Ana Sayfa Blog Sayfa 3720

Filiz Yavuz: “Nükleer teknolojik bir mesele değil, yaşamsal bir kararın ta kendisi”

Filiz Yavuz
Filiz Yavuz

Çernobil felaketinin yirmi dokuzuncu, Fukuşima felaketinin dördüncü yılında Türkiye nükleer santrallere sahip olmak planlarına gözü kapalı bir şekilde devam ediyor. Yaklaşık kırk yıldır gündemde olan Akkuyu nükleer santral projesi için verilen ÇED onayı uzmanlar tarafından sert bir şekilde eleştirilirken santralın temelinin gelecek yıl atılması bekleniyor. Ancak Akkuyu’nun Türkiye’nin en uzun  mücadelelerinden biri olduğunu unutmamak gerekiyor. Yani mücadele saha bitmedi ve bu iş o kadar da kolay değil.

Gazeteci Filiz Yavuz, yeni yayımlanan kitabı Beni “Akkuyu”larda Merdivensiz Bıraktın”da işte bu mücadeleyi anlatıyor. Can Yayınları inceleme serisinden çıkan kitabı ben bir solukta okudum. Türkiye’de yıllardır süren nükleer karşıtı mücadeleyi konunun aktörlerinin değerlendirmeleriyle ele alan ve bilim insanlarının görüşlerine yer veren kitapta, kendinizi bir Akkuyu’da bir Sinop’ta buluyorsunuz. Hatta ilk kez 2014’te Fukuşima kazasının yıldönümünde  Yeşil Düşünce ve Nükleersiz.org davetiyle Türkiye’ye  gelen, benim de gönüllü tercümanlığını yaptığım Fukuşima Tanığı Japon gazeteci Toshiya Morita da kitapta karşıma çıkıyor: “Biz nükleer santralı hiç istemedik,  fakat söz hakkını siyasetçilere bıraktık. İşte bu yüzden bütün bu sorunları yaşadık. Ama artık kendi kaderimizi kendimiz tayin etmek istiyoruz.”

Bu kitabı yazdığı için Filiz’e bir kez daha teşekkür ediyorum. İşte Filiz Yavuz’la Yeşil Gazete için yaptığımız söyleşi…

Beni “Akkuyular”da Merdivensiz Bıraktın’ı oluşturan koşullar neydi? Niçin bu kitabı yazmaya ihtiyaç duydunuz?

akkuyularda
Beni “Akkuyu”larda Merdivensiz Bıraktın, Filiz Yavuz, Can Yayınları, 2015

Aslında ilk neden gazeteci olarak Nükleer enerjiyle ilgili haber yaparken takıldığım noktalarda sayfalarını karıştırıp aradığım bilgiyi bulabileceğim bir kaynağa ihtiyaç duymamdı. Bu kaynağın bilim insanları ya da teknik insanlar tarafından değil de gazeteci gözüyle yazılmış olması, anlaşılırlık ve akıcılık açısından tercihimdi. İnternet ortamında elbette pek çok makaleye erişim mümkün olsa da elimin altında meselenin tüm yönlerini anlatan, geçmişe referans veren, saha çalışması içeren ve nükleer karşıtı harekete de az da olsa değinen bir kitap yoktu. Ekoloji gazetecisi arkadaşlarım da ısrarlarıma rağmen böyle bir kitap yazmayınca, mecbur kaldım. Yani aslında bu kitabı öncelikle kendi ihtiyaçlarımdan yola çıkarak yazdım.

İkinci neden ise AKP dönemindeki nükleer politikaları ve bunun paralelinde nükleer karşıtı hareketi dili geçmiş zamanla değil, tam da bu dönem bitmeden şimdiki zamanla anlatmak istememdi. Çünkü bir dönemi ancak yaşandığı zamanda değiştirme şansına sahip olabiliriz.

Üçüncü neden ise yürütülen nükleer enerji tartışmalarının verimli olmadığını düşünmemdi. Bence bu tartışmalar iktidar diliyle, onun sunduğu argümanlarla ve onun çizdiği sınırlar içinde yapılıyor. Zira nükleer gibi teknolojik bir mevzuyu yaşama hiç değmeyen argümanlarla tartıştırmak fayda sağlamıyor, bu da iktidarın işine geliyor.  Kitap tam da bu sebeple nükleer meselesini istihdam, dışa bağımlılık, pahalılık vs. üzerinden değil de yaşam üzerinden; yani kaza riski, bir türlü çözülemeyen atık sorunu ve demokrasi meselesi üzerinden tartışmayı öneriyor.

Bu kitabı yazarken amacım meseleyi oldukça şeffaf bir biçimde ortaya koymaktı. Çünkü nükleer meselesinde ancak gerçekler olduğu gibi anlatıldığı zaman, siyasetçilerin ve siyasete soyunmuş bilim insanlarının yönlendirmelerinden, nükleer karşıtlarının bilerek ya da bilmeden kullandığı abartılı cümlelerden kurtularak “nükleere evet mi hayır mı” ikileminde karar verilebileceğine inanıyorum.

Oldukça değişik bir kitap ismi, meseleyi niçin “kuyu” üzerinden aldınız?

Kitabın ismini Münir Nurettin Selçuk’un “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın” eserine atıfla seçtim. Zira bence tam anlamıyla  bir kuyuda merdivensiz bırakılma halidir yaşanan. Üstelik balçık dolu bu kuyunun dibini de görmek mümkün değil. Akkuyu için 40 yıldır süren ve kelimenin tam anlamıyla ömür tüketen bir nükleer ısrardan ve nükleer karşıtı süreçten söz ediyoruz. Sanırım bunu anlatabilecek en iyi metafor kuyuydu.

Peki sizce kimler bu kitabı okumalı ya da bu kitap kimlere hitap ediyor?

Nükleer enerji teknik olarak algılandığı için insanlar bu meseleye karşı önyargılılar. Öyle ki kitapta formül bulacağını düşünen bile olmuş. Oysa nükleer teknolojik bir mesele değil, yaşamsal bir kararın ta kendisi. Dolayısıyla kitap nükleer meselesini merak eden herkesin anlayabileceği bir biçimde yazıldı ve öncelikle bu meseleyi merak eden herkese diyecek bir sözü var. Zaten bu topraklarda yaşayan insanların yabancı olduğu konular değil bunlar. İnsanlar Çernobil’i, Çernobil’den sonra kameraların karşısında çayların radyasyonsuz olduğunu ispatlamak için çay içen dönemin sanayi bakanı Cahit Aral’ı hatırlar. İşte onlar var kitapta. Hiç şüphesiz nükleer karşıtlarına da hitap ediyor, zira kitap biraz da tartışma ve algı biçimini değiştirmeyi öneriyor.

Gazeteci gözüyle gerek Akkuyu’da gerekse Sinop’ta görüşmeler yaparken nükleer mücadelesinin Türkiye medyasına doğru ve eksiksiz yansıdığını ya da aksini düşündünüz mü?

Nükleer enerji siyasi bir mesele. Dolayısıyla gazetelerin nükleer enerjiye bakış açıları iktidarın konumuna göre zaman içinde değişiyor. Ama son dönemde, özellikle ana akımı temsil eden gazetelerde ekonomi sayfalarında yer alan nükleerle ilgili haberlerin hep iktidarın diliyle yazıldığını söyleyebilirim. Nükleer karşıtlarının eylemleri ve söylemleri, yapılan eylemin ve üretilen söylemin çarpıcılığına göre ya da sayfanın editörünün nükleer hassasiyetine göre zaman zaman kendine yer buluyor. Genellikle kısa haberler oluyor bunlar. Ama Greenpeace’in eylemleri renkli  olduğundan genellikle iki satır yazıyla fotoğraf açılıyor. Yerellerde süren mücadeleyle ilgili ise basını takip ederek fikir sahibi olmanın pek kolay olmadığını düşünüyorum. Zaten kaç gazetenin ekoloji muhabiri var ki? Ya da kalmış ki?

Ama şunu da unutmamak gerek ki Çernobil’den sonra Doğu Karadeniz’de üretilen çaylardaki radyoaktivite oranının yüksek olduğunu, ODTÜ’den Prof. Dr. İnci Gökmen ve arkadaşlarının raporuyla birlikte kamuoyuna duyuran da basın olmuştu.

Kitabı yazarken veya yazdıktan sonra nükleer karşıtlarından herhangi bir tepki aldınız mı?

Kitabı yazarken gerek yerellerde gerek metropollerde pek çok nükleer karşıtıyla konuştum. Hepsi destekledi bu çalışmayı. Yerellerde “bu işleri fazla kurcalama bak, mesele yukardan bağlanmış. Biz ne desek sen ne yazsan faydasız” diyenler oldu. Yazıldıktan sonra da herhangi bir olumsuz tepkiyle karşılaşmadım, en azından şimdiye kadar.

Kitabın hayatımızda neyi değiştirmesini arzu ediyorsunuz?

Bir kelebeğin kanat çırpışının kilometrelerce ötede fırtınaya neden olabileceğine dair teoremler var elbet ama, ben tek bir kitabın koca nükleer meselesini çözmeye muktedir olacağını düşünmüyorum açıkçası. Keşke kendi yaşamlarını ilgilendiren kararların saray tarafından değil de kendileri tarafından alınmasını talep eden, bunun için baskı yapan insanların sayısı artsa da bunda da kitabın ufacık bir payı olsa! Ama öncelikle nükleerin teknolojik ve anlaşılmaz bir mesele olduğuna dair önyargıların kırılması benim için yeterli. Elbette iki nükleer santral yapılması planlanan memlekette nükleer enerji tartışmalarının daha yüksek sesle, ama doğru bağlamlarla yürütülmesine katkı sunmasını isterim.

 

filizFİLİZ YAVUZ, 23 Kasım 1981 yılında Eskişehir’de doğdu. Nükleerin ne demek olduğunu 1999’da girdiği İstanbul Üniversitesi’nde öğrendi ve nükleer karşıtı oldu. Belki de bu yüzden ekoloji alanında çalışmayı seçti; çeşitli dergi, gazete ve televizyon kanallarında muhabirlik ve editörlük yaptı.

2008’de Marmara Üniversitesi’nde gazetecilik yüksek lisansına başladı. İstanbul ve Madrid örnekleri üzerinden kent kültürü ve gazetecilik ilişkisini inceledi. Tezin Madrid ayağını yazmak üzere “Universidad Complutense de Madrid”den davet aldı. Yaklaşık 1 yıl Madrid’de kaldı. Tezini 2011’de savundu. 2012’de yine Marmara İletişim’de gazetecilik doktorasına başladı. Halen “AKP döneminde nükleer karşıtı hareketin gazetelerdeki yansıması” konulu doktora tezini yazmakla, bir de Deniz’e bakmakla meşgul.

