Ana Sayfa Blog Sayfa 3753

Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu’ndan “Hayatımızdan ve geleceğimizden elinizi çekin!” eylemi

Mersin Kadın Platformu,  “8 Mart’a kadar Her Perşembe Alanlardayız!” eylemlerine ek olarak Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu’nun 31 Ocak Cumartesi  Saat: 17:00’da Türkiye genelinde eş zamanlı  düzenlediği  “Hayatımızdan ve geleceğimizden elinizi çekin!” eylemini Mersin Forum AVM havuzbaşında gerçekleştirdi.

1

 

“Hayatımızdan ve geleceğimizden elinizi çekin!” eyleminde basın bildirisini okuyan Alevi Kültür Derneği (AKD) Sekreteri Yüksel Çelik Kapıkıran şu şekilde konuştu;

“İçinde şiddet olan ailenin korunmaması gerekir. Şiddete katlanarak “boşanmaması”, “çocuklarını perişan etmemesi” önerilen, yalnızlaştırılan kadınların ailenin kurtarıcısı olması beklenmemelidir. Aile içinde ya da değil, kadına yönelik şiddetin önlenmesi için her alanda cinsiyet eşitliğinin sağlanması dışında bir çözüm yoktur. Buna yönelik kapsamlı sosyal politikalar yerine, sadece kadınlara yüklenen, pekiştirilen hatta kurumsallaştırılan ve artık uygulanan muhafazakarlaştırma ve aile politikaları kadın cinayetlerinin katliam boyutlarına varan oranlarda artmasının en önemli nedenidir. “Kadın ve erkek eşit değildir”, “diğer cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimler sapkınlıktır, hastalıktır” türü söylemlerin toplum önünde ifade edilmesi, bunların savunulması fikir özgürlüğü meselesi değil açıkça ayrımcılık ve nefret suçudur. Bu söylemlerin siyasal erk tarafından kullanılması ise mevcut ayrımcılık ve nefret ideolojisini meşrulaştırır, kurumsallaştırır” dedi.

Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu’nun ortak talepleri

Kadın ve Trans cinayetlerinin önlenmesi için Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu’nun ortak taleplerini de aktaran kapıkıran bu talepleri şu şekilde sıraladı;

2

* Kadın Bakanlığı kurulsun ve tüm kamu kurumları tarafından cinsiyet eşitsizliğini giderici politikalar hayata geçirilsin.

* İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması için gerekli adımlar bütün kesimlerce derhal atılsın.

* Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Türkiye İstatistik Kurumu şiddet ile bütün gerçek verileri kamuoyuna açıklasın.

* Kadın cinayeti davalarında haksız tahrik indirimi kaldırılsın.

* Kadın cinayeti davalarına kadın örgütlerinin müdahilliği kabul edilsin.

* Cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelli ayrımcılık nedeniyle cinayet işlemek ağırlaştırıcı neden sayılsın.

* Mecliste oluşturulan soruşturma komisyonu ve meclis, başta cinsiyet eşitliği ve ev içi şiddetle mücadele alanında çalışan kadın ve LGBTİ örgütlerinin görüşlerini dikkate alarak acil önlemler oluştursun.

* Mecliste kadın cinayetleri ile ilgili daimi komisyon kurulsun.

* Alanda çalışan kadın örgütlerinin oluşturacağı izleme komisyonu kurulsun.”

3

Basın bildirisi okunduktan sonra kadınlar “Şiddetinizle barışmayacağız”, “Kadın/Trans cinayetleri politiktir” , “Kadın, yaşam, özgürlük”, “Kadınlar artık susmayacaklar” sloganlarını atarak eylemi sonlandırdı.

Haber: Özgecan Aşlamacı Şahin

(Yeşil Gazete)

Ermeni Gregoryen Mezarlığı 80 yıl sonra asıl sahibine iade edildi

Vakıflar Genel Müdürlüğü, Şişli’de bulunan 41 bin 950 metre karelik tarihi Ermeni mezarlığının tapusunu Beyoğlu Üç Horan Kilisesi Vakfına iade etti. Mezarlık 1930 yılında çıkarılan kanun kapsamında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne devredilmişti.

6 ermeni mezarlığı...

