Ana Sayfa Blog Sayfa 3652

Restorasyonun ötesine geçmek – Güven Gürkan Öztan

Siz bu yazıyı okurken çoktan seçim analizlerine dair bir külliyat oluşmuş olacak. AKP neden oy kaybetti; CHP niçin oyunu arttıramadı; MHP, AKP’den hangi bölgelerde oy devşirdi gibi birçok soruya farklı cevaplar üretildi, üretilecek. HDP’nin seçim başarısının arkasında yatan nedenler üzerine tartışmalar sürecek. Koalisyon ve erken seçim olasılıkları üzerine tahminler yapılacak. Burada amacım daha önce sorulan soruları yeniden sormak veya dolaşımda olan cevapların geçerliliğini sınamak değil. Tüm aklı başında değerlendirmelerden yararlanmak gerektiğine inanmakla beraber analiz çerçevesini genişletmek ve bu çerçeve içinden sonrasına bakmak zorunda olduğumuzu bir kez daha hatırlatmak arzusundayım.

Ancak her şeyden önce Haziran direnişlerinin yansımalarının AKP’nin mevzi kaybetmesinin ardındaki en önemli nedenlerden biri olduğunun altı çizilmeli. Yine bu çerçevede HDP’nin başarısının, Türkiye’deki demokratik mücadeleyi genişleten bir etkisi olduğunu vurgulamak gerekiyor. Toplumsal muhalefetin bileşenlerinin sokakta yürüttükleri mücadeleyle birleşen sandık zaferi, Türkiye’nin siyasal vasatını özgürlükçü ve emekten yana bir dinamizmle ikame etme potansiyelini içinde barındırıyor.

Saray’daki Hesap

AKP iktidarından yılgınlık hisseden geniş kitleler, 7 Haziran akşamı derin bir oh çekti. Tek başına iktidar olma şansını matematiksel olarak kaybeden AKP, her ne kadar seçimden zaferle çıktığını iddia etse de sandıkta büyük bir gerileme yaşadı. Hepimiz bu gerilemenin aynı zamanda seçim kampanyasını yürüten Erdoğan’ın da mağlubiyeti anlamına geldiğinden eminiz. Erdoğan’ın seçimi izleyen günlerde sessizliğe bürünmesi ve 7 Haziran öncesinden farklı olarak ilk elden ılımlı mesajlar vermesi boşuna değil. Erdoğan her ne kadar seçim yenilgisini başka aktörlere fatura etse de sonucun kendisi için de kayıp hanesine yazıldığının bilincinde. AKP’nin oy kaybıyla başkanlık rejimine geçiş tartışmaları kapandığı için Erdoğan’ın geri çekildiğini düşününler ise çoğunlukta. Ancak mevcut durumun bununla sınırlı olmadığının altını çizmek gerekiyor.

Erdoğan genel seçimler öncesinde başkanlık rejiminin kampanyasını yürütürken hem AKP içinde hem de toplumda bu projeyi destekleyenlerin sayısının az olduğunun farkındaydı. 400 milletvekili isterken de kendinin meydanlara çıkmasını meşrulaştırmaya ve AKP’nin 276’yı bulmasını garantilemeye çalışıyordu. Zira AKP tek başına iktidar olduğu müddetçe parti üzerindeki vesayetini sürdürecekti. Fakat Saray’daki hesap sandıkta tutmadı. “Milli irade”, AKP’ye ve Erdoğan’a sarı kartı çıkardı; ‘the irade’yi mağlup etti.

Erdoğansızlık

Erdoğan’ın yürüttüğü siyaset, cumhurbaşkanlığının ilk günlerinden itibaren ulusal ve uluslararası sermaye çevrelerinde kaygı uyandırıyordu. Son bir yıllık süreçte Erdoğan, parti yerine kendini devletle özdeş gördükçe AKP’de ve tabanının liberal-sağ cenahında homurdanmalar başladı. Erdoğan’ın gücü nedeniyle bu ‘rahatsızlık’ siyasete hemen tercüme edilmedi ancak Erdoğan da bu durumdan haberdardı. Ilımlı bir çizgiye kaymak yerine ipleri daha çok germeyi seçti ki bu tercih sermaye çevrelerini ve liberal-sağ destekçilerini Erdoğan’ı durdurmak/dizginlemek gerektiğine ikna etti.

