körfezi’nin ülkenin en büyük kimya sanayi, diğer tarım alanlarının OSB haline getirilmesi ve tümüne tüy dikercesine Lapseki-Gelibolu arasına bir boğaz köprüsü yapılarak, kıyıların “kentsel gelişim alanı” olarak yağmalanması.

Bu yüzden çaresi yok: Zeytinini, suyunu, korusunu koruyanlar; ormanına, bostanına, tarım arazisine sahip çıkanlar doğayı, kentleri, emeği, İstanbul’u ve Marmara’yı savunmak için bir araya gelecek. Validebağ’ın kadınları 28 Aralık’ta Kadıköy’de Yırcalı kadınlarla birlikte haykıracak: Bir aradayız, bir arada Marmara’yı ve yaşamı savunacağız!

İSTANBUL KENT SAVUNMASI – KUZEY ORMANLARI SAVUNMASI”

 

Baran Alp Uncu – www.t24.com.tr

Tecavüz ve Yüzleşme – Niyazi Kızılyürek

Mağdurların hatırlamaya ihtiyacı vardır

Geçtiğimiz günlerde Doğuş Derya’nın mecliste yaptığı konuşma bastırılan, susturulan, unutturulmaya çalışan adaletsizlikleri hatırlamamıza dönük bir çağrıdır. Bu anlamda da Hakikate çağrıdır. Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkler bu çağrıya mutlaka kulak vermelidir. Çünkü bir Yahudi atasözünde söylendiği gibi, “kurtuluş hatırlamaktan geçer.”

Neden Yüzleşme?

Güney Afrika’da “Hakikat ve Barışma Komisyonu” kurulduğunda komisyonun kuruluşunu ilan eden Adalet Bakanı şöyle demişti: “Barışmak cezadan muaf tutma ve bir af etme meselesi olarak görülemez. Bu, geçmişi olmuş bitmiş sayan bir anlayış olurdu. Oysa geçmişin yaralarının sarılabilmesi için hakikati ortaya çıkarmak ve olup biteni kabul etmek temel bir gerekliliktir.”

Yüzleşme konusunda yaptığı çalışmalarla tanınan Alman hukukçu Bernhard Schlink ise geçmişle yüzleşmenin önemini şu sözlerle anlatır: “her ne kadar geçmişte yaşananlardan dolayı yeni kuşakları sorumlu tutamazsak da, eski suçların yeni kuşaklara devredildiği bir yer vardır. Bir toplumun üyeleri geçmişte işlenen suçları açığa çıkarıp kabul etmezlerse, kendi toplumunun suçlu üyelerini bağırlarına basıp korurlarsa, o zaman suça ortak olurlar. Suç, yeni kuşakları bekliyor demektir, ta ki bunu kabul edip kınayana kadar. Suçtan arınmak ancak o zaman mümkün olur.”

Gerçekten de geçmişte yaşanılan şiddeti ve işlenen suçları kabul edip kınamazsak suçtan arınmak mümkün değildir. Ayrıca, yüzleşme sadece geçmişi ilgilendiren bir konu da değildir. Günümüzde siyaseti yönlendiren hâkim söylemleri yapı-bozumuna uğratmak için de gereklidir. “Gerçek iktidarların geçmişi denetleyen iktidarlar” olduğundan hareket edersek, geçmişe nasıl baktığımız, oradan günümüze neler aktardığımız, ya da hâkim güçlerin geçmişten seçip “tarih” diye önümüze koyduklarına karşı itiraz edip etmediğimiz büyük önem taşır.

Geçmiş okumalarının Walter Benjamin’in dediği gibi, “kuralları hâkim sınıfların koyduğu bir arenada gerçekleştiğini”, yani iktidarların bir kurgusu olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Benjamin bu yüzden geçmişi, daha doğrusu geçmiş algısını “değiştirmeyi” çok önemsiyordu. Benjamin, bize öğretilen geçmişin galiplerin, hâkim sınıfların, kısaca, iktidarların yarattığı bir geçmiş algısı olduğunu ve özgürleşmek için geriye bakarak “geçmişi değiştirmemiz” gerektiğini söylüyordu. Bununla söylemek istediği şey, elbette geçmişte olup biten olayları tersine çevirebileceğimiz değildir. Benjamin, geçmişe yüklenen anlamı, dolayısıyla da geçmiş algımızı değiştirebileceğimizi kastediyordu. Geçmişin anlamını değiştirmek, geçmişte yaşanan haksızlıkları, adaletsizlikleri ve acıları suskunluğa mahkûm edilmekten kurtarmak ve şimdiki zaman içinde saklı duran dönüştürücü potansiyeli açığa çıkarmak anlamına gelmektedir. Benjamin bu noktadan hareket ederek, “geçmiş kuşaklar ile aramızda üstü örtülü bir anlaşma” olduğundan ve “geçmişin üzerimizde hak iddia ettiğinden” söz eder.

Özellikle Kıbrıs gibi barışın olmadığı ülkelerde tarafların adalet ve tarihsel adaletsizliklere bakışı çok daha önemlidir. Çünkü bu adaletsizliklerin toplumları nereye sürükleyeceği meçhuldür.
Örneğin Kıbrıslı Rumların resmi tarih anlatısının etkisi altında 1960’lı yıllarda Kıbrıslı Türklerin maruz kaldıkları şiddet ve adaletsizlikleri göre(e)memeleri onların ülkenin neden iki-bölgeli, iki toplumlu federal bir devlet kurma noktasına geldiğini kavrayamamalarına yol açtığı gibi, varılan bu neticeyi “haksız bir dayatma” olarak algılamalarına da yol açmaktadır. Benzer bir durum Kıbrıslı Türkler için de söz konusudur. Kıbrıslı Rumların yaşadığı ağır mağduriyetleri kabul etmeden barış yapmak imkansızdır.
Almanya Eski Cumhurbaşkanı Weizsacker 1985 yılında yaptığı bir konuşmada, “geçmişe gözlerini kapatanlar şimdiki zaman karşısında kör kalırlar” diyordu. Ayrıca, şu da bir gerçektir ki, yaşanan travmalar karşısında susmak bazen mağdurlara geçici bir süre için travmaya karşı mesafe alma imkanı sunsa da, konuyu tabu haline getirmek öncelikle faillere yarar.

