Ana Sayfa Blog Sayfa 3764

Yunanistan’da solun zaferi: SYRIZA muhtemelen tek başına iktidar

Yunanistan genel seçimlerinde sandık çıkış anketlerine göre radikal sol koalisyon SYRIZA uzak arayla seçim zaferi elde etti. Böylece 40 yaşındaki SYRIZA lideri Aleksis Tsipras Yunanistan tarihindeki en genç başbakan olacak.

Alexis Tsipras
Alexis Tsipras

Syriza’nın aldığı oy oranı yüzde 35,5 ile 39,5 arasında değişiyor. Yeni Demokrasi‘nin oyu ise yüzde 23-27 aralığında bulunuyor. Üçüncülük için merkez sol To Potami (Nehir) ile aşırı sağcı Altın Şafak arasında başabaş bir yarış söz konusu. Her iki partinin oyları yüzde 6,4 ile yüzde 8 aralığında bulunuyor.

Yunanistan’da on yıllardır siyasete yön vermiş köklü partilerden sosyalist PASOK partisi anketlere göre yüzde 4,2 ila yüzde 5,2 arasındaki oy oranıyla ağır bir yenilgi almış görünüyor. Yunanistan Komünist Partisi ise yüzde 4,7 ile yüzde 5,7 arasında oy alıyor.

Tek başına hükümet muhtemel

Yunan Nerit televizyonunun sandık çıkış anketine göre SYRIZA 300 sandalyeli parlamentoda 146-158 arasında sandalye kazanıyor, muhafazakar Yeni Demokrasinin milletvekili sayısı ise 65 ile 75 arasında değişiyor. Aşırı sağcı Altın Şafak partisi ise tahminlere göre 17 ile 22 arasında milletvekili çıkartıyor.

SYRIZA 151 milletvekili çıkardığı takdirde tek başına hükümet kurabilecek. Aksi halde bir başka partiyle koalisyon kurmak zorunda olacak.

Yeşiller de iktidar ortağı

Yunanistan Yeşilleri Partisi de seçimlere SYRIZA ile koalisyonda girdiği için iktidar ortağı olacağı kesinleşmiş oldu. Bu durum radikal sol gibi Yeşiller’in de Yunanistan’daki ilk iktidar denemesi olacak.

(DW, Yeşil Gazete)

Yunanistan’da seçim günü: Syriza beklendiği gibi önde

Yunanistan’da genel seçim için oy verme işlemi tamamlandı. Sandıklar yerel saatle 19.00’da kapandı. Resmi sonuçların da yerel saatle 21.30’da açıklanması bekleniyor.

Sandık çıkış anketlerine göre Syriza en yakın rakibi iktidardaki Yeni Demokrasi’ye %12,5 fark attı.

1...

Analiz şirketlerinin verilerine göre, Syriza’nın oylarının %35,5 ila %39,5 arasındayken, Başbakan Antonis Samaras’ın merkez sağdaki Yeni Demokrasi partisinin oyları ise %23 ila %27 arasında kaldı.

Syriza’nın tek başına iktidar olabilmesi için yeterli oy oranına sahip olup olmayacağı henüz belli değil. Tek başına iktidar olabilmek için Syriza’nın parlamentodaki 300 koltuktan en az 151’ine sahip olması, dolayısıyla oyların yaklaşık yüzde 40’ını alması gerekiyor.

İlk sonuçların açıklanmasıyla beraber Syriza destekçileri sokaklarda kutlamalara başladı.

Yunan medyasında yer alan haberlere göre, sandık çıkışı anketlerine göre gelen tahmini sonuçlar şöyle:

4

Syriza: %35.5 – 39.5

Yeni Demokrasi %23 – 27

PASOK % 4,2  – 5,2

Altın Şafak: %6,4 – 8

To Potami %6,4 – 8

Komünist Parti % 4,7 – 5,7

Bağımsız Yunanlar % 3,5 – % 4,5

İlk resmi sonuçlar 21.30’da açıklanacak.

(BBC Türkçe, T24)

Doğan Kuban’a “Köpekler kadar özgür, cennet bir ülke” tarifimdir – Hülya Yalçın

Doğan Kuban‘ın Cumhuriyet Gazetesi’nde 16 Ocak 2015’de “Köpekler yasa dinlemez!” başlığı ile yayınlanan yazısına Hayvanlara Adalet Platformu Kurucu Üyesi ve  İBHHK ( İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu) Başkanı Avukat Hülya Yalçın’ın cevabını paylaşıyoruz

* * *

“İt” diye aşağılanarak  yeryüzünün en  fazla haksızlığa uğrayan canlılarından olan köpekleri hedef gösteren yazınızı şaşırmadan okudum.

Şaşırmadım, çünkü bu hayvanların linç edilmesine hizmet eden ne ilk ne de son medya tetikçisisiniz.

Doğan Kuban
Doğan Kuban

Kısmen katıldığım noktalar olmakla birlikte her satırı “köpek düşmanlığını tetikleyen” bir yazı maalesef. Galeyana teşne toplumda “tabi abi bak, adam yazmış işte” dedirtecek türden popülist…

Sizden önce de oldu, sonra da olacak muhtemelen. Biz de sizden önceki “köpek düşmanı tetikçilere” yazdığımız gibi yazmaya, yanlışlarınızı, gücünüzü nasıl da mazlum üzerinde test ettiğinizi göstermeye devam edeceğiz.

Temel kaynağım sadece yazınız; size hayvan sevgisi, sorumluluk, merhamet falan anlatacak değilim. Bir halkın göç ederken “aile” olarak taşındığını bilirsiniz. Hayvanlar o Anadolu halkı için (şimdilerde onlar da şehirli olup hayvan düşmanı oldular o ayrı) aileden biridir. Candır, sadakattir, paylaşmaktır. Birlikte gelmiş olmalarını garipsemek değil, terk edilişlerini garipsemek doğru olurdu. Alttan alta “saf İstanbullu”yum diyenlerin kırsaldan ve her yerden gelenlere karşı hep göstermeye  yeltendiği o üstünlük duygusunu hissettiriyor cümleleriniz.

Bunca çetenin içinde bir araya gelerek hayatta kalmaya çalışan her şeyden habersiz korunmasız hayvanlara “çeteleşti” demek ayrı bir haksızlık. Tek başlarına insanlar kucak açtı, zulmetmedi de, onlar mı birlikte “çete” olmayı tercih etti acaba? Köpek kullanan insan çeteleri hakkında da yazmanızı dört gözle bekliyoruz.

İhtiyar, genç tüm kadınlara saldıran, soyan, bıçaklayan insanlara karşı tetiklemediğiniz kaleminiz nasıl da masum hayvanlar için şaha kalkmış. Sanırsınız ki bizler “köpekler yaşlı kadınları kovalasın, çetelerle çalışsın” diyen insanlar grubuyuz. Köpekleri kendi kötü amaçları için kullananlara karşı uygulanmayan kanunlar hakkında da birkaç kelam duymak isterdik ama bu olmayacak belli ki.

Herkesi aynı kefeye koyma merakı sizler gibi “köpek tetikçiliği” yapan kalemlerin ortak merakı sanırım. Üstelik  korkuların, sevgisizlik ve bilgisizlikten kaynaklandığını bilecek kadar ekine sahip olduğunuz halde. Ama bundan bahsetmek yerine onları hedef gösterme kolaycılığını tercih etmişsiniz.

5...

Köpek alıp büyütme diyerek son derece basite indirgediğiniz ve toplumda “nefret” uyandırmaya teşne “zengin modası” deyiminizi de şiddetle kınıyorum.  Keşke o kadar  kolay olsaydı. Zira o durumda o zenginler bu yazılarınızı fitil fitil getirirdi burnunuzdan. Hedef gösterdiğiniz hayvanları korumaya çalışan kendi halinde, iş güç sahibi, medeni ve duyarlı insanların inanın buna vakti yok. Onlar adına da ben yazmış olayım, öyle kabul edin.

Köpek besleyen zengin itici kötü kadın figürleri  de artık çok eski Türk filmlerinde kaldı, onu da hatırlatayım ve böyle bir ayrıştırmanın işe yaramayacağını söyleyeyim.

“İnsanlara özgürlük veriyoruz derken köpeklere öncelik tanıdık” diyorsunuz; kısmen doğru: özgürce yakılıyorlar, tecavüz edilirken boyunları bacakları kırılıyor, can çekişirken çöplere atılıyorlar, işkencenin bini bir para” özgürlüklerinin tadını çıkarıyorlar. Ve insan tarafından yapılıyor bunlar. Bu türe mensup olmanın sizde  en ufak bir sorumluluk duygusu uyandırmadığını esefle görüyorum.

Bu özgür köpekler sizi ileri bir  uygarlık seviyesine ulaştırıyor mu sorunuzun cevabını da yukarıda yazdım sanırım. Özgürlüğün bedelini bedeni ve canıyla ödemek zorunda kalan köpekler hepimizi uygarlıktan çok uzakta barbarlığın dibine çekiyor, farkında mısınız? Yani yine de sonuçta bir seviye belirlemesi var ortada. Sizin düşüncenizin tam aksine olsa da.

O özgürlük işaretlerinin (köpeklerin kulaklarına takılan rozet demişsiniz, aslı plastik küpedir, tanımlamaya yarar)  takılışı bile bedeninde bir delik açılması demek, hiç düşündünüz mü?

Elbette düşünmediniz. Yine de denginiz görerek köpeklerle insanı kıyasıya karşılaştırmanız güzel bir şey. Demek ki onlara en azından bizler “hakettiği”  değeri verebilmeyi başarmışız ki insanla karşılaştırabiliyorsunuz. Bunu biz yapsak “üstün insan” refleksi ile tepki verirdiniz.

