Yeşil Gazete’yi tamamen gönüllü, ekolojik duyarlığı olan bir ekip olarak çıkarıyoruz. Sadece internet üzerinden yayın yapıyoruz ve herhangi bir ofisimiz, merkezimiz, sabit bir mekanımız yok. Bunun belki de tek istisnası, Gezi sonrası 2013 Ekim ayında gazete toplantılarımızdan birini gerçekleştirdiğimiz Çanakkale Küçükkuyu’da bulunan ve Buğday Derneği’nce hayata geçirilen Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi olabilir.
İşte Nisan ayının 11. ve 12. günlerinde de Çamtepe’de idik. İkinci toplantı aynı yerde olduğu için artık rahatlıkla “gelenekselleşmiş” de diyebiliriz.
Çamtepe bize her zaman çok iyi geliyor. İstediğimiz dünyaya daha bir yaklaştığımızı, Yeşil Gazete’de gönlümüzce verdiğimiz emeğin bir karşılığı olduğunu görüyoruz.
Yeşil Gazete herkese, hepimize açık. Toplantımız da bu şeffaflıktan azade edeğil elbette.
Yediğimiz içtiğimiz, 11 Nisan akşamı Çamtepe bahçesinde kurduğumuz ateş başında çalıp söylediğimiz bizim olsun. İşte gördüklerimiz ve biz.
Ha, bu arada, unutmadan. Gördüğünüz kişiler Yeşil Gazete’yi çıkaran ekibin küçük bir kısmı. Hem işleri nedeniyle Çamtepe’ye gelemeyen, gelebilenlerin iki katı ekip arkadaşımız vardı, hem de Yeşil Gazete’nin Batman’dan Denizli’ye, ABD’den İsveç’e kadar pek çok yerde muhabiri, gönüllüsü, çevirmeni, takipçisi var. Siz de aramıza katılmak isterseniz bir mail atmanız yeterli. [email protected] ise adresimiz
Yeşil Gazete Ekibi
11 Nisan Cumartesi sabahı Türkiye’nin dört bir yanında gelen YGGİLLER (biz, kendi aramızda kendimize “yeşilgazetegiller” diyoruz) Küçükkuyu sahilindeki çay bahçesinde buluştu. Soldan sağa: Mine, Büşra, Pelin, Güneş, Özgecan, Ümit ve Mahmut
Çamtepe’de afiyetimiz de yerinde idi. Güneşin (Aydemir) bize çok iyi baktı. Soldan sağa ve az önce saydığımız ekipten farklı olarak burda kırmızı başlıklı selfiecibaşı Kızıltan ve en uçta sağ başta Yeşil Gazete Almanya muhabiri olmayı orda bizimle tanışıp hemen kabul eden Yeşiller Berlin Milletvekili Turgut var
12 Nisan öğlen vakitleri. Yeşil Gazete her yönü ile iki gün masaya yatırılmış. Gitmeden önce son kez kameraya bakılmış Soldan sağa ve bu resimde ilk yer alanlar: soldan (en ön hariç) altıncı Güneşin, yedinci ise Alper
Çamtepe’de toplantı seyrimiz havanın seyrine göre ya mekanın içinde ya da eşsiz manzaralı avlusunda devam etti
Yeşil Gazete’nin eski tüfekleri Ümit, Güneşin ve Mahmut’un rahatı yerinde. Özgecan ise Yeşil Gazete’de paylaşacağı yeni yazılarını kuruyor
Yeşil Gazete’de bir kahvenin 40 yıl hatırı vardır derler, bilir misiniz?
Yeşiller’in 10 ilkesi Çamtepe’de de her daim başucumuzdaydı
Almanya Yeşiller Partisi Berlin milletvekili Turgut’u (Altuğ) bulmuşken onunla röportaj yapmamak olmazdı. Alper, belki birgün o röportajı yayınlar ise hep birlikte okuma şansımız da olacak
Ankara muhabirimiz Büşra, yine iletişim kuramlarına dalmış gitmiş görünüyor
Güneşine Sor sorularınızın muhatabı Güneşin, Antalya muhabirimiz Mine ile
Çamtepe’nin komşu köyü Adatepe’nin sakini Mahmut, Dış Köşe bölümümüzün editörü, aynı zamanda zaman zaman yaptığı leziz yemeklerin tariflerini de bizlerle paylaşıyor
Çanakkale muhabirimiz Güneş, Seba Başgan mahlaslı gazetemiz emekçisi Ümit ile
Yeşil Gazete Yayın Yönetmeni Alper’e de Çamtepe’de bir mahlas bulduk. Bundan kelli kendisine “Koç Reeves” diyeceğiz. Biline…
Haftasonu Kitap muhabirimiz Kızıltan’ı siz kültür sanat yazıları, röportajları ve haberleri ile tanıyorsunuz. Bir de geçen hafta yayına aldığımız Mehmet Günsür röportajı ile
Yeşil Gazete çalışıyor. Hepsi daha yeşil bir Türkiye, daha mutlu bir Dünya için
Seba Başgan Ümit, Yeşilleri, Yeşil Felsefeyi tarihi pespektifi üzerinden yggiller ile paylaşıyor
Çamtepe’de hem birbirimizi tanıyor, hem gazeteyi tartışıyor hem de yeni yeni kararlar alıyoruz
Bugün 3 Mayıs Basın Özgürlüğü günü. Freedom House’un 5 gün önce açıklanan raporu, küresel olarak son 10 yılın en “özgür olmayan” yılını geride bıraktığımızı söylüyor. 199 ülkenin yer aldığı listede Türkiye 142. sırada
Freedom House, yıllık Basın Özgürlüğü Raporu’nu 28 Nisan günü açıkladı. “Sert Kanunlar ve Şiddet Küresel Düşüşe Sebep Oluyor” başlığıyla çıkan rapor, dünyanın her yerinde habercilerin ölüm tehditlerine varan zorluklarla ve kısıtlamalarla karşılaştığını söylüyor. 199 ülke arasından yalnızca 63’ünün basını özgür.
“Gazetecilik başkasının yayımlamak istemediğini yayımlamaktır. geri kalan her şeye halkla ilişkiler denir. – George Orwell” kaynak: cocco.tumblr.com
Dünya üzerindeki 7 kişiden yalnızca 1’i, siyasal haberlerin dış etkilere karşı dirençli, habercilerin güvende, devlet müdahalesinin en az düzeyde olduğu ve basının hukuki veya ekonomik baskılarla karşı karşıya kalmadığı bir ülkede yaşayabiliyor. Bu, küresel düzeyde son 10 yılın en düşük rakamı. Bu rakamın baş sebepleri raporda genellikle ulusal güvenlik temelinde olan yasaların medyaya karşı kullanılması, bu şekilde yerel ve yabancı gazetecilerin bir ülkeden özgürce haber yapmalarının, hatta bazen bu ülkelere ulaşmalarının engellenmesi olarak sıralanıyor.
Medyası en hızlı gerileyen üçüncü ülke, Türkiye
Tayland ve Ekvador’dan sonra son 5 yılda en hızlı gerileyen ülkeler listesinde 3. sırada Türkiye var. Liste, Hong Kong, Honduras, Macaristan ve Sırbistan ile devam ediyor. Yalnızca Tunus ve Sahraaltı Afrikası’nda puan artışı var. Norveç(10) ve İsveç(10) ile başlayan basın özgürlüğü listesi, Ekvator Ginesi(90), İran(90), Suriye(90), Küba(91), Belarus(93), Kırım(94), Eritre(94), Türkmenistan(95), Özbekistan(95) ve Kuzey Kore(97) ile bitiyor.
