Ana Sayfa Blog Sayfa 3765

Son dönemin Yeşil Kitapları

İklim Adaletine Doğru
 
6 iklim
Barış, çevre ve adalet sorunlarına kendini adamış, tanınmış bir aktivist olan Brian Tokar, İklim Adaleti Hareketi ile ilgili bu kitabında konuyu tüm boyutlarıyla incelemekte; küresel ısınma hakkında uzak geleceğe ait senaryoların muhtemel sonuçlarından ziyade yaşamları halihazırda bundan etkilenen ve genellikle küresel Güney’de yaşayanları; küresel Kuzey ülkelerinin tarihsel iklim borçlarını ödememek için iklim zirvelerinin altını oyacak ideolojik, bilimsel ve politik manevralarını; iklim krizi inkarcılığını ve iklim krizinin göstermelik çözümlerini; bugünkü radikal iklim hareketinin mirasçıları oldukları 60’lar ve 70’ler barış ve çevre hareketinden öğrenmesi gerekenleri; iklim adaleti arayışının yalnızca ütopyacı vizyoner bir ufka sahip olunduğundan başarılı olabileceğini ve Toplumsal Ekoloji’nin bu vizyonu sağlayabilecek tarihsel, felsefi, ve politik birikimini ve bu birikimin geçmişteki çevre hareketlerinde oyndaığı kritik rolü bizlere kapsamlı ve tatminkar biçimde aktarmaktadır.
 
İklim Adaletine Doğru
Biran Tokar
Çeviren: Sezgin Ata
Öteki Yayınları
2014
* * *

Vahşi Hukuk: Bir Yeryüzü Adaleti Manifestosu

4 vahşi hukuk

Tek yaşam alanımız yeryüzünü hızla tahrip ediyoruz. Artık belli oldu ki doğanın tahribatını kolaylaştıran ve meşrulaştıran günümüz hukuk sisteminin baştan sona gözden geçirilmesi zorunludur. Ama nasıl? İşte Cormac Cullinan Vahşi Hukuk kitabında bu sorunun yanıtlarını arıyor. Cormac Cullinan’a göre, doğal topluluklar ve ekosistemler yasal hakları olan tüzel kişilerdir. Biz insanlar iklim değişikliği gibi büyük krizlerle baş etmek istiyorsak, sorunun kaynağına inmeliyiz; kim olduğumuzu yeniden düşünmeli, doğal dünyayla kopan bağlarımızı yeniden kurmalıyız. Yani dünya anlayışımızı kökünden sorgulamalıyız. Doğayla uyum içinde yaşamak için gerekli olan paradigma değişikliği ise Batılı anlayışı sorgulayıp yerli halkların bilgeliğinden yararlanmaktan geçiyor. İnsanlar da dahil, yeryüzünde canlı hayatın sürmesi için, yasaları değiştirmek yerine, hukukun ve yönetişimin doğası ve amacı konusundaki anlayışlarımızı kökten değiştirmemiz gerekiyor. Doğayı gerçekten yaşamayı, doğanın sesine kulak vermeyi öğrenmeliyiz. Tüm bunlardan hareketle, işte bu kitap, yeryüzünün doğal yasalarıyla uyumlu insani yasalar anlamına gelen vahşi hukuk kavramını ele alıyor ve doğayla uyumlu yasaların uygulanabilirliğini pratik örnekleriyle gösteriyor. “Dünya yönetişimi” ve “yeryüzü içtihadı” gibi yeni anlayışlar eşliğinde, yeni bir yeryüzü hukukunun nasıl olması ve bu hedefe ulaşmak için hangi pratik adımların atılması gerektiği üzerinde duran Vahşi Hukuk, politika, hukuk teorisi, kuantum fiziği ve yerli halkların kadim bilgeliğini bir araya getirerek ilginç ve kolaylıkla okunup anlaşılabilecek bir öneriler dizisi ortaya koyuyor. Yalnızca hukukçuların değil, dünyanın ve üzerindeki canlıların akıbetine ilişkin kaygı duyan herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap.

(Tanıtım Bülteninden)
Vahşi Hukuk
Cormac Callinan
Çeviren: Meral Güneşdoğmuş
Ayrıntı Yayınları 
2014
* * *
Dünyanın Durumu 
 
5 dünyanın durumu

Worldwatch Enstitüsü’nün 40. yıldönümünde, Dünyanın Durumu 2014, güvenilir siyasi ve ekonomik yönetişimin önündeki engelleri ve bunları ortadan kaldıracak yeni fikirleri inceliyor. Yazarlar, bölgesel ve yerel iklim önceliklerini, çalışanlarının mülkiyetinde olan firmaları, enerji diplomasisini, internetin sürdürülebilirlik üzerindeki tesirini, ekolojik okuryazarlığın önemini de içeren çeşitli eğilimleri ve çözüm önerilerini araştırıyor. Kitap boyunca istikrarlı biçimde öne çıkan mesaj ise bilgili ve meseleye duyarlı olan vatandaşların daha iyi bir yönetişimin temeli oldukları.