A stray dog lies outside the Hagia Sophia museum in Istanbul

İstanbul sokaklarının CEHENNEM olduğu doğru. Ama köpekler yüzünden değil; kedi ve köpeklere yapılanlar yüzünden bir cehennem.  Daha geçtiğimiz hafta boynuna poşet geçirilmiş, ayakları bağlanmış, kimbilir ne eziyetlerden sonra  kimseler sesini duymadığı için boğazın derin sularına atılıvermiş küçücük bir köpek geçti gitti bu hayattan. Bir zavallı domuz, vahşi insan sürüsü tarafından ölesiye taşlanarak dövülerek hayattan kopartıldı. 97 Katır hiçbir şeyden habersiz mahkemelerde ölüme mahkum edildi, şaka gibi; Bütün bunlarsa özgürlüğü köpeklere teslim ediliyor dediğiniz “insan sürüsü çeteler” tarafından yapılıyor.  Objektif olmak zorunda olduğunuzu  hatırlatmam gereken nokta burasıdır.

Doğrudur Viyana kaldırımlarında köpekler uyumuyor; ama insanlar da uyumuyor, donmuyor, küçük kızlara tecavüz edilmiyor. Büyük resmi görüp anlamayı şu ana kadar denememişseniz bu konuda benim yazacağım şeyler de yardımcı olmayacaktır.

Son olarak “ Hayvanı insanla yaşatan” utanç verici cümlenize  karşılık şunu demek isterim: Hayvanla yaşayabilen insan utanç değil, onur duyulması gereken insandır. Kendi türü içinde savaş, hile, cinayet, tecavüz fiilleri yüzünden tüm tarihini kanla yazan insan türünün içinde, başka bir türle yaşamayı başarabilenler olduğu için Dünya hala yaşanabilir bir yer biliyor musunuz?

Bu satırları yazarken “köpeklerin cehenneme çevirdiğini söylediğiniz şehr’i İstanbul’un bir köpeği daha Sarıyer’de buz gibi denizden boğulmuş halde çıkartılıyordu. Cennetinizin “ÜSTÜN TÜRÜ İNSANLAR TARAFINDAN” yok edilmiş bir masum canlı daha .

Ne diyorduk? İnsanların özgür olmadığı köpeklerin çeteler halinde “öldürüldüğü” mü demiştiniz?

 

Av.Hülya Yalçın

İBHHK Başkanı

HAD Hayvanlara Adalet Platformu Kurucu Üyesi

 

 

Bursa haykırıyor: DOSAB, bu kara sevdadan vazgeç! – Serdar Esen

Bursa kentinin içinde, Demirtaş mahallesinde yer alan “Demirtaş Organize Sanayi Bölgesi” ne bir termik santral kurulmak isteniyor. Termik santralin buhar ve enerji üretimi için yapılacağı belirtilmekte. Oysa DOSAB sanayicisi buharı bugün kendi tesislerinde zaten üretmektedir. DOSAB sanayicisi kurmak istediği termik santral ile sadece kârlılığını arttırmayı amaçlamaktadır.

Kurulmak istenen santralın elektrik üretim gücü 49,5MW ve buhar kapasitesi 120 bar, 540 C dir. DOSAB Termik Santralinin yılda 530 bin ton kömür yakacağı bildirilmektedir. Bu miktar, 2 milyon nüfuslu Bursa’da hane başı yılda yaklaşık 1 ton kömür yakmaya eşdeğerdir.

Termik santralde kullanılmak üzere günde 2350 ton kömür, kireçtaşı ve kül taşınacaktır. Bunun anlamı her gün 120 kamyon ile sevkiyat yapılmasıdır. Kömürün Dursunbey’den geleceğini de düşündüğümüzde, kamyonların yaratacağı trafik sıkışıklığı bir yana egzozlarından çıkacak gazlar da Bursa havasını önemli oranda kirletecektir.

Termik Santral depolama alanı olarak planlanan yer, DOSAB sanayi alanın 2014 yılında Bursa Ovasına doğru genişletildiği tarım alanı üzerinde bulunmaktadır. Oysa genişletme için yapılan plan değişikliği ve Toprak Koruma Kurulu kararlarında, bu alanın enerji amacıyla kullanılamayacağı hükmü bulunmaktadır.

Termik Santralin arıtma suyu ile çalıştırılacağı açıklanmaktadır. Oysa arıtma suyunun enerji ve buhar üretmek için filtre edilerek kullanılması, santral yatırımımdan beklenen kârlılığın çok üzerinde maliyete neden olacaktır. Santralin arıtma suyuyla çalıştırılacağı gerçeği yansıtmamaktadır. Termik Santral depolama alanı üzerinde günde toplam 3900 ton su çekecek 30 lt/sn su kapasiteli 15 adet su kuyusu açma çalışmaları başlatılmış, konunun öğrenilmesi üzerine bu çalışmalar DOSAB yönetimi tarafından durdurulmuştur. Günde 3900 ton su ~150bin hanenin günlük su tüketimine denktir. Santral yapılırsa bu kuyular olmadan çalışması olanaksızdır. Her gün bu kadar yüksek miktarda yeraltı suyu kullanımı ovanın su dengesini bozacak, verimi düşürecektir.

Termik Santralin bacasından çıkan gazların en ileri teknoloji ile filtreleneceği belirtilmiştir. Oysa filtre sistemleri belirli gazları süzmektedir. Santralin bacasına filtre takılması, Dioksin, Furan, ağır metal gibi kanser yapıcı, endokrin sistem bozucu kimyasalların, karbondioksit ve radyoaktif maddelerin santralin bacasından havaya karışmayacağı anlamına gelmez. Öte yandan termik santrallerin, yoğun karbondioksit salınımı nedeniyle, iklim değişikliğinin de en önemli nedeni olduğu bilinmektedir.

DOSAB termik santrali kurulursa yaratacağı kirlilik halk sağlığına olduğu kadar Bursa Ovasında yetişen şeftali, incir ve diğer tarım ürünlerine zarar verecek, çiçeklenmeyi azaltacak verimi belirgin oranda düşecektir.

Başta BOSB olmak üzere Bursa’da kurulu bulunan diğer sanayi bölgeleri, kendi termik santrallerini kurabilmek için DOSAB Termik Santral yapım sürecinin başarıyla tamamlanmasını beklemektedir. Bursa’da bundan sonraki termik santral furyasının önüne geçmek için DOSAB Termik Santralinin yapımına karşı verilecek mücadele büyük önem taşımaktadır.

DOSAB Termik Santralı ile ilgili ÇED süreci 10 Haziran 2014 tarihinde başlamış olup 23 Aralık 2014 tarihinde Ankara’da İDK toplantısı yapılmıştır. Halkın ve termik santrale karşı olan STK ve odaların alınmadığı İDK toplantısının sonucu hala açıklanmamıştır.

DOSAB termik santralına Bursa’da bulunan STK, oda, sendika ve siyasi partilerin çok büyük bir bölümü karşıdır. Santralın kurulmak istendiği bölgeye yakın mahallelerde yaşayanlar ve bu mahalle muhtarları da santrali istemediklerini açıkça ifade etmektedirler.

Bursa’da 100’ün üzerinde STK, sendika, oda ve siyasi partinin oluşturduğu “DOSAB Termik Santralına Hayır Platformu” kurulmuş ve santralın zararlarını anlatan afiş, pankart, bildiri, basın açıklaması, panel vb çalışmalara başlamıştır. Platform 13 Aralık tarihinde Bursa kent merkezinde yaklaşık 5.000 kişinin katıldığı kitlesel bir miting yapmıştır.

DOSAB Termik Santrali ile ilgili ÇED sürecinde önemli gelişmeler yaşanmaktadır. ÇED raporuna olumlu görüş vermeyen Bursa Halk Sağlığı Müdürü Dr. Resul Özbek Bursa Valisi tarafından görevden el çektirilmiş, yerine atanan Dr.İrfan Oğuz da bir süre sonra görevden alınmıştır. Sürece Sağlık Bakanlığı el koymuş olup, raporun bizzat bakanlıkça hazırlanacağı öğrenilmiştir. Konuyla ilgili olarak “DOSAB Termik Santraline Hayır Platformu” bir basın açıklaması yaparak Bursa Valiliği kınanmıştır.

İDK toplantısına ÇED raporuna ilişkin sunulan kurum görüşleri de öğrenilmiştir. Bursa Büyükşehir Belediyesi “alan OSB olduğu için bizle alakası yoktur” görüşünü bildirirken, İl afet Acil Durum Müdürlüğü sakınca yoktur demiştir. İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü ise  teknik altyapı alanı, tarımdan çıkarılırken enerji üretim tesisi yapılamaz şerhi koymuş olmalarına rağmen, bu aşamada “sözkonusu alanlar 5403 sayılı yasa kapsamında değildir” diyerek geri dönüş yapmış, topu taca atmışlardır.

Bu görüş üzerine “DOSAB Termik Santraline Hayır Platformu” 22 Ocak 2015 günü Bursa Tarım İl Müdürlüğü önünde bir basın açıklaması yaparak siyah çelenk bırakmış, Tarım İl Müdürünü kınamıştır.

Bursa’da son günlerde yapılan hava kalitesi ölçümlerinde hava “hassas” veya “sağlıksız” olarak ölçülmektedir. Hava kirliliğinde şu anda en kirli iller arasında yer alan Bursa, termik santralin yapılması durumunda tümüyle yaşanamaz hale gelecektir. Platform santralin yapımını engellemek için yeni eylem planları üzerinde çalışmaktadır.