Hiçbir zaman sorgulanmayacaklarını düşünüp kendilerini güvenlikte hissederler. Bu yüzden “tabulaştırmak” faillerin başlıca amacıdır. Bu bağlamda Doğuş Derya’ya saldıranlar arasında Kenan Akın’ın da yer alması tesadüf değildir.

Oysa mağdurların hatırlamaya ihtiyacı vardır. Çünkü mağdur hatırlayıp yüzleşmediği sürece travmasını tedavi edemez. Kıbrıs’ta maalesef karşılıklı yapılan kötülükleri hatırlamak, konuşmak ve kabul etmek istemiyoruz. Kötü anıları ne bir tarafa kaldırabiliyoruz, ne de bunlarla yüzleşebiliyoruz. Bu yüzden de geçmişin tarihi ile şimdinin gerçekliğini ayırt edemiyoruz. Yine bu yüzden, Antony Negri’nin bir vesile ile İtalya için söyledikleri bizim için de geçerlidir: “Hatırlamamız gerektiğinde unutmaya çalışıyor, unutmayı bilmemiz gerektiğinde de hatırlamaya mecbur bırakılıyoruz.” Ve en önemlisi, hiç kimse hiç bir şey için kendini suçlu hissetmiyor. Oysa suçluluk duymak, yüzümüzün biraz kızarması, geçmişle yüzleşmede çok önemli olduğu gibi, geleceğe dönük çözüm arayışlarında da önemli rol oynar. Onarıcı-Suçluluk, uzlaşmaya dayalı çözüm arayışında olmazsa olmaz bir unsurdur.

Bu incelemede gündeme oturan tecavüz konusuna dönelim ve özellikle Kıbrıslı Rum kadınların mağduriyetine kısaca göz atalım. (Kıbrıslı Türk kadınların mağduriyetine bir Kıbrıslı Rum arkadaşımızın değineceğini umuyorum)

——————

 
Ağrotur Hastanesi’nde kürtaj

“Savaş” ve “Kadın” sözcüklerini yan yana dizdiğimizde aklımıza ilk gelen “kurban” sözcüğü olur. İnsanlık tarihi kadar eski olan savaşların bu gerçeğe işaret ediyor olması, erkek egemen toplum düzenlerinden kaynaklanıyor. Düşman ordularının mensup olduğu, klan, kabile, dinsel cemaat, İmparatorluk veya ulus olsun, savaşta kadın bedenine saldırı mensup olduğu halkı aşağılamak ve erkeklerin “onurunu kırmak” olarak görüle gelmiştir. Ataerkil düzenlerde kadın “halkın bedeninin” sembolik simgesi olarak algılanıyor. Tam da bu yüzden çok yakın geçmişe kadar mağdur olan kadınların ait olduğu toplumlar tecavüz vakalarını konuşmaktan kaçınıyorlardı. Sadece çok yakın geçmişte Bosna ve Kosova’da yapılan tecavüzler ilk defa açıkça dile getirilebildi. Kıbrıs da bu konuda ketumdur. Elli yıllık etnik gerilim ve çatışma döneminde tecavüze uğrayan Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum kadınların hikayeleri pek konuşulmuyor. Bugün bile Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk yetkililer bu konuya değinmekten kaçınıyorlar. Örneğin Kıbrıs Rum Radyo ve Televizyon Kurumunda tecavüze uğrayan kadınların hikayelerini dillendirmek yasaktır. Bu, Kıbrıs Türk toplumunda da böyledir. Nitekim aşağıda da göreceğimiz gibi, 1974 savaşının ardından insani meseleleri görüşmek için bir araya gelen Rauf Denktaş ile Glafkos Kliridis bu konuda oldukça ihtiyatlı davranmaya çalışıyorlardı.

***

Denktaş-Kliridis Görüşmeleri ve Tecavüz Kurbanı Kadınlar

1974’te savaş biter bitmez insani konuları görüşmeye başlayan Rauf Denktaş ile Glafkos Kliridis’in el attıkları en zor konulardan biri tecavüz vakalarıydı.

Nitekim iki lider bu konuda duyarlılık göstererek tecavüz kurbanı kadınların aileleri ile birlikte yaşadıkları yerlere geri dönmelerini ve muayene edilip tedavi görmelerini kararlaştırmışlardı.

15 Ekim 1974 tarihine kadar International Committee of the Red Cross (Uluslararası Kızıl Haç Komitesi) tecavüz kurbanı 2 Kıbrıslı Tük tespit etmişti.

Kıbrıslı Rum kadınların sayısı ise 40 olarak veriliyordu.

Denktaş, 2 Kıbrıslı Türk kadının adanın kuzeyinde gizlilik içinde tedavi edilebileceğini söylüyordu.

Fakat Kliridis oldukça zor bir sorunla karşı karşıyaydı. Kıbrıslı Rum kadınların Kıbrıs Rum hastanelerinde tedavi olmaları kamuoyunda büyük bir infiale yol açabilirdi.

Bunun üzerine Uluslararası Kızıl Haç Komitesi tecavüze uğrayan Kıbrıslı Rum kadınların tedavilerine yardımcı olmak için İngiliz üslerinden yardım talep etti.

İngilizlerin olumlu yanıt vermesi üzerine, 22-29 Ekim arasında toplam 37 Kıbrıslı Rum kadın Ağrotur Askeri Hastanesine kaldırıldı. 12 ve 45 yaş arasında olan kadınların çoğu genç yaşlarda idi.
Biri 14, öteki de 21 yaşında olan iki kadının kürtaj olması gerektiğinden, Egemen Üs Bölgeleri özel bir kararla kürtaj yapılmasını olanaklı kıldı.

Denktaş Şok Oluyor

Tecavüzler sadece iki tarafın düzenli ordu mensubu askerler tarafından yapılmamıştı.
Sivil Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler, ya da EOKA B üyesi olan fanatik unsurlar da tecavüz eylemlerinde bulunmuşlardı.

Nitekim  Karpaz’da bir Kıbrıslı Türk’ün bir köyde papazı öldürüp kızına tecavüz ettiğini öğrenen Rauf Denktaş derhal bölgeye ziyaret etmeye karar verdi ve savaşın ardından Karpaz bölgesine ilk ziyaretini bu vesile ile yaptı.

Rauf Denktaş, 12 Eylül günü ABD Kıbrıs büyükelçisini durum hakkında bilgi verirken, iki toplumun insanlık dışı davranışları karşısında “şok olduğunu” söylüyordu.

