Ana Sayfa Blog Sayfa 3651

Sokağa düşmek, aile ferdi olmak: Köpek merkezli bir şehir analizi

*Bu yazının daha uzun ve kapsamlı hâli

Yeni İstanbul Çalışmaları isimli kitapta yayımlanmıştır.

(Der. Ayfer Bartu ve Cenk Özbay, Metis, 2014)

Bu yazıdaki temel amaç İstanbul’un çevresiyle (bilhassa Trakya ile) olan ilişkisini köpeklerden yola çıkarak ele almak. Bir kafesin içinde hayata başlayan, aile şefkatine mazhar olan ve/veya sokağa düşen köpeklere bakarak mekânların, sosyal hayatın ve türlerin birbiriyle olan ilişkilerini incelemek. En önemlisi, şehrin ekolojisini köpeklere tatbik edilen disiplin yöntemleri ışığında yeniden düşünmek. 

Siyasî Bir Kumpas: Kamyonlar Köpek Taşır!

Küçük bir hikâye ile başlayayım. Doktora çalışmam vesilesiyle 2009 yerel seçimleri öncesinde Trakya’daki siyasî partileri ziyaret ediyordum. Bir ilçede parti yetkilileri ile oturmuş çay içiyorduk, seçimi kazandıkları takdirde neler plânladıkları hakkında konuşuyorduk. Söz döndü dolaştı, ilçenin görünür meselelerinden biri hâline gelmiş köpek sürülerine geldi. Şehirde çok sayıda sokak köpeği vardı. Özellikle akşamları beşli-onlu gruplar halinde dolaşıyor, şehrin bir ucundan diğerine uluyup havlayarak iletişim kuruyorlardı. Yerel gazetelerde, nadiren de olsa insanları kovaladıklarına, ısırdıklarına dair haberler çıkıyordu. İlçe sakinleri, köpeklerden “çeteler” olarak bahsediyordu.

Osmanlının son döneminde İstanbul'da yaşayan köpeklerin adalara sürülmesini anlatan "Hayırsız Ada Hikayesi" belgeselinden
Osmanlının son döneminde İstanbul’da yaşayan köpeklerin adalara sürülmesini anlatan “Hayırsız Ada Hikayesi” belgeselinden

İlçede hayvan barınağı yoktu, açılması düşünülmüyordu. “Ne yapmak gerekir?” diye sordum partililere. Zamanında kısırlaştırmayı denemişler; ancak yüzlerce hayvanı şehrin çeperinde kovalayıp veterinere taşıyacak bir imkânları olmadığından bunu başaramamışlar. Hayvanların bir dönem itlâf edilmesi ise pek çok insanın tepkisine sebep olmuş. İlçede sokak köpeklerinin öldürülmelerine karşı çıkan pek çok kişi olduğu gibi, “köpek çeteleri”nden rahatsız olan, korkan, bu kadar çok köpeği modern bir şehre yakıştıramayan bir kesim de vardı.

Fakat partililerin söylediğine göre asıl mesele, hâlihazırda var olan hayvanlar değil, dışardan gelenlerdi. “Nereden geliyorlar?” diye sordum ve sonrasında herhalde karşılaşabileceğim en fantastik siyasî kumpas hikayelerinden birini dinledim.  Bana anlattıklarına göre Trakya’daki belediyelerin bir kısmı, muhtemelen resmî olmayan kanalları kullanarak şöyle bir yöntem geliştirmiş: Köpekler bir kamyona dolduruluyor, gece geç bir saatte başka bir ilçenin sınırında bırakılıyormuş. Partinin ileri gelenlerinden orta yaşlı bir adam, geçen gece kasası köpekle dolu olan (yabancı) bir kamyonu ilçenin hemen dışında gördüğünü, en azından o köpeklerin komşu ilçeye iade edilmesi gerektiğini söyledi. Sonra dakikalarca, yarı şaka yarı ciddi, köpekleri nereye bırakmanın uygun olacağını tartıştılar.

Bu iddiaları sonradan teyit edemedim, ama bu minvalde hikâyeler medyada zaman zaman haber oluyor.

https://youtu.be/X7XLxV6USE0

Bu konuşmadan sonra her gittiğim kasaba ve şehirde, köpekler dikkatimi daha çok çekti. Hayvanların birikmesinin sebebi parti yetkililerinin iddia ettiği gibi komşu ilçeler olamazdı; zira köpekler sadece o ilçede değil, her yerdeydi. Üstelik bunların bir kısmı Alman kısa tüylü pointerler, dalmaçyalılar, husky’ler gibi kolaylıkla ayırt edilebilen (ve komşu ilçeye has olmayan) cinslerdi.  Demek ki köpeklerin hareketi daha geniş bir coğrafyaya, en azından cins hayvan ticaretinin yoğun olarak yapıldığı İstanbul’a dek uzanıyordu.

Aşağıda daha detaylı olarak anlatacağım gibi özellikle cins köpekler, gerçekten de hayatlarının bir döneminde “imalât fazlası” haline gelip “gözden uzak” yerlere bırakılıyor. Bunların bir kısmı görece denetimsiz bu coğrafyadaki diğer hayvanlara katılıyor, yeni hayatlar kuruyor, “kırma” köpekler doğuruyor. Ancak köpeklerin hepsinin İstanbul’daki petshop’lardan geldiğini söylemek de mümkün değil. Bir kere sokak köpekleri yeni bir vaka değil, çok uzun süredir bizle yaşıyorlar. Ayrıca “başıboş” köpeklerin hepsi cins değil, bildiğimiz sokak köpeği. O halde mekânların ilişkisi üstüne daha detaylı düşünmek gerekiyor: Köpekler ne tür mekânlarda bir “fazlalık” sayılıyor, ne durumlarda birbiriyle karışabiliyor, ne koşullar altında köpeklerin bir araya gelmesi bir sorun hâline geliyor? Bütün bunlar, mekânsal örgütlenme hakkında bize neler anlatabilir?

İşte buradan hareketle, aşağıdaki kısımda önce insan ve köpek arasında gidip gelerek mekânın türler arasında nasıl bölüşüldüğünü, bu işin tarihini ve farklı mekânlarda farklı köpek nüfuslarına yol açan denetim/imha politikalarını ele alacağım. Ne tür mekanizmalar köpeklerin bir yerde yaşamasına izin verirken bir diğer yerde gözden uzak tutulmasını ve hattâ imha edilmesini zorunlu kılıyor? Bu düzenlemeler İstanbul hakkında bize neler anlatabilir?

Köpekler, İnsanlar ve Şehir

Günümüzde, sosyal ilişkileri insan merkezli olmayacak şekilde yeniden ele almaya çalışan önemli bir düşünsel çaba mevcuttur (Worster 1993; Bingham 2006; Wolfe 2009; Russell 2011). Doğa-insan düalizmini aşmaya çalışan, insan türünü tarihin gidişini değiştirmiş yegâne fail olarak görmeyen, doğayı sabit bir unsur olarak ele almayan önemli çalışmalardır bunlar. İnsanlarla hayvanların sosyal ilişkilerinin, beslenme rejimlerinin, hastalıklarının, hattâ ruhsal durumlarının pek çok yönden nasıl iç içe geçtiğini incelemektedirler. Temel yaklaşımları, etkileşimin tek yönlü olmadığı şeklindedir. İnsanlar diğer canlıların hayatını bir hayli değiştirmiştir. Ancak diğer canlılar da (örneğin bakteriler, köpekler, tavuklar) insan toplumlarına önemli etkiler yapmıştır. İnsan dünyasına has olduğu düşünülen ırkçılık gibi, sınıfsal ayrımlar pek çok kavramı bu ortaklıklar üzerinden bir daha düşünmek mümkündür.

Örneğin 19. yy’dan başlayarak hem insanlar hem hayvanlar için “kanın saflığını”, “ırkın temizliğini” öne çıkaran arşivsel bir ilgi gelişir.[1] Önce atların, sığırların, köpeklerin, kedilerin ve sonra da insanların… (De Landa 2000)  Bilhassa  Almanya, ABD ve İngiltere gibi ülkelerde insanlar için Soyarıtımı Kayıt Ofisi, hayvanlar içinse Köpek Evi Cemiyetleri gibi özel örgütler kurulur. Belirli ırklara (mesela köpekler arasında retriever’lara, insanlar içinse ABD’nin göçmen politikası bağlamında Kuzey Avrupalı ırklara) öncelik verilir. Hangi ırkın ne kadar çoğalması ve hangisinin azalması gerektiği, yani soyarıtımı-eugenics, çokça kafa yorulan bir mesele hâline gelir.[2]  Nüfusun düzenlenmesine yarayan birtakım teknikler insanlardan hayvanlara, ama daha çok hayvanlardan insanlara nakledilir. Birçok insan ve hayvan (rızaları alınmadan) kısırlaştırılır (De Landa 1997; Budiansky 2000).

27

28

Kapitalist üretim ilişkileri için de benzer gözlemler yapmak mümkün. Donna Haraway, günümüzde hayvanların (köpeklerin), aynen insanlar gibi hem bir çalışan (güvenlik-itfaiye) hem bir müşteri hem de bir ürün olarak kullanıldığını söyler (Haraway 2007 s. 55-62). Özellikle de birer aile ferdi sayılan ev hayvanları büyük endüstrilerin, teknolojik gelişmelerin, sosyal-ailevî bağların, ticaretin tam ortasında yer alır. Aynı insanlar gibi hayvanlar için de çok çeşitli (ve pahalı) eşyalar üretilir. İhtiyaçlar (gene insan dünyasına benzer şekilde) çok katmanlı politik süreçlerin sonunda ortaya çıkar: patikler, hırkalar, diş kaşıma-tırnak bileme aletleri, tuvaletler, çok gözlü kaplar, envaî çeşit mama: diyet, vitamin katkılı vs. Diğer tüketici gruplarında olduğu gibi (çocuk, yaşlı, kadın, erkek…) hayvanlar için profiller çıkarılır, sektör büyüme raporları yayımlanır, farklı “segmentler”e yönelik farklı ürünler pazarlanır. Dünyada bu iş, “kliniği, petshop’u, maması, sanal mağazası derken yaklaşık 69 milyar dolarlık dev bir sektör haline gelmiş durumdadır (Çelebi 2012). Türkiye’de de büyüyen bir ev hayvanı pazarından bahsetmek mümkün. 2012 itibariyle Türkiye’de sadece kedi-köpek mamasına yaklaşık 250 milyon lira harcanmış (Çelebi 2012). Euromed raporuna göre, tek başına yaşayan insanların, bilhassa beyaz yakalıların sayısı arttıkça piyasanın daha da genişleyeceği bekleniyor (Euromonitor 2013).