2

Platform bileşenleri arasında yer alan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Bursa İl Örgütü, Bursa halkını konuya ilişkin bilgilendirme çalışmalarına katkıda bulunmak amacıyla  “Termik Santrallerin Yaşama Etkileri ve Alternatif Enerji Politikaları” konulu bir panel düzenlemiştir. Panel 31 Ocak 2015 C.Tesi günü saat 17.00 de Ördekli Kültür Merkezinde yapılacaktır. Panele konuşmacı olarak Marmara Üniversitesi Enerji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tanay Sıdkı Uyar ve Uludağ Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kayıhan Pala katılmaktadır. Panelin kolaylaştırıcısı ise Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüsü Sevil Turan olacaktır.

1 Serdar-Esen

 

Serdar Esen

Twitter’a ihtar

Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak ve Prof. Dr. Yaman Akdeniz’in, Twitter’a çektiği “ihtar”da “İçerik engellemeye devam ederseniz Türkiye ve ABD’de tüm yasal yollara başvurmaktan geri durmayacağız” denildi.

Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak ve Prof. Dr. Yaman Akdeniz
Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak ve Prof. Dr. Yaman Akdeniz

Anayasa Mahkemesi’ne yaptıkları başvurularla Türkiye’deki Twitter ve Youtube üzerindeki yasakları kaldıran Ankara Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak ile Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yaman Akdeniz, şimdi de bazı hesapları kapatan Twitter’a ihtar çekti.

Milliyet’ten Kemal Göktaş’ın haberine göre, Twitter’ın hem ABD’deki merkezine hem de Türkiye’deki avukatına gönderilen ihtarda, “Ülke bazlı içerik gizleme politikası dahil, tüm engellemelere son vermenizi, aksi halde Türkiye’de ve ABD’de tüm yasal yollara başvurmaktan geri durmayacağımızı ihtar ederiz” denildi.

İçerik gizleme politikası

İki öğretim üyesinin avukatları Onar Can Keskin aracılığıyla gönderilen ihtarda Twitter’ın 2006’dan beri aylık olarak tahminen dünyada 284 milyon, Türkiye’de ise 12 milyon kullanıcıya hizmet sunduğu hatırlatılarak, 20 Mart 2014’de Türkiye’den siteye erişimin tamamen engellendiği ve iki öğretim üyesinin AYM’ye başvuruları üzerine 2 Nisan 2014’de yasağın kaldırıldığı belirtildi. Bu tarihten sonra Twitter ile hükümet arasında birtakım görüşmeler yapıldığı ve twitter’ın Türkiye bakımından, “ülke bazlı içerik gizleme politikasını” uygulamaya başladığı anlatılan ihtarda bu durumun yasal bir zorunluluktan kaynaklanmadığına vurgu yapıldı. Görüşmeler sonrasında, ancak “siyasi sansür” olarak tanımlanabilecek birçok engellemeye yol açan uygulamanın Türkiye Cumhuriyeti hukukundan kaynaklanmadığı ifade edilen ihtarda bu durumun ifade özgürlüğü ve haberleşme özgürlüğü bakımından önemli sonuçları olan ihlallere yol açtığı kaydedildi.

Fuat Avni ve diğer hesaplar

Twitter’ın @fuatavni isimli hesabın içeriğini gizlediği, fakat engellemeye konu içeriğin ne olduğu ve neden suç olduğunu belirtmediği, benzer şekilde @TheRedHack, @bulutalti, @csagir, @CelilSgr isimli twitter hesapları hakkında da içerik engellemesi yoluna gidildiği hatırlatıldı. Bu örneklerin, “aynı yargı merciilerinin sistemik bir şekilde, gerekçesiz olarak ve ifade özgürlüğünü hiç dikkate almaksızın onlarca kopyala-yapıştır karar verdiğini” gösterdiği savunulan ihtarda, “Bu yöntemin, gerek sosyal medya genelinde gerekse twitter özelinde sistemik ve yapısal bir sorun olduğu açıktır” denildi. Engelleme kararlarının basın hürriyetinin açık ihlali haline dönüştüğü vurgulanan ihtarda Birgün gazetesinin Twitter hesabına getirilen yasağa da atıf yapılarak bunun Amerikan Yüksek Mahkemesi içtihatlarına da aykırı olduğu ifade edildi. İhtarda hükümeti eleştiren, icraatları hakkında bilgiler veren hesap ve tweet’lere erişim engellenirken, hükümet yanlısı görünen hesaplara ilişkin taleplerin reddedildiği savunuldu.

“ABD’de dava açarız”Twitter’ın Türkiye’de yargı makamlarının verdiği kararlara uyma yükümlülüğü olmadığı ve mahkemelerin twitter hesaplarına ilişkin kararlarının çoğunluğunun Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğu vurgulanan ihtarda sosyal medya şirketlerinin başkalarının haklarını ihlal etmemek ve ihlali engellemek ödevleri bulunduğuna dikkat çekildi.

İhtarda Twitter’a ifade özgürlüğü hakkına saygı göstermesi gerektiği belirtilerek, “Aksi halde Türkiye’de ve ABD’de tüm yasal yollara başvurmaktan geri durmayacağımızı ihtar ederiz” denildi.

 

( T24.com.tr )

‘Vincero!: Yunan seçimleri bir devrime yol açabilir mi? – Vangelis Kechriotis

Herkes bu seçimlerin son 30 yılın en kritik seçimi olduğunu kabul ediyor. Yunanların ve özellikle gençlerin kaybettikleri umudu, daha adil bir topluma inancı ve dayanışma duygusunu geriye kazanıp kazanamayacağını belirleyecek bir seçimdir bu. Sosyalist bir devrim olmasa da, ahlaki bir devrimin arifesinde olduğumuz kesin.

Bir masanın arkasında oturduğunu tahmin ettiğimiz bir patronun karşısında sırayla altı genç duruyor. Birisi hamile, öbürü askerlikten ‘çürük’ olarak muaf tutulmuş ve muhtemelen eşcinsel, başka birinin uzun sakalları var, bir başkası yabancı uyruklu, birisi ise eski şirketten kendi iş haklarını talep ettiği için kovulmuş sıradan genç insanlar. Son gelen ve nispeten görünüşü daha düzgün olan genç, meğerse bir ‘amcasının’ tavsiyesi üzerine gelmiş. Patronun sesini duyduktan sonra, kendisini de görüyoruz. Patron yeğeni seve seve işe alıyor. Fakat hikaye beklemediğimiz bir şekilde sonuçlanıyor. Bütün gençler odaya giriyor ve patronun yüzüne bağırarak, Puccini’nin ‘Turandot’ operasından ‘Vincer?’ diye biten ‘Nessun dorma’ aryasını seslendiriyor. Videoyu hazırlayanlar, bir aşk şarkısını bir darbe sonucu hunharca katledilmiş Şili’nin Cumhurbaşkanı Salvador Alliende’nin seçim kampanyasında kullanılmış ‘Venceremos’ marşına atıf yaparak, çok kuvvetli bir mesaj veriyorlar. Pazar günkü seçimle sonuçlanacak çok gergin bir seçim kampanyasının bir parçası olan bu reklam videosu, sol parti SYRIZA’nın gençlik kolları tarafından hazırlandı. Diğer partilerin hazırladığı, özellikle şu anda hâlâ iktidarda olan koalisyon hükümeti partilerinin reklam videoları panik ve korku yaratmaya çalışmadığı zamanlarda, umudu başka birine, (aile babasına, şu anki başbakana ya da Avrupa’ya) bağlıyor. SYRIZA’nın videosunda ise ortalama genç insan umudunu kendi gücüne, dayanışmaya ve mücadelesine bağlıyor.

Son beş yıl içinde, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülmemiş bir şekilde tahribata maruz kalmış, hâlâ Avrupa’ya, yani gelişmiş ülkelere ait olan Yunanistan’da bu olmazsa olmaz toplumsal değerler yok olma noktasına geldi. Bu korkunç krizle başa çıkmak için, herkes kendisinin ya da ailesinin çaresine bakıyor. Varsa, parasını bankadan çekiyor ya da yurtdışına gönderiyor. Her şeyi kaybetmiş ve ailesini de destekleyemez hale geldiği için intihar edenler kimsenin umurunda değil. Aynı şekilde, elektrik ve su faturasını ödeyemedikleri için üşüyenler ve sefalet içinde yaşayanlar, evlerinde yemek bulunmadığı için çocuklarını aç okula gönderenler ve ancak kilisenin ya da belediyenin düzenlediği yemek dağıtımı sayesinde hayatta kalanlarla ilgilenmez oldu kimse. Hele göçmenler denizde boğuluyorsa ya da toplama kamplarında hayvan gibi yaşıyorsa, kime ne? Acaba o Yunanların yardımsever, dostane değerleri, başka dillere ‘gurur’ ya da ‘utanç’ olarak zor çevrilen o meşhur ‘filotimo’ kelimesi nereye kayboldu? Yirmi sene yapay bir refah döneminden sonra beş sene ekonomik kriz bunları yerle bir etmek için yetti mi?

Bu videoyu hazırlayanlar böyle olmadığını hatırlatıyor. Bu son beş yıl içerisinde birçok Yunan kendi kabuğu içine kapanmayı tercih etti. Fakat, özellikle her zaman umudunu ve gücünü kaybetmeyen gençler pes etmedi. Bütün ülkede, elinde olan imkanlarla kooperatif ve dayanışma ağı kurdu. Onlarla beraber onlarca doktor, avukat, öğretmen, çiftçi kendi bilimini ya da ürünlerini doğrudan ihtiyacı olanlarla paylaştı. Her yerde değil, ama çok örnek var. Bir de krize dayanamayıp, her şeyi geride bırakıp, iş bulup kendi ailesine de yardım etmek için, belki de 100.000‘den fazla genç insan yurtdışına kaçmıştır. Yunanlar arasında, yurtdışında kaderini arayan daha önce hep oldu, o memlekette ne kadar kendi ailesine bağlı olsa da kolay risk alan insanlar da var. Şimdi de öyle oldu. Hatta, bu seçimler için onlardan bazıları ‘A Flight For Democracy’ (Demokrasi için bir uçuş) isimli bir grup kurdu ve parası olmayanlar için internetten para topladı.