Bu olayın üstünden birkaç gün geçmesine karşın Türk askerlerinin hiç bir şey yapmadıklarını, olayın duyulması halinde Kliridis’in çok üzüleceğini düşündüğünden, bu suçu işleyen Kıbrıslı Türk’ü yargılayıp cezalandırmak için bizzat Karpaz’a gittiğini, gezdiği köylerde dinlediklerinden iki toplumun da acımasızca davrandığını fark ettiğini ifade ediyordu.

Denktaş, ayrıca, Amerikalı diplomata Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türk kadınlara tecavüz ettiklerine dair epeyce vaka işittiğini ama bunları kamuoyuna açıklamayacağını söylüyordu.

1976 yılında Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (European Commission on Human Rights) Türk ordusu tarafından Elia köyünde işlenen suçları araştırırken bazı askerlerin tecavüz suçu işlediklerini tespit etti.
Bu tecavüzlerden en az ikisinin komutanlar tarafından yapıldığını belirten Komisyon, bu tecavüzlerin sıra dışı bir disiplinsizlik olayı olmasına karşın yetkililerin tecavüzlerin önüne geçmek için önlem almadığını, tecavüzlerden sonra da cezalandırıcı işlem yapılmadığını tespit ederek, yetkililerin tecavüzlere göz yummuş olduğunu ileri sürüyordu.

Prof. Yalçın Küçük’ün Tanıklığı

1974 savaşında Türk ordusunda asteğmen olarak  görev yapan Profesör Yalçın Küçük, yıllar sonra Yunanlı bir gazeteci ile yaptığı nehir söyleşisinde savaş esnasında yaşadıklarını, gördüklerini ve duyduklarını ayrıntılı biçimde anlattı.

Yalçın Küçük  anlatısında tecavüz olaylarına da değindi.

“Necati’nin sözünü ettiği kadın var ya, hani önünde tecavüz ettikleri… O Timbou köyündeydi. Ben orada değildim. Göz şahidi değilim. Necati ağlayarak bu olayı bana anlattı. Necati yirmi yıldan beri orduda komutan olarak görev yapıyordu. Evliydi ve çocukları vardı. Bunu nasıl yaptıklarını aklı bir türlü almıyordu. Yapanlar komutan arkadaşlarıydı. Bozuk plak gibi kafası bu olaya takılmıştı. Beni her gördüğünde tekrar tekrar bu olayı anlatırdı. Kadına iki kişi tecavüz etmişti. (…) Annesinin ve çocuğunun önünde…  Necati dayanamıyordu. Her anlattığında ağlıyordu…”

Prof. Küçük başka bir olaya değinirken de şunları söylüyordu:

“Sana bir kadının öldürülüşünü, hayvanca bir eylemi anlatacağım, aklımdan hiç çıkmayan… Adını  hatırlamadığım bir köyde  Alkaçoğlu’nun emrinde temizlik operasyonları yapıyorduk. Kıbrıs’ın selvi ve efkaliptüs ağaçlarıyla dolu olan köylerinden biriydi… (…) Ansızın yakınımda silah sesleri duydum ve iki asker gördüm. Gururla bağırıyorlardı: ‘Öldürdüm, öldürdüm komutanım’. Elleriyle işaret ettikleri yere doğru yöneldim. Genç bir kadın inleyerek toprağa bakıyordu… Elleri arkaya bağlıydı ve bacakları açıktı. Bacaklarının arasından beyaz sıvı ile kan akıyordu. Tabancalarını kadının karnına boşaltmışlardı. Karnından akan yağlar açık ve yaralı olan cinsel organına yapışmıştı.”

“Sen bizim ne hissettiğimizi bilemezsin”

Yalçın Küçük anlatısında savaş ortamlarının insanlarda (erkekler demek istiyor/ NK) sadist duyguları güçlendirdiğini de ileri sürüyordu: “Sen bizim o zaman savaşta ne hissettiğimizi bilemezsin… Tuhaftır ama cinsel iştahımız azalmıyor, artıyordu.  Öyle anlaşılıyor ki, kan ve şiddet insanı tahrik ediyor. Hepimizin içinde, az veya çok, iyi gizlenmiş bir sadist vardır.”

———————————————–

200’den fazla kürtaj oldu

Türkiye 1974 savaşı esnasında işlenen suçlardan dolayı yargılandı. İlginçtir, Kıbrıs Rum toplumu ile Kıbrıs Türk toplumunda öteki topluma karşı suç işleyen tek bir kişi mahkeme önüne çıkarılmadı.

Kıbrıslı Rum Kadınların Tanıklığı

Tecavüze uğrayan Kıbrıslı Rum kadınların bir kısmı 1974 yılında sıcağı sıcağına polise ifade vermişti. Bu ifadeler belgelenerek arşivlendi. Burada şahıs ve yer isimleri sansürlenmiş olarak bu ifadeleri bazılarını  okuyucunun dikkatine sunuyorum:

“Evliyim. Kocamın adı …….dir.  Altı çocuğum var, 7 ve 16 yaş arası…  Evimize dört asker geldi. Üçü Kıbrıslı Türk’tü, biri Türkiyeli. Onlar eve girer girmez kocam teslim oldu ve çocukları alarak dışarı çıktı. Askerin biri evde kaldı ve dışarı çıkmamı engelledi. Silahıyla karnıma vurdu ve beni karyolaya itti. Korku içinde ağlayarak vazgeçmesini söylüyordum. Sonra beni dışarı çıkardı. Elimden sıkı sıkı tutuyordu. ….. yere kadar geldik (yer adı kasten belirtilmiyor).  Oğlum İ. arkamızdan geliyordu. …. Oğlumun önünde bana tecavüz etti. (Tecavüz edilen kadının ifadesi, İfade Belgesi Numarası: 93)

15 yaşında bir kızın ifadesinde ise şunları okuyoruz:

“Saat 15.00 sularında erkekleri, yaklaşık 90 kişi, alıp götürdüler. Onları bir daha görmedim. Genç kızları ayırarak yan taraftaki odaya götürüp onlara tecavüz ediyorlardı. Kızlar giderken de dönerken de ağlıyorlardı. 17 Ağustos günü saat 10.30 sularında ben diğer kadınlarla birlikteydim. ……. biri geldi ve elimden çekerek beni zorla küçük bir odaya götürdü. Annem ile ben, çaresiz, karşı koymaya çalışıyorduk. Odaya girer girmez soyunmadığım için beni dövmeye, yüzüme ve ellerime vurmaya başladı. Beni yere yıktı ve silahı ile tehdit ederek bana tecavüz etti. Beni götürdüklerinde kız kardeşlerimi de götürmüşlerdi. Onları ayrı ayrı odalara koyarak onlara da tecavüz ettiler.” (…… 15 yaşında, İfade Belge Numarası: 61)