Halbuki sermayenin başkanlık rejimine ilkesel olarak itirazı yoktu bugün için de yok. Hatta nüfuzu azalmış görünen askeri seçkinlerin dahi bu konuda sert bir muhalefet izlemesi beklenemez. Ancak Erdoğan’ın tüm denge-denet mekanizmalarını iğdiş eden hükmetme biçimi nedeniyle Erdoğan’ın başkan olmasını iktidarın eteklerinde serpilen sermayedarlar dahi arzu etmedi. Hukuk devletine çok inandıklarından değil kendilerinin de topun ağzına gelme ihtimallerinden korktuklarından böyle davrandılar. Demokratik muhalefet ise baştan itibaren parlamenter sistemi savunmaya devam ederek doğrusunu yaptı.

7 Haziran sonrasında çatışmasız bir döneme mi giriyoruz? Bu soruya evet demek için henüz erken. Muhtemelen Erdoğan kendi etkinliğini Cumhurbaşkanlığının ‘yetkileri’ ile sınırlandırmak istemeyecek; o nedenle de AKP’nin içinde olduğu bir iktidar denklemini zorlayacak. Erdoğan’ın müdahil olduğu her formülasyon ise orta vadede partideki safların belirginleşmesine etki edecek. Görünenden çok daha karmaşık ilişkiler ağıyla karşı karşıyayız ve bunların bir günde çözülmesini beklemek sözcüğün en hafif karşılığıyla naiflik olur. Büyük bir ihtimalle AKP, politikalarına rötuş yaparak ve kendine ortak bularak yola devam etmek isteyecek. Neoliberal uygulamalardan sapmadan, partinin rant ağını dağıtmadan, güç paylaşımına kağıt üzerinde evet diyecek. Ancak toplumsal muhalefet diri durabilirse uzun vadede gücü erimeye ve etrafında kümelenenler de gemiyi terk etmeye başlayacak. Bundan sonra da ne sırtını AKP’ye dayayan bürokrasi bu kadar rahat davranabilecek ne de kamu kaynakları tek başına AKP sermayesine akacak.

Mücadele Bitmedi

Demokratik bir ülke için AKP’nin hala azımsanmayacak bir kitle desteğine sahip olduğunu hatırlayarak seçim gecesi yaşadığımız rahatlamanın bizi rehavete sürüklemesine engel olmak gerek. AKP’nin kendi ‘vazgeçilmezliğini’ göstermek adına girişebileceği tüm eylemlere ve oyunlara daha o eylemler gerçekleşmeden set çekmek gerekiyor. Devletin şiddet kumpanyası hala AKP’nin emrinde olduğundan reaksiyoner değil ama ön alıcı davranmak şart. Öte yandan toplumsal muhalefetin üzerinde ortaklaştığı talepleri, AKP dışındaki siyasal aktörlere iletmek ve bunları gerçekleştirmeleri için cesaretlendirmek seçeneğini yabana atmayalım.

Yargıdaki tahribatın giderilmesinden yolsuzluk soruşturmalarına, iç güvenlik yasasının değiştirilmesinden yerel yönetimlerin güçlendirilmesine, yüzde on barajının düşürülmesinden asgari ücretin arttırılmasına kadar bir dizi talebin takipçisi olalım. Fakat tüm bunları savunurken Haziran direnişlerinin açtığı geniş alanı da salt parlamenter siyasete endekslemeyelim. Aksine meclislerde, sokakta, işyerlerinde mücadeleye devam edelim; siyasal olan’ı ve siyasal alanı Haziranın perspektifinden yeniden tanımlayalım. Amaç sistemi restore etmek veya yeniden başlatmak değil; bu sisteme format atmak!

Güven Gürkan Öztan – Birgün

Akçakale sınırı açıldı, Suriyeliler Türkiye’de

sinirda-bekleyen-suriyelilerin-gecisine-izin-verildi-51541-5Suriye sınırındaki endişeli bekleyiş sona erdi. IŞİD teröründen kaçarak Akçakele ınırı önünde Türkiye’ye geçmek için bekleyen Suriyelilerin dramında geçici rahatlama sağlandı ve Suriyelilerin Türkiye’ye geçişine izin verildi.

Akçakale’deki yetkililer, sınırın diğer tarafından atılan top ve havan mermisi atışlarının Tel Abyad’daki sivilleri tehdit eder boyuta ulaşması üzerine durumu Ankara’ya bildirdi. Bunun üzerine binlerce Suriyelinin hayati risk altında olduğu değerlendirilerek sığınmacıların Türkiye’ye alınmasına karar verildi.