Tabii, bu seçimlerde bir öncekinde, yani iki buçuk sene önce olduğu gibi, kampanyalar aşırı suçlamalar üzerine kuruldu. Bir tarafta kemer sıkma politikası ve Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve IMF’den oluşan ve ‘troika’ olarak bilinen üçlü Yunanistan’ın iflasını engellemek için ‘memorandum’ olarak bilinen reform paketinin kaçınılmaz olduğunu, bize para veren Avrupa ülkelerine sırtımızı dönmemizin mümkün olmadığını, eğer borcumuzu inkar edersek, gelen yardımın duracağını, piyasanın parasız kalacağını, Yunan hükümetinin mecburen drahmiye döneceğini ve Yunanistan‘da kaos yaşanacağını vurgulayanlar var. Üstelik, son günlerde, ana muhalefet partisi SYRIZA’nın lider ekibinin eski komünistler ve Troçkistlerden ibaret olduğunu, Avrupa’yı yok saydığını ve tek dertleri oy toplamak olduğu için boş laf çevirdiğini her fırsatta haykırıyorlar. Bu ülkenin tarihi açısından daha da önemlisi şu: Hükümetin en önde gelen isimlerinden Makis Voridis, birkaç gün önce, bu seçimlerin aslında iki farklı dünya arasında temel bir çatışma olduğunu söyledi. Bir tarafta geleneksel ‘Vatan-Din- Aile’ ilkelerine sahip çıkan muhafazakar derli toplu vatandaşlar, diğer tarafta ise her şeyi yerle bir eden sol taraftarların durduğunu iddia etti ve ekledi: ‘Ecdadımızın silahla kazandığı her şeyi (Yunan iç savaşını kast ediyor) bu kadar kolay teslim etmeyeceğiz’.

İlginç olan, SYRIZA’ya son zamanlarda katılanlar arasında farklı köklerden insanların olması. Komünist ya da Troçkist değil, solcu bile olmayan birçok insan var aralarında. Yıllarca PASOK hükümetini desteklemiş, belki de tamamen apolitik olanlar da, sadece eski haklarını ve refahını geri kazanmak için sol şemsiyesinin altına sığındılar. Bazen sade vatandaş karanlıkta bir umut ararken, ideolojik sebeplerden değil, doğrudan umutsuzluktan ve çaresizlikten bir partiye destek verebilir. Fakat makam arayışında düpedüz oportünistler de var. Mesela Rahil Makri diye birisi yıllarca Yeni Demokrasi ‘den kopan ‘Bağımsız Yunanlar’ isimli bir sağ partisinde kariyer yapan, son anda SYRIZA‘ya geçen ve geçer geçmez ‘gerekirse, kendi avromuzu basarız’ çıkışıyla gülümsemelere yol açan böyle bir örnektir. Bundan dolayı, bazen aynı konuda farklı sesler çıkıyor ve insanların kafaları karışıyor. Acaba, SYRIZA iktidara gelirse banka mevduatlarına dokunacak mı, Kilise’nin mallarına el koyacak mı, özel şirketleri kamulaştıracak mı? Bütün tartışmalar rakamlar üzerine yapılıyor, Ocak sonuna kadar bir hükümetin kurulması gerekiyor, Şubat sonuna kadar Troika’nın değerlendirme raporunun bitmesi gerekiyor, Mayıs’a kadar borç taksiti gelmesi gerekiyor. Bütün bunlar olmazsa, kıyamet kopacak.

Bütün bunlarda bir hak payı var, Avrupa Birliği karşılıklı anlaşmalar ve sözleşmeler üzerine kurulmuş bir topluluktur. Fakat bütün bunlar yapılırken halkın büyük bir kısmı acı çekiyorsa (şu anda nüfusun %35’i fakirlik seviyesi altında yaşıyor), toplumun geniş bir bölümü için zaten bir umut yoksa, kıyamet zaten kopmuşsa, kimler için var olan durumun sürdürülmesi daha iyi olabilir? Derin görüş ayrılıklarına rağmen, herkes bu seçimlerin son 30 yılın en kritik seçimi olduğunu kabul ediyor. Fakat avro bölgesinde kalıp kalamayacağından, bankalarda para olup olmayacağından, yatırımcıların kaçıp kaçmayacağından ziyade, Yunanların ve özellikle gençlerin kaybettikleri umudu, daha adil bir topluma inancı ve dayanışma duygusunu geriye kazanıp kazanamayacağını belirleyecek bir seçimdir bu. Sosyalist bir devrim olmasa da, ahlaki bir devrimin arifesinde olduğumuz kesin. Tarihten bildiğimiz şu ki devrimleri şekillendiren birçok olgu var, bunlardan en önemlisi insanların var olan vaziyetten bambaşka bir düzen yaratma yeteneğidir, iyi ya da kötü, tarih böyle bataklıktan çıkıp devam ediyor.

Vangelis Kechriotis – Radikal

Akkuyu Nükleer A. Ş. olası bir nükleer felakette “aile içi iletişim” çalışmalarına şimdiden başladı!

Bütün karşı çıkışlara ve protestolara rağmen Türkiye’nin ilk nükleer santralının yapılması için çalışmaların sürdüğü Mersin Akkuyu’da şirket-devlet işbirliğiyle yapılan propaganda faaliyetleri hız kesmeden devam ediyor.

20152101115913t41size250Nükleer santralın “faydalarını” anlatmakla yetinmeyen yetkililer bu kez Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve hükümet yetkililerinin muhafazakâr gündem dayatmalarını ne kadar yakından takip ettiklerini kanıtlayarak “aile içi iletişim” konulu bir konferans düzenlemeyi tercih ettiler.

Öte yandan konferansın içeriği muhafazakârlıktan öte bir şeyleri de akla getirmiyor değildi. Yoksa santral çalışmaya başladıktan sonraki kazalardan ve radyoaktif sızıntılardan sonraki “iletişim” mi kastediliyordu?

Atomu parçalarız, ama aileyi asla!

17 Ocak günü Akkuyu Nükleer A.Ş. ve Gülnar Kaymakamlığı işbirliğiyle, Gülnar Belediyesi Çok Amaçlı Salonu’nda düzenlenen “Aile İçi İletişim Konferansı”na ağırlıklı olarak Kaymakamlık ve Belediye Başkanlığı çalışanlarından oluşan yaklaşık 600 kişi katıldı.

Şirket ve Kaymakamlık yetkilileri düzenledikleri konferansla atomun parçalanmasıyla ortaya çıkan radyoaktif atıklar ve radyasyonun çevreye ve insan sağlığına zararları ile ilgili pek bir şey bilmeseler de, ailenin bütünlüğü konusunda epey bilgili olduklarını göstermiş oldular.

Radyasyona karşı Türk aile yapısı!

20152101120148t81size250
Akkuyu Nükleer A.Ş. Büyükeceli Bilgilendirme Merkezi Müdürü Lütfi Sarıcı

Etkinliğin açılışında Gülnar Kaymakamı İsmail Pendik, Akkuyu Nükleer A.Ş. ile birlikte düzenledikleri konferansın, ailenin toplumun temeli olması dolayısıyla önem taşıdığını söyleyerek “Aileyi geliştirip yaşatmak hepimizin üzerine düşen en büyük vazifedir” dedi.

Akkuyu Nükleer A.Ş. Büyükeceli Bilgilendirme Merkezi Müdürü Lütfi Sarıcı ise ailenin toplumun bütünleşmesini sağlayan, aynı zamanda da toplumu geleceğe taşıyan en küçük ama en etkili birim olduğunu söyledi.

Radyoaktif  ışınlar kadar parlak bir gelecek

Türkiye’deki krizlerin kolay aşılmasının ve ciddi toplumsal kaoslarının olmamasının, güçlü Türk aile yapısına bağlandığını hatırlatan Sarıcı, aile içi iletişime vurgu yaptı: “İletişim aile içerisinde başlar ve ailedeki iletişim, tüm toplumu etkiler.”

Çocukların Akkuyu nükleer santralından yayılan radyasyona maruz kalmaları halinde aile içinde çocuklarla iyi iletişim kurulursa bunun sorun olmayacağı mesajını da vermek istediğini tahmin ettiğimiz Sarıcı “Çocuklarımızın aydınlık yarınlara hazır olması bizlere bağlı. Bugün bu amaçla bir araya geldik. Türkiye’nin yeni enerjisine imza atacak olan ve ilk Nükleer Güç Santrali’ni gerçekleştirecek olan Akkuyu Nükleer A.Ş, bu coğrafyaya saygılı ve bölgede yaşayan halkımıza karşı sosyal sorumluluğunun da bilincinde olan bir şirkettir” diye konuştu.

Biz bir aileyiz!

20152101120053t81size250Sarıcı’nın sözlerine “Çok yakında bu bölgede birlikte büyük bir aile olacağız. Aile olma bilinciyle hep birlikte yaşamı paylaşacağız” diye devam etmesi ise aslında ne demek istediklerini daha açık hale getiriyordu. Olası bir radyoaktif sızıntı sonrasında her şeyin “aile içinde” kalmasını sağlamak şirket için kuşkusuz büyük önem taşıyor. Sarıcı’nın sözleriyle “aile içinde başlayan ve tüm toplumu etkileyen iletişim” böylece yaşanacak radyoaktif sızıntıların kamuoyundan kolaylıkla gizlenmesini sağlayacak.