60 Yaşında bir kadının ifadesi:

“İki Türk’ten biri el kol işaretleriyle beni kirletmek istediğini ifade ediyordu, ben karşı koyuyordum. Sonra bana  elleriyle ve tüfeğin kundağı ile vurmaya başladı. Zorla pantolonumu çıkardı ve kendi yatağımda bana tecavüz etti. Sonra öteki geldi ve o da bana tecavüz etti. Sonra gittiler. Bugüne kadar, 20 Ağustos 1974 Salı günü, evimde kaldım. Saat yedi de yürüyerek ayrıldım ve Dimtiris’in tuvla fabrikasına geldim. Orada pek çok Türk askeri gördüm. Aralarında bir de Kıbrıslı Türk vardı. Kıbrıslı Türk halimi görünce bana acıdı ve beni Amerikan radyosunda bulunan Birleşmiş Milletler askerlerine götürdü.  Sonra beni polisler devraldı ve sivil savunmaya getirdiler. Ağır yaralıyım ve doktorların beni muayene etmesini istiyorum.” (60 yaşında Mia Milialı bir kadın, İfade Belge Numarası: E 57/2)

14 yaşında bir kızın anlatısı:

“Dün, Cuma akşamı, 16 Ağustos 1974’te bir Türk askeri beni aldı ve deponun dışına çıkardı. Tarlalarda ellerim ve gözlerim bağlı olarak ve kıyafetlerimi çıkarmadan bana tecavüz etti. Bugün Cumartesi, 17 Ağustos 1974, saat sabah sekizde başka bir Türk askeri beni deponun yanında bulunan bir mandıraya götürdü ve o da bana tecavüz etti. Öğleden sonra saat 14 sularında bir Türk askeri -sanırım sabah gelendi- beni mandıraya götürüp bana yeniden tecavüz etti. (………, 14 yaşında, İfade Belge Numarası: E. 52)

Eski Cumhurbaşkanlarından Yorgos Vasiliou’nun eşi Androulla Vasiliou’nun ağzından Yorgulla adlı kadının yaşadıkları:
“Yorgulla ailesi ile birlikte Türklerin eline geçen Mia Milya’da/Haspolat’ta yaşıyordu. Köyün erkekleri esir alınarak Türkiye’ye gönderildi. Yorgulla ve ailesinin de aralarında bulunduğu kadın ve çocuklar ise Pavlidis’in garajına götürüldüler. Orada kadınlara tekrar tekrar tecavüz ettiler ve üzerlerindeki bütün paraları ve mücevherleri aldılar. Yorgulla aralarında İngilizce bilen tek kadındı ve Türklere tercümanlık yapıyordu. Bu nedenle ona saygı gösterip tecavüz etmediler. Bu vahşi eylemlerini bitirince Yorgulla’nın bütün parasını aldılar ve iki çocuğu ile birlikte istediği yere gitmesi için onu serbest bıraktılar. ”

İki Yüzden Fazla Kürtaj

2014 yılında “Öteki Savaş” başlığıyla doktorlar derneği tarafından yayınlanan ve 1974 yılında görevli doktorların tanıklıklarının derlendiği kitapta tecavüzler yüzünden 12-18 yaş arası 200’den fazla kadının kürtaj olduğu belirtiliyor.
Kürtajların yapılabilmesi için Ortodoks dininin kürtaj yasağı geçici düzenleme ile kaldırılmıştı.

Tecavüz Olayları Sistematik Değildi

Kıbrıs Savaşında, bütün savaşlarda olduğu gibi, tecavüz olayları olduğuna şüphe yoktur. Tanıklıklar bunu yeteri kadar ortaya koyuyor. Fakat şurası da bir gerçektir ki tecavüz, Kıbrıslı Rumları yerlerinden kovmak için bilinçli  ve yaygın olarak kullanılan bir yöntem değildi.

Bu bakımdan Kıbrıs’taki tecavüz olayları Kosova ve Bosna’dan farklılık arz ediyor. Kadınlara tecavüz eden asker veya sivil Türkiyeli veya Kıbrıslı Türkler tecavüzleri disiplin suçu işleyerek yaptıkları anlaşılıyor. Nitekim Türk ordusunun işlediği savaş suçlarını değerlendiren BM’nin o dönemdeki  Mülteci Komiseri Prens Sadruddin 30 Ağustos 1974 tarihinde Birleşik Krallığın BM Cenevre Temsilcisine yaptığı bir açıklamada “Türk birliklerinin çoğunun disiplin işinde ve iyi davrandığını ama bazı birliklerin çok kötü davrandıklarını” söylüyordu.

1960’lı yıllardan 1974’te kadar Kıbrıslı Türk kadınların mağdur olduğu tecavüz olaylarına dair elimizde veriler yoktur. Fakat bu çalışmada değindiğimiz bir iki vakıa dışında pek çok vakıanın olduğu kesindir.
Bunların özellikle Kıbrıslı Rum araştırmacılar tarafından dile getirilmesi gerekiyor.

Doğuş Derya’nın Çağırısını Doğru Okumak

Doğuş Derya birilerinin iddia ettiği gibi “Türk askerini” veya taraflardan birini suçlamak için konuşmadı. Nitekim on dakikalık konuşmasının hiç bir yerinde “Türk ordusu” lafı geçmiyor. Durum böyle olduğu halde hem Kuzeyde hem de Güneyde bazıları bu iddiayı hala ortaya atabiliyor. Bu da bize Doğuş Derya’nın aslında herkese açık olarak yaptığı yüzleşme çağırısından iki tarafın da korktuğunu gösteriyor. Yüzleşme elbette kolay değildir. Acılı bir süreçtir. Fakat Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türklerin ret ve inkar mekanizmalarıyla  ileriye gidemeyeceklerini anlamak zorundadırlar. Üstelik, nereye gidersek gidelim, bastırdığımız geçmiş arkamızdan gelecektir. Doğuş Derya’nın son derce hümanist konuşmasının bu kadar büyük tepkilere yol açmasının nedeni aslında budur. Dönüp bakmaya, hesaplaşmaya korktuğumuz geçmişimizin bir hayalet gibi üstümüze çullanmasından korktuğumuz için haykırıyoruz. Fakat bu nafile bir hezeyandır. Bastırdığımız geçmiş, bugün veya yarın, bir vesile ile yine karşımıza dikilecektir. Ve şunu bilmeliyiz ki, yüzleşmediğimiz sürece yüzsüz bireyler ve toplumlar olarak yaşamaya mahkumuz.

