Ana Sayfa Blog Sayfa 3648

Acı hakikatleri köşe yazarınızdan öğrenin – Ümit Kıvanç

Bugün ‘evde zor tutulan yüzde 50 kitleci’lere; ordusever tahsilli faşistlere; palalı mücahitlere; havuzculara; ‘sağduyulu devlet adamı’ Bahçeli’ye; ne yapacağını, niye yapacağını, niye yapmayacağını kestiremediğimiz CHP’ye kötü haberlerim var!

Maalesef, herkesin keyfini kaçıracak bazı hakikatleri ortaya serme vazifesi yine köşeyazarınıza kaldı.

İlki şu: Evde zor tutulan kitle yüzde elliden yüzde kırka indi, daha da inebilir, fakat asla yok olmayacak. AKP yarın sabah kapısına kilit vurmayacak. Biliyorum, siz aksini hayal ediyordunuz, umuyordunuz ki, bir sabah kalkacaksınız ve dindarların hepsi namazı orucu bırakmış, sizin gibi olmuş. Sordurdum, bu mümkün değilmiş. AKP yok olsa, yine sizin hoşunuza gitmeyecek bir başka parti kurulabilir, bu insanlar da, bazen seçim bile kazandıracak kadar oyu gidip ona verebilirlermiş.

Düşkün Kemalistleri, ordusever tahsilli faşistleri, haziransever nasyonal sosyalistleri dehşete düşürme pahasına ifşa ettiğim bu hakikatin yanına, bir bu kadar dehşet verici başka birini eklemek zorundayım. Biliyorum, şöyle hayal etmiştiniz: bir sabah kalkınca ortada tek bir Kürt’ün bile kalmadığını görecektiniz. Ancak soruşturdum, otuz-kırk milyonluk koca bir halk öyle bir anda yok olamıyormuş. Öbür ihtimal, yani yok olmamaları ama bir gün hepsinin birden Türklüklerini ilan etmeleri, Kobanê’ye Mustafakemalpaşa, Tel Ebyad’a Yavuzsultanselim adını vermeleri de, gerçekleşebilir değilmiş.

Üçüncü hakikatimiz, kendini hâlâ ortalığa palalı mücahitler salabilecek muktedir makamında görenlere gelsin. Bunu çok kısaca da ifade edebiliriz: Bitti. Bir şey bitti. Tabiî bunu bu kadarıyla kavrayabilecek olsaydınız, zaten işler bu raddeye gelmezdi. O halde, köşeyazarınızın vazifesi izah etmektir. Eyy AKP’liler, “Bundan sonra yapacaklarımız birilerinin hoşuna gitmeyecek” şımarıklığı bitti. Artık “milletin a.. koyma” değil, vaziyeti (kibar konuşuyorum) kurtarma zamanındasınız. Göğün yedinci katına yükselmiş burunlarınızı (kibar konuşuyorum) bir zahmet bulunmaları gereken yere indireceksiniz. Elinizde pala, “Alperen esnaf” nutukları, “yol ver geçelim” şarkıları, “emri ben verdim” türküleri eşliğinde efelenirken hayaliniz, hepimizin sinmesi, pısması, kendinden vazgeçmesiydi. Olmadı. Ve olmayacak. Kimse size boyun eğmedi, eğmeyecek. Soluk borularımızı tıkadınız, gözlerimizi çıkardınız, sabah akşam yalan riya yetmedi, kürsülerden Kur’an’lar salladınız, bu şekilde varabileceğiniz yere vardınız. Riya hayat tarzınız haline geldi, sizi kurtaramadı. Şimdi, bulunmaları gereken yere indirilmiş uzuvlarınızla, oturup, memleketi getirdiğiniz şu halden çıkarmaya yardımcı olacak mısınız, olmayacak mısınız, onu düşünün. Hâlâ böyle bir potansiyeliniz kaldı mı, bilemiyoruz. Aranızda iğrenerek izlediğimiz bütün o kirli işlere bulaşmamış, temiz insanlar kalmıştır diye umuyoruz. Zırhlı arabası Heveskursak yokuşundan aşağı gerisingeri kayıveren Cumhurbaşkanı Görgüsüzlük Sarayı’ndan çıkıp Çankaya’ya mı geçer, onunla ne yaparsınız, bilemiyoruz, ama şuna karar verin: geçmiş icraatı için hesap vermeye hazır, normal bir siyasî parti gibi davranacak mısınız, davranmayacak mısınız? Propaganda aygıtınıza bakılırsa, sanki hâlâ olan biteni idrak edemediniz ve elinizde sopa var ve kafamıza vurabilirsiniz sanıyorsunuz. I-ıh, vuramazsınız.

“Yüzde ellinin medyası olmasın mı!”cılar, sizin için de nahoş hakikatler var sırada. Gazetecilikten, haberden, hakikatten ne anladığınızı maalesef herkes gördü. Kızışmış bir mücadele içerisinde, ajitasyon malzemesine ihtiyaç duyanlara, aptalca yalanlara kananlara, kışkırtmaya gelenlere, gaz isteyenlere yönelik malzeme üretimini sürdürebilirsiniz. Ama bir memleket kaç Akit kaldırır? Hitap etmeye, zihinlerini bulandırmaya, akıllarını köreltmeye, kışkırtmaya çalıştığınız insanların bile sizi ne kadar okuduğu, izlediği şüpheli. Öyle ki, o konuda bile yalan söylemek zorunda kalıyorsunuz. Ortaya serdiğiniz ahlâk düzeyiniz, bundan böyle insanları dinden uzaklaştırmak isteyenlerin en sık başvuracakları kanıtlardır. Ateist dernekleri, AKP propaganda aygıtına mensup gazetelerin ilk sayfalarıyla duvarlarını süsleyeceklerdir. Haydi bugüne kadar yaptınız ettiniz; şimdi Kürtlere karşı oynadığınız kirli oyun nereye varacak? Fazlasıyla şuursuz görünüyorsunuz, ama bu hafifletici sebep sayılmayacak. Kusura bakmayın, araştırmalarımın sonucunu söylemek zorundayım: Tedaviniz çok zor ve acılı geçecek.

