Ana Sayfa Blog Sayfa 3749

Haftanın Tortusu

1470985898_cdb231c9ef1* Cumhurbaşkanı Erdoğan iktidar için oy istedi. Kimse şaşırmadı! * TMSF, Bank Asya’ya el koydu, şubelerde kuyruk oldu. * Gezi Parkı’nda çadır yakanlar da suçsuz bulundu. * İç güvenlik paketi geliyor, sokaklar daha tehlikeli olacak. * Büyük Alevi Mitingi’nde laik ve bilimsel eğitim isteği.

* Cumhurbaşkanı Erdoğan iktidar için oy istedi. Kimse şaşırmadı! Başbakan olduktan sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı bırakmayan Recep Tayyip Erdoğan, bu geleneğini Cumhurbaşkanı olduktan sonra da sürdürdü ve Başbakanlığı bırakmadı. Bakanlar Kurulu’nu toplayan, siyasi söylemlerden asla vazgeçmeyen Erdoğan, AKP’nin yardıma ihtiyacı olduğunu düşünmüş olmalı ki bu hafta içerisinde AKP için oy istedi ve bir anlamda da Ahmet Davutoğlu’nun önüne ulaşması imkansız bir hedef koydu: 400 vekillik. İşin ilginç yanı Erdoğan’ın hedefi gerçekleşirse, bu başarıyı elde etmiş olan Davutoğlu ve AKP daha da silik bir pozisyona itilerek, tek adamlık güçlendirilecek. Yani ne kadar başarı, o kadar tarihe karışma…

Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmesine dair bir yasal dayanak (olağanüstü hallerde kullanılacak bir yasal dayanak olsa da) bulan Erdoğan’ın ortada Cumhurbaşkanlığı yemini varken bu yaptığına nasıl bir dayanak bulacağı ise meçhul.

* TMSF, Bank Asya’ya el koydu, şubelerde kuyruk oldu. Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu sonrasında AKP ve Gülen Cemaati arasındaki anlaşma bozulmuştu. Kısa bir süre çocukların kimde kalacağı tartışması oldu. (Örneğin; Nazlı Ilıcak Gülenlerde, Nagehan Alçı da AKP’de kaldı) Daha sonra da kılıçlar çekildi. Dışarıdan görünen yasal gücü elinde bulunduran AKP’nin mücadeleyi önde götürdüğü… Bu çatışmanın son halkası, geçen hafta içinde Bank Asya’ya TMSF el koydu. Açılışında ve büyümesinde çok emekleri olduğu için herhalde AKP’lilere bu el koyma çok zor gelmiştir ama el koymadan sonra yaşananlar cemaatin bankadan çok da kolay vazgeçeceğini göstermiyor. Ekonomik yapısının bozukluğu öne sürülerek el konulan şubelerin önünde kuyruk olan insanlar ellerindeki parayı bankaya yatırıyor. Cemaat bir yandan da bankacılık sistemine yapılan bu müdahalenin uluslararası alanda yankılanması için uğraşıyorlar. AKP’nin bu hamleye karşı ne yapacağı ise şimdilik belli değil. Bir taraftan olabildiğine yerli, bir taraftan da olabildiğine küresel bir mücadele. İnler var ama Interpol de var.

* Gezi Parkı’nda çadır yakanlar da suçsuz bulundu. Gezi’ye dair davalar benzer şekillerde bitirilmeye devam ediyor. Ne olduysa kasten olmadı! Bir ay boyunca koca devlet ne yaptıysa bilinçsiz şekilde yaptı! Hatta bazen onlar da yapmadı, paralel yaptı! Ali İsmail Korkmaz’a pusu kuranlar kasten adam öldürmediği gibi; sabaha karşı parkta bulunan çadırları yaktıkları ateşin içine atanlar da bunu kasten yapmadılar. Hatta ve hatta bu yapılan fotoğraflarla sabitlenmiş olmasına rağmen ortada buna dair bir delil de yok. Herkes gerçekleri biliyor. Kim nasıl öldürüldü, kim neyi nasıl yaktı, kim halka sokak ortasında günlerce zehirli gazla işkence etti.

* İç güvenlik paketi geliyor, sokaklar daha tehlikeli olacak. Yine bir özgürlük kısıtlama paketi ve yine AKP’lilerden benzer açıklamalar geliyor. Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu sırasında ortaya konuşmaları saçılan bakanlar değil miydi “Suçlu değilseniz dinlenmekten korkmayın, bir şey olmaz!” diyen? Şimdi de yeni güvenlik paketi için benzer bir mantıkla “sadece teröristlere karşı” diyorlar, “Siz korkmayın!” dyorlar. Yakın tarih bu gibi paketlerin en çok kendilerini çıkartanlara uygulandığını bize gösterdi ama ders alınmamış gibi duruyor. Fakat her şeye rağmen, sokakta bir gösteride insanların üzerine gaz sıktığınızda (ki her 3 günün 2’si Türkiye’de gazlı geçiyor) onların nefes almak için ellerindeki mendili yüzlerine kapatmaları onları suçlu yapacaksa ortada büyük bir yanlışlık var demektir. Demokrasinin önünü kapatarak daha güvenli bir ülke ortaya çıkartamazsınız.

* Büyük Alevi Mitingi’nde laik ve bilimsel eğitim isteği. Aleviler ile laik ve bilimsel eğitim isteyenler tekrar sokağa çıktı. Artık çekinmeden laiklik istenmesi bile önemli bir adım çünkü şimdilerde AKP’den uzaklaşmış kanaat önderlerinin başı çektiği gruplar tarafından laiklik talebi uzun süre olumsuz şekilde etiketlenmişti. Bu düşünce yapısı yavaş yavaş yırtılmış görünüyor. Sekülerlerin devletten uzaklaşması ve kendi güçlerinin farkına vararak taleplerini ifade etmeleri önemli. Bunun yanında Cemevlerini ibadethane olarak kabul eden CHP’li belediyelerin de yaptığı gibi bu talepleri yerel yönetimlerde hayata geçirmeye başlamaları daha da önemli. Belki de gelecek sekülerlerin devletin konumunu daha iyi anlamaları ile güzelleşecek.

Müzeyyen Senar hayatını kaybetti

Türk Sanat Müziği’nin efsanevi sanatçısı Müzeyyen Senar, 8 Şubat 2015’te 97 yaşında hayatını kaybetti.

Bir süre önce yaşadığı Bodrum’dan Darüşşafaka Urla Yaşam Merkezi’ne getirilen Müzeyyen Senar dün sabah 07.00’de tedavi gördüğü Ege Üniversitesi Hastanesi’nde hayatını kaybetti.
Ege Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Servisi’nden alınan bilgiye göre Senar, zatürre (pnömoni) tedavisi görüyordu.

8...
Senar, bundan 10 yıl önce 87 yaşında iken 2005 yılında Fatih Akın’ın İstanbul ve Müzik belgeseli “İstanbul Hatırası – Köprüyü Geçmek”te “Haydar Haydar”ı seslendirmişti

Senar, bir süre önce geldiği İzmir’deki Darüşşafaka Urla Yaşam Merkezi’nden önce Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırılmış, taburcu edilmiş sonra tekrar rahatsızlanınca Ege Üniversitesi’ne yatırılmıştı.

Senar’ın kızı Feraye Işıl da, yaptığı açıklamada, zatürre teşhisiyle Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde tedavi altında tutulan annesinin dün sabah 07.30 sıralarında vefat ettiğini kaydetti. Işıl, Senar’ın cenaze namazının yarın (10 Şubat 2015, Salı) İstanbul’daki Bebek Camii’nde öğle namazı sonrası kılınacağını ve cenazesinin İstanbul’da defnedileceğini bildirdi.

Müzeyyen Senar’ın hayatından önemli kesitler…

1918 yılında Bursa’nın Keles ilçesinde doğan Müzeyyen Senar, müzik eğitimine, Anadolu Musiki Cemiyeti’nde , kemençe üstadı Kemal Niyazi Seyhun Bey ve udi Hayriye Hanım gözetiminde başladı.

http://youtu.be/W0_CdXPpZYg

Güçlü bir sese sahip olan bu kız çocuğunun ünü yayıldıkça, hafız Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar, Lem’i Atlı, Mustafa Nafiz Irmak gibi devrin önemli üstatları da ona dersler verdi, zamanın sevilen şarkılarının yanı sıra, kendi bestelerini de öğretip söylemesine yardımcı oldu.

Kemal Niyazi Bey ile İstanbul Radyosu’nda şarkı söylemeye başlayan Senar, Perşembe günleri ilgiyle izlenen bu programla geniş kitlelere adını duyurdu.

Müzeyyen Senar’ın yeteneği, Mustafa Kemal Atatürk’ün de ilgisini çekti ve sanatçı birçok kez onun huzurunda, özel meclislerinde şarkı okudu.