Fakat benim bu yazıda ele aldığım köpekler, bu ağların hemen hepsinin dışında kalmış durumda. Safkan değiller, müşteri değiller, birinin mülkü ya da yoldaşı değiller,  işçi olarak kullanılmıyorlar. Tabir yerindeyse “sokağa düşmüş”, İstanbul’un orasında burasında ve çeperlerinde dolaşan “sahipsiz” köpekler bunlar. Bauman’ın tabiriyle, bir tür “atık” konumundalar. Daha güzel, daha temiz, daha düzenli olmaya programlanmış tasarımların (şehirlerin, evlerin, hayatların) dışarda bıraktığı birer üretim fazlası haline gelmişler (Bauman 2004).

Zygmunt Bauman, “atık” olgusunu modernlikle ilintilendirir; ancak işin aslı böylesi bir çerçeve, bir tür miyopluğa yol açar. Tarihsel olarak İstanbul’daki (ve diğer yerlerdeki) köpek nüfusu yeni bir olgu değil. Köpekler, daha doğrusu sokak köpekleri İstanbul’da yüzyıllardır yaşıyor. Çeşitli dönemlerde Osmanlı’yı ziyaret etmiş pek çok seyyah şehirdeki köpeklerden bol bol bahsetmiş. Keza İstanbullu köpeklerin başka yerlere gönderilmeleri, tabir terindeyse tehcir edilmeleri de petshop’ların ve modernleşme hareketlerinin ortaya çıkmasından çok daha önceye, 17. yy’ın başlarına kadar uzanıyor (Schick 2010 s. 24).

O yüzden, mekânın zaman içinde nasıl dönüştüğü, türler arasında nasıl paylaşıldığı, mekânın ve orada yaşayanların ne tür denetimlere tâbî olduğu, sadece yakın döneme bakarak anlaşılamaz. Zaten bugün belediyeler, modern addedilebilecek kontrol-ıslah yöntemlerinin yanında bir hayli eskiye dayanan başka yöntemler de uyguluyor. Yani insan-hayvan sosyalliği, mekâna dair farklı tasavvurlar ve farklı disiplin mekanizmaları tarafından şekilleniyor.

İrvin Cemil Schick, Osmanlı döneminde mahalle köpekleri ile şehirdeki genel hareketliliğin ilişkisinden bahseder. Var olan yazılı kaynaklar, köpeklere İstanbul’da (bilhassa Müslüman mahallelerinde) gayet iyi bakıldığını, köpeklerin mahallede yaşayanlar tarafından korunduğunu belirtir.[3] Ancak günümüzden farklı olarak, köpekler evlere sokulmaz. Osmanlı’da köpek, bir sokak hayvanıdır. Ancak bu, tamamen başıboş oldukları anlamına da gelmez. Köpeklerin alanları (köpekler ve köpek grupları hiyerarşik ve alan belirlemeye dayalı [territorial] bir hayat sürerler) var olan mahallelerle örtüşür. İstanbul’da kısa bir süre kalmış olan Jean de Thévenot, seyahatnamesinde şöyle yazar:

…Evlerinde hiç köpek barındırmazlar, onları sokaklara salarlar. Köpekler de çeşitli semtlerde ikamet ederler, kendi mahallelerine o kadar aşinadırlar ki onun dışına hiçbir zaman çıkmazlar. Ve eğer kendi sokaklarından bir diğerine gidecek olsalar, gittikleri sokağın köpekleri onları istilâcı addedip öldürür. Çünki bütün sokaklarda çok sayıda köpek vardır ki yabancı köpeklerin kendi bölgelerine girmesine asla izin vermeyeceklerdir.

(Thévenot’tan aktaran Schick 2010 s. 27)

Bu köpeklerin mahallede birkaç işlevi vardır. Bunlardan biri çöpçülüktür. Plastik poşetlerin ve çöp kamyonlarının henüz olmadığı bir dünyada çöpün kokmamasının en iyi yolu, bir canlı tarafından öğütülmesi, tekrar toprağa karışmasıdır. Tarih boyunca farklı coğrafyalarda bu görevi ifa eden farklı hayvanlar olmuş: domuzlar, inekler, köpekler, tavuklar… (Schick 2010; ayrıca bkz. Bulliet 2007). O anlamda Osmanlı döneminde köpekler bir tür belediyecilik hizmeti vermiştir.

Köpeklerin insanlar açısından bir diğer faydası ise mahalle sakini ve yabancıları birbirinden ayırması, bir tür bekçilik yapmasıdır. Şehir, özerk mahallelerden oluşur. Schick’e göre bilhassa müslüman mahalleleri arasında bugün olduğu gibi sürekli bir hareketlilik bulunmaz. O yüzden köpeklerin mahalleden geçmek isteyen bir yabancıya hırlaması, havlaması bir sorun teşkil etmez, hattâ olumlu karşılanır.

Bu durum 17. yy’dan itibaren şehir içi ve şehir dışı ulaşım ihtiyaçlarının artması, mahallelerin dışarıya açılması ile değişmeye başlar. Tüketim ürünlerinin sayısı artar, ticaret ağları genişler. Cemal Kafadar‘ın mum üretimi gibi bazı göstergelere dayanarak yaptığı tespite göre, İstanbul’da 16. yy’ın sonlarına doğru bir tür gece hayatı belirir”. (Kafadar’dan aktaran Schick 2010 s. 29). Bunların sonucunda artık köpekler belirli alanları dışarıdakilere karşı koruyan ve dolayısıyla mazur görülen birer bekçiden ziyade, dışarıdan gelenleri engelleyen bir soruna dönüşür. İlk itlâf ve sürgün kararları da (bir kısmı baskılar sebebiyle uygulanmamış olsa da) bu döneme rastlar, günümüze dek kesintili olarak devam eder. Bunlardan belki de en kayda değer olanı, Abdülhamid’in devrilmesinden sonra ipleri eline alan İttihat ve Terakki’nin 1910 yılındaki köpek katliamıdır. İstanbul’dan toplatılan 80 bin köpek Hayırsız Ada’ya gönderilmiş, aç susuz kalan köpekler birbirlerini yiyerek can vermiştir (Bardakçı 1998; Hür 2009). Şurada konuyla ilgili bir videoyu seyredebilirsiniz:

https://youtu.be/k9vVbxEDWQU

Toparlamak gerekirse, mekânsal ilişkilerin değişmesi insan-köpek sosyalliğinin de değişmesine yol açmıştır. Bir mekânı ortaklaşa kullanan ve birbirine fayda sağlayan türler, bir süre sonra mekânı paylaşma mücadelesine girmiş, sonuçta sokak köpekleri bu mücadeleyi büyük oranda (hem de bir hayli kayıp vererek) kaybetmiştir.

Bugün çok sayıda köpek hâlâ İstanbul’da yaşamaya devam ediyor; ancak yaşam koşulları bir hayli değişmiş durumda. Önemli değişiklikler arasında, şehir hayvanlarının yukarda anlattığım gibi ırksal olarak (cinslerine göre) tasniflenmeleri, küresel ticari ağlara eklemlenmeleri sayılabilir. Bir diğer önemli değişiklik ise bilhassa cins hayvanların evin içinde yaşamaya başlamaları, bir mahalle sakininden ziyade aile ferdine dönüşmeleridir. Eve kapatılma, aynı zamanda daha sıkı bir denetim; yani yenilenler, içilenler, sağlık, hijyen, oyun arkadaşları gibi meselelerin daha yakından takibi anlamına gelir. Benzer bir süreç çocuklar için de gözlemlenebilir (Furedi 2013). Çocukların ve köpeklerin denetimsiz olarak başkalarıyla kaynaşmaları istenmez. Zararlı etkilerden (mesela istenmeyen hamileliklerden veya “kötü” arkadaşlardan) uzak tutulurlar.

Sokaklardaki köpeklerin hikâyeleri de günümüzde başka türlü bir mahiyet kazanmıştır. Hayvan Hakları Federasyonu’ndan (HAYTAP) Avukat Ahmet Kemal Şenpolat‘a göre bugün özellikle büyük şehirlerdeki petshop’lar ve sokak hayvanları arasında doğrudan bir bağlantı bulunmaktadır (aktaran Karaca 2011). Alındıktan sonra bakılamayan-satılamayan veya biraz büyüdüğü için “sevimliliğini kaybeden” hayvanların bir kısmı “uyutulmakta”, bir kısmı ise şehir dışındaki yakın bölgelere bırakılmaktadır.(İzlemek için tklynz)

Şenpolat’a göre, sektör bir hayli büyük ve denetimsizdir. Veteriner Hekimler Odası Başkanı Prof. Dr. Murat Arslan‘a göre İstanbul’da (2012 itibariyle) 3.500 petshop bulunmaktadır. Bunların sadece beş yüzü ruhsatlı, gerisi ruhsatsızdır. Cins hayvanlar kaçak yollarla ve bir hayli kötü şartlar altında Türkiye’ye sokulmakta, satılamadığı vakit gene meşru olmayan yollarla yok edilmektedir (Mustafa Arslan’la yapılan röportaj, Arman 2012).[4]

Bugün hâlâ İstanbul’un bazı mahallelerinde, üniversite kampüslerinde, sokak aralarında köpeklere rastlanıyor. Kimisi çevrede yaşayan insanlar tarafından tanınıyor, seviliyor. Ancak “modern bir şehrin” gereği olarak İstanbul’daki köpek sayısı belediyeler tarafından denetim altında tutuluyor. Sayı yükseldiği zaman köpekler toplanıyor, gözden uzak yerlere götürülüyor.