Bu gelişmeni ardından sınır hattında hazırlıklara başlandı ve gün içerisinde sınır hattında bekleyen ve şu an için sayılarının 3 ile 5 bin arasında olduğu kaydedilen Suriyelilerin, Akçakale Sınır Kapısı’ndaki Gümrük sahasında detaylı aramadan geçirilerek Türkiye’ye alınacağı belirtildi.

Bu arada YPG güçleri ile koalisyon ülkelerin savaş uçakları, Tel Abyad’ın dış kesimlerindeki IŞİD hedeflerine, havan, tank ve savaş uçaklarıyla vurmayı sürdürüyor.

( Kaynak: Cumhuriyet )

Şiddet ile hesaplaşma! – Taner Akçam

Türkiye insanının şiddet ile ciddi bir imtihanı var. Bu imtihanı verebilecek mi bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var:

Eğer bu toplum, yaygın şiddet anlayışı ile ve onun geçmişte yaşanmış tarzları ile açık olarak yüzleşmez ise, bu topraklara ne demokrasi gelir ne de hukuk devleti inşa edilir.

Şiddetle yüzleşme birçok sorunun anahtarı gibi duruyor!

Şu andaki egemen kültür, “benim şiddetim güzeldir” cümlesi ile özetlenebilir.

İnanmazsanız sorun, konuşun: sağcısından solcusuna, birçok kişi size geçmişte ve bugün değişik tarzlarını yaşadığımız şiddet biçimlerinin ne kadar zorunlu olduğunun nutuklarını atacaklardır.

Konunun, toplumun en küçük hücresi olan ailelere kadar sinmiş ve kadınlara yönelik şiddet boyutlarıyla hiç ilgilenmiyorum bile…

Çünkü daha o sayfaya gelmeden önce bile, şiddetin, siyasetin bir aracı olarak kullanılmasını açıktan savunanların var olduğu bir ülkede yaşadığımızı hatırlatmak istiyorum.

Sağcı veya solcu olmak fark etmiyor. Şiddeti seviyoruz! Yeter ki istediğimiz amaca hizmet etsin.

Şiddeti, siyasetin bir aracı olarak kullanmayı reddeden bir kültürden çok uzağız.

Siyaseten ağzımızı açmakla, silaha sarılmak arasındaki mesafenin son derece kısa olduğu ender toplumlardan biriyiz.

Son, PKK– HÜDA-PAR çatışması olarak sunulmak istenen siyasi cinayetlerden sonra ortaya çıkan havaya bakmak kâfi.

HÜDA-PAR’ın Jitem olduğu, ve bunlara karşı tıpkı 1990’larda yapıldığı gibi silahla cevap verilmesi gerektiğini söyleyen analizler sosyal medyada bolca boy gösterdi.

Ortada olan açık, eskiden çatışmalı olan taraflar yeniden birbirlerine düşürülmek isteniyor.

Bunu görmemek için kör olmak gerek.

Ama sonuçta yüzbinleri peşinden sürükleyen bir hareketi Jitem diye ilan etmenin hafifliğinin ve bunun yaratacağı siyasi sonuçların farkında mıyız?

Kürdistan’da iç savaş çıkartmak isteyenlerin de istediği tam da bu değil mi?

Peki, ne yapmak gerek?

Kullanılmak istenen tarafların bu işi boşa çıkartacak girişimlerde bulunması gerekmez mi?

Bu nedenle, HDP’in, HÜDA-PAR ile görüşmeye başlaması çok ama çok önemli!

HÜDA-PAR bu çağrıya sessiz kalır, cevap vermezse zan altında kalır!

Bu nedenle, taraflar arasındaki görüşme çabalarını sonuna kadar desteklemek, omuz vermek gerekiyor!

Ümit ederim, görüşmeler bir tek son olaylarla sınırlı kalmaz.

Kürdistan topraklarında derin çatlaklar vardır. Bu çatlakların tamamıyla ortadan kaldırılması mümkün değildir. Sosyolojinin bir kuralı bu… Ama bu çatlakların, başkaları tarafından şiddet için kullanılmasının önü alınabilir.

Türk devleti geçmişte bu çatlakları kullandı: PKK-Hizbullah çatışması, Köy korucuları sistemi…

Sonuçta ama ölen, öldürülen Kürt insanı oldu.

O hâlde, görüşmelerin ana hedefi, tek bir Kürt gencinin, insanının canının alınmasına müsaade edilmemesini sağlayacak ortamı yaratmak olmalıdır.