Beyoğlu Üç Horan Kilisesi Vakfı 2011 yılında yeni Vakıflar Kanunu çerçevesinde Ermeni Mezarlığı’nın tescilini ve tapusunu almak için Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne başvurmuştu.

Vatan Gazetesi’nden Çağdaş Ulus’un haberine göre Vakıflar, konuyla ilgili olumlu karar vererek, durumu Beyoğlu Üç Horan Kilisesi Vakfına bildirdi. Vakıf, kararın İstanbul Bölge Müdürlüğü’ne gelmesinin ardından 41 bin 950 metrekarelik Ermeni Mezarlığı’nın tapusunu tescil ve tapu için gerekli işlemleri başlattı. Geçtiğimiz günlerde de vakıf avukatı Simon Çekem Şişli Tapu Müdürlüğünün onayıyla vakıf adına mezarlığın tapusunu teslim aldı.

Şehrin merkezinde bulunan mezarlığın tapudaki değeri 750 milyon TL’yi buluyor.

Vakıflar Genel Müdürlüğü, 2012 yılında Şişli’deki 40 bin 500 metrekarelik Ermeni Katolik Mezarlığı’nın tapusunu Surp Agop Hastanesi Vakfı’na, Zeytinburnu Stadı’nın da bulunduğu 42 bin metrekarelik kıymetli araziyi de Yedikule Surp Pırgiç Hastanesi Vakfı’na iade etmişti.

(Vatan, Agos)

Fransa’da üç askere bıçaklı saldırı

Fransa’nın güneyinde Nice kentinde bir Yahudi toplum merkezi önünde devriye gezen üç asker bıçaklı saldırıya uğradı.

5

Şehir merkezinde gerçekleşen olayda, saldırıyı gerçekleştiren kişi yakalanırken, askerlerden ikisi hafif şekilde yaralandı.

Saldırganla beraber olan iki kişinin ise kaçtığı bildirildi.

İçişleri Bakanı: Charlie Hebdo ile ilgili değil

Bugün ayrıca Fransa’nın, Paris ve Lyon kentlerinde sekiz kişinin Suriye’deki İslamcı örgütlere militan topladıkları şüphesi ile gözaltına alındı.

Fransa İçişleri Bakanı Barnard Cazeneuve polisin bir dizi baskın yaptığını, operasyonların Ocak ayındaki Charlie Hebdo saldırısıyla ilgisi olmadığını söyledi.

Fransa, mizah dergisi Charlie Hebdo ile bir Yahudi süpermarketinde 17 kişinin öldürülmesiyle sonuçlanan saldırılardan bu yana alarmda.

(BBC Türkçe)

Polonya’nın ilk trans cumhurbaşkanı adayına Yeşiller Partisi desteği

Polonya’nın ilk trans milletvekili Ana Grodzka, Cumhurbaşkanlığına adaylığını açıkladı. Grodzka’ya ilk destek Yeşiller Partisi’nden geldi. Polonya Yeşiller Partisi, trans milletvekili Ana Grodzka’yı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde destekleyeceklerini belirtti.

4...

pembehayat.org’un haberine göre 2011 yılındaki Genel Seçimlerde milletvekili seçilerek ülkenin ilk trans milletvekiliolan Ana Grodzka, Mayıs ayındaki Polonya Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olduğunu açıkladı.

İnternet portalı Wirtualna Polska’ya konuşan 60 yaşındaki Grodzka, “Evet, başkanlık yarışında ben de varım” derken mensubu bulunduğu ancak parlamentoda temsil edilmeyen Yeşiller Partisi’nin de kendisine verdiği desteğin çok önemli olduğunu aktardı.

Film yapımcısı ve yayıncı Ana Grodzka Polonya’nın ilk trans milletvekili. Grodzka,  Mayıs ayında gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı Seçimlerine aday olduğunu açıklayarak ülkenin gündemine oturdu. Seçim anketlerine göre 2010 yılından bu yana Cumhurbaşkanlığı görevini yürüten merkez sağ bağımsız Bronislaw Komorowski önde görünüyor. Bazı anketlere göre mevcut iktidar partisi Sivil Platform’un da adayı olan 62 yaşındaki Komorowski seçimleri ilk turda yeniden kazanacak görünüyor.

Parlamento seçim takvimini ise önümüzdeki günlerde açıklayacak.