Röportaj: Pınar Demircan (Yeşil Gazete)

8 – 9 – 10 Mayıs’ta Kazdağları’nda buluşalım – Güneş Dermenci

Bundan yüzlerce yıl önce, dünyanın ilk güzellik yarışması Kazdağları’nda yapılır. Mitolojiye göre, Tanrı Zeus; Athena, Hera ve Afrodit arasından en güzel Tanrıçayı seçmesi için Paris’i görevlendirir. Paris, Afrodit’i seçer; altın elmayı ona verir. Yıllar geçer, elma artık sadece güzelliğin değil; artık o bölgenin de simgesidir. Geçmişi gibi zengin endemik bitki türleri, biyolojik çeşitliliği, eşi benzeri olmayan renkleri, havası, bereketli suları, güneşin yansımasıyla başlayan ışık oyunlarıyla masalları andıran Kazdağları; sadece Türkiye’nin değil dünyanın da en önemli miraslarından biridir.

78.çadırını al gel.kaz dağları buluşması.yeşil gazete

 

Günün birinde, Homeros’un bin pınarlı İda’sının yüzlerce yıllık hikayeler saklayan bereketli topraklarında, doğanın mucizevi şifasına tanık dağlarında siyanürle altın aramak isteyen madenci şirketler çıkagelir. Köylüler ne sularını, ne topraklarını ne de elma ağaçlarını vermeye niyetlidir. 7’den 70’e bütün köy halkı, altın şirketlerinin karşısına dikilir. Masal bu ya; “Bir varmış, bir yokmuş” diye başlarken, bir gün gerçekten “yok olmasın” diye, Kazdağları’nın anlattıklarına kulak vermek gerekir. Ne de olsa İda’nın bin pınarı tılsımlı; elması altından değerlidir.

Mitolojide ilk güzellik yarışmasının yapıldığı yer olarak geçen Çanakkale’nin Bayramiç İlçesi, Evciler Köyüne 5 km mesafedeki Ayazma; güzelliğinde bu kez yaşam savunucularını bir araya getiriyor. 2. Kazdağları Buluşması için geri sayım başladı. İlki hafızalarda oldukça renkli görüntüler, çevre sorunlarına ve mücadelesine dair önemli bilgiler, Kazdağları’nın altından daha değerli olduğuna vurgu yapan mesajlar bırakan buluşmanın ikincisi; 8 – 9 – 10 Mayıs’ta Ayazma’da. Kazdağları’na has göknarları, baharın gelişini müjdeleyen coşkun suları, şehir telaşından, gürültüden uzak temiz havası ve mitolojiden günümüze taşıdığı masallarıyla Ayazma; şimdi yeniden keşfedilmeyi bekliyor doğa tutkunlarınca. Her neredeysen 8 Mayıs’ta Ayazma’ya doğru düş yola; doğanın elinden tutup korumaya, onunla arkadaş olmaya… Duyuyor musun? Seni çağırıyor İda ! Kalbini ve heyecanını al, gel çadırınla…

İda ateşini birlikte yakıyoruz

70.kaz dağları buluşması.güneş dermenci.yeşil gazete

Çanakkale Çevre Platformu’nun organize ettiği büyük buluşmaya Türkiye’nin dört bir yanından ve yurt dışından çevre için mücadele eden gruplar, doğa dostları katılacak. Yüzlerce yaşam gönüllüsü, siyanürlü altıncılığa ve her türlü doğa talanına karşı Kazdağları’nın gür sesi olacak. 8-9-10 Mayıs 2. Kazdağları Buluşması’nda kamp ateşi sabaha kadar yanacak. Ateşin etrafında toplananlar, Kazdağları Buluşması’nın gönüllü, heyecanlı, paylaşımcı, maceraperest, doğadan ve yaşamdan yana ruhuyla yeni bir masal yazacak. İda’nın baş döndüren güzelliğinin ortasında, büyük forumda herkes geldiği yerdeki çevre sorunlarını ve verilen mücadeleyi anlatacak. Kazdağları’nın bin pınarından bu kez dostluklar ve doğadan, yaşamdan yana bir dil doğacak. Kamp boyunca İda sofraları kurulacak, Kazdağları’nın mucizeleriyle birlikte yiyecekler ve kamp işleri de paylaşılacak. Kazdağları’nın göknarlarına, bin pınarına, meşe, kestane ağaçlarına doğru yürüyüşler, tırmanışlar yapılacak. Kazdağları buluşanları üç gün boyunca doğanın uyumunda, onun kadim bilgisini arayacak. Her mevsim bir başka masal diyarına dönüşen İda; kulağını kalbine dayayanlara sırlarını fısıldayacak.

Kazdağları Buluşması’na Çanakkale’deki doğa talanına, köylerinde yapılmak istenen altın madenciliğine, termik santrallere, kirli sanayilere, HES’lere direnerek büyük bir dayanışma başlatan köyler de katılacak. Şirketlere geçit vermeyen köylüler; yüzlerce yıllık geçmişlerine ekledikleri direniş hikayelerini anlatacak. Kamp alanında eğlencenin dozu da yüksek olacak. Her türlü yaratıcı fikre açık programda atölyeler, masallar, tohum takas şenliği, müziğin doğaya uyumlu halleri ve daha pek çok sürpriz var. Etkinlikler büyük buluşmanın günü yaklaştıkça http://www.kazdaglaribulusmasi.com ve http://www.facebook.com/kazdaglaribulusmasi  adreslerinde duyurulacak.

Köylülerle kalp kalbe

Kazdağları Buluşmasıyla bütünleşen Evciler Sokak Şenlikleri; kampın son günü Evciler köy meydanında geçen yıl olduğu gibi. Altın madeni şirketlerine karşı büyük bir dayanışma halinde olan köy halkı; Kazdağları’nın kollarından kalkıp Evciler’e varan misafirlerini ağırlayacak. Köylülerin el emeği, göz nuru doğal ürünleri, cömert ilkbaharın taze meyveleri, Evciler köyünün altından değerli elmaları tezgahlarda satışa çıkacak. İzmir’in Urla ilçesinin Bademler köyünün köy tiyatrosu için meydanda bir sahne kurulacak. Altın madencilerine geçit vermemeye kararlı Evciler Köyü kadınları; Kazdağları’nda hiç kimsenin altının adını dahi anamayacağını, en önemli geçim kaynakları olan elma üreticiliğinden ve dünya mirası geçmişlerinden asla vazgeçmeyeceklerini bir kez daha yüksek sesle haykıracak. Kazdağları’nda altına izin vermeyecekler ama, 2. Kazdağları Buluşması’nın adı, geleceğe altın harflerle kazınacak.

8-9-10 Mayıs’ta Kazdağları’ndayız

Eğer sen de “oradaydım” demek istiyorsan; İda’nın kamp ateşinde ısınmak, İda sofrasında oturmak, yıldızların altında uyumak, doğaya karışmak, kendinle bağ kurmak, başka bir dünyanın mümkün olduğuna senin gibi inanan insanlarla tanışmak, doğa talanına izin vermeyeceğini herkesle birlikte anlatmak, soruları yaşamdan yana yanıtlamak, ağaçların bilge gövdesine dokunmak, doğaya ait olduğunu hatırlamak ve fısıldadığı masallarda saklı sırra varmak istiyorsan; sadece çadırını, yanında kalbini ve heyecanını al, gel. Kazdağları seni çağırıyor. Sen yoksan, masal bir eksik başlıyor.

Bu yazı gunesinenerjisi.wordpress.com/ dan alınmıştır

71.güneş dermenci

 

 

Güneş Dermenci

Çin, Fukuşima felaketinden beri ilk nükleer proje onayını verdi

Çin yeni bir nükleer enerji projesine izin verdi. Bu gelişme, Fukuşima felaketinden sonra ülkede yeni nükleer santral yapımının geçici olarak durdurulmasından beri bir ilk olma özelliği taşıyor.

68.çin fukuşimadan sonra ilk nükleer onayı.yeşil gazete

Çin Genel Nükleer Enerji Grubu, ülkenin kuzaydoğusunda bulunan Liaoning bölgesindeki  Hongyanhe Projesi’nin ikinci aşamasında iki adet 1 GW kurulu gücünde reaktör inşası için lisans aldı.

Hongyanhe Projesi yöneticisi Yang Xiaofeng , projede yurt içinde üretilen üçüncü nesil reaktör teknolojisi ACPR1000’in kullanılacağını söyledi.

Çin 2011 Fukuşima felaketinden sonra yeni reaktörlerin yapımını durdurma kararı vermiş ve var olan reaktörlere bir yıl boyunca güvenlik denetimi yapmıştı.

Çin durdurma kararını 2012 yılında kaldırmıştı, ancak ülkede şimdiye kadar yeni bir nükleer proje onaylanmamıştı. Pekin üçüncü nesil reaktörleri kullanarak en yüksek güvenlik standartlarına uyacağını söyledi.

100 milyar dolar tutarında bir genişleme programı ile Çin 2020 yılına kadar yerli nükleer enerji kapasitesini 2014 yılı sonundaki 20,3 GW’tan 58 GW kurulu güce artırmayı hedefliyor. Ancak bu kapasitesi hedefi, Çin’in 2020 yılındaki öngörülen toplam elektrik ihtiyacının yalnızca %3’ünü karşılıyor.

Çin ayrıca Hualong 1 ve CAP1400 gibi yurt içinde üretilen üçüncü nesil reaktörleri yüz milyarca dolar potansiyeli olan deniz aşırı piyasaya ihraç etmeye de çalışıyor.

Ancak sektör yöneticileri ve analistler bunun önünde önemli bir engel bulunduğunu söylüyorlar: Çin’in bu santralleri inşa edebileceğini ve işletebileceğini önce kendi ülkesinde kanıtlaması gerekiyor.

 

(Yeşil Gazete, Reuters)

İhtiyacınız olmayan ıvır-zıvırı almamak için zihninizi nasıl programlarsınız?

Patrick Allan tarafından lifehacker‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmenleri İnci Bilgiç ve Ayşe Ceren Sarı‘nın çevirisiyle sunuyoruz.

* * *

57.yeşil gazete gönüllü çeviri havuzu

Hepimizin ihtiyacımız olmayan bir şey satın aldığımız zamanlar olur.  Arada bir isteklerimizi karşılamak güzeldir, tabiî kontrol bizde olduğu sürece. Dağınıklıkla, düşünmeden satın alma güdüsüyle ve satın aldıktan sonra vicdan azabı çekmek ile boğuşuyorsanız, işte size bir mağazaya girmeden önce kafanızı toplamaya yardımcı olacak öneriler:

Beyninizin Size Karşı Nasıl Çalıştığının Anlayın

58.yeşil gazete gönüllü çeviri havuzu

Mağazaların size para harcatmak için her türlü numarayı kullandığını ve beyninizin de bunlara kandığını öğrenmek şaşırtıcı olmasa gerek. Psikolojik numaralar, ürün yerleşimleri ve hatta renklerle mağazalar baştan aşağı harcamalarınızı artırmak için düzenlenir. İşte, duyularınızı yönlendirmek için kullandıkları en önemli etmenler:

Renk: Rengi sadece ürünleri etkileyici ve göz alıcı kılmak için değil etkiletlerde de kullanırlar. Örneğin kırmızı öne çıkan ve satın almayı teşvik eden bir renktir. Bu yüzden genellikle indirim işaretlerinde ve reklamlarda kullanılır. Kırmızıyı gördüğünüzde, bu renkle aklınıza neyi sokmayı çalıştıklarını hatırlayın. Böylece bir şeyi sadece indirimde diye satın almazsınız.