İki ayrı yöntem beraber kullanılıyor. Toplanan hayvanların bir kısmı hayvan barınaklarına kapatılıyor. Sınırlı bir alan, kafesler, dışardan getirilen ve kontrollü verilen yiyecekler-ilaçlar, uzman bilgisine duyulan ihtiyaç: Bir tür hapishane! Bir diğer kısmı ise şehrin dışına, ormanlık-kırsal alanlara atılıyor.[5] Tehcir uygulaması: Tehlikeli/fazla nüfus “zarar” veremeyecekleri bir başka bölgeye sürülmüş oluyor.

Bazı durumlarda ise iki yöntemin bir ortası bulunuyor. Aşağıdaki videonun son saniyelerinde anlatıldığı üzere, yüzlerce köpek, barınak çevresinde kümelenmiş hâlde yaşar.

https://youtu.be/0O670cIFex0

Tabir yerindeyse ipin ucu kaçmıştır. Barınak vardır; ama göstermeliktir! Köpekler, kafeslerin (ve sıkı denetimin) yanında-kenarında yeni bir sosyal hayat oluşturmuştur. Tamamen bağımsız değildirler: Kulakları deliktir! Ancak sıkı sıkı örülmüş bir denetimden bahsetmek de mümkün değildir.

Burada, hayvan barınağını modern teknolojilerle, tehciri ise modern öncesi dönemle özdeşleştirmek gibi bir niyetim yok. Bu tarz bir sınıflama çabasının pek de üretken olmadığını ve ister istemez farazî sınırlar-eşikler (modern-modern öncesi gibi) icat etmek durumunda kaldığını görüyoruz. Daha önemlisi, belirli olguları anakronik bir kalıntı, modernin dışı/ötekisi olarak tasniflemek ciddi anlamda sorunlar içeriyor (Fabian 1983). Onun yerine şu söylenebilir: İdare etmenin, yönetmenin, ıslah etmenin birbirinin içine girmiş pek çok tarihsel kaynağı var ve hepsi çeşitli taktikler uyarınca, koşullar bağlamında, bugünkü sosyal hayata etki ediyor. Biri ileri, diğeri geri değil.

O halde köpeklerin az denetimli alanlarda birikmesinden yola çıkarak yeterince modernleşememiş bir toplumdan ya da arkaik belediyecilikten dem vurmak, yönetimin girift doğasını ıskalama tehlikesi içerir. Bugün dünyada pek çok insan ve insan olmayan canlının az denetimli alanlarda “biriktiğine” tanık oluyoruz. Bunun sebebi, Üçüncü Dünya’daki denetleme mekanizmalarının kusurlu olması değil (zira bu “kusurlar” sadece 3. Dünya’da da bulunmaz); denetlenecek ve denetlenmeyecek unsurların mekândan mekâna değişiklik göstermesidir. Diğer bir deyişle, her bir mekân ve o mekândaki her bir unsur farklı iktidar ilişkilerine eklemlenir. İktidar tekil olmadığı gibi tek bir yönteme de başvurmaz. Az denetim iktidar ilişkilerinin dışında kalmak, çok denetim iktidarın merkezinde bulunmak değildir. Zaten kalkınma-sanayileşme gibi meseleler söz konusu olduğunda gevşek denetim bir zorunluluk hâline gelir, sistemin işleyiş yöntemidir. Dolayısıyla mesele denetimin azlığı-çokluğu, yeniliği-eskiliği, ileri mi geri mi olduğu değil, bir mekân özelinde hangi türden ilişkiler kurduğudur. Yani mekânsal düzenlemelerdir.

Sonuçta İstanbul’un çevresi, köpekler bağlamında düşünüldüğünde, İstanbul’un fazla nüfusunu emen, üretim fazlalıklarını gözden uzak tutmaya yarayan bir arka bahçe işlevi görmektedir. Şehirde aile ferdi sayılan hayvanların bedenleri bir hayli sıkı bir denetime ve Foucault’nun tabiriyle “yaşamı çoğaltan” teknolojilere maruz kalırken sokak köpeklerinin hayatı “değersizleşir”. Sermaye ilişkilerinin, ailenin ve devletin sıkı denetiminin dışında kalırlar. Ancak bir yandan da bu “başıboş” hayat, köpeklere başka türlü (muhtemelen daha sosyal) bir ortam sunar. En azından, ırka ve zenginliğe göre yapılan sınıflamalar ortadan kalkar. Cins köpekler kendileri gibi olmayan, normalde bir köpek sahibinin müsaade etmeyeceği “avam” köpekler ile birlikte olabilir. Ortaya “kırma” tabir edilen köpekler çıkar. Köpek hiyerarşileri alt üst olur; daha doğrusu bu hiyerarşiler başka usûllerle, köpeklere has usûllerle yeniden tesis edilir.

26.Ozan-Zeybek-300x194

 

Sezai Ozan Zeybek

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim üyesi 

 

Kaynakça:

Arman, Ayşe. 2012. “Valizlerde Getiriliyor, Ses Çıkarmasın Diye Uyuşturuluyorlar.” Hürriyet. http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=21846643.

Bardakçı, Murat. 1998. “Tarihimizin İki Büyük Köpek Soykırımı.” Hürriyet, April 26.

Bauman, Zygmunt. 2004. Wasted Lives: Modernity and Its Outcasts. Cambridge: Polity.

Bingham, Nick. 2006. “Bees, Butterflies, and Bacteria: Biotechnology and the Politics of Nonhuman Friendship.” Environment and Planning A 38 (3): 483–98.

Budiansky, Stephen. 2000. The Truth About Dogs: An Inquiry into the Ancestry, Social Conventions, Mental Habits, and Moral Fiber of Canis Familiaris. New York: Viking Penguin.

Bulliet, Richard. 2007. “Postdomesticity: Our Lives With Animals.” In Hunters, Herders, and Hamburgers: The Past and Future of Human-Animal Relationships. Columbia University Press.

Çelebi, Erkan. 2012. “Evlerde 250 Milyon Liraya 4 Milyon Kedi Köpek Besliyoruz.” Hürriyet, May 12. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/20548513.asp.

De Landa, Manuel. 1997. A Thousand Years of Nonlinear History. Brooklyn: Zone Books.

———. 2000. “Biological History: 1700-2000 A.D.” In A Thousand Years of Nonlinear History, 149–82. The MIT Press.

Engdahl, William F. 2007. Seeds of Destruction: The Hidden Agenda of Genetic Manipulation. 1st ed. Global Research.

Euromonitor. 2013. “Pet Care in Turkey: A Country Report.” http://www.euromonitor.com/pet-care-in-turkey/report.

Fabian, Johannes. 1983. Time and the Other: How Anthropology Makes Its Object. New York: Columbia University Press.

Furedi, Frank. 2013. Paranoyak Anne-Babalık. Translated by Arzu Tüfekçi. İstanbul: İz Yayıncılık.

Haraway, Donna J. 2007. When Species Meet. Univ Of Minnesota Press.

Hür, Ayşe. 2009. “İtikadımca Kelb Tahirdir.” Taraf, February 22. http://www.taraf.com.tr/ayse-hur/makale-itikadimca-kelb-tahirdir.htm.

Karaca, Ekin. 2011. “Kanlı Pazar: Petshop’lar.” Bianet, March 12. http://bianet.org/bianet/biamag/128523-kanli-pazar-petshoplar.

Rose, Nikolas. 2006. “Politics and Life.” In The Politics of Life Itself: Biomedicine, Power, and Subjectivity in the Twenty-First Century, 41–76. Princeton: Princeton University Press.

Russell, Edmund. 2011. Evolutionary History: Uniting History and Biology to Understand Life on Earth. 1st ed. New York: Cambridge University Press.

Schick, Irvin C. 2010. “Bir Mekân Üzerinde Çekişme Vakası: İstanbul’da 1910’da Gerçekleşen Büyük Köpek İtlâfı.” Toplumsal Tarih.

Wolfe, Cary. 2009. “Human, All Too Human: ‘Animal Studies’ and the Humanities.” PMLA 124 (2): 564–75.

Worster, Donald. 1993. The Wealth of Nature: Environmental History and the Ecological Imagination. Oxford University Press, USA.

[1] Burada öne çıkardığım husus, insan eliyle türlerin çaprazlanmasının bir hayli eskiye dayanan geçmişinden ziyade, bunun görece yakın tarihlerde gelişen kayıt altına alma ve merkezileşme süreçleri.

[2] Soyarıtımı (eugenics) fikrinin tümden yok olmadığına, ama yeni bir söylemsel-teknolojik rejime eklemlenmesine dair bkz: (Rose 2006; Engdahl 2007)

[3] Buradaki Müslüman vurgusu, Müslümanlığın özüne dair bir iddia taşımıyor. Köpeklere nasıl davranıldığı daha ziyade belirli bir dönemdeki mekân örgütlenmesi ile ilgili. Koşullar değişince müslüman olan Osmanlı idarecileri on binlerce köpeğin katledilmesini emredebilmiş.

[4] Petshop’lar kadar, anlık heveslerine yenik düşen pek çok alıcı da “atık köpeklerin” bir diğer sebebi. Taşınan, tatile giden, yavrulayan köpeklere sahip bulamayan, bir sebeple hayat döngüsü değişen yahut mesuliyetten sıkılan insanlar köpeklerini sokaklara bırakabiliyor.

[5] Bir kısmının zehirlendiğine dair pek çok rivayet var. Belediyelerin geçmişte zaman zaman böyle girişimleri olmuş; ancak şu an bunun olduğunu gösteren kesin bir delil yok.

 

Papa’dan, “İklim değişikliğine karşı harekete geçin!” çağrısı

Katolik dünyasının ruhani lideri Papa Francis, iklim değişikliği için 192 sayfalık bir genelge hazırlayarak piskoposlara gönderdi. Papa’nın sözlerinin iklim değişikliği konusunda milyonlarca Hristiyan’ın bakış açısını etkileyebileceği düşünülüyor.