Bizi öldürmedikleri için mütemadiyen tebrik ve teşekkür toplayanların partisi, sağduyulu büyük devlet adamı Bahçeli ve MHP, size de bazı haberlerim var. Apolitik elitist büyükşehir ahalisinin AKP nefretinin yarattığı sisin pusun içerisinde bayağı bayağı ilgi ve sevgi nesnesi haline gelen, “milliyetçi hassasiyetleri güçlü” bu parti… Çok seviyorum bu lafları. MHP’ye faşist dememek için atılan taklalardan koleksiyon yapmayı düşünüyorum. Çözüm falan istemeyen, Kürt düşmanı MHP’liler, çoğu gençler sizin olayınızı bilmiyor. Geçmişinizin nasıl kanlı olduğunu bilmiyor. Şehit cenazelerinden beslenerek bugünlere geldiğinizi bilmiyor. Kürt düşmanlığınızın öyle basitçe, “asker vuran PKK’ye karşı olmak”la filan sınırlı olmadığını, uyduruk tarih-toplum görüşünüzün düpedüz faşistçe olduğunu bilmiyorlar. Lâkin seçim sonrası süreçte yavaş yavaş ne olduğunuz anlaşılacak. Vallahi anlaşılacak. Her şeyiniz olduğu gibi ortalara dökülmüyorsa, nasyonal sosyalistler sayesinde. Dökülecek. Bekleyin. Ne yapabilirsiniz, bilmiyorum. Çünkü faşistliğin iyisi kötüsü yok. Oradan mâkûl bir yere geçilir mi, onu da bilemiyorum. Bunca badire yaşanmış bir memlekette, 2015 yılında, ahaliyi birbirine kırdıracak bir diktatörlüğün kıyısından dönülmüş bir seçimden sonra, altı milyon insanın oyu için “yok sayıyorum” diyebilenin seçimli parlamentolu rejimde yeri yoktur. Endişelenmelisiniz; bu fark edilecek! Ayrıca, kötü, çok kötü haber: o altı milyon kişi ve oyları… var! Basbayağı var.

Son maddemiz, yine, tekrar, bir defa daha, aynı şekilde, ne yapacağını, niye yapacağını, niye yapmayacağını kestiremediğimiz o köklü kuruma gelsin. Siz bir gençlik derneğinin başında değilsiniz, Kemal Bey. Şu anda siyasî sahnede oynanacak oyunun senaryo ekibindesiniz. Seçmeninizin bir kısmı fazla gürültücü elitist bir ahali olabilir. Bunların derdi memleket, demokrasi şu bu değil sadece kendi isteklerinin yerine getirilmesi olabilir. Partinizde, gerçek anlamda politika yapmaktan -birşeyleri değiştirmek için uğraşmaktan- ısrar ve istikrarla kaçınabilen, başlıca hünerleri bu olan, yıllanmış şarap gibi görüntü veren ve bununla iş götüren kaşarlar, kurtlar olabilir. Bunlar, evet, şarap şişesi gibi görünürler fakat içlerinde yenilenmediği için ekşimiş, bozulmuş havadan başka bir şey yoktur. Bütün bu elverişsiz koşullara rağmen, sizin seçmeniniz de bir sabah birden yok olmayacak. Kimse gelmiyor, onlara katılmıyor, ama onlar da bir yere gitmiyor, gördüğünüz gibi. Fakat… hay Allah, şu hakikatleri söyleme kısmına gelince hüzün basıyor… evet, fakat gidecekler. Çünkü, yukarıda başkalarına söyledim, bir şey bitti, şimdi size de söylüyorum, başka bir şey daha bitti. İzahat da yapsa mıydım? Günlük Z raporlarında boğulup yıllık bilançoyu atlıyorsunuz. Ve maalesef, eğer şu anda derhal Kürt takıntısını terk etmez ve demokratik, özgürlükçü, çoğulcu bir yola doğru adım atılması için inisiyatif almazsanız, yakın gelecekte, siyaset alanının uzak bir köşesinde, müzemsi bir kurum gibi varlığınızı sürdürmek durumunda olacaksınız.

 

Ümit Kıvanç – Radikal

Süreci bitirmek, nasıl yani? – Orhan Esen

0

MHP nin ‘süreci bitirmek’le ne kastettiğini anlayan varsa beri gelsin. AKP ve CHP ile her türlü ilişkide öne sürdükleri nev-i şahsına münhasır kırmızı çizgi bu. 17/25 meselesi artık pek de kırmızı çizgiden sayılmaz, bir tür ulusal konsensüse dönüşme yolunda. Muhalefet anlaşıyor burda, AKPnin ağır abileri de renk verdiğine göre, biraz özgürleşebilse AKP çoğunluğunun da mırın kırın etmeyeceği düşünülebilir. Ama süreç meselesi, işte o başka. Belli ki orda daha siyasi rant görüyor MHP. Şahidi de var: Bizzat Erdoğan. Seçim kampanyasını bu motif üzerine inşa etmedi mi ? Demek ki “seçmenin teveccühüne mazhar olmak için süreç karşıtlığı prim yapar” fikri kafada sağlam duruyor, bir tür temel varsayım. Ilk bakışta bu hesapta haksız olduklarını söylemek güç.

MHP nin ‘süreci bitirmek’le ne kastettiğini anlayan varsa beri gelsin. Halihazırda stratejileri, susmak ve lafın gerisini getirmemek üzerine kurulu. Dileyen dilediğini anlamakta özgür. Olası siyasal rantın alanı tam da bu muğlaklık. Oysa, tam da şimdi, hükümet işlerini konuşuyoruz, icraatten bahsediyoruz. Süreci bitirmek nasıl bir çalışma programına tekabül eder ? Siyasetin yapması gereken, ve nedense yapmadığı şey şu: ‘Süreci bitirmek’ ten somutta ne anladğını MHPye ısrarla sormak. Lafı biraz açmalarını bir “icraat programı” olarak kamuoyu karşısında açıkça dillendirmeleri ve detaylandırmaları ısrarla talep edilmeli.

MHP nin ‘süreci bitirmek’le ne kastettiğini anlayan varsa beri gelsin. Mesela yeni bir faili meçhuller dönemine mi girmemiz öngörülüyor ? Olabilir diyelim, işadamı listeleri hazır mı ? Fizibilitesi yapıldı mı ? Kaç kişi mertebesinde ? Kaç faili meçhulle bir süreç durdurulur ? Düşünülen yöntem  gerçekten etkili midir ?  Yoksa kahveler mi taranacak – Keşifleri yapıldı mı kimler takılır, etki yaratır mı süreç üstünde gerçekten ? Ya da yeniden köy yakmalar mı icraat gündemine alınacak ? Diyelim, bunu yaparken önümüzdeki 12 ay içinde hanelere kaç şehit cenazesi gelmesini planlandı ? Sinirleri epey sağlamlamış bir Kürt hareketi duruyor orda. Gelir mi hala bu oltalara ? Gerçekçi mi planlar ? Hiçbiri değil, daha yaratıcı fikirler mi var kafada ? Bilelim.

MHP nin ‘süreci bitirmek’le ne kastettiğini anlayan varsa beri gelsin. Madem ki seçmene vaat bu, ‘süreci bitirmek’ işinin somutta nasıl bir programla uygulanacağı konusunda seçmenin bilgilenmesi gerekmez mi ? AKP ve CHP kurmaylarının MHP ile koalisyon kurmak konusunda farklı saiklerle çıkarı var, bu malum. Ama her ikisi de ilk iş, bu kırmızı çizgiye tosluyor. AKP ve CHP kurmaylarının ısrarla bu soruyu gündemde tutması gerekir. Madem koalisyon kuracağız, anlaşmamız lazım. Bu iş, kırmızı çizgi olduğuna göre ne yapacağız ?