Ulaşım Bariyerleri:  Mağazalar sizi ihtiyacınız olan şeye gidene kadar ihtiyacınız olmayan şeylerin etrafında dolanmaya zorlar. Bu yüzden alışverişe gitmeden önce bir ihtiyaç listesi yapın ve o mağazada listenizdekilerden başka ürün olmadığını hayal edin.

Dokunma Etmeni: Satılmak istenen ürünler ulaşılması kolay yerlere yerleştirilir ve onlara dokunmanız teşvik edilir. Dokunmayın! Bir şeyi elinize alır almaz onu almaya daha meyilli olursunuz, çünkü aklınız bu nesneye sahip olmayı benimser. Hiçbir şeyi elinize almayın ve teşhir ürünleri ile oynamayın!

Kokular ve Sesler: Bir mağazaya girdiğinizde genellikle bilindik ve hızlı ritimli müzikler duyarsınız. Hızlı ritimler sizi mutlu ve heyecanlı hissettirirken bilindik şarkılar duymak rahatlatır. Mağazalarda ayrıca zihninizi gevşetmek için hoş kokular kullanılır. Mutlu ve rahat bir zihin alışveriş sırasında tehlikeli bir birleşimdir. İnternetten alışveriş yapmıyorsanız bundan kaçınmanın bir yolu yok ama en azından farkında olun.

Elbette mağazaları istediğimiz kadar suçlayabiliriz ama çalışma sistemlerini değiştiremeyiz. Ancak tuzaklarına düşmemek için uyanık olabilirsiniz. Zaten bilişsel eğilimler yüzünden mağazalar olmadan da beyniniz size karşı çalışıyor.

Örneğin, her şeyi hesaplasanız bile onaylama eğilimi sizi sadece önceki inançlarınızı doğrulayan bilgilere inanmaya ikna eder. Reklamcılar doğrudan bu önyargılara hitap ederek, betimlemeler ve başka numaralarla sizi, eldeki veriler ne olursa olsun, bir ürünün diğerinden daha iyi olduğuna ikna ederler. Uyanık olun, kendi araştırmanızı yapın ve bir ürün hakkında yanılgıya düştüğünüzde bunu kabul edin.

‘Yem Etkisi’ de çokça kullanılan numaralardan biridir. Daha pahalı bir ürünün yanına yerleştirilmiş bir diğer ürünün uygun fiyatlı olduğunu düşünürsünüz. İhtiyacınız olan bir şey bile olsa, muhtemelen fiyatı orada ve o anda göründüğü kadar uygun değildir. Bu yüzden, mutlaka önceden araştırma yapın ve düşünmeden satın almanıza neden olacak bu tuzaklardan kaçabilmek için algılarınızı açık tutun.

Sahip Olduğunuz Her Şeyin Bir Listesini ve Düzenlemesini Yapın

59.yeşil gazete gönüllü çeviri havuzu

Neyle karşı karşıya olduğunuzu artık bildiğinize göre, düşünme biçiminizi değiştirmeye başlayabilirsiniz. Gereksiz zımbırtıları almayı kesebilmeniz için önce bunların ne olduğunu bilmeniz gerekli. Ilk adım, sahip olduğunuz her şeyin bir listesini yapmak. Her. Bir. Eşyanın. Bu kulağa aşırı geliyor olabilir ama zihninizi yeniden programlayabilmek için  bu verilere ihtiyacınız olacak.

Bu egzersizin iki amacı var: Birincisi, nelerinizin olduğunu ve neyi tekrar almanız gerekmediğini göreceksiniz. İkincisi, neyi hiç almamış olmanız gerektiğini anlayacaksınız. Listeyi yaptıktan sonra,  bu eşyaları kategorilere ayırın. Bunu yaparken kendinize karşı dürüst olmanız çok önemli. Ayrıca bu listeyi ya elde yazın ya da mutlaka çıktısını alın. İşte, eşyalarınızı ayıracağınız ilk kategoriler:

ihtiyaçlar: her gün ihtiyacınız olan eşyalar.

bazen ihtiyaç olanlar: her gün değil ama düzenli olarak kullandığınız eşyalar

istenenler: ihtiyacınız olduğu için değil sadece istediğiniz için aldığınız eşyalar

gereksizler: satın almak için hiçbir geçerli nedeninizin olmadığı ve aslında elden çıkarmanız gerektiğini bildiğiniz eşyalar

‘İhtiyaçlar’ listesindeki eşyaları kendi hallerine bırakabilirsiniz. ‘Gereksizler’ listesindekileri bir kutuya koyun ve onlarla vedalaşın. Şimdi dikkatinizi ‘bazen ihtiyaç olanlar’ ve ‘istenenler’ listelerindekilere yönlendirin. Bu listeleri tekrar gözden geçirmeniz gerekiyor. Çünkü bilerek veya bilmeyerek bunları biraz abartmış olaiblirsiniz. Bu iki listeyi gözden geçirirken kendinize şu üç soruyu sorun:

Bunu en son ne zaman kullandım?

Bunu bir daha ne zaman kullanacağım?Bu eşya beni mutlu ediyor mu?

Unutmayın, dürüst olmalı ve listelerde gerekli değişiklikleri yapmalısınız. İstediğiniz eşyaları tutmanızda bir sakınca yok elbette. Sadece ‘istenenler’ listesindeki eşyaların sizi gerçekten mutlu ettiğinden ve aktif olarak kullanıldıklarından emin olun. Eğer bunlardan biri sizi mutlu etmiyorsa veya pek kullanılmıyorsa, “gereksizler” listesine eklemelisiniz.

Her şeyi organize ettiğinizde doğru dürüst bir düzenleme yapmanın zamanıdır. ‘Gereksizler’ listenizdeki her şeyi elden çıkarmalısınız. Bağışlayabilirsiniz, ikinci el olarak satabilirsiniz, ihtiyacı olanlara verebilirsiniz… Yani ne yapın edin, onları daha fazla tutmayın. Ancak elden çıkarmadan önce hepsinin birarada olduğu bir fotoğraf çekin. Bu fotoğrafı bastırın veya kaydedin. Belki içlerinde hediye edilmiş eşyalar da vardır ama çoğu aslında ihtiyacınız olmadığı halde satın aldıklarınız… İyice bakın ve bu görüntüyü aklnızda tutun.

Elden Çıkardığınız Eşyalara Ne Kadar Para ve Zaman Harcadığınızı Görün

60.yeşil gazete gönüllü çeviri havuzu

‘Gereksizler’ listenize tekrar bakın ve toplamına ne kadar para harcadığınız hesaplayın. Hediyelerin yanına 0 TL yazın. Diğerlerinin satın aldığınız zamanki fiyatlarını bulun. İndirimden almışsanız bunu belirtebilirsiniz ama önemli olan mümkün olduğunca doğru fiyatlar yazmanız. Tüm eşyaları fiyatlandırdıktan sonra toplamasını yapın. Harcama alışkanlıklarınıza bağlı olarak bu toplam yüzlerce liradan binlerce liraya kadar değişebilir. Bu toplamı bir kağıda yazın ve daha önce çektiğiniz fotoğrafa iliştirin. Böylece ikisini aynı anda görebilirsiniz. 

Bunlara paradan başka bedeller de ödediniz elbette. Zaman da sahip olduğunuz bir başka sınırlı kaynak. Bu eşyaları almak ve kullanmak için harcadığınız yaklaşık zamanı hesaplayın. Bu toplamı da fotoğrafa iliştirin. Bunun amacı kendinizi kötü hissetmenize neden olmak değil, sadece beyninize anlaması kolay verileri sunmak. Bu şekilde baktığınızda daha iyi kavramanıza ve daha az satın almaya başlamınıza yardımcı olacaktır. Mağazada bir ürün gördüğünüzde kendinize şunu sorun; ‘Bunun da sonu o fotoğraftakiler gibi mi oalcak?’

Sizi Mutlu Eden ve Maddi olmayan Şeyleri Listeleyin

61.yeşil gazete gönüllü çeviri havuzu

Şimdi yeni bir liste yapacaksınız. Maddi şeyler de keyif verir tabi ki ama sizi en çok mutlu edenler muhtemelen  satın alınamayacak olanlardır. Yeni bir sayfaya bunları listeleyin. Satın alamayacağınız ve sizi mutlu eden her şeyi bu listeye yazın. Sizi sadece gülümseten veya sevinçten zıplatan her şeyi yazın.

Büyük ihtimalle sabahları yataktan çıkmanızı sağlayan ve sizi ‘devam etmeye’ teşvik eden şeyler bunlar. Listeyi tamamladığınızda cüzdanınıza koyun. Bir şey satın almaya meylettiğiniz zaman bu listeye bir göz atın ve o şeye neden ihtiyacınız olmadığını hatırlayın.

Farklı Bir Bakış Açısı Kazanmak için Maddiyattan Uzakta  Zaman Geçirin

62.yeşil gazete gönüllü çeviri havuzu

Harcamalarınızı kontrol etmekte gerçekten zorlanıyorsanız, maddiyattan uzaklaşmak size iyi gelecektir. Etrafınızda sürekli bir sürü ürün varken ve bunlara erişiminiz kolayken satın alma alışkanlığını bırakmak zor olabilir. Parklarda dolaşıp seslerin ve manzarının tadının çıkarabilir, arkadaşlarınızla kampa gidebilir veya daha önce görmediğiniz bir yere doğa yürüşüne gidebilirsiniz.

Bunun amacı, iyi zaman geçirebilmek için tüm bu ‘şeyler’e ihtiyacınız olmadığını kendinize gösterebilmeniz. Hiçbir ıvır zıvır olmadan da hayattan ne kadar keyif aldığınızı ve eğlendiğinizi görünce satın alma arzunuzu durdurabilirsiniz.  Şimdilik uzaklaşamıyorsanız en azından üzerinizde nakit ve kartlarınız olmadan bir yürüşe çıkın. Bir şey satın alamayınca başka türlü keyifler tatmaya açık olursunuz.

Şahsınıza Özel Bir ‘Bunu Satın Almalı Mıyım?’ Testi Oluşturun

63.yeşil gazete gönüllü çeviri havuzu

Yukarıdaki adımları tamamlayarak kendinize ve harcama alışkanlıklarınıza dair pek çok veri topladınız. Şimdi bu verileri kullanın. Zayıf yönlerinizi hedef alan bir dizi soru formüle edin. Bunları da not edip yanınızda taşıyabilirsiniz. Örneğin, satın aldıktan sonra vicdan azabı çekiyorsanız size bunu hatırlatan, aldıktan sonra bu eşyayı nasıl kullanacağınızı soran bolca sorunuz olsun. Veya teknolojik ürünlere zaafınız varsa bu ürünün hangi sorununuzu çözeceğini sorgulayın.

Eğer halihazırda bu sorunu çözen bir eşyanız varsa, yenisini satın almanıza gerek yok. Bunlar sadece örnekler, önemli olan kişisel harcama alışkanlıklarınıza göre size özel bir test oluşturmanız ve bir şeyi satın almadan önce testteki her soruya dürüstçe yanıt vermeniz. Eğer satın almaya niyetlendiğiniz ürün testinizi geçemiyorsa, almayın. İşte size birkaç örnek soru:

Bu planladığım bir harcama mı?