39.pope-climate-action

 

Altı bölüme ayrılan ve tanrının yarattığı dünyanın gelecek kuşaklara taşınması için inanan ve inanmayan herkesin işbirliği yapmasının istendiği yazı Vatikan’ın internet sitesinden de yayınlandı.

Katoliklerin uyması gereken, insanlık için de genel çağrı niteliği taşıyan duyuruda insanlığın fosil yakıtlardan ve çevreye zararı olan lükslerden uzaklaşmasını savunan. Papa Francis varlıklıların yoksulları istismar ettiği bozuk ekonomik sistemin dünyayı dev bir çöplüğe çevirdiğini belirtti.

İnsanlığın bu gidişle felakete sürükleneceğini vurgulayan Papa Francis dünyanın ve yoksulların çığlığının duyulmasını istedi. Papa Francis bu çıkışla ekonomik-siyasi boyutta süren iklim değişikliği tartışmasına ilk kez din ve ahlak boyutuyla katıldı.

Papa Francis 200 sayfalık raporunda küresel ısınmanın insanlığın karşılaştığı en zor sınavlardan biri olduğuna dikkat çekti.

Ekosistemi imha eden insani faaliyetlerin küresel ısınmanın ana nedenlerinden biri olduğunu belirten Papa “Son yıllardaki küresel ısınmanın insani faaliyetlerden kaynaklanan aşırı sera gazı konsantrasyonu nedeniyle ortaya çıktı” dedi.

Söz konusu genelgede, siyasetin, finans kuralları ve teknolojiye boyun eğmesi önceki uluslararası iklim zirvelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olduğuna vurgu yapıldı…

Papa Francis aynı zamanda siyasi sistemin fakir ülkeleri ve yoksulları göz ardı ederek kapitalizme öncelik verdiğini söyledi.

Uluslararası İklim Değişikliği Konferansı COP21 bu sene sonunda Paris’te düzenlenecek. Gezegen için COP21 belkide son şans.

(Euronews, NTV)

Fatih’te sanata yer yok: JR’ın graffitisini griye boyadılar

Dünyaca ünlü Fransız grafiti sanatçısı JR’ın İstanbul Balat’ta bir binaya çizdiği portre, Fatih Belediyesi ekiplerince griye boyandı.

31

 

JR, Twitter ve Instagram hesapları üzerinden Balat’ta metruk bir binaya çizdiği portrenin zabıtalar tarafından getirildiği hali paylaştı.

JR Balat’ta bir binaya “Wrinkles of the City” projesi kapsamında bir portre çizmişti. Aynı proje kapsamında birçok şehri gezen JR’ın tek tahrip edilen işi İstanbul grafitisi oldu.

(T24)

Cansu Kaya’nın otopsi raporu açıklandı

Muğla’nın Ortaca İlçesi’nde, geçen pazar gününden itibaren kayıp olan ve 3 gün sonra kanalda cesedi bulunan 18 yaşındaki Cansu Kaya toprağa verildi. Otopsisinde cinsel organında zorlama tespit edilen Kaya’nın, boğulduktan sonra suya atıldığı belirlendi.

29

Ortaca’nın Mergenli Mahallesi’nde yaşayan Cansu Kaya, pazar günü, garson olarak çalıştığı Dalyan Mahallesi’ndeki restorandan, mesai bitiminin ardından ayrıldı. Kaya’dan daha sonra haber alınamadı. Dalyan’da kaldığı apart otele gitmeyen Kaya’ya cep telefonundan da ulaşamayan yakınları meraklanıp, aramaya başladı. Jandarma ve polise de kayıp ihbarıyla başvuran yakınlarının endişeli bekleyişi, salı günü son buldu. Cansu Kaya’nın cesedini, arama çalışmalarına katılan ablası Burcu Kaya tarafından Dalyan’ın Çandır Geçişi Mevkii’ndeki su kenarında bulundu. Üzerinde sadece iç çamaşırı bulunan Kaya’nın cesedi otopsi için Muğla Adli Tıp Kurumu’na gönderildi.

BOĞULDUKTAN SONRA SUYA ATILMIŞ

30

Otopside Kaya’nın cinsel organında ise zorlama tespit edildiği ayrıca boğulduktan sonra suya atıldığı belirlendi. Olayla ilgili soruşturmayı derinleştiren jandarma; Kaya’nın son olarak görüldüğü erkek arkadaşı U.D.’nin de aralarında bulunduğu 3 kişiyi ifadelerine başvurulmak üzere İlçe Jandarma Karakol Kumutanlığı’na götürüldü.

Muğla Adli Tıp Kurumu’ndaki işlemlerin ardından Cansu Kaya’nın cenazesi ise bugün yakınlarına teslim edildi. Evinin önüne getirilen Kaya’nın naaşı saat 16.00’da kılınan namazın ardından mahalle mezarlığında gözyaşları içinde toprağa verildi. Cenazeye; Kaya’nın yakınları, arkadaşları ve mahalle sakinleri katıldı. Cansu Kaya’nın tabutuna gelinlik örtüldü. Tabutu öpen yakınları, gözyaşlarını tutamadı. Son yolculuğuna uğurlanan Kaya’nın tabutunun üzerindeki gelinlik mezarının üzerine kondu.

(NTV)

 

Vapur sefası – Levon Bağış

Ölmemek, delirmemek için.
Yaşamak; bütün âdetlerden uzak
Yaşamak.”

Sait Faik Abasıyanık

İstanbul’da yaşayanlar için vapur bir ulaşım aracından çok fazlasını anlatır. Zaten yabancılar için hazırlanan İstanbul’u gezme rehberlerinde bile, tavsiye edilen şeylerden biridir vapura binmek. Ve vapurda çay ile simit yemek…
Hele çocukluğunuz adada geçtiyse, vapur her şeyden çok sahiplendiğiniz şeyler arasına girmiştir mutlaka. Çocukken sahilde vapur beklerken, kuzenim Alen’le gelen vapurların adlarını tahmin etme yarışı yapardık. Maltepe ve Suadiye vapurlarını birbirinden ayırmak çok güçtü, bir de şehit adı taşıyanları. O benden daha iyi bilirdi hepsini. Ve eğer beklediğimiz vapur, üç büyükten biriyse inanılmaz sevinirdik. Üç büyük, Paşabahçe, Fenerbahçe ve Dolmabahçe adlarını taşıyan, inanılmaz şık ve hızlı vapurlardı ki, onlarda seyahat etmek bir ayrıcalık gibi gelirdi.  Bu vapurlarda anısı olmayan adalı ya da İstanbullu yoktur herhalde. Babamdan dinlerdim Paşabahçe’nin Amerikan barında viski içtikleri günleri. Ben de hatırlıyorum, Kabataş’tan kalkan Heybeli vapurunun arkasında sofra kurup adaya kadar rakı içtiklerini. Bu arada sofra deyip geçmeyin, “kuş sütü eksik” rakı sofraları kurarlardı. Vapurların gırtlak işlerine dahli hep olmuştu. İçinde satılan şekerli Kanlıca yoğurdu, çıtır çıtır fırın simidi, hatta büfede el altından satılan votkalı portakal suyu… Ayrıca kocaman ıstakozlar, mevsiminde olta balıkları, tombalacılar tarafından çekiliş yapılarak satılırdı. Hiç bu ağır yeme işlerine girmesen bile, vapurdan simitle martı beslemek, herhalde çocukluğumun en sevdiğim beslenme aktivitesiydi… Üstelik bir obura yaraşmayacak şekilde, kendimi değil de başka bir canlıyı beslerken bu kadar keyif aldığımı pek hatırlamam…

Sonra, ismiyle müsemma “deniz otobüsleri” geldi. Hızla küçük Amerika olacak memleketimize de, bu uzay aracını anımsatan “çağdaş” gemiler yakışırdı zaten. Eski püskü vapurları kim ne yapsın… Berbat prefabrik iskeleleri ile adaların ortasına konulmuş birer çirkinlik abidesi olarak hayatımıza dahil oldular. Büyükada sahilinde 1914 yıllında mimar Mihran Azaryan tarafından yapılan, Kütahyalı çini ustası Mehmet Emin Efendi tarafından çinilerle süslenen vapur iskelesi ile çakma uzay üssü gibi duran prefabrik deniz otobüsü iskelesinin yan yana görüntüsü, insanın asabını bozmaktan başka bir işe yaramaz.

Deniz otobüslerinden sonra, önce Dolmabahçe jilet oldu. Fenerbahçe vapuru, Rahmi Koç müzesinde nispeten iyi durumda. Paşabahçe ise en son Beykoz Belediyesi’ne satılmıştı; şimdi ne durumda olduğunu bilmiyorum…

Deniz otobüslerinin ve vapurların yerini ise nedendir bilinmez yavaş yavaş süper gürültülü derme çatma motorlar aldı ki, deniz otobüslerini arar olduk.

Bu arada, ada vapurunda ince belli, kırmızı desenli bardak altlıklı çay servisinden ne ara karton bardağa geçtik, hatırlayamıyorum bile.

Daha kötüsü olamaz derken, geçenlerde yüzen ütüye benzer yeni vapurları gördük. Çok fazla söylenecek bir şey yok. Dünyanın en güzel iç denizlerinden birinde yapacağınız yolculuğu, konserve kutusu içindeymiş gibi, filmli camlardan zar zor dışarıyı seyretmeye mahkûm olarak yapmak, gerçekten çok saçma.

Adalarına kraliçelerinin ismini veren memleketler varken, bizim Hayırsız, Sivri gibi isimler veriyor olmamız bile, denizden pek hazmetmediğimizi gösteriyor galiba; yoksa neden yüzen ütüye benzeyen şeyleri, güzelim vapurlara tercih edelim ki?