(Tanıtım Bülteninden)
Dünyanın Durumu
Kolektif
Çeviren: Gülru Hotinli
İş Bankası Kültür Yayınları
2015

 

Hobi Bahçeleri, Şehir Bahçeleri – Cengiz Özder

Bazı TV kanallarındaki çevre kuşağında, gelişmiş Batılı refah ülkelerindeki büyük şehirlerde bazı şehirlilerin oluşturduğu şehir bahçeleri çalışmalarını anlatan programlar gösteriliyor ki, doğayı toprağı sevip de şehir yaşamında bir çiçek yetiştirmek fırsatı bulamamış insanları özendiriyor.

Kentsel tarım artık bir gerçeklik. Mutlaka eskiden de böyleydi. Şehirlerimizdeki bostan denilen bölgelerde eski devirlerden beri yeşillik tarımı yapılıyordu zaten!

Hepimizin malumu, modern devirde, büyük şehirlerde apartman dairelerinde bahçeden topraktan uzak yaşamlar sürüyoruz. Artık eskiden olduğu gibi bahçeli evler yok. İnsanlar  kendisi de bir şeyler yetiştirmek istese, böyle bir imkan yok genellikle.

1 Hobi Bahçeleri1...

Yerinde üretmek taşıma maliyetini düşüren bir unsur. Örneğin son günlerde haberlerde duyduğumuz gibi domates Antalya’da bahçeden 25 kuruşa çıksa bile şehirlerde son kullanıcıya en az 2 liradan ulaşıyor. Belgesellerde yorumcular şehir bahçelerinde ve hobi bahçelerinde sebze yetiştiren meraklıların en kötümser tahminle mutfak harcamalarının yarısını kendi bahçelerinde ürettikleri ile ikame ettiklerini anlatıyorlar. Yani olay yaygınlaştıkça ekonomik bir değer ortaya çıkabiliyor.

İşte çağdaş belediyecilikte şehir insanının iyiliği güzelliği için çalışan yerel yönetimler Hobi Bahçeleri diye organizasyonlar yapmışlar. Bu olay Avrupada 50 senedir varmış. Türkiye ‘de de örnekleri görülmeye başlandı.

Yıllar önce Bursa’dan geçerken hobi bahçeleri görmüş ve takdir etmiştik. Ankara’da, Konya’da, İstanbul Beykoz’da belediyeler tarafından düzenlenen bahçeler olduğunu biliyoruz. Belki başka şehir ve yörelerde de vardır. (Keşke daha çok sayıda olsa)

Bunların yanında büyük şehirlere yakın bölgelerde daha çok sayıda özel hobi bahçelerinin olduğunu okuyoruz. Az sayıda da olsa bazı girişimciler boş, atıl durumdaki arazilerini hobi bahçesi olarak düzenleyip talep sahiplerine kiralıyorlar.( İyi de yapıyorlar!)

Bugünlerde yeşil kuşağı belgesellerinde izliyoruz, Batı ülkelerinin büyük şehirlerinde insanlar sitelerinin ortak alanlarında veya belediyenin tahsis ettiği bir alanda küçük hobi bahçeleri kuruyorlar, sebze veya çiçek yetiştiriyorlar. Olay tamamen insan odaklı. İnsanlar bahçe ile çiçekle uğraştıklarında mutlu oluyorlar yine insanlar kendi yetiştirdikleri ürünleri tükettiklerinde bir şey üretip faydasını görmenin hazzını yaşıyorlar. Tam anlamıyla organik olmasa da, doğal ürünler yetiştiriyorlar, sağlıklı sebzeler tüketiyorlar. Yaklaşık 10 m2 bir ekim alanı küçük bir ailenin sebze ihtiyacını karşılayabiliyorlar. Çiftçilere de rakip değiller, çünkü onlar lekeli şekilsiz domateslere, küçücük marullara razılar. Çiftçinin ürettiği o standart boyda, albenili ürünlere olan talep, her zaman devam edecektir zaten!

Ayrıca bu iş bir işbirliği olayı. İnsanlar uyum içinde paylaşmayı öğreniyorlar, birbirleri ile tohum takası yapıyor, bilgi alışverişi yapıyorlar. Genelde depolarda biriktirilen yağmur suyu kullanıldığından, belediyelere de su açısından yük olmuyorlar.