Dunham: “Birçok hükümet terörist saldırı tehdidi bahanesiyle eleştirel haberciliği kısıtlıyor.”
Basın Özgürlüğü Raporu proje müdürü Jennifer Dunham’ın Deutsche Welle’ye verdiği röportajda, içinde Türkiye’nin de olduğu bazı devletlerin medyayı kontrol altına almak için yasaları daha sıkılaştırdığını söylüyor. Devletlerin yaygın olarak kullandığı bir yöntemse güvenlik ve anti-terör kanunları, “Birçok hükümet terörist saldırı tehdidi bahanesiyle eleştirel haberciliği kısıtlıyor. Demokratik hükümetler habercilerin bilgiye ulaşmasını gizlilik veya güvenlik sebebiyle kısıtlarken çok dikkatli olmalılar.” diyor Dunham. Geçtiğimiz yılın öne çıkan problemleri arasında özellikle kadın habercilerin uğradığı tacizin artması da var. Dunham aynı zamanda bu konuda farkındalığın da artığını ifade ediyor.
Türkiye ana akım medyasında rapor: “Ben aslında yoğum!”
kaynak: yandasmedyasusuyor.wordpress.com
Raporun Türkiye’nin ana akım medyasındaki görünürlüğü, rapora “az bile demiş” dedirtiyor. 28 Nisan’da basına sunulan raporun haberi basılı medyada 28, 29 ve 30 Nisan tarihlerinde, Bugün gazetesi dışında ilk sayfadan verilmedi. ntv.com.tr raporun adından bile söz etmezken cnnturk.com raporu yalnızca 188 sözcükle anlattı. Haberin başlığı ise ne yardan ne serden dedirtiyor: “Freedom House raporunda Türkiye geriledi”. haberturk.com ise tarzından basın özgürlüğü için bile ödün vermedi, haberi “Türkiye’nin basın özgürlüğündeki notu kaç!” başlığıyla sundu. Raporun haberi Bianet, Diken, Zete gibi alternatif gazetelerde 29 Nisan günü olması gerektiği gibi yayınlandı.
Rapordan Türkiye
Türkiye, siyasal ortam, yasal ortam ve ekonomik ortam başlıklarında yapılan değerlendirmede 65 puan aldı. 2010 yılında bu rakam 54 idi.
Raporda geçen yıl MİT hakkında haber yapılmasını yasaklayan MİT kanunundan, Soma’daki maden faciası sırasında ana akım medyanın olayları adeta görmezden gelmesine, Mart’taki yerel seçimler ve Ağustos’taki cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında ana akım medyanın taraflı tutumuna kadar pek çok sansür ve hukuksuzluk olayından bahsediliyor. Türkiye’de basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğüne ilişkin anayasal güvencelere uygulamada sadece kısmen saygı gösteriliyor.
“Yeni kanunlarla hükümetin sansür gücü internet siteleri ve medya üzerinde arttıkça basın özgürlüğü geriliyor.”
Rapora göre 2014 yılı içinde 339 gazeteci, köşe yazarı ve medya çalışanı işten çıkarılmış veya istifaya zorlandı. 22 gazeteci ve 10 yayıncı ise cezaevinde.
“Üst düzey politikacıların taciz ve hatta ölüm tehditleri”
İşlerine devam eden medya çalışanlarının, yasal misilleme ve işini kaybetme endişesinden dolayı otosansür refleksinin arttığı ve giderek artan medya kutuplaşması iklimi içinde çalıştıkları ifade ediliyor. Raporda medya çalışanlarının politikacılar tarafından uğradıkları baskı açıkça belirtilmiş: “Ağustos ayında Cumhurbaşkanlığına seçilen önceki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan dâhil, üst düzey politikacıların gazetecilere karşı sözlü saldırılarını, sıklıkla hedef gösterilen gazetecilere yönelik sosyal medya kanalıyla yapılan tacizler ve hatta ölüm tehditleri izledi. Aynı zamanda, hükümet siyasi açıdan hassas konulardaki haberleri etkilemek amacıyla medya sahiplerine karşı sahip olduğu mali ve diğer tür kozları kullanmaya devam etti.”
Raporda ayrıca Amberin Zaman, Yeğinsu, Mahir Zeynalov, İhsan Eliaçık, Önder Aytaç, Can Dündar, Mehmet Baransu, Erol Özkoray, Aytekin Gezici, Ekrem Dumanlı, Hidayet Karaca, Rauf Mirkadirov gibi birçok medya çalışanın karşılaştığı taciz ve tehditler de belgeleniyor.
22 binden fazla internet sitesi yasaklandı
İşine devam eden birçok tanınmış yorumcunun da artık “siyasi baskılardan daha az etkilenebilen, daha küçük internet yayınları” için yazmaya başladıkları söyleniyor. 2013 verilerine göre nüfusun yaklaşık yüzde 46’nın internete erişimi var. Rapora göre Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) 2014 yılı boyunca 22 binden fazla internet sitesine erişimi mahkeme kararı olmaksızın kapatıldı. Kullanımının oldukça yüksek olarak ifade edildiği sosyal medyanın ise “Geleneksel medya üzerindeki kısıtlamalar sonucunda, bir çok tartışmalı siyasi ve toplumsal konuda kamusal bir münazaranın gerçekleşebildiği alternatif bir forum olarak” görüldüğü söyleniyor.
Yaklaşan seçimlerde öne çıkan dört siyasi partinin ilan ettikleri bildirgelerin sözcük sıklık analizlerine HDP ve AK Parti’nin ardından, CHP ile devam ediyoruz.
CHP Seçim Bildirgesi 38 bin 546 kelimeden oluşuyor. Bu özelliğiyle AK Parti beyannamesinden daha kısa, HDP bildirgesinden daha uzun.
Aile Sigortası ve Güvenceler
Tekil kelime analizine geçmeden önce öne çıkan sözcük gruplarını inceliyoruz. CHP bildirgesinde iki ifade dikkatimizi çekiyor: “CHP Aile Sigortası Programı” ve “güvence altına alacağız”.
Dörtlü kelime grupları içinde en üst sırada görebildiğimiz Aile Sigortası, CHP’nin 2011 seçimlerinde de öne çıkardığı bir vaat idi. Ancak hem parti yetkilileri hem de siyasi analistler bu vaadin önceki seçimde yeterince iyi anlatılamadığını düşünüyorlar. Partinin ekonomi alanında kamuoyuna verdiği mesajlarda ön plana yine de çok çıkmamasına karşın, “CHP Aile Sigortası Programı” tanımının 15 kez tekrar etmesi, CHP Seçim Bildirgesi’ndeki ağırlığını gözler önüne seriyor.
Öte yandan, toplumun tamamında güven yaratamamak CHP’ye yöneltilen başka bir eleştiri odağı idi. Mevcut kazanımları koruma vurgusu yaparak güven yaratma çabası “güvence altına alacağız” tabirinin 25 kez yinelenmesi ile dikkat çekiyor.