MHP nin ‘süreci bitirmek’le ne kastettiğini anlayan varsa beri gelsin. Muallakta bırakmak, soyut milliyetçilik etmek kolay. Milliyetçi seçmene “hadi gari gelin, savaşa gidiyoruz yine, verin çocukları” lafını dolandırmadan etmek isterler miydi ? En milliyetçi seçmen dahi, durup dururken hele karşılarında kendileri ile savaşan kimse yokken, ölmekten öldürmekten yana olmasa gerek. Ondan bu talepte bulunabilecekler mi ? ‘Bana oyunu oğlunu savaşa sürmem için vermiştin, hadi gel şimdi’ cümlesini kurabilecekler mi ?

MHP nin ‘süreci bitirmek’le ne kastettiğini anlayan varsa beri gelsin. Bunun içeriği, savaşı yeniden başlatmak değilse, bir barış süreci nasıl bitirilir ? Eskiden hadi diyelim sınırlar konusunda net olmayan bunu muallakta bırakan bir kürt hareketi olmuş olsun. Şimdi ise Türkiyelileşme stratejisini güçlü bir beyandan toplum nezdinde kabul görmüş bir fiiliyata dökmüş bir hareket var önümüzde. Savaşmayacağım diyor. Tek başınıza nasıl bitiriyorsunuz bu barışı, merak ettik de, … diye kavl bildirmeyecek mi bir CHPlinin, bir AKPlinin kulu ?

MHP nin ‘süreci bitirmek’le ne kastettiğini anlayan varsa beri gelsin. Önümüzde birkaç tane meclis aritmetiği duruyor. İlki hükümet aritmetiği, ve çok değişkenli, nasıl bir şey çıkacağını kestirmek epey zor. İkincisi anayasa aritmetiği, geniş ölçüde hükümet aritmetiğinden beslenecek. Üçüncüsü ise, seçmenin ilahi adaleti sonucu seksene seksen tecelli etti. Her ne hükümet çıkarsa çıksın, barışın aritmetiği orda, sabit: seksene seksen. Seçmen, sizleri barışın aritmetiğine kilitledim buyrun konuşun dedi. MHPnin bu yasama döneminde, hükümet işinden bağımsız, bu noktaya gelmesi gerekiyor. Yıllarca örgütçe olmasa bile anlayışça en ön safta savaştılar, öyle ise kalıcı barışın da ana muhatabı  kendileri. Bir ezberden başka bir şey olmayan kırmızı çizgileri ile kendi kendilerini  hapsettikleri istemezükçü köşeden bir onurlu çıkış yolu bulabilecekler mi ?

MHP her iki aritmetiğin de kilit pozisyonunda duruyor. Bunun hangi tarihi ana denk düştüğünü idrak etmek için yeterli birikime sahip kadrolar ellerinde. Onların bu noktada liderliklerini göstermesi zorunlu. MHPnin tarihi rolünü idrak edemeyip ipe un sermesini, tıkaç rolüne soyunmasını, bu olgunluk seviyesine gelmiş seçmen dört yıl sonra görmezden gelmeyecektir.

 

Orhan Esen

Arıları böcek ilaçları yok ediyor

arıcılıkArı kolonilerinin çöküşü, tüm dünyada endişe yaratıyor. Yapılan yeni bir araştırma, arı koloni çöküşlerinin sebebini, tek bir pestisit sınıfına değil, pestisit ve fungisitlerden oluşan bir kimyasal çorbasına bağlıyor. Yani, arıları kurtarmak için tek bir pestisit sınıfını yasaklamak yeterli değil. Doğaya ve insana zararlı tarım ilaçlarının kullanılmadığı ekolojik/organik/doğa dostu tarım yöntemleri, arı nüfusunun, dolayısıyla gıdanın sürdürülebilirliği için en etkili, belki de tek çözüm.

Maryland Üniversitesi ve Amerikan Tarım Bakanlığı tarafından yapılan ve Journal Plus One ‘da yayınlanan, türünün tek örneği araştırmaya göre, arıların topladığı polende, pestisit (böcek ilacı) ve fungisit (mantar ilacı) kalıntılarından oluşan bir kimyasal çorbası bulundu. Bu sonuç, koloni ölümlerinin sebebi konusunda yeni bir çığır açıyor.

Araştırmacılar kızılcığa benzeyen yaban mersini bitkisini tozlayan arıların polenini topladıklarında, arıların Nosema ceranae adında bir parazite karşı güçsüz düştüklerini keşfetti.Polen ortalama dokuz farklı pestisit ve fungisit içeriyordu, hatta bilim insanları bir polende 21 çeşit kalıntı buldu. Bilim insanları, bu sekiz farklı tarım ilacını, parazit enfeksiyonuyla ilişkilendirdi.

Bu polenle beslenen arıların parazite yakalanma ihtimali en az üç kat artıyordu. Daha önce, mantarla mücadelede kullanılan ama pestisit gibi böcekleri öldürmeyen fungisitlerin, arılar üzerinde zararlı bir etkisi olmadığı düşünülüyordu.

Geçtiğimiz yıllarda, koloni çöküşlerine sebep olduğu belirtilen neonikotinoid sınıfındaki pestisitler, Avrupa’da yasaklanmıştı. Ancak Maryland Üniversitesi’nden Van Engelsdorp, yeni araştırmanın pestisit ve fungisitlerden oluşan bir tarım ilacı çorbasının arıların sağlığını olumsuz etkilediğini belirtiyor: “Pestisit konusu, bize söylenenden daha karmaşık. Sorun tek bir ürün değil, bu nedenle tek bir pestisit sınıfının yasaklanmasıyla çözülmüyor”.

Araştırma, arılarla ilgili bir sorunu daha ortaya çıkardı: İlaçlanmayan yaban arazilerden polen toplayan arıların polenlerinde de kalıntıya rastlandı. “Bu kalıntıların nereden geldiğinden emin olamıyoruz ama durum gösteriyor ki, sadece ilaca değil,  ilaçlama tekniklerine de dikkat etmemiz gerekiyor” açıklaması yapıldı.

 

www.bugday.org

Avrupa’nın en huzurdan yoksun ülkesi, Türkiye

Ekonomi ve Barış Enstitüsü dünyanın en huzurlu ülkeleri sıralamasını yayımladı. İlk sırada İzlanda yer alırken, Türkiye Avrupa’da sonuncu oldu. Yunanistan ise ekonomik krize rağmen huzur katsayısında yükselişte.

17

Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün her sene yayımladığı Küresel Barış Endeksi’ne göre İzlanda dünyanın en huzurlu ülkesi olmayı sürdürüyor. Danimarka, başkent Kopenhag’da 14 ve 15 Şubat’ta yaşanan iki saldırıyarağmen ikinci sırada.

Yayımlanan raporda, Türkiye Avrupa ülkeleri arasında 36. ve son sırada yer aldı. Dünyada ise 162 ülke arasında ancak 135’inci oldu. Türkiye 2014’te dünyada 128’inci, Avrupa’da ise yine son sıradaydı.

Ekonomik sıkıntılar yaşayan Yunanistan 25 basamak yukarı çıkarak, 61’inci sırada yer aldı.

Barış, huzur, ticaret, kültür, ekonomi ve politika gibi faktörler göz önünde bulundurularak yapılan araştırmada, ülkelerin kendilerindeki ve bölgelerindeki savaşlar da önemli rol oynuyor.