Hobi bahçelerine paralel bir uygulama ise gelişmiş ülke büyük şehirlerinde yeni yeni görülmeye başlanan Şehir Bahçeleri. Bu  uygulamada şehirlerin park veya yeşil olarak kullanılamayan, buna uygun olmayan alanları, gönüllü bahçecilerin kullanımına açılarak buralarda sebze, çiçek veya diğer salata yeşilliklerinin yetiştirilmesi sağlanıyor. Böylece şehirli insanlar tohumdan sebzeye tarım ürünlerinin nasıl yetiştiğini öğrenerek, mutfaklarının sebze ve yeşillik ihtiyacının bir kısmını kendileri yetiştirmek şansı bulurken, üretmenin ve kendi yetiştirdiğini tüketmenin mutluluğunu keşfetmek şansını yakalıyorlar. Dayanışma bahçesi türü ise birlikte iş yapmak kültürünün olduğu bazı Batılı refah ülkelerinde yaygınlaşıyor. Dayanışma bahçeleri sosyal birliktelik sağlayan bahçecilik türü. Bu entegrasyona giren insanlar işbirliği, dayanışma ve paylaşım içinde(bilgi, beceri, tohum, işgücü paylaşımı) sanki bir terapi seansına girmiş gibi bahçe ve toprakla uğraşarak şehir hayatının stresinden gerginliğinden, yalnızlık duygusundan, asosyallikten uzaklaşıyorlar. Duyarlılık düzeyi yükselen bu insanlar kendileri için organik veya en azından hormonsuz doğal sebzeler üretirken, çevreci yaklaşımla küresel anlamda karbon salınımına karşı yaptıkları küçücük katkı gibi, sonuçta kümülatif büyüyen bir iyilik üretiyorlar! Dayanışma bahçelerinin  bir örneğinde katılımcı olayı şöyle anlatıyor: İtalyanın Kuzeyinde küçük hobi çiftlikleri, kurulmuş. İşletmeler küçük yarı ticari ortaklıklarmış. Genelde emekli, eğitimli orta sınıf İtalyanlar, çiftlik masraflarını bölüşmüşler kaliteli alt yapı oluşturmuşlar! Karşılığında sosyal birliktelik kazanmışlar, yetiştirdiklerini tuttuklarını ortak tükettiklerinde, sosyal kazanım ve mutluluk elde etmişlerdi. Belgeselde İtalyan şöyle konuşuyordu: ‘eğer bir kulübe üye olsaydım giriş ücreti 10000 ve yılda 4000 euro üyelik ücreti karşılığı belki de tahammül edilmez insanlarla bir arada olup sıkılacaktım. Halbuki şimdi arkadaşlarla beraberim!’ İtalyan devamla: ‘Bizler küçük de olsa bir şeyler üretmekle hayatta tutunuyoruz.’ Yorumcu bu düşüncenin varoluş felsefesini yansıttığını belirtti. İnsanlar böylece yaşlanmaya ve zamana karşı koyuyor, hoşça zaman geçiriyorlardı!

2 hobi bahçe21...

Duyduğumuz  kadarı ile şehir bahçesinin ilk örnekleri bazı çevreci sivil toplum kuruluşları tarafından uygulanmaya başlanmış.(İstanbul Polonezköy ve Çengelköy Emek vadisi doğa alanı)

Aslında bize göre bu iş için en uygun alanlardan birisi çevrecilerin rant hırsına karşı korumaya çalıştıkları Validebağ korusu. Keşke bu koru içinde insanların kullanımı için böyle alanlar oluşturulsa!

Sonuç, eğer sizin de içinizden toprakla uğraşmak, bir şeyler yetiştirmek arzusu geçiyorsa ve bu anlattığımız türden olaya katılmak isterseniz, bir permakültür kolektifinde veya belediyelerin düzenlediği bahçıvanlık kurslarına katılarak ilk adımı atabilirsiniz. Sonrasında eğer belediyeniz  hobi bahçesi düzenlemiş ise ve boş üyelik varsa hemen başlayabilirsiniz. Boş yer yoksa bile adınızı hiç düşünmeden yedeğe yazdırıp, sıranızı beklemelisiniz.

Eğer böyle organizasyonlar yoksa, uygar ve idrak sahibi her vatandaşın yapacağı gibi bu tür bahçe organizasyonunu yerel yönetiminizden talep ediniz. Mevcut bir sivil kuruluşa katılarak, ortak bir mücadele de yapabilirsiniz.

Mutlu yeşil yaşamlar dileği ile.