Gülnar Kaymakamlığı ve Akkuyu Nükleer Şirketi, bu konferansla yeni nükleer santralların demokrasilerde değil, ancak ataerkil ve otoriter rejimlerde, devlet baskısıyla dayatılabileceğinin, sorunların da ancak bu yollarla halktan gizlenerek kabul edilebilir hale getirilebileceği mesajını incelikli bir şekilde vermiş oldular. Özellikle Güney Kore gibi ülkelerde nükleer santral kazalarının bu yollarla halktan gizlendiği bilinen bir gerçek.

Kaymakamlığa ve şirkete, bir sonraki konferanlarında Akkuyu’da yaşanacak olası bir nükleer felaket sonrasında halkın nasıl sesini çıkarmadan evinde oturması ve kaderine razı gelmesi gerektiğini, bu kez Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da desteğiyle anlatılmasını öneriyoruz.

Haber: Pınar Demircan – Ümit Şahin (Yeşil Gazete)

Lüferin yolculuğu belgeseli: Boğazın Prensi – Nil Kayarlar Sarrafoğlu

Bir grup belgeselci İstanbul’da lüferi doğru tanıtmak, sorunları ele almak ve korumak için bir sualtı belgeseli yapmak üzere crowdfunding (gerçekleştirilmesi planlanan bir proje için gereken maddi desteği, projeye ilgi duyan insanları ortak bir ağ üzerinden bir araya getirerek elde etmek üzerine kurulmuş bir sistemdir) projesi başlattılar. “Boğazın Prensi” belgeseli Lüferin Boğaz’dan Marmara’ya ve Marmara’dan Karadeniz’e her sene gerçekleştirdiği yıllık göçü, sualtı ve su üstünden takip ederek, balığın İstanbul için Marmara Denizi çevresinde yaşayan Lüfere aşık insanlar (balıkçılar, aktivistler, bilim adamları, restoranlar, oltacılar, çevre kuruluşları, yazarlar, şairler, muhabirler vs.) için anlamını keşfediyor. elgeselin yapımına katkı sağlamak için siteyi ziyaret edebilirsiniz.

20...

 

Belgesel balığın yöre için kültürel ve ekonomik değerinin paha biçilemez olduğunu ve kaybının ise bir denizcilik ve mutfak kültürünün de kaybı demek olduğunu anlatıyor. Belgesel milyonlarca insanın her gün üzerinden geçtiği ama es geçtiği, bilmediği, efsanelere konu olmuş, Boğazdan geçen canavar bir balık olan lüferin binlerce yıldır usanmadan devam ettiği yolculuğun ve bu yolda karşılaştıkları balığa sevdalı insanların ve Boğazın öyküsü.

Lüferin geleceği tehlike altında. Boğazın balıkları teker teker yok olmakta bu sulardan. Dünyanın en dar ve en üretken deniz kanalı, üstelik hem üstü hem de altı oldukça kalabalık; su üstünde vapur ve yolcu gemileri, balıkçı sandalları, deniz taksiler, petrol tankerleri, kosterler, özel yatlar, balıkçı filoları. Yaklaşık 20 milyon insan yaşamakta boğazın çevresinde… 20 milyon aç insan, endüstriyel tesisler, kirlilik ve aşırı avcılık! Sualtında ise, Boğazın çılgın akıntılarıyla boğuşan kalabalık palamut, lüfer sürüleri, birbirlerine av olmadan, oltacılar tarafından avlanmadan, gırgır ve trol ağlarına yakalanmadan geçmek derdinde. Lüfer, İstanbullu için sadece bir balık değildir, insanın şehirle, deniziyle, tarihiyle bir bağlantıyı simgeler. Maalesef bu sembol fütursuz avcılık nedeniyle elimizden kayıp gitmekte. Bu nedenledir ki; Greenpeace ve Fikir Sahibi Damaklar gibi organizasyonlar ellerine bir cetvel alıp yalnızca erişkin lüfer balıklarının avlanması yönünde kampanyalar başlattılar. “Seninki kaç cm?”, “Küçük balık yoksa büyük balık da yok”, Lüfer Şenliği, Lüfer Koruma Timi gibi kamu bilincini arttıran bir nebze de olsa başarılı kampanyalar yarattılar. Bu çabalar ve lobi faaliyetleri balığın legal avlanma boyunu 20 cm’ye getirdi. Ancak lüfer balığının belirlenen üreme boyu 27 cm. Yeni doğandan balığın güneye göçü sırasında 10-18 cm’lik Çinekoplar ve hatta defne yaprağı boyutunda balıklar daha üreme fırsatı bulamadan yoğun miktarda avlanmakta.

21

Boğaz yoluyla göç eden balıklar üzerindeki stres muazzam! Yüzbinlerce ton çinekop balığı Boğaz’ın Karadeniz girişinde boğaza girmeden önce dar bir alanda toplandıkları sırada, üstün teknolojik cihazlar sayesinde geçiş yapmaya fırsat bırakılmadan amansızca avlanmakta. Balık ne yazık ki bu avdan boğaza girdiğinde de kurtulamaz. Boğazın daracık kanalında, Beykoz ve Sarıyer açıklarında gün ve gece boyunca 24 saat avlanır. Bazı teknelerin 24 metre yasağına ve hatta boy yasağına uymadıkları herkes tarafından bilinmektedir, şikâyetler ise sonuçsuz kalmaktadır. Sahil güvenlik bu şikâyetler karşısında cılız kalmakta, devlet yetkililerinin balık filoları, balık av boyları ve İstanbul balık halindeki kontrolleri ise yetersiz ve etkisiz kalmakta, politikacılar ise, bir takım nedenlerden ötürü sürdürülebilir balıkçılık ve uygun talimatları çıkarmaya gönülsüz görünmekteler.

1950’lerden bu tarafa Marmara Denizi çevresindeki ağır sanayi, av teknelerinde kullanılan cihazların gelişimi ve insan nüfusunun artışıyla göç eden balık sayısı yıl be yıl azalmaktadır. Bazı şahıslar ve sivil toplum örgütleri bu durumu yansıtabilmek için toplum bilinçlendirme kampanyaları, reklamlar yaratmakta, makaleler yayınlamaktadır, ancak günümüze kadar kimse balığın göçünü su üstünden ve altından görüntülememiş, oltaya yakalanan balıkları, ağlardaki balıkları, yaşayan Marmara Denizi’ni tam olarak yansıtamamıştır. En önemlisi de bugüne dek İstanbul Lüferin gözünden ve Boğaz’ın Prensi de Boğaz’ın sakinleri tarafından anlatmamıştır. İşte tam da bu noktada belgeselin hayata geçirilebilmesi için sizlere ihtiyaç duyulmakta.

19

Şunu ifade etmekte yarar var ki; bu bir TV belgeseli değildir. Bu yapım 1,5 senelik bir sualtı belgesel projesidir. Sürekli hareket eden bir balığın peşinde aylar boyunca süren yolculuk, yüzlerce saatlik kamera kaydı, günlerce dalış ve yeri bilinmeyen bir balığı takip etmek demektir. Doğa prodüksiyonları özellikle sualtı belgeselleri, dalış malzemeleri, ışık ekipmanları, koruyucu kamera housingleri, dalış lojistiği gibi nedenlerden ötürü pahalıdır. Şimdi bu projeyi tamamlamak için 25.000 $ gibi bir rakama ihtiyaç duymaktalar.

Proje araştırma, hikaye geliştirme safhalarını geçmiş, prodüksiyona başlanmış, lüferin güneye göçü başarılı bir şekilde kameraya alınmış, bilimsel saha çalışması görüntülenmiş, 1. safha sualtı görüntülemesi yapılmış bile. Ellerinde şu an itibariye 100 saatlik görüntüleme ve 10 adet röportaj bulunmakta. Sizden talep ettikleri bu rakamın bir bölümü balığı avlayan tekne filolarının, balıkçı sandallarının, kıyı boyunca dizilmiş oltacıların, İstanbul ve Boğaz’ın 1 hafta boyunca havadan görüntülemesinde kullanılacak. Balıkçı sandalları, büyük gırgır tekneleri ve oltacılar ile İstanbul’dan slow motion kamera ile görüntüler almak niyetindeler. Slow motion çekim tekniğinin, lüfer, insan, boğaz arasındaki bağı anlatabilmek için en etkili tekniklerden biri olduğuna inanıyorlar. Belgeselin en önemli unsurlarından biri de balık sürülerinin boğazdan akışını canlandırmaya yarayacak bir animasyon hazırlanması olacak. Lüfer palamut, uskumru, sardalye, hamsi gibi balıkların göçünü, sezon, hava durumu, insanlar ve balıkların kendi arasındaki dinamikleri aktarabilmek için en iyi yol animasyondan geçmektedir. Ayrıca balığın göç yollarını aydınlatacak, yeni elde edilmiş bilimsel veriler yardımıyla hazırlanmış enstitü ve üniversite araştırmalarına dayanan ikinci bir animasyon hazırlamaya da niyetleri var.