Araştırma kapsamında incelenen 162 ülkenin 81’inde huzur artarken, 78’inde ise azaldığı görüldü. En huzurlu 20 ülkenin 15’i Avrupa’da bulunuyor.

Araştırmada Charlie Hebdo ve sonrasında yaşanan saldırıların Fransa’daki huzuru azalttığı görüldü.

Listenin son sırasında ise Suriye bulunuyor. Libya ve Ukrayna bir önceki yıla oranla huzuru en çok düşen ülkeler oldu. Araştırmada dünyanın gayri safi milli hasılasının yüzde 13’ünün savaşlara harcandığı da belirtildi.

Dünyanın en huzurlu ülkeleri şu şekilde sıralandı:

1. İzlanda

2. Danimarka

3. Avusturya

4. Yeni Zelanda

5. İsviçre

6. Finlandiya

7. Kanada

8. Japonya

9. Avustralya

10. Çek Cumhuriyeti

(Al Jazeera)

Kuzey Ormanları Savunması, Garipçe’den yürüdü, “3. Köprü inşaatını tamamen durdurun!”

Kuzey Ormanları Savunması, 3. Boğaz köprüsü güzergâhını içeren plan değişikliğinin iptaline ilişkin İstanbul 8. İdare Mahkemesi’nin verdiği kararın ardından projenin tümünün durdurulmasını düzenledikleri eylem ile talep etti.

15
Foto: Murat Akdağ

Ağaca, Ormana Yeryüzüne Özgürlük

Kuzey Ormanları Savunması’nın çağrısıyla, 20 Haziran Cumartesi günü Garipçe Köyü’nden başlayarak binlerce ağacın yok edildiği alana yürüyüş gerçekleştirildi. Yürüyüşe çevreci aktivistlerin yanı sıra İstanbul Milletvekili Beyza Üstün, Eren Erdem ve Ali Şeker’de katıldı. Sık sık, ‘Ağaca, Ormana Yeryüzüne Özgürlük’, ‘Diren Orman, Diren İstanbul’ sloganlarının atıldığı yürüyüşte, ‘Doğa ve Hukuk Cinayetini Durdurun’ pankartı taşındı.

Düzenlenen yürüyüşün ardından bir basın açıklaması düzenlendi. Kuzey Ormanları Savunması adına basın metnini, Esra Karataş okudu. Verilen iptal kararının mücadelelerinin haklılığının ispatı olduğunun altını çizen Karataş, “Bizler, yerel yönetiminden merkezi idarelerine, kolluk güçlerinden yargısına tüm yetkilileri uyarıyoruz! Projenin durdurulmadığı her gün suç işliyorsunuz! Mahkeme kararını uygulayın, proje ruhsatını iptal edin ve inşaatı durdurun. Biriktirdiğiniz suçlarınıza bir yenisini daha eklemeyin!” dedi. Jandarma’nın görüntü almak isteyen Evrensel Gazetesi Muhabiri Tolga Alp Turgut’u engellemek istemesi nedeniyle bir gerginlik yaşandı.

Foto: Murat Akdağ
Foto: Murat Akdağ

Turgut, istediği fotoğrafı çekemediğini, geniş açıdan fotoğraf almak isterken Jandarma’nın kendisini itip engellemeye çalıştığını söyledi. Açıklamaların ardından kitle, verilen iptal kararını tebliğ etmek istedi. Fakat o sırada Jandarma ve Özel Güvenlik engeline takıldılar. İki otobüs Jandarma ve TOMA ile karşılaşan kitle, kararı şantiye şefi Özgür Kaya’ya tebliğ ettikten sonra alkışlar eşliğinde eylemi sonlandırdı.

Fotoğraflar: Murat Akdağ

(Açık Radyo Gezegenin Geleceği Programı)

Yulin’de köpeklerin kurban edildiği festival tüm protestolara karşın başladı

Çin’in güneyindeki Yulin kentinde köpek eti festivali tüm uluslararası tepkilere rağmen başladı.

Sokak eylemlerinin yanı sıra sosyal medyada, hayvanseverler #StopYuLin2015 etiketiyle tepkilerini dile getirdi, Yulin halkına ve yetkililere çağrıda bulundu. Ancak muhatapları bu çağrılara kulak tıkadı.

12

Ülkenin bazı kesimlerinde köpek eti yeme geleneği yüzyıllar öncesine dayansa da tartışma yaratan festival henüz 6 yıldır düzenleniyor.

Euronews’ten Tuba Altınkaya’nın haberine göre Yulin’de festival karşıtı eylem düzenleyen aktivistler, kuduzun köpek ticaretinden çok daha mühim olduğunu söyleyerek hastalığa dikkat çekmek istedi. Ancak kim oldukları bilinmeyen bir grubun kendilerine müdahale etmesiyle eylemleri çok kısa sürdü.

Eyleme katılan hayvan hakları savunucularından Maggie Chen, söz konusu festivalle birlikte yapılan kanunsuzluklara yetkililerin göz yumduğunu söyledi: “Kedi ve köpeklerin hepsi çalıntı. Hem hayvan Hem gıda güvenliği bu kadar mı ucuz? Onlar hakkında hiçbir şey yapmıyorlar ama gelip burada bizim pankartlarımızı alıyorlar.”

14

Dünya çapında başlatılan kampanyalar ve protestolar festivali durdurmaya yetmese de ses getirdi. Emekli bir öğretmen bin Euro ödeyerek satın aldığı 100 köpeği kesilmekten kurtardı.

Köpek eti yemekte sakınca görmeyen yerel halk ise diğer et türlerini tüketenlerin neden kendileri kadar yadırganmadığını sorguluyor.

Li adlı bir Yulin sakini, “Bir kanun bir yasa mı var?, siz de biftek yiyorsunuz, size biftek yemeyin desek doğru mu olur?” sözleriyle tepkilere cevap veriyor.

(Euronews)

Transfobiye karşı İstiklal Caddesi’nde ortak ses, “Bize bir yasa lazım”

6. Trans Onur Yürüyüşü, “Bize bir yasa lazım” sloganıyla 21 Haziran Pazar günü İstanbul, İstiklal Caddesi’nde gerçekleşti.

Bianet’den Çiçek Tahaoğlu’nun haberine göre bu sene “Bize Bir Yasa Lazım” temasıyla altıncısı düzenlenen Trans Onur Haftası, bugün İstiklal Caddesi’nde gerçekleşen Trans Onur Yürüyüşü ile sona erdi.

9

60 metrelik pembe-mavi-beyaz trans bayrağı ve Türkçe ve Kürtçe “Bize Bir Yasa Lazım” pankartının taşındığı yürüyüşte “Nerdesin aşkım, buradayım aşkım”, “Tayyip kaç kaç kaç, dönmeler geliyor”, “Transfobik devlet, yıkacağız elbet”, “Tayyip fuhuş yap, onurlu yaşa”, “Faşizme karşı bacak omuza”, “Jin, jiyan, azadi”, “Ay, ayol, azadi”, “Dönmeyiz, biz bu yoldan dönmeyiz” sloganları atıldı.
İstiklal Caddesi’ndeki seyyar satıcılar “Susmuyoruz, korkmuyoruz” ve “LGBTİ” yazılı rozetler sattı.