Ek Not: İstanbul’un ilk hobi bahçesi olan Bakırköy Belediyesi hobi bahçelerinin yıkılmış olduğunu ve bahçecilerin üzüntü içinde olduklarını okuduk. Bunun arkasından bir rant projesi çıkmasın sakın? Betonlaşma bir yeşil alanı daha yutmasa keşke.

Yeşil Gazete’de Cengiz Özder yazıları

3

 

Cengiz Özder

Ego, sevgi, gerçeklik: Birdman

Paramparça Aşklar ve Köpekler, 21 Gram, Babil, Biutiful filmlerinin yönetmeni Alejandro Gonzalez Inarritu son filmi Birdman ile bu sefer gerçekliğin ve gerçek sevginin ne olduğunu bulma peşinde.

Inarritu; Michael Keaton, Edward Norton, Zach Galifianakis, Emma Stone, Noami Watts’ın dahil olduğu güçlü oyuncu kadrosu ile sarsıcı bir filme imza atarken film, aynı zamanda başta En iyi Film, En İyi Yönetmen olmak üzere 9 dalda Oscar’a aday gösteriliyor.

birdman2

Birdman, senaryosu itibariyle birden fazla mesajı olan ancak tüm mesajları bir kenara bıraksak bile sadece sahne geçişlerindeki güzellik, görüntü kalitesi, filmin neredeyse tamamına eşlik eden Caz bateristi Antonio Sanchez’in melodileri  ile  farkını ortaya koyan bir film. Yani Inarritu yapmış yapacağını yine! desek yerinde olur.

Filme adını veren Birdman, Riggan Thomas (Michael Keaton)’ın 20 yıl önce canlandırdığı çizgi roman uyarlaması seri filmin baş karakteri. Yıldızı sönmüş bu süper kahraman unutulmuşluğunu silmek, yeniden ünlü ve takdir edilen bir oyuncu olabilmek için varını yoğunu hatta hayatını ortaya koyuyor. Geri dönüşünün muhteşem olmasını istediği ve içten içe kendisini çok yetenekli gördüğü için 60 yıl önce yazılmış bir öykünün hem tiyatro uyarlamasını yapıyor hem yönetiyor hem de oynayarak dünyadan takdir ve ilgi bekliyor ve nihayetinde başarılı oluyor. Acaba oluyor mu gerçekten?

Filmin fragmanı;


Filmi henüz izlemeyen ve izlemeyi düşünenler ile yollarımız burada ayrılıyor.

Şimdi geriye kalanlar olarak filmin derinlerine inip hem bu soruya cevap vermeye hem de Inarritu’nun günümüz dünyası ile alıp veremediğinin ne olduğunu anlamaya çalışalım.

Film, Raymond Carve’ın şiirsel bir öyküsünün son bölümü (Late Fragment) ile başlıyor;

Peki, bu hayattan istediğini aldın mı bari?

Aldım.

Peki ne istemiştin?

Bu dünyada sevildiğimi bilmeyi ve bunu hissetmeyi.

Raymond Carve ‘kirli gerçekçilik’ tarzında öyküler yazan Amerikalı şair ve yazar. Riggan Thomas’ın yani eski Birdman’in uyarladığı “Aşk üzerine konuştuğumuzda ne konuşuruz?” adlı öykü Raymond Carve’e ait (meraklısına not: Can yayınlarından aynı isimli kitaba ulaşılabilir).  Öykünün neredeyse tamamına sadık kalıyor senarist yani gerçekten de bir tiyatro uyarlaması yapılıyor filmde.

Oyun, bir yemek masasında toplanmış iki çiftin aşk üzerine konuşmaları üzerine. Filmdeki gerçek hayatta da çift olan bu oyuncuları sadece tiyatro binasının labirent gibi koridorlarında ya da çok yakınlarında görüyoruz sanki bu binaya hapsedilmiş gibiler. Riggan da dahil olmak üzere karakterlerin hepsi sevgiyi arıyor ve birine/bir yere ait olmayı istiyor. Ufacık bir iltifat, ufacık bir sevgi sözcüğüne inanıyor ve peşinden gidiyorlar. Ancak sevilmenin ön koşulunun kendini sevmek olduğunu oynadıkları oyun dahi gösteremiyor onlara.