CHP bildirgesinde kendi markasını belleklere işlemeye özen göstermiş. “CHP” ifadesi tam 212 kez kullanılarak sıklığı en yüksek olan kelime olmuş. Şu ana kadar analizlerini tamamladığımız HDP ve AK Parti’de durumun bu şekilde olmadığını not ederek, tekil kelime analizlerine devam edelim.
İş ve eğitim
CHP zaman zaman sosyal demokrasi ve emek söylemlerinden uzaklaşmış olmakla da eleştiriliyordu. Belki de bunun bir yansıması olarak, “iş” kelimesi partinin adından hemen sonra gelen bir sıklıkta kullanılmış. Metinde, her 200 kelimede en az 1 kez “iş” sözcüğü yer alıyor.
“Kamu” ve “sosyal” kelimeleri 168 kez yinelenirken, “eğitim” 164 kez tekrarlanıyor. Bu verilerden, CHP’nin sosyal politikaları ele almaya, kamu imkânlarına yönelik kendi çözümlerini önermeye ve eğitimi en öncelikli meselelerden biri olarak tanımlamaya niyetli olduğu okunuyor. Ekonomi konusunu ana söylem yapma iddiasındaki CHP’nin eğitim meselesini daha sık dillendirmesi ilginç. Zira “ekonomi” ve “ekonomik” kelimeleri toplam 136 kez kullanılmış. CHP’nin kurumsal algısı ile daha yakın duran kültür ve sanat kavramları bu beklentiyi sıklıkları ile doğruluyor. Kültür, kültürel ve sanat kelimelerinden en az biri her 265 sözcüklük grubu içinde en az bir kez kullanılmış. Kültür 58, kültürel 49 ve sanat 39 kez metinde yer almış.
Yeniden kurucu CHP?
“Yeniden” kelimesi 97 kez kullanılmış CHP Bildirgesi’nde. Bu dikkat çekici ayrıntı partinin, geçmişte var olup bugün yitirilmiş olan bazı değer, kazanım veya faaliyetlere sahip çıkarak yeniden ortaya çıkaracağı izlenimini uyandırıyor. Ancak metin okuması yapmadan neyi “yeniden” yapacağını, elbette bilemiyoruz. Ancak çalışmanın bağlamını bozmamak adına bu okumayı yapmamayı tercih ediyor, yorumu okuyucuya bırakıyoruz. Bu çerçevede “yapacağız” ve “kuracağız” yüklemlerini de not etmek gerekli. İlki 56 defa kullanılırken diğeri 61 kez icraat vadeden bir cümlenin sonunda yer almış. CHP’nin “proje” odaklı olduğu konusunda geniş bir kabul bulunan bildirgesi için tutarlı bir istatistik. Öte yandan, iktidarın beyannamesinde sıklıkla yer alan sayısal verilerin CHP için öncelikli olmaması da başka bir çarpıcı unsur. “Milyon” ve “milyar” gibi makro sayısal terimler CHP Seçim Bildirgesi’nde toplam olarak sadece 10 kez kullanılmış. Bu, “kaynağı nerede?” tipindeki sorulara verilecek yanıtları, bildirgeden ziyade meydanlara ve haber programlarına sakladıklarını düşündürüyor.
Bilgi kelimesi 90 kez tekrarlanırken üst sıralarda yer alıyor kullanım yoğunluğu açısından. Teknoloji ise 39 tekrarla daha alt sıralarda görülüyor. Sağlık da önem verilen kavramlar arasında yer alıyor: metinde bu ifadeye 89 defa rastlanıyor.
Aile tabiri 65 kez görülürken sıklığı on binde 17 seviyesinde. Bu sıralamada ortaların üst basamaklarına daha yakın durumda. Alt sıralarda hiç olmadığı gibi en üst sıralarda da değil. Kent ve yaşam sözcükleri orta sıralarda. Sırasıyla 51 ve 49 sefer değinilmiş. Türkiye kavramı ise 79 kez kullanılmış. Sıklığı yüksek ancak daha çok ortaların üst bandında yer alıyor. Devlet de 51 tekrar benzer şekilde orta sıklık düzeyini koruyor.
AB çizgisinde yerellik ve teşvikler
Kamu yönetimi ile ilgili olabilecek kelimeleri taradığımızda CHP’nin bölgesel ve yerel odaklarda vaatlerinin bir ağırlığı olduğu düşünülüyor. 75 kez kullanılan “yerel” kelimesinin yanı sıra “bölgesel” kelimesi 42 kez kullanılmış. “Teşvik” tabiri de 62 kez kullanılmış. Bu teşvikler yerel/bölgesel yataylıkta ya da sektör ya da toplum katmanı tabanlı dikey bir yapıda da olabilir. Bunu sayısal analizden okuyamıyoruz. Öte yandan, küresel bağlar da unutulmamış. AB kısaltması 45 kez tekrarlanırken aşağı yukarı her 2 sayfada en az 1 kez geçtiği tahmin edilebilir. Bu iktidarın 2002 seçimlerindeki vaatlerinde AB ile yakınlaşma ön gören söylemini çağrıştırıyor. Belli ki, uluslararası piyasalara da, CHP’nin de küresel ekonomi ve batı normları ile uyum içinde bir politika izleneceği mesajı veriliyor. Bu boyutuyla CHP, istikrarın bozulacağı endişelerini gidermeyi planlıyor olabilir. Nitekim uluslararası terimi de 62 kez tekrarlanarak sık kullanılan ifadeler arasında yer alıyor. Temel ekonomi parametreleri tarandığında, metinde, istihdam 38, kalkınma 34, büyüme ise 27 kez yer buluyor kendilerine. Ortanın ortası diyebileceğimiz bir sıklık kesimine karşılık geliyor bu mertebe.
CHP Seçim Bildirgesinin Sayısal Analizi
Kadınlar, çocuklar ve engelliler
Gelelim sosyal kavramlara… “Kadın” ve “kadınların” tabirleri toplam 70 kez tekrarlanırken, 61 defa vurgulanan “demokratik” ve “demokrasi” terimlerinden daha sık kullanılmış. Bu seviyesi ile orta sıklık grubunun üstlerinde yer alıyor. Ancak, koruma altına alınması gereken diğer toplum unsurları çok daha gerilerden geliyor. “Çocuk” 30, “engelli” ve “engellilerin” toplam 36, “genç” ise sadece 16 kez kullanılmış kelimeler.
Yeşiller ve Diyarbakır
“Kürt” kelimesi 7 defa kullanılırken, “Diyarbakır” şehri metinde 4 kez geçmiş. Güneydoğu coğrafyasında varlık göstermekte zorlanan CHP’nin siyasi anlamı yüklü bir kentini adını bu kadar sık kullanması ilgi çekici.
Yeşil başlıklar her zaman olduğu gibi son sıralarda yer alıyor. Ancak “doğa” kavramı görece olarak sık kullanılmış. 27 kez kullanılan bu tabir, bize CHP’nin “Gezi” içindeki oy tabanına seslendiğini düşündürdü. Özgür kelimesinin 23 kez tercih edilmiş olması da bu seslenişin başka bir göstergesi olabilir. “Kırsal” 7, “nükleer” 6, “HES” 2, “ekoloji” 1’er defa yer almış “yeşil” kavramlar. “Çevreci” ifadesini kullanmayı ise CHP kurmayları tercih etmemiş. CHP, eko-sorunların çoğuna en az bir kez değinirken, doğa kavramı üzerinden daha kapsayıcı bir bağlam kullanmış gibi görünüyor.
