Geçen hafta Meclis gündemine getirilmesinden vazgeçilen ve bu haftaya ertelenen “İç Güvenlik Yasa” tasarısı bir kez daha ertelendi.
Paketin Meclis genel kuruluna getirilip getirilmemesi için TBMM Danışma Kurulu toplandı. Toplantısı sonrasında yapılan açıklamalarda paketin bu hafta da görüşülmeyeceği, gündeme uluslararası sözleşmelerin alınacağı belirtildi. AKP Grup Başkanvekili Ahmet Aydın da, iç güvenlik paketinin bu hafta görüşülmeyeceğini teyit etti.
Polise doğrudan öldürme yetkisi veren ve Emniyet Genel Müdürlüğünün yapısında büyük değişiklikler yapması beklenen tasarıya ilişkin yapılan ittirazları, AKP Grup başkanvekili Mustafa Elitaş ‘vatan hainliği ve ajanlık” olarak nitelendirmişti.
İstanbul’da avukatlar Mecliste görüşülmesi planlanan tasarıya karşı 15.30’da Çağlayan’da bulunan İstanbul Adalet Sarayı’nda biraraya gelerek bir günlük adalet nöbeti tutacak. Konuyla ilgili yazılı açıklama yapan İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal, tüm avukatları “Adalet Nöbeti” tutmaya davet etti. “Hukuk silah, polis yargı olamaz” sloganıyla yola çıktıklarını belirten Kocasakal, 81 ilin Baro Başkanı’na ve 33 binin üzerindeki İstanbul Barosu avukatlarına çağrıda bulundu
Şubat başlarıydı, tıpkı bugün gibi. Tek fark, 51 yıl önce olmasıydı. Etnik çatışmalar adanın bütününe yayılınca, başkaları gibi biz de göç etmek zorunda kalmıştık. Köyde çatışma olduğundan değil ama komşu köy Aysozomonos’ta yaşanan “talihsiz olaylar” Bodamyalı köylüleri de tedirgin etmişti. Aysozomonos Kıbrıs’ın genelinde baş gösteren etnik şiddetin adeta mikro-kozmosu gibiydi. 21 Aralık 1963 tarihinden önce bir Kıbrıslı Türk çoban sürüsünün başındayken “kayboldu” ve bir daha geri gelmedi. 1963 yılının sonunda etnik çatışmaları başlayınca, kaybolan çobanın intikamını almaya karar veren bir kaç Kıbrıslı Türk genç, su motorunu çalıştırmak üzere köyün yakınlarına gelen Kıbrıslı Rum polislere ateş ettiler. İki kişiyi öldürdüler, üçünü kişi yaralı olarak olay yerinden uzaklaştı. Bunun üzerine, civar köylerden gelen ve “Türklerin devlete karşı isyan ettiğine” inandırılan yüzlerce Kıbrıslı Rum Aysozomonos köyüne baskın düzenlediler. Altı Kıbrıslı Türk’ü öldürdüler. Artık bölgeye korku hâkim olmuştu ve bu korku ortamında Bodamyalı Kıbrıslı Türkler çareyi köylerini terk etmede bulmuşlardı. Bunda elbette Kıbrıslı Türk milliyetçilerin de payı vardı. Adayı bölmek ve Kıbrıslı Türkleri ayrı bölgelerde toplamak için uğraşan Kıbrıs Türk liderliği çatışmaları Taksim için bir fırsat sayıyordu. Kıbrıs Rum yeraltı örgütlerinin “itmesine” TMT’nin “çekmesi” de eklenince, binlerce insan yerinden yurdundan olmuştu. Yıllar sonra, Kıbrıslı Rumlara ateş ederek bölgede çatışmaların başlamasına neden olan Kıbrıslı Türklerden biriyle sohbet etme imkanı bulduğumda derin bir pişmanlık içinde olduğunu görecektim. Fakat insanın ölüm gibi bazen tarih karşısında da çaresiz kaldığını da…
1964 yılının Şubat ayında binlerce Kıbrıslı Türk gibi, dünyaya “Barış ve Cumhuriyet” çocuğu olarak gelen ben de köyümü terk ederek ailemle birlikte gittiğim Luricina’da vurulan cumhuriyetin mülteci çocuğu olarak yaşamaya başlayacaktım. İlginçtir, bu göç esnasında insanlar koşar adım doğup büyüdükleri yerleri terk ederken hayvanlar garip bir direnç gösteriyordu. Meralarını terk etmemek için adeta can havliyle direniyorlardı. Köyün teşkilat komutanı daha sonra bana bu konuyu hikâye ederken hala şaşkınlık içindeydi: “insanları kolayca götürmüştük ama hayvanları götürmek çok zor olmuştu.”
Bodamya’dan Luricina köyüne çoluk-çocuk, kadınlar ve yaşlı erkekler birlikte yürüdük. Eli silah tutan genç adamlar hayvan sürülerini önlerine katarak ayrı bir mecradan köye ulaşacaklardı. Dört-beş kilometrelik bir yürüyüşten sonra Luricina’ya vardık. Bu, benim küçük ayaklarımla yaptığım en büyük yolculuk oldu. Kat edilen mesafe dört-beş kilometre olsa da, gerçekte bu çok daha uzun bir yolculuktu. Yola çıktığımız gün doğduğumuz yerlere bir daha dönmeyeceğimizi düşünen var mıydı bilmiyorum, ama oraya bir daha hiç dönmedik. “Cumhuriyet ve barış çocuğu” olarak dünyaya geldiğim Kıbrıs’ta bundan böyle parçalanmış mekânlar ve zamanların çocuğu olarak yaşayacaktım ve “Kıbrıs Sorunu” ile büyümek, büyümek, büyümek zorunda kalacaktım. “Yolculuk” hala bitmedi. Bu satırlar yazılırken “yolculuğum” yarım asrı geçti. Ve hala devam ediyor… Bu deneyim, dönüp gidecek yerleri olmayan insanların durmadan “yürümek” zorunda olduklarını bana genç yaşımda öğretmiş oldu. Bir de, eğer aramaya değer bir şey varsa, onu geçmişte değil gelecekte aramayı… Belki bu yüzden hiç bir zaman nostaljiye kapılmadım. Hep geleceğe baktım. Fakat gelecek de hiç gelmedi…
Tepelerle çevrili Luricina köyüne ulaştığımızda bizimle aynı kaderi paylaşan başka köylerden insanların da oraya yığıldığını gördüm. Komşu Dali, Aysozomonos, Petrofan ve Goşşi gibi köylerinden Kıbrıslı Türkler, tıpkı Bodamya köylüleri gibi Luricina’nın kapılarına dayanmışlardı. Herkes sığınacak bir yer arıyordu. Luricina halkı evlerinin kapılarını mültecilere açıyor, büyük bir gayret içinde köylerine gelen “davetsiz misafirleri” en iyi şekilde ağırlamak için çırpınıyordu. Gruplar halinde farklı evlere dağıtılmıştık. Köyümüzden ayrılırken yanımıza eşya filan alamadığımızdan her şeyin yokluğunu hissediyorduk. Bir iki hafta sonra annem İngiliz askerlerinin koruması altında Bodamya’ya gidip evimizden bazı eşyalar alarak geri geldi. Morali müthiş bozulmuştu. Meğer biz evimizden ayrılır ayrılmaz yağma başlamış, kim ne bulmuşsa kaldırmıştı. Yine de bir miktar ev eşyasıyla dönmüştü. Yıllar sonra annemin Kıbrıslı Rum komşusu ile konuştuğumda, “annen eşyalarını kamyona yükleyip ayrılmaya hazırlanırken üzüntümden kapıyı açıp dışarıya çıkamadım” demişti. Duyduğum bu samimi sözcükler bana iradesiz sevgi sözcüklerinin marazdan başka bir şey üretmediğini düşündürdü. Tıpkı iradesiz içtenliklerin insanları ileriye taşıyamadığı gibi… Evet, Şubat 1964’tü. Yarım asır önceydi…“Hey, orada biri var mı, müzakereler ne zaman başlayacak…??