(Pembe Hayat, Yeşil Gazete, Le Matin,Kaos GL)

Veliefendi’de “Atlara özgürlük” eylemi

Pazartesi günü İstanbul Veliefendi’de koşulan at yarışlarının 4. ayağında öğrenci olduğu belirtilen 4 kişilik grup, yarışın son 200 metresinde piste girerek protesto gösterisinde bulundu.

2...

Öğrencilerin açtığı pankartta “Atlara özgürlük” yazdığı öğrenildi. Hayvan hakları savunucularının protesto eylemleri Hipodrom Güvenlik Birimi elemanları tarafından sona erdirildi.

http://youtu.be/flLTzcb3_yo

Hayvan hakları savunucuları eğlence sektörüne rant sağlamak için hayvanların sömürüldüğünü, at yarışları sırasında ve sonrasında yaralanan atların ise işe yaramadıkları gerekçesiyle uyutulduğunu dile getirmişlerdi.

(Diken, Radikal, Hayvan Özgürlüğü Çevirileri)

AİHM’den Pınar Selek’in başvurusuna ret

AİHM, sosyolog Pınar Selek’in gözaltındayken kötü muamele gördüğü, adil yargılanmadığı ve ifade özgürlüğünün ihlal edildiği temelinde dava açmak için yaptığı başvuruyu reddetti.

1

Deutsche Welle Türkçe’den Kayhan Karaca’nın haberine göre Strasbourg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararına gerekçe olarak Selek’in AİHM’ye başvuru için 6 ay kuralına uymamış ve iç hukuk yollarını tüketmemiş olmasını gösterdi.

Kararı alan 3 kişilik yargıç heyeti, ulusal yargı organlarının Selek’in kötü muamele iddialarını ciddiye almadığını ve soruşturma başlatmadığını belirtmekle birlikte Selek’in de 2000 yılında serbest bırakılmasına rağmen AİHM’ye başvurmadan sadece 10 gün önce, yani 1 Haziran 2010 tarihinde kötü muamele iddiaları hakkında Almanya’da bir tıp merkezinden rapor aldığını not etti.

Almanya’daki merkezin raporunda Selek’in “muhtemelen gözaltı sırasındaki kötü muamele ve hakkındaki yasal sürecin uzunluğuna bağlı belirsizlik nedeniyle posttravmatik stres bozukluğu yaşadığı” kaydedilmişti.

Kararda, Selek ve avukatlarının İstanbul 12’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nin, kötü muamele iddialarına değinilmeyen 2008 yılı kararından en geç 6 ay sonra AİHM’e başvurmuş olmalarının gerektiği, bu yapılmadığı için başvurunun kabul edilemeyeceği belirtildi.

Mahkeme, Selek’in “uzun gözaltı süresi” hakkındaki başvurusunu da aynı gerekçeyle geri çevirdi.

(Deutsche Welle Türkçe)

Sol yanım – Sennur Baybuğa

Memleketten tabi bu kadar uzak olunca neler olup bittiğine de takip edemiyormuş insan hakkaten. Bizi boğan şeyin bizzat o sokaklarda aldığımız ağır hava olduğunu anladım. Buranın sokaklarında kimse bizim tüm dünya sandığımız o coğrafyanın farkında bile değil.

Ama biz ne kadar dolaşırsak dolaşalım hayatı hepimize karanlık kılan o ülkeye döneceğiz, o ağır havada nefes alacağız tekrar.

Hamaseti iktidardan öğrendiğinden en ufak bir şüphemin olmadığı muhalefetimiz, benim asıl dert alanım olan sol, geçen hafta kimin ne niyetle çıkardığı bilinmez kendini aradığı bir canlı yayına çıktı büyük abileri temsiliyle. Kimin kendine ne ad takacağına ben karar veremem elbette ama görünen köy de kılavuz istemez. Bu ülkede doğmuş, büyümüş, eğitim almış, diline çevrilmiş kitapları okumaya çalışıp kendine solda yer arayan tüm gençler için en çok kendi gençliğim için ne kadar yazıklandım anlatamam. Evet, bize solu bu adamlar tarif ettiler ve bunu da yutturdular, ona göre bizi bir kalıba sokup solcu olduğumuza da uzun zaman inandırdılar. Çıkar kavgasının orta yerinde, yediğimiz tüm sopalarla da kendilerine benzeyen iktidara muhalif olduğumuzu sandırdılar. Karşımıza aldığımız sistemden çok, her daim hükümetler olduğu sürece işimiz çok kolaydı, meclisteki herhangi bir muhalefet partisinden dilde keskin belki ama özünde farklı hiç birşey demeden ve yapmadan yıllarca kendi solumuzla mutlu mesut yaşadık.