MHP Seçim Beyannamesi açıklandıktan sonra bu partinin sayısal metin analizini de yapacağız. Dizi analizimiz toplu bir değerlendirme ile sonuçlanacak.
Not: Sayısal çalışma, partilerin kamuoyuna online paylaştıkları dijital dokümanlar baz alınarak ve metinlerin kelime sıklıklarının istatistiksel olarak analiz edilmesine imkan veren ücretsiz bir web sitesinin ürettiği sayısal veriler yorumlanarak standart bir metotla yürütülmüştür. Yorumsal çalışmada ise, sayısal veriler, metinlerin içeriklerinden bağımsız şekilde değerlendirilmiş, partilerin kamuoyundaki genel algıları ile mukayese edilerek öznel çıkarım yapılmıştır.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüsü Sevil Turan ile Gökalp Ceylan‘ın nikah töreni bugün İstanbul’da Beşiktaş Evlendirme Dairesi’nde yapıldı. Nikah töreni ailelerin yanı sıra parti çevresini de bir araya getirdi.
Yeşil Gazete olarak Sevil ve Gökalp’e mutluluklar diliyoruz.
İşte genç çiftin ve nikah törenine katılan Yeşiller ve Sol Gelecek Partililer’in renkli görüntüleri.
Henning Gloystein ve Aaron Sheldrick tarafından Reuters‘da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Özge Geyik‘in çevirisiyle sunuyoruz.
***
Dünyanın önde gelen endüstriyel ülkelerinden Japonya, kendisini bu noktaya getiren devasa petrole dayalı termik santrallerini bir bir kapatıyor.
Tokyo’nun 80 km kuzeybatısında yer alan Ota’da çekilen fotoğrafta, evlerin çatısındaki güneş panelleri görünüyor. Japonya Yenilenebilir Enerji Vakfı (JREF)’na göre güneş enerjisi kar sağlıyor. (REUTERS/Yuriko Nakao)
Japonya Yenilenebilir Enerji Vakfı’na göre yılın ikinci çeyreği itibariyle güneş enerjisi karlı bir yatırım haline dönüşüyor. Bu durum, hükümet desteğine olan bağımlılığı ortadan kaldırıyor ve Japonya’nın güneş enerjisi teknolojisinin ekonomik olarak uygulanabilir olduğu son G7 ülkesi olmasını sağlıyor.
Japonya şu anda dünyanın en büyük dört güneş paneli pazarı arasında bulunuyor ve çok sayıda yeni proje faaliyete geçmek üzere. Bunların arasında Kano şehrindeki iki adet dev yüzen güneş paneli dizisi ve Okayama’daki tuzla üzerinde kurulmakta olan 1,1 milyar ABD doları değerinde bir başka devasa güneş enerjisi tarlası da var.
Vakfın yönetim kurulu başkanı Tomas Kåberger, güneş enerjisinin artık reşit olduğu benzetmesini yapıyor ve bu teknolojinin bundan sonra Japonya’ya ithal edilen uranyum ve fosil yakıtların yerini alacağını belirtiyor.
Ayrıca, 1950’lerden beri enerji üretimini tekelinde bulunduran on firmaya da atıfta bulunarak “Fosil yakıt ve nükleer enerji santrallerini korumaya çalışan bu firmalar en fazla gelişmeleri geciktirebilir ama engelleyemez” diye ekliyor.
Japonya, önümüzdeki sene Mart ayına kadar 2,4 GW kurulu güce sahip pahalı ve çevreyi kirleten petrole dayalı enerji santrallerini kapatarak alternatif enerji kaynaklarına geçiyor. 2011 senesinde Fukuşima’da deprem ve tsunami sonrası gerçekleşen nükleer santral yangınının ardından Japonya ülkedeki 43 nükleer reaktörü kapattı ve bu tarihten beri yenilenebilir enerji kapasitesi üç katına çıkarak 25 GW’lık kurulu güce ulaştı. Bunun %80’inden fazlasını ise güneş enerjisi oluşturuyor.
Hükümetler, endüstri ve tüketici topluluklarından toplanan verilere göre Japonya’nın da güneş enerjisinde maliyet-kazanç denkliğine ulaşması, G7 üyesi ülkelerin hepsinde ve G20 ülkelerinin ise 14’ünde güneş enerjisi teknolojisinin ticari olarak uygulanabilir olması anlamına geliyor.
Güneş enerjisinin piyasalardaki yükselişini kaya petrolü ile karşılaştıran uzmanlar, fotovoltaik panel fiyatlarının düşmesinin ve daha verimli enerji üretimini sağlayan teknolojik gelişmelerin güneş enerjisini küresel pazarda zirveye taşıdığını söylüyor.
Petrol endüstrisi alanında faaliyet gösteren Wood Mackenzie danışmanlık firması, kaya petrolü çıkarımının petrol ve gaz piyasasını yeniden şekillendirmesine benzer olarak dağıttığını ve şebeke ölçeğindeki güneş enerjisi üretiminin de mevcut teknolojiler arasında piyasaları dönüştürmede en güçlü konumda olduğunu belirtiyor.
Akaryakıt devi Exxon Mobil de güneş enerjisinde 2010-2040 yılları arasında yirmi kattan daha fazla büyüme beklendiğini söyledi.
Yatırımcıların da güneş enerjisine yeniden yönelmesiyle 2008/2009 mali krizinin sebep olduğu ve etkileri devam eden ekonomik durgunluktan çıkan güneş enerjisi sektörü demir, doğalgaz, bakır ve kömür gibi ürünleri geride bırakarak bu yıl %40 büyüme gösterdi.
Ucuzlayan Paneller
Almanya Fraunhofer Enstitüsü’ne göre, Çin’in toplu güneş enerjisi paneli üretimine başlamasıyla beraber üretim maliyetleri geçtiğimiz on sene içerisinde %80 azaldı.
Japonya’da 2010’dan bu yana hanelerde güneş enerjisi üretim maliyeti yarılanarak KW-saat başına 0,25 ABD dolarına düştü ve ortalama elektrik fiyatıyla aşağı yukarı aynı seviyeye geldi.
Wood Mackenzie firması, mevcut güneş modüllerinin teorik olarak hesaplanan limitlerden çok daha düşük düzeylerde çalışması sebebiyle ileride artacak verimliliğin güneş enerjisi fiyatlarını daha da düşüreceğini öngörüyor.
Güneş enerjisi Avrupa ve Kuzey Amerika’da halihazırda yaygın bir kullanıma sahip ve Asya’da da niş pazarından çıkıp yükselişe geçmesi beklenmekte.
Çin’in kirliliğe karşı ürettiği yeni politikalar büyük bir değişimin gerçekleşmesini sağlıyor. Bu politikalar sayesinde enerjisinin 2/3’ünü kömürden sağlayan Pekin de alternatif enerji kaynakları arayışına girmiş bulunuyor.
Çin’in 2014 yılındaki güneş enerjisi kapasitesi, ülkenin toplam enerji kurulu gücü olan 1.360 GW değerinin %2’sinin biraz altında kalarak 26,52 GW olarak belirlendi.
2020 yılında 100 GW kurulu güce ulaşmayı hedefleyen Çin hükümeti, bu sene güneş enerjisi kurulu gücüne 17,8 GW daha eklemeyi amaçlıyor ve yılın ilk çeyreğinde 5 GW’lık artışı sağlamış durumda.