LGBTİ’ler ve hak savunucuları, İstiklal Caddesi girişindeki Fransa Konsolosluğu önünde toplanmaya başladığında, polis Birleşik Haziran Hareketi de Galatasaray’da eylemde olduğu için yürüyüşe izin vermeyeceklerini söyledi.

Foto: Ömer Tevfik
Foto: Ömer Tevfik

Polise karşı bacak omuza

Trans Onur Yürüyüşü organizatörleri bu yürüyüşü her sene düzenlediklerini ve yürüyeceklerini söyledi.

Saat 17.40’ta BHH eyleminin dağılması üzerine polis barikatı açıldı, Trans Onur Yürüyüşü başladı. Kitle kenara çekilen polislerin yanından “Polise karşı bacak omuza” sloganlarıyla geçti.

Tünel Meydanı’nda okunan basın açıklamasında Türkiye’de yaşanan nefret saldırılarına, toplumsal önyargıların trans bireylerin haklarına erişimini nasıl engel olduğuna, translara yönelik suçlarda soruşturma ve cezalandırmanın yetersizliğine, AKP yetkililerinin LGBTİ’leri hedef gösteren söylemlerine, İç Güvenlik paketinin translara yönelik ayrımcı uygulamaları meşrulaştırdığına, kadın cinayetlerine, Kobane direnişine değinildi.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

Foto: Ömer Tevfik
Foto: Ömer Tevfik

“Öfkeliyiz! Ancak bu gidişatı değiştirme kararlılığımız da gün geçtikçe artıyor. İster bir grup marjinal, ister bir avuç sapkın olarak tanımlayın, toplumun tüm renkleriyle buradayız. Toplumsal muhalefet, sosyalistler, feministler, çevreciler, siyasal partiler, heteroseksüeller, annelerimiz, kardeşlerimiz, komşularımız ve dostlarımız burada.

“Artık uyanmalıyız, bugün trans kadınların bedenlerine uygulanan işkence, yarın hepimize neler yapılabileceğinin işaretidir.

“Bugün binlerce transfobi karşıtı ile bir kez daha haykırıyoruz! Nefret cinayetlerine, ötekileştirmeye, katledilmeye ve yok sayılmaya karşı bize bir yasa lazım.”

(Bianet)

 

İngiltere yol ayrımında: iklim değişikliği, fosil yakıt sübvansiyonları ve hazine

Juliette Jowit tarafından The Guardian‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni İrfan Özdabak‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

İngiltere petrol ve doğalgaz endüstrisi muazzam miktarlarda hükümet sübvansiyonu alırken yenilenebilir enerjiye verilen destek kesilmektedir. Hazinenin İngiliz Hükümeti’ni kontrol etmesi öngörüsü olmayan bir ekonomik gündemi mi körüklemektedir?

Kuzey Deniz’inde bir BP petrol platformu. İngiltere Maliye Bakanı, George Osborne son bütçeyle petrol arama faaliyetlerini desteklemek üzere yeni önlemler alınacağını ilan etti. Fotoğraf: Andy Buchanan/AFP/Getty Images

Aberdeen’den bakınca görünürde hiç bir petrol platformu yok, fakat Avrupa’nın petrol başkentinin temellerine dair kanıtları görmek çok kolay: İngiltere’deki diğer bütün şehirlerden daha fazla sayıda milyoneri olan bu şehirde önde gelen fosil yakıt şirketlerinin merkezlerinin plaketleri, işçileri kıyıdan uzak/açık denizdeki platformlara taşıyan ve onları oradan alan helikopterler ve tasarım dükkanları.

Sağlam ve granit şehir merkezinden daha yoksul semtlere olan mesafe pek de fazla değil. Oysa ki, çoğu yerde olduğu gibi gittikçe artan enerji faturalarını ödemek için mücadele eden insanlar hala soğuk, rutubetli ve kötü bir şekilde yalıtılmış evlerde yaşamak zorunda bırakılıyorlar.

Fosil’e milyarlar Yenilenebilire 400 milyon

Yani o kadar saçma ve uygunsuz bir durum söz konusu ki son parlementodaki hükümet petrol ve doğalgaz endüstrisine vergi kesintisi ve sübvansiyonlar için milyarlarca sterlin verirken, enerji bakımından etkin binaların yapımı için sadece 400 milyon pound harcadı. Bazıları İngiltere’nin bu yüzyılın ortasına kadar karbon salımlarını %80 oranında azaltmayı taahhüt ettiği göz önüne alındığında bunun özellikle garip bir durum olduğunu ileri sürmektedirler.

Bazılarının ne pahasına olursa olsun büyümenin devam etmesi olarak gördükleri bu uğraş yüzyıllardır Hazine’nin İngiliz Hükümeti’ni kontrol etmesinden kaynaklamakta olup, sadece dikkatli bir şekilde hareket etmesi gereken bir maliye bakanlığı değil aynı zamanda bir enerji stratejisinin merkezidir de. Eleştirmenler bunu çoğu zaman gizli olması ve bazılarının da kaba ve kibirli bir kültür olduğunu söylemesi nedeniyle, ayrıca da arsız ve küstah serbest-pazar mantığı, tutucu ve kısa-vadeli büyüme gündemi nedeniyle kınamaktadırlar.

Bazıları da bir kararsızlık olduğundan ve hatta iklim değişikliğiyle mücadele edecek önlemlere karşı yukarıdan gelen destekle bakanlığı telkin edecek şekilde iklim değişikliğinin inkar edilmesinden şüphelenmektedir. Hazine yeni havaalanlarının yapılmasına devam kararıyla karbon azaltma hedeflerini sulandırmaya çalıştı, yol inşaasında hızlı artışlar ilan etti, yakıt harçlarında indirim yaptı, yenilenebilir enerjiye verdiği desteği dondurdu-ve şimdi de azaltıyor-, ve hatta iklim değişikliğinin İngiliz ekonomisi üzerindeki etkileriyle ilgili araştırmaları engelledi.

“Bazılarının ne pahasına olursa olsun büyümenin devam etmesi olarak gördükleri bu uğraş yüzyıllardır Hazinenin İngiliz Hükümeti’ni kontrol etmesinden kaynaklamaktadır”

Hazinenin mührü hükümetten geçer. David Cameron, 8 Mayıs’ta tekrar Downing Street 10 Numara’ya geldiğinde başbakanın resmi ikametgahını ilan eden bir tabelayı geçmedi, daha ziyade diğer unvanını geçti: Hazine’nin ilk lordu. Hükümeti Avam Kamarası’nın Hazine sıralarında oturmaktadır. Bunlar tarihi meraklar değil: İngiliz müesses nizamında gücün kaynağının nerede olduğu hakkında çok şey gösterir.