Cumhuriyeti kuran kadroları bir yere göre ilerici bulup yapıştık yakasına, Ermenilere, Kürdlere hatta Alevilere ne yaptığını sormadık bile. Laik ve solcuyduk.

Sonra cumhuriyeti kuran muhafazakar kadroların, saçı başı açtırıp harfleri değiştirmesinin ilerici yanına hayran olup kalabalıkça bir insan topluluğuna kulak kapatarak seksen yıl yürüdük kendi kendimizle, o yığına halk demeye bile tenezzül buyurmadan. Bunlara söz söylemeyi başarıp mecliste hükümet kuran her partiye sadece gerici ve sağcı diyerek yolumuzda bildiğimiz türkülerle yürüdük. Ne bir kişi daha katabildik yanımıza ne de halk olabildik. Üreten olamadık, çalışanı, üreteni sağa kaptırdık.

Çekilen acılar yaşanan işkenceler, zindanlar ve ölümler için yeter de artarken iktidara, acı türkülerimiz ve cenazelerimizin sadece kendimiz olduğunu yaşadığımız zamanlarımız oldu, sol artık acı ve ölüm demek oldu, gülmekten eğlenceden uzak bir sol yarattık başımıza. Bizden daha hızla modernleşen halka da çarptık bu arada tabi.

Gençliğimin başladığı yıllarda uzak bir coğrafyada fındık fıstık yer gibi öldürülen sesi, taa bize kadar ulaşan bir halkı tekrar hayretle izlemeye başladık. Dilimizi konuşmayan, konuşmadığı için öldürülen, modernleşemeyen, Atatürk’ten de ürken bir halk asit kuyularındaki kemiklerinden bir hayat örmeye başlamış, orada bizden daha cesurca ölüp, aymazca çoğalan bir halkı tekrar gördük.

Bize inat ve bizden izin almadan direndiler ve bize rağmen çoğalarak büyümekle kalmayıp, Ortadoğu denen cehennemin orta yerinde bir başka katiller ordusunu kadın erkek demeden silip süpürdüler bir avuç toprak parçalarından.

Ve yine ne yaptık, kendi kahraman askerimizi kırk yıldır uzaktan izleyen biz; Devlete ve devleti kuran kadrolara hala biat eden, çoğu aslında o olan zihnimizle ve utanmadan hala solcu olduğumuzu söyleyerek ve kendimiz dahil herkesi kandırdığımızdan emin, kıskanç ve milliyetçilikten başka birşey olamamış halimizle, Lenin bizi rezil etmeyecek olsa, başkaldırmanın ve ölmenin ne olduğunu tüm dünyaya anlatan bu insanlara, Kürdlere burun kıvırarak, bu coğrafyada onlardan bahsetmeden, ölümlerini lanetlemeden insan yolu alınabilirmiş gibi, sol, Türk, Kürd ayrımı yaparak bu ülkede solcu olduğunu sanarak, ezik ve suçlu ruhlarımızı yine kelimelerle süs süs edip, tv’lerde arzı endam ettik.

Solum benim hep acıyan tarafım, sana bana rağmen akan bir nehir var bu ülkede ne güzel ki.

 

Sennur Baybuğa – basnews

Emirgan’da yapılacak projeye dair tüm detaylar

Emirgan Korusu’na bitişik arazide yapılacak otel, restoran ve alışveriş projesinin tüm ayrıntıları, ihaleyi yapacak TOKİ iştiraki Emlak Konut’un sitesinde yer alıyor.

27...

Konu Milliyet’ten Güngör Uras’ın köşe yazısında TOKİ’nin Emirgan Korusu’na komşu 158 dönümlük yeşil alanı yapılaşmaya açılması için satışa çıkardığını kaleme alması ile gündeme taşınmıştı.