Niyazi Kızılyürek – Yeniduzen.com

Roboski: Üç yıldır gelmeyen adalet

Geçen üç yılın özeti aslında tek bir cümleye sığıyor: 34 sivil üzerlerine bombalar atılarak öldürüldü ve olayla ilgili tek kişi dahi yargılanmadı, tek bir celse duruşma yapılmadı, mahkeme kurulmadı. 3. yıldönümüne günler kala Şırnak’a giderken kafamızda pek çok soru vardı: Adalete olan inançlarını yitirdiler mi? Hayat normale döndü mü? Yaralar biraz olsun sarıldı mı? Hala “kaçağa” gidiyorlar mı?

Roboski’ye bir Perşembe öğleden sonra saat 3 civarı vardık. 3 yıldır her hafta olduğu gibi anneler siyah elbiseleri giymiş, oğullarının fotoğrafları ellerinde dizilmişlerdi sarp dağların eteğindeki mezarlıkta yan yana sıralanan mezar taşlarının arkasına. Babalar da biraz arkalarında saf tutmuştu. Önlerinde de ağabeylerini kaybeden, bazıları nerede olduğunu bile anlamayacak yaşta ama mezarlığın ve acının ağırlığı karşısında sessizce bekleyen çocuklar vardı. Kalabalığın ortasında elinde beyaz bir kâğıtla katliamda 16 yaşındaki kardeşi Serhat’ı kaybeden Veli Encü var. Roboski aileleri 150 haftadır her Perşembe mezarlıkta toplanıyor. Tek bir fotoğraf makinesi, tek bir kayıt cihazı ya da kamera yokken bile her hafta mezarlıkta basın açıklaması yapıp seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Dağlardan başka duyan olmasa da seslerini, adalet taleplerinden pes etmiyorlar. Nedenini 24 yaşındaki oğlu Mehmet Ali’yi kaybeden Zeki Tosun “çocuklarımız orada, mezarlarında rahat uyusunlar, yalnız değiller, bunu bilsinler, biz onların arkasındayız ve bu mücadelenin sonsuza kadar takipçisi olacağız” diye açıklıyor.

54...
Foto: Enis Durak

Neyin mücadelesini veriyorlar? Üç yıl önce bölgenin tek ekonomik faaliyeti olan “kaçağa” giderken üzerlerine atılan bombalarla öldürülen oğulları için adaletin mücadelesini… Suçluların, olayın sorumlularının cezasını bulması için duyurmaya çalışıyorlar seslerini.

“Herkesin bildiği kaçakçılık”

28 Aralık 2011 Çarşamba Roboski köyü için sıradan bir gün olarak başlamıştı. Bazıları okuldan gelen, bazıları okulu çoktan bırakmış çoğu genç hatta çocuk yaşta 38 kişi öğle saatlerinde kaçağa gitmek için katırlarını hazırladı. Kardeşi 18 yaşındaki Salih’i kaybeden Tansu Ürek “annem elleriyle portakal yedirdi kardeşime, yengem dalga geçti koca adam annesinin elinden yemek yer mi diye, Salih de sen bilmezsin yenge, annemin elinden daha tatlı oluyor dedi” diye anlatıyor o saatleri. Güle oynaya, şakalaşarak gittikleri kaçak yolu pek de eğlenceli değildi aslında. Doğunun sert ayazının içlerine işlediği karlı bir gündü. Yolda yer yer dizlerinin üstüne kadar çamura bata çıka gidiyorlardı sınırın öte tarafına. Oradan mazot, çay ve sigara alıp Türkiye’de satıyorlardı tıpkı babalarının ve dedelerinin 80 yıldır yaptığı gibi. 4-5 saat yürüyerek gidip geldikleri her bir seferin getirisi 50-70 lira arasında değişiyor. Ortalama aylık gelirin 600-700 olduğunu söylüyor arkadaşlarını kaybeden ama hala kaçağa gidip gelen Faruk Encü. Gidiyorlar çünkü çetin dağlarla çevrili coğrafyada tarım yapılabilecek arazi yok, olanlar da mayınlı. Hayvancılık para bırakmıyor, ne fabrika var ne de ürettiklerini gelip almaya istekli birileri. Onlar sınır ticareti diyorlar yaptıkları işe, mecburiyetten yaptıklarının her seferinde altını çizerek.

Zaten aslında herkes de biliyor o sınırda neler olup bittiğini. Köyün hemen üstünde gözetleme kuleleri ve askeri birlik var. Meclis Uludere Araştırma Komisyonu üyesi milletvekili Levent Gök’e göre “devletin en alt birimlerinden en üst kademesine kadar herkesin oradaki sınır ticaretinden haberi var”. Köylüler de doğruluyor geçişlerinin bilindiğini.

28 Aralık 2011’de “herkesin bildiği” kaçakçılığın verdiği rahatlıkla aileleriyle “akşam görüşürüz” diye vedalaşan çoğu 18 yaşın altında 38 kişi saat 3 civarı düştü yola. Sınırın Irak tarafına geçtiler. Mallarını katırlarına yüklediler ve dönüş yoluna düştüler. Sınıra geldiklerinde askerin yolları kestiğinin haberini aldılar. Bu da çok olağandışı bir durum sayılmazdı çünkü geçmişte de ara ara yolları kesiliyor, bazen uzaklarına düşecek şekilde uyarı amaçlı top atışları yapılıyor ve sonra dönüyorlardı köylerine alternatif yollardan. O akşam köyde kalanlarla haberleştiler cep telefonundan. Tüm yollar kapalı olduğundan soğuktan donmamak için ateş yakıp birkaç saat beklediler. Bazı aileler “bırakın katırları dönün” dedi çocuklarına.