Bu Batı’daki insanların, biz Türklerin de birinci görevidir. Cumhuriyet tarihinde Kürt halkı kadar acı çeken, insan kaybeden bir topluluk yoktur.

Kürdistan topraklarında şiddet kültürünün yaygınlığının en önemli nedenlerinden bir tanesi bu devletin asırlardır Kürt insanına reva gördüğü şiddettir.

Fakat sadece devletin değil, bizlerin vurdumduymazlığının da bunda payı vardır.

Bu nedenle, Batı’daki her insanın, her Türk’ün önünde önemli bir görev duruyor.

Kürdistan topraklarında şiddetin yeniden filizlenmemesi için neler yapabiliriz?

Ve sorunu bir tek Kürdistan toprakları ile sınırlı tutmayıp, ülkenin geneline yaymak gerekir.

Türk solunun ve şu anda büyük gövdesinin içinde bulunduğu HDP ile MHP ilişkilerine de artık bu gözle bakmanın zamanı gelmedi mi?

Nasıl ki, HDP, HÜDA-PAR ile Kürdistan topraklarında şiddetin devreden çıkarılması için konuşmalı ise; çeşitli renkleri ile Türk solcuları ve MHP, kendilerinin 1970’li yıllardaki şiddeti konusunda da ciddi olarak konuşmaya başlamalıdırlar.

Farklı toplumsal kesimler arasında yaşanan şiddet tarzları üzerine konuşmaz isek, çok şikâyetçi olduğumuz devletin keyfî şiddetine karşı hiç bir şey yapamayız.

Devletin keyfî şiddetinin, topluma egemen kültürel ortamdan beslendiğini görmemek için kör olmak gerekiyor!

Kuşkunuz olmasın, devlet dediğiniz de bizim gibi insanlardan oluşuyor!

Demek ki tarihle yüzleşme konusuna bir de şiddet tarzlarıyla yüzleşmeyi eklemek gerekiyor.

 

Taner Akçam – Taraf

Tatlı rüyalar

Esen Kitap’ın son dönemde çıkarttığı çocuklara yönelik bilim kitaplarını büyük bir beğeni ve merakla takip ediyorum. Fransa’da konusunda uzman bilim insanlarının çocuklar için hazırladığı seriyi Minik Bilgeler Dizisi adı altında yayınlayarak, belki de ülkemizde nice fizikçinin, matematikçinin, uzay bilimcinin, biyologun, psikologun yetişmesine ön ayak olacak. Seri şimdiden; İşte Evren, Rüyalar Fabrikası, Zihnin Kutucukları, İklimler (Atalarımızdan Çocuklarımıza), Vücudum (Milyarlarca Hücre), Rakamların Diyarına Yolculuk, Yıldızımız Güneş, Mikropların Dünyası, Bilgisayarımın İçi isimlerinde dokuz kitaba ulaştı bile. Kitapların hepsinin ortak özelliği, sıkıcı ders kitaplarından ziyade keyifli ve resimli öykü kitapları şeklinde tasarlanmaları ve bilimi çocukları sıkmadan eğlenceli yüzüyle aktarmaları. Bu arada çocuklarına aldıkları oyuncakları onlardan fazla oynayan ebeveynler için de ideal bu kitaplar, karıştırmaya başladığınız zaman elinizden bırakamadan bir solukta bitireceksiniz, bu arada da farkında olmadan pek çok şey öğreneceksiniz.

Rüyalar Fabrikası

Cenevre Üniversitesi Nörobilim bölümünde bir araştırma grubunun yöneticiliğini yapan biyolog ve psikolog Sophie Schwarz’ın yazdığı Rüyalar Fabrikası’nın sevimli resimleri Cécille Gambini tarafından çizilmiş. Kitabın sonunda da öğrenilenleri pekiştirecek ve evde rahatlıkla yapılabilecek deneyler yer alıyor. Her ne kadar arka kapakta 9 – 12 yaş arası denilse de, her yaştan insanın öğreneceği bilgiler barındırıyor.