23

Şirketin genel müdürü Murat Kurum ise Yeşil Gazete’de dün yayınladığımız haberde de bilgi verdiğimiz gibi araziye kesinlikle gökdelen ya da AVM yapılmayacağını, buna karşılık iki katlı olarak otel, restoran ve alışveriş caddesi de planlandığını söylemiş, İstanbul’un silüetine zarar vermeyeceklerini iddia etmişti.

Diken’in haberine göre Emlak Konut’un sitesinde ihaleyle ilgili ayrıntılara yer veriliyor.

24

158 bin 497 metrekarelik arazinin 48 bin 100 metrekaresi ön görünümde, 110 bin 387 metrekaresi ise geri görünümde kalıyor. Turizm ve konut imarı bulunan arsada, turizm tesis alanı ve park alanı olarak yapılaşmaya izin veriliyor.

Buna göre, imar planında belirtilen alanlarda yaklaşık 48 bin metrekarelik alanın park olarak ayrılması planlanıyor. Proje kapsamında 108 bin 700 metrekarelik inşaat yapılması planlanıyor.

Arazinin 48 bin 100 metrekaresi ön görünümde, 110 bin 387 metrekaresi ise geri görünümde kalıyor.

(Diken, Milliyet, Yeşil Gazete)

Riva Deresi’nden yüzlerce ölü balık akıyor

İstanbul Riva Deresi’nde yüzlerce ölü sazan balığı su yüzeyine çıktı. Nedeni bilinmeyen toplu balık ölümleri her geçen gün artarak sürüyor. Çevre sakinleri ise bu boyutta balık ölümlerini ilk kez gördüklerini söyledi

22...

Riva Deresi günlerdir ölü balıklarla birlikte akıyor. Beykoz’a bağlı Bozhane, Öğümce, Göllü, Paşamandıra ve Çayağızı Köyleri ortak bir kaderi yaşıyor. Köylerden geçen Riva Deresi ölü sazan balıklarıyla doldu.

Özellikle dere kıyılarında yüzlerce ölü balık birikti. Riva Deresi’ne kıyısı olan köylerde yaşayan vatandaşlar yaşanan manzaraya isyan etti. Bölgedeki fabrikaların kimyasal atıklarının gizlice Riva Deresine boşaltıldığını belirten köylüler, balık ölümlerinin nedeninin buna bağlı olduğunu düşünüyor.

Yağmurun etkisiyle debisi yükselen ve bulanık akan Riva Deresi’nde suların aşırı köpüklü aktığı görülüyor. Atık suların dereye boşaldığı yerlerde oluşan köpüklerin balık ölümleriyle bir ilgisi olup olmadığı bilinmiyor.

Bilinen tek şey Riva Deresi’nin günlerdir su yüzüne vuran ölü balıklarla birlikte aktığı. Buna karşılık ölümlere neyin yol açtığı kesin olarak bilinmiyor. Bölgede yaşayanlar ise hala ölümlere neyin yol açtığının belirlenmesine yönelik bir çalışmanın yapılmadığını söylüyor. Öte yandan derenin çevresinde yaşayanların anlattıklarına göre benzer balık ölümleri önceki yıllarda da gözlendi. Ancak bu boyuttaki ölümlere ilk kez tanık olunuyor.

Bölge sakinleri fabrikalar ve tankerlerden şüpheleniyor

Bölgede 60 yıldır balıkçılık yapan Şeref Cesur, “Küçük yaştan beri bu derede, hem balık tutarız, hem yüzeriz, hem de susuz kaldığımız zaman suyunu içeriz” şeklinde konuşurken, Ömerli Bölgesi’ne fabrikalar kurulduğundan bu yana, havuzlarda biriktirilen kimyasalların tankerlerle gizlice dereye boşaltıldığını söyledi.

Bölgedeki balık ölümlerinin bir haftadır devam ettiğini söyleyen Öğümce Köyü muhtarı Sıtkı İlter ise, “Tahminimiz fabrikaların atıkları, zehirli maddeler balıkları öldürüyor” dedi. İlter konu hakkında bütün mercilere başvurduklarını da sözlerine ekledi.