İstanbul’un simgesi olmayı hak etmiş vapurlarımıza bile sahip çıkamıyoruz ya, artık ne desek boş… Artık çayınızı da cam bardakta evinizde için, her şeyi devletten beklememek lazım…

vapurLevon Bağış – Agos

Tate Modern’de BP’ye karşı 25 Saatlik İşgal

tate 1Tate müzeleriyle petrol şirketi BP arasındaki sponsorluk ilişkisini protesto etmek amacıyla Turbine Hall’u işgal eden eylemciler müzede yirmi beş saatlik bir performans gerçekleştirdi. Liberate Tate üyesi yetmiş beş eylemci bir zamanlar Bankside elektrik santralinin türbinlerine ev sahipliği yapan 152 metrekarelik salonun yerlerini iklim değişikliği hakkında ikazlarla doldurdu.

Eylemi “metinsel bir müdahale” olarak tanımlayan Liberate Tate üyelerinden Eva Blackwell, Turbine Hall’u fikir ve anlatı seline boğduklarını söyledi.

Yerleri süsleyen sanat, eylemcilik, iklim değişikliği ve petrol konulu yazılar bir dizi kitaptan ve rapordan alınmış: Margaret Atwood’un distopik romanı Antilop ve Flurya, BM’nin yayınladığı en son iklim değişikliği raporu, Naomi Klein’ın İşte Bu Her Şeyi Değiştirir adlı kitabı…tate 2

Bu, Liberate Tate kolektifinin müzede gerçekleştirdiği on dördüncü eylem; fakat kolektif ilk defa kapanış saatinde müzeyi terk etmeyi reddederek tutumunu sertleştirdi. Tate Müzesi’nin BP’yle olan sponsorluk anlaşmasını sona erdirmesini talep eden kolektifin üyelerinden Yasmin de Silva, Aralık ayında Paris’te gerçekleşecek iklim zirvesi öncesinde topluluğun daha hasmane bir tavır takınmaya mecbur olduğunu söyledi. De Silva, sanat kurumlarıyla petrol şirketleri arasındaki ilişki hakkında şöyle dedi: “BP gibi şirketler her şey yolundaymış gibi davranıyor; oysa zaman daralıyor. İklim değişikliği konusunda harekete geçmeliyiz. İklim değişikliğinin etkilerini görmeye başladık bile. Pek çok şirket, vakıf ve kurum bizi iklim felaketine götüren fosil yakıt endüstrisiyle ilişkisini kesiyor”.

Üç senelik bir hukuk mücadelesinin ardından geçtiğimiz Ocak ayında Tate, BP’yle yaptığı sponsorluk ilişkisinin detaylarını açıklamak zorunda kalmıştı. Belgelerin açıklanmasıyla beraber Tate’in BP’den senede ortalama 224.000 sterlin aldığı ortaya çıktı. Müze yetkilileri her ne kadar bunun kayda değer bir miktar olduğunu iddia etse de eylemciler bu rakamın Tate’in 2013-2014 senesine ayırdığı toplam bütçenin %0,3’üne denk geldiğini söylüyor.

Kuruluşundan bu yana Liberate Tate üyesi olan Glen Tarman, 2016’da sponsorluk anlaşmasının sona ereceğini, dolayısıyla bu süreçte topluluğun Tate’in BP’yle ilişkisini kesmesi yolundaki çağrılarını sıklaştıracağını söyledi. Tarman “bu performansla onları doğrudan karşımıza almak istedik. Her hafta bir başka kamu kurumu fosil yakıt endüstrisiyle ilişkisini kesiyor. Bu müdahaleyle amacımız, Tate’i [BP’yle yaptığı anlaşmayı yenileyip yenilememek konusunda] kararını bir an önce, mümkünse Paris’teki iklim zirvesinden önce vermeye zorlamak” dedi.

Kaynak: e-skop.com

Albinoyu ‘cadı’lara satarken yakalandı

Tanzanya polisi, albino yeğenini ‘cadı’lara satmaya çalışan bir kişiyi yakaladı. Polis ayrıca ‘albinoların’ öldürülüp beden parçalarının kullanıldığı ‘kara büyü’ ticaretine karşı da ülke çapında oeprasyon başlattı.

albino-tanzanyaAl Jazeera’nın Reuters’a dayanarak verdiği habere göre Tanzanya polisi, Kona Nne’nin Nzega bölgesinde, 44 yaşındaki bir kişiyi albino yeğenini yasadışı ‘kara büyü’ ticareti için satmaya çalışan bir kişiyi tutukladı. Alıcı kılığında Mwandu adlı bir kişiyle temas kuran polisler, 6 yaşındaki albino Margareth Khamis’i pazarlamaya çalışan şüpheliyi tutukladı.

Polis sözcüsü, Margareth Khamis’in annesinin de albino olduğunu ve üç kardeşiyle birlikte yaşadığını açıklarken, çete üyesi olduğu iddia edilen Mwandu adlı kişinin eve girip yeğenini zorla kaçırdığını belirtti.

Tabora Bölgesel Polis Emniyeti’nden Juma Bwire ise, Mwandu’nun yeğenini satmak için ‘müşteri’ ararken sivil polise yakayı ele verdiğini söyledi. Polis “Sivil polislerimizden uyarı alır almaz şüpheliyi suçüstü yakaladık” açıklamasını yaptı.

Kızıl Haç raporuna göre Tanzanya’da yasadışı ‘Kara büyü’ yaptıklarını iddia eden ‘cadılar’ albinolara 75 bin dolar ödüyor. 2000 yılından beri Tanzanya’da 75 albino öldürülerek ‘kara büyü’ için katledildi

Ülke çapındaki yasağa rağmen, ‘albino ticareti’ tamamen önlenemezken, BM de Tanzanya, Burundi ve Malavi’den bu konuda daha geniş önlemler almasını talep ediyor.

 

Kaynak: AlJazeera.com.tr

 

Fransa – İtalya arasında Nutella krizi

nutellaFransa Ekoloji Bakanı Segolene Royal, küresel ısınmaya yol açtığı gerekçesiyle Nutella yenmemesi tavsiyesinde bulununca İtalyanları kızdırdı.

BBC’den Övgü Pınar’ın haberine göre Ekoloji, Sürdürülebilir Kalkınma ve Enerji Bakanı Segolene Royal, Fransız Canal+ televizyonuna verdiği röportajda Nutella’nın içeriğindeki palmiye yağı üretimi için ormanların yok edildiğine dikkat çekti. Royal, “Ormanların yok edilmesinin sonuçlarından biri de küresel ısınma. Örneğin Nutella yemeyi bırakmalıyız çünkü palmiye yağı ile yapılıyor” dedi.

Sunucunun “Ama Nutella lezzetli” demesi üzerine ise Royal, “Evet ama iyi değil, çünkü palmiye yağı, ağaçların yerini alıyor ve önemli zarara yol açıyor. Başka hammaddeler kullanmalılar” diye devam etti.

‘Akşam yemekte ekmek ve Nutella var’

Fransız Bakan’ın, İtalya’nın simge ürünlerinden kakaolu fındık kreması Nutella’ya yönelik bu çıkışı İtalya’da tepkiye yol açtı.

Nutella’nın üreticisi Ferrero şirketi bir açıklama yayımlayarak, palmiye yağıyla ilgili çevresel kaygılardan haberdar olduklarını ve bu yağın üretimini “sorumlu bir şekilde” yapabilmek için çalıştıklarını belirtti.

İtalyan mevkidaşı ise Royal’e daha sert bir karşılık verdi. İtalya’nın Çevre Bakanı Gian Luca Galletti, sosyal paylaşım sitesi Twitter’a yazdığı mesajda Royal’e “İtalyan ürünlerini rahat bırakın!” diye seslendi. Galletti, Royal’in “Nutella yemeyi bırakmalıyız” çağrısına karşılık olarak da “Bu akşam yemekte ekmek ve Nutella var” diye yazdı.

Ferrero şirketi, yılda 350 bin ton Nutella üretiyor. Nutella’nın içeriğindeki palmiye yağı ise hem çevresel etkileri hem de sağlığa zararlı olduğu yönündeki kaygılar yüzünden tartışmalara yol açıyor.

Dünyanın en fazla Nutella tüketen ülkelerinden biri olan Fransa’da hükümet 2012 yılında palmiye yağına yüzde 300 vergi uygulamayı planlamıştı. Ancak “Nutella vergisi” olarak anılan bu zam parlamentodan onay alamamıştı.

 

BBC Türkçe

Süleyman Demirel vefat etti

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Ankara’da tedavi gördüğü hastanede vefat etti. 91 yaşındaki Demirel’in solunum yolu enfeksiyonu, böbrek ve kalp yetmezliği nedeniyle hayatını kaybettiği açıklandı.

12

Demirel’in, bugün saat 02.05’te solunum yolu enfeksiyonu ve kalp ve böbrek yetmezliği nedeniyle hayatını kaybettiği açıklandı.

Özel Ankara Güven Hastanesi’nden yapılan açıklamada, şu bilgiler verildi:

“9. Cumhurbaşkanımız  Sayın Süleyman Demirel, 13 Mayıs 2015 tarihinde böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği ve akut solunum yolları enfeksiyonu sebebiyle hastanemize yatırılmıştır. Takip eden günlerde sağlık  durumu giderek ağırlaşmış ve tedavileri devam etmekte iken, 16 Haziran 2015 tarihinde solunum ve kalp fonksiyonlarında ileri derece kötüleşme olmuştur. Yapılan tüm girişimlere  rağmen cevap alınamamış, 17 Haziran 2015 saat 02.05’te hayatını kaybetmiştir. Kendisine Allah’tan rahmet, yakınlarına ve Türk Milletine başsağlığı dileriz.”

Demirel’in özel doktoru Aylin Cesur gözyaşları arasında yaptığı açıklamada, “Çoz üzgünüz. Büyük liderimizi saat 02.05’te hakkın rahmetine uğurladık. Diyabeti, kronik böbrek yetmezliği ve bunlara bağlı rahatsızlıkları vardı. Bugüne kadar gelebildik. Son dakikaya kadar bilinci açıktı. Son dakikaya kadar mutlu ve huzurluydu. Akşam yemeğini beraber yedik. Ama kaybettik” dedi.

Cesur, Demirel’in Isparta’ya bağlı İslamköy’de esi Nazmiye Demirel’in yanında defnedileceğini açıkladı.