Bunun sonu da ‘gereksizler’ fotoğrafındaki gibi mi olacak?

Bunu nereye koyacağım?

Bütçe hesabıma bunu eklemiş miydim?

Bunu neden istiyorum? Buna neden ihtiyacım var? 

Hazzı Ertelemeyi Öğrenin ve Düşünmeden Satın Alma İsteğini Yok Edin

64.yeşil gazete gönüllü çeviri havuzu

Satın aldığımız ıvır zıvırlara baktığımızda bir çoğunu düşünmeden almış olduğumuzu görürüz. Hazzı hemen elde etmeyi severiz ve  her bir düşünmeden satın aldığımız şey heyecanı da yanına katarak bunu hissetmemizi sağlar.  Ani isteklerimizi her zaman kontrol edebildiğimizi düşünürüz ama aslında durum böyle değildir ve bu da cüzdanımız için pek de küçümsenmeyecek bir sorun teşkil eder.

Buradaki kilit nokta zihninize haz için beklemenin sorun yaratmayacağını öğretmek. Bunu bir şey şey satın almak istediğinizde basit bir mola vererek yapabilirsiniz. Almayı düşündüğünüz şeye bakın, kişisel ‘bunu almalı mıyım?’ testinizi yapın ve oradan uzaklaşın. İdeal olan yapacağınız alışverişi önceden planlamak. Bu nedenle satın alma dürtüsüne ne kadar dayanabilirseniz o kadar iyi. Almayı düşündüğünüz şeye tekrar bakmak için bir  hafta ya da bir ay sonraya bir hatırlatıcı kurun. Geri döndüğünüzde o şeyi değil yalnızca onunla gelecek olan hazzı istediğinizi fark edebilirsiniz. Aynı şeyi çevrimiçi alışveriş yapıyorsanız da uygulayabilirsiniz. Masanızdan uzaklaşın veya telefonunuzu cebinize koyun ve bir süre başka şeylerle uğraşın.

Düşünmeden çevrimiçi yaptığınız satın almaları bu işlemi zorlaştırarak da engelleyebilirsiniz. Güçsüz hissettiğiniz dönemlerde alışveriş portallarını bloke edin veya kayıtlı bütün kredi kartı veya Paypal bilgilerinizi silin.

Bir mağazada veya çevrimiçi alışveriş yaparken ‘DUR’ metodunu da kullanabilirsiniz. Açken, Kızgınken, Yalnız Hissediyorken veya Yorgunken herhangi bir şey satın almamaya çalışın çünkü bunlar zihinsel olarak en güçsüz anlarınız. Ayrıca, ‘yabancı testi’ de pişman olacağınız alışverişleri engellemenize yardımcı olabilir.

Düşünmeden satın alma konusunda en son düşünmeniz gereken ‘yapay olarak değiştirme’. The Simple Dollar’dan Trent Hamm’ın açıklamasına göre yapay değiştirme asıl ilgi alanlarınıza ayırdığınız zamanı azaltmaya başladığınızda ortaya çıkabilir:

    ‘Ne zaman ilgi alanlarıma ayırdığım kaliteli zamanı sürekli olarak azaltsam onları özlemeye başlarım. ‘Tipik bir günde’ ailemle zaman geçirmek için alan yaratırım ancak diğer iki ilgi alanım orada değildir. Eğer bu peşpeşe birçok gün olursa okumayı, arkadaşlarımla masa üstü oyunlar oynamayı gerçekten özlemeye başlarım. Sonra ne olur? Bunların yerine başka şeyler koymaya başlarım. Bir saat, hatta yarım saat oturup bir kitabın içinde kaybolmaya fırsatım olmadığında sahip olduğum küçük zaman dilimlerini dolduracak alternatifler aramaya başlarım. Para harcarım.’ 

Muhtamelen hayatınızda size çok miktarda haz veren şeyler var, bunların yerini düşünmeden satın almayla doldurmaya çalışmayın. Yapmayı sevdiğiniz şeylere bol bol vakit ayırarak kendinizi her zaman mutlu ettiğinizden emin olun. Böylece oluşan boşluğu bilinç altınızda işe yaramaz ıvır zıvırla doldurmaya çalışmazsınız.

Biriktirdiğiniz Parayı Daha Çok Paraya  Çevirin

65.yeşil gazete gönüllü çeviri havuzu

İhtiyacınız olmayan ıvır zırıvları almayı bırakmak için zihninizi kodladıktan sonra cebinizde daha çok paha kalacak. Bu paranın hepsini alın ve geleceğiniz ve karşınınıza çıkacak ihtiyaçlar için kullanın. Bir eve, araca,  emekliliğe ihtiyacınız olabilir. Ancak bunların hiçbiri siz planlama yapmaya başlamadan gerçekleşmeyecek.

Olan borçlarınızı ödeyerek işe başlayın. Kredi kartları, öğrenim kredileri hatta araç ödemeleri hayatınızı maaş gününden maaş gününe yaşamanız için sizi zorlayabilir. Kartopu metodunu kullanın ve sizi motive etmesi için önce küçük borçlarınızı kapatın. Sonra istifleme metoduyla tüm gücünüzle borçlarınızdan kurtulun: yeni borçlar altına girmeyin, hangi kredileriniz için daha fazla faiz ödemeniz gerektiğini belirleyin ve bunları etkin bir şekilde tamamen kapatmak için bir ödeme planı yapın.

Ödemeleriniz bittiğinde bir acil durum fonu oluşturun. Ne kadar iyi planlarsanız planlayın, kazalar ve sağlıkla ilgili acil durumlar olabilir. Acil durum fonu bu tip durumları daha rahat atlatmak için vardır. Bu tip birikimler hayatın sizi ters köşeye yatırdığı anlar içindir ve bu durumların içinden çıkmanızı kolaylaştırabilir.

Ödemelerinizi bitirip zor durumlar için hazır olduğunuzda büyük şeyler için para biriktirmeye başlayabilirsiniz. Ivır zıvıra harcamadığınız tüm o para biriktirilebilir, yatırım için kullanılabilir ve bir araya getirilip rahat ve güvenliğe ulaşımı kolaylaştırmak için kullanılabilir. Ivır zıvırlardan kurtulmak için çok çalıştınız, önünüzdeki yıllar boyunca semeresini gördüğünüzden emin olun.

Fotoğraflar: cmgirl (Shutterstock), Macrovector (Shutterstock), J E Theriot, davidd, George Redgrave, David Amsler, Arup Malakar, J B, jakerome, 401(K) 2012

 

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Patrick Allan

Yeşil Gazete için çevirenler: İnci Bilgiç ve Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, Life Hacker)

Haftanın Tortusu

tortu* Hakan Fidan’ın aktif siyaset yaşamı 1 ay sürdü. * Kabataş yalanı ve Sabah Gazetesi’nin photoshop komikliği. * Berkin Elvan anıldı, polis otomatik silah çekti. * Ekonomi Zirvesi ve Erdoğan’ın yalnızlığı. * “Erol Büyükburç’un ölümü düşündürücü!” * Erdoğan bu kantarın bu yükü çekemeyeceğini 12 yıl sonra anladı!

 

* Hakan Fidan’ın aktif siyaset yaşamı 1 ay sürdü. Bir ay önce aday olmak için istifa eden MİT Müsteşarı Fidan, bir ay sonra görevine geri döndürüldü. Bu geri dönüşün hukuksal olarak mümkün olup olmadığı da çok tartışıldı. Sonuç olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın sır küpü olarak görev yapan Fidan, şimdi Erdoğan’a karşı kısa süre isyan etmiş ama isyanından vazgeçmiş bir AKP’li olarak görevine devam edecek. Bu olayın ilginç yanı, Erdoğan’ın isteğine karşı gelerek aday olan Fidan, AKP’lilerin adaylar arasında yaptığı yoklamada Ankara’da birinci sırada gelmişti. Şimdi ortaya çıkan resim ise şu: Erdoğan’ın istekleri büyüktür Davutoğlu’nun istekleri ve AKP’li üyelerin destekleri. Biri vesayet mi demişti?

* Kabataş Yalanı ve Sabah Gazetesi’nin photoshop komikliği. Geçtiğimiz haftanın en komik olayı bir zamanların yüzüne bakılır gazetelerinden Sabah’ın Kabataş Yalanı konusunda bayrağı devralmış olmasıydı. Kendisini yandaş medyanın amiral gemisi ilan eden gazete, bayrağı devralınca da yalanı zirveye dikti. Komik bir photoshop hazırlığıyla olmayanı oldurmaya çalıştı ve bu çabası ile de gülünç duruma düştü. Bir yalana bu kadar bel bağlanması aslında Türkiye’nin bir bölümünün içine düştüğü çıkmazı da göstermiyor değil. Bu çıkmazı gösteren başka bir ipucu ise geçmişte bu tip yalanları eski ortaklarıyla savunurken neredeyse “sanatsal” olan bu yapı, ortaklarıyla araya operasyonlar girince bu yeteneklerden tamamen uzak kalmış. Meğer bilgi ve yetenek eski ortakta kalmış. Geriye de yandaş medyanın bir saat içinde komedi malzemesine dönüşen haberleri kalmış.

* Berkin Elvan anıldı, polis otomatik silah çekti. Berkin Elvan’ın aramızdan ayrılışı üzerinden tam bir yıl geçti. O umutla beklenen hastane günlerinin uzunluğu yüzünden abilerini bir sene geriden izliyor Berkin. Fakat o vurulduğunda da, o hastanedeyken de, onu iki milyon kişi ile uğurlarken de, aradan geçen bir yılda da katilini unutmadık. Katilini tanıyoruz. Bu hafta da sokaklarda katilinin ismi yankılandı.

Anmalarda dikkat çeken bir görüntü vardı. Bir polis, halktan bir kişiye otomatik silah çekti. Akla da İç Güvenlik Yasası geldi. Yasayla birlikte TBMM’de kalkıp inen eller, tetiklere basan parmaklara dönecek çünkü.