Kömür güdümlü Hindistan da bol güneş ışığı sayesinde güneş enerjisinde güçlü bir yer edinebilir.
Bu gelişmelere rağmen fosil yakıtlara bağlı enerjinin milâdı dolmuş değil.
Exxon güneşin parlamadığı, rüzgarın esmediği zamanlar için yedek plan olarak, doğal gazla çalışan santraller gibi, ek üretim kapasiteleri sağlanması gerektiğini belirtiyor.
Üniversitelerde Kent Bahçelerinin kurulmasına destek vererek, doğayla insanın birlikteliğinin yeniden kurulmasına yardımcı olan Buğday Derneği, Çukurova Üniversitesi’nde de çalışmalara başladı. Bir grup doğa dostu gönüllü ile yola başlayan proje dikkat çekerek, etrafına daha çok gönüllü toplamaya ve günden güne farkındalık yaratarak büyümeye devam ediyor. ‘Yeşil olan’a yeniden dönmek için bize fırsat sunan Buğday, 1990 yılında gelişmeye başlayarak 2002 yılında dernek halini almış olan, ekolojik yaşamı destekleyen ve insanlara farkındalık kazandıran bir kuruluş. Peki, ben ve ekip arkadaşlarım, Buğday ile nasıl tanıştık? Bu proje karşımıza nasıl çıktı? Gelin, doğanın dostumuz olduğunu hatırlama yolculuğumuzu size en başından anlatayım.
Kendimizi bildik bileli içerisinde olduğumuz birtakım yerler, renkler, olaylar vardır. Onlara aşinayızdır, onlara ait her bir detayı anılarımızdan çekip çıkarmak konusunda ustayızdır ancak çoğu zaman onları umursayamayacak kadar meşgul oluruz. Elimizde bir iş olmasa bile zihnimizde düşünülecek şeyler, çözülecek problemler, hatırlanacak bir geçmiş, endişesi duyulacak bir gelecek vardır. Gözlerimizin önünde olanı görmek değildir zor olan, onun farkında olarak yaşayabilmektir. Her birimiz çocukken parkların, bahçelerin, -şimdi akla hemen çamaşır deterjanlarını getiren- çamurların içinden geçmişizdir. Salıncakta sallanırken yeşilliklere doğru uzanmış, kaydırak bittiğinde toprağa konmuş, çamurlara basmaktan büyük keyif almışızdır. Heybetli gölgeleriyle bahçeleri dolduran ağaçlar bizimle arkadaş olmak için elmalarını kızartmış, eriklerini parlak yeşile boyamışlardır belki de. Biz de onlara sönmeyen gülücüklerle karşılık vermiş, yeri geldikçe üzerlerine tırmanmış, yeri gelince birinin ardına saklanıp ebe bizi bulana dek kıpırdamamışızdır. Peki, böylesine içli dışlı olduğumuz, bu kadar yakından tanımış olduğumuz doğanın kucağından nasıl oldu da koptuk? İçinden çıkmayı düşünemediğimiz yeşile, nasıl yabancı birine bakar gibi bakmaya başladık? Niçin, her saklambaçta bizi göğsünde saklayan ağaçlara, kokularıyla bizi büyüleyen fidanlıklara sırtımızı dönüp, onlar yokmuş gibi yaşar olduk? Bu soru sağanağında yıkanmadıkça insanın aklı başına gelmiyor bir türlü.
Birkaç ay önce internette; gönüllüler tarafından insanlara doğa ile ilgili farkındalık kazandırmak ve doğanın korunmasına yardımcı olmakla ilgili bir proje bulmuştum. Böyle konulara ilgim büyük olduğundan ve türdeşlerim gibi ben de betondan onlarca metrelik kafeslere hapis büyüdüğümden, bu projeye hemen katılmak istedim. İnternette yer alan başvuru formunu öyle bir incelikle doldurdum ki, herhalde resmi bir makama yazı gönderiyor olsam bu denli özenli olamazdım. Merak içinde geçen birkaç saatin sonunda ise hazin gerçekle burun buruna geldim. Bırakın başvuruların kapanmış olmasını, proje çoktan olmuş bitmişti de geriye yalnızca sorumluların silmeyi unuttuğu bir form kalmıştı! Onca heyecanla dolmuş kalbim, üstüne basılmış kuru ot yığınları gibi iniverdi. Ancak kalbimden beynime sızan damla damla heyecan, aklıma pek çok soru işareti getirmişti. Böylece doğayla insan ilişkilerini irdeleyen sıkı bir soru sağanağına yakalanmış bulundum. Etrafımızı saran ve yeşil olan her şeye elveda dememize neden olan uçsuz bucaksız beton duvarlara, yani kısacası apartmanlara baktım. Çöpe gitmesi lazım gelen şeyleri ellerinden yere, sokağa bırakıveren insanları; sokaklara döşenmiş taşların altında uzanan ve nihayet kırlarda yahut tarlalarda açığa çıkan engin toprakları, çiçeklerin rayihalarını özgürce yayabildikleri dağların eteklerini düşündüm. Biz ne yapıyorduk böyle? Dünyayı yaşanabilir kılan bu en büyük değeri ve onun özensizce kullanılışını görüyor lakin harekete geçmek yerine, kumandası dizimizin dibinde duran televizyonu izlemeye ya da -akıllı değil ama kurnaz olan- telefonlarımızda vakit geçirmeye devam ediyorduk. Fakat bir şeylerin değişmeye başlaması gerekiyordu.
Projenin bitmiş olmasının getirdiği hayal kırıklığı geçtikten kısa bir süre sonra bir arkadaşımdan mesaj geldi. Bu mesajla, kursağımın bir köşesinde kalmış olan heyecanım uyanıverdi. Buğday Derneği, başka birçok üniversitede yapacak olduğu gibi, Çukurova Üniversitesi öğrencileri ile bir proje yapmak istiyordu. Ben de orada yer almak ister miydim? Cevabı hiç düşünmeden, büyük bir heyecan içinde verdim. Elbette isterdim, hiç sorulur muydu! Buğday Derneği üniversitelerde kent bahçelerinin kurulmasını, evimize gelene kadar geçtiği aşamalardan bihaber olduğumuz meyve sebzeleri kendi ellerimizle yetiştirmemizi, doğayla insanın yine ve yeniden bir araya gelerek kaynaşmasını sağlamayı amaçlıyordu. İlk duyduğum andan itibaren büyüleyici gelen bu çalışmalarda yer almak fikri kalbimi bir buçuk kat hızlı çarptırmıştı. Proje kapsamında, Buğday’dan gelen eğitmenlerden 2 gün sürecek bir eğitim alınacaktı. Fakat Kent Bahçeleri ekibi eğitim öncesinde de kendini bilgilendirme amacıyla çabucak çalışmalara başladı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Serdar İskit hocamız bize tüm yardımseverliği ve sevgisi ile yol gösterdi. Böylece daha önce içerisinde bulunmak talihine erişemediğim bir ortama giriverdim. Adını duyunca aklıma vişneli kompostonun geldiği ve midemin bayram ettiği ‘kompost’ kavramı ile orada tanıştım. Ne olduğunu anladığımda artık midem bayram etmiyordu ama heyecanım devam ediyordu. Solucanlarla, her türden yeşillikle, suyla, toprağın ta kendisi ile buluşmuştum. Yuva yapıp, belirli oranda azot ve karbon ekledikten sonra içerisine solucanları eklediğimiz kompost altı ay gibi bir süre içerisinde bize taze ve mis kokulu toprak olarak dönecekti. Fakat onu bekleyene kadar durmak yoktu. Gittikçe kalabalıklaşan ekibimiz ile sık sık bir araya gelmeye başladık. Toprağı tanıyor, yeşilin tonlarında geziniyorduk. Çimlenecek tohumları, nadide birer tarihi esere gösterilen özen ile torflara koyuyor ve içine kalbimizdeki engin sevgiden de bolca bırakıyorduk. Üzeri, çok yakında tohumun içindeki masum yeşil tarafından açılmak üzere toprakla örtülmüş küçük saksılara can suyu veriyor, doğadaki yolculuklarına başlamaları adına onlara bir yardım eli uzatıyorduk. Çalışmaların arasında, Serdar hocanın tatlı mı tatlı eşi Sema ablanın getirdiği mis kokulu çaylar eşi bulunmaz bir hediye idi bizim için. Doğa ve hayat, güzellikler ve dersler, ev ve okul hakkında yapılan sohbetler hoş bir gidişata bürünüyor, uzadıkça güzelleşiyordu. Biz yalnızca toprağa domatesi ekmeği öğrenmiyor; arkadaşlığın kalbimizde kurduğu o güçlü bağların çeşit çeşit renklerini, sevmenin insanı ne denli güçlendirdiğini, insanın doğayla olan bütünlüğünü yeniden kazanmasının önemini de öğreniyorduk. Ekipçe kendi ekmeğimizi mayalayıp yoğuruyor, fırında pişmesini beklerken yine keyifli sohbetlere dalıyorduk. Öğreniyor, yeri geldikçe de bir sözümüz ya da bir tavrımızla ekip arkadaşlarımıza farkındalık kazandırıyorduk.