Hacker grubu Anonymous, terör örgütü IŞİD’le bağlantılı binden fazla sosyal medya hesabı ve internet sitesini hacklediğini duyurdu.
Geçen yılın Haziran ayında terör örgütüne ait hesapları hackleyeceğini duyuran Anonymous, 7 Ocak’ta Yemen El Kaidesi tarafından gerçekleştirilen ve 12 kişinin hayatını kaybettiği Charlie Hebdo saldırısının ardından eylemine hız vermişti.
IŞİD’in yeni üye kazanmasını önlemek amacıyla böyle bir eyleme imza attıklarını belirten hacker grubu, yayınladığı listede email adreslerine de yer verdi. İnternet sitesinde kendilerini “tüm ırk, ülke, bölge ve etnik kökenden Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerden oluşan” evrensel bir grup olarak tanıtan Anonymous, “Unutmayın ki, kendilerine İslam Devleti diyen teröristler Müslüman değil. IŞİD, sizi avlayacağız, sitelerinizi, hesaplarınızı ve emaillerinizi çökerteceğiz ve sizi ortaya çıkaracağız. Şu andan itibaren, internet üzerinde sizin için güvenli bir yer yok. Size virüs gibi davranılacak ve ilaç biziz. Biz internetin sahibiyiz” ifadelerini kullandı.
Adana’lı Yeşiller “Zehirsiz Ev”in hanımı Mercan Uluengin’i hafta sonu misafir ettiler. Yaklaşık bir ay önce Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi içerisinde bir proje taslağının konuşulması ile başladı her şey. Dedik ki; evlerde kullanılan birçok temizleme ürünü var ve nerede ise evin sağ köşesi için olan ile sol köşesinde kullanılacakların bile özelleştiği acayip bir ürün yelpazesi söz konusu.
Zehirsiz Ev sunumu için Adana Ziraat Mühendisleri Odası’nda idik
Sorumluluk alıp ürünlerin üzerini okumaya kalksan adı duyulmamış bir sürü kimyevi madde isimleri üzerine üzerine geliyor insanın. Ne kimya derslerinden hatırlıyoruz ne de ailemizden duyduğumuz bildik isimleri var bu maddelerin. Her yıl yeni, bağrı açılmamış bir isim, marka bitiveriyor evlerimizde. “Peki kim alıyor bunları?” diyebilirsiniz elbet ama, bence soruyu “kim aldırıyor?” diye sorunca daha anlamlı. İkinci arabayı, evdeki her kişi için en az bir binilmeyen bisikleti, ekmek dilme makinasını, koku üfleme makinasını, bırakın yemeyi eve sokulmaması gereken gıda türlerini kim aldırıyor ise işte o! Velhasıl isteğimiz dışında birçok ürün kullanıyoruz ve biraz araştırdığımızda bunların zehirli olduklarını da görüyoruz. Öyle ise biz Adana’lı Yeşiller olarak neden kendi hayatlarımızdan başlamayalım bunu sorgulama ve dönüştürmeye diye sorduk kendimize. Zaten bir süredir “Türetici” olmak gibi bir hedefimiz de varken bu konuda da bilgilenelim ve evimizin, ailemizin sorumluluğunu alalım istedik.
Zehirsiz Ev’e ulaşmak sanıldığı kadar güç değil
Araştırmaya ne hacet, zaten bu sorumluluğu yıllarca önce hissedip yollara düşmüş olan, geçen yıl Buğday Derneği’nin türetici eğitimi için Adana’ya gelen Mercan Uluengin geliverdi doğal olarak aklımıza ve hemen ona başvurduk. Zehirsizlik konusunda çıktığı yolculuğa katılma isteğimizi ilettik. Eh, Mercan da bu bilgi ve sorumluluk yayılsın diye dört gözle baktığından teklifimizi iki etmeden kabul etti sağolsun. Mercan’dan sözü alınca olabildiğince Adana’ya duyurmaya çalıştık 7 Şubat Cumartesi günü düzenleyeceğimiz konferansı. Bu ilk gün için kurgumuz olabildiğince geniş katılım ile, evlerimize temizlik bahanesi ile sokulan zehirli madde koleksiyonlarımıza dikkat çekmek ve daha önemlisi bunların basit, ekonomik ve daha zararsız alternatifleri konusunda bilgi sunmaktı. Ertesi gün de, daha küçük bir grup ile bir imece çalışması kıvamında Mercan’ın gözetiminde kendi temizlik malzemelerimizi hazırlayalım diye düşündük ve adını da “temizlik atölyesi’’ koyduk. Atölye’ye katılmak için tek şart, öğrenilenlerin çevremizdeki en az yirmi kişiye gönüllü olarak aktarılması sorumluluğunu kabul etmekti.
Güneşli bir hava ile karşıladık Mercan’ı ve birlikte Mersin’den gelen Alper Tolga Akkuş’u gardan aldık. Saadet hanımın ev yemekleri eşliğinde yaptığımız sohbetin ardından toplantı için Ziraat Mühendisleri Odası’na geçtik birlikte. Hüseyin Arı ile birlikte salonu gözden geçirip demonstrasyon için bir gün önce çerçiden aldığımız maddeleri yerleştirdik bir masaya. Yaklaşık elli kişinin katıldığı toplantı Mustafa Polat’ın açılış konuşması ile başladı.