* Ekonomi Zirvesi ve Erdoğan’ın yalnızlığı. Demeçleriyle dolara değer kazandıran ve ülkenin dolarla borçlanan kesimlerine ve devlet eliyle tüm vatandaşlara yük bindiren Cumhurbaşkanı Erdoğan bu ateşin biraz düşmesi için Merkez Bankası Başkanı ile bir toplantı yaptı. Toplantıdan sonra doların değer kazanmaya devam etmesine bakılırsa artık ok yaydan çıkmış durumda. Fakat ortada başka bir enteresan durum vardı. Bir tarafta Merkez Bankası ve ekonomi ile ilgili bakanlar varken, diğer tarafta iki gazeteci vardı. Yiğit Bulut ve Cemil Ertem. Bir tanesi ulusalcılıktan, diğeri de sosyalistlikten Erdoğancılığa dönen bu iki kişi ekonominin kaderinin belirlenebileceği toplantıda Erdoğan’ın yanındaki iki kişiydi. Erdoğan’ın değerli yalnızlığı, bu iki kişinin kamuoyundaki hali ve AKP’nin bunca yıl sonra liderinin yanına oturtacak iki kişi çıkartamamış bir yapı olması…

* “Erol Büyükburç’un ölümü düşündürücü!” Sanatçı Erol Büyükburç hayatını kaybetti. Türk popu için üzüntü verici bir durum. İşin sanatsal boyutu çok önemli. Fakat bir de işin siyasal boyutu var. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Erol Büyükburç’un arkasından “Ölümü düşündürücü” diye bir açıklama yaptı. Artık tüm Dünya’yı ve insani konuları komplo teorileriyle açıklamak dışında bir yöntemi kalmayan bir yapı var başımızda. Neden düşündürücü Büyükburç’un ölümü? Hiçbir olay arkasında bir “güç” olmadan gerçekleşmeyecek mi Türkiye’de? Yoksa sorun Büyükburç’un, Erdoğan’dan izin almadan ölmüş olmasında mı? Belki bundan sonra olaylara bu gözle bakmak, Türkiye’nin gidişini anlamak açısından daha verimli bir yol olacaktır.

* Erdoğan bu kantarın bu yükü çekemeyeceğini 12 yıl sonra anladı! Başkan olmak isteyen Cumhurbaşkanı Erdoğan Çanakkale’de “Bu kantar bu yükü tartamıyor” dedi ve içinde bulunduğumuz sistemin yetersiz olduğunu, olması gerekenin Başkanlık olduğunu belirtti. Şimdi burada şöyle bir sorun var. Bu yükü tartamayan kim? Ya da ne? Çünkü Erdoğan Başbakanlık yaparken kantar, yük falan problem değildi. Ne zaman ki Erdoğan yerini Davutoğlu’na bıraktı, Erdoğan ortada bir sorun olduğunu farketti. Acaba tartamayan kantar Davutoğlu mu? Erdoğan 400’den bahsederken, anketlere göre 276’nın tehlikede olduğu bir dönemde Davutoğlu’nun yetersizliğini mi ima etti Cumhurbaşkanı? Yoksa asıl ders sadece ve sadece “Ben neredeysem güç ve yetki orada olsun!” isteği mi?

Fukuşima İzlenimleri (1) : Radyoaktivite kaynaklı diğer sorunlar

Üç Mil Adası ile Çernobil kazalarının ardından nükleer santrallerin yıkıcılığını bize bir kez daha gösteren Fukuşima faciasında (#Fukushima)  4 yılı geride bıraktık. Gün geçmiyor ki yeni bir sızıntı haberiyle sarsılmayalım. Daha bir hafta önce 10 aydır sürmekte olan yüksek oranda sezyum içerikli  bir sızıntı olduğunu  iki gün önce de 750 ton kontamine suyun zapt edilemeyerek  okyanusa karıştığını öğrendik. Fukuşima’da  facia devam ediyor işin kötü tarafı her an daha fenası olabilir.

Fukuşima’dayız,  burada  dünyada benzer felaketler yaşanmasın diye  nükleer mücadele  içerisinde yer alan farklı ülkelerden benzer motivasyona sahip bir grup insan  Fukuşima’dan öğrendiklerini aktarma çabası içindeki lokal gruplarla  buluşuyor. Bu buluşmadan  “Fukuşima’dan Alınan Dersler” adlı kitapçığın bizler tarafından dünya çapında tanıtılması kararı çıkıyor. 11 Mart’ı Fukuşima faciasının yıldönümünde Fukuşima’ların yaşanmaması için dünyanın 21 farklı ülkesinden sözleşiyoruz. Fukuşima faciası denince aklımıza 11 Mart geliyor, Japonlar kendi aralarında 11Mart’ı diğer günlerden ayıran faktör olduğunu ifade edercesine “o gün” diye niteliyor, ancak unutmayalım ki   bu tarihte15 bin kişinin hayatını kaybettiği, 4 bin kişinin kayıp olduğu deprem ve tsunami olmuştu. 4 yıldır devam eden facianın esas sebebi  ise ne deprem ne tsunami, 200 bin insanı topraklarından koparıp dışarı atan, 120 bin insanın evine belki bir daha hiç dönememesine sebep olan  nükleer kaza,  deprem ve tsunamiden 3 günün ardından gerçekleşti. Soğutma suyu pompasındaki sistemsel arıza ,  üçüncü  ünitede  12 Mart 2011 tarihinde yerel saatle 11.00’da ve ikinci ünitede  14 Mart 2011 yerel saatle 14.00’da  yaşandı.  İlk patlama ise 15 Mart günü yaşandı. Bu sebeple   4 yıldır 11 Mart 2011 günü ile başlayan hafta içerisinde Japonya genelinde  eylemler yapılıyor,  bugün de 14 Mart ve 11 Martttakinden farklı olsa da Japonya’da yine mesaj aynı: “Nükleer santral istemiyoruz!”.Nükleere isyan eden  Japonlar bu hadiseleri ne unutmaktan  ne de unutturulmasından yana: nükleer karşıtı etkinliklerin yoğunluğu  tüm hafta boyunca devam edecek . Fukuşima’da iki  protestoya dair detayları birarada aktarmak üzere  şimdilik  eylem haberini yazmayı erteliyorum .

2015-03-12 11.09.15

Size Fukuşima’yı anlatmam gerek: Otobüs camından görünen Fukuşima’yı…Dışarı çıkmamız yasak, camın buğusunu silerek kameranın merceğini cama yapıştırmaktan başka çaremiz yok. Dışarıda oynamaya  hasret küçük çocuklar geliyor aklıma….Oysa 30 kilometre mesafedeki nükleer  santral  kazası olmasaydı  otobüsle içinden geçtiğimiz  ve  altının  kaya olduğu söylendiği İitatemachi’de  nükleer atıkların kalıcı bir şekilde gömülmesi planlanıyordu. İşte bu toprak altına girmeyi reddeden  radyoaktif atıklar başkaldırırcasına yol kenarında evlerin önünde: 1 tonluk çöp torbalarına  konmuş  yakılmak üzere bekliyor. İitatemachi’nin nükleer santralin yanıbaşındaki Minamisoma’dan daha çok radyoaktif kirliliğe uğradığını öğreniyoruz, sebep kuzeybatıya kuvvetli esen rüzgar. (Bu durum bize şunu gösteriyor, istediğiniz kadar plan yapın o gün rüzgarın nereden eseceğini bilmezseniz radyoaktif bulutların nereye gideceğini de bilemezsiniz).Bu durum bize hiçbir tahliye planının işe yaramayacağını gösteren güzel bir örnek, öte yandan bizim ülkemizde böyle bir endişeye yer yok zira tahliye planının ÇED raporunda bile esamesi okunmuyor.

54.fukuşima, pınar demircan, yeşil gazete

 

Japonya’da ülke genelinde 22 adet yanabilen radyoaktif çöp imha makinesi var. Bu  işletmelerin de  operasyon sonrası  parçalanarak yok edilmesi gerekiyor, aksi halde yüksek kontaminasyonun etrafa yine zarar vermesi söz konusu. Yetkililer nasılsa kasaba boşaltıldığı için makinelerin imhasına gerek görmediklerini söylese de  genç bir annenin feryadı: “Nihonmatsu’da tiroit kanseri oranları  Fukuşima’dakinden  fazla, bu radyoaktivite  bertarafı için kullanılan makineleri lütfen okulların yakınına kurmayın” diyor (Nihonmatsu Fukuşima eyaletinde yüksek kontaminasyona uğrayan bir şehir). Radyoaktif olup yanabilen maddelerin imha edildiği bu makinelerin maliyeti ebatlarına göre değişiyor , fabrika tipi  50 bin-5 milyon Dolar civarında   ve bulunduğu yerde  imha işlemi gerçekleştirildikten sonra  bir daha kullanılmayacak şekilde imha edilmeli. Kabul edersiniz ki nükleer santralleri hayatımıza sokan zihniyet bu  pahada ağır radyoaktivite imha makinelerinin  kullanım sonrasında  kırılmasına, parçalanmasına da   karşı. Böylece öğreniyoruz ki radyoaktif  dertlerin  her biri bir yenisini  doğuruyor. Gerek kurulması gerek  işletilmesi sırasında ağır maliyetleri olan  nükleer santrallerin bir  kaza olduktan sonra  kirli toprağın temiz olandan ayrılmasını gerektirdiğini, kirli toprağın, çalı çırpının yanabilen maddelerin yakılarak bertarafının başka bir dert oluşturduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bu durum sermaye sahipleriyle bölge halkını bir kez daha karşı karşıya getirirken yüksek maliyetli makinenin tek kullanım sonrasında imha edilebilirliği de  yakılan maddenin atmosfere karışması da yeni bir sorunlar olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bu tartışmalar sürüp giderken  ise kanser ve diğer hastalıkların oranları artıyor, çözümsüzlük içinde  hayatlarını sürdürmeye çalışan insanlar bir kez daha mağdur ediliyor.

Çernobil’in bulutu başımızda dolaşırken  bir kazanın ardından  ortaya çıkabilecek diğer sorunları takip etmek şüphesiz şimdiki iletişim teknolojileriyle olduğu kadar kolay gerçekleştirilemedi. Ne dersiniz sizce de  talihsizlikler içindeki Fukuşima dünyaya bir daha düşünme fırsatı sunarak bize”İnsan enerjisini, neşesini sağlığını nükleer enerjiye değişmeye değer mi” sorusunu sordurmuyor mu?

Sonraki yazı   : Fukuşima İzlenimleri (2): Faciayı yaşayanların eylemi”Nükleerden vazgeçelim!”

54.Pınar-Demircan.yeşil gazete

 

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

Liselilerden 8 Mart filmi, “Dünya bizi sevemedi”

Mersin, İçel Anadolu Lisesi’nden bir grup öğrenci 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için kadına yönelik erkek şiddeti sonucu hayatını kaybeden kadınların kendi ağızlarından hikayelerini aktaran kısa film hazırladı.

“Dünya bizi sevemedi”

İçel Anadolu Lisesi’nin 8 Mart Komisyonu’ndan 20 öğrencinin ortaklaşa bir çaba ile ortaya çıkardığı ve bir hafta içinde youtube’da 20bine yakın kişinin izlediği filmin adı “Dünya bizi sevemedi“, İran’da kendisine tecavüze yeltenen erkeğe karşı meşru müdafaa hakkını kullandığı için yedi yıllık esaretin ardından idam edilen Reyhane Jabbari‘nin sözünden geliyor. Filmi, filmin ortaya çıkış sürecini, yapım ve yayın aşamasını ekibin içindeki öğrencilerden Duygu Güneş, Yeşil Gazete için anlattı.

90.dünya bizi sevemedi
Liseliler erkek şiddeti sonucu hayatlarını kaybeden, “Münevver Karabulut, Gizem Akdeniz, Pippa Bacca, Lumad Ahmed, N. Ç., Güldünya Tören, Jessica Nankabirwa, Özgecan Aslan, Bergen ve Reyhane Jabbari’yi seslendirdi

“Biz giderek artan eril şiddetten midesi bulanmış 20 kişiyiz. Bir grup lise öğrencisiyiz. İçel Anadolu Lisesi 8 Mart komisyonuyuz” diyerek sözlerine başlayan Duygu Güneş, bu fikrin okullarında 8 Mart’ın “Kadınları sevelim sevdirelim, hepimizin annesi kız kardeşi var, kadınlar çiçektir” şeklinde geçmesini istemedikleri için ortaya çıktığını belirtti.