Katır sırtında taşınan cesetler

Saat 21.39’da bir anda gökyüzü aydınlandı. Sağ kurtulan 4 kişiden biri olan Servet Encü havada uçuşan insan ve hayvan parçaları gördüğünü hatırlıyor. Patlamanın etkisiyle olduğu yerden uzağa savrulmuş ve kaçın diye bağırmış. Kaçacak pek fazla bir yer yokmuş ama ilk bombaların düştüğü yerin uzağında oldukları için sağ kalan 17-18 kişi buldukları bir kayanın altına sığınmış. 45 dakika sonra bombalar bu kez o kayayı vurmuş. Servet Encü hayatta kalma nedenini grubun gözcüsü olduğu için uzakta beklemesiyle açıklıyor. Yerini belli etmemek için birkaç saat karın içinde kıpırdamadan beklediğini anlatıyor. 29 Aralık sabahı cep telefonuyla çekilen arama kurtarma görüntülerinde bir babanın elleriyle oğlunun altına saklandığı ve bombalamada parçalanmış o kayayı kazdığı ve vücudunun parçalarına ulaştığı görülüyor.

Roboski ailelerinin avukatlarından Mesut Gerez’e göre bombalamanın ardından olay yerine ambulans sevk edilseydi, helikopter gönderilseydi, zırhlı birlikler yaralı taşımaya gitseydi daha çok sayıda kişi sağ kurtulabilirdi. Köylüler bombalama öncesinde yolları kesen askeri birliklerin olaydan hemen sonra orayı terk ettiklerini anlatıyor. Aileler haberi aldıkları anda köyden koşarak gitmişler bombalamanın yapıldığı 15. sınır taşına. İlk şokla bayılanlar olmuş. Kendilerine gelenler karanlıkta görebildikleri kadarıyla cesetleri toplamaya başlamış. Olay yerine ulaşan ilk gazeteci olan yerel muhabir Emin Bal yanmış ceset ve mazot kokusu duyduğunu, sabah hava aydınlanmaya başladığı saatlerde her tarafa saçılmış cesetler, kollar bacaklar gördüğünü anlatıyor. Cesetler battaniyelere sarılarak katır sırtında sonra da traktöre yüklenerek taşınmış köye kadar.

“Kaçınılmaz hata”

Peki, tüm bu yaşanan facianın sebebi ne? Sorumlusu kim? Olay, aradan üç yıl geçmesine rağmen pek çok yönüyle hala karanlık. Olayı araştıran askeri savcılık “kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir” diye açıkladığı kararını “kaçınılmaz hata” olarak gerekçelendirdi. Bunun anlamı şu: Savcılık iddianame hazırlamaya ve mahkeme kurulmasına gerek görmedi çünkü ortada bir hata vardı ama mevcut koşullarda önlenmesi mümkün değildi. Savcılığın raporuna göre olayın yaşandığı gün, başta PKK’nın üst düzey sorumlusu Fehman Hüseyin olmak üzere silahlı bir grubun Roboski bölgesinden Türkiye’ye gireceği yönünde istihbarat toplanmıştı.

AKP’den ayrılan dönemin içişleri bakanı İdris Naim Şahin, geçen ay yaptığı açıklamada bombalamaya neden olan yanlış istihbaratın Türk Silahlı Kuvvetlerine Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından verildiğini söyledi. Şahin’e göre askerin üst komuta kademesi MİT’e istihbaratın güvenilirliğini birkaç defa sordu; hem üst düzey bir MİT yetkilisi askeri komuta kademesini arayarak olayı doğruladı hem de MİT’ten TSK’ya istihbaratın doğru olduğuna dair yazılı raporlar gönderildi.

Bu açıklamalar olayın karanlık yanını aydınlatmaya yetmiyor. Çünkü Roboski’de yaşayanlar ve davanın avukatlarına göre bu istihbarat bölgedeki askeri birliklere ve köyde yaşayan koruculara sorularak kolaylıkla teyit ettirilebilirdi. Bombalanan grubun sadece “kaçakçılardan” oluştuğu yerel kaynaklar üzerinden kısa sürede öğrenilebilirdi.

Bombalama kararını kimin verdiği olayın kritik noktalarından biri. Bombalamanın olduğu 28 Aralık 2011 günü Milli Güvenlik Kurulu toplantısı yapılmıştı. CHP milletvekili Levent Gök’e göre bombalama kararı en üst düzey siyasi otorite tarafından alındı.

Roboski ailelerinin talebi bu noktaların açığa çıkarılacağı bir hukuki sürecin başlaması. Umutları son iç hukuk aşaması olan Anayasa Mahkemesi’ne yaptıkları başvuruda. Mahkemenin vereceği hak ihlali kararının, hukuki süreci başlatmasını umuyorlar. Olayın ardından kendilerine önerilen 123 bin TL’lik tazminatı kabul etmediler çünkü taleplerinin maddi olmadığını, adalet istediklerini söylüyorlar.

Umudunuz var mı adalet için?” sorusuna verdikleri yanıt çeşitli. Kimi “bu dünyada olmazsa öteki dünyada gelecek” diyor, kiminin Anayasa Mahkemesi’nden beklentisi yüksek, kimi bu şartlar altında sorumluların ortaya çıkmasının imkânsız olduğunu düşünüyor. Ama hepsinin seslerinde ve gözlerinde ortak olan bir nokta var: mücadelelerini sürdürme kararlılığı.

Işıl Sarıyüce

 

 

Işıl Sarıyüce- Serbest gazeteci

Direnen Yırcalılar kazandı

Manisa’nın Soma ilçesine bağlı Yırca Mahallesi’nde Kolin Şirketler Grubu’nun kurmak istediği termik santralle ilgili Danıştay “esastan iptal” kararı verdi.

Danıştay 6’ncı Dairesi daha önce yürütmeyi durdurma kararı verdiği Yırca’ daki termik santral yapılacak alanın acil kamulaştırılması ile ilgili Bakanlar Kurulu kararını esastan iptal etti. Karar, Yırca köyü twitter hesabından “Müjde: Mahkemeyi kazandık! Ne Kolin şirketi nede başka bir şirket köyümüze termik santrali kuramayacak” twiti ile duyuruldu. Köylülerin avukatı Deniz Bayram ise “Artık bu kararla oraya termik santral yapılamaz” dedi.

yirca

Kolin Grubu, termik santralin yapılacağı Yırca Mahallesi’ndeki zeytinliklerin bulunduğu bölgede, geçen 7 Kasım’da 6 bin’den fazla zeytin ağacını katletmişti. Köylüler şimdi de 6 bin zeytin ağacının tazminatını almak için mücadele edeceklerini belirtiyor.