Rüyalar Fabrikası; geceleri neden rüya gördüğümüzden, zaman zaman aynı rüyayı görmemizin ya da devamını görmemizin sebebine, rüyaların neden garip olduğundan, ne işe yaradığına varıncaya değin aklımıza takılan pek çok soruya cevap veriyor. Kitaptan neler mi öğrendim: Farklı uyku evreleri olduğunu ve bir yoyo gibi gece boyunca bu evreler arasında gidip geldiğimizi, ağır uyku evresinde pek rüya görmezken, paradoksal uyku esnasında uyuduğumuz ve vücudumuz hareketsiz olduğu halde beynimizin çalışarak rüya gördüğünü öğrendim. Uyku sırasında tüm kaslarımızın felç olmuşuz gibi gevşediğini aksi takdirde rüya gördüğümüz zaman kalkıp hareket edeceğimizi, uyurgezerlik dediğimiz şeyin kasların gevşememesi yani uyanık kalmasından kaynaklanan bir rahatsızlık olduğunu öğrendim. Kedilerin, farelerin ve başka hayvanların da rüya gördüğünü, bilim insanlarının onların kaslarının gevşemesine engel olduklarında, uyanıkmış gibi yemek peşinde koştuklarını öğrendim.

950-ruya1

Daha o kadar çok şey öğrendim ki, merak etmeyin hepsini anlatacağım ama buraya hepsini sığdıramam. Gözlerinizi kapatın, yavaş yavaş ağır uyku evresine yuvarlananın sonra oradan yükselin yükselin paradoksal uykuya geçin. İşte o sırada rüyanıza girip her şeyi anlatacağım… Gecelerdir beklediğiniz halde, rüyanızda beni göremiyor musunuz? O zaman iyisi mi, zihninizi benimle meşgul etmeyin, kitabı alıp keyifle okuyun. Bu arada beyninizde de güzel rüyalara yer açılsın. İyi uykular, tatlı rüyalar…

Rüyalar Fabrikası, yazan Sophie Schwarz, çizen Cécille Gambini, Esen Kitap, Çocuk / Bilim Kitabı, 61 Sayfa, 14-TL., 2014

 

Nehir ve Fırat Pürselim

Mehmet-Fırat-ve-Nehir-Pürselim

Göbeklitepe’nin kızkardeşi Karahantepe

collinsGöbeklitepe’nin bulunması ile tarihin yeni baştan yazılacağını ileri süren arkeoloji dünyası yeni bir keşifle bir kez daha dikkatlerini Şanlıurfa’ya ve yukarı Mezopotamya’ya çevirdi.

Şanlıurfa’da Göbeklitepe’nin kız kardeşi olarak adlandırılan 10 bin 500 yıllık tarihe sahip Karahantepe’nin keşfi bilim çevrelerince heyecan yarattı.

İngiliz arkeolog Andrew Collins tarafından bulunan Karahantepe ilgili çevrelerde büyük ses getireceğe benziyor. 12.000 sene öncesine tarihlenen  Göbeklitepe’nin 10 bin 500 yıllık kız kardeşini bulan Collins, yıkılan ve kırılan tarihi eserler arasında araştırmasını sürdürdü

Harran İlçesi’nin kuzeyinde bulunan Keçili Köyü’ne yakın mesafedeki tarihi kalıntılar  yağan yağmurlar sonrası gün yüzüne çıkmış. Üzerinde tarım yapılamayan tepenin kasıtlı olarak tıpkı Göbeklitepe’deki gibi zmanla toprakla örtüldüğü tahmin ediliyor.

“T” şeklinneolitik haritadeki taşların açıkça fark edildiği alanın Göbeklitepe’yle aynı kültürden geldiği belirtiliyor. Çok sayıda kaçak kazının da yapıldığı anlaşılan bölgede bazı taşların ise tahrip edildiği görülüyor.

Tarih öncesi neolitik dönemden kalma bölge; arkeologlarca yapılan araştırma sonrası “Bitmeyen Anıt” (Unfinished Monolith) olarak adlandırıldı. Karahantepe’nin inşaa süreci devam ederken bilinmeyen bir şekilde üstü kapatılarak eksik bırakıldığı kaydediliyor.

Harran İlçesi sınırlarında bulunan tarihi keşfin Göbeklitepe’yle birlikte açığa çıkarılması halinde çok sayıda ziyartçi çekeceği ileri sürülüyor. Yetkililer bölgede kaçak kazıların devam etmesinin büyük tahribata yol açtığını ve eserlerin geleceğini ciddi şekilde tehdit ettiğini belirtiyorlar.

 

(Şanlıurfa.com)

Cumhurbaşkanına hakaretten yargılanan Hanife Şahan’a beraat

“Kaçak Saray’ın Kaçık Sultanı” başlıklı yazıdan dolayı “Cumhurbaşkanı’na Hakaret” gerekçesiyle yargılanan İleri gazetesi Yazıişleri Müdürü Hanife Şahan, bugün görülen ilk duruşmasında beraat etti.