İnsanlarda farkındalık yaratmak, eril şiddetin boyutunun ne kadar büyük olduğunu göstermek ve ne kadar yakınlarında olduğunu hissettirmek istediklerini kaydeden Güneş, filmin yapım aşamasını ise, “Öncelikle, hepimiz ulaşabildiğimiz kadar kadın hikayesi araştırdık. Hep birlikte bu hikayeleri okuduk, mağdurların ağzından tekrar yazdık. Kısa filmde yer veremediğimiz hikayeleri, daha sonra okulun duvarlarına astık. Ödünç bir kamera bulduk, çekimleri, montajı, hazırlığı, makyajı, hepsini kendimiz yaptık. Yönetmenimiz yoktu, ihtiyaç duymadık” şeklinde özetledi.

10 kadın öğrencinin 10 kadının, erkek şiddeti sonucu hayatlarını kaybetmiş kadınların kendi ağızlarından kendi hikayelerini seslendirdiği dört buçuk dakikalık filmin son kısmında ise erkek ve kadın öğrenciler Türkiye’de son 7 yılda %1400 artan kadına yönelik erkek şiddetine ilişkin istatistik bilgilerini paylaşıyor.

“Dünya Bizi Sevemedi”den erkek şiddeti sonucu hayatını kaybeden kadın hikayeleri:

Ben, Münevver Karabulut
Ben, Münevver Karabulut

Ben, Münevver Karabulut. 17 yaşında bir lise öğrencisiydim. Bir gün sevgilimle tartışırken, kendimi hararetli bir tartışmanın içinde buldum. İtişmeye başladık… Kafam, bedenimden ayrılmış bir şekilde, bir bavulun içinde çöp konteynırında bulundu.

Ben, Gizem Akdeniz
Ben, Gizem Akdeniz

Ben, Gizem Akdeniz. 6 yaşındaydım. Parka oyun oynamaya indim. Babamın kuzeni, pikniğe gideceğimizi söyleyerek beni kaçırdı. Ellerimi ve ayaklarımı bağlayıp bana tecavüz etti. Ardından bıçaklandım ve yakılarak katledildim.

Ben, Pippa Bacca
Ben, Pippa Bacca

Ben, Pippa Bacca. Dünya barışı için, 8 Mart 2008’de, arkadaşlarımla Milano’dan Tel Aviv’e kadar sürecek bir yolculuk düzenledik. Kocaeli’de yoldan geçen bir kamyon şoförünün tecavüzüne uğradım ve boğularak öldürüldüm.

Ben, Lumad Ahmed
Ben, Lumad Ahmed

Ben, Lumad Ahmed. Ülkemdeki iç savaştan kaçıp Türkiye’ye sığındım. 18 yaşındaydım ve hayatıma dair kararlar vermek istedim. Aile meclisi tarafından katledildim. Evimden çıktım ve bir daha geri dönemedim. Bedenim Şanlıurfa’da bir arazide bulundu… Katilim aranıyor.

Ben, N.Ç.
Ben, N.Ç.

Ben, N.Ç. 13 yaşında bir çocukken, kaldığım yetiştirme yurdunun 2 görevlisi tarafından 26 kişiye satıldım. Bu olaydan sonra o kadar kötüydüm ki, oturamıyordum. Dört ameliyat geçirdim. Rızam olduğu söylenerek, faillerin bir kısmı serbest bırakılırken, kalanlarına da ceza indirimi uygulandı… Bana bunu yapanlar aranızda. 

Ben, Güldünya Tören.
Ben, Güldünya Tören.

Ben, Güldünya Tören. Kuzenim tarafından hamile bırakıldım. Aile meclisi, kuzenime kuma olarak verilmeme karar verdi. Kuzenim kaçtı. Beni İstanbul’a, amcamın yanına gönderdiler. Oğlumun adını Umut koydum. İki günlükken, korktuğum için arkadaşıma evlatlık verdim. İntihara zorlandım. Kardeşim tarafından vuruldum. Kaldırıldığım hastanede öldürüldüm… Namusları temizlenmişti.

Ben, Jessica Nankabirwa.
Ben, Jessica Nankabirwa.

Ben, Jessica Nankabirwa. Ugandalı bir göçmenim. İstanbul’da bir tekstil fabrikasından kazandıklarımla yaşamaya çalışırken, bir gün telefonuma gelen bir mesaj sonucu evden çıktım ve bir daha geri dönemedim. İş arkadaşlarım, cesedimi bir hastanenin morgunda buldular. Tecavüze uğramıştım ve vahşice katledilmiştim. Katilim ise bilinmiyor. Katilim aranızda.

Ben, Özgecan Aslan.
Ben, Özgecan Aslan.

Ben, Özgecan Aslan. 20 yaşındaydım. Okuldan eve dönerken, bindiğim otobüsün şoförünün tecavüzüne uğradım. Direndim. Bıçaklandım. Ellerim kesildi. Yakıldım ve bir dereye atıldım.

Ben, Bergen.
Ben, Bergen.

Ben, Bergen. 80’lerde bir şarkıcıydım. Eşim tarafından yüzüme atılan kezzap sonucu, sağ gözümü tamamen kaybettim. 7 yıl sonra, boşandığım eşim tarafından kurşunlanarak öldürüldüm.

Ben, Reyhane Jabbari.
Ben, Reyhane Jabbari.

Ben, Reyhane Jabbari. 19 yaşında bir içmimardım. Ofisini dekore etmek üzere gittiğim kişinin saldırısına uğradım. Kendimi korumak için, onu bıçakladım. 7 yıl hapiste kaldıktan sonra, idam edildim.

* * *

– Türkiye’de günde üç kadın erkek şiddetine kurban gidiyor.

– 2015 Ocak ayında 20 kadın katledildi.

– 2014 yılında 294 kadın öldürüldü.

– 2013 yılında 237 kadın öldürüldü.

– 2008-2012 yılları arasında 600 kadın öldürüldü.

– 2014 yılında öldürülen kadınların %47’si, 2015 Ocak ayında öldürülen kadınların %70’i; kendi hayatına dair kararlar vermek istediği için öldürüldü.

– Son 7 yılda, kadın cinayetleri %1400 arttı.

– Katledilen kadınların katillerinin çoğu, aramızda dolaşıyor.

– Kadın cinayetlerine,

– Erkek şiddetine,

– Erkek egemenliğine ,

– Bu vahşete,

– Dur de.

– Anlatılan

– Senin hikayendir

– Anlatılan senin hikayendir.

 

“Dünya bizi sevemedi.”

-Reyhane Jabbari”

 

(Yeşil Gazete)

Ya o güzide kuruma şey olursa?!.. – Ümit Kıvanç

Hayır yani, “bu güzide kurumumuza yapılmaz” demişler, ondan fena oldum ben. Hakikaten yapılmaz. Hem kurum bu; kurum ne demek, devlet demek; kuruma yapılmaz; hem de güzide kurum ki, güzide kuruma hiç yapılmaz.

Hakan Fidan MİT’i bırakırken cumhurbaşkanı kendisini uyardı. Dedi ki, “yapma” dedi; “yapma” demiş yani; “yapma dedim” dedi. Ve fakat lafını dinletemedi. Mazallah!

Herkes de dedi ki, “Efendim, Hakan Bey’in tercihine saygı duymak lazım,” dedi. Saygı da duyuldu Allah için. Cumhurbaşkanı bile hepimize her fırsatta reva gördüğünün binde birini savurmadı Hakan Bey’in kafasına. Uçaktakilere dert yandı. Eş dost hizmetkâr arasında, “Yapma dedim, yaptı” diye sızlandı, o kadar.

Ve fakat Hakan Bey tam öyle yapmışken bu sefer de tutup böyle yaptı. Başbakan “yapmaz” dedi, ama o yaptı. Yine hepimizden saygı beklenir.

MİT güzide kurumdur. Hrant Dink cinayeti davasına bakan mahkemeye, “elimizde bu cinayetle ilgili herhangi bir bilgi yoktur” diye yazı göndermişti. Güzide bir kurumun cinayet gibi işlerle ne ilişkisi olabilirdi? Hiç bilgi yokmuş ellerinde, Hrant’ın öldürülmesi hakkında. “Elde bilgi yok” mesajını, “zorlamayın, bu devletin işi” diye tercüme etmeye kalkanlar oldu mazallah…

Tutup, Abdi İpekçi’den Uğur Mumcu’ya, bombayla, tabancayla tüfekle öldürülen onca yazar-çizer ile, 1960’lar-70’lerde ülkenin çeşitli yerlerinde komando kampları kurulup anti-komünist paramiliter kuvvetler yetiştirilmesi ile, 1970’lerin Alevi katliamları ile, 1 Mayıs 1977 ile, 1990’ların faili meçhulleri ile, Batman ile, Hizbullah ile, JİTEM ile, Susurluk ile, öldürülüp yol kenarlarına atılan Kürt işadamları ile ilgili bilgi isteyebilir misiniz MİT’ten? Ne bilsin adamlar!

Henüz meşhur Veli Paşa değil de (Hatay/Samandağ’da) herhangi bir istihbaratçı jandarma subayı olduğu yıllarda Veli Küçük’ün K. Maraş katliamından hemen sonra günlük not defterine karaladığı şu satırlar, durup durup hatırıma gelir nedense:

“Kıyı Oteline Maraş’taki olaylardan önce zengin ve fabrikatörler gelmişler. Maraş’taki MİT büyük olaylar çıkacak buradan ayrılın demiş… Kıyı Otelin müsteciri Yusuf konuşmuş” (İlk Ergenekon Davası İddianamesi’nin 55. ek klasöründen).

Görüyor musunuz MİT’in güzideliğini! “Olay çıkacak, gidin” demişler; “gelin de olaya katılın” dememişler kimseye!

Fakat bizim bu uydurma Ergenekon hikâyeleriyle uğraşacak vaktimiz yok. Veli Paşa da Disney’in çizgi kahramanı zaten. Güncele dönelim, burası gazete.

Herkes anlamıyor bizim gibi…

Hakan Bey MİT’ten ayrılınca cumhurbaşkanı üzüldü, başbakan sevindi. Cumhurbaşkanı üzülürken başkası nasıl sevinir, bu anlaşılamadı. Neyse ki Hakan Bey oyunu reset etti, karışıklık giderildi.
Fakat herkese izah etmek lazım. Mısırlılar falan anlamamıştır meselâ. Sisi darbe yapacak, bir el atalım gayesiyle Erdoğan Mursi’ye Hakan Bey’i göndermişti, bişey lazım mı diye, vay efendim! Mısırlılar yanlış anladı, hem darbeyi yaptılar hem de tutup TC büyükelçisini kovdular. Başka ülkeye gizli servis şefi göndermekte ne kötülük olabilirdi ki? Güzide bir kurumun başındaki insan yani neticede…

Herkes bilmez ki bizim kurumların güzideliğini. Yargıtay da güzidedir; o da Hrant’ı yazdığı şeyin tam tersinden mahkum edip “Türk düşmanı” ilan etmiş, öldürülmesine ortam hazırlamıştı. Ama en güzidesi MİT’tir.