15

Post prodüksiyon aşamasında elbette karşılarına çıkacak masraflar bulunmakta. Bu belgeselin en iyi şekilde tamamlanması adına kurgu, color correction, ses miksaj, orijinal müzik için freelancer kişilerle çalışacaklarından, bu kişilerin de masraflarını karşılamak durumundalar. Belgeselin metnini en doğru şekilde aktaracak anlatıcıya ve bu ses ile gerçekleştirecekleri stüdyo kayıtlarına da ihtiyaçları var. Unutmayalım ki; bu dokümanter en fazla düzeyde seyirciye ulaşabilmek ve olabildiğince fazla festivale katılabilmek adına yapılıyor, bu nedenle de bu festivallere girişi sağlayacak çalışmaları yapmak ve altyazılar hazırlamak da bu işin maddi manevi zorunluluklarından sadece bir kaçı. Lüfer balığının kuzey ve güney göçü sırasında belgesel içeriğinin zenginleştirilmesini sağlayacak yarım kalan balıkçı ve STÖ röportajlarına devam etmek, bir başka bilimsel araştırmaya ve av seferine katılmayı gerektiriyor. Ayrıca sualtı çekimlerinin adedini arttırmak, göç sırasında balığı sualtında doğal ortamında görüntülemek gerekmekte. Hikayenin geçmişini aktarabilmek için tarihi stok görüntülere de ihtiyaçları var.

17

Merak edenler için; belgeselin yapım sürecini de takip edebileceğiniz, belgeselin günlüğünde hazırladıkları facebook (BlueFish) ve web sayfasında tanık olabileceğiniz, çekim anlarını fotoğraflar vasıtasıyla görebileceğiniz linkler de mevcut. Onları takip ederek kendinizi sualtında yolculuk yapan, göç eden bir lüferin yerine koyabileceksiniz. Belgesele katkıda bulunduğunuzda bir çok farklı seçenekler dahilinde şaşırtıcı deneyimlerle karşılaşacaksınız. Bunların arasında deniz balıkları kartpostalı, Lüfer T-shirtleri, Doğa Rehberi, akıllı telefon uygulaması, Türkiye Deniz Canlıları Rehberi, belgeselin DVD’si, kimseler görmeden internetten izleme hakkı, sualtında çekilecek fotoğrafınız, profesyonel baskı sergi fotoğrafı, galaya davet, Lüfer avına katilim, ekip partisi ve ilk gösterime katılma daveti, belgeselin sualtı çekimlerine katılma hakkı, yönetmenden sualtı görüntüleme kursu, filmin künyesinde adınız, yürütücü/yapımcı, yapımcı rolleri, şirketler için de sosyal sorumluluk fırsatı var.

Fotoğraflar: Mert Gökalp

Nil Kayarlar Sarrafoğlu

 

Nil Kayarlar Sarrafoğlu

Ben “Palas Pandıras” gördüm! Pek güldüm!

Tiyatro sezonunun açılmaya başladığı dönemde “Beyaz yakalı sanat…” başlıklı yazımda şöyle demiştim: “…bugünler, birçok kurum ve kuruluşun tiyatro, dans, müzikal veya müzik grubu kurmak üzere insan kaynakları bölümleri üzerinden çalışanlarıyla iletişime geçtiği bir dönem…” Nitekim pazarlama, hukuk ya da teknik nitelikli işlerde çalışan bu plaza insanları sanat meyvelerini vermeye başladılar bile…

12

Palas Pandıras Ekibi kendini “Amatör bir Doğaçlama Grubu” olarak tanımlıyor. Genç yönetmenleri Burak Erkal, tiyatro ile Kocaeli Bölge Tiyatrosu’nda erken yaşlarında tanışmış. Muhtemelen nice diğerlerinin de maruz kaldığı “Evladım, ben sana tiyatro yapma demiyorum ama doğru dürüst bir okula gir de ekmeğini tutacağın bir mesleğin olsun… Yine yaparsın… Ama derslerini ihmal etmeden, tabii!”, repliği sonrasında bir güzel işletme okumuş ve bir beyaz yakalı oluvermiş. Gel gelelim, satış alanında kariyer yaparken, spontan ikna gücünü, hayal gücü ile birleştirebileceği “doğaçlama tiyatro” ile tanışmış, 2007 yılında. “Beyoğlu Doğaçlama Sahnesi” ve “Yota Doğaçlama” gibi ekiplerle çalıştığı dönemlerde de izlediğim Burak Erkal’in en önemli özelliği, hem izleyiciyi gösterinin dümenine geçirip hem de katıla katıla gülmesi garantili bir performans sunabilmesi. Kurumsal hayatı tamamen geride bırakıp, doğaçlama tiyatroyu kurumsal çalışan eğitim/gelişim hizmetlerinin bir aracı haline dönüştüren ve bunu bir profesyonel hizmet olarak sunan Erkal, artık yönetmen koltuğunda da oturuyor.

Burak Erkal
Burak Erkal

Bu hafta içinde izleme fırsatı bulduğum yirmiye yakın geniş amatör oyuncu kadrosuyla “Palas Pandıras” ekibi de aynı gülmece garantisini korumayı sürdürüyor. Bu plaza çocukları, sahnede çeşitli kurgularda doğaçlama oyunları sahneliyor. Konu ve karakterler, seyircilere danışılarak, o an ve o yerde belirleniyor. Ne seyirci, ne de oyuncular oyunun nerede başlayıp nerede biteceğini bilemiyor. Ama tek unsurdan eminler: Eğleniyor, eğlendiriyorlar!

Anadolu tiyatro geleneğinde “Tulûat” tabiriyle yer bulduğu için bizim mizahımızda da karşılığı olan doğaçlama tiyatroya sahip çıkan bu genç ekip, yeni yıla iki gösteriyi tamamlamış olarak girmiş. Öyle görünüyor ki, sahnelerde kahkaha çınlatmaya sene içerisinde de devam edecekler. Bu nedenle, sanat gündemini eşelediğiniz dönemlerde denk gelirseniz, mutlaka öneriyorum.

13

O halde biz de, “Panik yok! İşler yetişir!”, diyor ve naçizane tavsiye ediyoruz: “Hayatınızda sahneye yer ayırın…”

Sanatla ve barışla kalın…

Linkler:

Palas Pandıras: www.palaspandiras.com

Doğaçlama Tiyatro: http://tr.wikipedia.org/wiki/Tul%C3%BBat_tiyatrosu

Osmanlı’da Sahne Sanatları: http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1%27da_sahne_sanatlar%C4%B1

 

Angela Davis’in gözünden – Ceren Gürseler

İstanbul, yoğun bir gündemde, 9 Ocak’ta ünlü aktivist Angela Davis’i ağırladı. Afrikalı-Amerikalı olan Davis, ABD’de verdiği sivil haklar ve özgürlük mücadelesi, bu doğrultuda tutuklanması ve FBI’ın bir zamanlar en fazla arananlar listesinde olmasıyla tanınıyor. Davis, ABD’de hâlâ bir tabu olarak değerlendirilebilecek komünizmi de benimsedi. Komünist Parti’den devlet başkan aday adayı idi. Kara Panter’le de yakın idi.

10...

Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen Hrant Dink’i Anma Konferansı’nda “Ulusaşırı Dayanışmalar: Irkçılık, Soykırım ve Yerleşimci Sömürgeciliğe Direnmek” başlıklı konuşma yapan Davis; söylem, sistem ve siyaset arasında bağ kurdu; sorgulamanın önemini çizdi. Davis’in konuşması sorunlar ve çözümler olarak ikiye ayrılabilir. Sorunların ırkçılık, soykırım ve sömürgeci yerleşimcilik bağlamında çerçevesini çizdi. İkinci aşama olarak tarihin yeniden anlatılması, farklı tarihler arasında ortak noktaların bulunarak ulusötesi dayanışma ve kapitalizmin demokrasi ile bağının koparılması önerilerinde bulundu. Filistin; Türkiye’deki Ermeni, Kürt sorunları ve ABD ile benzerlikler kurdu. Ortak noktaların sorun çözümünde ulusüstü dayanışma imkanı sağladığına işaret etti. Türkiye’ye yabancı olmadığını da vurguladı. “Her komünistin olduğu gibi” Nazım Hikmet’ten etkilendiğinin altını çizdi. Mevcut dönemde de Türkiye ile ilgilendiğini; F tipi tecrit, ölüm oruçları ve siyasi mahkum mücadeleleri alanlarında aktif olduğunu kaydetti.

Davis’e göre Amerikan Sisteminde Kölelik:

Angela Davis, kölelik gibi çeşitli örneklerle Amerikan sisteminin sorunlu yapısını gözler önüne serdi. Köleliğin hâlâ sistemin temeli olduğuna dikkat çekti. Harvard ve Yale Üniversiteleri gibi uluslararası üne ve başarıya sahip yüksek eğitim kurumlarının kölelik kurumu üzerine inşa edildiğini savundu. Köleliğin sosyal boyutunun olumsuzluğunun altını çizdi: köleliği kişinin toplumsal ve sosyal alanda ölmesi olarak yorumladı. Kölenin isme sahip olmadığını, birey olmaktan çıktığını kaydetti.

Davis’e göre Amerikan Sisteminde Soykırım:

Davis’in konuşmasından hareketle köleliğin yanında Afrikalı-Amerikalı toplumun tarihini oluşturan ve ilgili algıyı yaratan unsurlardan birinin de soykırım tezi olduğu söylenebilir. Soykırımın, sivil haklar veya Afrikalı-Amerikalıların mücadelesinde yer eden bir kavram olduğunu örnekle açıkladı. 1950’li yıllardaki Afrikalı-Amerikalı hareketin önde gelenlerinin bu kavramı kullanarak mücadele ettiğini kaydetti. Dönemin başta polis şiddeti gibi sorunları temel alınarak çeşitli girişimlerde bulunduğunu ifade eden Davis, soykırıma yönelik günlük hak ihlalleri değerlendirilmesinde bulundu. Irka dayalı konutlaşmanın ve ayrışmanın mevcudiyeti, yoksulluk, sağlık hizmetlerine erişilememesi, adaletsizlik gibi sorunlar temel alınarak Sivil haklar hareketinin BM’nin Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşmesi’ni kullanmak istediğini belirtti. Dönemin Afrikalı-Amerikalı siyasi hareketinin kilit isimlerinden W.E.B. DuBois, Paul Robeson ve William L. Patterson’ın girişimde bulunduğunun altını çizdi.