(Sendika.org)

Syriza’dan ufka – Ömer Laçiner

SYRIZA konusunda hepimizin büyük ölçüde ezberlerimize dayanarak kolayca cevap verdiğimiz soruları –örneğin bu partinin nasıl olup da ve ne yapıp da bu seçim başarısını, oy oranını sağladığı sorusunu– geride bırakıp, konunun düğüm noktası olan soruya, yani SYRIZA’nın ne yapacağı, yapabileceği sorusuna geldik. Gerçi hem SYRIZA’nın seçim arefesinde yayınlanan programında hem de onu sempati ve umutla karşılayan, destekleyenlerin büyük çoğunluğunda bu sorunun da cevabı verilmiyor değil. Ancak, sorgulanması gereken nokta, bu cevabın karşı karşıya olunan sorunun “çözüm”üne yeterli olup olmadığıdır.

Daha basitçe ifade edeyim: –Çok zayıf ihtimal ama– diyelim ki malum Troyka (Yunanistan’ın borç ödeme ve “kemer sıkma” politikalarını dikte eden kuruluşlar) ve AB’nin başat ülke hükümetleri SYRIZA’nın kendilerinden istediği “kolaylıkları” kabul etti. Ülkenin ağır borç yükü 50-60 yıla yayılan bir ödeme planına bağlandı vs. Özetle durum, bu denli ağır bir borç yükü olmayan, imkânları Yunanistan’dan daha fazla olan İspanya ile benzer hale geldi. Yani SYRIZA’nın “kardeş partisi” PODEMOS’un birkaç yıl içinde % 20’leri aşan bir kitlesel destek edindiği ülke/toplum durumuna –yeniden– gelindi. Kaldı ki, genel iktisadi durumları İspanya ve Yunanistan’dan daha “iyi” gözüken ülkelerde de PODEMOS ve SYRIZA’nın popülerlik düzeyine –henüz– erişememiş olsalar da benzer hareketler son yıllarda dikkate değer bir etkinlik göstermekteler.

Dolayısıyla SYRIZA’yı bile, içinde oluştuğu ülke/toplumun –ağır borç yükü ve sıkı kemer sıkma politikaları gibi– özel koşulları ile değil; bütün –özellikle Avrupa– ileri endüstriyel toplumları kapsayan genel bir “rahatsızlık” üzerinden kavramak gerekiyor.

Bu “rahatsızlığın”, söz konusu ülkelerin özellikle iyi eğitimli genç nüfusunun kalbinde ve beyninde hissettiği bir rahatsızlık olduğu ortada. SYRIZA ve PODEMOS’un –dünya ölçeğinde bakıldığında– içinde bulunduğumuz post endüstriyel çağın –bir önceki çağın siyasal dünyasını belirlemiş merkez sağ ve sol partilerin, o partilerin zihniyet ve tavır kalıpları içinde şekillenmiş kadroların hükümranlığını çökerten– bir yükseliş sürecinden gelişleri, bu olgunun en anlamlı yönlerinden biri olarak ele alınmaya değer.

Şüphesiz, bu anlamın içeriğini, söz konusu “rahatsızlığın” mahiyetini kavradığımız ölçüde verebileceğiz. Gerçi, halen SYRİZA’yı, PODEMOS’u ve kıtadaki diğer benzer hareketleri oluşturan “kadro”lar, ön plandaki sözcüler ve A. Tsipras, P. İglesias gibi “lider”ler, perspektiflerini ve taleplerini ifade ederken önceki çağdan miras alınmış radikal solun dilini kullanıyor iseler de; yakında, asıl olarak da bu, şimdiki “ilk yükseliş dönemi”nin “bilanço”sunun yapılacağı safhada kendi yeni perspektif ve dilini de kuruyor olacaktır. Bunu yaparken, şimdi ülke ve küresel finans sistemine, kemer sıkma politikalarına, işsizliğe vb. ilişkin radikal ama yeni olmayan tanım ve taleplerinin de değiştiğini; az önce sözünü ettiğimiz “rahatsızlığın” kaynağına, onun post endüstriyel çağla birlikte çıplak gözle de görülebilir hale gelen “çekirdeği”ne özgü dil, tanımlar ve “çözüm perspektifleri”nin de belirdiğini görebileceğiz.