MİT, Rıza Sarraf’la Kemal Kılıçdaroğlu arasındaki davanın görüldüğü mahkemeye, “Rıza Sarraf’ın suç işlediğine dair rapor hazırlamadık” yazısı göndermiş. Kılıçdaroğlu’nun avukatı, güzide kurumun hileye başvurduğunu, kelime oyunu yaptığını ileri sürüyor. “Suç” demedik, “rapor” dedik, diyor. Haklı sanki. Fakat güzide kurum neden kelime oyunu yapsın? Yapmaz. Meselâ Hrant Dink cinayetiyle ilgili bilgi ellerinde yokmuş, “yok” dediler işte; “kalmadı, haftaya gelecek” gibi kıtırlar atmadılar.

Deniyor ki: Hakan Bey kısa süre ayrılıp siyasete bulaştığı için, geri döndüğünde çamuru güzide kuruma da bulaştıracak, MİT siyasî bişey haline gelecek. Oysa “millî” olmalıymış.

MİT on sene öncesine kadar sadece güzide değil aynı zamanda direkman millîydi. Kimse ordudan daha millî olacak değil ya; MİT de onunla beraber, onun gibi direkman millîydi işte. Bir tarafta ordu, bir tarafta siyasetçi olunca, MİT haliyle direkman kurum olanı, millî olanı tercih ediyordu. Gerçi zaten direkman ona bağlıydı.

Cumhurbaşkanı, başbakanlığının ilk günlerinden itibaren MİT’i çok sevdi. Irak’ın sizlere ömür yönetimiyle Suriye’nin ölüm döşeğinde âlem yapan rejimi belli ki ona ilham kaynağı olmuştu: “Muhaberat” sağlamsa senin de arkan sağlamdı, bu ilhamdan çıkarılması gereken hisseye göre. Nitekim, iki elemanı Hrant’ı bizzat İstanbul Valiliği makamında tehdit eden güzide kurumun elinde arkadaşımızın öldürülmesi sürecine ve sonrasına dair herhangi bir bilgi bulunmayışı da bu sevgi döneminin başlarına rastgelir. MİT’in mahkemeye “elimizde Hrant Dink cinayetiyle ilgili herhangi bir bilgi yoktur” diye yazı yolladığından sözetmiş miydim?

Hakan Bey’in güzide kurumdan ayrılıp siyasete adım atıp geri sıçramasına kadar, MİT’in en ufak bir siyasî şeysini görmedik Allah için. Hep kurumdu, hep güzideydi. Hayır! MİT Paris’te üç Kürt kadının öldürülmesine falan karışmadı! Hayır!.. Abdullah Çatlı ve başka katilleri örgütleyip yurtdışında… Bir dakika… nereden geldik buraya, Susurluk neresi TIR’lar Türkmenlere gidiyordu, sahte adlar kullanarak gazetecileri “terörist” gösterip izleme işleri falan hep millî şeyler, ASELSAN mühendisleri niye ardarda ölüyor, bu millî şey mi?

Yalnız ufak da olsa şüphe duyduğum bir hususu size çıtlatmadan geçemeyeceğim: Hakan Bey ile AKP’nin aralarında zannederim birşeyler var. Zannederim kendisi o partiye sıcak bakıyor. Aday adayı olmaya kalkınca düştü bu şüphe içime. Önceden bilmiyordum. Hakan Bey ya Cephe sempatizanı ya da Yeşiller partisindendir sanıyordum. Meğer AKP’ye güzide hisler besliyormuş; bu vesileyle anladık.
Koskoca güzide kurum, Hakan Bey bu hislerine kapılıp üç-beş gün dışarı kadar çıktı diye mundar olur mu canım!?

Allah müstehakınızı versin; devlete bişey oldu zannettim mazallah!..

Ümit Kıvanç – riyatbirleri.blogspot.com

Kenti terk edemeyenler için bir rehber; Öğrenen Kent Udaipur – Miraz Rûsipî

Genlerimize belki de o ilk yaktığımız ateşin yalazlanan alevlerini izlerken bir arada olmanın hayatta kalmanın bir gerekliliği olduğu kazındı. Yazıya sığmaz bir yasaya ihanet edip aramıza sınırlar çizdik. Aklımızı aç gözlülüğümüzle mühürlendik. Obalar, köyler, kasabalar, kentler kurduk. Böylece büyük kavgalara tutulduk. Yaktık. Yıktık. Öldük. Öldürdük.  Sonunda yeryüzüne yaydığımız lanetin ortasında kalakaldık: Lanetlendik.

92.uadipur.yeşil gazete

Ölümlerimize, katliamlarımıza sebep savaşları çıkaran bizler değilmişiz gibi nefret ederken bir taraftan da sevdik birbirimizi. Bir araya gelmeye devam ettik. Birbirimizi öldürdükçe çoğaldık, kasabalara kentlere sığmaz olduk. Yeryüzünü doldurduk.  İşte bu delişmen kalabalığın ortasında içimizde yeryüzün arşınladığımız günlerden bir sızı kaldı; Endik’unun taş tabletlere sığdıramadığı bir uhde bir başına gezen kurt hikâyelerini ulur gibi anlattığımız bir hikaye….   Tam da bu hikayeler yüzünden özgür, saf ve mutlu zamanlarımızı bir türlü unutamadık. Arada bir yüreğimizi büken o büyük özlemin ardına takıp en masum halimize dönmeyi düşündük. Kıblesini doğaya çevirmiş; gazete, dergi ya da bir bilgisayar başında oturup bu yazıyı okumayı ret eden milyar da birimize tekabül eden o çok küçük azınlık dışında hiç birimiz aklımızı başımızdan alan ateşin başından ayrılıp mağaralarımıza, ormanlarımıza ve de bozkırlarımıza dönemedik.  Geriye dönmediğimiz gibi artık bizi birbirimizden korumaktan ve de daha fazla tüketip tükenmekten başkaca işe yaramayan o vahşi ateşi büyüttükçe büyüttük ve de kalabalıklaştık. Öyle ki bin dokuz yüzlü yıllara girdiğimizde nüfusu milyonla ifade eden kentlerimiz İki binli yıllarda çığırından çıktı.  Avrupa, ABD ve Okyanusya’da yüzde seksen beşlerde seyreden kentte yaşayan insan yüzdeliği 2014 yılında tüm dünya da ilk defa yüzde ellileri aştı %54’dü gördü.  Bu tüketime dayalı kontrolsüz büyüme, sömürüyü, toplumsal çürümeyi, uyuşturucu kullanımını, seks işçiliği, kirliliği, ekolojik yıkımı beraberinde getirdi.  Kentler çevresindeki her şeyi silip süpüren bir kara deliğe dönüştü. Öyle ki farkında olalım veya olmayalım etrafında oturmak için yakıp aç gözlülükle büyüttüğümüz ateş bizi de içine aldı. Tüketime dayalı yaşam tarzımızı sürdürdükçe yana yıkıla bir sona doğru gittiğimizi artık neredeyse hepimiz biliyoruz. Tek çaremiz yangından kurtulmak için içimizdeki akrebe sarılıp kendi kendimizi sokmaktan başkaca çareler olduğunu düşünen yürekli insanların çabaları.

İşte bu çabalardan birisi de tam da Kobani’nin ekolojik acıdan nasıl bir kent olabileceği üzerinde kafa yorarken rastladığım içinde derinlemesine araştırdığım Hindistan’ın Udaipur kentindeki ; öğrenen Şehir projesi.

Öğrenen şehir projesinde; insanlığa ‘Bir kent tıpkı hayatta kalmak için yeryüzüne uyum sağlamak zorunda olan bir organizma gibi doğa ile dayanışarak, üretim ve tüketim ilişkisini kendi içerisinde dengeleyerek yaşayabilir mi?’ sorusu yöneltiliyor. Bana göre kentleri tümden yok etmek gibi yıkıcı bir seçeneği dışladığımızda yerküredeki yaşamın devam etmesi acısında başkaca bir şansımız yok. Kentler ya yeryüzünü kendilerine göre şekillendirmeye çalışmaya devam edip ateşten bir çembere veya yaşamı yutacak kara bir deliğe dönüşecek ya da doğaya uyum sağlamayı öğrenecekler. Projeyi yürütenler doğa ile uyum içerisinde yaşamayı öğrenmek için kollarını sıvamışlar.

Projeyi hayata geçiren  Shikshantar Ensititüsü Swaraj kavramını irdeleyerek yola koyulmuş.   Sankritçe olan Swaraj kavramı “özün ışığı anlamına geliyor. Türkçeye “öz yönetim” olarak çevrilebileceğimiz kavram Hindistan bağımsızlık savaşında özellikle Gandi tarafından Swaraj terimini kimsenin kimseyi kontrol etmediği ve kimsenin kontrol edilmediği bir yaşam biçimini oluşturma çabasını anlatmak için kullanılmış.  Shikshantar Ensitüsü öğrenen şehir hareketi ile Swaraj  kavramıyla kent halkının öğrenme süreçlerindeki sorumluluk ve sahiplenme duygularını geliştirmeye kendini adamasını anlatmak için kullanmış. Bu aynı zamanda kentte yaşayan herkese öğrenim ve öğretmen için açık bir davet. Bu yolla kent halkınu onurlu, adil, dengeli bir yaşam ve öğrenme biçimini keşfederken kentin yapısını da değiştirmeyi amaçlamaktalar.  Tüm ULC (Udaipur as a Learning City) süreci boyunca katılımcılar kenti yaşaya bir organizma olarak görürler swaraj (öz yönetimlerini) geliştirip kendine yeten yapılar kurarken aynı zamanda bir parçası oldukları kenti de dönüştürmüş olmayı amaçlamaktalar. Tüm ULC süreçi boyunca belirlenen dört ilke var bunlar.

Udaipur yereline özgü Swaraj paratiğini ve vizyonunu geliştirmek
Herkesin kendine özgü potansiyeline ve yeteneğine yer vermek.
Birbirine kuvvetli bağlarla bağlı topluluklar oluşturma
Adil olmayan gayri canlı kurum, tutum, yapı ve projelerle mücadele etmek.