Yalnız kaldığı anlarda sesini daha yüksek perdeden duyduğu egosu ile uzun süredir mücadele veren Riggan asıl başarıyı ve sevgiyi  hayran kitlesini artırmada ve gündemde olmada ararken gözünün önündeki onun sevgisizliğinden müzdarip olan insanları göremiyor.  Tiyatro binasına ara sıra uğrayan ve dinginliği ile diğer karakterlerden belirgin bir şekilde ayrılan Riggan’ın eski karısı (Amy Ryan) ile olan diyalogları sayesinde evliliklerinin nasıl sürdüğüne ve bittiğine dair ipuçları buluyoruz. Tiyatroda asistanı olarak Riggan’a yardım eden kızı Sam (Emma Stone)’de zamanının çoğunu tiyatroda geçirmesine rağmen babasının ilgisine mazhar olamıyor. Yeni eşi (Andrea Riseborough) de bu sevgisizlikten nasibini alıyor ve hamile olduğunu söylediğinde bile beklediği heyecanı göremiyor.

Filmin 15’inci dakikasında filme dahil olan Edward Norton ise güçlü oyunculuğu ve hiç değişmeyen karizması ile filmden ayrı tek başına değerlendirilmeli. Filmde 25. saat ve Fight Clup filmlerinden çıkıp gelmişcesine benzer bir karakteri canlandırıyor. Birazdan aynada gördüğü “fuck you” yazısına sayıp söveceği uzun repliği dinleyeceğini sanıyor insan izlerken.  Sanal-gerçek ayrımı mesajlarını en çok onun repliklerinde duyuyoruz; “Hayata telefon ekranlarınızdan bakmayı bırakıp gerçek bir şeyler yaşayın” bunlardan biri mesela.

İnternet ve akıllı cihazlar yaygınlaştıkça gerçek hayatlarımızdan ne kadar uzaklaştığımızı yüzümüze vuran film hayranlık ile sevgiyi birbirine karıştırdığımızı, tüm bu beğenilme, takdir edilme, sevilme arzularının altında kendimizle barışık olmamamızın, kendimizi sürekli eleştirmemizin, mutluluğu hep uzaklarda aramamızın yattığının altını çiziyor. Oyun ekseninde yaşananlar sırasında ise tiyatro-sinema, sanatçı-eleştirmen  ayrımlarında değerlendirmeler yapıyor Inarritu; sinemaya ya da genel olarak “ekranda olana” artan ilginin tiyatroya ya da şu an olmakta olana duyulan ilginin azalması, sanatçının tüm sorumluluğu alarak ortaya koyduğu eserdeki cesareti ile bu eseri sadece yaftalayarak değerlendiren, arka plana değinmeyen eleştirmenin rahatlığı.

Yazıyı daha fazla uzatmamak adına atladığım birçok sahne ve replik var ancak şimdilik burada bırakalım ve filmin 27 Şubat’ta vizyona gireceğini hatırlatalım. Inarritu ile aynı çağda yaşamanın tadını bir kez de bu filmi sinema salonunda izleyerek çıkaralım.

(Yeşil Gazete)

[Çocuk Kitapları] Ömer Seyfettin – Diyet

Şehrin birinde güçlü kuvvetli Koca Ali denilen bir demirci yaşarmış. Bu demirci işinde çok iyiymiş. Ham demirden dövdüğü kılıç, bıçak ve namluların üzerine yokmuş. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmazmış. Savaşa gönüllü gittiği zamanlar dışında küçücük demirci atölyesinde durmadan çalışırmış. Yaptığı çok değerli işler için pazarlık yapmaz, müşteri ne verirse ona razı olurmuş. Kentin yabancısıymış, bekârmış, hısımı akrabası yokmuş. Kent halkı çok sevdikleri, gurur duydukları bu yiğit ve onurlu adamla ilgili pek çok hikâye anlatırmış. İşin aslı; daha on iki yaşındayken sert bir beylerbeyi/vali olan babasının, padişahın buyruğuyla öldürüldükten sonra zengin bir vezir olan amcasının yanında büyüdüğüymüş. Ama Ali amcasına bile gönül borcu duymamak için yanından kaçmış. Diyar diyar dolaşarak demircilik öğrenmiş ve sanatında ustalığa erişmiş, en sonunda da uzun yıllardır yaşadığı bu şehre yerleşmiş.

O gün de Koca Ali saatlerce çalıştıktan sonra yorgun düşmüş, camiye gitmiş. Giderken, ‘Çalınacak neyim var,’ diye düşünerek dükkânının kapısını kilitlememiş. Yatsı namazının ardından içine bir sıkıntı girince, dolaşmaya başlamış. Şehrin çıkışındaki mandıralara giden köprüye kadar yürümüş. Orada durup dereyi seyrederken dalıp gitmiş. Bekçilerin sesiyle kendine gelmiş. Geceleri sokağa çıkmak yasakmış ama bekçiler Koca Ali’yi tanıdıklarından, sadece dükkânına dönmesini söylemişler. Geri döndüğünde kapısı aralıkmış ama ‘Rüzgâr açmıştır,’ diye düşünerek üzerinde durmamış, yatağına girip yatmış.