Bakanlık o zamana kadar ayrı olan Ekonomik İşler Bakanlığı’nı- ki bu Bakanlık beş yıl önce finans ve ekonomi politikasını ayırmak üzere Harold Wilson tarafından kurulmuştu- 1969’da yutana kadar aşama aşama gücünü arttırdı. Hatta yıllık bütçe panlamasından üç-yıllık bütçe planlamasına geçme eğilimi Bakan’a kabinedeki arkadaşlarının verdiği stratejik kararlarda daha büyük bir söz hakkı sağlamıştı. Şimdiyse Hazine’nin 100 milyon poundun üzerindeki harcamalarını onaylaması gerekiyor. Eski bir bürokratın dediği gibi sıradan insanlar için çokca para fakat önemli kamu politikası için kılı kırk yararak hesaplanmış bir durum, özellikle de ekonominin karbondan arındırılması için gerekli olan enerji devrimi üzerinde etkisi olacak her türlü önlem için.

Maliye bakanlığının kamu parasının akıllı bir şekilde kullanılması sorumluluğunu taşıdığı hiç kimsenin sorgulayacağı bir şey değildir. Fakat eleştirmenler epey zamandır Hazine’yi bu güçleri beğenmediği düşünceleri boğmak için kullanmakla suçlamaktadırlar.

Parlementoya gelince, memurlar ya da bakanlar sadece tartışmayı kapatmak gibi bir politikanın Hazine’nin hoşuna gitmediğini önereceklerdir. İş harcamaya hayır diyecek kaçınılmaz içgüdüyle de bitmiyor, bir de tartışmaya konulan engeller var: eski bir Hazine ekonomisti reddetmeyle ilgili müzakereleri sonuçsuz bırakmak için istenilen seviyenin iki derece altındaki memurların toplantılara nasıl gönderildiğini tarif etmektedir.

Bakanlık içinde bile memurlar nelerin olup bittiğine nadiren meydan okuyabilecek durumdadırlar. 2008 krizinden sonra Hazine hakkındaki Sharon Beyaz Raporu, çalışanların taraf değiştirmesinin İngiliz Hükümeti’nde en yüksek oranda olduğunu, çalışanların diğer bütün bakanlıklardakilerden daha genç olduğunu ve fazlasıyla kültürlü olduklarını ortaya koydu. Daha önceleri içeriden bilgi veren birisi “entellektüel meydan okumayı sevmeyen bir bakanlık” diye bildirmektedir. “Kendisini ifade ediş tarzıyla tamamen çelişmektedir: Tasavvur edebileceğiniz tek şey Osborne-Macpherson düşüncesidir.”

Bazıları Hazine’nin fosil yakıt endüstrisini savunarak vergi gelirlerini azamiye çıkarmak için sadece işini yaptığını ileri sürebilir. Büyük şirketlerin vergilendirilmesine dair kamuda elle tutulur bir iştah var. Petrol ve gaz şirketleri de oldukça yüksek vergi ödüyor: onların ödedikleri kurumlar vergisi geçen yıl yaklaşık olarak milli vergilerin toplamının 10’da biriydi (4,7 milyar pound). Kamu harcaması talepleri arttıkça, Hazine’nin böyle önemli bir kaynağı kurutma lüksü olamaz. Muhtemelen de halihazırdaki yıllık 1,3 milyar pound’luk vergi muafiyeti ve sübvansiyonların altında yatan düşünce budur. Tahminlerin gösterdiğine göre Kuzey Denizi’ndeki siyah altın kuyuları hızla kuruyor ve bakan sondajları desteklemek üzere Mart’taki bütçesinde yıllık 200 milyon poundu aşan yeni muafiyetleri ilan etti.

Ancak azalan harcamalar ve artan vergiyle birlikte Hazine’nin obsesyonunu bu kadar bozan şey sadece hükümetin her tarafına nüfuz eden etkisi değil, daha ziyade bir karşı-ağırlığın olmayışı. Hükümetin finans ve ekonomi işlevlerini birleştiren tek ülke İngiltere değil, fakat gerilimler var: Daha önceki bir danışmanın söylediği gibi, “Şirketlerin hiç birisinin ileriye yönelik yatırım stratejilerini yürüttüğü muhasebecileri yok”.

Sistemdeki stres iki rolün tarihsel olarak dengesiz bir hal almış olmasıyla kesinlikle artmış durumdadır: Hazine yüzyıllarca hesapları dengeledi, birkaç on yıldır ekonomiden sorumluydu. Bu da – düşük-karbonlu altyapıyı gerekli görenlerin büyük bir hüsrana uğraması pahasına – 2012’de çevre dostu altyapıya fon sağlamak üzere kurulan yeşil yatırım bankasının neden borç vermek üzere borç almasının yasaklandığını, ve kayda değer bir şekilde de etkisinin sınırlandırıldığını açıklamanın bir yoludur.

Daha fazla zenginlik, şimdi

2010 yılında iktidara geldikten sadece birkaç hafta sonra, yeni Tory bakanı koalisyonun “acil durum bütçesi” için Avam Kamarası’na giderken Downing Street No 11’de asık suratlı bir şekilde duruyordu. Geleneğe uyarak basın kameraları için kırmızı çantayı havaya kaldırdı. Fakat bu modern bakanların kırmızı çantası değildi. İlk olarak 1860’da William Gladstone tarafından kullanılan deri kaplı, ve ipek çizgili (çok koyu kırmızı) paralanmış kırmızı bir çantaydı. Osborne parçalanmaya yüz tutmuş bu eski eseri ödünç almak için gönülsüz Ulusal Arşivler’le sıkı bir pazarlık yapmak zorunda kalmış, ısrarı sonraki beş yılın gidişatını belirlemişti. 19’uncu yüzyıl Liberali modern Hazine’nin bir tür babası sayılır – sadece Hazine kontrolünü genişletmesi anlamında değil, aynı zamanda ekonomik vizyonu bakımından da.

Gladstone üzerine yaptığı portre çalışmasının altında – asilzade, soğuk-bakışlı, kendine has aşağı doğru bükülmüş dudağıyla – Osborne belki de bir sonraki parlamento ve ötesi için ekonomik politika üzerine Ocak’ta yaptığı bir konuşmayı hazırladı ve amacını da “2030’lara gelindiğinde Britanya’nın önde gelen ekonomiler içerisinde en müreffef olanı haline gelmesi, o refahın da ülkemiz sathında geniş bir şekilde paylaşılması” olarak ilan etti. Bu, ekonomik bir gündem olduğu oranda büyüme demekti. Çok az insan daralan bir ekonomiyi savunabilirdi, ancak yine de bu uzun-erimli sürdürülebilir bir büyümenin vizyonu değildir, çok basit olarak daha fazla bir zenginlik isteği ve onun hemen şimdi olması demektir.