13 Mayıs’ta hastaneye kaldırılmıştı

Demirel, 13 Mayıs’ta solunum yolu enfeksiyonu nedeniyle Ankara Güven Hastanesi’ne kaldırılmıştı.

Demirel’in özel doktoru Aylin Cesur “Kendisi bildiğini gibi solunum yolu enfeksiyonu geçirmekte. Evde ilk tedavilerini yaptık, ancak yaşı gereği tam sonuç alamayınca hastaneye getirdi. Sağlığıyla ilgili  bilgi almak için arayan herkese selamı var. Sağlık durumunda endişe edilecek bir şey yok. Genel durumu kendi yaş grubuna göre çok iyi. Her şey yolunda” demişti.

Güven Hastanesi Başhekimi Tevfik Ali Küçükbaş da, “Bu tür hastalıkların bir doğal seyri var, zannedersem birkaç güç içinde taburcu ederiz kendisini” ifadelerini kullanmıştı.

1993-2000 yılları arası Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı olarak görev yapan 91 yaşındaki Süleyman Demirel, 1965-1993 yılları arası yedi farklı hükümette de başbakanlık görevini yürütmüştü.

800 Yıl Önce, 8 Yüzyıl Sonra: Magna Carta Libertatum – Ömer Madra

Merhaba sınıf!

Hukukun Temel İlkelerine Giriş dersine hoş geldiniz!

  1. Bölüm: 800 Sene önce Bir Zamanlar İngiltere Çayırlarında

Bugün işleyeceğimiz ünite: Magna Carta Libertatum ya da Büyük Özgürlükler Sözleşmesi.

Magna Carta Libertatum'dan bir detay ( Oxford Bodlien Library)
Magna Carta Libertatum’dan bir detay ( Oxford Bodlien Library)

Dünyanın gelmiş geçmiş en meşhur hak, hukuk, adalet ve hürriyet metni sayılıyor Ortaçağ Latincesiyle incecik bir parşömene yazılmış olan bu Sözleşme (Ferman ya da Berat da diyebiliriz) İngiltere’de imzalanmıştı.

İmzalandığı yer: Surrey kontluğunda – bugün Heathrow hava limanının ve M25 karayolunun batısında, M3 ile M4 otoyolları arasında kalan yerde–  Thames nehri boyunca serazad uzanan Runnymede çayırı.

İmzacıları: Kral John (nâm-ı diğer Yurtsuz Jan) ile baronları (derebeyleri) ve onların Fransız ve İskoç müttefikleri.

İmzalanma süreci: Kralla derebeyleri arasında geçen pek zorlu cidalin ardından Krala dayatılmış olan bu Ferman ona adeta zorla imzalattırılmıştı. Saltanatının 17. yılında, buna sonsuza dek bağlı kalacağı konusunda namusu ve şerefi üzerine ant içen John, kraliyet mührünü belgeye basmasının hemen ardından, daha “mührün balmumu kurumadan” sözünden dönmeye kalkışmış, ruhanî lideri Papa III. Innocentius da ona arka çıkıp metni “hem utanç verici ve aşağılayıcı, hem de illegal ve gayri âdil” bularak reddetmiş, “keenlemyekûn”, yani “yok hükmünde” ilan etmişti.

Ne var ki, bu müthiş döneklik, sonuç vermedi. Daha doğrusu, beklenen sonuç gerçekleşti ve ülkede büyük bir kargaşa ve iç savaşa yol açtı. Kral John bu toz duman arasında dizanteriden ölüverdi. Onun yerine 9. yaşındaki oğlu III. Henry geçti ve o da, eli mahkûm, kısa süre sonra (1217’de) metni naipleri yardımıyla yeniden düzenleyip, hem buna, hem de yeni bir Orman beratına kendi mührünü basmak zorunda kaldı. Ama beratların ortak yasa haline gelmesi için daha 80 yıl geçmesi gerekecekti. Daha sonraki dönemlerde metin, çeşitli değişikliklere rağmen, esasını koruyarak günümüze gelmiştir.

Magna Carta’nın tam imzalanış tarihi: 15 Haziran 1215’tir.[1]

Yani, işbu satırların kaleme alınmasından tam 800 yıl önce!

Dile kolay! Sekiz asır geçmiş!

Atalarımız

Meseleye atalarımız (ecdadımız) açısından bir bakalım: Bir nesli ortalama 20 yıl kabul edersek –şimdi şuracıkta uydurduğum kelimeyle– şu aşağıdaki “sözinfografik” ortaya çıkıyor:

1215—> Nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz,  nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz,  nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz, nenededemiz,  nenededemiz, anababamız ve şimdi biz <—2015

O tarihte bizim bu topraklarda Osmanlı devleti filan yok daha ortada –bunun için daha 85 yıl beklemek gerekecek. Magna Carta imzalanırken bu coğrafyada Anadolu Selçukluları (Farsçasıyla söylersek, Selcukiyân-ı Rum, Arapçasıyla al-Selacika el-Rum) at koşturmakta. Ecdadımız olarak da Hükümdar İzzeddin Keykavus’u biliyoruz. Selcukiyân-ı Rum’un hukuk düzeni hakkında çok geniş bir bilgiye sahip değiliz maalesef, ama bunun hukuku yücelten ve hukukun üstünlüğüne dayalı olan bir düzen olmadığını azçok tahmin edebiliyoruz.

Berat ve Fareler

Magna Carta’nın akademik değer taşıyan ilk edisyonu, ünlü hukuk bilgini William Blackstone tarafından 1759 tarihinde yayımlanmıştır. Bunun hiç de o kadar kolay bir iş olmadığı, ilk bakışta bile anlaşılıyor. Zira Blackstone, araştırmasının hemen başında “beratın gövdesinin ne yazık ki fareler tarafından kemirilmiş” olduğunu yazmış. Özgürlükler, haklar ve adalet meseleleri üzerinde dünyada yıllardır en fazla kafa yoranlardan siyaset felsefecisi Noam Chomsky, farelerin bitirmeden bıraktığı işi tamamlamaya soyunduğumuz şu sıralarda üstadın bu yorumunun, kendi içinde acımasız bir sembolizmi barındırdığını söylüyor.[2]

Sembolizm şurada: Dünya halklarından tamamen gizli olarak kapalı kapılar ardında tezgâhlanan, halka gösterilmeyen uluslararası sözleşmeler çağında bulunuyoruz. Örneğin, ABD halkının seçilmiş temsilcilerine bile gösterilmek istenmeyen, görseler dahi halka tek bir cümle açıklama yapmalarına zinhar izin verilmeyen karanlık ticaret antlaşmalarıyla şirketlere peşkeş çekilen günümüz dünyasından bahsetmedeyiz. O zaman, farelerden kurtarıp şirketlerden kurtaramadığımız hukukun simgesi, olsa olsa guguklu saat olabilir..

Üstad Blackstone’un editörlüğünü yaptığı Magna Carta versiyonunda aslında iki Berat var. Biri, Büyük Sözleşme (Magna Carta), öteki de Orman Sözleşmesi (Carta Foresta).

Büyük Sözleşme, az sayıda maddesi geçerli sayılmasına rağmen, bugün hâlâ Anglo-Amerikan hukukunun temel belgesi, bir tür âbidesi olarak kabul ediliyor ve modern Batı demokrasisinin de temeli olarak görülüyor.

Örneğin, İngilizlerin ünlü devlet adamı Winston Churchill, Magna Carta’yı, “herhangi bir ülkede, herhangi bir zaman diliminde kendine saygısı olan her insanın temel metni” diye nitelemiş.

  1. Madde

Magna Carta’nın pek ünlü 39. Maddesi şöyle:

“Özgür bir kişi kendi zümresinin [eşitlerinin] yasal hükmü olmadan veya ülkenin ilgili yasalarına göre muhakeme edilmeden tutuklanamaz ya da hapse atılamaz; o kişinin malına el konulamaz; o kişi yasal haklarından yoksun bırakılamaz; sürgün edilemez ya da başka bir şekilde kötü muameleye maruz bırakılamaz, zarara uğratılamaz; [kral olarak]  biz ona karşı bir kovuşturma başlatmayacağız ya da kovuşturma açması için başkalarını görevlendirmeyeceğiz.”

  1. Madde de şöyle diyor:

“Hak ve adaleti hiç kimseye satmayacağız, hiç kimseyi bundan mahrum etmeyeceğiz ya da hak ve adaleti geciktirmeyeceğiz.” 

Hukukun Üstünlüğü

Sınıf, şu halde durumu özetleyelim ve hep beraber tekrarlayalım:

1) Hiç kimse kanunların üstünde değildir – krallar bile! 

2) Herkes âdil yargılanma hakkına sahiptir – çulsuzlar bile! 

3) Vergi veren herkes, karar mercilerinde temsil edilecektir.

Böylece, bu beratla birlikte hukukun üstünlüğü, jüri tarafından yargılanma hakkı, haksız tutuklama ve işkencenin, kötü muamelenin yasaklanmasına ilişkin şu temel kavramlar ilk kez ortaya atıldı:

Hukukun üstünlüğü, “masumiyet karinesi”, temel haklar güvencesi ve temsil hakkı kavramlarına yaslanan hukuk ve siyaset doktrininin, hatta bildiğimiz demokrasinin temelleri, işte bu sözleşmelerle tam sekiz asır önce atılmış oldu!

Sözleşmenin “etki ve kapsama alanı” elbette sınırlıydı. Sekiz asır önceki toplumlarda ortalıkta serbestçe dolaşan “özgür kişi”lerin sayısı günümüze göre şüphesiz çok daha azdı. Ayrıca, şu da var: Derebeylerinin derebeyleri, yani kendileri için, kendi sınıf çıkarlarını korumak için kaleme almış olduğu birtakım metinlerden söz ediyoruz neticede.