Ertesi sabah bekçiler kapıyı kırar gibi çalarak dükkândan içeri dalmışlar. Akşam bir beyin mandırasında hırsızlık olmuş, hırsızlar hem koyunları hem de paraları çalıp kaçmışlar. Hırsızlar, Koca Ali’nin durduğu köprünün altında bir koyunu kesip, derisini yüzmüşler. Kanlı izler dükkânın önüne kadar geliyormuş. Kapısında da çalınan paralardan bir kese düşürülmüş. İçerisi aranılıp, yeni yüzülmüş koyun postu da bulununca, suçsuz olduğu halde hırsızlık Ali’nin üzerine kalmış. Kadı yargılamayı yapmış, o zamanki hukuk sistemine göre hırsızlık suçunun cezası, çalınan paraların aynen iade edilmesi ya da sol kolunun kesilmesiymiş. Ali kahrolmuş, herkes çok üzülmüş. Ali paraya önem vermediği için birikmiş parası yokmuş. Onu sevenler de o kadar zengin değillermiş. Şehrin zenginlerinden Hacı Mehmet, diyeti ödemeyi kabul etmiş. Ama bu adam çok cimri ve kötü kalpliymiş.

Diyet 1 Diyet 3

Hacı Mehmet, Ali’yi kasap dükkânında köle gibi kullanmaya başlamış. Bu durum Ali’nin gücüne gitmiyormuş, her denileni fazlasıyla yapıyormuş ama efendisi sürekli olarak, ‘Elinin diyetini ben ödedim,’ ‘Ben olmasam şimdi sakat kalmıştın,’ diyerek yaptığı iyiliği başına kakıyormuş. Bu çok zoruna gidiyormuş. Koca Ali buna ancak bir hafta dayanabilmiş. Gene Hacı Mehmet, elinin diyetini ben ödedim demeye başlayınca, en büyük satırı eline alıp, kolunun üzerine indirivermiş. Kopan kolunu efendisinin üzerine, “Al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi!” diye fırlatıp, kasap dükkânından çıkıp gitmiş. Bir daha da onu gören olmamış.

ömer seyfettin

Türk hikâyeciliğinin kurucularından kabul edilen Ömer Seyfettin’in Diyet hikâyesinde, insanın onuru ve gururu için her şeyi yapabileceği anlatılmaktadır, ana fikri ise yapılan iyiliğin başa kakılmaması gerektiğidir.

Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.

http://www.uzmantv.com/omer-seyfettinin-diyet-kitabinin-konusu-nedir

 

Nehir ve Fırat Pürselim

Mehmet-Fırat-ve-Nehir-Pürselim

DİSK Basın-İş’ten Sarı Basın Kartı kaldırılsın talebi

Türkiye Basın Yayın Matbaa Çalışanları Sendikası DİSK Basın-İş, sarı basın kartının bir denetim aracı olduğunu belirterek; “Basın kartına meşruluk kazandıran meslek örgütleri de bir an önce Basın Kartı Komisyonundan çekilmelidir” dedi. DİSK Basın-İş sarı basın kartı uygulamasına son verilmesini istedi.

8...

Sendika, bir basın-yayın kuruluşunun yasalara göre önceden izin almaksızın, yani sadece bildirimde bulunarak faaliyet gösterebileceğini hatırlatırken, “Sarı basın kartı uygulaması tıpkı devlet eliyle ilan dağıtan Basın İlan Kurumu gibi basın üzerinde bir denetim aracıdır” dedi.

Yasalar çerçevesinde faaliyet gösteren bir kurumun verdiği tanıtma kartını kabul etmeyip, Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü (BYEGM) tarafından verilen kartın dayatılmasının denetimi yaygınlaştırma amacı güttüğü belirtildi.

DİSK Basın-İş açıklamada şu ifadelere yer verdi:

“Devlet tarafından basın kartı verilmesi uygulamasından vaz geçilmelidir. Kurum kartları bir gazetecinin mesleğini yapabilmesi için yeterlidir. Basın kartına meşruluk kazandıran meslek örgütleri de bir an önce komisyondan (Basın Kartı Komisyonu) çekilmelidir.”

(Bianet)

 

Dünya’nın en büyük tatlı su kaynağı Baykal Gölü kuruyor!

4898_mBaykal Gölü son 60 yılın en düşük su seviyesine ulaştı.

Bu duruma en büyük sebebin çarpık kentleşme, turizm ve izinsiz erişimin neden oluyor. Dünyanın en büyük tatlı su kaynağı Baykal Gölü Moskova’nın 5.000 kilometre uzağında yer alıyor.