Mercan, detayına girilse ağır bir gülle gibi zihinlerimize oturabilecek içeriği sakin ses tonu ile, açık ve basit şekilde zihinlerimize usulca bırakıverdi sanki. Samimi tavrı ile de dinleyenlerin deneyim ve sorularını rahatça aktararak ortamı zenginleştirmelerine olanak verdi. Konuşmasına tamamı ile zehirsiz bir ev yaratmak iddiasında olmadığını, asıl çabasının olabildiğince kendisinin ve ailesinin hayatından zehirli maddeleri “eksiltmek” olduğunu vurgulayarak başladı. Bu kısa ve basit teorik sunum ile, evlerimize kuzu postuna bürünerek sokulan kurtları, secereleri ile tanımış olduk. Kalabalık ve karmaşık etiketlerin postun altındaki kurdu görmemizi engellediğini kavradık. Anlayamayacağınız kadar karmaşık açıklamaları olan ürünleri almamak en iyisi diye öğütledi Mercan. Daha sonra evlerde en sık kullanılan çamaşır makinası, bulaşık makinası tozlarını, yüzey temizleyici ve sıvı sabununun hazırlanışını izledik ilk elden. Bu esnada katılımcılar da bazı tarif ve kişisel deneyimlerini paylaştılar. Bulaşık makinası tozunu hazırlarken kireç sorununa değinildiğinde katılımcılardan Tülay Dinçer başarılı bulduğu farklı bir reçeteden söz etti. En az katılımcılar kadar heyecanlanarak not etti Mercan defterine bu reçeteyi. Salonda bilgi her yönde akıyordu, üst ve alt yoktu, öğreten ve öğrenen de. Bir taraftan paylaşımın kolaylaştığı samimi bir ortam oluşurken diğer taraftan bir karmaşanın çıkmaması da dikkat çekici idi. Hoş ve lezzetliydi yani özetle. Toplantıdan sonra da akşam yemeği için geçtiğimiz mekanda çok keyifli birkaç saat geçirerek ilk günümüzü tamamladık.
Pazar, bizi ışıl ışıl bir sıcaklıkla karşıladı. Öyle güzeldi ki hava, kapalı alanda gerçekleştirmeyi planladığımız Atölye çalışmasını ağız birliği ile hemen yanıbaşımızdaki Atatürk Parkı‘na alıverdik. Ellerimizde fileler ve bez torbalar ile onaltı kişi parkın bir köşesine yerleştik. Fileleri boşaltıp hızla bir gün önce öğrendiklerimizi uygulamaya geçtik.
Pazar günü güneşli havanın da etkisi ile soluğu Atatürk Parkı’nda aldık
Yaptığımız, uğraşımız “Yeşil”di, çevremiz de… İlk iş çamaşır makinası tozu hazırlamaktı. Elimizde rende, defne sabunu rendeledik önce. Boraks, çamaşır sodası, bikarbonat, lavanta yağı ile harmanladık. Ardından bulaşık makinası tozu, yüzey temizleyici geldi. Çevreden meraklı gözler de eşlik etti bize. Bu arada bir fotoğraf paylaştım sosyal medyada ve nereden geldiyse aklıma “Parklar Bizim! Hem hava alıyor, hem de temizlik atölyesi yapıyoruz, bekleriz…” yazmışım altına. Sıra sıvı sabuna gelince, sıcak su ve ocak gerektiğinden tekrar Ziraat Mühendisleri Odasına geçtik.
Odanın lokalinin mutfağında son terkibimizi de başarı ile tamamladıktan sonra çay molası verdik. Bu esnada kişisel bakım ürünlerinden açıldı laf. Ne kadar basitmiş nemlendirici krem hazırlamak. Hiç öyle ünlü markalara, demet demet paralara ihtiyaç yokmuş. Biraz yağla, balla, mumla yapılmayacak şey yokmuş meğerse. Söz maliyet ve ev ekonomisine gelince Fulya Kaya bahsetti kendi deneyiminden. Zehirsiz ev tariflerine geçtiğinden bu yana temizlik ürünlerinden ayda 200 TL kadar tasarruf sağlamış. Bu hesabı nasıl çıkardığının hikayesini de anlattı sonra. Eve temizliğe yardım için gelen Hatice’nin bu alternatif ürünlere önce direnci olmuş. Bunun üzerine Fulya, Hatice’ye temizlik ürünlerinden hasıl olacak tasarrufun paylaşılmasını önermiş. Böylece zehirli ev ile zehirsiz ev arasındaki maddi fark çıkıvermiş ortaya. Gülüştük, sarıldık, görüşme dileklerimiz ile de vedalaştık. Ellerde fileler, içinde kuzu tabiatlı yeni temizlik tozlarımız, malzemelerimiz ve kurdun sırtındaki postu çekip almanın gönül rahatlığı ile çıktık atölyeden, tuttuk evlerimizin yolunu.
Bu “gerçek ve ekonomik temizlik aşkı” burada bitmeyecek elbet. Atölyeye katılabilmek için tek şart olan sözümüzü tutup bu bilgiyi, beceriyi etrafımızda ilgi duyanlara aktaracağız elimizden geldiğince. Daha önce hiç denememiş olanları düşünerek bir ay kendi deneyimlerimizi oluşturmak kararı aldık. Ardından toplanarak deneyimlerimizi paylaşalım istiyoruz. İstiyoruz ki aktarabileceğimiz kendimize ait deneyimlerimiz olsun. Belki Tülay gibi yeni formüller de geliştirir bir kaçımız kim bilir?
HDP yönetimi Haziran’daki genel seçimlere şimdiye dek hep olduğu gibi bağımsız adaylarla değil de parti olarak gireceklerini açıkladığından beri siyasi gündemin ön sıralarında büyük bir heyecanla bu konu tartışılıyor.
Açıkçası ben de yakın zamanlara kadar bunun fazla erken ve altı pek doldurulmadan alınmış, aşırı riskli ve dolayısıyla böylesi kritik bir seçim için yanlış bir karar olduğunu düşünüyordum. Yakın zamanlardaki gözlemlerim beni barajın aşılması konusundatemkinli iyimser bir noktaya getirdi.
Barajı aşmanın zor olacağını ama ciddi hatalar yapılmadığı ve de belli hassasiyetler gösterildiği takdirde aşılabileceğini düşünüyorum. Bu yazıda bunları tartışacağım.
HDP-baraj meselesi neden bu kadar heyecan yarattı?
Çünkü herkes en azından seziyor ki HDP kilit bir parti durumuna geldi. AKP’nin anayasayı değiştirecek bir çoğunluk elde edip edememesi, çözüm sürecinin nasıl devam edip etmeyeceği, Türkiye siyasetinin betonlaşmış ve kurumuş anaakım aktörlerine kafa tutan sahiden demokrat ve emekten yana, sarsıcı radikal sol bir seçeneğin ağırlıklı bir yer tutup tutmayacağı hep bu konuyla ilgili.