36İddianamede “yapılan haber içeriğinin Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın yapımı ve maliyetine ilişkin eleştiri niteliğinde olduğunun anlaşıldığı, fakat kullanılan ‘kaçık’ tabirinin Cumhurbaşkanı’na yönelik küçük düşürücü ifade olarak kullanıldığı” yer alıyordu.

İstanbul Kartal’daki Anadolu Adliyesi’nde görülen duruşmayı Uluslararası Af Örgütü Hollanda Şubesi’nden Marjanne De Haan ile Türkiye Şubesi Kampanyalar ve Savunuculuk Direktörü Ruhat Sena Akşener izledi.

Hakim karşısına çıkan Şahan, suçlamaya konu haberin kendisine ait olduğunu belirterek, “Yazıdaki amacımız mahkeme kararıyla da kaçak olduğu tespit edilen Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın kaçak olduğunun anlatımı ve Cumhurbaşkanı’nın sigara içen bir genci kendisini görüp de sigarayı söndürmediği için azarlamasıdır. Bu iki olayı birleştirip bastığımız manşet, bir teşbihten ibarettir” dedi.

Şahan’ın avukatlarından Özgür Urfa, davaya konu haberin basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ifade ederek, “Müvekkilim Cumhurbaşkanı’nın Başbakanlık döneminde yaptığı ve söylediği birtakım üslup ve davranışlarının çok dengeli olmadığını belirterek bu yazıyı yazmıştır” şeklinde konuştu.

(Amnesty.org)

Ekolojiyi bozacağı gerekçesi ile 3. Köprü’nün bağlantı yollarına mahkemeden iptal

3. Köprü’nün Beykoz ve Rumelifeneri’ndeki bağlantı yollarının imar planına yargıdan iptal geldi. Mahkeme, Çevre Düzeni Planı’na aykırı olan planın ekolojiyi bozacağı tespitinde bulundu.

35

Birgün’den Olgu Kundakçı’nın haberine göre 3.Köprü’nün bağlantı yollarının Beykoz ve Sarıyer Rumelifeneri’ndeki Boğaziçi gerigörünüm ve etkilenme bölgesinde yer alan geçişlerine ilişkin imar planı 8. İdare Mahkemesi tarafından iptal edildi. Mimarlar Odası ile Şehir Plancıları Odası’nın açtığı davada, mahkeme Kuzey Marmara Otoyolu’nun bu bölgeye ilişkin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 2013’te onaylanan 1/5000’lik plan tadilatını hukuka aykırı buldu. Mahkeme, plan tadilatında Çevre Düzeni Planı’nın ihlal edildiği, ekolojinin olumsuz etkileneceği ve bakanlıkça yapılan planın Boğaziçi Kanunu’na göre hukuka aykırı olduğu tespitlerinde bulundu.

Mimarlar Odası Avukatı Can Atalay plan tadilatının kapsadığı Beykoz ve Rumelifeneri gerigörünüm ve etkilenme bölgesindeki yol geçişine ilişkin inşaat çalışmalarının iptal kararıyla birlikte durdurulması gerektiğini belirtti.

Plan değişikliğinin iptal gerekçeleri şöyle:

*İstanbul’un ana ulaşım aksını oluşturan Boğaz geçiş ve güzergâhları üst ölçekli Çevre Düzeni Planı’nda gösterilmedi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yürürlüğe konulan 1/25.000 ölçekli Kuzey Marmara Otoyolu Nazım İmar Planı imar mevzuatındaki plan tanımlarıyla uyumsuz. Sadece Boğaz Geçişi ve çevre yollarının gösterildiği güzergah şeması niteliğindeki planda arazi kullanım kararları yer almamış.

*Bağlantı yolunun güzergahı, doğal kaynakları ve ekolojik rezervleri olumsuz etkileyecek.

*Boğaziçi gerigörünüm ve etkilenme bölgesi olan bu alanda 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu hükümlerinin uygulanması gerekiyor. Bu kanuna bağlı olarak planlama yetkisi İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde. Ancak planın Bakanlıkça yapılması yetki yönünden hukuka aykırılık oluşturuyor.

(Birgün)

İngiliz aktör Christopher Lee hayata veda etti

Ünlü İngiliz aktör Christopher Lee 93 yaşında hayatını kaybetti. Sanatçının, Londra’daki bir hastanede nefes darlığı ve kalp yetmezliğinden dolayı yaşamını yitirdiği açıklandı.