(Yeşil Gazete)

 

Yenilenebilir enerji devriminin ayak sesleri-Oral Kaya

Uluslararası Enerji Ajansı tarafından hazırlanan “Dünya Enerjisine Bakış 2014” raporu, TÜSİAD’ın ev sahipliğinde İstanbul’da tanıtıldı. Raporun önemini ise Hürriyet gazetesinde Gila Benmayor köşesinde açıklıyor. Benmayor yazısında kısaca önümüzdeki süreçte yenilenebilir enerjiye yatırımın artacağını belirtiyor ve TÜSİAD başkanı Haluk Dinçer’in aynı yöndeki sözlerine de yer veriyor. Ayrıca yenilenebilir enerji yatırımlarındaki bürokrasi engelinden örnekler de veriyor. Vermiş olduğu bir örnek gerçekten can alıcı. Evinizin çatısına su ısıtma sistemi kurmak istediğinizde hiçbir bürokratik engel yok. Yani hiçbir yere başvurmanız gerekmiyor veya kimseden izin almanız gerekmiyor. Bu serbestlik de su ısıtma teknolojisi sektörünü Türkiye’yi dünyada ikinci sıraya çıkarıyor. Hatta bu alanda kullanıcı olarak da dünya ikincisi olduğumuzu belirtiyor. Aynı çatıya bu kez elektrik üretmek için panel koyduğunuzda karşınıza bir sürü bürokrasi, uzun zaman ve bürokratik maliyet çıkıyor. İşte bunu aşmak için de, Solarbaba platformunun kurucusu Ateş Uğurel’in önerdiği daha fazla insanın talebiyle yenilenebilir enerji devriminin tavandan değil tabandan gelmesidir.

İşte tam da burada başka bir rapordan söz etmek gerekiyor. Friends of the Earth İngiltere birimi de bir rapor yayınladı. Bu raporda da belirtildiği gibi özellikle yenilenebilir enerjide üretici profilini genişletmek, bu sektöre yatırımları arttırıyor ve sektörün gelişmesini sağlıyor. Almanya’da yenilenebilir enerji sektöründe 8 farklı aktör bulunuyor. Bunların en geniş kesimi %51 ile bireysel üreticiler. Bireysel üreticilerin büyük bir kesimi kooperatifler ve çiftçiler. En büyük 4 enerji üretim firmasının yenilenebilir enerji sektöründeki payı ise sadece % 6,5. Evet yanlış okumadınız sadece %6,5. İşte bu üretici zenginliği yenilenebilir enerji alanında üretim artışına neden olmakta ve Almanya’yı bu alanda zirveye çıkarmakta.

almanya_enerji
Almanya’da yenilenebilir enerji sektöründe 8 farklı aktör bulunuyor.

Yenilenebilir enerjide bu çok profilli üretim tekniği aynı zamanda sermayenin de eşit ve adil dağıtılmasına neden oluyor. Yukarıda da belirtildiği gibi, büyük yatırımcılar bu alanı henüz riskli ve yeterli derece yenilikçi bulmuyorlar. Bu da bireysel üreticilere çok büyük fırsatlar tanıyor. Özellikle küçük yerleşim birimlerindeki (çiftlik, köy, belde, site vb.) bireylerin ortak olarak kuracakları bu kooperatifler, temiz enerjiye ucuz fiyatlarla ulaşmasını sağlayacak. Bu yatırımların bir de yerelde yapılması, bölgesel istihdama ve kalkınmaya da olumlu etki edecektir.

Yenilenebilir enerjiler alanında birçok fırsatın olduğu ülkemizde, bireysel kullanıcıların talebi ile bu alanda bir devrim gerçekleşecek. Görüştüğüm birçok kurum, site, çiftçi ve çiftçi örgütleri, yenilenebilir enerji alanında üretime geçmek istiyor. Bu alanda özellikle üretim maliyetlerinin de düşmesi, çok önemli avantajlar yaratıyor. Hem yeni “Yeşil Meslekler”e yönelmeyi de sağlayacak olan bu süreç, sanırım çok uzak değil. Sınırsız ve temiz bir enerji devriminin seslerini duyuyorum.

Oral Kaya

 

(Yeşil Gazete)

“Doğa Koruma” karikatür yarışmasının kazananları açıklandı

Türkiye Ormancılar Derneği’nin “Doğa Koruma” konulu karikatür yarışmasının kazananları açıklandı. Birincilik ödülünü İbrahim Tuncay, ikincilik ödülünü Mehmet Kahraman, üçüncülük ödülünü A. Ali Aksan aldı.

Derneği’nin, 90. Kuruluş yıldönümü etkinlikleri kapsamında düzenlediği yarışmaya 143 sanatçı 400 farklı eserle katıldı. Seçici kurulu Ercan Akyol, Cihan Demirci, Hatay Dumlupınar, Kamil Masaracı ve Yılmaz Sakarya’dan oluşan yarışmada ayrıca 2 adet Jüri Özel Ödülü ve 3 adet Jüri Özendirme Ödülü de verildi. Jüri Özel Ödülü’ nü; Halit Kurtulmuş Aytoslu ile Hüseyin Tanyeri kazanırken Jüri Özendirme Ödülü’nü ise 3. Sınıf öğrencisi Çınar Bereket, 5. Sınıf öğrencisi Serenay Oğuz ve 7. Sınıf öğrencisi Ali Baran Turan kazandılar. Yarışmanın ödül töreni 26 Aralık Cuma günü Ankara’da yapılacak.

Birincilik ödülünü alan İbrahim Tuncay’ın karikatürü;

TOD_birinci

İkincilik ödülünü alan Mehmet Kahraman’ın karikatürü;

TOD_ikinci

 

Üçüncülük ödülünü alan A. Ali Aksan’ın karikatürü;

TOD_ucuncu

(Yeşil Gazete)

Joe Cocker öldü

İngiliz blues ve rock şarkıcısı Joe Cocker 70 yaşında hayatını kaybetti.

joecocker_woodstock_003

Woodstock Festivali’ndeki “With a Little Help From My Friends” ve 1987’de yayınladığı “Unchain My Heart” cover’larıyla efsaneleşen şarkıcı, 1960’lardan bu yana müzik dünyasının içindeydi. Uzun süredir akciğer kanseriyle savaşan müzisyenin bugün hayatını kaybettiği Sony firması tarafından duyuruldu.