Sonra bir gün Buğday Derneği’nden haber geldi, eğitmenler gelecek ve iki günlük eğitim başlayacaktı. Aramızda ziraat fakültesinde okuyan arkadaşlarımız vardı ancak onlar dâhil hepimiz o iki gün için tatlı bir heyecana büründük. Hakan Gönül ve Nebile Bayrak hocalarımız geldiğinde onları kendi yaptığımız, keçeden türlü türlü hediyeler ile karşıladık. Birinci gün teorik ve oldukça faydalı bilgilerle dopdolu geçti. Toprağı biraz daha iyi anlıyor, tohumlarımızı yakinen tanıyorduk. Daha önce deneyimlemiş olduğumuz kompost hakkında daha fazlasını öğreniyorduk. Ufkumuz genişliyor, bilincimiz artıyordu. Öğrendikçe, öğrendiğimiz şeyleri diğer insanlarla paylaşmak için daha büyük bir arzu duyuyorduk. Dışarıdan alacağımız ve bize ulaşana kadar ne tür aşamalardan geçtiğini bilemediğimiz meyve-sebzemizi, her aşamasında bilfiil bulunarak kendi soframıza kendimiz getirecektik. Eğitmenlerimiz öyle canayakındılar ki, ilk günün sonunda, uzun zamandır kapı komşusu imişçesine kaynaştık, samimiyet kurduk. İkinci ve son gün ise unutulmaz anılarla dolu bir gün oldu. Kendi bahçemizi kurmak üzere arazimize gittik. Yükseltilmiş sebze kasalarını, ekip çalışmasıyla çaktığımız çivilerle bir araya getirdik. Üstlerini bizi birbirimize hatırlatacak yazılar ve resimlerle süsledik. Toprağımızı beraberce içlerine taşıdık. Belki öncesinde çekinerek, derinlerinden çıkabilecek herhangi bir şeye karşı tedirginlikle yaklaşarak dokunduğumuz toprağa güvenle ve var olanı olumlu şekilde değiştirebileceğimizin bilinciyle dokunduk. Tohumları, geleceği mutlulukla şekillendirecek olan o yeşil yavruları toprağa ektik. Ellerimizde sevgi, tohumlarımızda değişim vardı, yeşil birer can vardı. Yanımızda, doğayla dostluğumuzu hatırlayacağımız süre boyunca bizlere eşlik edecek ekip arkadaşlarımız ve Buğday’dan gelen, her ihtiyacımız olduğunda bize yardım etmeye gönüllü, değerli insanlar vardı. Uygulama ile geçen gün boyunca, genişlemiş ekibimiz ile güzelliğe filizlenen dostluklar kurduk. Toprağın içindeki canı hissederek canlandık, kendi içimizde yükselen bilinci fark ederek birbirimize daha çok bağlandık. Artık o bahçe bizimle birlikte yeni hayatların var olacağı bir yuva ve biz de o yuvada büyümeye devam edeceğiz.
Bob Weber tarafından Huffington Post‘ta yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Kübra Köprülüoğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.
***
Yeni yapılan bir araştırma Kanada Kutup Bölgesinin batısında (Batı Arktik) gerçekleşebilecek bir petrol sızıntısının önemli olduğunu, çünkü bu sızıntının Alaska ve batıda Rusya’ya kadar kolayca yayılabileceğini ve okyanusu kirletebileceğini gösteriyor.
Küresel Çevre Danışmanlığı RPS Applied Science Associates, yayınladığı raporda Kanada Beaufort’tan gelen sızıntıların ve kıyıların kirlenmesinin uluslararası bir sorun olma niteliği taşıdığını belirtiyor.
The World Wildlife tarafınan finanse edilen The National Energy Board araştırması, açık deniz enerji sondajında kuyudan püskürmeyi önleyici iki ayrı öneri üzerinde çalışıyor.
WWF Kanada başkanı David Miller, bu bilgiye olan ihtiyacımızın acil olduğunu belirtiyor. “The National Energy Board bu sorular hakkında çalışıyor. Kararlar veriliyor.”
Danışmanlar, Beaufort Denizi’nde gerçekleşebilecek 22 farklı petrol sızıntısı senaryosu üzerinde duruyor.
Bu senaryoların içine tankerden yakıt veya benzin sızıntısı, sığ/ derin sularda boru hattı sızıntısı veya kuyu patlaması gibi durumlar da dahil ediliyor. Senaryolar yılın çeşitli zamanlarına ve temizliğin yapılış biçimi ve zamanlamasına göre de değişkenlik gösteriyor.
Modeller bölgedeki okyanusun, buzun ve havanın güncel durumu temel alınarak, olası sızıntılar ve temizleme önlemleri ise sektör tarafından verilmiş bilgiler ışığında geliştiriliyor.
Danışmanlar herhangi bir senaryonun gerçekleşmesi durumunda Alaska’ya petrol sızıntısının ulaşma ihtimalinin %50 olduğunu belirtiyorlar. Araştırmada bu sızıntının %10 ihtimalle Rus Suları’ndaki Chukchi Denizi’ne buz altında parlak ve dağınık yağ cepleri veya dağınık katran kümeleri olarak yayılabileceği görülüyor.
Rapora göre bir sızıntı durumunda petrolün uluslararası sınırları aşıp yayılacağı neredeyse kesin. Böyle bir sızıntının %25 ihtimalle Rusya’yı etkilemesi öngörülüyor. Temizleme sırasında kimyasal içerikli malzemelerin kullanılmasıyla yağ tabakası küçülecek olsa da bu oranda bir değişiklik olması beklenmiyor.