34

Lee, Yüzüklerin Efendisi ve Yıldız Savaşları gibi bir çok baş yapıtta rol almış, yarım asırlık sanat kariyerine sayısız film sığdırmıştı. Aynı zamanda yazar ve ses sanatçısı olan İngiliz aktör en son, henüz vizyona girmeyen Angels in Notting Hill filminde rol almıştı.

Yüzüklerin Efendisi’ serisinde baş kötü karakter Saruman’ı oynayan ünlü oyuncu Christopher Lee, Londra’da pazar günü solunum sıkıntısı sebebiyle kaldırıldığı Chelsea and Westminster Hastanesi’nde 93 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Özellikle Frankenstein ve Dracula rolleri ile ünlenen oyuncu, 2002 yapımı Yıldız Savaşları: Bölüm II – Klonların Saldırısı ve 2005 yapımı Yıldız Savaşları: Bölüm III – Sith’in İntikamı filmlerinde Kont Dooku rolleri de efsane haline gelmişti.

Lee, oyunculuğunun yanı sıra dört albüme de imza atmıştı. 7 dilde oyunculuk ve seslendirme yapan usta aktör ayrıca Heavy Metal tarzındaki bazı albümlerde de yer alarak renkli bir sanatçı kişiliği sergiliyordu

(Yeşil Gazete)

Emanet Oy – Tanıl Bora

Oy dediğiniz, zaten hep emanet değil mi? Kaydı hayat şartıyla değil, bir dönemlik, birkaç seneliğine verilir. Atadan-dededen hep aynı partinin seçmeni denenler için bile öyle: memleketimizde partileri bazen kapatırlar, bazen partide dertler, çalkalanmalar olur, küserler, başkasına ödünç verdikleri veya hiç oy vermedikleri olur. Oy, zaten bir emanet (Anarşist bir slogan: “Vekâlet rezalettir!” der).

HDP’nin barajı taşırmasını sağlayan oy infilakında, olağan kaynakların dışından, başka mahallelerden, ekstradan gelen katkılar üzerine konuşurken, önceleri “ödünç” sıfatı yeğleniyor, ödünç oylardan söz ediliyordu. Hatta HDP adayları da kullandılar bu sıfatı, “ödünç oy istiyoruz” dediler. Hasımları da bazı bölgelerde CHP’nin HDP’ye mahsus ödünç oy kaydırdığı iddiasında bulundular; sözgelimi bütün husumetlerin kör bıçağı Melih Gökçek, ısrarla söyledi bunu. “Nötr” seçim değerlendirmelerinde de “HDP’nin ödünç oyları” terimi defalarca kullanıldı.

Terimin mucidi, Süleyman Demirel’dir. 1991 Genel Seçimleri’nde Doğruyol Partisi için ödünç oy istemiş, epeyce de almıştı. DYP sözcüleri, ödünçlüğü vurgulamak için “bir kereliğine” bile demişlerdi yanlış hatırlamıyorsam. “Ödünç”, alıcısını rahat ettirmeyen bir statü. Sana ait olmadığı belli, geri alınacağı belli. İktisadî imâsı fazla güçlü – “Ödünç cesaretlerle” şairine hürmetimiz sonsuz olsa da…

Ödünç yerine emanet sıfatı tercihi, galiba seçim gecesi netleşti. HDP adına yapılan ilk açıklamada Ankara milletvekili (“HDP Ankara milletvekili” diye bir şey, ne güzel bir mucize, bu arada!) Sırrı Süreyya Önder: “Aldığımız oyda emanet oylar olduğunu iyi biliyoruz. Onları mahcup etmeyeceğiz. Hakkını vereceğiz,” dedi. Sonra, parti eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, yine emanetli ve mahcubiyetli cümleler kurdu: “Bize emaneten oy vererek de HDP’nin Türkiye’de demokratik siyasetin önünü açmasını isteyenleri de mahcup etmeyeceğiz. Emaneten bizde duranları gönülden HDP’li yapmak için daha çok çalışacağız.”