Bütün devletleri ve toplumların “gelir”i olan hemen her kesimini borçlandırarak, iliklerimize kadar işleyen bir sömürü ağını dünya ölçeğinde kurmuş bir finans sisteminin tam boyunduruğu altına girmiş bir kapitalizmin –dışarıya, gelir uçurumlarının derinleşmesi, işsizliğin, özellikle genç nüfus işsizliğinin önlenemez artışı ve gitgide genelleşen bir gelecek korkusu olarak yansıyan– “sonuç”larına soldan bir tepkinin post endüstriyel çağdaki ilk şekillenişleridir SYRIZA, PODEMOS ve onların benzeri hareketler. Marx’ın 18 Brumaire’in ünlü girişinde söylediği gibi, aslında yeni koşulların ve ezeli olmakla birlikte şimdi daha kapsamlı ve boyutlu olarak önümüze gelmekte olan sorunların “ürünü” olan hareketler bu ilk çıkış anlarında “geçmişten” devralınmış bir dil ve kavrayış biçimiyle zuhur ederler. Ama bu geçmişten ödünç alınmış dilin ve perspektifin yerine o yeni koşul ve dinamikleri, “eski sorunların” kazandığı yeni boyut ve derinliği kavramış yeni dil ve perspektifi koyabilme başarıları ölçüsünde de yol alabilirler. Aksi takdirde, bu ilk yükseliş safhasının ardından bir reaksiyon dalgası ile karşılaşmak kaçınılmaz olabilir. Dikkate alınmalıdır ki Yunanistan’da SYRIZA’nın –şimdilik– gölgesinde kalsa da % 10’a yaklaşan bir oy gücüyle Altın Şafak neofaşizmi “sırasını” beklemektedir. Ve küresel finans sistemine, kemer sıkma politikalarına, işsizliğe dair söyledikleri –en azından popüler algıda– SYRIZA’nınkiler ile örtüştürülebilmektedir. Aynı durumun, yeni radikal sol ve neofaşist hareketlerin daha az spektaküler bir varlıkla göründüğü ülkelerde de benzer olduğu not edilmelidir. Kaldı ki dünya tarihsel hafızamızda Nasyonal Sosyalizm ve hatta Faşizmin teşekkülüne dair kayıtlı olması gereken bilgi bunu da içerir.

Şu anda SYRIZA, tüm dünyada potansiyel olarak var olan yeni radikal sol perspektifin adeta ileri karakolu olarak “asıl savaş” alanına yürümektedir. Bu yazıda söz ettiğimiz “asıl rahatsızlığın” teşhisini yapmış, çözümüne dair ana perspektifi oluşturmuş değildir ama bunun ihtiyacını hissetmiyor, sezmiyor da değildir. Hatta onun ilan edilmiş –pragmatik– seçim bildirgesinin gerisindeki entelektüel birikimin bu konularda hayli mesafe aldığını gösteren bilgilere de sahibiz. Kapitalizmi, faşistlerin bile diline dolayabildiği finans ağı sultası, işsizlik ve paylaşım adaletsizliği gibi görünür sonuçları üzerinden eleştirmekle yetinmememizin bilincindedir bu çevre. Kapitalizmin “çekirdeği” denilmesi gereken “iş”in, yani insan(lığın) bilme, üretme, yaratma kapasitesinin kullanımını büyük çoğunluk için bir “zahmet”e, katlanılmaz bir tekdüzeliğe dönüştürülmesinin bizatihi kendisinin sorgulanmasına ve dolayısıyla da o kapasitenin yeni bir perspektifle her açıdan insanileştirilmesi ufkunun açılmasının hayati önemine, belirleyiciliğine de uzak değildir. Dolayısıyla da her ne kadar bugün “işsizliğin azaltılması”nı popüler bir talep olarak ne denli ilk planda ve kararlılıkla savunursak savunalım, orta-uzun vadeli geleceğimizi bizatihi “iş” denilen şeyi kökten dönüştürmek ve böylece yepyeni bir toplum-insanlık durumunu oluşturmakla “kurtarabileceğimizi” gereğince kavramak zorundayız.

SYRIZA –ve yakın gelecekte belki PODEMOS da– bizim ileri karakollarımız ise; onlarla birlikte onların arkasına sözünü ettiğimiz yeni kavrayış ve perspektifin düşünsel ve deneysel “malzeme”sini ne kadar fazla ve nitelikli yığabilirsek, o kadar ileri gidebileceğiz.

Ömer Laçiner – birikimdergisi.org