Yine herkes en azından sezinleyebiliyor ki HDP barajı geçerse, geçmiş olacağı sadece maddi %10 barajı olmayacaktır; en az onun kadar önemli, çok daha güçlü bir şekilde Batı’ya açılmayı sağlayacak olan psikolojik baraj da geçilmiş olacaktır. Zira %10’u geçebilmek için HDP’nin Kürt-olmayanlardan da çok ciddi oy alması gerekecektir. Bu gerçekleşirse, HDP’nin ana meşgalesi Kürt sorunu olan, ağırlıkla kimlik siyaseti yapan ve dolayısıyla kadrolarının / seçmenlerinin %95’i Kürt olan bir partiden söylemi, duruşu, derdi, kadrosu ve seçmeniyle tüm Türkiye’yi kavrayabilecek kitlesel bir sol partiye dönüşebileceği tescil edilmiş olacaktır. Bu psikolojik barajın kırılması, bir sonraki genel seçimlerde hedefin %15-20 aralığına ve ana-muhalefet konumuna yükselmesi demektir. İyi oynanırsa bunlar mümkündür ve Türkiye’nin böylesi bir sol seçeneğe ihtiyacı büyüktür.
Baraj geçilebilir
Barajı geçme konusunda HDP nelere güveniyor?
CB seçiminde alınan oyların büyük ölçüde korunduğuna güveniyor. 8-10 Ekim Kobane protestoları sırasında 3 günde 50 kişinin ölmesinin Batı’da HDP desteği açısından yaratmış olabileceği erozyonun, Doğu’da Erdoğan’ın Kobane konusundaki duyarsız ve küstah tavrına yönelik öfke ve dolayısıyla AKP’den HDP’ye kaymalar nedeniyle dengelenmiş olduğu öngörülüyor.
Yaptırılan kamuoyu yoklamalarında baraj civarı sonuçlar elde edilmesine güveniyor.
İlk defa oy verecek seçmenlerde Türkiye ortalamasının epey üzerinde bir desteğe sahip olduğunun yine yoklamalarda ortaya çıkmasına güveniyor.
Yurtdışından bu sefer daha rahat oy kullanacak yurttaşlar arasında yine Türkiye ortalamasının çok üzerinde bir desteğe sahip olmasına güveniyor.
“HDP’ye hayatta oy vermem” diyenlerin oranında dramatik düşüşler olurken, “HDP’ye oy vermeyi düşünebilirim” diyenlerin oranlarında ciddi artışlar olmasına güveniyor.
Bütün bunlar çok önemli tabii, ama HDP’nin esas güvendiği kendisi. Dinamik, cefakâr kadrosu ve kendi başına büyük bir oy potansiyeli demek olan Demirtaş faktörü. Toplumun HDP’ye hiç oy vermeyecek kesimleri bile Demirtaş’ın duruşunu, kıvrak zekâsını, mizahi üslubunu açıktan ya da örtük takdir ediyorlar; mevcut liderler içinde yeniyi temsil eden tek liderin Demirtaş, yeni bir söz söyleyen tek partinin de HDP olduğunu en azından sezinliyorlar. Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu şu kavşak noktasında bunlar büyük avantajlar.
Meydan okuyan, cesur, atak, başkalarını savunma yapmaya mecbur eden, gündemi kısmen de olsa belirleyen ve yeni (radikal demokratik) bir Türkiye hedefi ve değişim umudu sunan HDP önemli bir yükseliş momenti yakalamış görünüyor.
Dikkat edelim, HDP dışındaki üç parti de bu seçime giderken gelecek-yönelimli değil de, geçmiş-yönelimli bir tutum sergileyerek, geçmişte bir zamanlar cennet olup sonradan bozulan bir dönemi tekrar ihya etmek peşindeler [AKP’nin “kutsal dava / mücadele”, CHP’nin “yeniden ulusal kurtuluş savaşı”, MHP’nin “bir millet uyanıyor” söylemleri]. HDP ise “gelin birlikte yeni bir hayat kuralım,” “başka türlü bir dünya / Türkiye mümkün” diyor.
Barajı Geçiş İhtimalini Arttırmak İçin
Yine de barajı geçmek kolay olmayacak. Her düzeyde tam saha press çalışması yapmak gerekecek.
[Ara not: Bu çalışmaları yaparken, HDP içinden veya dışından seçime parti olarak katılma kararını endişeyle eleştiren parti dostlarına, “şaşkınlar” “hainler” gibi onları yabancılaştırıcı tepkiler veren kimi gayretkeşlerin sevimsizlikleri yerine, kaygıları gidermeye çalışan, sevecen / içerici bir tavır HDP’nin olgunluk düzeyini gösterecektir.]
Şu sıralarda açıklanan anketlerde HDP’nin %9 civarında olduğu görülüyor. Kürt seçmenden bir miktar yeni oy gelebilse bile bunun kısıtlı olacağı; esas açılım ihtiyacının Kürt-olmayan, her rengiyle sol / demokrat seçmende olduğu görülüyor. Bu cenahta “bu seçimde HDP’ye oy versem mi vermesem mi?” değerlendirmesi yapan %3-5’lik bir kesim olduğu tahmin edilebilir. HDP’nin bu kesimin önemli bir bölümünü ikna etmesi lazım. Bunun için de bu kesimin hassasiyetlerini çok iyi analiz etmesi ve seçim çalışmasını ağırlıkla bu hassasiyetler üzerine kurması gerekecek.
Mutlaka bilimsel kamuoyu yoklamalarıyla derinleştirmek gerekir, ama kendi gözlemlerime göre HDP’ye ikna olmaya en yatkın bu yeni seçmen kitlesinin hassasiyetleri şöyle özetlenebilir (16 Nisan 2014 tarihinde, yerel seçimlerden hemen sonra T24’te yayınlanan yazımda bu konuyu daha ayrıntılı ele almıştım).
AKP’nin giderek faşizanlaşan iktidara yayılma hallerine sert muhalefet edilmesi; “Türk usulü başkanlık sistemi”nin hiçbir şekilde kabul edilmemesi; siyasi mesai ve enerjinin büyük bölümünün, diğer muhalefet partileriyle uğraşmak yerine, AKP iktidarının eleştirisine ve alternatiflerin sunulmasına ayrılması;
“Kapılar kapılar ardında AKP ile ne idüğü belirsiz pazarlıklar” yapılmaması;
Sadece ya da öncelikle “Kürtlerin çıkarları” üzerinden siyaset yapılmaması, tüm Türkiye’nin tüm sorunlarının demokrasi, emek, ezilenler ekseninden sahiplenilmesi;
HDP üzerinde İmralı ya da Kandil vesayeti olmaması, karşılıklı istişareler yapılsa bile kendi kararlarını kendi organlarında demokratik bir şekilde alabilmesi;
HDP’nin politik amaçlar için şiddet kullanımını kategorik olarak reddetmesi; sokak eylemlerinin “sivil itaatsizlik” sınırlarını aşmaması;
Parti söylem ve eylemlerinin geleneksel sol jargon, sembolizm ve çerçeve yerine özgürlükçü / ekolojist sol bir çerçeveden kurulması;
Parti ve seçim çalışmalarında, hamaset ve sert üslup yerine, her konuda titiz olarak hazırlanmış projelerin yapıcı, kucaklayıcı, sevecen, esprili bir üslupla sunulması;
Milletvekili adaylarının Türkiye’nin çeşitliliğini ve birikimini yansıtabilmesi.