 

George Osborne Haziran 2010’da parlamentoya gitmek için Downing Street 10 Numara’dan ayrılırken Disraeli’nin orijinal bütçe çantasıylda. Fotoğraf: Peter Macdiarmid/Getty Images

Uygulamada, rekabet halindeki projeleri değerlendirirken Hazine’nin Yeşil Kitabı kuralları ekonomik büyümenin diğer her türlü değerlendirmeye galebe çaldığı hissini vermektedir: “Çevre ve sürdürülebilirlik[de dahil olmak üzere]önerinin ilgili her türlü daha geniş meseleyi değerlendirdiğini garanti altına almak önemlidir” diye eklemeden önce “ekonomik mesele iş ve ticaret meselesininin ana özüdür” diye şart koşmaktadır. Bu atmosferde, ana yollara harcama yapan Hazine için esas olarak bir mecra oluşturan Karayolları Ajansı’nın 2015’de sadece iki tane temel öneme sahip çevre performans göstergesine sahip olması çok da şaşırılacak bir durum değildir: bunlar biyoçeşitlilik ve gürültüdür. Her ne kadar yol trafiği İngiltere’nin ürettiği çıktının beşte birini oluştursa da karbon emisyonlarından hiç bahsedilmemektedir.

Yeşil Kitap “hiç bir şey yapmamak” da dahil olmak üzere her politika kararının alternatifleri değerlendirmesi gerektiğini söylemektedir. Fakat hiç bir şey harcamamak bakanların istediği çabucak-düzelt tarzındaki büyümeyi getirmez. Üreticilerin daha az paketleme malzemesi kullanması ve tüketicilerin de israfı azaltması pahalı bir çöp yakma kazanı yaparak rekabette kazanmayı getirmeyecektir. Binaların kullandığı enerjinin azaltılmasının milyarlarca sterlinlik nükleer santral yatırımı  ve istihdamına karşı bir şansı kalmayacaktır.

“Tüketicileri israfı azaltmaya özendirmek pahalı bir çöp yakma kazanı yaparak rekabette kazanmayı getirmeyecektir.”

Bu büyüme stratejisine yönelinmesi (bunun eleştireni olan) John Maynard Keynes’in “Hazine bakışı” olarak adlandırdığı bir stratejidir. Bu yaklaşım Gladstone’nun zamanından bu yana gelişti, fakat bakanlığın kalıcı sekreteri ve Sir Nicholas Macpherson’un en üst memuru tarafından geçen yıl bir konuşmada tarif edilen “zamanımızın Hazine bakışı” saldırgan karakterde serbest-ticaret ve serbest-pazar, deregülasyon ve rekabet taraftarı bir politikadır.

Macpherson devletin sadece işler kötüye gittiği zaman müdahale etmesinin taraftarı olduğunu söyleyerek “pazarlar genel olarak çalışıyor” diye ilan etti. Daha tartışmalı olan önerileri arasında ucuz yiyeceğin erdemi ve “ mali krizin öğrettiği ders çok fazla rekabetin olduğu değil daha ziyade yeteri kadar rekabetimizin olmadığı” şeklindeki lafı vardı.

Bu felsefenin kanıtlarına her yerde, çevre politikasının başarısız olmasında da rastlayabiliriz. Sadece geçen beş yılda da değil, son hükümet zamanında da. Hazine mütemadiyen insanların daha etkin evler yapmalarını teşvik etme isteklerini göz ardı etti. Bunu yaparken de (onyıllık tersine kanıta rağmen) hakim bir inanç olarak rasyonel bireylere dayalı etkin pazarlar temelinde zaten avantajları çok bariz olduğundan insanların bir şekilde daha etkili evler yapacaklarını ileri sürdü.

O halde bu kısa-vadeli büyüme temelli serbest-pazar ve rasyonel çerçeve Hazine’nin hükümet sathında harcama kararlarını tasarladığı modelleri mecburen şekillendirdi. Fakat farkında olunmadan bu modellerin içini besleyen ve sorgulanabilir bazı varsayımları da yaratmış görünüyor. Hükümetin kendi havacılık komisyonu kendi resmi petrol fiyatı tahminlerini kullanmayı bıraktı. Zira bir taraftan bunların çok düşük olduğu endişesine kapılmışken diğer yandan da havayolu seyahati için gelecekteki talebi pohpohluyordu – o zamanlar karayolu taşımacılığı ve diğer politikalar için de var olması gereken bir husus. Birden çok partiyi içeren seçilmiş çevre komitesi yıllarca sonrası için uygulanacak poliçenin faydalarını hesaplamak için kullanılan “iskonto” oranını eleştirdi. Bunu yaparken de gelecekteki o avantajların değerini küçümsedi. Daha başka birçok varsayım yapılması gerekir – “iyimserlik önyargısının” riski, ya da (trafik) sıkışıklığının azaltılmasıyla tasarruf edilen zamanın değeri.

Diğer durumlarda ise basitçe birçok şey dikkate bile alınmadı: modeller bir taraftan düşük-karbonlu politikaları negatif sütunlarda gösterirken, pozitif olanda ise kaçınılan hasarın faydaları hiç bir şekilde hesaba katılmadı.

İklim değişikliği kararsızlığı

Hazine’nin kurumsal önyargısının çok kuvvetli olduğu açıkca görülmektedir. Fakat küresel ısınmayla ilgili bilim daha kesin hale geldikçe, iklim değişikiği uyarıları vahimleştikçe ve politik söz vermeler de daha hırslı bir hal aldıkça İşçi ya da Muhafazakar bakanların insiyatifi altında bu kültüre meydan okumaya yönelik bariz herhangi bir girişimin olmaması dikkat çekicidir.

Bakanlar ve bürokratlar geçen yedi yıl boyunca mecburen acil sorunlarla meşgul oldular: batan bankalar, dövizler ve üretkenlik. Eleştirmenler ayrıca bazı kıdemli şahsiyetlerin en iyi ihtimalle iklim değişikliğine karşı kararsız olduklarını muhtemelen de bunun bir tehdit olduğuna ikna olmadıklarını mırıldanmaktadırlar.

Fakat üçüncü bir teori (üstü örtük olarak) bizzat Osborne’un kendisi tarafından önerilmekteydi: Hazine BM-liderliğindeki sürecin uluslararası karbon azaltımının işe yarayacağına hemfikir olduğuna ikna olmamaya devam ediyordu.

Bakan, memuriyetinin ilk zamanlarında İngiltere ve Avrupa Birliği’ndeki yeşil politikaların “yüküne” ve “anlamsız maliyetine” karşı sövüp saydı. “Dünyanın geri kalanının gözü önünde halk olarak tek bizim görünmemizi istemiyorum” dedi.

 

Yazının İngilizce Orijinali

Yazar: Juliette Jowit

Yeşil Gazete için çeviren:  İrfan Özdabak

(Yeşil  Gazete, The Guardian)

Desmond Tutu ve Trevor Manuel’den, “İklimin şart koştuğu ödevler”

Desmond Tutu ve Trevor Manuel tarafından Project Syndicate‘de yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni İdil Börekçi‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

***

Bugünlerde ahlaki açıdan doğru ve ekonomik açıdan daha karlı olanın arasında seçim yapmak insanları sıkça zorlamaktadır. Doğrusu, ellerindeki seçenekler sanki birbirini dışlıyormuş/birbirinden çok farklıymış gibi duruyor, bu da iki yol arasında seçim yapmayı fazlasıyla zorlu kılıyor. Ancak, bazen ahlaki açıdan doğru olan ile ekonomik açıdan faydalı olan aynı noktada buluşabilir ve insanlara kaçırmaması gereken bir fırsat sunabilir. Güney Afrika Başpiskoposu ve önceki maliye bakanına göre, bütün dünyanın iklim değişikliğine verdiği karşılık aynen böyle bir durumdur.

5

Ahlaki zorunluluklar su götürmez, iklim değişikliğinin etkileri – olağanüstü hava koşulları, ısı derecelerinin değişmesi ve deniz seviyesinin yükselmesi – en şiddetli olarak iklim değişikliğine sebep olan ekonomik aktivitelerden yararlanan küresel yoksullar tarafından hissedilmektedir. Ayrıca, iklim değişikliği gelecekteki yoksulluğu ve eşitsizliği arttırabilir, bu da demek oluyor ki, eğer bu durum üzerine zamanında düşünülmezse iklim değişikliği gelecek nesillerin kalkınma/gelişme amaçlarını başarma şansını azaltacak, hatta bertaraf edecektir. Bugün yapılacak en doğru hareket iklim değişikliğini azaltacak girişimlerde bulunmaktır.

Neyse ki iklim değişikliği üzerinde düşünmenin ekonomik faydaları çok net. Buna rağmen iklim değişikliği önemli ekonomik bedelleri de beraberinde taşımakta-örneğin özellikle daha sık olağanüstü hava olayları ile karşılaşanlar için. Ayrıca teknolojik yeniliklerin devamına dayanarak bir “yeşil büyüme” inşa etmek sürdürülebilir büyüme lokomotifi ve bir sonraki nesil için istihdam olanakları sağlamanın en akıllıca ve verimli yollarından biri.

Desmond Tutu
Desmond Tutu

Bireysel, şirketsel, kentsel ve ulusal ölçeklerde eyleme geçmek çok mühim. Ancak gerçek şudur ki iklim değişikliği küresel bir problemdir ve küresel çözümler gerektirmektedir. Doğru şeyi yapmak ve ekonomik faydaları toplamak için dünyanın sahip olduğu en önemli araç küresel bir iklim değişikliği sözleşmesidir. Bu yüzden dünya liderleri, tek bir küresel eylem taslağı oluşturmak için, Aralık ayında Paris’te yapılacak olan Birleşmiş Milletler İklim değişikliği Konferansı’nı bir fırsat olarak değerlendirmelidirler.

Aslında dünya liderleri çoktan buna söz verdiler. Güney Afrika’nın öncülük ettiği ve ev sahipliği yaptığı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı 2011, en geç bu sene için, iklim değişikliği üzerine küresel yasal bir sözleşmeyi bir an önce benimsemek adına bir sözleşme üretti.

Durban konferansından beri önemli aşamalar kaydedilmiş durumda. Geçtiğimiz ay, 30 dan fazla ülke (Birleşmiş Milletler üyeleri dahil, Gabon, Meksika, Norveç, Rusya, İsviçre ve Birleşik Devletler) 2020 sonrası sera gazı salımlarını düşürme planlarını sundular.

Önümüzdeki hafta ve aylarda, bu ivme artmaya devam edecek- diğer ülkelerden, mesela Brezilya, Çin ve Hindistan gibi başlıca ekonomilerin de bu sorumluluklarını/planlarını bildirmesi bekleniyor.

Trevor Manuel
Trevor Manuel

Ancak eğer Paris buluşması başarılı olacaksa-hem ahlaki zorunlulukları yerine getirmek hem de iklim değişikliğiyle yüzleşmenin faydalarını yakalamak açısından-bütün katılımcı ülkeler 2020’den itibaren başlayacak olan ulusal katkılarını en kısa zamanda sunmalıdırlar. Ek olarak, son sözleşme, önümüzdeki 50 sene için verimli ve hırslı bir karbonsuzlaşma planı içermelidir.

Gerçek şu ki, yalnızca kısa ve orta dönemli vaatler, 2009’da hükümetler tarafından yapılmış ve 2010’da defalarca vurgulanmış olan sanayileşme öncesi döneme göre küresel ısı artışını 2 derece ile sınırlı tutma amacını gerçekleştirmek için yetersiz. Hükümetlerin büyük pazarlar, iklim değişikliği ile yüzleşme konusunda ciddi oldukları konusunda net sinyal gönderen yenilikçi-uzun vadeli salım düşürme stratejileri oluşturmaları ve bunlara sadık kalmaları çok mühim.

Böyle bir strateji örneğin düşük-karbonlu çözüm yatırımlarını teşvik edebilir. Önümüzdeki 15 yılda küresel olarak altyapıya yatırılmak için oluşturulmuş 90 trilyon dolar ile bu yaklaşımın, kesin olmasa da, etkisi çok büyük olabilir.

Ahlaki ve ekonomik zorunluluklar iklim değişikliği adına harekete geçmek için daha güçlü olamazdı. Ortaya çıkan yeni ve beklenmedik sorunlar ile birlikte kat edilecek yol zor olsa da, Nelson Mandela’nın meşhur sözünde ilham bulabiliriz: “Bir şey gerçekleşene kadar imkansız gibi görünür.” Daha sürdürülebilir, refah ve sosyal açıdan adil bir gelecek adına eşi benzeri görülmemiş bir fırsat ile karşı karşıyayız. Bu geleceğin yaratılmasına artık şimdi başlanmalı.

 

Yazının İngilizce Orjinali

Yazarlar: Desmond Tutu ve Trevor Manuel

Yeşil Gazete için Çeviren: İdil Börekçi

(Yeşil Gazete, Project Syndicate)

NASA’dan, 2100’e kadar sıcaklık ve yağış miktarı değişikliği tahminleri

NASA‘da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Özgün Özer‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Atmosferdeki sera gazlarının artmasıyla, dünya çapında 2100 yılına kadar sıcaklık ve yağış miktarı tahminleri açıklandı. 21 iklim modeli kullanılarak, artan karbondioksit miktarının neden olabileceği farklı senaryolar belirlendi. Nasa’nın yayınladığı veriler, 1950 yılından beri kaydedilen değerler ile 2100 yılına kadar beklenen sıcaklık ve yağış değerlerinin ayrıntılı analizini sunuyor. Herkesin görebileceği bu analiz sonuçları gün gün şehir şehir tahmin edilen değerleri incelemeye olanak veriyor. Bu veri analizi sayesinde kıtlık, sel, sıcak hava dalgaları ve tarımda düşük verim gibi iklim değişikliğinin zararlı etkileri anlaşılarak daha iyi risk tespiti yapılabilmesi öngörülüyor.

4

Nasa’nın önde gelen bilim insanlarından Ellen Stofan, “NASA, uzay araştırmalarından öğrendiklerimizi kullanarak gezegenimize güvenli bir gelecek sağlayabilmek için gerekli araçları üretmeye çalışıyor. Bu yeni veri analizi gezegenimizin ısınmasıyla başa çıkabilmemiz için gerekli önlemlerin alınmasını sağlayacaktır.” dedi.

Haberin Orijinal Metni

Yeşil Gazete için Çeviren: Özgün Özer

(Yeşil Gazete, NASA)