Patlama sonucu yüzey altında oluşacak bir petrol kirliliğinin Alaska’ya kadar yayılması yüksek ihtimalle öngörülüyor.
Proje koordinatörü Dan Slavik sızıntı küçük, farklı petrol türlerinden veya farklı sezonlarda olsa da yayılma hızının oldukça şaşırtıcı olduğunu belirtiyor.
Enerji kürsüsünün 2011 raporlarından birine göre açık deniz buzullarında gerçekleşebilecek herhangi bir petrol sızıntısının temizliğinde olası kötü hava ve deniz koşulları göz önüne alınarak en az beş günde bir ara verilmesi gerekecek.
Miller ayrıca petrol sızıntılarının buzullardaki yaban hayat üzerine etkileri üzerine araştırmalar devam ediyor olmasına rağmen, araştırma konusu olan sularda Beluga Balinası gibi canlıların yaşadığını, bu bölgenin deniz yaban hayatı için önemli bir yaşam alanı olduğunu belirtiyor.
Miller, çalışmanın en ufak bir sızıntının bile büyük etkileri olacağını ortaya koyduğunu, bu sızıntılar yüzünden Kuzey Kutbu doğasının ciddi tehlike altında olduğunu söylüyor.
İnuit Game Council ‘den Frank Pokiak, çalışmanın tasarlanmasında emeği geçen yerli halkın bu konuya özel bir ilgisi olduğunu ve petrolün nereye gittiğiyle oldukça ilgilendiklerini belirtti.
İnuit’lerin yaşamı bu sulardan etkilenebilecek olan foklar, balinalar ve balıklara bağlı. Pokiak “Eğer bir petrol sızıntısı olursa, bu bizim için yıkıcı olur” dedi.
Enerji kürsüsü Imperial Oil ve Chevron Kanada’nın açık deniz sondajı için yaptığı başvuruları inceliyor.
Mevcut kural şirketlerin olası bir patlama için kuyuyu kapatmayı daha kolay hale getirecek, basınç rahatlatıcı 2. bir sondaj kulesine sahip olmaları gerektiğini söylüyor. Her iki şirket de ikinci teçhizatı daha ucuza kurmak için yeni metot önerileri getirmeyi umuyor. Enerji kürsüsü alternatif önerileri değerlendirme konusunda bu şirketlerle anlaştı.
Imperial’ın metot önerilerini bu sonbahar başında açıklayacağı biliniyor, Chevron ise önümüzdeki yıla kadar bekleyecek. 2020 yılına kadar iki şirket de herhangi bir sondaj işlemi gerçekleştirmeyi düşünmüyor.
’Let’s Do It Akdeniz’ Çevre Temizliği Hareketi, yüzü aşkın gönüllünün katılımıyla 9 Mayıs Cumartesi günü Adana’nın Karataş ilçesindeki Harbiş Kumsalı’nda temizlik çalışması yapacak.
Akdeniz etrafında yaşayan 22 ülkede, Akdeniz’i 1 günde temizlemek için harekete geçmiş gönüllü bir hareket olan ‘Let’s Do It (Haydi yapalım), Akdeniz’ Çevre Temizliği Hareketi, 9 Mayıs Cumartesi günü saat 10:00’da Edirne’den Hatay’a, Akdeniz’in sahil kıyılarını temizleyecek.
Let’s Do It Akdeniz Adana Temsilcisi Zübeyde Kılıç, hareketin 22 Akdeniz ülkesi ile beraber organize edildiğini ve Türkiye sınırları içerisinde Yunanistan Sınırı’ndan Suriye sınırına kadar süreceğini kaydetti.
Let’s Do It Akdeniz yolculuğunun ilk durağı Estonya idi
2008 yılında Let’s Do It Akdeniz Çevre Temizliği Hareketi’nin küçük bir kuzey Avrupa ülkesi olan Estonya’da başladığını anlatan Kılıç, yol kenarlarında, doğada, şehirlerde bulunan 10 bin ton atığın, 50 bin gönüllünün bir araya gelmesiyle sadece 5 saatte temizlendiğini vurguladı. Kılıç, bu temizlik etkinliğinin normal şartlar altında devletin 3 yılını aldığına dikkat çekti.
“Akdeniz’in bize değil, bizim Akdeniz’e ihtiyacımız var. En temiz Akdeniz için haydi yapalım” diyen Zübeyde Kılıç, 9 Mayıs Cumartesi günü, Karataş ilçesinin Harbiş kumsalını 100’ü aşkın gönüllü ve TEMA gönülleriyle temizleyeceklerini duyurdu.
Belediye önünden ücretsiz servis
Saat 11:00’de gerçekleşecek etkinlik için Adana Büyükşehir Belediye Tiyatrosu önünden ücretsiz araç kaldırılacak.
Dün İtalyan bir arkadaşımla sohbet ederken,cuma gününe dair okulda neler olduğunu sordu.1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayram’ndan dolayı tatil olduğunu söyledim.
“Neler oluyor Türkiye’de 1 Mayıs’ta?” dedi ve ekledi,”İtalya’da Roma Meydanı’nda toplanır herkes.Büyük bir konser olur.Hepimiz şarkı söyleriz,dans ederiz.”İmrenmeyle karışık ben de her sene yaşadığımız bayram ol(a)mayan bayramımızı anlattım,”ulaşım durur mesela,karşı yakaya geçemezsin,Taksim’e yaklaşamazsın,boynuna yazma takarsan suç,sırt çantan olamaz, fotoğraf çekemezsin,kırmızı giyemezsin ama gene de meydanlar da oluruz.Tepkisi içimi burktu aslında,”O zaman sizin mayıs ayınızın otuz gün olması lazım!”.
Sonra Gezi zamanının tarihini sordu,”31 Mayıs’ta başlamıştı” dedim.
Desene dedi,Sizin iki tane Şubat ayınız var.
Gülüştük…
Bugün de Beşiktay’dım, her sene olduğu gibi 1977ye borcum var gibi geldi. Hiçbir şey yapamazsam limon alıp süt alıp dağıtırım çünkü.
Sokağa çıktığım andan itibaren derin bir sessizlik vardı sokaklarda,sanki herkes sabaha kadar oturmuş da akşama kadar uyuyacak gibi.
Beşiktaş esnafı,esnaflık ahlakını sürdüren esnaflardan hala. Sürekli gittiğim manavdan limon alacaktım biraz, manav kapalıydı. Sürekli peynir aldığım peynirciden süt alacaktım; peynirci kapalıydı. Bir inşaat var o civarda devam eden bir onarım inşatı, Günaydın dedim orayı onaran işçilere. Sonra yaptığım hareketi garipsedim, bugün onların günü ve biz tatil yapıyoruz onlar gene çalışıyor.
Kartal Heykeli’ne kadar açık dükkanları,daha doğrusu açık -kapitalizmin direkt kucağı olmayan- küçük esnafı sayayım dedim. Belki iki elimin parmağı kadar. Kahvaltıcılar Sokağı’nda bir iki yer açıktı, bu kahvaltıcılardan biri gelen geçen sığınabilsin diye açık, diğeriyse onlardan korkmuyoruz diye. Bir kahvaltıcının da tabelasında yazan yazı manidardı.