Doğrudur, yanlıştır; söz konusu kesimde bu algılar / hassasiyetler vardır ve ciddiyetle / empatiyle ele alınıp olabildiğince giderilmesi gerekmektedir. HDP, bu konularda ne kadar yol alabilirse oy oranı da o ölçüde yükselecektir.
Uzun yıllardır lider çıkartamayan Türkiye siyaset sahnesinde çok etkileyici bir liderlik profili çizen Demirtaş’ın ciddi katkısıyla HDP, Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasından beri bütün bu hassasiyet noktalarında ciddi ilerlemeler sağlamıştır; bu tempoyu daha bir dikkat ve vurguyla sürdürmesi gerekecektir.
Demirtaş’ın örneğin aşağıdaki mesajları çok kıymetlidir ve daha çok insana bu tür mesajların ulaştırılması gerekmektedir. ( * )
Yukarıda sıraladığım hassasiyetler arasında henüz ciddi bir ikna çalışması yapılamamış ve dolayısıyla en kritik durumda olanı, “AKP hükümeti ve PKK lideri Abdullah Öcalan arasında, HDP’nin de aracılık ettiği, kimi tavizler karşılığında Erdoğan’a Başkanlık yolunu açacak gizli bir anlaşmanın yapılmış” olabileceğine dair kuşkulardır.
Gerçi Demirtaş’ın ikirciksiz ve vurgulu bir şekilde “her halükarda biz başkanlık sistemine hayır deriz” demiş olması bu kuşkuda bir gevşemeye yol açabilir; ama yine de İmralı’da sürdürülen görüşmelerin hükümet istemese bile HDP tarafından şeffaflaştırılması, bilinmezlikten doğan kuşkuların giderilmesi için net bir çözüm sunacaktır. Bu şeffaflaşma sayesinde, kimin nasıl bir demokratikleşme perspektifi sunduğu, kimin neye nasıl ayak dirediği ortaya çıkacak ve bütün topluma anlatılabilecektir.
Öte yandan, HDP’nin barajı geçme ihtimalini boğmaya dönük seçime doğru çeşitli şiddet içerikli provokasyonların yapılması ihtimali az değildir. Bu tür girişimlere karşı uyanık olmak ve şiddet sarmalına çekilmemek çok önemli olacaktır.
Baraj geçilemezse
Düşünmek istemesek de, ihtimali çok büyük görmesek de, HDP’nin barajı geçememe ihtimali tabii ki vardır. HDP’ye oy vermeyi düşünenlerin aklında ister istemez bu soru da yer kaplamaktadır.
HDP’nin barajı geçemediği durumda, Erdoğan gibi aşırı-güç-iştahlı birinin kendi zihninde herhangi bir meşruiyet sıkıntısı yaşamadan istediği anayasal düzenlemeleri yapmak üzere harekete geçeceğinden emin olabiliriz. Öylesi bir ihtimal için HDP’nin bugünden “Her yer Gezi, her yer Direniş” ve “Bu daha başlangıç, Mücadeleye devam” diyerek, Türkiye’nin şimdiye kadar tanık olmadığı genişlikte ve kararlılıkta bir sivil itaatsizlik direnişini örgütleyeceğini ve Gezi ruhunu tüm Türkiye’de sürekli kılacağını açıklamasında fayda olacaktır.
Unutmayalım!Bu seçim birçok açıdan çok kritik, ama en başta Erdoğan / AKP’nin doymak bilmeyen güç iştahının durdurulması ve bir keyfiyet diktatörlüğü anlamına gelecek olan “Türk-usulü Başkanlık sistemi”nin engellenmesi için.
Mevcut bütün göstergeler AKP’nin hala açık ara birinci parti olduğunu ortaya koyarken bu gidişatı durdurabilmemizin tek bir yolu kalıyor: HDP’nin barajı geçip, alabileceği 55-75 milletvekili ile AKP’nin gücünü sınırlaması ve anayasa ile kendine yontarak oynama imkânını elinden alması.
CHP’nin %25 yerine %28 almasının hiçbir ciddi siyasi sonucu olmayacak, ama HDP’nin %9 yerine %11 alması, Erdoğan’ın / AKP’nin bütün hesaplarını alt üst edecek.
Matematik de psikoloji de bu sefer HDP’den yana!
( * ) HDP’nin ve Demirtaş’ın siyasi konumlarını merak edenler için Tanıl Bora’nın Demirtaş’la yaptığı ve Birikim’de yayınlanan söyleşi çok değerli bir kaynak sunuyor: 1. Bölüm ve 2. Bölüm.
Hava kirliliği Türkiye’nin en önemli çevre sağlığı sorunlarından biri. Ama sistematik bir şekilde göz ardı ediliyor. TMMOB Çevre Mühendileri Odası (ÇMO) Başkanı Baran Bozoğlu, geçen hafta yayınladığı bir raporla bu konuda önemli bir çıkış yaptı. ÇMO’nun Hava Kirliliği Raporu, hava kirliliğinin ülkenin en önemli çevre ve halk sağlığı sorunu olduğunu, özellikle de Düzce, Denizli ve Ankara gibi kentlerde hava kirliliğinin gittikçe arttığı ve kritik seviyeyi aştığı belirtiliyor. Biz de rapor çıkar çıkmaz Baran Bozoğlu ile hava kirliliği üzerine bir söyleşi yaptık.
Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu
1983 yılında doğan Baran Bozoğlu 2005’de ODTÜ Çevre Mühendisliği bölümünü bitirdi ve 2008’de ODTÜ Kentsel Politika Planlama ve Yerel Yönetimler Bölümü’nde Yüksek Lisans yaptı. Aynı yıl Ankara Üniversitesi Sosyal Çevre Bilimleri Bölümü’nde doktora eğitimine başladı. 2007’de Çevre ve Orman Bakanlığı’nda çalışmaya başlayan Bozoğlu halen Türk Akreditasyon Kurumu’nda (TÜRKAK) Uzman ve Baş Denetçi olarak çalışmaktadır. Çevre Mühendileri Odası’nda 2005’den bu yana çalışan Bozoğlu 2009 yılında “genç” Çevre Mühendisleri grubunu oluşturarak ÇMO Genel Merkez Yönetimine ayrı bir liste olarak aday oldu. 2010’dan bu yana, Çevre Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı görevini sürdürmektedir.