Davis’e göre Amerikan Sisteminde Irkçılık ve Şiddet İlişkisi:

Kölelik ve soykırımla bağlantılı olan ırkçılığın Davis’e göre bugün Amerikan toplumunda önemli göstergeleri bulunmakta. En önemlisi; Michael Brown’un, Eric Garner’ın hayatlarını kaybetmeleriyle son zamanlarda yeniden gündeme gelen polis ve devlet şiddeti. Davis, bahse konu baskının Afrikalı-Amerikalı gençlere uygulanmasına dikkat çekti.  Uzun zamandır bu gerginlik ve çatışmanın yaşandığını çünkü baskının sömürgeciliğin ırkçı şiddetine dayandığını kaydetti. 1950’li yıllarda da Afrikalı-Amerikalıların benzer şiddet olaylarına, terör eylemlerine maruz kaldığını örnek olarak ifade etti.

Davis’e göre Amerikan Sisteminde Irkçılık ve Ayrımcılık İlişkisi:

Şiddet sorunsalının yanında Davis, Amerikan sisteminin diğer yapılarının da ayrımcılığa dayandığını kaydetti. Bu bağlamda Davis’in siyasi, hukuki ve toplumsal alanların altını çizdiği söylenebilir. ABD’deki hukuki yapının ırkçı niteliğine dair günümüzden örnekler verdi. Garner’ı, Brown’u öldüren polis memurlarının beraatı ile;  Marissa Alexander davası, George Zimmerman olayı arasında benzerlik-karşıtlık ilişkisi kurdu. Garner ve Brown’ı öldüren polis memurlarını jüri suçlu bulmadı; takipsizlik kararı verildi, hukuki kavuşturmaya, cezai yargılamaya gerek olmadığı kararı alındı. Afrikalı-Amerikalı Trayvon Martin’i öldüren Zimmerman da suçlu bulunmazken Marissa Alexander suçlu bulundu. Eski kocası ile kavga ettiği sırada havaya ateş açması yüzünden Alexander, suçlu bulunmuş, 20 yıl hapis cezası almıştı. Afrikalı-Amerikalı olan Alexander, eski kocası için kendisine yaklaşmama kararı aldırmıştı. Hayatını kaybedenlerin ve Alexander’ın Afrikalı-Amerikalı olması Davis’e göre hukukun ırka dayalı karar verdiğini gösteriyor.

Davis, hapishaneler ve ırkçılık arasında da bağlantı kurarak Amerikan sisteminin ve toplumunun yapısına ışık tuttu. Mahkumların çoğunun Afrikalı-Amerikalı olduğuna dikkat çekti. Cezaların işe yaramadığını öne sürerken asıl sorunun bu kesime yönelik politikaların olduğunu kaydetti. Siyah gençlerin sosyal olarak dışlandığını; eğitim, istihdam gibi haklardan mahrum bırakıldıklarına dikkat çekti. Böylelikle hapishanelerin asıl amacının sorunu yok saymak ve çözümü ertelemek olduğunu belirtti.

Siyah hareketin önünde siyasi ırkçılık sorunsalının bulunduğunun altını çizdi. Geçmişe dayandırılarak bahse konu hareket Davis’e göre bugün de yeniden ve tekrardan cezalandırılmak istenmekte. Bu tip bir yaklaşımla siyahların radikal siyasetten uzaklaştırılmak istendiğini savunan Davis, Assata Shakur örneğini verdi. Şu an Küba’da hayatını devam ettiren Shakur’un yeniden en fazla aranan 10 terörist listesine alındığını hatırlattı. Shakur, Kara Panter üyesi idi ve birden fazla cinayet ile suçlanmıştı.

Amerika’daki ırkçılık, soykırım, sömürgeci yerleşimcilik konularında Yerli Amerikalılara da değinen Davis; bu toplumun sorunlarının çözülmemesi durumunda sistemin düzelemeyeceğini kaydetti. Afrikalı-Amerikalı hareketin yerli Amerikalıların sorunları çözülmedikçe başarıya ulaşamayacağını vurguladı. Yerli Amerikalıların soykırımsal sömürgeciliğe maruz kaldığını, rezervasyon kamplarında yaşadıklarını, işsizlik ve alkolizm gibi birçok sorunla baş ettiğini hatırlattı. Red Skins isminin spor kluplerinde kullanılması ve yarattığı tartışma örneğini vererek bugün de ayrımcılık ve dışlama sorunlarının hâlâ devam ettiğini gösterdi. Maruz kalınan sömürgeci, ırkçı ve soykırımcı sorunlara kayıtsız kalınarak Red Skins isminin spor kulüplerinde kullanılabildiğine dikkat çekti.

Davis’e Göre Türkiye’deki ve ABD’deki Sorunların Ortak Noktaları:

Davis, benzer sorunlara Türkiye’de de rastlandığını ve çözüm için benzer adımların atılabileceğini kaydetti. Örnek olarak Ermeni ve Kürt sorunlarına değindi. Türkiye’deki Ermenilerin soy ağacını çıkaramadıklarını, belirli noktadan geriye gidemediklerini bu durumun kölelik sorunu yüzünden Afrikalı-Amerikalılar tarafından da yaşandığını ifade etti. Ermenilerin tehcire, asimilasyona maruz kalmalarının ve nüfus mübadelesi gibi unsurların açıklanması ve kabul edilmesiyle çözüm sürecinde ilerlenebileceğini savundu. Ayrıca toplumsal gerginliğin aşılabilmesi için Kürt sorununun çözülmesi gerektiğini de ekledi.

Davis’e Göre Çözüm Tarihin Yeniden Anlatılması, Gerçeklerin Açıklanması:

Davis, konuşmasında ele aldığı sorunlara yönelik çözüm olarak gerçeklerin açıklanması, kabul edilmesini gösterdi. Yerli Amerikalıların tarihi ve kölelik konularında ABD’nin konuşmayı, nasıl yüzleşeceğini bilmediğini savundu; toplumun bu yüzden zorluk çektiğini kaydetti. Örneğin Amerika’nın sömürgeleşmiş, sömürgeleştirilmiş toprak olduğunun açıklanması gerektiğini kaydetti. Siyah harekete yönelik terör politikalarının, terör eylemlerinin de açıklanması ve kabul edilmesi görüşünde Davis.

Davis’e Göre Çözüm Uluslararası Dayanışmanın Sağlanması:

Davis’e göre bahsettiği sorunların çözümü çeşitli değişikliklerde yatıyor. Ulusötesi dayanışmanın sağlanması ve demokrasinin kapitalizmle olan ilişkisini değiştirmesi Davis’in vurguladığı öneriler arasında. Dayanışmanın, işbirliğinin başarılı olabileceğine dair en önemli kanıt olarak da kendi mücadelesini örnek olarak gösterdi.  Serbest kalmasında uluslararası dayanışmanın etken olduğunu; ilgili mücadelenin ABD’nin en zor siyasi döneminde verildiğinin altını çizdi. Devlet başkanının Richard Nixon, California valisinin Ronald Reagan ve FBI başkanının J. Edgar Hoover olduğuna dikkat çekti. Bugün de böyle bir dayanışmanın sağlanabileceğini ve örneklerin yaşandığını vurguladı. Ferguson protestolarında Filistinlilerin Afrikalı-Amerikalılar ile sosyal medya üzerinden işbirliği yaptığını, aynı gaz bombaları kullanıldığının anlaşılmasıyla Filistinlilerin Afrikalı-Amerikalılara nasıl korunacaklarına dair tavsiyede bulunduğunu ifade etti.

Ayrıca Davis; çözüm yolunda kavramların yeniden sorgulanması, belli başlı kavramları kullanırken dikkat edilmesi gerektiği görüşünde. Üstünde durduğu kavramlar ise terör ve terörizmle mücadele. Fransa’daki Charlie Hebdo terör saldırılarını terör adı altında değerlendirmek istemediğini, kimi unsurlardan bağımsız olarak düşünmek istediğini kaydederek farklı bir bakış açısı getirdi. Saldırıları gerçekleştiren gençlerin sistem tarafından yanlış yönlendirildiğini, farklı bir gençlik kurma hayallerinin olmadığına dikkat çekti. Bu noktada saldırıyı intikam duygusuna kapılmadan değerlendirmenin, yas tutmanın önemini vurgulayarak ancak böyle adaletin yerini bulacağını savundu. Önemli olan karşıtlık yaratmadan, “bizi bize” bağlayan ilişkileri zarara uğratmadan tepki vermenin olduğunu kaydetti. Aksi takdirde terörizm ve terörizm karşıtlığı ile ırkçılığın yeniden üretileceğine dikkat çekti. Popüler entellektüel çevrenin ve oluşturduğu söylemin ne kadar doğru olduğunu sorguladı.

Ulusötesi dayanışmanın “birbirimizi” öğrenmekle de sağlanabileceğini kaydetti. “Hepimizin tarihi bir” ifadesinde bulundu. Diğerlerinin tarihini bilmeden kişinin kendi tarihini kavramayacağını kaydederken her daim hikayenin ve tarihin anlatılması gerektiğini vurguladı. Ayrıca sorunların kaynağının birbiriyle bağlantılı olduğunu ifade etti. Baskıcı unsurların da benzer hatta aynı yapı olduğuna dikkat çekti. G4S adlı firmanın Güney Afrika Cumhuriyeti’nde özel hapishane işlettiğini, İsrail’de geçiş noktası güvenliği hizmeti verdiğini, İngiltere’de bir mülteci öldürdüğünü kaydederken G4S’i Afrika’daki en büyük işveren olarak niteledi. Filistin’de İsrail’in sömürgeci yerleşimcilik politikasını güderken Tel Aviv’in siyasetine dair başka örnekler de verdi. Polisin askerileştirildiğini, İsrail tarafından Amerikan polisine eğitim verildiğini özellikle 11 Eylül’den sonra şeriflerin dahi terörizmle mücadele eğitimi aldığını belirtti.