Emanet, ödünçten farklı vaadleri olan, sıcak bir sıfat. (Argodaki kullanımını bir kenara bırakıyorum, barış sürecine terstir.) “Sana emanet” sözünün duygusunu düşünün. Emanet, herhangi birine değil, güvenilen birine verilmiştir. Emin olmakla, emniyetle aynı kökenden geliyor bu kelime. Emanet verdiğiniz kimseye, emanetinize sahip çıkacağına, kollayacağına dair bir sorumluluk yüklemiş, bir salâhiyet atfetmişsinizdir. Emaneti alan, emaneti verenin hassasiyetini gözetecek, onun sorumluluğunu duyacaktır. Emanet ahlâkı, bir empati kurumudur, neticede. Önder ve Demirtaş’ın sözleri, –“mahcup etmeme” taahhüdü de önemli burada–, emanet kelimesinin sorumluluğuna, salâhiyetine talip olduklarını, bu kelimenin duygusuna, sıcaklığına sarıldıklarını söylüyor bana.

HDP’nin seçim kampanyası, oydan ötesine uzanan bir emanet ilişkisinin ipliğini dokumadı mı zaten? Kürt, Türk, Müslüman, Alevi, Ermeni, Ezidi, kadın, erkek, LBGTİ… diye sayılıp giden kimliklerin kendini birbirine emanet etmesinin imkânını, –sadece mebus adayı listesiyle bile–, anlatmadı mı? Kimliklerden öte, “İnsana insana emanettir” fikrinin canlanıp kanlanması için (ne yazık ki sadece mecazen de değil) bir ümit kapısı açmadı mı?

Kök HDP oyunu üçe katlayan bir Batı vilayetindeki bir kıymetli arkadaşımı aradığımda, şöyle ifade etti sevincini ve işin sırrını: “Birbirine hiçbir yanıyla benzemeyen, benzememe halinden rahatsız olmayan ama birbirini anlamaya çalışan bir avuç insan, hep bizle kalası bir amatörlükle çalıştı”… Benzemezlerin birbirlerine emniyet etmesi, kendilerini birbirlerine emanet etmesi… Arkadaşlığın sırrı… Bir başlangıç yapabilmenin sırrı… Birbirine kendi haklılığını, kendi “en…”ini kanıtlamak yerine, beraber bir şey yapmaya yoğunlaşabilmenin sırrı.

Emanet oyların bir kısmı sahiden ödünç ve âriyettir, ertesi sabah geri almaya karar vermiş olanlar bile vardır aralarında. Emanet ehline güvenecek, güveni pekişecek olanlar da çıkacaktır; asıl önemlisi emanet ilişkisini birilişki olarak yaşayanların da çıkmasıdır. HDP sözcülerinin “emanet” kelimesine yükledikleri duygu, oydan ötesini söylüyor. Emanet ilişkisinin, anlamaya, anlaşmaya, temasa, ele ele tutuşabilmeye açılan ufkunu gösteriyor.

Ernst Bloch’un Umut İlkesi’nde “homo homini lupus”a (insan insanın kurdudur) karşı çıkardığı “homo homini homo” şiârının ufku bu: İnsan insana muhtaçtır; insan, insanlarla insandır. İnsan insana emanettir. Birbirimize emanetiz.

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

32.Tanıl Bora

 

Tanıl Bora

İstanbul’un vapurlarına mimari bakış, “Neden, Nesi var ki, Ne yapılabilirdi”

İstanbul’un yeni vapurları ile ilgili bir yorum da mimar Dr. Kürşad Özdemir’den geldi.

Bu çizgi/yorumda Özdemir, vapurları kendi çizgileri üzerinden bölüm bölüm irdelerken ayrıca Yeşil Gazete için “Neden”, “Nesi var ki” ve “Ne yapılabilirdi” konularındaki düşüncelerini de paylaştı.

Son Yeni Vapur

29

Yeni Vapur

30
neden?

vapurlar istanbul’un hem bugününün hem de kolektif hafızasının önemli bir parçası, hassas bir konu. ben de bir kentli ve tasarımcı kimliği ve sorumluluğu ile üst aklın önümüze koyduğu tasarıma basit bir reaksiyon verdim.

nesi var ki?

bu araçlar şehir hatları’nın tabiriyle birer yolcu gemisi-motoru. daracık yerlere hızla yolcu yanaştıran ve tekrar doldurup giden kaba ve aceleci tekneler. pratik tarafları çok, belli, ancak kent kültürü pragmatizma üzerine inşa edilmemeli bence. çıkarma gemisi kapakları, filmli camlar, paslanmaz küpeşteler be plastik koltuklar boğaz kültüründen oldukça uzak.

ne yapılabilir (di?)

önerim şu: sırasıyla, kentlilerle iletişim & mutabakat-yarışma-mutabakat (renklerin ötesinde)

(Yeşil Gazete)