Kartal Heykeli’ne vardığım takdirde karşılaştığım manzaraysa işgal edilmişlik hissi yarattı bende. Kartal Heykeli’nin oturulan yerinde, hep bizlerden birileri olur; kimi sigara içer, kimi bira içer, kimi bir arkadaşını bekler orada, kimi ailesine “bu da Kartal Heykeli” der, kimi de kalabalığa yer yön sorar. Bugün etrafında çevik kuvvet oturmuş, hatta yayılmış eylemciler gelsin de müdahale edelim diye bakıyorlardı. Öğle güneşinin kime vurduğu malumdur zaten.
Delikanlı amcalarımızdan birisi gelip dedi ki,”Burası Beşiktaş’ın kalesi, siz de burada oturamazsınız, burada bu kimliklerle dinlenemezsiniz, lütfen kalkar mısınız? ” Ah güzel amcacım,ağzına sağlık!
Bu durumdan rahatsız olan polisler önce amcayı uzaklaştırmaya çalıştılar, sonra da çelik yeleklerini kuşanıp silahlarını alıp öyle beklemeye başladılar.
Sonrası arbedeler,gaz bombaları,yaralanmalar;ne yazık ki üzüldüğümüz yandığımız ama alıştırıldığımız senaryolar…
Ortalık sakinleştikten sonra Beşiktaş Çarşısı tarafını kolaçan etmek amacıyla biraz daha yürüdüm merakla beraber. Orada olmalarına, balık satmalarına o kadar alışmışım ki balıkçı abilerin. Orada balık pazarlama sesinin olmaması ne kadar sancılı günler geçirdiğimizi bir kez daha anlattı bana.
O sırada bir baba ve kızı yürüyordu orada,kız çocuğu 4-5 yaşlarında.Babasına sorduğu soru bugünü özetliyordu aslında:
Geçen gün bir tanıdığımızın 10 yaşındaki kızı onunla İngilizce pratik yapmamı istedi. Diyor ki”ablacım hadi bana soru sor, “what’s your favourite color?”/En sevdiğin renk ne?” diye sor mesela diyor. Soruyorum cevap hazır “I love blue and green”/ Mavi ve yeşil rengi seviyorum. Böyle söyleyince gözlerim ışıldıyor. (gökyüzü diyecek, ağaçlar diyecek , ne güzel diyorum içimden) Ve heyecanla “Why/Neden” diyorum ona dışımdan. “Bu soru çok anlamsız” diyor. Nedenini bilmiyor. Ezberlediği kadarını söylüyor. Türkiye’de yabancı dil eğitimi malum, ünite ünite gidilen kitaplar ve herkesin bildiği cümlelerden ibaret. Bizim zamanımızda ikinci yabancı dil olan almanca’da en hatırladığımız cümle “ich bin zwölf jahre alt/oniki yaşındayım”dır mesela.
Bu örneği “neden” anlattım, bu yazıda onu anlatayım isterseniz. Günlük hayatta kısa ve uzun vadede birçok karar alıyoruz, birçok şey ağzımızdan çıkıyor, ağırlıklı olarak kırıcı olan düşüncelerimizin arkasında sağlam” bir neden yerine çok yüzeysel bir cümle geliyor “Ama Türkiye’de yaşıyorsun”. Aldığımız eğitim bize sanırım böyle çok sorgulamayı öğretmiyor, toplumun öğretileri ve bunun dışında olanlara bir “ama” yapıştırmak!
Son yıllarda duymaya en dayanamadığım kelime “Ama” ! “Ama” ile başlayan her cümlenin sahibi aslında “ama”dan önce gelen şeyi zaten dinlememiştir ya da hiç inanmıyordur sadece sizi bir nevi pışpışlamak için “Haklısın ama..” diye başlar. Burada yazıya bir es verin ve en son duyduğunuz “ama”lı cümleyi düşünün. Gülümsediğinizi görüyorum, tamam o zaman devam!
Bir de bunun üstüne “Haklısın ama Türkiye’de yaşıyorsun”la başlayan diskurlara sebep olan birkaç cümleyi gelin beraber inceleyelim:
“Ben kırsalda yaşamak istiyorum”
“Haklısın ama nasıl para kazanacaksın”
“Haklısın ama senin koskoca Bla Bla’dan Bla Bla diploman var, elalem ne der”
“Haklısın ama bizim bilmenin çocuğu da sana benzer şunu yaptı, bak boş boş oturuyor”
“Ama sen bilmiyorsun ne kadar zor olduğunu, biz biliyoruz sen yapamazsın”
“Tek başıma yurtdışına seyahate gideceğim”
“Haklısın ama kız başına mı?
“Eh evet güzel fikir, ama orada nerede kalacaksın, bize söyle bakalım”
“Tamam git ama bildiğimiz yerlere git”
“Birkaç arkadaşla iş kurma fikrimiz var, biraz araştırmaya başladık”
“Güzel ama şimdiki işinde devam et”
“Kim o arkadaşların?
“Ama o fikir olmaz ki, çok benzeri var”
“Tarım yapmak istiyorum”
“Tarım mı? Ama sen bilgisayar mühendisisin”
“Tarım öldü Türkiye’de”
“Ne ekip ne biçersin, bilmiyorsun bak bilmemne amcan yapıyor, ne kadar zor haberin var mı?”
“Biz sana çiftlik kurup ziraatçi getirelim, o ekip biçer sen dur işte”
Bunları okurken “eh sen de biraz abartmışsın canım, çözümleri var” diyebilirsiniz. Ya da “yaa ama geçen şöyle bir şey okudum gazetede…”, “eh ama annenler haklı” ya da beni tanıyan birkaç arkadaş olarak “ama sen bunların birazını yaptın” diyebilirsiniz. Burada yazdığım görece yüzeysel örnekleri biraz daha derin cinsiyet/ırk/din/dil konularındaki örneklerinizle kafanızda bağdaştırmanız için size bırakıyorum. Sürekli ağzınızdan çıkan ama aslında kalbinizle söylediğiniz sözcüklerin böyle bir “genel toplum” bakış açısıyla “Haklısın ama” cümleleriyle kesilmesinin hayalkırıklığını hepimiz yaşamızdır.
Hiçbirimiz doğarken cinsiyetimizi, rengimizi, anadilimizi seçmiyoruz. Şimdiye kadar bildiğimiz kadarıyla bir tane hayatımız ve bir tane yaşanılası gezegenimiz varsa, sürekli üzerimizde bu etiketlerle yaşamaya mecbur bırakılmak ve bunun için sürekli “Ama Türkiye’de yaşıyorsun”a getirmek çok üzücü, ee napalım hepimiz illa da özellikle Avrupa’da ikinci sınıf vatandaş olmayı göze alarak yurtdışına mı kaçalım, neden olduğumuz yeri güzelleştirip şenlendirmeyelim birada olmanın getirdiği güçle? Ne demiş bizim bu topraktaki atalarımız “Bir elin nesi var, iki elin sesi var”, neden havada sallanan boş eller yerine, elimizin şekli, yaşı, cinsiyeti ne olursa olsun beraber alkış oluşturacak fikirler üretmeyelim, farklı ellerin birleşmesine izin vermeyelim.
Sonuç: Bülbülü altın kafese koymuşlar, “ille de vatanım” demiş ya, bizim vatanımız da işte o içimizdeki fikirlerin verdiği enerji, gözlerimizdeki ışıltı. Söndürmeyin onu!
Bir de son olarak Carl Sagan’dan “Pale Blue Dot”/Soluk Mavi Nokta benden size gelsin: