Ana Sayfa Blog Sayfa 3679

Soma’daki trajediler yeşilce önlenebilir miydi?

Soma’da insanlık trajedisi giderek daha karmaşık bir hale bürünerek devam ediyor. Son gelişmelerde, yeni işe alımlar başlamış olmasına rağmen depresyon tedavisi gördüğü için bazı madenlerde işe alınmama vakaları olduğu bildiriliyor. Yani olumsuz sosyal etkiler çözüme yaklaşmak şöyle dursun yeni sorunlara dönüşerek büyüyor.

55

Bu felaketler zincirindeki güncel gelişmeleri incelemeden önce bu silsilenin öncüllerini hatırlayalım:

Herşeyin Başlangıcı: Cari Açık

Tüm hikayenin çıkış noktası ülkemizin büyüme hedefleri aslında. Büyüme hedefini yüksek tutmak için cari açığınızın düşük olması gerekiyor. Türkiye’yi gelişmekte olan ülkeler içinde en kırılgan ekonomi olarak tanımlatan birincil etken cari açığın nominal olarak giderek artması. Cari açığın en önemli bileşeni ise enerji ithalatı.

Enerjideki dışa bağımlılık iç enerji kaynakları arayışına yöneltiyor. Ulusal enerji politikalarında rüzgar ve güneş enerjisi potansiyelimiz yüksek olmasına karşın, bu kapasitemizi henüz etkin kullanmıyoruz. Bu nedenle yerli madenlerden elde edilen kömürü daha yaygın bir enerji üretim girdisi olarak kullanıyoruz.

Türkiye’deki kömürün kalorifik verimi, ne yazık ki, düşük. Yani birim tondan elde edeceğiniz enerji ihtal kömüre göre daha az. Kömürün ithal doğal gazdan elde edilecek enerji maliyeti ile rekabet edebilmesi için maliyetlerinin çok düşürülmesi gerekiyor. Madencilikte devlet işletmeciliği terk edilmek istenilen bir alan. Verimlilik ve işgücü maliyetleri açısından devlet işletmelerinden rekabetçi enerji hammaddesi sağlamak çok umut vaat etmiyor. Bu nedenle satın alma garantisi (rödovans) sistemi ile özel sektöre lisans verilerek kömür çıkartılıyor.

Özel sektördeki yatırımcı ise işletme lisansını aldıktan sonra konuyu sadece finansal performans parametreleri üzerinden takip etmek, operasyon sorumluluğunu almamak istiyor. Lisans sahibi müteşebbisler bu regülatif serbestiyi kullanarak, operasyonlarını taşere ediyor. Kendileri açısından bu da ekonomik bir rasyonele sahip.

Tüm dünyada maden işçiliği yüksek işçi güvenliği standartlarına karşın iş zorluğu nedeniyle çok yüksek ücretlerle fiyatlanırken, bizde asgari ücretle atbaşı fiyatlanıyor. Peki bunun nedeni nedir?

Fayda Maliyet Dengeleri

Ana işveren devlet, rekabetçi birim enerji üretme maliyetleri yakalamak zorunda. Bu nedenle yerli kömürün satın alma bedellerini düşük tutmaya çalışıyor. Satış fiyatı azalan malların kar marjı da azalıyor. Şirketler kâr edemezse bu durumda da arz sona ereceği için, hiç değilse toplam kârı dengelemek için kamu satın alma garantisi veriyor. Bu sayede arz eden maden şirketi karlılık düşük bile olsa, sürümden kazanıyor. Yani rödovans sisteminde ne kadar çok kömür üretirseniz o kadar çok kazanıyorsunuz. Ne kadar çok maliyet azaltırsanız o kadar çok kar marjı elde ediyorsunuz. Bu bağıntı nedeniyle iş gücü maliyetlerinin minimize edilmesi, kar maksimizasyonu anlamına geliyor.

Yeni termik santraller ve maden alanlarının alan gereksinimi bereketli tarım arazileri ile çakışıyor. Enerji daha öncelikli bir ekonomik parametre olarak görüldüğü için Soma özelinde zeytinlikler yok oluyor. Tarımcılık imkanı ve istihdamı ellerinden alınan bu kitle, başka iş ve gelir imkanı olmadığı için mecburen maden işçiliğine yöneliyor. Bu da iş gücünün neden ucuza çalışmaya razı geldiğini açıklıyor.

Ne yazık ki, maden işçiliğindeki tek sorun düşük ücret değil. Sendikal örgütlenme beraberinde toplu sözleşme – yani daha pahalı operasyon maliyeti – riskini doğuracağı için tercih edilmiyor. İş gücü arzı talebin üstünde olduğu için emek fiyatı kadar emekle birlikte sunulan çalışma kalitesi de bir paket olarak küçülüyor.

Buraya kadarki bir çok dinamik, sosyal bir perspektiften bakılmadığı sürece, serbest piyasa ekonomisi rasyonelleri içinde bir yere sahip. Ancak bir de karanlık tarafa bakalım…

Kurumsallaşmamış İşgücü Yönetimi

Taşeron firmalar, kurumsal insan kaynakları birimleri kurmak yerine “dayılık” denen sözde sistemle emek tedariki işini fiilen ihale ediyor. Dayılık sistemi ise bir cins iş gücü aracılık sistemi. Bu kişiler, hangi işçilerin hangi fiyattan kaç saat ve ne sıklıkta çalışacağını belirliyor. Toplu olarak madene kaydettiriyor, aşırı vardiya uygulatıyor, itirazları işten çıkarma tehdidi ile örseliyor. Bunun karşısında 20-30 bin TL rakamlara varan gelir elde ederken maden işçileri canlarını tehlikeye atmak pahasına, 1300-2000 TL arası rakamlarda çalışıyor.

Karlılığın yüksek tutulması için gerek taşeron şirketler gerekse aracılar işçi sağlığı ve güvenliğini ciddi düzeyde ihmal edebiliyor çünkü denetimler yetersiz ya da etkisiz kalabiliyor. Verilen cezalar karşılığında elde edilen gelir artışı dikkate alındığında caydırıcılıktan uzak kalabiliyor. Tam anlamıyla iş güvenliği sistem ve teknolojileri uygulanmış olsa, işçi doğru emek fiyatlaması ile ücretlendirilse, çıkacak kömürün ne işverene makul kar marjı bırakması, ne kamu için rantabl bir enerji maliyeti oluşturması, ne de bu sayede cari açığa katkı sağlaması mümkün olamayacak gibi görünüyor.

Özetle ileri teknolojiler, çok verimli maden sahaları ve yüksek enerji değerine sahip bir kömür kaynağı gibi bileşenlere sahip değilseniz kömür işletmeciliğinin kârlı olması da cari açığa olumlu etki yapması da pek mümkün görünmüyor. Bir koyu muhafazakar olan Margaret Thatcher’ın İngiltere’nin kömür madenlerini işletmeye çalışmak şöyle dursun, birbirinin ardına kapaması tam olarak bu nedenleydi, nitekim. Eğer madenleri eski usullerle işletmek ama kâr etmek istiyorsanız, çalışma güvenliğini tehlikeye atmış oluyorsunuz. Bu nedenle Soma’yı, bir dizi ekonomik rasyonelin sonucunda gerçekleşme olasılığı çok kuvvetlenmiş bir riskin vuku bulması olarak okumak, analitik anlamda yanlışlanabilir görünmüyor.

Ya Soma’dan sonrası?

Evine ekmek götürmek dışında bir emeli olmayan 301 masum canın kaybını, onların aile ve yakınlarının yaşadıkları manevi ve maddi travmayı bir yana koyun. Tüm bunların sosyal ve toplum sağlığı etkilerini de diğer yana. Sadece ama sadece ekonomik düzlemden tahlil yapmaya devam etsek bile, işçilerimizin naaşlarına ulaşmak için tüm madenin baştan kazılmış olmasının maliyetleri bile o madenden elde edilen ve bu şartlarda etik bir bağlamı da kalmayan, gelirin finansal olarak da doğrulanabilir olmadığını gösteriyor. Yani, iş güvenliğine rağmen maden operasyonu yönetmek felaket sonrası maliyetler dikkate alındığında kamu maliyesi açısından anlamlı değil.

Taşeron bazlı ve işçi güvenliğini ihmal eden bir işletme modelinin, tüm insani, manevi ve siyasi sonuçları bir yana, kamu satın alması açısından da ekonomik açıdan rasyonel olmadığı ortaya çıktı. Bu durumda doğru olan yapıldı ve maden işletmecilerine işçi çalışma şartlarını iyileştirici ve iş güvenliği yatırımlarını artırıcı yeni yükümlülükler getirildi.

Bu sefer kar merkezli denklem tersine işlemeye başladı. İşletmelerin yapmaları gereken yatırım, karlılık bir yana zarar ettirecek noktaya geldiği için önce işçilere el çektirildi sonra madenler kapanmaya başladı. Bu sefer hayatta kalan işçiler işsiz kaldılar. Yeni bir sosyal sorun ortaya çıktı.

Kazadan kurtulan ama kardeşlerini, akrabalarını, işlerini, evlerindeki güç bela var edebildikleri huzuru kaybeden işçiler, farklı seviyelerde depresyon tedavisi görmeye başladılar. Devlet sosyal güvenlik sistemleri üzerinden bu tedavileri karşılamasına karşıladı. Ama yeni bir sorun baş gösterdi…

Paradoks: İşsizlik Depresyonu İş Bulmaya Engel

Gerekli yatırımları yaparak işletmeye ve yeniden işçi alımına başlayan madenler için işe alımlar başlasa bile, bu işçilerde bedensel ve ruhsal durumu açısından sağlık raporu alması gerekiyor. Bu “tehlikeli ve ağır işler” kapsamında yer alan maden işçileri için mevzuattan kaynaklanan bir gereklilik. Düşününce, ruhen sağlıksız bir işçinin, başka işçilerin hayatını tehlikeye atmaması, işçilerin toplu can güvenliği açısından önemli.

Sağlık raporu almak yasal bir güvence de olsa, özel işletmelerin hangi işçileri alacağını karar vermek de ayrı bir tartışma konusu. Hürriyet.com.tr’den Buse Özel’e konuşan Türkiye Psikiyatri Derneği’nden Medya Koordinatörü Doç. Dr. Burhanettin Kaya, kamudan gelen “Özel sektörün kimi işe alacağına karışamayız” açıklamasının aslında samimi bir itiraf sayılabileceğini, çünkü özel sektörü denetlemesi gerekenin de kamu olduğunu belirtiyor.

Dr. Kaya, “Özel sektör insan haklarına aykırı bir uygulama yapıyorsa bunu denetlemek durumundadır. Devlet kendi sorumluluğunu özel sektöre bu şekilde bırakamaz. Bu çok acı bir açıklamadır. Hatta bir tür samimi itiraf sayılır. Özel sektörün ayrımcı ve damgalayıcı uygulamalarını maruz gören bir itiraftır. Devlet burada kayıtsız kalma durumundadır. Özel sektör, insan haklarına aykırı bir uygulama yapıyorsa, devletin bunu uyarması ve hukuki işlem yapması gerekir. “Karışamayız” demesi değil.” açıklaması ile pozisyonunu kuvvetlendiriyor. Yani yeni bir sosyal açmaz daha ekleniyor trajediler zincirine…

Yeşil Çözüm?

Eğer modern şartlarda üretim esasına göre pahalı bir alternatif olan kömüre dayalı termik enerji yerine birim maliyetleri giderek ucuzlayan rüzgar ve güneş enerjisi seçeneklerini tercih etme politikasının benimsendiğini düşünün.

Önce bu yatırımı iç ve dış yatırımcılar için kolaylaştırıcı bir bürokratik zemin hazırlanırdı. Verimsiz maden alanlarına alan açmak gerekmeyeceği için yerel tarım girişimleri ve onların sağladığı istihdam korunurdu. Bu sayede, emek arz ve talebi dengelenmiş olacak, maliyetler emek sahipleri için daha uygun çalışma şartları paketleriyle fiyatlanacaktı. Ucuz işgücü sorunu da o işe ulaşamayan iş gücünden dolayı istihdam açığı da oluşmayacaktı.

Aksine bölge imkanları değerlendirilebilir, tarıma dayalı istihdam, organik ve ekolojik tarım ve ekolojik turizme dayalı yerel mikro işletmeler teşvik edilebilirdi. RES ve GES gibi yapılarda nitelikli ek istihdam sağlanabilirdi.

Toplam ekonomik katma değer yükselmiş, karbon izi düşmüş, insan hayatı korunmuş, toplam mutluluk endeksi yükselmiş, üstelik cari açık etkisi de artırılmış olabilirdi.

Son tahlilde…

Elbette yeşil bir senaryoda da tüm beklentiler karşılanmayabilir. Bunları denemeden bilemiyoruz. Sadece bir iyi niyetli teorik bir tahmin olarak kurguluyoruz. Ancak sağlıklı verilerle analiz edilirse ülkemizde rantabl bir yeşil enerji ekonomisi oluşabileceği sonucu çıkması çok uzak ihtimal de görünmüyor. Çünkü bu karlılık analizlerini yapan özel işletmeler, halen bürokratik süreçleri akıcı hale getirilmemiş olsa bile, giderek artan düzeyde güneş ve rüzgar enerjisi yatırımlarına girişiyorlar.

Ama kesin olan bir şey var…

İster yeşil ister geleneksel yöntemlerle enerji üretmeye yönelik bir analiz yapacaksanız, çok iyi bir risk analizi yapmalı, felaket senaryolarının olası maliyetlerini dikkate almalı ve tüm bu faktörlerin toplam toplumsal ve çevresel maliyetleri üzerinden politika geliştirmelisiniz.

Zira hiç bir finansal model tek bir insanın hayatını bile fiyatlayamıyor…

 

Kıbrıs’ta bu haftasonu “Akdeniz’de Nükleere Karşı Ortak Mücadele Konferansı” var

Kıbrıs’ta bu Cumartesi (9 Mayıs 2015) “Akdeniz’de Nükleere Karşı Ortak Mücadele Konferansı” düzenleniyor. Ledra Palas Ana Çıkış Kapısı’nda bulunan Ara Bölge Dayanışma Evi’nde düzenlenecek konferansta bildiri sunacak Kıbrıs, Türkiye ve Almanya’dan katılımcılar Mersin Akkuyu’da inşaatına başlanan nükleer santralin bölgesel ve küresel tehditleri hakkında bilgilendirmede bulunacak.

53

Konferansta bildiri suncak isimler şu şekilde; Avrupa Parlementosu Yeşiller Grubu Eş Başkanı Rebecca Harms, Yeşil Gazete,  Yeşil Düşünce Derneği ve nükleersiz.org‘dan Dr. Ümit Şahin, Mersin Nükleer Karşıtı Platform yürütme kurulu üyesi ve Mersin Tabip Odası Başkanı Ful Uğurhan, Kıbrıs Nükleere Hayır Platformu’ndan Doğan Sahir ve Dr Stamatina Passalari ve Kıbrıs Araştırma Enstitüsü’nden ise Dr Theodoros Christoudias.

56

Ara Bölge Dayanışma Evi’nde saat 13:00’te başlayacak konferans programı:

5413.00 Kayıt / Registration
13:30-15:30 Birinci Oturum / First Plenary
Açılış Konuşması Sorular-Cevaplar / Keynote Speech Question and Answers
Rebeca Harms, Avrupa Parlementosu Yeşiller Grubu Eş Başkanı / Co-President of Green Group in European Parliament
Akdeniz Nükleersiz Ağı Bildirgesi ve imzacıların konuşmaları / Nuclear-free Mediterranean Network Declaration and participant country speeches

16:00-18:00 İkinci Oturum / Second Plenary
Panel; Akkuyu Gerçekleri ve Kıbrıs / Panel; Akkuyu realities and Cyprus
Dr. Ümit Şahin, Yeşil Düşünce Derneği ve Nükleersiz.org / Green Thought Association and nucleersiz.org
Dr. Ful Uğurhan, Mersin Nükleer Karşıtı Platform / Mersin Anti-Nuclear Platform
Doğan Sahir, Kıbrıs Nükleere Hayır Platformu / Cyprus Anti-Nuclear Platform
Dr Stamatina Passalari, Kıbrıs Nükleere Hayır Platformu / Cyprus Anti-Nuclear Platform
Dr Theodoros Christoudias, Kıbrıs Araştırma Enstitüsü /The Cyprus Institute

(Yeşil Gazete)

Bir gecede dört transfobik saldırı

İstanbul, İzmir ve Kocaeli’de 2 Mayıs Cumartesi gecesi 4 trans saldırıya uğradı.

52

Kaos GL’nin haberine göre il il saldırılar şu şekilde meydana geldi.

İstanbul

Şişli’de Gülşen adlı bir trans seks işçisi, arkadaşlarının iddialarına göre iki eski erkek müşterisi tarafından evinde bıçak ve şişle saldırıya uğradı. Şişli Etfal Hastanesi’nde uzun bir ameliyattan sonra yoğun bakıma alınan Gülşen’in yoğun bakımdan çıktığı bildirildi.

Gülşen ile dayanışma için hastaneye gidenler, Pazar sabahı 06.00 sularında bir başka trans seks işçisinin kurşunlandığını belirtti. Kadının durumunun iyi olduğu ifade edildi.

İzmir

Rüya adlı bir trans kadın, kimliği belirsiz kişiler tarafından sırtından bıçaklandı. Durumunun ağır olduğu belirtildi.

Kocaeli

Gebze’de yeni taşındaki evde yaşayan üç trans seks işçisi, bir müşterinin silahlı saldırısına uğradı. Kadınlardan biri bacağından yaralanarak hastaneye kaldırıldı.

İzmir’de saldırılara karşı basın açıklaması

İzmir’de transfobi karşıtları dün Azra Has Sokağı’nda buluşup saldırıları protesto etti. “Trans cezaevleri için ellerini sıvayan devlet, nefret saldırılarına karşı acil önlem almalı” denilen basın açıklamasında LGBTİ’lerin yaşam hakkının ihlal edildiğinin altı çizildi.

Eyleme İzmir LGBTİ İnisiyatifi, Eğitim-Sen 2 no’lu LGBTİ Komisyonu, Ahura LGBTİ İnisiyatifi, LeGeBİT, HDK İzmir LGBTİ Komisyonu, Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği, Dokuz Eylül Eşit Şerit, SDP LGBTİ komisyonu, Anarşist Komünist İnisiyatif, Kampüs Cadıları, Toplumsal Özgürlük Parti Girişimi, Liseli Kıvılcım, Egitim-Sen 1 ve 3 no’lu şubeler ve anarşistler katıldı.

Ankara: Transfobi öldürür

Ankara’da Pembe Hayat Derneği de bugün saat 19.00’da Yüksel Caddesi’nde İnsan Hakları Anıtı Önü’nde bir basın açıklaması yapacak.

(Kaos GL)

Belçika Parlamentosu’ndan Ermeni Soykırımı kurbanları için saygı duruşu

Belçika Federal Parlamentosu, geçtiğimiz Perşembe (30 Nisan) gerçekleşen oturumunda Ermeni Soykırımı kurbanları arasında bir dakikalık saygı duruşunda bulundu. Bir dakikalık saygı duruşuna Türkiye kökenli vekil Emir Kir’in katılmaması ise eleştirilere konu oldu.

51

Belçika’dan Le Libre Gazetesi’nin haberine göre, anma önerisi parlamento üyeleri Françoise Schepmans ve Denis Ducarme’dan geldi.

Öte yandan, Belçika Parlamentosu’nda gerçekleşen bir dakikalık sessizlik törenine Türkiye kökenli Belçikali parlamento üyesi Emir Kir’in katılmaması eleştiri konusu oldu. Sosyalist Parti üyesi Emir Kir’in anma töreninde bulunmaması nedeniyle Parti Genel Sekreterliği Kir’den savunma istedi.

Anma töreninde Türkiye kökenli diğer iki parlamento üyesi Özlem Özen ve Nawal Ben Hamou’nun katıldığı bildiriliyor.

Belçika, Ermeni Soykırımı’nı 1998 yılında resmen tanımıştı.

(Agos, La Libre)

Kürt sorunu yoksa son iki seçimdir elinde o Kürtçe Kur’an’ların işi ne! – Celal Başlangıç

Kareli gömleğiyle çıkmıştı Batman mitinginde sahneye.

Seçim bildirgesinde “Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılarak, devletin din ve inanç alanından elini çekmesi sağlanacak” diyen HDP’ye yükleniyordu:

“Diyaneti kaldıracağız, diyorlar. Hele bak Diyanet’i kaldıracak. Çünkü bunların dinle işi yok.”

Sonra arkasındaki kürsüye uzanarak yeşil kaplı bir kitabı kaldırıp havaya, kendisini dinleyenlere doğru uzattı:

49

“İşte bakıyoruz, ‘Kaldıracağız’ dedikleri Diyanet, şu anda ‘Qura’na Piroz a Kurdi’ adıyla Kürtçe Kur’an mealini yayınladı.”

Burhan Pazarlama mı geldi?

 7 Haziran seçimleri öncesi 2 Mayıs 2015 Batman

Birden “dejavu” olduğumu sandım.

Hayır ama, kesinlikle görmüştüm, evet ben bu filmi daha önce de görmüştüm.

Öyle Şehir Hatları vapurlarındaki ünlü Burhan Pazarlama’nın çıkıp “İşte baylar ve bayanlar, elimde gördüğünüz şu bir adet tarak…” türünden bir “dejavu” olma durumu değildi bu.

Aynen bu sahneyi görmüştüm. Elinde bir adet Kürtçe Kur’an’la Erdoğan vardı sahnede.

Tamam ya, bir sene, daha doğrusu tamı tamına 10 ay önceydi bana “dejavu” duygusu yaşattığını sandığım görüntü.

10 Ağustos 2014’te yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi için propaganda çalışmalarının en yoğunlaştığı günlerdi. Adaylar artık son viraja giriyorlardı seçim yarışında.

10 gün vardı seçimlere. Erdoğan Van’da kendisini dinleyenlerden Cumhurbaşkanı olmak için oy istiyordu:

“Çözüm sürecinin önündeki engelleri de aşıyoruz. Çıkardığımız son yasa ile çözüm zeminini daha da hızlandırdık. Eğer bizi seçerseniz çözüm süreci daha hızlı ilerler.”

Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi 1 Ağustos 2014 Mardin

Konuşmasını “Bir başka müjdeyi vereyim” diye sürdürüyordu, “Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’in Kürtçe mealini hazırladık ve bastık.”

Tarih 31 Temmuz 2014.

Aynı Kürtçe Kur’an bir gün sonra, Mardin’de de çıkıyordu sahneye Erdoğan’ın elinde:

“İstanbul’da Ensar Vakfı, bir STK hayırlı bir işe imza attı. Kur’an-ı Kerim’in Kürtçe meali çevrildi.”

Her seçimden önce bir Kürtçe Kur’an

Van’daki “hazırladık ve bastık”, bir gün sonra Mardin’e gelince “Ensar Vakfı bastı” olmuştu.

Gerçi Erdoğan her ne kadar “Bir STK” dese de Ensar Vakfı, AKP’nin arka bahçesi gibiydi. Kurucuları arasında Kadir Topbaş’tan AKP’nin eski bakanlarına, danışmanlarına, hatta eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün damadına kadar herkes vardı. Yani Erdoğan’a “hazırladık ve bastık” dedirtecek kadar bir AKP kuruluşuydu.

Aslında gerek 2014’te Ensar Vakfı’nın, gerekse de bu yıl Diyanet İşleri Başkanlığı’nın iki ayrı Kürtçe Kur’an basmasının tarihleri açısından ilginç bir paralellik var.

Biraz daha yakından bakalım.

Ensar Vakfı, Kürtçe Kur’anın basıldığını facebook sayfasından duyurmuş:

“Kürtçe Kur’an-ı Kerim ve meali Fikri Amedi’nin tercümesiyle Ensar Yayın Grubunda yayınlandı.”

Tarih, 21 Temmuz 2014.

Yani Cumhurbaşkanlığı seçimlerine tam 20 gün kala.

Gelelim Diyanet İşleri’nin bu yıl bastırdığı Kürtçe Kur’an’a.

İçinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılma vaadi de olan seçim bildirgesini HDP’nin Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ 21 Nisan 2015’te İstanbul’da açıklıyor.

Bu açıklamadan dokuz gün sonra, 7 Haziran seçimlerine de tam 37 gün kala, 30 Nisan 2015’te Anadolu Ajansı saat 14.50’de bir haberi servise sokuyor:

“Diyanet İşleri Başkanlığı, beş yıldır çalışmalarını sürdürdüğü Kürtçe Kur’an-ı Kerim meali çalışmasını bitirdi.”

Devletin ajansının haberine göre Diyanet Kürtçe Kur’an’ın 10 bin adet basıldığını, dağıtımının kısa sürede yapılacağını söylüyor.

HDP’ye Diyanet üzerinden seçim tuzağı mı?

Biri Ensar Vakfı’nın kırmızı ciltli, diğeri de Diyanet’in yeşil ciltli iki ayrı Kürtçe Kur’an’ın 10 ay arayla karşımıza çıkmasında dikkat çekici birkaç nokta var.

Birincisi, biraz aceleye gelmiş olacak ki bastığı Kürtçe Kur’an’ı Diyanet bugüne kadar değil dağıtımını yapmaya, kendi yayınlarının yer aldığı internet sitesine bile koymaya fırsat bulamamıştı.

İkincisi, daha Diyanet’in sitesinde bile duyuramadığı Kürtçe Kur’an, basıldığı açıklanan 30 Nisan’dan iki gün sonra, 2 Mayıs’ta Batman ve Diyarbakır’da miting yapan Erdoğan’ın elindeydi.

Üçüncüsü de, 10 ay önce Cumhurbaşkanlığı seçimleri için Van ve Mardin’de “Kürtçe Kur’an müjdesi” veren Erdoğan, demek ki o tarihte Diyanet’in beş yıldır Kur’an’ı Kürtçe’ye çevirmek için  çalıştığından haberli değilmiş!

Herhalde olsaydı, bu fırsatı kaçırmaz, 31 Temmuz’da Van’da, 1 Ağustos’ta Mardin’de yaptığı mitinglerde bir değil, iki ayrı “Kürtçe Kur’an müjdesi”ni bir arada verirdi.

İki ayrı Kürtçe Kur’an’la ilgili bilgileri alt alta koyunca sanki Ensar Vakfı ile Diyanet İşleri’nin sıkı bir görev bölümü yaptıklarına ilişkin bir görüntü çıkıyor ortaya:

“Patronun Cumhurbaşkanı olması için birimiz 10 Ağustos 2014 seçimlerinden önce bir Kürtçe Kur’an bassın, diğerimiz de Başkan olması için 7 Haziran 2015 seçimlerinden önce bir Kürtçe Kur’an bassın.”

Özellikle Diyanet’in “beş yıldır üzerinde çalıştığı” Kürtçe Kur’an’ın seçimlere 37 gün kala basılıp Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Batman ve Diyarbakır mitinglerine yetiştirilmesinde HDP’ye fena halde kurulmuş bir tuzağın kokusu da var.

Bu kurgu sanki Kürt seçmenlerin, özellikle dindar Kürtlerin gözünde HDP’nin itibarını sarsmaya dönük bir girişim gibi görünüyor.

Çünkü HDP, bu seçimde AKP’nin en büyük korkusu.

Yüzde 10 barajını aşması, belki de AKP’nin tek başına iktidar olma ihtimalini ortadan kaldıracak.

İşte HDP’yi böylesine bir tehdit olarak algılayan iktidarın imdadına basılan bu Kürtçe Kur’an şu mesajın verilmesi için yetiştirilmiş olmasın:

“Ey dindar Kürtler ve Zazalar! HDP Diyanet İşleri Başkanlığını kaldıracak ama bakın HDP’nin kaldıracağı bu kurum size Kürtçe Kur’an bastı.”

Çözüm yok, Kürtçe Kur’an var!

Daha 10 ay önce, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine girerken Kürtlerden “Eğer bizi seçerseniz çözüm süreci daha hızlı ilerler” diyerek oy istemişti Erdoğan.

Ama şimdi 7 Haziran seçimlerine giren AKP’nin önüne  düşmüş, “Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok” diyen bir Cumhurbaşkanı var.

Özellikle Kürt seçmenler şimdi soruyor elbette:

“Kürt sorunu yoktu da, neden Cumhurbaşkanı olmak için ‘hızla ilerleyen çözüm süreci’ vaat ettin?”

“Sorun” yoktu maden, o zaman “çözüm” de yalandı!

Demezler mi insana, “Eğer Kürt sorunu yoksa, son iki seçimdir, ‘sandığa beş kala’; Van’dan Mardin’e, Batman’dan Diyarbakır’a elinde miting miting dolaştırdığın o Kürtçe Kur’an’ların işi ne!”

7 Haziran seçimleri yaklaştıkça ortaya çıkan bütün bu olgular gösteriyor ki; Erdoğan’ın Kürtlere, Kürtçe Kur’an dışında vaat edeceği başka hiçbir şey yok!

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

50 Celal Başlangıç

 

Celal Başlangıç

Erdoğan’ın, Kuveyt ziyaretinde diplomatik kriz iddiası

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen hafta Salı günü yaptığı Kuveyt ziyareti sırasında onuruna verilen resepsiyona Güney Kıbrıs’ın Kuveyt büyükelçisinin davet edilmemesini talep etmesinin diplomatik krize sebebiyet verdiği iddia edildi. Bu durum nedeniyle Rum Büyükelçiye destek veren AB Büyükelçileri davete katıldı anca Erdoğan ile selamlaşmadı.

48Rum basınına göre, Kuveyt Emiri tarafından Erdoğan onuruna verilen resepsiyona ülkede bulunan yabancı büyükelçiler de davet edildi. Davetliler arasında Rum büyükelçinin de bulunduğunu öğrenen Erdoğan ise iddiaya göre büyükelçinin resepsiyona katılmaması talebinde bulundu.

Fileleftheros gazetesi, Rum Büyükelçi Panikos Kiriaku’nun resepsiyon salonuna girmek üzereyken Kuveytli yetkililerin “salona girmemesi” ricasıyla karşılaştığını, Rum büyükelçinin buna sert tepki gösterdiğini yazdı.

Rum büyükelçinin diğer AB büyükelçileriyle istişareye geçtiğini ve destek aldığını aktaran gazete, özellikle Fransız büyükelçinin de olaya sert tepki gösterdiğini ve büyükelçilerin resepsiyona hep birlikte katılma, ancak Erdoğan’la tokalaşmama kararı aldıklarını öne sürdü.

Haberde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu durumdan rahatsız olarak Kuveyt ziyaretini erken bitirdiği ve dün akşam Ankara’ya döndüğü iddiasında da bulunuldu.

(Cihan, Fileleftheros, Cyprus Mail)

Yenilenebilir Enerji Devrimi – Michael T. Klare

TomDispatch.com‘da Michael T. Klare imzası ile yayınlanan ve Duygu Kaşdoğan‘ın çevirisi ile Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu‘nun web sitesinden paylaşılan makaleyi sunuyoruz

* * *

Hemen umutlanmayın ama gelecekte tarihçiler 2015 yılına baktıklarında yenilenebilir enerjinin üstünlük kazanmaya başladığı, dünyanın fosil yakıtlara olan bağımlılığından uzaklaşmaya başladığı anı görebilirler. Gelecek yıllarda doğalgaz, petrol ve kömür hüküm süremeye, atmosfere iklim değişikliği yaratan milyarlarca ton karbon salmaya elbette devam edecek. Fakat, ilk defa yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş bir ivme kazanmış görünüyor. Eğer bu şekilde devam ederse, dünya ekonomisi için çok önemli sonuçlar doğuracak —daha önceki yüzyıllarda odundan kömüre veya kömürden petrole geçiş kadar derin ve etkili biçimde.

Küresel ekonomik büyüme elbette uzun bir süredir artan fosil yakıt arzıyla, özellikle petrol ile güçlenmiştir. Birleşik Devletler başta olmak üzere, petrol çıkarma ve kullanma konusunda üstünlüğe erişen ülkeler muazzam ekonomik ve siyasi güç kazanırken, Kuveyt ve Suudi Arabistan gibi büyük petrol rezervlerine sahip olan ülkeler inanılmaz derecede zenginleşmiştir. Petrolün yükselişini planlayıp düzenleyen dev petrol şirketleri dillere destan kârlar elde ettiler, uçsuz bucaksız sermaye biriktirdiler, ve aşırı güçlendiler. Beklendiği üzere, petrol devletleri ve enerji şirketleri egemen bir rol alacakları bir geleceğin hayalini kurmaya devam ediyor.

46

2013 yılının Nisan ayında, Suudi Arabistan petrol ve maden bakanı Ali Al-Naimi, “fosil kaynaklar bizim en kalıcı kaynaklarımızdır,” dedi. “Bunlar ABD, Suudi Arabistan ve çoğu gelişmiş ve gelişmekte olan dünya için ekonomik kalkınmanın itici gücüdür [ve] gelecekte bizi ayakta tutacak kapasiteye sahiptir.”

Fakat rüzgar ve güneş kurulumlarındaki sürpriz yükselişi içerene yeni gelişmeler petrolün hakimiyetinin hayal edildiği kadar “kalıcı” olmayabileceğini ortaya koyuyor. Enerji analisti Nick Butler yakın zamanlarda Financial Times’da “hızlı bir biçimde yayılan güneş teknolojisi her şeyi değiştirebilir,” diye yazdı. “Zaman içinde eski enerji sistemleri yatırımları üzerinde bir soru işareti uyandıracak bazı temel değişikliklerin geliştiğine dair artan kanıtlar mevcut.”

Normalde, bir enerji sisteminden diğerine geçiş uzun yıllar alır. Manitoba Üniversitesi’nden Vaclav Smil’e göre, odundan kömüre ve kömürden petrole geçişin her biri 50 yıl sürdü. Yenilenebilirlere geçişin tamamlanması için de aynı zamana ihtiyaç olacağını savunuyor ve bunun yeşil enerji dönemini uzak bir geleceğe erteleyebileceğini belirtiyor. Smil, Scientific American’da “bu enerji geçişinin yavaş seyretmesinin şaşırtıcı olmadığını,” ve bunun “aslında beklenen bir şey” olduğunu yazdı.

Oysa ki, Smil’in analizi iki şeyi varsayıyor: İlk olarak, enerji yatırımları ile ilgili çoğu kararların geçmişteki ile benzer kâr arayışı çerçevesinde alınacağını ve eski tas eski hamam (business as-usual) durumun hakimiyetinin devam edeceğini; ve ikinci olarak, yenilenebilirlerin fosil yakıtların yerine geçmesinin maliyet ve uygulanabilirlik açısından uzun yıllar alacağını. Fakat bu her iki varsayım da fazlasıyla sorunlu. Rüzgar ve güneşteki gelişmeler sıra dışı seyrediyor. Bu teknolojiler hızla fosil yakıtların fiyat avantajını bertaraf ederken, iklim değişikliği ile ilgili kaygılar çoktan beri siyasi ve düzenleyici manzarayı değiştiriyor. Butler, “değişimin yönü belli,” diyor. Yenilenebilir kurulumlarının fiyatlarının düşüşü ile, güneş enerjisi “niş üretici olmaktan çıkıp [fosil yakıtlara] bölgesel, esaslı bir rakip haline geliyor.”

Uzmanlar yenilenebilirlerin gelecek yıllarda küresel enerji bütçesinden daha fazla pay talep edeceği konusunda büyük ölçüde hemfikir. Yine de, çoğu ana akım analistl fosil yakıtların gelecek yıllar içinde egemen enerji biçimi olacağına inanmaya devam ediyor. ABD Enerji Bakanlığı (DoE) yenilenebilir kaynaklar, nükleer ve hidronun beraberce dünya enerjisindeki payının 2015’deki yüzde 17’lik orandan 2040’da sadece yüzde 22’ye çıkacağını —az bir olasılıkla fosil yakıtların üstünlüğünü sarsacak bir ölçekte değişimi— tipik olarak öngörüyor. Yine de, dört temel eğilim yenilenebilir kaynaklara geçişi çarpıcı bir biçimde hızlandırabilir: iklim değişikliğinin ilerlemesine dur demek namına dünyadaki artan kararlılık; Çin’in büyüme ve çevre konularındaki tutumundaki büyük değişim; gelişmekte olan dünyada yeşil enerjinin artan oranda benimsenmesi; ve yenilenebilir enerjinin finansal olarak karşılanabilmesinin mümkün hale gelmesi.

İklim Değişikliğini Ciddiye Almak

İklim değişikliğinin ilerlemesine karşı çıkış yaygın olmakla birlikte iyice kemikleşmiş durumda. Naomi Klein’in en son kitabında —This Changes Everything— ortaya koyduğu üzere, başlıca fosil yakıt şirketleri iklim değişikliği gerçekliğine dair şüphe tohumları serpmek için yıllarca iyi finanse edilmiş kampanyalar yürütürken, politikacılar, çoğu zaman bir ücret karşılığında, karbon salımlarına sınır getiren çabaları engellemiştir. Eş zamanlı olarak, birçok sıradan insan ne olduğunu anlama ve böylece bunu kontrol altına alacak adımları düşünmek konusunda isteksiz olmuştur (George Marshall, Don’t Even Think About It adlı kitabında bu durumu inceler). Buna rağmen, kuraklık, seller ve öncekilere göre daha şiddetli fırtınaları içeren aşırı hava olayları günlük hayatta daha çok önem kazanmaya başladıkça bunların hepsi açık ki değişmekte.

47.Renewable-Energy

Bu değerlendirmeyi desteklemek adına yakın zamandaki kamuoyu yoklamalarını içeren kayda değer kanıtlar bir araya getirilebilir. Belki de bu değişimin en etkili göstergesi başlıca ulusların Aralık ayında Paris’te düzenlenecek olan küresel iklim zirvesine hazırlık için BM yetkililerine sundukları karbon-azaltma planlarında bulunabilir. Geçen Aralık ayında Peru’nun Lima kentinde düzenlenen zirvede delegeler tarafından benimsenen önlem gereğince, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesinin (UNFCCC) tüm tarafları küresel iklim çabalarına “ulusal olarak belirlenmiş planlı katkılar” (INDCs) olarak bilinen detaylı eylem planlarını sunmakla yükümlüler. Birçok açıdan bu planların şaşırtıcı derecede çetin ve iddialı olduğu kanıtlanmıştır. Daha önemlisi, konu karbon azaltmaya geldiğinde teklif edilen rakamlar sadece birkaç yıl önce hayal dahi edilememekteydi.

Örneğin, ABD planı 2025 itibari ile ulusal karbon salımlarını 2005 seviyesinden yüzde 26-28 oranında azaltacağının sözünü vermiyor ve bu da kayda değer bir azaltmayı temsil ediyor. Tabii ki, bu hedefe ulaşmada birçok engel mevcut, en önemlisi de fosil yakıt endüstrisi ile sıkı bağları olan Cumhuriyetçi parlamenterlerin ölesiye karşı çıkışlarıdır. Yine de, Beyaz Saray INDC’de yer alan birçok tedbiri yürütme organının alabileceği konusunda diretiyor. Bu tedbirler termik santrallerden kaynaklanan karbon salımlarının kontrolünü ve araba ve kamyonlarda yakıt verimliliğinde gelişmelere dair baskı yapılmasını içeriyor.

Diğer ülkeler de benzer iddialı INDCler sunuyor. Örneğin, Meksika 2026 itibari ile karbon salımlarını sınırlamayı ve 2030 itibari ile sera gazı salımlarını yüzde 22 oranında azaltmayı taahhüt ediyor. Bu taahhüt özellikle önemli çünkü gelişmekte olan başlıca bir ulusun böylesi bir vaatte bulunması ilk kez gerçekleşiyor. Obama’nın Beyaz Saray’dan ilettiği tebrik mesajında, “Meksika’nın INDC’yi zamanında, açıkça, ve iddialı bir biçimde sunarak tüm dünya için bir örnek oluşturduğunu ve bunun güçlü, koşulsuz siyasi kararlılık ile desteklendiğini” ifade etti.

Hiç kimse Aralık iklim zirvesinin sonucunu tahmin edemez, fakat birkaç gözlemci onaylanacak tedbirlerin gelecekteki küresel sıcaklık artışlarını 2 santigrat derecenin — birçok bilim insanına göre, bugüne kadar gördüğümüzün ötesinde iklim felaketlerine yol açmamak adına gezegenin soğurabileceği en yüksek miktar— altında tutmak adına zorlu olacağını bekliyor. Yine de INDC’lerin veya önemli bir kısmının hayata geçirilmesi en azından fosil yakıt tüketiminde önemli azalmalar doğurabilir ve farklı bir geleceği işaret edebilir.

Çin’in Enerji Konusundaki Tutumunda Büyük Değişim

Aynı derecede önemli olan Çin’in fosil yakıtlara olan bağlılığını azaltma konusunda açık bir kararlılık göstermesi –Çin’in gelecek yıllardaki enerji ihtiyacı öngörüleri düşünüldüğünde– bu, tutumunda kritik bir değişiklik anlamına geliyor. DoE’ye göre, Çin’in küresel enerji tüketiminde 2010’yılındaki yüzde 19’luk çarpıcı payı 2040’da yüzde 27’ye yükselecek, ve bu artan pay da fosil yakıtlar ile karşılanacak. Eğer bu gerçekleşirse, Çin gelecek 30 yıl boyunca 88 katrilyon BTU (British Termal Unit) tüketebilir veya dünya ölçeğindeki ilave fosil yakıt tüketiminin yüzde 43’ünü yaratabilir. Bu nedenle, Çin’in, üst düzey hükümet yetkilileri tarafından daha yeni verilen söze göre bu enerji kaynaklarının kullanımını azaltmak yönünde aldığı herhangi bir karar, küresel enerji dengesinde büyük çaplı sonuçlar doğurabilir.

Çin henüz kendi INDC’sini sunmadı, fakat geçen Kasım ayında Başkan Xi Jinping’in Başkan Obama ile Pekin’de yaptığı toplantıda verdiği taahhütleri bu plana dahil etmesi bekleniyor. Xi, Çin’in karbon salımlarını 2030 yılı itibariyle sınırlandırma ve öncelikli enerji tüketiminde fosil yakıta alternatiflerin payını yaklaşık yüzde 20 oranında arttırma sözü verdi. Ayrıca, “2015 Paris konferansında uluslararası iklim değişikliği müzakerelerinin bir uzlaşma ile sonuçlanması için” ABD ile birlikte çalışmayı kabul etti.

Çin’in planları gelecek 15 yıl içinde karbon salımlarında devamlı bir artışa izin verse de, fosil yakıtlardan elde edilen enerjinin oranını zaman içinde azaltıyor. Beyaz Saray’ın yaptığı bir açıklamaya göre, “bu Çin’in 2030 itibariyle ilave 800-1000 GW nükleer, rüzgar, güneş, ve diğer sıfır-salım üretim kapasitesine geçişini gerektirecek. Bu da bugün Çin’de mevcut olan kömür termik santrallerinin hepsinden daha yüksek bir kurulu güce tekabül ediyor.”

Dahası, görünen o ki, Çinli liderler fosil yakıtlardan uzaklaşılan bir geçiş için verdikleri sözlerin ötesinde daha hızlı hareket etmeye hazırlanıyorlar. Kentte yaşayanların kirli havanın aşırılığını azaltamaya dair yaptıkları baskı altında, yetkililer elektrik üretimi için kömüre daha az bağımlı ve daha çok hidroelektrik, nükleer, rüzgar, ve güneş enerjisi ile doğal gaza bel bağlayan iddialı planlar açıklıyorlar. Bu Mayıs ayında, Başbakan Li Keqiang Ulusal Halk Kongresi Çin Yasama Meclisi’nde, “ülkenin önemli alanlarında kömür tüketiminde sıfır büyüme için mücadele edeceğiz,” dedi.

Birleşik Devletler’de olduğu gibi, Çin liderleri fosil yakıt çıkar gruplarının ve yerel hükümet yapılarının direnişi ile karşılaşacaklar. Yine de, petrol ve kömüre bağlılığı azaltma yönündeki açık kararlılıkları, düşünce ve mizaçta gerçek bir değişimi temsil ediyor. Bu durumun yakın zamanda diğer uzmanlar ve DoE tarafından ortaya konulan enerji görünümünden daha farklı bir biçimde sonuçlanması pek olası değil. Örneğin, sürekli artan kömür tüketime dair tekrarlanan tahminlere rağmen, Çin aslında 2014 yılında daha önceki yıllara nazaran daha az kömür yaktı ve böylesi bir düşüş yıllar içinde ilk kez gerçekleşti. Aynı zamanda, toplamda 83.3 milyar dolarlık yatırımla yenilebilir enerji türlerine yaptığı harcamayı yüzde 33 oranında arttırdı. Bu, bir ülkenin yenilenebilir enerji geleceğine doğru yaptığı bu güne kadarki en yüksek harcamadır. Eğer bu eğilimler devam eder ve Çin küresel olarak yolu belirlemede öncü rol oynarsa, fosil yakıtlardan yenilenebilirlere geçiş beklendiğinden daha yakın zamanda gerçekleşecektir.

Yeşil Küreselleşiyor

Büyük petrol şirketleri uzun zamandır ABD, Japonya ve Avrupa’nın başı çektiği gelişmiş ülkelerin zamanla fosil yakıtlardan yenilenebilirlere geçebileceğini kabul ediyor, fakat gelişmekte olan –ekonomilerini genişletmek isteyen fakat alternatif enerjiye yatırım yapacak kaynakları olmayan– ulusların fosil yakıtlara olan bağımlılığının devam edeceği konusunda ısrarlılar. ExxonMobil ve diğer petrol şirketlerinin yönlendirdiği bu bakış açısı ile küresel Güney’den beklenen talebin karşılanması için yeni rafinerilere, boru hatlarına ve diğer altyapılara büyük yatırımlar yapılıyor. Fakat sürpriz, sürpriz: bu ülkeler de enerji çıktısını genişletme yolunda yenilenebilirlere yöneldiklerinin sinyallerini veriyor.

Küresel Güney’in şaşırtıcı şekilde yenilenebilirleri sahiplenmesi yakın zamanda Birleşmiş Milletler Çevre Programı ve Frankfurt Finans ve İşletme Okulu arasındaki işbirliği ile kaleme alınmış Yenilenebilir Enerji Yatırımındaki Küresel Eğilimler 2014 raporunda belgelenmekte. Rapora göre, Çin dışındaki gelişmekte olan ülkeler önceki yıllara göre aşırı bir artış ile 2014 yılında yenilenebilirler için 30 milyar dolar harcama yaptı. Çin ile birlikte gelişmekte olan ülkelerdeki yenilenebilir yatırımları hemen hemen  gelişmiş ülkelerin o yıl yaptığı toplam harcamaya karşılık geldi. Brezilya (toplamda 7.6 milyar dolar), Hindistan (7.4. milyar dolar), ve Güney Afrika (5.5 milyar dolar) ile yenilenebilirlere yapılan yatırımda önemli ölçüde artışlar geçekleştirdi; yatırımların 1 milyar dolar veya daha fazlası da Şili, Endonezya, Kenya, Meksika ve Türkiye tarafından gerçekleştirildi. Bu ülkelerin birkaç yıl önce yenilenebilir geleceğe ne kadar az yatırım yaptığını düşününce, bu değişen zamanların bir işareti olarak görülmeli.

Petrol üreten ülkelerin yeşil enerjiyi benimsemeye başlaması ise daha az dikkat çekici değil. Örneğin, Ocak ayında, Dubai Elektrik ve Su İşleri Müdürlüğü Suudi Arabistan’ın ACWA Power International şirketi ile 200 megavat gücünde, 330 milyon dolarlık güneş panelleriyle elektrik üretimi için sözleşme imzaladı. ACWA’nın bu anlaşma çerçevesinde panellerden üretilen enerjiyi megavat başına 58.50 dolardan satacak olması çok büyük ilgi çekti. Çünkü bu miktar doğal gaz jenerasyon maliyetinin üçte birinden daha az.

Avrupa finans hizmetleri şirketlerinden biri olan Kepler Cheuvreux’dan Mark Lewis, “bunun petrol yakan Emirlikler için önemli bir dönüm noktası ve süregiden küresel enerji dönüşümünün açık bir göstergesi olduğunu,” belirtti. “Projenin fazlasıyla rekabetçi bir maliyetle enerji üretmesi ve bugüne kadar yenilenebilirleri benimseme konusunda yavaş hareket eden ülkeleri harekete geçirme potansiyeli açısından bir dönüm noktası olarak anlaşılması gerektiğini düşünüyoruz.”

Yenilenebilir Enerjinin Düşen Fiyatları

Dubai anlaşmasının gösterdiği gibi, fosil yakıtlardan yenilenebilirlere geçişte fiyat önemli bir rol oynuyor. Kömür ve petrol havarilerini dinlediğinizde fakir ülkelerin belirli bir enerji biçimini diğer yakıtlara kıyasla düşük maliyetlerden dolayı tercih etmekten başka şansı olmadığını düşünebilirsiniz. ‘ExxonMobil’in Başkanı ve CEO’su Rex Tillerson, “dünyada hala fakr-u zaruret içinde yaşayan yüz milyonlarca, milyarlarca insan var” dedi. “Fiyatını karşılayabilecekleri ve güvenebilecekleri elektriğe ihtiyaçları var… Fosil yakıtları yakmayı isteyeceklerdir çünkü bu şekilde hayat kaliteleri epeyce yükselebilir, ve sağlık kaliteleri, ve çocuklarının sağlıkları ve gelecekleri epeyce iyileşebilir.”

Bu, yakın zamana kadar, ana akım enerji uzmanları arasında bir hakikat olarak algılanmakta olabilir. Fakat, yenilenebilirlerin, özellikle güneş enerjisinin maliyetleri hızlı bir biçimde düşüyor. Hatta petrolün fiyatının yarıya indiği bir dönemde, geleceğe dair haberler daha açık olamazdı: Fosil yakıtlar gelişmekte olan ülkelere enerji sağlama konusunda artık fiyat avantajına sahip değiller. Bu değişimin müjdelerinden biri şudur: Fotovoltaik güneş hücrelerinin (PVs) maliyetleri 2009’dan beri yüzde 75’lik bir düşüş yaşamıştır ve bunlardan elde edilen elektriğin maliyeti 2010’dan beri küresel ölçekte yüzde 50 oranında düşmüştür. Diğer bir değişle, güneş şu an petrol ve doğal gaz ile, bugünkü durgun fiyatlarda bile rekabet edebilir duruma gelmiştir. Abu Dabi Ulusal Bankası tarafından Mart ayında açıklanan rapor, “artık maliyetin yenilenebilirlere geçişi engelleyen bir sebep olmadığı,” sonucuna varmıştır. Kepler Cheuvreux’dan Lewis şöyle söylüyor: “Zaman içinde, yenilenebilir-teknoloji maliyetleri düşmeye devam ettikçe ve ölçek ekonomileri yükselişini sürdürdükçe, küresel enerji karışımı içinde yenilenebilirlerin rekabet edebilirliği daha fazla artacak.”

Aynı zamanda gelişmekte olan ulusların yenilenebilirleri fosil enerjiye tercih etmelerinin güçlü bir sebebi olduğunu ve bunun fiyatlar ve diğer maliyetler ile hiçbir ilgisinin olmadığını akılda tutmalıyız. Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından sunulan yakın zamanlı bir raporun açıkça belirttiği gibi, küresel Güney’deki fakir ülkeler iklim değişikliğinin zararlarından Küresel Kuzey’dekilerden daha çok (ve daha yakın zamanda) mağdur olacaklar. Çünkü bu ülkelerin yağış miktarındaki azalmaları ve böylece yüz milyonlarca insanın gıda arzını tehlikeye atacak kuraklıkların büyük bir kısmını yaşayacağı beklenmekte. Bu tür kaygıları düşen yenilenebilir enerji fiyatları ile birlikte düşündüğümüzde, fosil yakıtlardan uzaklaşma petrol şirketlerinin gelecekteki kârları için cepte saydıkları her bir bölgede tahmin edildiğinden daha hızlı gerçekleşecek gibi görünüyor.

Yeni Bir Dünya Geliyor

Mümkün gözükmeyen tüm bu faktörleri hesaba kattığımızda, apaçık bir sonuç doğuyor: politik, ekonomik ve çevresel tahminleri alt üst edecek bir küresel enerji geçişinin başlangıcına tanık oluyoruz. Bu geçiş bir gecede olmayacak ve güçlü ve köklü fosil yakıt çıkarlarının sert direnci ile karşılaşacak. Öyle dahi olsa, hızlanmakta olduğuna dair her türlü işaret mevcut: Biz on yıllık süreçlerden bahsederken, Vaclav Smil gibi uzmanlar tarafından önceden ortaya atılan yarım yüzyıllık geçiş beklentisi artık olası değil.  Fosil yakıtlar –ve uzun zamandır zenginleşmiş şirketler, politikacılar, ve petrol ülkeleri–  egemen konumlarını kaybedecek ve bunların yerini yenilenebilir enerji tedarikçileri hızlı bir şekilde alacak.

Hatta yeşil teknoloji alanındaki yatırımların hızlanması ile, küresel sıcaklığın 2 santigrat derecede tutulması olasılığı artacak. Felaketle sonuçlanacak tahribat için bu çok önemli eşik ne yazık ki çok küçük. Bu da çocuklarımızın ve torunlarımızın daha az çekici bir dünyada yaşayacağı anlamına geliyor. Fakat iklim değişikliğinin yıkıcı etkileri daha çok dile getirildiğinde ve her yerde günlük hayatımızın bir parçası haline geldiğinde, ısınmayı yavaşlatacak uyarılar yoğunlaşacaktır. Bu da şu anlama geliyor: fosil yakıt tüketimine ve bunu teşvik eden şirketlere uygulanan katı kontroller için gerekli ikazlar da artacaktır.

Diğer bir deyişle, enerji geçişi için sahici bir anın inşasından bahsediyoruz. O halde, bu da bugün gezegende yaşayan insanların büyük bir kısmının yenilenebilirlerin egemenliğini deneyimleyeceği anlamına geliyor. Daha önceki enerji geçişlerinde olduğu gibi, bu geçiş hem kazananlar hem de kaybedenler yaratacaktır. Fosil enerjiyi sürekli kılmaya kendini adayanlar refah ve güçlerinde bir azalma veya yok oluş yaşarken, ileri yeşil teknoloji geliştirilmesi ve kurulumu alanında liderlik rolünü erken üstlenen ülkeler ve şirketler önümüzdeki yıllarda daha iyiye gidecekler. Gezegen bütünü için, böylesi bir geçiş daha erken gelemezdi.

Michale T. Klare Hampshire College’da barış ve dünya güvenliği profesörüdür. The Race for What’s Left adlı kitabın yazarıdır. Blood and Oil adlı kitabının belgesel filmi Media Education Foundation’dan elde edilebilir. Klare, TomDispatch.com’a düzenli olarak yazmaktadır.

Bu yazı bgst.org/ dan alınmıştır

Michael T. Klare

Çeviri: Duygu Kaşdoğan

(Boğaziçi Gösteri Sanatları TopluluğuTomDispatch.com)

Tohumlar Kampüse Mersin’de, Tohum der ki , “Herşeyin bir zamanı var” – Melike Selin Durmaz

Herşeyin bir zamanı var.

Bunu anlatmak için ise tohum çok, ama çok güçlü bir metafor.

Zamanı, kararlılığı ama aynı zamanda kendini doğal akışa bırakabilmeyi becermeyi (ki bu belki de en zoru), dolayısıyla sabrı, yeşermeyi, bir’den çoğalmayı, çoğalırken güçlenmeyi öğretir. Bir olan, pek çok oluverir, zamanla…

38.tohumlar kampüse, mersin, yeşil gazete

Bu yazının da bir zamanı vardı ve o zaman bu zamandı. 10-11 Nisan tarihlerinde Mersin Üniversitesi’nde Buğday Derneği desteğiyle kurulan bahçemizi, ilk tohumlar filizlenip güçlendiği an, anlatma vakti gelmişti.

Doğa Dostu Kent Bahçeleri projesi kapsamında Tohumlar Kampüse dedik. Değerli atalık tohumları kurduğumuz bahçeyle buluşturma hedefi ve bir tohum döngüsüne dahil olma gayesi, zaten bir bahçemiz olsun, ekip biçelim diyen bizleri oldukça heyecanlandırdı. Tohumları sadece toprağa değil, zihinlerimize ve gönüllerimize de serpiştirmiş olduğumuzu işte bu sıralarda daha iyi farkedip anladık. Filizlenen tohumlarla birlikte bizlerde yeşermeye başladık. Bahçemizi sahiplendik, sık sık merak edip çayımızı da orada içer olduk. Onun hakkında sohbetler ettiğimizi, neler yapabileceğimizi birbirimize sora geldiğimizi fark ettik. Peki bu heyecanlanan kişiler olarak bizler kimdik ve bu heyecanımızı besleyen, körükleyen projeyle nasıl tanıştık? Aslında bunun cevabı biraz da bu bahçenin tohum döngüsü, elini toprağa bulama ve hep birlikte üretme heyecanı yanısıra başka nedenlerle de bizler için ne denli önemli olduğunu içeriyor.

Yaşasın! Bir bahçemiz oluyor, tohumlarımız yola çıktı geliyor!

40.tohumlar kampüse, mersin, yeşil gazete

Tarihlerden 10 Aralık 2014’tü. Bir grup akademisyen-öğrenci birbirinden kopuk ama arada bir konuşup dururken heyecanımızı körükleyen bir çağrı ile karşılaştık. Bu çağrıyı üniversitemizdeki farklı bölümlerdeki öğrenci, akademisyen, personel, yönetici gibi pek çok üniversite mensubu ile paylaştık ve hemen başvurumuzu yaptık. Ve tam 3 ay sonra öğrendik ki kabul edilmişiz. 2 günlük eğitim için hazırlığımızı, duyurularımızı yaptık ve hazırdık. Dedik ki; “Yaşasın! Bir bahçemiz oluyor, tohumlarımız yola çıktı geliyor!”

Eğitimden ve bahçenin kurulumundan bu yana 3-4 hafta geçti. Dedim ya, asıl bu bahçe bize ne yaptı onu anlamak, anlatmak gerek. Bu proje hem Buğday Derneği’ni, dolayısıyla ekolojik yaşam, tohum döngüsü vb. konuları daha önceden hiç duymamış ve sorgulamamış kişilere ulaştı, hem de bunları bilen ama henüz geçmemiş olanlara adım atma cesaretini verdi. Ve bu iki grubu buluşturdu. Daha kimleri buluşturmadı ki… Eğitimin ilk gününde ekolojik yaşam ve kent bahçeciliği konularını değerlendirirken bahçecilik ve tarım konularında pratik deneyimi oldukça güçlü öğrencilerin kendi memleketlerinde farkında olmadan tohum döngüsünü atladıkları hikayelere ve bu döngüye uyanışlarına tanık olduk. Deneyimlerini aktarırken, bu deneyimli ama ekolojik farkındalığı az olan kişiler ile bilgisi bol ama deneyimi kıt olan grup bereketli bir kesişime gebeydi. Ve bu bahçe işte bizi biraraya getirdiği için aslında çok önemiydi. Bunu da farkedip bir kez daha gülümsedik. Ve dahası üniversite gibi aslında istesek birbirimizi rahatlıkla bulabileceğimiz bir ortamda, konuyla alakalı kimseler olarak, birbirimizden habersiz ne çok insanmışız meğer. Bir yandan konuyla ilgisi olmayan ancak merak edip elini tüm ekiple toprağa bulayıp aramıza katılan öğrenciler de olmadı değil. Dahası, katılan üniversite mensupları yanısıra, projenin ilk günü gerçekleşen teorik bilgilendirme ve ikinci günü yapılan bahçe uygulamasına üniversite dışından katılım sağlayan kişiler de vardı. Herkesin birbiriyle tanışması önemli bir keyifti. Bu keyfi de gülümsememizin yanına iliştirdik.

33.tohumlar kampüse, mersin, yeşil gazete

Biraraya getirdi bizi bu proje. Dirsek temasımızı sağladı. Ekim için yükseltilmiş yatakları inşa ederken, toprağı taşırken, kompostu hazırlarken, tohumlarımızı paylaşıp ekerken oldukça iyi organize olduk. Ve özellikle öğrencilerin sahiplenme, heyecanlanma ve gayet rahat bir şekilde projeyi sürdürüyor olma halini gözlemlemek oldukça doğru bir adım attığımızı, biz tohum döngüsüne destek olmak, yardımcı olmak isterken aslında bu bahçenin ve tohumların bize ne denli iyi bir yol haritası olacağını gösteriyor. Amacı ve gayesi dışında çok mu anlam ve sorumluluk yüklüyorum bu projeye bilmiyorum ama daha şimdiden bir karış olan mısır, susuz börülce, kabak, domates ve biber fidelerinin gelişme sürecine şahit olduğumuz 3 haftalık zaman söyletiyor bana bunları. Herşeyin bir zamanı var.

Yakında bahçemize gölgelik, rahat bir sulama sistemi ve malzemelerimizi saklayabileceğimiz bir sandık gibi yarar sağlayacak uygulamalar ve bunların kolektif bir şekilde üretilmesi gibi planlarımız var. Bugüne kadar desteğini esirgemeyen hepimize; hocalarımıza, öğrencilerimize, üniversitemize ve katkı sağlayan tüm Mersinli tohumdaşlarımıza çok teşekkürler. En çok da Buğday Derneği ekibine! Bu projeyi yazanlara, bu projeye bağış toplamak için adım adım koşanlara, bize anlatmaya gelen, adım atmamız için cesaret veren sunum ve uygulamayı yürüten Buğdaygillere sevgi, selam ve teşekkürlerimizle…

Facebook sayfamız: facebook.com/meubostan

42.Melike Selin Durmaz

 

Melike Selin Durmaz

Japonya’da 30 bin kişi 70 yıllık barışçı anayasanın değiştirilme girişimlerine karşı toplandı!

3 Mayıs 2015, Japon Anayasasının kuruluşunun 70.yıldönümü.   Yaklaşık 30 bin kişi mevcut barışçı anayasayı korumak için Yokohama limanı yakınlarında bir parkta toplandı. Aslında her sene anayasanın kuruluşunun yıldönümünde adres Tokyo’daki Hibiya Parkı olurdu fakat, bu sene Başbakan Abe hükümetinin barışçı anayasa çizgisinden uzaklaşma girişimlerine karşı yükselen tepkinin yarattığı “kitle” Hibiya Parkı’na sığamayacağı için Yokohama’da toplanıldı.

Yokohama'da 30 bin kişi barışçı anayasayı korumak için toplandı
Yokohama’da 30 bin kişi barışçı anayasayı korumak için bir arada

30 bin kişi öğle saatlerinde parkta toplanarak mevsim normalleri üstünde seyreden sıcaklara rağmen barış karşıtı tehditleri protesto eden konuşmaları  ilgiyle  dinledi .  Üst Meclis üyesi Yamamoto Taro, Abe hükümetinin yasak ve engellemeleri neticesinde baskı altında tutulan medyanın bu “eylemi” haber yapmayacağı bilinciyle helikopterden gerçekleştirdiği çekimle eylemin büyüklüğünü ispatladı. Dolayısıyla biz de haberi Yeşil Gazete olarak helikopterden yapılan çekim videosuyla sosyal medyada paylaşılan bilgilerden derlemiş bulunuyoruz.

Eylemde ana tema anayasa değişikliği olurken  bu kapsamda insan hakları, barış ve  nükleer santraller üzerine odaklanıldı. Dünyaca tanınan, daha önce de Fukuşima hakkında nükleer karşıtı çağrılarda bulunan Kenzaburo Oe , konuşmasında Nisan ayı başında kaybettiğimiz Gunter Grass’ın ölümünden 2 hafta önce önce verdiği röportajda Dünyanın savaşı kanıksadığını, Suriye’deki savaşın bile unutturulduğunu söylediğine dikkat çekti. Grass’a göre dünyada savaş hakim olacak geriye sadece nükleer atıklar kalacaktı.

“2020 Olimpiyatlarının Tokyo’da yapılması  için Abe yalan söyledi!

Eylem içerisinde hükümetin nükleer santrallerin tekrar açılması için gösterdiği çabaya da değinen konuşmacılar gerçeklerin saklandığını söyleyerek 2020 Olimpiyatlarının Japonya’da yapılacak olmasını eleştirdi. Denizdeki sezyum oranının ölçüldüğünü ne kadar stronsiyumun denize karıştığının ise gizlendiğine vurgu yapıldı.  Devletin esas görevinin vatandaşlarının sağlıklı ve güvenli yaşamasını sağlamak ve insan haklarını  korumak olması gerekirken Abe hükümetinin tam tersine şirketlerin çıkarlarını öngördüğü ifade edildi.

(Dünya genelinde nükleer karşıtları tarafından Olimpiyatların yapılmaması için bir de kampanya başlatılmış bulunuluyor . Kampanyanın detaylarına buradan ulaşarak katkı sunabilirsiniz:  http://www.thepetitionsite.com/352/112/859/radioactive-tokyo-resign-as-host-of-2020-olympics/ )

Eylemde “Sayonara Genpatsu(Güle güle Nükleer santral)” kampanyasının kurucularından aktivist Keiko Ochiai  de bir konuşma yaparak Abe Hükümetinin hukuksuz uygulamalarına karşı mücadele ederek 70 yıldır hayatlarını insan hakları çerçevesinde sürdürmelerini sağlayan anayasalarını korumaları gerektiğini anlattı. Ochiai geleceğin insanların kendi elinde  olduğunu söyleyerek önce kitleye sonra eylemde sayıca az olan gençlere seslendi, arkadaşlarını harekete katmaları için gençlere çağrı yaptı.

Japonya’da  hükümet, ordunun denizaşırı bölgelerde çatışmasının önünü açacak, askeri anayasa değişikliğine izin vermiş bu değişiklik Japonya halkı tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Karar açıklandıktan sonra bir eylemci Başbakan Abe’yi protesto etmek için Tokyo’da bir köprüde kendini ateşe vermişti.

Japonya’nın 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra yapılmış meşru müdafaa dışındaki durumlarda çatışmaların çözümü için güç kullanmayı yasaklayan bir anayasası bulunuyor.