…
– Raporunuzda doğal gazın yaygınlaşmasına rağmen hava kirliliğinin tekrar ciddi bir sorun haline geldiği, hatta Türkiye’nin en büyük çevre sağlığı sorunu olduğu belirtiliyor. Oysa gerek hükümet, gerekse yerel yönetimler sorunun çözüldüğü kanaatinde. Halkta da böytle bir fikir yaygın. Hatta İstanbul’da İGDAŞ İstanbul’u Avrupa’nın havası en temiz kenti ilan etmişti. Doğal gaz kullanımına rağmen hava kirliliği neden artıyor?
Hava kirliliğine dair yaptığımız çalışmalar ve oluşturduğumuz raporlar ulusal ve uluslararası mevzuata, bilimsel literatüre ve en önemlisi de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın (ÇŞB) ölçüm istasyonlarından edindiğimiz verilere dayanıyor.
İGDAŞ’tan temiz hava reklamı
Ülkenin farklı kentlerinde farklı hava kirliliğinin farklı sebepleri olabiliyor. Bazı kentler coğrafi konum hava kirliliğinde belirleyiciyken bazı kentlerde trafik yoğunluğu veya kömür kullanımı nedenlerin başında gelebiliyor.
Sanırım İGDAŞ bu yorumu yaparken ÇŞB’nin resmi verilerini incelememiş. İGDAŞ’ta bu yorumu yapanların bırakın ÇŞB’nin resmi verilerini incelemeyi, özellikle akşam saatlerinde sokağa çıkmadıklarını da anlayabiliyoruz. Çünkü yoğun bir kömür kokusu İstanbul’un birçok bölgesini sarmış durumda. Tabi İstanbul’un sadece partikül madde dediğimiz kirletici ile değil aynı zamanda NOx (azot oksitler) dediğimiz kirletici ile de başı dertte. Özellikle Esenler bölgesinde trafikten kaynaklı olduğunu düşündüğümüz NOx değerleri de çok yüksek.
Hava kirliliğine dair yorum yaparken doğalgaz kullanımının artışından ziyade hane, evlerdeki kullanımlar incelenmelidir. Doğalgaz kullanmaktan vazgeçen ve kömür kullanımına, odun kullanımına dönen hane sayılarındaki artış bizim için bir parametre olabilir. Şöyle ki, doğalgaz kullanım miktarı havanın soğukluğuna göre değişiklik gösterebilmektedir. Yani bir hane hava daha sıcakken 10 birim tüketiyorsa, soğuk zamanlarda 20 birim tüketmeye başlayabilir. Bu durumda tüketim artar, tüketimin artması hanelerdeki ısınma yöntemi tercihine dair bilgi veremez.
AB sınır değeri birçok şehirlerde aşılıyor
– Türkiye’deki hava kirliliği sınır değerlerinin Avrupa ve dünya değerlerinden yüksek olmasını neye bağlıyorsunuz? Türkiye’de sınır değerler Avrupa ölçülerine göre sık aşılıyor mu? Yakın bir gelecekte bu değerlerin dünya standartlarına getirilmesine dair bir çalışma var mı?
Düzce’de hava kirliliği eylemi
Ülkemizdeki sınır değerler AB sınır değerlerinin 2 katı. Türkiye 2019 yılına kadar sınır değerleri AB değerlerine çekeceğini taahhüt etmiş durumda. Her yıl belirli oranda düşürülerek AB değerlerine ulaşılması düşünülüyor. Örneğin Partikül Madde 10 (10 mikron büyüklüğünde parçacık, PM 10) sınır değeri 2014 yılında 100 mikrogram/m3 iken 2015’de 90, 2016’da 80, 2017’de 70, 2018’de 60 ve 2019’da AB sınır değeri olan 50’ye çekilmiş olacak.
AB sınır değeri özellikle PM 10 kirleticisi özelinde birçok şehirlerde aşılıyor.
Tabi bu sınır değerin mevzuatta azaltılması kuşkusuz yeterli değil. Sınır değerlere uyum için önlem alınması gerekiyor. Örneğin trafik, ısınma, sanayi kaynaklı kirliliğin yönetilmesi, azaltılması gerekiyor.
Termik santrallerin arttırılması, trafiğin çözülmesi yerine yeni yolların yapılması, doğalgaz fiyatlarındaki artış ve kömür dağıtımı aslında somut çalışmaların yapılmadığını hedefe ulaşmanın oldukça güç olduğunu gösteriyor. Bunun yanında sanayi tesislerinin bacalarından çıkan kirleticilere dair sınır değerlere uyum da mevzuatla sürekli erteleniyor. Yani ÇŞB ve ilgili kurumlar (belediyeler, sağlık müdürlükleri vb.) üzerine düşen görevi yerine getirmiyor. En basitinden 2014 – 2019 kapsayan “temiz hava eylem planı” bile kirliliğin en yüksek olduğu Düzce’de hazırlanmamıştı. Açıklamamızın ardından hazırladıklarını belirttiler ancak kamuoyu ile hala paylaşılmadı… Denizli’de de durum aynı…
– Hava kirleticilerin hepsinin ölçülmediği ve ölçüm yerlerinde sorunlar olduğu eleştirisini getiriyorsunuz? Bunun nedeni nedir? Bunlar çok pahalı ölçümler mi yoksa sorunun önemsenmemesi mi söz konusu? Kirleticileri yeterince ölçmemek ne gibi sorunlara neden oluyor?
Partikül Madde 2,5 (2,5 mikron büyüklüğünde parçacık, PM 2,5), Ozon, Karbon Monoksit (CO), Kurşun, Benzen gibi kirleticiler ülkemizin her noktasında ölçülmüyor. CO ve PM 2,5 Ankara Sıhhiye’de ölçülürken, ciddi hava kirliliği yaşayan Düzce’de sadece PM 10 ve Kükürt Dioksit (SO2) ölçümü yapılıyor. Bu nedenle, mevzuatta sınır değer belirtilse bile, ölçülmediği için herhangi bir yorum yapılamıyor.
Ölçemediğinizi yönetemezsiniz. Kaynağını bulamazsınız. Azaltmak için faaliyette yürütemezsiniz. Bu kirleticiler ölçülmüyor. Ancak ciddi halk sağlığı problemi yaptıkları da biliniyor ve bilimsel olarak kabul ediliyor.
Halk sağlığı problemlerinin çevre sorunlarından kaynaklı olduğu kesinlikle unutulmamalı. O nedenle çevre sorununu çözmediğiniz sürece halk sağlığı problemlerini çözebilmeniz mümkün değil.
Ölçümlerin ve ölçüm cihazlarının pahalı olduğunu söyleyemeyiz. Ankapark, kaçak saray ve birçok harcamaya imza atan bir ülkeyiz. Dolayısıyla bir öncelik sorunumuz olduğu kesin. Halk sağlığına mı öncelik veriyorsunuz yoksa ranta mı, paraya mı? Sorulması gereken bu soru cevaplandığında eminim ölçüm cihazlarının pahalılığını tartışmamıza gerek kalmayacaktır.
Trafiğin hava kirliliğindeki payı %40 civarında
– Trafiğin hava kirliliğindeki payı nedir?
Trafiğin hava kirliliğindeki payı büyük
Her kentin kendine göre bir oranı olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Ankara’da yapılan bir projede trafiğin hava kirliliğindeki payı %40 civarında. Geri kalan kısmı ısınma ve sanayi arasında dağılıyor… Yani çok büyük bir etkiye sahip trafik sorunu.
İstanbul, Kocaeli, İzmir gibi şehirlerde de trafiğin etkisi olduğunu biliyoruz. Bu nedenle kentin yöneticileri, belediyeler sağlıklı hava soluyabilmemiz için de trafik sorununu çözücü, toplu taşımayı geliştiren, bisiklet kullanımını teşvik eden projeleri acilen hayata geçirmeliler.
– Türkiye’nin havası en kirli kentleri nereler? Neden bu illerin ön sıralarda olduğuna dair bir gözleminiz var mı? Buralarda yerel yönetimler ve Sağlık Bakanlığı ne gibi önlemler alıyorlar? Bir de tabii İstanbul ve Ankara’daki durumun nasıl olduğunu merak ediyoruz. Çünklü kişisel gözlemlerimiz havanın iddia edildiği kadar temiz olmadığı yönünde.
Ülkemizdeki tüm şehirlerde hava kirliliği problemi olduğunu söyleyebiliriz. Hava kirliliği en yoğun olan şehirlerin başında ise Düzce, Iğdır, Kocaeli, Ankara geliyor. İstanbul’da da kirlilik oranları yüksek.
Öte yandan, İstanbul’u da kapsayan Marmara Hava Kalitesi İzleme Ağı da kuruldu. Bu da önemli bir adım. Ancak şu anda mevcut sistem gibi raporlama, geçmişe dönük veri temini yapılamıyor. Veriler kullanılabilir nitelikte kamuoyu ile paylaşılmıyor. Yakın bir zamanda sanırım bu sorun da çözülecektir.
Ankara’nın durumuna dair detay vermek gerekirse Sıhhiye’de Dünya Sağlık Örgütü ve AB sınır değeri olan (PM 10 için) 50 mikrogram/metreküp 297 gün aşılmış durumda. Dünya Sağlık Örgütü ve AB bu sınır değeri sadece 35 gün aşılabileceğini, daha fazla aşılması halinde acil önlemler alınması gerektiğini çünkü sağlık sorunları yaratacağını vurgulamaktadır.
Demetevler, Dikmen, Bahçelievler gibi merkez yerleşim yerlerinde de benzer durumlar var. Yani sorun gerçekten büyük. Ve Ankaralılar kirli havayı solumak zorunda bırakılıyor. Buna rağmen ne belediyeden ne valilikten bir açıklama yapılıyor… Sağlık Bakanlığı’nın da hala herhangi bir açıklama yapmadığını görüyoruz. Bir tarafta veremle savaş haftalarında salonlarda güzel sözler söylenirken öte yandan akciğer hastalıklarına, cilt hastalıklarına, kansere neden olabilen hava kirliliğine dair hiçbir şey söylenmemesi ciddiyetsizliğin de göstergesi.
İstanbul’a dair verileri önümüzdeki günlerde açıklayacağım.
– Hava kirliliğinin sağlık ve çevre üzerinde ne gibi etkilerde bulunduğuna dair yeterli araştırmalar yapılıyor mu? Çevre ve Şehircilik Bakalığı, Sağlık Bakanlığı ve üniversitelerin konuyla ilgisini yeterli buluyor musunuz? Sorunu çözmeye yönelik bir eylem planı mevcut mu?
Biz araştırmalarımızda somut bir çalışma göremedik. Bazı sempozyumlarda sunulan bildiriler dışında… Ama temiz hava eylem planlarının önemli bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Merkezi düzeyde olmasa da yerellerde hazırlanan bu planlar bazı önemli çalışmaları barındırabiliyor. Örneğin yereldeki ilgili kurumlarla, sağlık il müdürlüğü ile ortak hazırlanan Çanakkale temiz hava eylem planında açıkça kirleticilerin ne gibi hastalıklara neden olduğu belirtiliyor.
Bu nedenle temiz hava eylem planlarını ciddiyetle hazırlamak ve uygulamak oldukça önemli.
Doğalgaz fiyatları artarken kalitesiz kömür yardımı yapılıyor
– Greenpeace geçen sene yayınladığı raporda kömürle enerji üretiminin Türkiye’de her yıl 7900 erken ölüm olduğunu açıklamıştı. Sizin raporunuza göre kömürlü termik santralların ve genel olarak kömürün hava krililiğindeki payı nedir?
Partikül maddenin en önemli kaynağı kömür
Bizim raporumuzda termik santraller özelinde herhangi bir detay inceleme yer almıyor. Ancak kentlerde kömür kullanımından kaynaklı hava kirliliği tespiti yapıyoruz. Çünkü partikül maddenin en önemli kaynaklarının başında kömür tüketimi de geliyor. Kükürt Dioksit miktarındaki artış da buna işaret ediyor.
Son 1 yılda 3 seçim gerçekleştirilmiş olacak. Geçmiş yıllara kıyasla özellikle bu yıl ciddi kirlilik artışı olduğunu görüyoruz. Bunun nedeninin seçim süreci olduğunu tahmin etmek güç olmasa gerek. Doğalgaz fiyatları artarken kalitesiz kömür yardımı yapılıyorsa yurttaşlar kömür kullanımını tekrar tercih etmeye başlıyor.
Burada ilginç bir nokta da var, kalitesiz kömürün denetimini yapması gereken belediyelerdir. Ancak kalitesiz kömürü yardım amaçlı seçim zamanları dağıtanlar da belediyelerdir. Bu garip yapıyı çözen bir mevzuat çalışması da şart…
– Sorunu çözmek için sizin önerileriniz nelerdir?
Sırasıyla;
* Kentlerin her noktasına ölçüm istasyonu kurmak mümkün değil. Bu nedenle hali hazırdaki ölçüm sonuçları üzerinden ve tüketim alışkanları göz önüne alınarak, üniversitelerin de katkısı ile “modelleme” çalışması yapılarak kirliliğin nerelerde nasıl yoğunlaştığı, nerelere doğru dağılım gösterdiği tespit edilmeli.
* Yapılan bu analiz ile birlikte sorun noktaları ve kirlilikteki payları net bir şekilde çıkartılmalı.