Bununla birlikte, Amerikalı araştırmacı Eric Kasper’ın etraflı bir inceleme sonucu ortaya koyduğu gibi: “Kral John’un keyfî güç kullanımına nispeten küçük bir sınırlama getirme girişimi olarak başlayan bu olay, onu izleyen kuşakların zaman içinde Magna Carta’da ve özellikle 39. Madde’de birçok başka hak daha keşfetmesine yol açtı. Bu anlamda Magna Carta, yürütme gücünün keyfîliğine karşı kişi haklarının korunması yolundaki uzun ve dolambaçlı yol başlangıcındaki kilit önem taşıyan çıkış noktası oldu.”[3]

Carta Foresta

Şimdi gelelim ikinci metne, yani Özgürlükler Sözleşmesi’nin kardeş metni olan Orman Sözleşmesi’ne:

Büyük Sözleşme’de esasları çizilmiş olmakla birlikte, ortak kullanım haklarını içeren çok daha kapsamlı maddeler içeren Carta Foresta adlı bu ikinci berat da sadece iki yıl sonra, 1217’de ilan edilmişti. Bugün, müşterekler konusu dünyada neredeyse herkes için canalıcı önem taşıyan bir konuma yükselmişken, sözkonusu metnin önemi de, sekiz asır öncekine göre şüphesiz çok daha fazla artmış görünüyor.

Magna Carta tarihini inceleyen araştırmacı Peter Linebaugh’nun gayet net bir dille açıkladığı üzere, Magna Carta’nın dar muhafazakâr yorumunda ‘yasalar çerçevesinde özgürlük’ vurgulanırken, daha radikal yorumunda yoksulların geçimlerini sağlamak üzeremüşterekleri kullanma haklarının altı çiziliyordu. Müştereklerin dış güçlerden korunması talebi dile getiriliyordu burada. Halkın hayatını idame ettirmesi için gereken herşeyin, yani yiyecek, yakıt, inşaat malzemesi gibi müştereklerin tümünün korunma altına alınması söz konusuydu.

Linebaugh, Berat’ın Katolik Kilisesi’nin, feodal aristokrasinin, tüccarların ve Yahudilerin çıkarlarını koruduğunu, kadınların özgürleşmesine yönelik erken bir adım da attığını belirtirken, çok önemli bir ek noktaya da işaret ediyor:

“Magna Carta’nın o zamanlar müştereklerin hukuki temelini de atmış olduğu bugün görmezden geliniyor. Beratta su yollarındaki balıkları avlama ve ormanlardan geçim sağlama hakkının herkese ait olduğu belirtilerek müşterek kaynakların özelleştirilmesine karşı çıkılır. Magna Carta’nın bu kısımları bilinmekle birlikte çoğunlukla feodalizmin kalıntıları ya da İngilizlere has tuhaflıklar olarak bir kenara atılmıştır. Bunların kıymetini anlamak için, bugün petrol bizim için ne kadar önemliyse, o dönemde ormanların da o kadar önemli olduğunu bilmek gerekir.”[4]

Pek ünlü Robin Hood efsanesinin de Carta Foresta’nın imzalanmasından kısa süre sonra Sherwood ormanlarında doğduğunu, kısa zamanda yaygınlaşıp günümüze kadar olanca canlılığı ile geldiğini de unutmamak gerekir.

*** 

  1. Bölüm: 8 Yüzyıl Sonra – Şimdi ve Burada, Türkmen Bayırlarında 

Sınıf, dersi fazla uzatmadan zamanda hızlıca ileriye doğru yol alalım ve bugüne gelelim.

“Makûl Bir Dünya”

Magna Carta’nın “anavatanı” olan Anglo – Amerikan dünyasındaki son gelişmelerin ayrıntılı analizini bir başka zaman konuşmak üzere önce şu noktayı belirtmek yerinde olur: Dünya halklarının büyük bir bölümünün hayatını sürdürebilmesine olanak veren kaynakların kullanımına dair, ya da başka türlü söylersek, küresel ekonominin dörtte üçünün işleyişine ilişkin tüm temel meseleler günümüzde kapalı kapılar ardında konuşuluyor. Yani, dünya halklarının en temel meseleleri dünya halklarından tamamen gizli olarak, zengin devletlerin yöneticileriyle gizli kapaklı toplantılarda görüşülüp karara bağlanmak isteniyor. TTIP, TPP gibi “uluslararası serbest ticaret ve yatırım antlaşmaları” ile dünyayı bir güzel yalayıp yutma girişimi içinde bulunan kâr hırsına boğulmuş şirketlerin sıkı bir polisiyeyi ya da macera romanını andıran encâmını bir başka sefere enine boyuna işleyeceğiz.

O halde şimdilik şunu kaydetmekle yetinelim: 19. yüzyıl sonlarında devlet gücü tarafından yaratılan ve sürekli desteklenen şirket denen kurmaca (fiktif/tüzel) kişilere tanınan haklar, kanlı-canlı gerçek kişilerin sahip olduklarından misliyle fazla. Chomsky’nin dediği gibi, bu haklar bu şirketlere sadece servetleri sayesinde, insanların aksine ölümsüz oldukları ve sorumlulukları sınırlı olduğu için verilmiş değil, bu aynı zamanda, insanlara tanınmayan benzersiz hakları onlara tanıyan o yanlış etiketli “serbest ticaret” anlaşmaları sayesinde oluyor.[5]  Batı dünyasında şirketler “darbe girişimi” halindeler ve dünyanın geri kalanını da yalayıp yutmaya hazır görünüyorlar.

Tek bir örnek yetecektir: Petrol, kömür, doğal gaz şirketleri, IMF’nin son raporuna göre küresel çapta 5.3 trilyon dolar gibi aklın havsalanın almayacağı bir parayı gizli maliyetler adı altında yutuyor: sırf fosil yakıtları yakmaya devam edilsin diye. Ayrıca bu para, yine IMF’ye göre, hükümetlerin dünyanın dört bir yanında teşvik ve sübvansiyon diye saçtığı 492 milyar dolara ilaveten şirketlere gidiyor.[6] Önde gelen düşünür ve yazarlardan Chris Hedges, “makûl bir dünyada bu sübvansiyonların, fosil yakıtlardan doğan karbon salımlarının ölümcül etkilerinden kurtulabilmemiz için yatırılması gerekirdi” diyor ve ekliyor: “Ama makûl bir dünyada yaşamıyoruz.”[7]

Karanlık Bir Dünya

Batı’nın aklı başından gitmiş dünyasından “aklı uçmuş” kendi karanlık dünyamıza geçelim.

Magna Carta’dan tam sekiz yüz yıl sonra, Türkiye Cumhuriyet tarihinin muhtemelen en canalıcı önemdeki seçiminden hemen önce müthiş şaşaalı ve debdebeli bir kutlama şenliği gerçekleştirildi: İstanbul’un Bizans’ın elinden alınmasının 562. yıldönümü kutlandı!

Seçim sonrasında ortaya çıkacak olası senaryolara göre tek-adam, tek-yetkili-başkan olmaya hazır ve elbette tek aday olan şimdiki Cumhurbaşkanı’nın gösteri alanında bu askerî zaferi kutlaması, Memur Postası adlı internet sitesinde şöyle verildi:

“Yenikapı’da toplanan 2 milyon kişi Erdoğan’ı “İşte ordu işte komutan!” sloganıyla karşıladı. Erdoğan da konuşmasına ‘İstanbul, ey aziz İstanbul, seni muhabbetle selamlıyorum ey şehirlerin anası İstanbul. Fetihin 562.yılı mübarek olsun. Allah onu fetheden komutandan, ordudan razı olsun. Bu aziz şehri ezansız bırakma Yarabbi” sözleriyle başladı… Konuşmanın satırbaşları şöyleydi: ‘Fetih Çanakkale’dir, Kut’ül Amare’dir, Milletin iradesine sandıkta sahip çıkmasıdır. Fetih Türkiye’yi ayağa kaldırmaktır. Fetih, Selahaddin Eyyubi’dir, Kudüs’te yeniden İslam bayrağını dalgalandırmaktır. Fetih, inşallah 7 Haziran’dır. Fetih, bir olmaktır, diri olmaktır, kardeş olmaktır. Ve elbette Fetih, Fatih Sultan Mehmet’tir, Yavuz ile Kanuni ile Abdulhamid ile devam etmektir, Fetih 1950’dir, 1994’dür..”[8]

Fetih ayağa kalkmaktı belki, ama karanlıklar sultanlığına da dörtnala koşmaktı aynı zamanda. Siyaset bilimci ve gazeteci Şahin Alpay’ın, özellikle son birbuçuk yılda ülkenin belirsiz bir geleceğe doğru müthiş bir hızla gelişen bu çok tehlikeli sürüklenişini konu edinen iki yazısından bir özet çıkartırsak işte “İktidarın 7 Günahı”:

“İktidarın 7 Günahı”:

1) 17 / 25 Aralık  rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasının “darbe” safsatasıyla örtbas edilmesi.

2) Kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılıp; tüm devlet cihazının iktidara biat ettirilmesi.

3) Hukuk devleti kavramına tamamen aykırı Sulh Ceza Hakimlikleri kurulması.

4) Suriye’deki radikal İslamcı örgütlere götürüldüğü iddia edilen silahlar ve mühimmatla yüklü MİT TIR’larını durduran savcıların, 17/25 Aralık soruşturmasını yürüten savcı ve hakimlerin tutuklanması ve meslekten ihracı.

5) Uydurma delillerle yürütülen cadı avında binlerce gözaltı, yüzlerce tutuklama.

6) İktidarın, kendine göbekten bağlı iş çevrelerine kurdurduğu “havuz medyası” ile medyanın büyük bölümünü kontrolü altına alması,  TRT, Anadolu Ajansı gibi kamusal organları “hükümet borazanı” yapması, Taraf, Zaman, Samanyolu, Cumhuriyet saldırıları, medya sahiplerine soruşturmalar.