1938 yılında Ankara Radyosu’nun ilk yayınlarına katıldı ve 1941 yılına dek radyo aracılığıyla dinleyicileri ile buluşmayı sürdürdü.  Plak çalışmalarıyla Türk musikisine yeni bir soluk getiren Müzeyyen Senar, son sahne konserlerini 1983 yılında verdi. Bu tarihten sonra yalnızca ender anlarda, müzikli özel toplantılarda şarkı söyledi.

26 Eylül 2006 tarihinde İzmir’deki evinde fenalaşan sanatçının beyin enfarktüsü geçirdiği ve vücudunun sol tarafının felç olduğu açıklandı.

(T24)

Ebedi teselligâhımız Müzeyyen’dir, benzemez kimse ona, makamı ‘buselik’tir… – Doğan Akın

“Güvenme hüsnüne bu çağın geçer…”
Müzeyyen Senar‘ın 1932 baharında İstanbul Radyosu’nda okuduğu bu ilk şarkıyı, kürdilihicazkâr makamında bir hayat bilgisi olarak da dinleyebilirsiniz: Geçer!

Zaman ömrü ölüme hapseder, Müzeyyen Senar da geçti bu dünyadan. Bugünü dağlayan mazide kendimize  çekilmeye  çalışırken dinlediğimiz eşsiz yorumuyla, 97 yıllık ömründe her kuşağa değen unutulmaz sesiyle geçti.

Ebedi teselligâhımızdır, evet, ama insanın kendi gerçeğine dönmesinin bedelini başkalarına yükleyemeyeceği adil bir coğrafyanın da yurdudur müzik. Ve bu topraklardaki anavatanı alaturka sayılır. O coğrafyanın tahtındaki anıttı Müzeyyen Senar.

Flaubert, “üzerinde uyuduğumuz, ama rüyalarımız hakkında hiçbir şey bilmeyen yataklarımızdan” söz eder. Kimileri için hayat da öyledir; bir ömür misafiri olursunuz, ama anlayamadan, yaşayamadan, bir göz açıp yummuş gibi gelip geçer. Aşağıda, yaklaşık 2,5 yıl önce bu köşede yayımlanan “yaşanmış bir hayat”ın hikâyesi var, Müzeyyen Senar’ın hikâyesi. Bir kez daha “Müzeyyen rakısı” vaktidir, buyrun…

10

* * *

“Maya dağdan kalkan kazlar” kıvrılan bir klarnet sesiyle sabaha karşı sohbetimize üflendiğinde Müzeyyen Senar’ı konuşuyorduk.

Artık başka bir aleme evrilen saatlerinde Beyoğlu, nicedir hayat denen mucizeye tutunmaya çalışan Müzeyyen Senar, ortak bir alın yazısı gibi okunan şarkılar ve kardeş bir klarnet sesi…

Maya dağdan kalkan kazlar,

Al topuklu beyaz kızlar…

Alaturka yürürlüğe girdiğinde hayat gibidir, her seçiminiz başka bir seçim doğurur. Yine öyle oldu; “Fikrimin ince gülü”, “Kapın her çalındıkça”, “Ne çıkar bahtımızda ayrılık varsa yarın” ve diğerleri…

Televizyon, sinema ve gazetelerden hatıraların çubuğunu tüttürdüğümüz birkaç arkadaş ve yanı başındaki çellosunun pek sokulamadığı o şarkılarla sulh olmuş genç bir kadın… Şarkılar, herkesin hayatındaki sırasını nasıl da sabırla bekliyor!

Ve o sırayı neredeyse bütün bir yüz yıl boyunca kim bilir kaç kuşağın hayatına tebliğ etmiş bir müzisyen; Müzeyyen!

Evet, sahnede Müzeyyen’dir o. Fazlası bu bahiste haksızlık bile sayılır! Bir ismin, tek başına, hiçbir şeyi ardına takmadan, hiçbir şeye yaslanmadan inşa ettiği devasa bir hayatın kriptosudur “Müzeyyen.”

 ‘Kekeme olmasam belki Müzeyyen olamazdım’

Radi Dikici’nin yaklaşık 3,5 yıl çalıştıktan sonra “Cumhuriyet’in Divası – Müzeyyen Senar” adıyla yayımladığı biyografisinde altını çizdiğim bazı satırlarla Müzeyyen’i yazmak istiyorum…

11Müzeyyen Senar,  işlettiği kıraathanenin yanı sıra yaptığı ilaçlar ve diş çekmek gibi maharetleri nedeniyle “Cerrah” lakabıyla anılan Mehmet Bey ile Zehra Hanım’ın üçüncü çocuğu olarak 1918 yılında Bursa’da doğar. İpek böcekçiliği yapan annesi Zehra Hanım’ın sancısı tuttuğunda böceklikte kimse yoktur ve doğumu yalnız başına yapar.

Hikmet” derler adına. Ancak nüfus işlemlerini üstlenen teyzesinin eşi Ziya Bey, döndüğünde “Bu çocuğa Hikmet ismini yakıştıramadım” der, “Onun için Müzeyyen olarak değiştirdim.”

Bursa’da düğünler ve mevlitlere çağrılan Anne Zehra Hanım’ın sesi dillere destandır. Nitekim Zehra Hanım, kızının ilk hocası da olacaktır. Altı yaşındayken dönemin türkülerinin önemli bir bölümünü ezberleyecek, düğünlerde, o zamanın bir geleneği olan hamam eğlencelerinde hayran kitlesi yaratmaya başlayacaktır.

Tam da o günlerde bir sabah uyandığında konuşma güçlüğü çeker Müzeyyen, kimsenin anlam veremediği bir şekilde kekelemeye başlar. Sadece şarkı söylerken dili çözülen bir kekeme olmuştur. Bir kekeme bülbül!

Kendisi anlatıyor:

“Müthiş üzüntülüydüm. Konuşamamak beni kahrediyordu… Ancak bugün düşündüğümde, sanki Tanrı bana başka bir şey vermek için kekeme olmamı istemişti. Çünkü konuşamayınca şarkı söylemeye mecbur kalıyordum. Yeni bir usul geliştirmiştim. Artık anlatmak istediklerimi şarkı söyleyerek ifade etmeye başlamıştım. Yani sürekli şarkı söyleyen bir insan haline gelmiştim. Bu herhalde sesimin volümüne ve kalitesine olumlu etki yapmış olmalıdır. Çünkü bazı heceleri çıkarmak için gırtlaktan farklı sesler çıkartmak durumunda kalıyordum. İşe iyi tarafından bakmak gerekirse, kekeme olmasaydım, belki bugünkü Müzeyyen Senar olamazdım.”

Bursa’dan kaçış, gazino ve radyo

Annesi, hayatına giren başka kadınlar nedeniyle babasını ve kendisini terk ederek İstanbul’a gider. Babasıyla kalan  Müzeyyen henüz 11 yaşındadır, iki sene dayanır ve bir gece babasının cebinden gizlice aldığı 2 lirayla Bursa’dan İstanbul’a kaçar.

Kendisini, Türk müziğinin en büyük yorumcularından biri yapacak şehirde, üstelik Üsküdar’dadır.  1931 yılında, 13 yaşındayken Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne kaydolarak annesinden sonraki ilk müzik eğitimine başlar. Daha sonra Şark Musiki Cemiyeti’ne gidecek, Hayriye Örs ve Kemal Niyazi Seyhun’dan dersler alacak,  radyoda eğitimine devam edecektir.

Bütün hocaları fark eder ki, bir kere dinlediği şarkıyı mükemmel bir şekilde icra edebilmektedir. Şerif İçli’ler, Şükrü Tunar’lar,Selahattin Pınar’lar, Yesari Asım Arsoy’larla buluşan hayatında önemli bir mesai de, bestekârların daha sonra dillerden düşmeyecek şarkılarını ilk kez ona okutmaları olur.

Ve radyo. 1932 baharında, 24 yaşındayken, Şemseddin Ziya Bey’in kürdilihicazkâr eseri  “Güvenme hüsnüne bu çağın geçer” şarkısıyla İstanbul Radyosu serüveni başlar.  Türkü ve maya okumayı da öğreneceği  radyo şöhreti getirecek, gazino yılları başlayacaktır.

Gazinoda sahneye çıkması için 15 olan yaşını nüfusta 18’e çıkarır. İlk gazino Belvü, Sene 1933, yevmiye 10 lira. Ardından Mulenruj, Panorama Bahçesi ve Münir Nurettin Selçuk’la Taksim Av Salonu. Mikrofon yok! Yevmiye 30 lira.

Selahattin Pınar’ın ilk kez, Fatih’teki evinde kendisine okuttuğu “Gecenin matemini aşkıma örtüp sarayım”, taş plağa da okuduğu ilk eser olacaktır. Pınar’ın evinde çalışırken bir gün kapıyı çalan büyük bestekâr Saadettin Kaynak’tır. Ve Müzeyyen, o tanışmadan sonra Saadettin Kaynak’ın da yeni bestelerinin çoğunu ilk kez “geçtiği” isim olacaktır.