Gölün su değerleri 2013 yılına oranla yüzde 40 düşerek, 456.09 metreküpe ulaştı. Rus yetkililerin açıklamalarına göre bu oran 9 santimetreye eşit.

Çevreciler oldukça sıcak ve kurak geçen yaz aylarının ve ormanlık alanın genişlememesinin bu düşüşe neden olduğunu belirtiyor.

Peki ama dünyada tatlı su kaynaklarının azalmasının neden ve sonuçları neler?

1. Dünyadaki su kaynaklarının yalnızca yüzde biri insan kullanımına hazır.
Yüzde birlik oran, endüstri ve tarım alanında kullanılmakla beraber, içme suyu olarak evlerde tüketiliyor.

2. Dünya nüfusunun üçte biri içme suyunun olmadığı bölgelerde ikamet ediyor.
Birleşmiş Milletler’in açıkladığı son verilere göre bir milyarı aşkın kişinin tatlı ve temiz suya ulaşımı yok.

3. Hava kirliliği, endüstriyel atıklar ve tarım ilaçları temiz su kaynaklarını negatif yönde etkiliyor.

4. Modern dünya tatlı su alanlarını koruyamıyor.

Dünya Doğayı Koruma Vakfı WWF tarafından açıklanan verilere göre 2025 yılında dünyanın üçte ikisi tatlı su kaynaklarına ulaşmakta zorluk çekecek.

Bilim insanları göllerdeki su oranlarının düşüşünün göl canlılarının yaşamını derinden sarsabileceğinin altını çiziyor.

(EN)

Mersin Kadın Platformu’ndan 8 Mart’a kadar her Perşembe sokakta olma kararı

0

Mersin Kadın Platformu üyeleri, kadın cinayetlerine dikkat çekmek için 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne kadar her Perşembe günü sokağa çıkma kararı aldı. Kadınlar 22 Ocak Perşembe akşamı Mersin Forum AVM önünde toplanarak, “Kadın cinayetleri ve doğa katliamları için alanlardayız” pankartının arkasında bir araya geldiler.

9...

Mersin Times’dan Mevlüt Bozkır’ın haberine göre kadın cinayetleri ile Akkuyu’da yapılmak istenen Nükleer Santrale dikkat çekmek amacı ile basın açıklaması okuyan Mersin Kadın Platformu üyeleri avm içinde yürüyüş de gerçekleştirdi. Yürüyüş sırasında, “Erkek vuruyor devlet koruyor”, “Kadına uzanan eller kırılsın”, “Yasta değiliz isyandayız” sloganlarını da atan kadınlar adına konuşan Platform Sözcüsü Yüksel Kapıkıran, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne kadar her Perşembe günü sokakta olacaklarını söyledi.

11

Kadın cinayetlerinin artık kadın katliamlarına döndüğünü vurgulayan Kapıkıran, erkek egemen toplumun cehaleti kadınları katletmeye devam ettiğini ifade etti. Erkek egemen ideolojiler ve siyasetinin, tarih boyunca kadın doğasını anlamaya, açıklamaya ve denetlemeye çalıştığını belirten Kapıkıran, erkelerin kadınlara dair fikirler yürütürken, kadınları anlamaya çalışırken kadının kendisini muhatap almayı düşünmediğini kaydetti. Akkuyu’da yapılmak istenen Nükleer Santrale değinen Kapıkıran, “Toprağımıza, havamıza, suyumuza ve doğamıza kadınlar olarak sahip çıkıyoruz” dedi.

(Mersin Times, Yeşil Gazete)

 

Trans aktivist Doğa Asi Çevik hayatını kaybetti

Trans aktivist Doğa Asi Çevik, cinsiyet geçiş ameliyatının ardından yaşanan sorunlardan ötürü hayatını kaybetti.

Trans Danışma Merkezi Derneği’nde (T-Der) akran danışmanlığı veren trans aktivist Doğa Asi Çevik, cinsiyet geçiş ameliyatı sırasında yaşanan komplikasyonlardan ötürü 20 Ocak Salı günü akşam saatlerinde yaşamını yitirdi.

7...

Antalya’da geçirdiği ameliyatın ardından akciğerlerinde oluşan sorunlardan ötürü nefes alma sıkıntısı yaşayan Çevik’in “ne olduğu belirlenemeyen bir hastane mikrobu” kaptığı belirtildi. Geçtiğimiz günlerde cinsiyet geçiş sürecini tamamlamak için T-Der’den ayrıldığını belirten Çevik’in ölümündeki olası ihmallere ilişkin hukuki süreci Av. Sinem Hun takip edecek.