7) Ülkenin başına birçok belalar açabilecek olan nükleer enerji programına ilişkin uluslararası raporun gizlenmesi ve faaliyetin bir sır perdesi arkasında yürütülmesi. [9]

Alpay, temel sorunu hukuk devleti ilkesi çerçevesinden bakarak şöyle yorumluyor:

“Bütün bu yaşananların düşündürdüğü çok, çok acı bir gerçek var: Türkiye Cumhuriyeti’nin belki en büyük başarısızlığı, insan haklarına, evrensel değerlere ve hukuk devletine gönülden bağlı elitler yetişememiş olması. Bu kavram ve ilkeleri savunanlar, ne yazık ki, ya çok dar bir çevreyle sınırlı ya da suskun kalmayı tercih etmekte. Sesi çıkan büyük çoğunluk, hukuka ve ahlaka değil iktidar kimdeyse ona bağlılığı yeğliyor… Askeri vesayet döneminde bunu görmüştük, seçimle gelen iktidarın hukuku katletmesi döneminde de buna tanık oluyoruz.” [10]

Hukuk Devleti, evet. Gerek akademik, gerekse pratik alanda ülkenin önde gelen bazı hukukçularından ve siyaset bilimcilerinden küçük birer alıntı, sekiz koca asrın ardından bu topraklarda geldiğimiz son durumun net bir tablosunu çizmeye olanak verebilir:

Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu’nun anayasa hukuku konularındaki danışma organı Venedik Komisyonu’nun Türk üyesi duayen hukukçu Prof. Dr. Ergun Özbudun, 17/25 Aralık savcıları ve yargıcının meslekten ihracı üzerine verdiği demeçte şöyle diyor:

“Her gün aklın almayacağı şeyler oluyor. Hukukun sonudur … bu kadar diyorum. Hukukun bittiği yerde ‘falanca kanunun filanca fıkrasını’ demek komik oluyor. HSYK’nın yaptığını kesinlikle yanlış buluyorum.” [11]

Örtülü Ödenek ve “Savaş Suçları”?

Ya Savaş Suçları? MİT TIR’ları ile “Suriye muhalefeti”ne, sonuç olarak da IŞİD’e kaçak silah yollanması olayı’nı ele alan Siyaset Bilimci Prof. Baskın Oran, AİHM eski yargıcı Dr. Rıza Türmen’in yorumlarına da gönderme yaparak, “Erdoğan Yönetimi’nin Suriye’ye saldırgan tutumuyla BM Antlaşması Md. 2/4’ü açıkça ihlal ettiğini”, yani uluslararası hukuku çiğnediğini, bunun “savaş suçu” teşkil edebileceğini yazıyor. [12]

Yine bu mahut MİT TIRları konusunda görüntülü haber yapan Cumhuriyet Gazetesi’ne Cumhurbaşkanlığı tarafından terör ve casusluk suçlaması yöneltilmesi konusunda kendisiyle yapılan mülakatta soruları cevaplandıran eski Diyarbakır Baro Başkanı, CHP Milletvekili Dr. Sezgin Tanrıkulu, “savaş suçu insanlığa karşı suçtur; Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yetki alanına girer” diyor. Sonra kendi soruyor: “Savaş suçunu açıklamak ne zaman terör eylemi oldu?” Dahası, Cumhurbaşkanı’nın kendisine örtülü ödenek bağlayarak Cumhurbaşkanlığı mekânında “her türlü kirli operasyonu yapan bir örgüt kurduğunu” belirtiyor. [13]

Hmm. Örtülü ödenek! Araştırmacı gazeteci Çiğdem Toker de, 3 yıl boyunca peşinden koşturduğu bu netameli konuyu şöyle anlatıyor:

“…onlarca muhalefet milletvekili, örtülü ödenek harcamalarındaki artış ile Suriye’deki “cihatçı”lara yardım arasındaki olası ilişkiyi sorguladı…fakat Komşu’daki iç savaşa, vergilerimizden toplanan paralarla silah yardımı yapmak gibi, hepimizi, tüm halkı ilgilendiren o ürpertici iddiayla ilgili önergelerin tamamı yanıtsız kaldı…O silahlar yasal ticaretin konusu olsaydı; ne Başbakanlığa bağlı MİT TIR’ında taşınır, ne de ilaç kutusuyla kamufle edilirdi. Dolayısıyla bu silahların örtülü ödenekten karşılandığı, kesine yakın bir olasılıktır.”[14]

Örtülü ödeneğin yasal gizliliği, iktidarın umursamazlığına kılıftı” diyor Toker. İktidar milletvekillerinin sanki kendi ceplerinden harcıyormuş gibi, Anayasa’yı çiğneyerek Cumhurbaşkanı’na örtülü ödenek verdiklerini ve bunu sürekli yaptıklarını ekliyor.

Padişahlar ve Fatih’ten söz açılmışken, tek – adam yönetiminin ortaya çıkardığı cürüm manzarasını anlatmak ve en özlü bir şekilde ortaya koymak da siyaset bilimi profesörü Ersin Kalaycıoğlu’na düşüyor. Cumhurbaşkanı’nın yargılanma riski olduğunu söylüyor Profesör ve sözünü şöyle sürdürüyor:

“Ortada üzeri örtülmeye çalışılan pek çok suç var. Bu yüzden yargıya ve diğer kurumlara özgürlük veremiyor… Devletin bütün erklerini kendi çatısı altında topladı. Tarihimizin en büyük merkeziyetçi hareketini yaşar hale geldik. Bunun ne yerel yönetimle, ne de demokrasiyle alakası var. Daha önce bu kontrol başbakanlıktaydı; şimdi cumhurbaşkanı olunca buraya taşıdı.”[15]

Sınıf, sen ne dersin? 800 yıl önce Kral John da başını hoşnutlukla sallayarak onaylamaz mıydı bütün bunları yani?

 

Müşterekler, Ormanlar ve Rantlar:

Son olarak: Ormanlar ve ortak varlıklar konusu. Hâl-i pürmelâlimizi, sinema yazarı Atilla Dorsay belagatle ve fakat büyük bir netlikle dile getirmekteydi:

“Ak Parti’nin Türkiye’ye bir zehirli armağanı, bence bir yandan imar olayını tam anlamıyla ranta yönelik biçimde ele alıp kendisine geniş bir imar rantçıları grubu oluşturma ve siyasal egemenliğini bu sermaye tabanına dayama denemesi oldu. Öylesine ki, özellikle İstanbul’un her karış toprağı talana açıldı, tarihsel ve doğal güzellikleri önce birer-ikişer, sonra artık çıldırmış bir tempoyla feda edilmeye başlandı…Ve ülke görülmemiş bir yağmaya tümüyle açık biçimde, boynu bükük bekliyor.” [16]

Bunu dedikten sonra da Tarabya ve İstinye koylarını, Çamlıca cami projesini, yeni Boğaz vapurlarını, 3. Köprüyü, 3. Hava Limanını, Kuzey Ormanları’nı, Kanal-İstanbul’u, Kamp Armen’i, Kalamış koyunu, Kurbağalıdere’yi, Büyükada camilerni, Yassıada ve Bozcaada imar projelerini, Ataköy’deki imar projelerini, Emek, Alkazar, Yeni Melek, Lale, Elhamra sinemalarını, İnci pastanesini, Rejans, Hacı Baba, Ağa lokantalarını, AKM’yi, Kışla projesini, Tarlabaşını, HES’lere açılan Karadeniz veya Kaz dağı meralarını, Kapadokya’nın yeni tesislerini, Bodrum’u, İztuzu plajını, Ani harabelerini, Ulucami’yi, AOÇ’yi vb sadece zikretmekle yetiniyordu.

Eh, bu da başka bir dersin konusu olsun. Zaman tünelindeki gezimiz sürecek.

Ama şimdi zil çaldı.

Paydos!

***

[1] Bkz.: Magna Charta – Büyük Sözleşme, çev.: Çiğdem Dürüşken, Kabalcı Yayınevi, 2009; ayrıca bkz.: Ersan İlal, “Magna Carta”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, C. 34, sayı: 1-4, 1968;ayrıca yine bkz.: Peter Linebaugh, “The Magna Carta Manifesto: Liberties and Commons for All, 2008

[2] Noam Chomsky, “Magna Carta Messed Up the World, Here’s How to Fix It, The Noam Chomsky Website, 29 Mayıs 2015

[3] Eric T. Casper, “The Influence of Magna Carta in Limiting Executive Power in the War on Terror,” Political Science Quarterly, 15 Şubat 2013

[4] Peter Linebaugh, “Özgürlük ve Herkesin Müşterekleri – Magna Carta’nın Unutulmuş Anlamı”, in: Jay Walljasper, Müştereklerimiz – Paylaştığımız Her Şey, Kolektif Çeviri, Metis, 2015, s. 87-89

[5] Bkz.: Yukarıda dipnot 2.

[6] Samantha Page, “Report: Fossil Fuels Receive $5.3 Trillion A Year In Subsidies Worldwide,” Climate Progress, 22 Mayıs 2015

[7] Chris Hedges, “Karl Marx Was Right”, Truthdig, 31 Mayıs 2015.

[8] “İşte Ordu, İşte komutan!”, Memur Postası.com, 30 Mayıs 2015:

[9] Şahin Alpay, “Cumhuriyetin En Büyük Başarısızlığı”, Zaman, 16 Mayıs 2015; “Karanlığa Boğulmak İstenen Ülke”, Zaman, 4 Haziran 2015.

[10] Alpay, “Cumhuriyetin En Büyük Başarısızlığı”, agy.

[11] Bkz.: Ibid.

[12] Baskın Oran, “Erdoğan için Ahlaki ve Uluslararası Durum Tespiti”, Agos, 5 Haziran 2015.

[13] Sezgin Tanrıkulu, “Sarayda Her Türlü Hukuksuzluğu Çeviren Bir Örgüt…”, (mülakat) Zaman, 1 Haziran 2015

[14] Çiğdem Toker, “Örtülü Ödenek ve MİT TIR’ları”, Cumhuriyet, 1 Haziran 2015

[15] Ersin Kalaycıoğlu, “Padişahlar daha Mütevazıydı”, (mülakat), Taraf, 1 Haziran 2015

[16] Atilla Dorsay, “Tarihi ve Doğayı Tümüyle Ranta Feda Eden Bir İktidar”, T24, 6 Haziran 2015

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

21. Ömer Madra- Yeşil Gazete

 

Ömer Madra