* Sorun noktalarının üzerine kararlılıkla gidilmeli. Örneğin, kalitesiz kömür kullanımına karşı denetim ekipleri sıkı denetimler yapmalı. Ancak yurttaşların ısınma ihtiyacı da giderilebilmeli. İlla yardım yapılacaksa doğalgaz yardımı yapılmalı. Burada vurgulamak istediğim şu; hava kirliliği kitlesel ölümlere, hastalıklara neden olan bir problem. Yani şakaya gelmez. Bu nedenle doğalgaz teşviki yapmak bazı kentlerde bir zorunluluktur. Örneğin Düzce’de…
* Toplu taşıma geliştirilmeli, konforlu, hızlı, ucuz toplu taşıma sistemleri acilen hayata geçirilmelidir. Kent merkezlerine araç girişi de kısıtlanmalıdır.
* Sanayi yapıları kesinlikle kentin dışına taşınmalıdır.
* Temiz hava eylem planları vakit kaybetmeden katılımcı bir anlayışla, çözüm hedefli hazırlanmalı ve kamuoyu ile paylaşılmalı, halka anlatılmalıdır.
* Terselme (inversion, inversiyon, enverziyon – birçok farklı yazımı var) olarak adlandırdığımız hava katmanları arasındaki sıcaklık farkından kaynaklı olarak kirli havanın dağılamama problemi de oluşabilmektedir. Bu meteorolojik olay nedeniyle 1950lerde Londra’da 4000 kişi hayatını kaybetmiş ve 100.000 kişi de hastalanmıştı. Ülkemizin birçok kentinde de bu sorun yaşanmaktadır. Düzce’deki kirliliğin önemli nedenlerinin başında gelmektedir. Coğrafi konum ile ilgilidir. Kentleri şu anda bulundukları konumdan taşımamız mümkün değil. Ancak bu gerçekle yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Örneğin kenti planlarken terselme durumu temel kriter olmalıdır. Kentin hava kanalları açık tutulmalıdır. Bu konuda da Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün önemli bir çalışması var. Terselme (enverziyon) haritası güncel olarak internet sitesinde yer almaktadır. Bu bilgi takip edilmeli kritik saatler Valiliklerce kamuoyu ile paylaşılmalıdır.
Nijerya’da 14 Şubat’ta yapılması planlanan genel seçimler ve devlet başkanlığı seçimleri güvenlik gerekçesiyle ertelendi.
Nijerya Bağımsız Seçim Komisyonu’nun açıklamasına göre Boko Haram terörü ve artan saldırılar nedeniyle 14 Şubat’ta yapılması planlanan seçimlerin 28 Mart’ta yapılacağı kaydedildi. Nijerya ve komşu ülkeleri Boko Haram ile mücadele için 8 bin 700 kişilik bir özel bir müdahale timi oluşturma konusunda uzlaşmaya varmıştı.
Nijerya Bağımsız Seçim Komisyonu Başkanı Attahiru Jega, Boko Haram’ın kontrolü altındaki bölgelerin güvenlik altına alınması için daha fazla süreye ihtiyaç duyulduğunu belirtti. Halihazırda seçmenler, sandık memuru ve sandık gözlemcilerinin güvenliğinin garanti edilemediğini kaydeden Jega, bu nedenle özgür ve adil seçimlerin mümkün olmadığına işaret etti.
Muhalefet partisi Tüm İlericiler Kongresi (APC), seçimlerin ileri tarihe atılmasını bir “meydan okuma” olarak değerlendirdi. APC lideri John Odigie-Oyegun bunun “demokrasi açısından bir geri adım” olduğunu savundu. Odigie-Oyegun ayrıca Nijeryalılara sükunet ve şiddete başvurmaktan kaçınma çağrısı yaptı.
Seçimlerin ertelenmesinden önce Nijerya hükümeti Boko Haram kontrolü altındaki bölgelerde seçim merkezleri oluşturulamayacağını açıklamıştı. Boko Haram terörü nedeniyle yaşadıkları bölgeleri terk etmek zorunda kalan Nijeryalıların oy verip veremeyeceği ise henüz belirsizliğini koruyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan’ın milletvekili adaylığına olumlu bakmadığını söyledi. Kolombiya gezisi öncesi İstanbul Atatürk Havalimanı’nda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Erdoğan, “Bunu sayın Başbakana da söyledim” dedi.
Erdoğan, Hakan Fidan’ın adaylığını kabul etmenin Başbakanın takdiri olduğunu, buna karışmasının ise söz konusu olmadığını belirtti.
Cumhurbaşkanı sözlerini şöyle sürdürdü:
“Muhalefetin MİT’in başındaki birinin aday olup olamayacağına dair değerlendirmelerini de takdir etmiyorum. Her memurun nasıl böyle bir hakkı varsa, Fidan’ın da vardır. Devlet aygıtı içinde çalışan hiç kimseye böyle bir yasak yoktur.”
MİT Müsteşarı Hakan Fidan 7 Haziran’da yapılacak genel seçimlerde milletvekili adayı olmak için dün görevinden istifa etmişti. Hakan Fidan’ın istifası 10 Şubat Salı gününden itibaren geçerli. Fidan, 25 Mayıs 2010 tarihinden bu yana MİT Müsteşarı olarak görev yapıyordu.
İsviçre bankalarındaki gizli hesap bilgileri internete sızdı. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkenin İsviçre’deki HSBC bankasına ait bilgileri, “SwissLeaks” adıyla internete sızdırıldı. Türkiye’den 3.105 kişiye ait hesaplardaki para 3,48 milyar dolar.
MİT eski yöneticisi Kaşif Kozinoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsviçre’deki 8 gizli hesapta 800 milyon doları olduğunu ileri sürmüştü.
Mısır’da başkent Kahire’deki bir stadyumda en az 22 taraftarın ölümüyle sonuçlanan çatışmaların ardından futbol ligi maçları süresiz olarak askıya alındı.
Güvenlik güçleri, ENPPI takımıyla oynadıkları maç için stadyuma biletsiz girmeye çalışan Zamalek taraftarlarına göz yaşartıcı gazla müdahale etti. Çıkan izdihamda birçok kişinin ezilerek can verdiği, en az 20 kişinin de yaralandığı belirtiliyor.
Zamalek taraftarları Hava Savunma Sanayi Stadyumu’ndaki maç için sadece bir kapının açıldığını söylüyor. Zamalek’in “White Knights” (Beyaz Şovolyeler) adlı taraftar grubunun liderleri için tutuklama emri çıkarıldığı açıklandı.
Mısır’da maçlar en son Şubat 2012’de Port Said’de 74 taraftarın öldüğü olaylardan sonra askıya alınmıştı.
Taraftarlar, 2011’de eski Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’i deviren ayaklanmada ön saflarda yer almıştı. Mısır polis teşkilatı, Hüsnü Mübarek rejiminin en kilit organlarından biriydi ve Arap Baharı eylemleri sırasında göstericilerin doğrudan hedefi olmuştu.Birçok kişi Port Said’deki olaylarda, polisin taraftarlardan intikam aldığına inanıyor. Polis bu suçlamaları reddediyor.