1944’de İngiltere’de, Sheffield‘da doğan John Robert Cocker, ilk grubu Cavaliers’i 16 yaşında kurdu. 19661’de Vance Arnold ismiyle sahneye çıkan ve Ray Charles ve Chuck Berry‘nin şarkılarını yorumlayan Cocker, 1966’da The Grease Band‘i kurdu. Beatles’ın “With a Little Help From My Friends”ine kendine özgü sesi ve yorumuyla yaptığı cover’la ismi duyulan Joe Cocker, özellikle 1969’da Woodstock’ta bu şarkıyı yorumladıktan sonra parladı. 1983’de Up Where We Belong ile Grammy ödülünü alan, 1987’de de ilk kez 1961’de Ray Charles’ın kaydettiği Unchain My Heart’la Grammy‘ye aday olan Joe Cocker, 1980’lerde bir kez daha popüler olmuştu.

1980’lerden bu yana ABD’de yaşayan Joe Cocker Rolling Stone dergisi tarafından tüm zamanların en iyi 100 şarkıcısından biri olarak seçilmişti.

 

https://www.youtube.com/watch?v=bRzKUVjHkGk

(The Guardian, Wikipedia, Allmusic, Yeşil Gazete)

Demokrasi var, yersin? – Hayko Bağdat

Panik yapmayın diyorlar, devletin içini temizliyorlarmış.

Yargıda, poliste, medyada çöreklenmiş çeteleri ayıklıyorlarmış. Millete kumpas kurmuş kamu görevlilerini ortaya çıkaracaklarmış.

Bunun için siyasi iktidarın elini güçlendirmemiz lazımmış. “Makul şüphe” meselesi bunun için hayati önem taşıyormuş. Örgütlü suçların bağlantısını bulmak neredeyse imkânsız hâle gelmiş.

Bu yüzden operasyonları kolaylaştıracak yasal düzenlemelere yol vermeliymişiz.

“Egemenliği ele geçirme” çabasında olan yapıların mülklerine el koymaktan başka çare yokmuş.

Danışmanların dediğine göre yolsuzluk varmış ama şimdi üstüne gitmek için ortam müsait değilmiş.

Darbe tehlikesine karşı refleks gösteren devletin bugünlerdeki tutumu anlaşılabilirmiş.

Zaten 2015 genel seçimlerinden mutlak zafer ile çıkacak bir AKP artık demokrasiye yelken açacakmış.

Oldu, gözlerim doldu…

Ne makulü, ne şüphesi arkadaş?

Bir taraftar gurubunu darbeye teşebbüsten müebbetle yargılatan iktidarınızın neyine kefilsiniz yahu?

Bitmek bilmeyen mağduriyet edebiyatıyla 1000 değil 1150 odalı saraylarda oturup öldürülmüş çocukların cinayetini sahiplenen zihniyetin merhametine teslim edilecek hayatlarımız mı var zannettiniz?

Roboski katliamını örtenlerin hangi ana davalarımıza adalet getireceğini bekliyorsunuz?

“Gençliğe bir yaşam tarzı vereceğiz” diye diye Sünni İslam’ı çocuklarımıza dayatmaya çalışan mezhepçi bir anlayışa Ermeni, Alevi çocuklarını niye emanet edecekmişiz bir söyleyiverin…

Yeni güvenlik yasasıyla Kürt illerinde her gün bir çocuğun daha öldürülmesinin vakayı adliyeden sayıldığı bugünlerde hangimiz daha güvendeyiz artık?

Zaman Gazetesi’ne terörle mücadele polisini sokanların yarın Özgür Gündem’e, Birgün’e, Evrensel’e, Agos’a el uzatmayacaklarına nasıl inanalım?

Bütün medyayı kendisine yakın işadamlarına peşkeş çekmeye çalışan, elde edemediklerini devletin tüm imkânlarını silah gibi kullanarak tehdit eden, iki ihale uğruna rehin aldıkları medya patronlarını telefonda ağlatan bir anlayışın yönettiği memlekette hangi basın özgürlüğünden bahsediyorsunuz?

Medeni dünyadan ruhen, fiilen kopan, itiraz edenlerin tamamını çılgın komplo teorileriyle bir lobiye bağlayan paranoyak ve kinci siyasetinize olağanüstü yetkiler bahşetmenizin neresine sevinelim?

Kapısını çalabileceğimiz bir tane bağımsız devlet kurumu mu kaldı?

Asıl bizlerin bu iktidar hakkında çok makul şüphelere sahip olduğumuzu niye anlamıyorsunuz?

Cumhurbaşkanı’nın bir operasyon öncesi yasaları kılıfına göre uydurup savcıları, hâkimleri organize etmesinin, gazeteye gidecek polisleri tek tek seçmesinin, yürüyen bir soruşturma esnasında meydanlarda dolaşıp insanları mahkûm etmesinin neresi bağımsız yargı?

Milli Şef dediğiniz İnönü’den daha mı az şeflik yapıyor artık Erdoğan?

Bu ülkede evrensel normlarda bir hukuka sahip olma umudu olan kaldı mı?

Siyasetin güdümünden bağımsız, hesap verebilir bir polis teşkilatı beklentisi olan var mı?

Özgür bir üniversite vadedebileceğiniz hangi düzenlemeleriniz var? Darbecilerin YÖK’ü en büyük sığınağınız değil mi?

Mercedesli Diyanetiniz, kirli siyasetinize olur fetvası vermekten başka ne iş yapıyor?

TRT’yi, Anadolu Ajansı’nı parti yayın organınız gibi kullanmıyor musunuz?

Bu seçimleri de kazanırsanız demokrasi kelebeğine dönüşeceksiniz yani öyle mi?

Boş lafı bırakalım…

Sizler ceberut ve baskıcı bir devlet inşa etmek için bütün gücünüzle çabalayacaksınız.

Bizler ise en iyi bildiğimiz işi yapmaya devam edeceğiz.

Direneceğiz…

Bu hâlinizi “ama ne yapsın adamlar, darbeye karşı mecburen şeyediyorlar” diye pazarlamaya çalışan bedelli askerleriniz de direnecek elbet.

Adam yerine koyulacakları son iktidarı bulmuşlar çünkü.

Peşini bırakmazlar artık…

Hayko Bağdat – Taraf