94.uadipur.yeşil gazete

ULC bu ilkeleri hayata geçirmek için pek çok yerel ve ulusal ve uluslararası şenlikler düzenlemiş geleneksel şenliklerde etkinlikler düzenlemiş ve de düzenlemeye devam etmekte. Yoğun temposuna ve bir kentti dönüştürmek gibi önemli bir misyonu üstlenmesine rağmen ULC için inşa edilmiş bir yapı bulunmamakta. ‘Öğrenen kent’ için neredeyse tüm şehir okul haline getirilmiş parklar, sanat galerileri, tapınaklar, ashramlar, evler, sokaklar birer öğrenim merkezi. Bu kent okunun Öğretmenleri ise kentti iyileştirmek için bilgi alışverişi yapmak isteyen şifacısından, zanaatkâra, yerel sanatçılarda çiftçilere kadar elinden bir iş, dilinden değerli bir söz yapabilen hemen her kişi. Yerel eğitim ekolojisini canlandıran sırtını geçmişe dayamış yeni tür öğrenme stratejisi sayesinde kendine anlamlı bir yaşam kurmak isteyenlere, işsizlere, okula ilgi duymayan gençlere, toplumsal statülerinden dolayı okul okuma fırsatı bulamamış insanlara, toplumun dezavantajlı kesimlerine karşılıklı öğrenme fırsatları sunulmuş. Bu amaçla; Kuşaklar arası toplumsal Düşünüş ve dialoğ atölyesi, yaya dostu yollar, su dostu insanlar atölyesi yapmışlar. Üstüne üstlük Karşı öğrenme ve Yetkin Öğrenme Atölyeleri diye saymaya devam edebilceğimizi öğrenim buluşmaları çoğunlukla Hintçenin ve İngilizcenin baskın kullanımına rağmen yerel Mewarin dillerinde yapılmış.

Tüm bunların Udaipurda olgunluk ve bilgeliğin doğayla doğanın bilgeliyle birebir ilişkili olmasına dair güçlü bir inanç hala güncelliğini koruduğundan. ULC  organik bir kent için doğanın şehir hayatı içinde yeniden tanımlaması gerektiğini  savunusuyla Kentte organik tarım yapan kent bahçeleri kurulmasına katkıda bulunmanın yanı sıra yağmur hasadı kursları, güneş fırınlarını atölyeleri,  aromatik ve tıbbı bitki yetiştiriciliği eğitimi,  el dokumacılığı gibi bir çok konuda öğrenim çalışmalarıyla halkı üretici bir yaşamın parçası haline getirirken bunu emeğin, fiziksel çabanın güzelliğini ve gücünü bir defa daha keşfederek organik bir kent oluşturmada uzun bir yol kat etmişler.

Öğrenme biçimine ve ders oluşturma biçimine gelince Kişiler ULC deki aktiviteleri genellikle ortak ilgi veya sorunlardan ortaya çıkıyor.  Genellikle bir etkinliğe katılan birey başka bir etkinliği örgütleme konusunda istekli oluyor böylece tüm etkinlikler katılımcıların öz örgütlenmesi sonucu oluşuyor. ULC’nin çekirdek kadrosu ise etkinliklere perspektif sağlamak, desteklemek ve derinleştirmek konularında rol oynadığı için Mahalli sanatçıların öğreniminden, küresel karşıtı bir politikaya yapılan her eylemin incelikli bir tarzda planlanmış oluyor.

93.uadipur.tai chi,yeşil gazete

(Tai Chi atölyesi)

Mewarin dilini tüm öğrenme sürecinde kullanmasının yanı sıra dört bin aileye hikaye kitabı dağıtması gibi  etkilikler Mewarin dilinin günlük hayatta kullanılmasını sağlamanın yanı sıra kendiliğinden örgütlenen gruplarla henüz işlenmemiş olağanüstü bir yaşam potansiyelini açığa çıkarmış. Henüz Küba’nın doksanlarda Petrol krizini aşmak için rotasını kırdığı organik kent oluşturmak için geliştirdiği teknik ve beceriler Udaipur’da Havana’daki kadar yaygınlık kazanmamış olsa da Öğrenen şehir projesi sayesinde bir kenttin yeni bir yaşam için tümden okul haline getirilebileceğinin güzel bir örneği olmaya devam ediyor.

Başka Türlü Bir Yaşam İçin Galiba Öğrenen Kentlerin yaygınlaşması şart. İyi ki karşımızda böylesi harika örnekler var. İyi ki varsın UDAiPUR…

Bu yazı bukabarane.org/ dan alınmıştır

95 miraz rusipi

 

 

Miraz Rûsipî

Trileçe – Kerem Ünüvar

trileçeKaç yıl önceydi hatırlamıyorum ama annesi Boşnak bir arkadaşımın evinde yemiştim trileçeyi ilk defa – Boşnak ya da Arnavut tatlısı olarak anlatılıyordu. (Oysa tatlının menşei Latin Amerika… tres leches, üç sütlü demek. Nikaragua ve Meksika arasında çekişme mevzuu…) Trileçe çok güzeldi, lezzetliydi, en hasından bir ev tatlısıydı. Pek çok yemek gibi pek çok tatlının da ancak hamarat anneler tarafından evde kotarılması bir gelenektir. Öyle her yerde bulunmaz, herkesin yaptığı yenmez; elinin ayarı diye çok kıymetli bir ölçüye uyulması gerekir. Bu yemeklerden, tatlılardan hangisi piyasaya düşse bir hüzne kapılırım, çünkü garantili bir şekilde bozulacaktır tadı… Fabrika tip üretimle hazırlanacak, lezzeti kaybolup gidecektir. Trileçe de elbette bundan kurtulamadı; mahalledeki markette bile trileçe bulunuyor çok şükür! Her yerde vitrinlere asılmış tabelalar görüyoruz “muhteşem trileçe müessesemizde”! Muhteşemse niye sizin müessesede onu anlamak mümkün değil ama olsun, orada işte.

Bir diğeri Hatay döneri, Hat Döner! Zamanında gidip memleketinde yemediyseniz, bir dostunuz “şuranınki iyidir” demediyse buralarda yediğinizin niye tavuk döner değil de Hatay döneri olduğunu anlamanız mümkün değil! Onu da kaybettik, başımız sağ olsun. Yanlış anlaşılsın istemem, lezzetini tutturan yerler var, “valla hiç fena değil” dedirtiyor, “özümüz geçiyor”, eyvallah. Aynen künefenin başına geldiği gibi, Adana’nın başına geldiği gibi – üstelik o garibim ismini de kaybetti, müessese adıyla sipariş ediliyor “Acılı Söylem Kebap” gibi. Doğrudur, Adana’dan başka yerde yememek gerekir, günahtır, ama insanın canı çekiyor, oburluğuna söz geçiremiyor. Zaten oburluk başa derttir ve yedi büyük günahtan biridir. Belki bu nedenle lokantalar menüde ufak bir hamleyle menülerine[mönü] mutlaka “ev bir şeyi” ekliyorlar. Ev mantısı, ev baklavası, ev tarhanası vs. gibi. Yani onlar da biliyorlar, “bu saydıklarımızın evde olması gerekiyordu ama menümüze girdi, burada da var, eve de gitmeyin ya da zaten sallamadığınız evinizde zahmet etmeyin, ananızdan öğrenmemişsiniz nasıl yapılacağını buyrun burada yiyin” diyorlar.

Bu yemek ekonomisinin birkaç cephesi var. Birisi zaten hepimizin bildiği yoğun şehir hayatının hay buyu, bıy bıyı, zaten vakit yok vb. onu geçelim. İkincisi bir alt sanayi olarak yemek üreticilerinin müesseselere sunduğu çeşidi artırma gayreti, çünkü müşteri menüde ilginç başlıklar görmek istiyor, çünkü müşterinin yemek programlarından gördüğü ama doyuramadığı bir doya doya Anadolu iştahı var. Üçüncüsü küçük işletmelerin evlerde yaptırdığı, kadınların kendi paralarını kazanabildiği bir “bizim mutfak” endüstrisi var. (Valla yemek fabrikalarının, adı fabrika olması sebebiyle midir nedir, üniversite yemekhaneleriyle şirket yemekhanelerinde yenen kadınbudu köftelerde aynı silgi tadını yakalamayı başardığını görünce ve “bizim mutfak” endüstrisinin mercimek köfteleriyle karşılaştırdığımızda uzmanlık nedeniyle evin mutfağına endüstri demek daha doğru gibi geliyor.)Evet kadınlar buralarda muazzam üretimler yapıyorlar, dolma, köfte, börek, zeytinyağlı çeşitleri hazırlıyorlar. (Bunlar da yine ancak el ayarı iyiyse lezzetli yapılan yemek çeşitleridir, herkesin yaptığı yenmez, unutmayalım, evde yapıldı diye kendimizi kandırmayalım, aman ha!) Burada para kazanıyorlar, evlere, günlere, lokantalara, “kırık tabaklar”a dağıtıyorlar. Ancak ve elbette hiçbir fani kapitalizmin kütlesel üretiminden kaçamayacaktır! Bir süre sonra o ev baklavaları, ev mantıları, paketlenip, etiketlenip marketlerdeki yerini alıveriyor. Ne baklavaya ne de mantıya benziyor. Markete düşmeyen çeşitlerin akıbeti de çok farklı değil (iyi olanları tenzih ederim): O evde yapıldığı söylenen baklava, mantı, içli köfte, zeytinyağlı dolma sadece müdavimi olduğunuz lokantada değil her lokantada bulunuyor, paket ya da etiket yok ama aynı silgi tadı gelmeye başlıyor bir süre sonra, mutfak endüstrisi mutfak fabrikasına dönüşüyor. Ancak tanıdık bildik vasıtasıyla kütlesel yemek hazırlamayan ablaların, teyzelerin hazırladığı dolma, içli köfte, mercimek köfte yenebilir düzeyde kalıyor.

Para bozuyor arkadaş, her şeyi bozuyor işte. Madem bu tepsiden 100 lira kazanıyorum, üç tepsiden 300, 5 tepsiden 500 kazanırım deniyor (hayat zorluyor, geçim zor, rahat etmek herkesin hakkı). Özetle, “ev bir şeyi” de bir süre sonra evle alakasız, evden uzakta, çılgın kalabalığın iştahını bastırmak üzere fabrikalaşıyor; evde bile yapılsa fabrikalaşıyor. Sadece para değil, aynı rutinin her Allah’ın günü tekrarlanması bile o yemeğin tadını bozar çünkü hazırlayana verdiği zahmet onun maneviyatını bozar.

Velhasıl yemek programlarında gördüğümüz her şeyi merak etmek, her yemeğin lezzetine bakmak, bilgisine vakıf olmak manyaklığı evde iyi yapılanı da bozuyor. Bırakalım arkadaşlar trileçe bir arkadaşın annesinin yaptığı ve bazılarımızın bildiği bir tatlı olarak kalsın, Hatay da yememişsek o döner her köşede satılmasın, Sivas kebabı memleketinde yapılsın, Yozgat kaymağı illa her bakkalda bulunmasın, şevketibostan İzmir’e gittiğinizde mevsimiyse yensin, kahvaltı salonu Van’da olsun, ciğer kebabı Diyarbakır’da yensin… Her yere gitmek, her yeri keşfetmek, orada bulunduğunuzda oraya has yemekleri yemek ne olur “orada” güzel olsun, her bulduğumuzu İstanbul’a taşımaktan vazgeçelim, çünkü çok açık ki taşıyanların tek derdi yemekleri lezzetli bir şekilde sunmak falan değil! İstanbul’da olanları, meraklıları, “ben orada yemiştim çok güzeldi, hadi bak buraya da gelmiş”çileri bir defa da olsa söğüşlemek…

Evet, bak, söğüş dedim, “Sütlüce’de sokağın içinde…” düşersiniz peşine şimdi…

Kerem Ünüvar -www.birikimdergisi.com