Uluslararası hareket açısından Tahrir olaylarını, Occupy ve Gezi Hareketlerini de örnek olarak verdi. Başarı olarak değerlendirdi. Başarıyı ise bu hareketlerin lidere, manifestoya ve gündeme sahip olmamalarına bağladı.

Demokrasi ve kapitalizme sosyalist bakış açısı getirdi. Davis, çözüm sürecinde kapitalizme vurgu yaptı ve demokrasinin kapitalizmle olan bağını koparmadığı sürece çözüm sunamayacağını savundu. Kapitalist sistemin kabulleniş ve belirli bir kalıp sunduğunu kaydetti.

Sonuç Yerine:

8

Afrikalı-Amerikalı hareket; ırkçılık, sosyalizm, sivil haklar mücadelesi gibi konuların yanında Amerikan sisteminin ve kültürünün anlaşılabilmesi için etkili ve yararlı araştırma alanı sunmaktadır. Köle ticareti ile Amerika’ya gelinmesi, köle olarak hayatın “idame edilmesi”; linç kültürüne, ırkçılığın her örneğine karşı mücadele edilmesi ve sonrasında Barack H. Obama’nın başkanlığının görülmesi… Kısaca Afrikalı-Amerikalıların siyasi ve kültürel tarihi bu şekilde özetlenebilir.

Davis, bu sürecin en önemli siyasi figürleri arasında bulunmaktadır. Fikirleri ve düşünceleri ile Afrikalı-Amerikalı siyasi hareketinin bir öğesini oluşturmaktadır. Davis mücadelesinde Kara Panterler çizgisinde yani Martin Luther King Jr.’ın barışçıl söylemine kıyasla daha sert bir tutum takınmıştır. Komünizmi benimsemesi de hem Afrikalı-Amerikalı hareket içerisinde hem de Amerikan siyasi ve kültürel tarihinde dikkat çekici figür olmasına sebebiyet vermiştir. Malcolm X, King, Che, Castro’dan etkilenmiş fakat farklı bir çerçevede mücadele etmek istemiştir.

Bugüne gelindiğinde Afrikalı-Amerikalı harekette Davis, King veyahut Malcolm X gibi öne çıkan isimler bulunmamaktadır. Daha çok sivil haklar hareketi başlığı ve gündemi altında politikalar üretilmekte, hedefler belirlenmekte ve geçmiş değerlendirilmektedir. Davis; Afrikalı-Amerikalı siyaseti salt sivil haklar hareketi olarak nitelendirmenin politik mücadeleyi indirgemek ve sadeleştirmek olarak nitelendirmektedir.

Siyahi, Afrikalı-Amerikalı hareket çeşitli başarılara ulaşmıştır. Öte yandan geçmişteki sıkıntıların bazıları devam ederken yenileri de eklenmektedir. Eğitim, sağlık, hizmetlerine, temel gereksinimlerine ulaşım başta Afrikalı-Amerikalılar olmak üzere azınlıklar için hâlâ sorunludur.

ABD’de ırkçılığın olup olmadığı da hâlâ tartışılmaktadır. Davis’in yorumundan hareketle Harvard ve Yale üniversitelerinin kökeninin kölelik olması bugün verilen eğitimin niteliğini sorgulatmakta ve böylelikle Amerikan sisteminin aynı yapıyla devam ettiği anlaşılmaktadır. Öte yandan ülkedeki ırkçılık farklı tezlerle çeşitli taraflarca ele alınmaktadır. Yapısal, sisteme dair bir ırkçılığın mı olduğu veyahut sorunun Afrikalı-Amerikalıların yeteri kadar çaba göstermemesinden mi kaynaklandığı tartışılmalıdır. Obama gibi her iki tezi savunan kesim de mevcuttur. Irkçılıkla bağdaştırmasa da Amerikan mali, hukuki sistemindeki eşitsizliği ve bunun azınlıkları ciddi şekilde olumsuz etkilediğini kabul etmektedir; eşitsizliklerin giderilmesi gerektiği görüşündedir. Obama; sistemdeki mevcut adaletsizliklerin kısmen giderildiğini fakat kendisini örnek olarak göstererek kişinin de çaba sarfetmesi gerektiği görüşündedir. Bazı kesimler ise Amerikan sisteminin Afrikalı-Amerikalılar dahil olmak üzere azınlıklara eşit haklar tanıdığını fakat hak kazanımı için yeterince adım atılmadığını savunmakta.

Davis’in verdiği Shakur örneğinden hareketle Amerikan sisteminin, Afrikalı-Amerikalılara belirlediği çerçeve dışında siyasi gündeme ve faaliyetlerde bulunma imkanı tanımadığı söylenebilir. Çeşitli alanlarda sınırlar koyulmaya devam edilmektedir. Bu sene oy verme hakkının genişletilmesinin 50. yıldönümü kutlanacak fakat Afrikalı-Amerikalılar da dahil olmak üzere azınlıkların bulunduğu güney bölgelerinde oy verme sorunu devam etmekte. Örneğin 1965’ten bu yana kısıtlamalar çeşitli eyaletlerde uygulanmakta. Artık seçim vergisi istenmemekte veya oy kullanabilmek için okur-yazarlık testi yapılmamakta fakat bugün seçmen kaydı ve önceden oy kullanmada kimlik ve fotoğraf istenmektedir. Bu taleplerin Afrikalı-Amerikalıların üzerinde ekonomik ve siyasi ek getirdiği ve kaldırılması gerektiği bizzat mahkemelerce belirtilmiştir.

Öte yandan sosyal ve kültürel alanlarda da ayrımcılıkla bağdaştırılabilecek çeşitli örnekler bulunmaktadır. Amerikan ordusuna uyum getirmek için konulan son kurallarda Afrikalı-Amerikalıların örme gibi doğal saç toplama modelleri kabul edilmemiştir. Bu seneki Oscar adayları arasında Afrikalı-Amerikalı aktörler ya da yönetmenler bulunmamaktadır. Sosyal medyada eleştiriler yapılmıştır. Oysa Amerikan kültüründe pek şaşırılacak bir örnek teşkil etmemektedir. Sinema veya TV filmlerinde Afrikalı-Amerikalılar genellikle yan rollerdedir, figürandır ya da yoktur.

Afrikalı-Amerikalı toplumun da mevcut kalıpları kabul ettiği ve kendilerini değiştirmek istediği örnekler mevcuttur. Özellikle medya sektöründeki Afrikalı-Amerikalı kadınların saçlarını doğal halleriyle kullanmak yerine düzleştirmeyi tercih ettiği görülmektedir. Sistemin güzellik algısına uymak için ten rengi de açılmaktadır. R&B’nin önemli temsilcilerinden Beyoncé’nin bir reklam kampanyasında ten renginin açılması tepki çekmişti. “Mevcut güzellik algısına” uymak adına böyle bir işlemde bulunulduğuna dair eleştiriler getirilmişti. Beyoncé ise zaman zaman ten renginin açtırdığına dair eleştirilere maruz kalmaktadır.

Sistemin bazı kısıtlamalarına rağmen Afrikalı-Amerikalılar da çeşitli girişimlerde bulunuyor. Davis’in de değindiği üzere hikaye yeniden anlatılmakta ve tekrarlanmakta. Afrikalı-Amerikalıların kölelikten gelmeleri; ayrı ve farklı bir kültür; siyasi, tarihi bilinç yaratma ve koruma ihtiyacını doğuruyor. Kültürün, tarihin canlı tutulması, Amerika’nın tarihine ve kültürüne katkıda bulunmasının hem Afrikalı-Amerikalılara hem de toplumun geri kalanına hatırlatılması, paylaşılması adına ülke çapında çeşitli faaliyetler düzenlemekte; üniversitelerde kürsüler, merkezler ve bölümler açılmaktadır. Black History adı altında her yıl Afrikalı-Amerikalılar tarihlerini, kültürlerini, acılarını ve başarılarını yeniden anlatmakta, tekrar etmektedir.

Afrikalı-Amerikalıların beyazlardan farklı bir kültüre sahip olduğu da günlük yaşamdan çeşitli örneklerle anlatılmaktadır. Gospel müzik türünün kökeni Afrikalı-Amerikalı kültüre dayanmaktadır ve bu kültürle özdeşleştiği ifade edilebilir. Kilise ayinlerinde Afrika kültürünün kimi özellikleri bulunmaktadır.

Sonuç olarak; 1992 Los Angeles isyanı, 2014 Ferguson olayları toplumda gerginliğin olduğunu; tetikleyici bir olay ile şiddete dönüşebildiğini göstermektedir. Toplumsal alanda azınlık-çoğunluk ayrımının gözlemlenmesi ve siyasetin ABD’nin mevcut çerçevesinde devam etmesi sistemin Afrikalı-Amerikalılar tarafından kabul edildiğini de düşündürtmektedir. Mississippi Yanıyor’dan bir alıntı ile bitirelim: Gene Hackman’ın oynadığı ve sivil haklar aktivisiti üç gencin Klu Klux Klan tarafından öldürülmesini araştıran FBI ajanı, berber salonunda şerife beysbolu şöyle yorumlar: “Siyah adamın beyaz adama sopa salladığı ve isyanın çıkmadığı tek zamandır”.

Ceren Gürseler 2

 

 

Ceren Gürseler