T-Der’den açıklama

Çevik’in kaybına ilişkin bir açıklama yapan T-Der’den Deniz Eren Mutlu herkese baş sağlığı dileyerek şunları kaydetti:

“Çok fazla kelime kullanamayacağım. Evet Doğa artık yok. Bunu anlamlandıramıyorum. Onun bir sözü vardır; ‘Translar iki kere doğar; bir annelerinden bir de kendilerinden.’ Ama zaman onun tekrar doğmasına izin vermedi. Ölüm de bile onu tek mutlu eden şeyin kafasındaki istediği o tam olma, bedenine kavuşma gerçekleşmiş oldu. Bu onun isteğiydi ve netti.”

(Kaos GL)

 

 

Yeni Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz

0

Yeni Suudi Arabistan Kralı olan 80 yaşındaki Selman bin Abdulaziz, muhafazakar ve gelenekçi olarak biliniyor.

Suudi Arabistan’da tahta oturacak olan Prens Selman bin Abdulaziz 1935’te doğdu. Suudi Arabistan’ın ilk kralı Abdülaziz’in Hüsa Sudayri’den doğma yedi oğlundan biri. Dini ve temel eğitimini kraliyet çocuklarının gittiği Prens Okulu’nda aldı. Siyasi hayatına 1954’te henüz 19 yaşındayken Riyad Valisi olarak başladı.

6...

Selman bin Abdulaziz valilik görevini 2011’e kadar tam 48 yıl sürdürdü. 5 Kasım 2011’de ise Savunma Bakanı olan Selman, ilk etapta Kral Abdullah’tan sonraki veliaht değildi. Ancak son olarak Nayif bin Abdulaziz’in de ölümün ardından veliahtlık kendisine devredilmiş oldu.

Dönemin prensi olan Selman’ın veliahtlık pozisyonuna yükselmesinden sonra, yani 3 yıldan daha uzun bir zaman kadar önce kendisi hakkında çok sayıda yazı yayınlandı. Bunlardan en önemlisi Selman dönemine girildiğinde Suudi Arabistan’ın ülke dışında çok daha aktif bir politika yürüteceğiydi. Bunda ise Selman’ın 2011’e kadar süren 48 yıllık Riyad Valiliği tecrübesi etkiliydi. Selman’ın bu süre zarfında Suud devlet adamlarından çok yabancı diplomatlar ve liderlerle görüşmesi bu yorumların başlıca sebebini teşkil ediyor.

MUhafazakar ve gelenekçi bir isim olarak bilinen 80 yaşındaki Selman bin Abdulaziz’in sağlık durumunun, yoğun çalışma temposu için elverişli olup olmadığı tartışma konusu olmaya devam ediyor.

(Al Jazeera)

Ebola goril ve şempanzeleri vurdu

great_ape_promoAfrika’da geçtiğimiz yıl patlak veren Ebola salgını, kıtadaki goril ve şempanzelerin ölüm oranında patlama yaşanmasına neden oldu. Önlem alınmadığı takdirde türlerin yok olma tehlikesi altına gireceği belirtildi.

İngiliz bilim isanı Meera Inglis, Afrika’nın birçok ülkesinde geçtiğimiz yıl etkili olan ve binlerce kişinin ölümüne neden olan Ebola salgının büyük maymun türlerini de fazlasıyla etkilediğini belirtti.

TheConversation.com sitesinde araştırmaları hakkında bilgi veren Inglis, ortaya çıkan tehdidin fark edilmediğini ancak Ebola’nın goril popülasyonunda ölüm oranını yüzde 95’e çıkardığını belirtti. Inglis, şempanzeler için ölüm oranının ise yüzde 77’ye yükseldiğini ifade etti.

Inglis araştırmasında, 1990’dan bu yana küresel alanda görülen Ebola salgınları nedeniyle goril ve şempanze nüfusunun yüzde 33’ünün yok olduğunu belirtti.

Nesilleri tükenebilir

Inglis, virüs salgınının uzun dönemli etkilerini önlemek için kısa dönemli önlemler alınması gerektiğini vurgulayadı. Araştırmacı, bu kapsamda aşı programları gerçekleştirilmesini ve büyük maymunların yaşam alanlarının düzenlenerek artırılması gerektiğini savundu.

Ingles, Ebola’ya karşı büyük maymunların bağışıklık sistemini güçlendirdiğine inanılan bir ilacın Avrupa yasaları nedeniyle henüz gerçek vakalar üzerinde denenmediğini ancak istisna yapılabileceğini belirtti.

Yaşam alanlarının düzenlenmesinini de politik engellere takıldığını belirten Ingles, gerekli adımlar atılmazsa büyük maymunların on yıllar içinde yok olabileceği uyarısında bulundu.

(Al Jazeera)