Haber: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

 

 

Shell Lobisinin AB yenilenebilir enerji hedeflerini baltaladığı ortaya çıktı

Arthur Nelsen tarafından The Guardian‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Özge Geyik‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Shell’in karbon salımı azaltım hedeflerinde Avrupa’nın aklını uygun maliyetli doğalgaz fikriyle çelmesi, 2030 için zayıf hedefler konmasına sebep oldu.

AB karbon salımı azaltımlarında kilit öneri Shell’den geldi: “üye ülker için bağlayıcılığı bulunan temiz enerji hedefleri olmasın.” Fotoğraf: Chris Ratcliffe/Getty Images
AB karbon salımı azaltımlarında kilit öneri Shell’den geldi: “üye ülker için bağlayıcılığı bulunan temiz enerji hedefleri olmasın.” Fotoğraf: Chris Ratcliffe/Getty Images

Yakın zamanda yayınlanan belgeler Shell’in, Avrupa’nın sera gazı salımlarını azaltmak üzere Ekim ayında belirlediği yenilenebilir enerji hedeflerini belirlemede lobicilik faaliyetlerini başarıyla yerine getirdiğini gösteriyor.

Avrupa Komisyonu başkanı Jose Manuel Barroso anlaşmanın yapıldığı tarihlerde bu karar paketinin iklim değişikliğiyle mücadelede çok önemli bir adım olduğunu belirtmiş ve dünya genelinde başka hiçbir ülkenin Avrupa Birliği kadar iddialı davranmadığını eklemişti.

Buna rağmen öyle görünüyor ki anlaşmanın Birleşik Krallık tarafından oldukça destek gören en önemli kısmı 2011 Ekim ayında Shell’in lobicileri tarafından halihazırda teklif edilmiş.

2014’teki görüşmelerde AB hükümet yöneticileri birliğin toplamda %40 karbon kesintisi hedefinde anlaşmış, fakat bu hedefe erişmede izlenecek yol konusunda anlaşmaya varamamıştı. Britanya ve bazı diğer ülkeler üye ülkeleri bağlayıcı münferit hedeflere karşı çıktıkları için görüşmeler net bir sonuca bağlanamamıştı. Yenilenebilir enerji savunucuları bu durumun yatırımcılara Avrupa’nın temiz enerji konusunda ciddi olduğu izlenimini vermeyi engellediğini belirtiyor.

Bilgiye erişim özgürlüğü yasası kapsamında the Guardian’a ulaşan belgelere göre, Shell’in, AB’nin mevcut karbon kotasını yenilenebilir enerjiyi zorunlu kılan yasalarla birleştirme çözümünü engellemek için lobicilik faaliyetlerine 2011’in Ekim ayında başladığını gösteriyor. Dahası, bu çaba geçtiğimiz Kasım ayında Jean-Claude Juncker tarafından nihayetlendirildi.

Shell, yenilenebilir enerji odaklı bir yaklaşım yerine piyasa temelli bir stratejinin Avrupa’ya 500 milyar avro tasarruf sağlayacağını iddia etti. Firma yöneticisi Malcolm Brinded, Barroso’ya gönderdiği beş sayfalık yazıda doğalgazın Avrupa için ve Avrupa’nın da doğalgaz konusunda iyi olduğunu söyledi.

Yazıda, “Shell, AB’nin sera gazı azaltımlarını 2020’den sonra iklim hedeflerinde temel araç olarak görmesi gerektiğini, bu tarihe kadar pazarın en uygun maliyetli fiyatı belirlemesine izin vererek sektördeki rekabeti, iş gücünü, tüketicinin alım gücünü ve ekonomik büyümeyi koruması gerektiğine inanıyor.” diye belirtiliyor ve ek olarak el yazısıyla da bir not düşülmüş: “Bu AB’nin büyümesi için büyük bir fırsat.”

Avrupa Birliği’nin şeffaflık raporunda belirtildiğine göre Shell, yıllık faaliyete ayrılmış 4,25-4,5 milyon avroluk bütçesiyle Brüksel’deki en büyük altıncı lobici.

2030 için yapılan müzakerelere katılanlar Shell’in tek bir hedef önerisini hararetle savunan ilk lobici olduğunu ve şirketin Brüksel’deki ağırlığının bu fikrin benimsenmesini hızlandırdığını doğruluyor. Lobi görüşmelerine yakın bir kaynak Shell’in Birleşik Krallık’ta etkin bir nüfuzu olduğunu ve karar verme mekanizmalarında aktif rol oynadığını, bunun kısmen hükümetin duymak istediği şeyleri söyleyen firmaları etrafında tutmasından kaynaklandığını belirtti.

Firmanın ‘tek hedef’ önerisi özellikle nükleer enerji ve kaya gazı taraftarları tarafından ilgi görmüş ve 2013’teki Birleşik Krallık Hazine ve Enerji ve İklim Değişikliği Bakanlığı arasındaki görüşmelerde resmi tutum olarak benimsenmişti.

Green Growth Grubu tarafından aynı yıl gerçekleştirilen eyaletler arası görüşmelerde başka ülkelerden de destek alan Birleşik Krallık bu fikre öncülük ederek önerinin biraz değişikliğe uğramış halini geçtiğimiz Ekim ayında nihai karar olarak geçirmeyi başardı.

AB, 2030’a kadar üye ülkelerin her birinin karbon salımını 1990’a göre %40 azaltması ve birliğin toplam enerji arzının %27’sinin yenilenebilir enerji kaynaklı olması hususlarında anlaşmaya vardı, fakat yenilenebilir enerji hedefinin üye ülkeleri münferit olarak bağlayıcılığı bulunmuyor.

Temiz enerji sektörü bu durumun yatırımcıların ihtiyaç duyduğu uzun vadeli istikrarı vaad etmediğini söylüyor.

Avrupa Fotovoltaik Endüstrisi Birliği’nden Frauke Thies, iddialı sera gazı hedeflerinin kirlilik yaratan enerji üreticilerine verilen önemli bir uyarı olduğunu fakat yenilenebilir enerjiye geçişte yeterince etkin bir faktör olmadığını belirtiyor.

Yeryüzü Dostları Avrupa ağından sözcü Brook Riley, “2030 paketi temiz enerji yatırımcılarına yeşil ışık yakmak için kırk yılda bir gelen bir fırsattı, fakat AB onun yerine fosil yakıt lobisini ödüllendirmeyi tercih etti.” diye ekledi.

2030 için iklim hareketi tartışmalarının en ateşli muhalifi Shell değildi, hatta bazıları Shell’i büyük petrol firmaları arasında en ilericisi olarak bile görüyor. Firma güçlü bir emisyon ticaret sistemini, karbon tutma ve depolama teknolojisini destekliyor ve bazı uzun vadeli yatırım kararlarında ton başına 40 ABD doları değerinde karbon vergisini de işleme koyuyor.

Shell’in mevcut işletmeleri şimdilerde petrol yerine doğalgaza odaklanıyor ve şirket şimdiye kadar Brezilya bioetanolüne ciddi miktarda yatırım yaptı. Çevreciler ise şirketin kuzey kutbunda petrol arama ve en kirletici fosil yakıt kaynaklarından olan Kanada’da katranlı kumu çıkarma projelerine karşı çıkıyor.

Shell sözcüsü firmanın geçtiğimiz Ekim ayında kararlaştırılan %40 hedefini desteklediğini belirtti. “Duruşumuz net: güçlü ve işleyen bir karbon pazarıyla ulaşılacak iddialı bir sera gazı hedefini destekliyoruz. Karbonsuzlaştırmada en uygun maliyetli yol budur. Güçlü bir karbon ticareti şemasına eşlik edecek yenilikçi teşvikler bağlayıcı hedefler olmadan da yenilenebilir enerjiyi destekleyecektir.”

Firma sözcüsü lobi faaliyetlerine ilişkin olarak da Shell’in Avrupa’daki politika üreticileriyle birlikte pek çok konu için düzenli olarak masaya oturduğunu söyledi.

Avrupa Komisyonu Shell’in Mart 2013’te 2030 hedeflerine dair Yeşil Rapor’un hazırlanmasında katkı sağlayan 550 taraftan biri olduğunu belirtti. Komisyondaki bir sözcü, tarafları rapora dahil etmenin gidişat için önemli bir katkı sağladığını belirtti. Ancak bu tarihten önce firmayla yapılan anlaşmalara dair yorum yapmadı.

Birleşik Krallık hükümeti masraflı, iddialı ve ulusal egemenliğe saldırı olarak gördüğü Avrupa genelini kapsayıcı yenilenebilir enerji hedeflerini hiçbir zaman desteklemedi.

Buna rağmen, 2030 müzakerelerinde karbon hedefi konusunda ikiye bölünen birliği birleştirmede öncü rolü üstlendi.

Diğer Avrupa ülkelerinin aksine Birleşik Krallık, kömürden doğalgaza geçişi teşvik edebilecek karbon taban fiyatı uygulamasına sahip.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin raporuna göre doğalgaz yakıldığında kömürün yarısı kadar karbon salımına sebep olsa da bu miktar yaşam döngüsü hesabı yapıldığında hala rüzgar enerjisininkinden 40 kat daha fazla. Araştırmacılar, yenilenebilir enerjideki bir kesinti durumuna esnek bir yedek plan teşkil etmesi açısından, doğalgazın temiz enerjiye geçişte, uzun süreli olmamak şartıyla, köprü görevi görebileceğini belirtiyor.

Haberin İngilizce Orjinali

Haber: Arthur Nelsen

Yeşil Gazete için çeviren: Özge Geyik

(Yeşil Gazete, The Guardian)