Deniz Kızı Eftalya

Bir gün Sadi Işılay, “Seni bir yere götüreceğim” der ve Talimhane’de bir apartmanın birinci katındaki daireden içeri girerler. Divanda solgun, hasta ve yorgun bir kadın yatmaktadır. Işılay, “Bak sana kimi getirdim, hep sözünü ettiğim Müzeyyen işte bu” der.  Eğilir, elini öper Müzeyyen. “Sahnede üşütme. Allah gayret versin” diyen kadın “Sadiciğim, Müzeyyen kızımız bana acaba Hayri (Yenigün) Bey’in hüzzam şarkısını okur mu” diye sorar. Ne demek, Sadi Bey hemen kemanını alır, Müzeyyen okur, Ölürsem yazıktır sana kanmadan…

Bu, Deniz Kızı Eftalya’yı ilk ve son görüşü olur!

Celal Bayar’dan ilk eşe iş

Eskişehir turnesi sırasında tanıştığı Ali Senar’la 17 yaşında evlenen Müzeyyen, Soyadı Kanunu’yla “Dombayoğlu” olan soyadını o yaşında bırakır. Daha sonra iki evlilik yapacak, ancak Müzeyyen’e “Senar”dan başka soyadı eklemeyecektir.

Eskişehir’deki işini bırakan eşi İstanbul’da işsizdir. Soluğu Eminönü’deki İş Bankası’nda alır, “amca” dediği Celal Bey’e (Bayar) durumu açar ve Ali Senar ertesi gün işe başlar.

Atatürk: Gel bakalım hanım kızım

Sene 1936, aylardan Aralık. İlk çocuğu Ergun altı aylıktır ve diş çıkarmaya başladığı için ateşli gibidir. Ergun’u yatırır ki, kapı çalar. Kapıdaki Nubar Tekyay’dır ve “Hadi kızım, hazırlan saraya gidiyoruz” der.

Atatürk’ün ilk davetidir bu. Şarkı defterini alır ve eşiyle birlikte kapıda bekleyen büyük otomobile binerek Dolmabahçe Sarayı’nın yoluna koyulur.  Birazdan huzurdadır.  Önce “Gel bakalım hanım kızım” der Atatürk, “Çekinme, öyle yaparsan o güzel sesini nasıl dinleriz.”

Atatürk’ün sağına oturtulur. Ancak Atatürk sonra şöyle bir bakar, ardından da yaverine bir şeyler fısıldar. Yaver “Lütfen beni takip ediniz” der ve büyük banyoya davet edilen berber tarafından arkadan topladığı saçları kesilir. Bu sırada Ali Senar da bıyıklarından olmuştur!

Tekrar huzura çıkarlar. Atatürk  şarkı defterini alır ve ilk parçayı Tatyos Efendi’den ister:

“Mâni oluyor hâlimi takrire hicabım / Üzme yetişir üzme firakınla harabım…”

Saraydaki sazda kimler yoktur ki; Necati TokyayŞükrü Tunar,Nubar TekyaySelahattin PınarKemal Niyazi SeyhunYorgo ve Aleko Bacanos

“İzmir’in içinde civanım vurdular beni”ye kadar uzanan türkülere gidilir, masa coşar. Atatürk, “Hadi bakalım şimdi Rumeli türküsü” der ve son fasıl “Estergon kal’ası”yla başlar, “Alişimin kaşları kara”larla, “Köşküm var deryaya karşı”larla sürer.

Bir zarfın içinde 700 lira ile ayrılırlar saraydan. Ancak Ali Senar’ın canı sıkılmıştır. Evde kavga çıkar. Diğer davetlerden sonra ayrılık kararı gelecektir.

Evet, diğer davetler. Dört kez daha Atatürk’e şarkı söyler Müzeyyen Senar. İkinci davet, Bursa’da Çelik Palas Oteli’ne yapılır. “Bu gece seni doya doya dinleyeceğim” diyen Atatürk, yine şarkı defterini alır “Cânâ rakibi handan edersin”i ister. Atatürk’le birlikte üç kez üst üste söylerler.

Ertesi gün, bu kez Mudanya’da bulunan Ege Vapuru’na davet eder Atatürk. Gün ışıyana kadar meşk edilir ve ardından İstanbul’a demir alınır.

Merinos fabrikasının açılışı için verilen baloda Atatürk’ün dansa kaldırması da var hikâyesinde.

Nihayet Haziran 1938’de Savarona’ya davet edilir. Kanlıca’dan biner Savorona’ya. Atatürk doktorlarıyla birliktedir. Ve bu kez masada rakı yoktur. Yine “Cânâ rakibi handan edersin” söylenir. Sonra Selahattin Pınar’ın hüzzam şarkısı “Aşkınla sürünsem yine aşkınla delirsem”i ister Atatürk. Çok sevdiği bu şarkıyı,  Florya Köşkü’nde 1936’da Pınar’ın kendisinden dinlemiştir.  Savarona’da iki saat şarkı söyler, Atatürk Müzeyyen Senar’ı son kez dinlemiştir.

Sonra Ankara Radyosu yılları. Ardından Ercüment Işıl ile ikinci, Suudi Arabistan Büyükelçisi Tevfik Hamza’yla üçüncü evlilik.

Çallı’nın pabucundan içtiği rakı

Radyo ve gazino yıllarında yayılan şöhreti, Türkiye ve yurtdışı konserleri  derken “Müzeyyen vakası” büyür. Evi, sanatçıların, müzisyenlerin, şair ve yazarların, iş adamlarının uğrak yeri olur. Müdavimlerden biri Çallı İbrahim olacaktır. Bir gün arar, “Eğer Kabul edersen Neyzen Tevfik’le sana gelmek istiyoruz” der, saat tam 17:00’de evdedirler. Bakın neler anlatıyor bu ziyaretler için Müzeyyen Senar:

“Onlardan hoşlanmıştım. Çünkü başka bir âlemi temsil ediyorlardı. Neyzen ayrı bir dünyanın insanı idi. Çallı ressamdı . Ankaralı dostları ise  şair. Her geldiklerinde  en az bir saat otururlardı. Neyzen hiç beklenmedik zamanlarda bir köşeye oturur ve neyini çıkarır, çalardı. Onlara hemen içki ikram ederdim. Bir gün Çallı, getirdiğim içki bardağını beğenmedi. ‘Bana lame bir pabucunun tekini getir’ dedi. İçerden lame pabuçlarımdan birinin tekini getirdim ve ona verdim. Rakıyı ayakkabının topuk kısmına koydu ve içmeye başladı. Çok şaşırmıştım. Onun ise dünya umurunda değildi. O gün giderlerken, ‘Bunu iyi sakla, bu benim kadehim’ dedi. Neyzen ne zaman neyini çıkarıp çalmaya başlasa ben de bir türkü söylüyordum. Artık ziyaretleri saat tam beşte olmak üzere her güne bindi…”

Çallı bir gün tuvalle gelir, portresini yapmak istediğini söyler. Günlerce poz verir Müzeyyen, ancak Çallı yaptığını beğenmez ve tuvali parçalar, bir daha da gelmez!

Vehbi Koç: Gazinoya gelmem mümkün değil abla

Ve Vehbi Koç. “Gazinoya gelmem mümkün değil. Sizi taş plakta dinlemek de yetmiyor” diyerek, kendisini evine davet etmesini ister. “Memnuniyetle” der Müzeyyen. Konukları arasında kendisine hep “Abla” diyen Vehbi Koç ve arkadaşları da vardır artık. Dostlukları Vehbi Bey’in vedasına kadar surer.

Sahnede ilk kordonlu mikrofon, sahneyle salon arasında sahici bir iletişim, solist için özel sahne düzenleri… Hepsi Müzeyyen Senar ilkleridir.

Cemal Süreya’nın ifadesiyle “en doğurgan”  ses olarak içinden geçtiği bütün kuşakları etkilemiş bir müzisyenden söz ediyoruz.  Sesi ve yorumu şarkının ve sözün üzerine çıkan, hakkında şarkılar yazılan büyük bir müzisyenden.  Selim Aru “Hicran, yine hicran mı bu aşkın sonu böyle”  ve  “Sen arzu ettin, bu ayrılık senden eserdir”i onun için yazar.  Zeki Arif Ataergin “Beni ateşlere salan o kapkara gözler”i onun için besteler.

Evindeki 100 plaktan 98’i Müzeyyen Senar’a ait olan genç  Zeki Müren, Çelik Palas’ta huzuruna getirilir. Beğenir Müren’i Müzeyyen, “Nereden öğrendin bu şarkıları söylemeyi” diye sorduğunda “Sizin plaklarınızdan efendim” cevabını alır.  Zeki Müren’le daha sonra birlikte program yapacaktır. Yıllar sonra  bu kez Bülent Ersoy, İstanbul’da Setüstü’ndeki evinde ziyaret edecektir; “Sesimi bir dinleyin.”

Kadının, erkeğin yanına dimdik çıkışı da var beş binin üzerinde plak doldurduğu bu serüvende. Alaturka çağları aşan yolculuğunda bugün hepimizin hâl tercümesi olabiliyorsa, bunda Müzeyyen Senar’ın da payı var. Alaturkanın güldestesi!

80 yaşındayken, torunu yaşındaki müzisyenlerle stüdyoya girip, bizi, hayata o eşsiz şarkılarla birlikte omuz vermeye bir kez daha davet eden Müzeyyen’dir o.

‘Güfteyi söylemiyorum, anlatıyorum’

Son konserini, 88 yaşındayken, 5 Eylül 2006’da Sepetçiler Kasrı’nda verdi Müzeyyen Senar. Yaklaşık iki hafta sonra hastalandı.

Sazın ardında koştuğu kadife sesiyle güfteyi gülle gibi vurgulayan, ama asla bağırmayan icrasını unutabilir misiniz? “Ben şarkı söylemiyorum, güfteyi anlatıyorum” diye anlattığı eşsiz tarzını?

O beyati şarkı alnına yazılmış sayılır; Benzemez kimse sana.

Peki olacaksa bir Müzeyyen makamı?

”Buselik”tir…

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

9

 

 

Doğan Akın

Eski dünya savaşın eşiğinde – Güven Gürkan Öztan

Türkiye’nin politik gündemiyle fena halde boğulmuş durumdayız; dolayısıyla etrafımızda olup bitenleri görmekten çoğu kez uzaklaşıyoruz. Yunanistan seçimleri ve SYRIZA’nın başarısı gözlerimizi Ege’nin diğer yanına çevirmemizi sağladı ancak imrenerek baktığımız bu zaferi de kısa sürede ‘burası’ için bir referans olur mu olmaz mı kısır döngüsüne indirgemeyi becerdik. Yunanistan’ın özgül dinamiklerini ve ülkenin son on yılında ekonomisinde ve toplumsal yaşamında tecrübe edilenleri dikkate alan bir analiz çerçevesi yerine kolaycı ve hatta çoğu zaman indirgemeci yorumlara iltifat eder duruma geldik. SYRIZA’nın yükselişini salt küresel kapitalizmin yıkıcılığına bir tepkiymişçesine yorumladık. Böylesi bir ittifakı mümkün kılan sol dayanışma kültürünün nasıl geliştiğiyle çok da ilgilenmedik. SYRIZA’nın Türkiye’deki muadilini ‘keşfetmek’ çabası da reel siyasete odaklı aceleci çıkarsamalardan ve niyet beyanlarından ilham aldı. Türkiye’yi merkeze koyan yorumlama ve politik reçete yazma teşebbüsünün baştan sorunlu olduğu aşikâr. Her bir ülkenin kendine özgü koşullarını göz ardı etmeksizin büyük resme bakmak ve SYRIZA’yı da Podemos’u da Türkiye’deki demokratik sol muhalefeti de bu resim içinde değerlendirmek çıkış yolu arayışlarımızda çok daha anlamlı ve işlevsel gibi görünüyor.

FAŞİZM AVRUPA’NIN HAYALETİ   
20. Yüzyıl Avrupa’sı faşist güçlerle, demokratik  sol ve sosyalist gruplar arasında en sert mücadelesini 1920’lerin sonlarından II. Dünya Savaşı’nın bitimine kadar olan süreçte yaşadı. Elbette 1945 sonrasının Avrupa’sında popülist sağcı politikacılarla sol ve sosyal demokratlar arasında siyasi rekabet devam etti ancak bu mücadele öncesiyle kıyaslanmayacak kadar ‘kitabına uygun’ bir biçimde cereyan etti. 1920’lerin sonlarına gelirken Avrupa’nın birçok yerinde liberallerin sahte zaferi dalgalanıyordu. İspanya’dan İtalya’ya, Yunanistan’dan Almanya’ya Avrupa’nın birçok ülkesinde değişen oranda olmak üzere sol siyasetin dinamizmi ve kitlesel gücü mevcuttu. Liberal hegemonyaya eleştiri yönelten sol siyaset, kimi örneklerde sosyal demokrat kimi örneklerde sosyalist bir kimliğe bürünmüştü. Ancak liberallerin sahte zaferini sona erdiren Avrupa solu değil faşist güçler oldu. Bunu da sol örgütleri ve tabanı ezerek gerçekleştirdiler. 1929 Buhranı faşist güçlerin kitlesel destek devşirmesinde şüphesiz etkiliydi; kriz esnasında oluşan atmosfer uyuyan toplumsal ve siyasal fay hatlarını tetikledi. Franco’nun muzaffer olması, Hitler’in iktidara yürüyüşü büyük bir felaketin kapıda olduğunu göstermişti. Maalesef demokratik ve sol güçler, faşist rüzgarın karşısında uzun süre direnemedi; sonrasını biliyoruz. Irk teorilerinin ve biyolojizmin muteber olduğu zaman aralığında anti-semitizm gibi daha köklü nefret ideolojileri bu yeni ‘bilimsel’ çerçevenin içine oturtuluyordu. II. Dünya Savaşında faşistlerin mağlubiyeti liberaller için mücadelenin kazanıldığına delil olarak gösterilse de mikro ölçekte faşizmin etkisi tamamen hiçbir zaman Avrupa’dan sökülmedi.

2014 sonbaharında Almanya’da Pegida’nın ilk eylemleri ile karşılaşıldığında bunu Avrupa’da yükselen sağın bir dışavurumu olarak hafifseyen bir eğilimi gözlemledik. Daha önceleri İsveç başta olmak üzere İskandinav ülkelerinde ve Doğu Avrupa’da yabancı karşıtı görüşlerin organize olmaya başladığına dair mebzul miktarda kanıt vardı. Tarihinde soykırım olan Almanlar ise politik doğruculuk gereği faşizmin hortlamasından uzun süredir endişe duyuyorlardı. Ancak bu endişeye rağmen Alman devletinin faşist örgütlenmeleri himaye ettiğine ilişkin bilgiler yakın zamanda etrafa saçıldı. Dresden’de küçük bir yürüyüşle başlayan Pegida eylemleri önce başka şehirlere oradan da kısa sürede Almanya’nın dışına sıçradığında hepimizin endişesi arttı. Avrupa’nın İslamileşmesine karşı mücadele verdiklerini iddia eden grupların bu motifi daha çok tabanını genişletmek için kullandığı aşikâr. Pegida ve ‘kardeş’ örgütleri, Avrupa’yı ‘hastalıklarından arındırma’ gibi faşist bir motto ile hareket ediyor ve gün geçtikçe de güçleniyor. Daha yaklaşık bir hafta önce Avusturya’da Nazi selamı ile yürüyen küçük kitle tıpkı Almanya’daki ‘kardeşleri’ gibi ‘biz halkız’ diye haykırıyordu. Faşizmin halkı organik bir bütün olarak gören ve kendinden olmayanı organizma dışına atmaya şartlanmış politik gramerine uygun bir biçimde hareket ediyorlar. Hedeflerinde yabancılar kadar çokkültürlülüğü savunan sol ve demokrat çevreler de var. Charlie Hebdo saldırısı sonrasında faşist güçlerin popülerliğinin arttığı da bir başka gerçek. Pegida UK facebook sayfası 12.000’den fazla beğenilmiş. Beğenenlerin yarısı İngiltere’den ve Charlie Hebdo saldırısı sonrasında sayı gözle görülür biçimde artmış durumda.

Almanya’da faşist örgütlenmelerin eylem yaptıkları bölgeler Müslüman halkın en az yaşadığı alanlar. Dolayısıyla nasıl anti-semitizm Naziler için siyasal projelerini gerçekleştirme uğruna kullandıkları bir manivela ise ‘Müslüman korkusu’ da şimdilerde benzer bir şey. Fransa’da Maria Le Pen’li Ulusal Cephe ile Macaristan’daki ya da Polonya’daki sağcıların ortak bir zemin üzerinden konuştuğunu iddia etmemiz pekala mümkün. Hemen hemen hepsi kendilerine yöneltilen ırkçılık ya da yabancı düşmanlığı eleştirilerini reddediyor. Sağda ya da solda olmadıklarını sadece Avrupa’daki köktenci Müslümanların artışına karşı çıktıklarını iddia ediyorlar. Danimarka’da Pegida benzeri bir oluşumun başını çeken ve daha önce göçmenlik karşıtı politikalarıyla bilinen Danimarka Halkın Partisinden aday olan Nicolai Sennels, eylemlerinin politik duruşla telif edilemeyeceğini, sadece endişeli Avrupalıların sesi olduklarını söylüyor. Bu ‘endişeli’ Avrupalı kategorisi aslında aşırı sağ hareketlerin kendilerini meşrulaştırma çabasının bir parçası.

Pegida başta olmak üzere Avrupa’daki faşist güçlerin yükselişini neyle açıklayabiliriz? Küresel kapitalizmin yaşadığı krizlerin net bir sonucundan mı bahsediyoruz? Tatmin olmayan, statü kaybı yaşayan, prekaryalaşan Avrupalılar faşizme mi kayıyor? Yaşadığımız sürecin kapitalizmin ve neoliberal iktisadın krizleri ile yakından ilişkili olduğu yadsınamaz. Özellikle küçük burjuvazi diyebileceğimiz kitlenin faşist sloganlara rağbet etmesi ekonomik dinamiklerle doğrudan bağlantılı. Ancak tanık olduğumuz şeyi sadece bununla açıklamak yazının başında sözünü ettiğim indirgemecilik hatasına yeniden düşmektir. Avrupa’nın yaşadığı yabancı korkusu ile mülteci korkusu birbirlerine eklemleniyor. Uzun süredir –bilhassa da 11 Eylül sonrasında- korku atmosferini yeniden üreten yayınlar, yorumlar ve analizler siyasi kaygıların kültürel zeminde ifade edilmesini tetikledi. Devletin güvenlik politikaları, faşizmin tam da istediği kolektif güvensizlik ruh halinin yaygınlaşmasına neden oldu. IŞİD ve benzeri örgütlerin katliamları ve bu örgütlere Avrupa ülkelerinden gerçekleşen katılımlar sağ akımların ayrımcı ve ırkçı argümanlarını kolaylaştırdı. Çokkültürlülük politikalarının ortak bir toplumsal vicdan yaratılmasına katkı yapacak düzeye ulaşamaması da ayrı bir sorun olarak karşımızda. Entegrasyon meselesinin kimi nereye ve ne için ‘entegre’ ediyoruz sorusunu sormadan işletilmesi mutabakatı değil ayrışmayı beraberinde getirdi.

ENTERNASYONAL MÜCADELE  

Bugün bir yanda faşist örgütlenmelerin organize ettiği yürüyüşler diğer yanda demokrat ve sol kitlenin anti-faşist etkinlikleri Avrupa’nın ana siyasi tartışma hattını belirliyor. Öngöremediğimiz herhangi bir kıvılcım Avrupa’daki aşırı sağın demokratik kazanımları yok edecek kadar güçlenmesine yol açabilir. Tam da bu noktada enternasyonal hale gelen aşırı sağ akımlara karşı enternasyonal dayanışma ağları kurmakla yükümlüyüz. Türkiye’deki sol ve demokrat muhalefet, ülke içindeki mücadeleyi sürdürürken uluslararası mecrada ırkçı, ayrımcı ve saldırgan akımlara karşı kayıtsız kalmamalı. Hep dediğimiz gibi kurtuluş yok tek başına!

Güven Gürkan Öztan – Birgün

 

Türkiye, dünyanın çöplüğü mü? Pelin Cengiz

Türkiye, bir haftadır Angola’dan gelen Kuito adlı radyoaktif atığa sahip tankerin sökülmek üzere Aliağa’ya getirilmesini tartışıyor. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası’nın, EGEÇEP (Ege Çevre ve Kültür Platformu), Aliağa Çevre Platformu, Foça Çevre ve Kültür Platformu gibi çevre koruma örgütlerinin geminin incelenmeden karaya alınmaması yönündeki uyarılarına rağmen, tankerin Aliağa’daki gemi söküm tesislerine yanaşmasına izin verildi. Ülkenin her köşesinde giderek artan çevre ve doğa krizlerimiz yetmedi, başkalarının çöpünü, radyoaktif atığını getirip yeni krizler, yaşamsal tehditler yaratıyoruz.

Hiçbir denetim yapılmadan girişine izin verilen Kuito’da Aliağa Gümrük Müdürlüğü Gemi Söküm Gümrük Muhafaza Kısım Amirliği personeli gözetiminde yapılan dört saatlik incelemeyle atığın “temiz” olduğu açıklandı. EGEÇEP Avukatı Arif Ali Cangı haklı olarak soruyor: 335 metre boyunda, 54 metre eninde, 10 katlı bir bina yüksekliğinde, 113 bin tonluk bir yüzer rafinerinin yüzlerce bölümünün tehlikeli atık içerip içermediği bu kadar kısa sürede nasıl tespit edildi? Bu kontrole güvenmek mümkün mü?

Türkiye’nin havasını, suyunu, toprağını, gemilerde çalışan işçisini bu şekilde tehlikeye atma yetkisini kim nereden alıyor belli değil. Geminin girişine izin veren herkesin sorumluluğu var. Petrol tankerinin gelişine ilişkin her şey tam bir skandallar zinciri.

Kuito, bugüne kadar sökülmek üzere Türkiye’ye gelen en büyük gemi. 1979’da faaliyete geçmiş. Günlük 100 bin varil ham petrol işleme ve 1,4 milyon varil depolama kapasitesine sahip gemi Angola devletine ait. Angola, 2000’den bu yana gemiyi ham petrol işlemek için kullanmış. Gemideki boru sisteminin tamamen petrol çamuruyla kaplı olduğu belirtiliyor. ABD’li radyasyon ölçüm şirketi Texcom’un raporuna göre, gemide olması gerekenden beş kat fazla radyoaktivite tespit edilmiş, daha detaylı inceleme yapılması gerektiği vurgulanmış.

Çevre Mühendisler Odası Başkanı Baran Bozoğlu, gemi söküm işlemiyle ilgili ihale sözleşmesinin 8. maddesinin gayet açık olduğunu söylüyor: “Angola Hükümeti ile Türkiye’deki yetkililer arasında yapılan anlaşmada, radyoaktif maddelerin Angola tarafından geri alınacağı belirtilmiş. Ancak, bunun için Türkiye’den yetkili otoritelerin yazılı belge hazırlaması gerekli. Şu ana kadar böyle bir çalışma yok.”

Hem ulusal hem uluslararası mevzuatta yapılması gerekenlerin uygulanmadığı çok açık. Bu hâliyle Kuito’nun ülkeye ne getirdiğini, geminin ne tür riskler barındırdığını bilmiyoruz. Geminin sökümüyle ilgili Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na herhangi bir resmî başvuru da yapılmamış. Geminin ülke karasularına girdiğinde denetime TAEK ve AFAD personelinin de katılacağı açıklandı ancak, dört saatte oldubittiye getirilen denetime bu kurumlardan kimse katılmadı.

İşin bir diğer ilginç boyutu şu: Türkiye, dünyanın en büyük hurda ithalatçısı. Hurda gemilerdeki başta asbest ve diğer tehlikeli maddelerin yarattığı kirliliğin ve insan sağlığına zararlarının anlaşıldığı 1980’lerden beri gemi sökümü işleri, Avrupa ve ABD’den Hindistan, Pakistan, Çin, Bangladeş ve Türkiye gibi ülkelere kaymış. Gemilerden çıkarılan hurda ağırlıklı olarak demir çelik sanayiinde kullanılıyor. Şu anda Akdeniz’de Türkiye’den başka büyük çaplı gemi sökümü yapan yok.

Diğer ülkeler, gemi sahibine ton başına 500 dolar veriyor. Türkiye’ye gelen Kuito gemisinin tonuna ise 250 dolar verilmiş. Bu geminin Türkiye’ye neden bu kadar ucuza satıldığı da izaha muhtaç. Dört saatlik incelemeyle “temiz” denen gemi, söylenenin aksine çok daha büyük miktarda radyoaktif kirlilik içeriyor olabilir mi?

Hele de resmî açıklamalar bu kadar yetersizken… Hele de Gaziemir’de bulunan kurşun fabrikası bahçesindeki radyoaktif atıkların kaynağını öğrenememişken, bu atıklar hâlâ bertaraf edilmemişken…

Türkiye’nin nükleer santrali “henüz” yok ama radyoaktif kirliliğin her türüne sahip. Nükleer santral kurulduğundaki Türkiye’yi düşünmek bile insanın içini karartıyor.

 

Pelin Cengiz – Taraf

Bir 2015’e neler sığar? – Karin Karakaşlı

Rakamların simgesel gücü öteden beri bilinir. Dinler, bu güçten kendi mistik etkilerinin artırmak için yararlanırken, ulus-devletler de ortak tarih bilincini belli günler üzerine inşa ederler. Bu bağlamda 2015, Ermeni Soykırımı’nın 100. yıldönümü olması hasebiyle, meseleyi her zamankinden daha yoğun olarak gündeme taşıyor.

Yüzyılın simgesel gücünü iyi bilen Türkiye devleti de, besbelli resmî inkâr politikasını daha incelikli rötuşlarla ortaya koymanın hazırlığında. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Mart 1915’te başlayıp 1916 yılının Ocak ayının sonuna kadar devam eden Çanakkale Savaşı’nın yıldönümünü, 24 Nisan’da anma hazırlığında. Bu vesileyle Türkiye’ye davet edilen 102 dünya lideri arasında, Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan da var.

Sarkisyan’ın 24 Nisan 2015’te, Erdoğan’ı Ermenistan’daki soykırım anıtında buluşmaya çağırması üzerine, Erdoğan da çok incelikli bir siyasi hamlede bulunmuş oldu. Öyle ya, Çanakkale’de Osmanlı ordusu saflarında yer alan Ermeni askerlerine gönderme yapan böylesi bir davete ne denebilir? Arka plandaki aşikâr niyeti bilince, elbette çok şey denebilir. Nitekim, Sarkisyan da cevabi mektubunda, Türkiye’nin tarihi saptırma araçlarını her geçen yıl ‘geliştirdiğini’ vurgulayarak, “Uluslararası barış çağrısı yaparken size tavsiyem, dünyaya Ermeni Soykırımını tanıması için bir mesaj göndermeyi de unutmamanızdır”  dedi. Yerevan’da yapılacak ‘Soykırım’ın 100. Yılı Anması’na Erdoğan’ı çağırdığını da hatırlatan Sarkisyan, “Bizde davete yanıt almadan, davet edilenin evine misafir olmak âdetten değildir” sözleriyle, manevrayı gördüğünü ilan etmiş oldu.

Yine bu dönemde, TBMM Başkanı Cemil Çiçek de konuya ilişkin olarak dünyanın pek çok ülkesinde ‘Ermeni lobisi’nin başlatacağı ataklara karşı, Türkiye’nin kapsamlı bir eylem planı yürüteceğini bildiriyordu.  “Elin oğlu, aslı olmayan bir soykırımı için 2015 yılını hedef alarak tüm dünyada bir kampanya yapıyor” diyen Çiçek’in, 2015’te Türkiye’nin ciddi bir karşı lobi faaliyeti yürütmesi gerektiğini ifade ettiği basında yer aldı.

Lobi ucubesini bir yana koyarsak, elimizde birbiriyle yarıştırılan kurban rakamları gibi bir utanç ve şu meşhur ‘tarihin tarihçilere bırakılması’ tezi var. Bilmem ki, bizler bu hayatta neler yaşadığımızı fala bakar gibi tarihçilere bakarak mı öğreniyoruz? Aile hikâyelerinin o kahredici, o vurucu gerçekleri tarihçilerin kurullarında değerlendirildikten sonra geçerli, soykırım da parlamentolarda kabul edildikten sonra hakiki mi olacak? Ne de olsa halen ‘asılsız Ermeni Soykırımı iddiaları ile mücadele’ gibi veciz bir tamlama var ve gerçek niyeti tercih edilen ifade kalıplarından daha iyi anlatan hiçbir şey de yok.

Beri yanda, ortaöğretimde okutulan tarih kitapları, hâlen inkâr politikasının taşlarını döşemekle meşgul. Ermeni halkına karşı nefret uyandıran düşmanca ifadeler, yaşanan bunca acıya karşın inatla varlığını sürdürüyor. ‘Kışkırtılmaya açık, ülkemizi bölmek isteyen, düşmanla işbirliği yapmış’ Ermeni imgesi zihinlere kazınırken, Ermeni halkının da emellerine ulaşmak için topyekûn bir yalan uydurduğu anlatılıyor. Dünyanın dört bir yanına dağılmış hâliyle varlığını koruma ve sürdürme mücadelesi veren Ermenilerin, toplu trans hâlinde yalan bir tarihi nasıl ve neden yarattığı tam bir muamma. Sonuçta, ortada tazmin edilemeyecek bir kayıp, telafi edilemeyecek bir yıkım var.

Ermenistan ve Diaspora’nın 2015 için hazırladığı ortak deklarasyona bakmak,  beklentinin ne olduğunu anlamak için yeterli. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu döneminde yapılan Ermeni Soykırımı’nı tanımaya ve kendi tarihiyle yüzleşmeye çağrılıyor. Tarihi hep birlikte yaşayıp yarattığımıza göre, aslında talep edilen, bir insanlık suçunun kabulü üzerinden farklı bir gelecek kurma umudu… IŞİD’in diri diri insan yaktığı, kafa kestiği bugünlerde, tarihe art niyetsiz, siyasetsiz temiz bir bakışın önemi daha da belirgin olarak ortaya çıkıyor. Gün gelecek, birileri de bizim bu zamanımızın kaydını tutacak. Ve koca bir insanlık olarak, çağdaşlarımızla birlikte bizden geriye hakikatin kalmasını istiyor olacağız. Aksi hâlde yaşadığımızı, bu kainat üzerinde var olduğumuzu kanıtlayamayız. Yalanın meşruiyeti yoktur ki, cürmü kadar yer yakar, yakarken de yok eder.

Bir 2015’e neler sığar diye bakıyorum. Açıkçası umutlu olmak için hiçbir sebep yok. Umut olmadan devam etmenin imkânsızlığı yüzünden, kayıt işlemime devam ediyorum. Sessizlerin, suskunların sesi duyulsun diye…

Karin Karakaşlı – Agos

Frank öldü yaşasın (Swiss) Frank!

2014-2015 sanat sezonunun açılışına yakın başladığım yazı dizisinde Montaigne’in “Denemeler”inden “Zenginlik bize ne iyilik eder, ne kötülük. Her ikisi için de malzeme verir bize.” alıntısına yer vermiş, İncil’den ise “Kötülüklerin kökeni varlık (para) hırsıdır.” (Timothy 6:10) satır arasını yazıma almıştım. İnsanın para ile nasıl sınandığını ve bu sınavı vermekte ne kadar beceriksiz olduğunu, paranın modern zamanlardaki anavatanı İsviçre’den bir çağdaşımız da gündeme getirmiş. Komedyanın sızlata sızlata gülümseten tarzını hoyratça kullanan Friedrich Dürenmatt, beş nesildir bankacılık adı altında her türlü cürümü işleyen bir şebekeyi deşifre ediyor “5. Frank”ta.

13

Alt tabakadan iki kurnazın kısa yoldan zengin olmak umuduyla kapısının önünde aç kediler gibi bekleştikleri, Frank Bankası’nın bir anda yüce gönüllülük göstererek kendilerini içeri buyur etmesiyle başlıyor, oyun. Oysa “kıymetlimiz” insanın ruhuna bir kez işlemeye görsün, onu önce köleleştiriyor sonra yok ediyor. Dürenmatt, 5.Frank’ta bu hazin hikayeyi çılgın bir grotesk lezzette sunuyor. Tükene tükene eğleniyorsunuz…

Dünya prömiyeri 19 Mart 1959’da Zürih Tiyatrosu’nda gerçekleştirilen ve ülkemizde farklı gruplarca yorumlanmış olan 5.Frank’ı bu sefer “Tiyatro Adam” izleyici ile buluşturmuş. Müzikli tiyatro formundaki eseri dilimize kazandıran Tahsin Saraç’ın metnine can veren rejisör Fatih Koyunluoğlu olmuş. İki perdelik oyunun, yardımcı yönetmenliği ve dramaturgluğunu Bilgesu Kasapoğlu üstlenmiş. Tiyatro Adam’ın 5.Frank yorumunu Afife Jale Sahnesi’nde 29 Ocak’taki temsillerinde izleme fırsatı buldum. Metnin amaçladığı acı-tatlı ifade biçimini özüne sadık kalmayı tercih ederek ama başarıyla sunmuşlar.

Print

Oyundaki tempo ve enerji her an çok yüksek. Bunda koreografide Esra Yurttut’un olduğu kadarıyla müzik direktörü Çağrı Beklen’in de rolü çok büyük belli ki. Performansta, birçok çoksesli korale yer verilirken, farklı duygu ve renkte solo şarkılar da yer alıyor. Ama müzikal açıdan en dikkat çekeni tüm oyuncuların hepsinin birbirinden farklı en az bir müzik aletini sahnede icra ediyor olması. Bu zahmetli efora kalkışmışken oyunculara şan koçluğu yapılmamış olmasını kasıtlı bir reji tercihi olarak yorumladım. Karakterler müzikallerde oldukları gibi oyunculuklarını terk edip şarkıcılık gösterisi yapmıyorlar. Bunun yerine kendi karakterlerinin iç dünyalarının bir uzantısı olarak şarkı söylüyorlar, kendilerince. Seyirciye değil kendine söylüyorlar. Bu nedenle titrek, çelimsiz, amatörce belki ama bir o kadar da insanca… Bu fikri beğendim doğrusu…

Dekor ve kostümleri tasarlayan Şirin Dağtekin Yenen’in özellikle “maskeleri” kullanıma biçimi, aramızda suçlular dolandığını bilmek ve bunu kanıksamış olmamız adına düşündürdü beni. Kalabalık bir kadroyla sunulan temsilde, oyuncular geniş bir yelpazede duygusal geçişler sergilerken, komedinin kaldıracağı düzeyde “büyük” oynadılar. Akustik performansları salonun her köşesini dolduracak seviyede etkindi. Bitmez tükenmez bir enerji, koreografi bütünlüğü, koral entonasyon ve senkronizasyon, enstrüman yorumu ve elbette duygusal zenginlik içeren bir oyunculuk ile sahne kadrosu iyi bir sınav verdi. Deniz Özmen’i de “bir çıt” daha çok beğendim galiba…

Eğlenceli bir akşam geçirmek ve paranın merkezinde yaşayan bir İsviçreli’den paraya dair sağlam bir eleştiri deneyimlemek için Tiyatro Adam’ın Şubat ayı programını takip edebilirsiniz…

Sanatla ve barışla kalın…

 

Linkler ve Kaynakça:

Montaigne: http://yesilgazete.org/blog/2014/09/13/denemelere-deginmeler-1-duzen-kiziltan-yuceil/

Dürenmatt: http://tr.wikipedia.org/wiki/Friedrich_D%C3%BCrrenmatt

Tiyatro Adam: http://www.tiyatroadam.com/yeni-oyun-5-frank

 

Uçurtma Avcısı – Khaled Hosseini (Halit Hüseyni)

Emir ve Hasan aynı evde büyüdükleri, aynı annenin sütünü emdikleri ve arkadaş oldukları halde aralarında uçurum vardır. Emir zengin bir işadamının, Hasan ise onun hizmetlisinin oğludur.

Emir’in kazandığı bir uçurtma yarışması sonunda hayatları onarılmayacak biçimde değişir. Hasan, Emir için geri adım atmazken, Emir kaçar ve Hasan’ı kaderi ile baş başa bırakır.

Emir kendi korkaklığından ve Hasan’ın başına gelmesine sebep olduğu şeyden dolayı utanç duyar. Ama bununla yüzleşmek yerine Hasan’ı bir daha görmemek için hırsız gibi göstermeye çalışır. Hasan, babasıyla birlikte yanlarından ayrılır. Sovyet işgaliyle birlikte Emir’in babası her şeyini kaybedince, Amerika’ya göç etmek zorunda kalırlar. Emir böylece her şeyi geride bıraktığını düşünür, ülkesini, vicdan azabını, Hasan’ı…

 Uçurtma_Avcısıkhaled-hosseini_206673

Ancak yıllar sonra Afganistan’dan bir telefon alır ve Hasan’ın başının tehlikede olduğunu öğrenir. Sovyetler gitmiştir ama Taliban rejiminin karmaşası yaşanmaktadır. Çocukluğunda yaşananlar için çektiği vicdan azabı dindirmek için Emir, Afganistan’a geri döner.

Hasan ölmüştür fakat Sohrab adında bir oğlu vardır. Emir ya Sohrab’ı kurtarıp babasına olan borcunu ödeyecektir ya da bir kez daha arkasını dönüp kaçacaktır.

Uçurtma Avcısı 2007 yılında filme de çekilmiştir. Türkiye’deki ilk baskısı ilgi görmemiş ve raflarda unutulmuşken ancak filme birlikte yeni baskılara ve popülariteye kavuştuğunu belirteyim.

Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.

http://www.uzmantv.com/ucurtma-avcisi-romaninin-konusu-nedir

 

Mehmet Fırat Pürselim

mehmet-fırat-pürselim

2 Merkez Bankası 2 siyasetçi

Erdoğan ile Merkez Bankası (TCMB) arasındaki faiz çekişmesine Alexis Çipras ile Avrupa Merkez Bankası (ECB) arasındaki çekişme eklendi. Konunun yabancısı için izlemesi ve karşılaştırması zor bir durum. Merkez bankaları bağımsız olmalı mı? Fiyat istikrarı tek hedef olabilir mi? Seçilmiş siyasetçiler mi yoksa atanmış ve bağımsızlaştırılmış merkez bankaları mı haklı?

Çipras’ın ECB eleştirisi teknik ve ahlaki düzlemlerde oldukça haklıyken, Erdoğan’ın TCMB eleştirisi bir o kadar haksız.   Erdoğan neden haksız? Haksız çünkü fiyat istikrarını (düşük ve durağan enflasyon) kanun çıkararak TCMB’ye misyon olarak veren kendisidir. Öyle ki, TCMB bu hedefe (enflasyon hedefine) ulaşmak için istediği politikayı uygulamada bağımsızdır. Faiz de en önemli silahıdır. Ekonominin ısınmaya başladığını hissettiğinde faizi yükseltir, durgunluk belirtisinde faizi düşürür. Üretimin belli bir patikada seyrediyor olması makroekonomik dengeler için önemldir. Erdoğan, eğer faizin yüksekliğinden yakınıyorsa, yapacağı şey şikayet etmeyi bırakıp hala kontrolü altında tuttuğu meclisten çıkaracağı bir kanunla TCMB’nin bağımsızlığını sonlandırabilir. Ama gerçekten bunu yapabilir mi? Seçimden önce hiç yapamaz. Yapamayacağı şeyi tekrar tekrar önümüze getirmesini kendine “mağduriyet” sığınağı inşa etmek gayreti olarak görmek gerekir.  Seçim öncesi demek istediği aslında şöyle birşey: “ah şu TCMB yönetimi olmasaydı, faizler inseydi, ben ülkeyi ne kadar hızlı büyütürdüm, ne kadar çok istihdam yaratırdım. Ama izin vermiyor vicdansızlar”. Yerseniz.

Bir önceki başkan Durmuş Yılmaz’a “haddini bildirmeye” çalışırken de haksız Erdoğan. Durmuş Yılmaz kadar Erdem Başçı’da kendilerine verilen görevi layıkıyla yerine getirmiş parlak bürokratlardır. Hükümete seçimleri kazandıran ekonomi politikaları ise, ki Erdoğan her seçim meydanında bunu savunuyor, bu başarıda Erdem Başçı (Durmuş Yılmaz), Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’in katkıları tartışılmazdır. Ülkede bunca şey olup biterken finansal piyasaların görece sakin kalmış olması da yönetimde bu kişilerin kalmış olmasındandır. Böylesi bir değerlendirme, hükümetin ekonomi politikasının şartsız kabulü anlamına gelmez. TCMB’nin izlediği politikaların emekçiden, doğadan yana olup olmaması ayrı bir tartışmadır.

Şimdi, neo-klasik iktisadın yani egemen güçlerin iktisadi anlayışının bir ürünü olan “bağımsız merkez bankası” fikrini değerlendirebiliriz. Merkez bankası bağımsızlığı yüksek ve düşürülemeyen enflasyona çare olarak önerilmiş kurumsal bir çözümdür. Enflasyonla para basımı arasında sıkı ilişki vardır. Ekonomide yeralan her aktör kazancını maksimize etmek amacıyla ürettiği ya da sahip olduğu malın fiyatının gelecekte ne olacağını bilmek ister. Herkesin bir fiyat beklentisi vardır. Bu beklentiler güncel gelişmelerden etkilenir, özellikle hükümetin ekonomi politikalarından. Hükümetler malum sebeplerden dolayı açıktan para basmaya meyillidir, özellikle seçim öncesi. Seçimlerden kaynaklı dalgalanmayı önlemek, yani enflasyon yaratacak para basımını engellemek ancak merkez bankasını siyasetten bağımsızlaştırmakla mümkün. Bir türlü sözlerinde duramayan siyasetçiler kaybettikleri itibarlarını, ve inandırıcılıklarını merkez bankasını bağımsızlaştırarark geri kazanmaya çalışırlar. Bağımsızlaşmış merkez bankalarıyla beklenmeyen enflasyon riskiyle karşılaşma olasılığı düşer, bu da enflasyonu düşük ve durağan bir düzeye indirir. Bankaya yapılacak her tür müdahale bankanın inandırıcılığını zedeler, enflasyonu belli bir düzeye (enflasyon hedefi) çekmeye çalışan bankanın işini zorlaştırır. Başka ülkelerde siyasetçilerin para politikası konusunda kamuoyu önünde konuşurken oldukça temkinli olmalarının sebebi de budur.

Bir merkez bankası fiyat istikrarından başka hiçbirşeyi dert etmemeli mi? başka hedefler ne olabilir. Bağımsız da olsa fiyat istikrarı yanında çıktı açığı ve/veya istihdam düzeyi gibi hedefleri olan bankalar da mevcut dünyada. Bu hedeflere başkalarını eklemek teorik olarak mümkün, mesela biyokapasite açığını asgari düzeyde tutmak gibi.

Çipras’ın AB’nin gündemine taşıdığı sorun da budur. Çipras, mevcut kemer sıkma politikalarıyla Yunansitan ekonomisinin bırak toparlanmayı daha da çöktüğü tespitini yapıyor. Sayılar da bunu doğruluyor zaten. Borcum borç, ama bu şekilde istesem de ödeyemem diyor. Öncelikle bir soluk alayım, çöken ekonomimi toparlayayım, yüksek büyüme dönemlerinde daha fazla, düşük büyüme dönemlerinde daha az biçimde borçlarımı ödeyebileceğim bir düzenleme istiyorum diyor. Haklı olarak. Bugün AB’yi yönetenler de bundan başka çıkışın olmadığını gayet iyi biliyorlar aslında da tek dertleri Yunanistan’a verilecek tavizin diğer ülkeleri de (İspanya, Portekiz, İtalya) kapıda sıraya dizeceğinden korkuyorlar. Oysa korkunun ecele faydası yok. Syriza’nın galibiyetini ilan ettiğini an AB’de oyunun kuralları değişti. İspanya’da Podemos’un, İrlanda’da Sinn Fein’in başarıları bu gerçeği daha da belirginleştirecek sadece. ECB son günlerde oldukça ilginç açıklamalar yapıyor Yunanistan ile ilgili. Alışık olmadık derecede Almanya’nın politikalarına angaje bir çizgide Yunanistan’ı tehdit eden kararlar alıyor. Ve misyonunu ve sahip olduğu araçları kötüye kullanıyor.

Erdoğan eğer kızacak merkez bankası arıyorsa TCMB’yi bırakıp ECB’ye baksın. AB’nin büyük başları tarafından mağdur edilen Yunanistan’a yardım elini uzatmalı, ECB’nin almaya yanaşmadığı Yunan tahvillerinin bir kısmını almalıdır. Kendini konumlandırmaya çalıştığı pozisyon, ya da en azından komşuluk bunu gerektirmez mi?

 

Ahmet Atıl Aşıcı

Çanakkale dağları, kıyıları ve köyleriyle doğa talanına karşı birlikte – Güneş Dermenci

Yemyeşil kıyılarında ve dağlarında birbiri ardına ortaya çıkan altın madeni, kömürlü termik santral ve kirli sanayi projelerine karşı büyük bir mücadele veren Çanakkale’de doğa talanı bu kez Doğalgaz Kombine Çevrim Santrali olarak baş gösterdi.

Borusan Ezine Elektrik Üretim San. ve Ticaret AŞ; Kumburun köyünde denize 10 metre mesafede, 600 Megawatt mekanik kurulu gücünde Doğalgaz Kombine Çevrim Santrali yapmak istedi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, projenin ÇED sürecini durdurma kararı verdi. Projenin 5 Şubat perşembe günü yapılacağı duyurulan ÇED halkın katılımı toplantısı iptal edildi.

14

Çanakkale Çan ilçesindeki Karadağ’ın eteklerinde altın aramak isteyen şirketlere karşı birleşerek büyük bir doğa direnişi başlatan; geçtiğimiz hafta davullu zurnalı eylemleriyle Koza Altın’a ÇED toplantısı yaptırmayan köylülerin zaferi hala konuşulurken, tehlike sinyali bu kez deniz kıyısından; Ezine’nin Kumburun köyünden yükseldi. Borusan Ezine Elektrik AŞ; Kumburun köyünde işletmeyi planladığı doğalgaz kombine çevrim santralinin proje alanı olarak; 1/100 bin ölçekli Balıkesir Çanakkale Çevre Düzeni Planında ‘ağaçlandırılacak alan ve tarım alanı’ olarak gösterilen 22 hektar büyüklüğünde bir alan belirledi. Ege Denizi’nin hemen kıyısında kurulmak ve doğalgazdan elektrik enerjisi üretilmek istenen, gerekirse kömür de kullanılacak santralde, soğutma sistemi olarak deniz suyunun kullanılacak olması; deniz ekosistemi, turizm ve balıkçılık faaliyetleri açısından da büyük bir tehditti.

Hayvanlar ve Zeytin Ağaçları için tehlikeli

Kumburun köylüleri bölgede kurulması planlanan doğalgaz kombine çevrim santralinin sağlıkları kadar hayvanları ve zeytin ağaçları için de tehlike yaratmasına tepkiliydi. Proje sahası olarak belirlenen alanda çok sayıda zeytin ağacı bulunuyor. Köy geçimini zeytincilikten sağlıyor. Projenin hayata geçmesi halinde açığa çıkacak zehirli gazların zeytin ağaçlarına, Ayvacık ve Ezine’ye etkisi olacağı kadar, Çanakkale’nin meşhur rüzgarıyla Kumburnu’nun karşısında yer alan Bozcaada’ya kadar ulaşacak olmasından dolayı ada da endişeliydi.

Kumburun ve çevresindeki köyler; 5 şubat perşembe günü yapılacağı duyurulan doğalgaz kombine çevrim santrali ÇED halkın katılımı toplantısını “yaptırmamaya”, Çan’ın Dondurma ve Karadağ köylerinde olduğu gibi şirketi davullu zurnalı protesto etmeye hazırlanıyordu ki; ÇED toplantısı iptal edildi.

Çanakkale Valiliği’nin 2013 yılında; Borusan Ezine Doğalgaz Kombine Çevrim Santrali projesinin kurulması ile ilgili olarak Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne olumsuz görüş bildirdiği; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın da bu karara istinaden, ÇED yönetmeliği gereği projenin ÇED sürecini durdurduğu öğrenildi.

Kumburun köyü için tehlike şimdilik geçti; ancak köylüler temkinli… Çanakkale Çevre Platformu projeyi öğrenir öğrenmez Kumburun köyüne gitti, köylülere bilgilendirme toplantısı düzenledi. Toplantıya katılım oldukça yüksekti. 150 haneli Kumburun köyünün muhtarı Mehmet Sert; köyün enerji santrallerine karşı olduğunu; sağlıklı yaşam haklarını şirketlere karşı hep birlikte savunacaklarını, ÇED toplantısı için köye gelmeleri halinde; Dondurma’da olduğu gibi santral istemediklerini davulla zurnayla herkese duyuracaklarını söyledi. Geçimini zeytincilik ve hayvancılıkla sağlayan köylülerden; “Kimseye bu kahvehanede ÇED toplantısı yaptırmayız, gerekirse kapıları kapatır, içeri almayız. Ağaçlarımızı kesmelerine, havamızı kirletmelerine, bizi kanser etmelerine izin vermeyiz.” sesleri yükseldi.

13

Çanakkale Çevre Platformu eski dönem sözcüsü, İl Genel Meclisi Üyesi Hicri Nalbant; enerji santrallerinden çıkan gazların asit yağmurları şeklinde doğaya ve insan sağlığına zarar vereceğini, rüzgarlarla tüm bölgeyi etkileyeceğini anlatırken; “Çanakkale’de, kentin ihtiyacından 3 kat fazla enerji üretiliyor. Bölgenin yeni bir enerji santraline ihtiyaç yok. Türkiye’nin en büyük çimento fabrikası da burada zaten, bir kirli sanayi daha kurulacak olursa; ne kültür kenti olabilir burası, ne de turizm… Kumburun; bu bölgenin geçiş noktası gibi, santral kurmalarına ve buradan geçerek ilerlemelerine izin vermeyin.” dedi.

Çanakkale Çevre Platformu Dönem Sözcüsü Prof. Dr. Türker Savaş; doğalgaz kombine çevrim santralinin işleyişi ve faaliyete geçmesi durumunda bölgedeki zeytinciliğe, tarıma ve deniz ekosistemine vereceği zararları anlattı; köylülerin sorularını yanıtladı.

Köylüler yazın denize girdikleri, zeytin yetiştirdikleri, yaşadıkları bölgede enerji santraline karşı olduklarını ve gerektiği takdirde sonuna kadar birlikte karşı çıkacaklarını anlattı. İsmail Güler “Enerji üretmek istiyorlarsa rüzgardan faydalansınlar. Biz doğalgaz kombine çevrim santrali de termik santral de istemiyoruz. Eğer santral yapmak için ağaçlar kesilir ve ben buna engel olmak için bir şey yapmazsam, ömür boyu vicdan azabı çekerim; sonuna kadar direneceğiz.”dedi.

Hamza Özkan, “Termik santral için ağaçlarımızı kesmelerine, doğaya zarar vermelerine izin vermeyiz”. derken;
65 yaşındaki Mevlüt Güner; Çan’daki termik santral yüzünden Bayramiç’in elmaları yiyebiliyor muyuz? Üzerlerinde kara lekeler… Kestaneler kuruyor, seramik fabrikasından da ekinlere şakır şakır toz yağıyor. Biz köyümüzde santral istemiyoruz, diye tepki gösterdi.

Eğer Ezine Doğalgaz Kombine Çevrim Santral projesinin ÇED halkın katılımı toplantısı iptal olmasaydı; Kumburun köylüleri, komşu köylerin ve çevrecilerin de desteğiyle eylem yapacak, şirket yetkililerini kahvehaneye almayacaktı. Kumburun şimdilik rahat bir nefes aldı ancak her an beklemede ve doğa talanına yol açacak herhangi bir projeye karşı direnmeye hazırlıklı.

16

Geçtiğimiz hafta davullu zurnalı eylemle 7’den 70’e kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk yüzlerce köylünün Dondurma’da buluşarak ÇED toplantısını yaptırmaması, köy meydanını önce direniş sonra şenlik alanına çevirdiği dayanışması herkese örnek oldu, umut verdi. Kazdağları’ndan Ağı Dağı’na, Karadağ’dan Bozcaada’ya doğa savunmasıyla ulaşan dayanışma rüzgarları dağları aştı; denize indi. Çanakkale dağlarıyla, kıyı şeritleriyle, köyleriyle doğa talanına karşı birleşti.

Bu yazı gunesinenerjisi.wordpress.com/ dan alınmıştır

12 Güneş Dermenci

 

Güneş Dermenci