Fiona Harvey tarafından The Guardian‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Rana Söylemez‘in çevirisiyle sunuyoruz.
***
Enerji bekçisine göre, Aralık’taki AB konferansına katılan ülkelerin karbon salımının azaltılacağına yönelik teminatları her beş senede bir yenilenmeli
Alternatiba çıkış çizgisindeki bisikletçiler, 5,000km’lik bisiklet sürüşü ile Paris iklim zirvesinden önce iklim değişikliği konusunda farkındalık yaratıyor. IEA, Paris’te verilen teminatların düzenli olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor. Fotoğraf: IROZ GAIZKA/AFP/Getty
Dünyanın enerji bekçisi, oldukça kritik olan ve bu sene Paris’te gerçekleşecek iklim değişikliği konferansının sadece bir defalık değil, beş senede bir gerçekleşecek toplantıların olduğu yeni bir sürecin başlangıcı olması gerektiğini söylüyor.
Uluslararası Enerji Ajansı’nın başekonomisti ve yeni yöneticisi Fatih Birol, “Paris’teki vaatler her beş yılda bir yenilenmeli. Bunun sebebi, şartların sürekli değişmesi, teknolojik maliyetlerin düşmesi gibi değişiklikler. Bunları hesaba katmalıyız.” dedi.
Bu Aralık’ta Paris’te, 196 ülkenin hükümetleri iklim değişikliği konusunda yeni bir küresel uzlaşma yaratmak için bir araya gelecek ve tüm ülkeler gelecekteki salımların azaltılmasını hedef alacak. Gelişmiş ülkeler için, bu karbon salımlarını tamamen kesmek, gelişmekte olan ülkeler için ise frenlemek anlamına geliyor.
Bu teminatlar, şu anda var olanlar tükendiğinde 2020’den sonra etkisini göstermeye başlayacak.
Ancak şu anda, 2025’e ve bazı ülkeler için 2030’a kadar olan Paris teminatlarının gelecekte güncellenmesi konusunda bir plan bulunmuyor.
Birol’a göre, sera gazı salımları ve zengin ülkelerden fakir ülkelere finansal yardım konularındaki teminatların düzenli olarak gözden geçirilmesi gerekmekte. Bu, bu sene Paris’te gerçekleşecek ve 2009’da Kopenhag’da gerçekleşmiş olan önemli iklim konferanslarını, seyrek ve hararetli tartışmalardan ibaret olmasındansa yaygın etkinlikler haline getirecektir.
Uluslar, uluslararası iklim değişikliği politikalarını tartışmak üzere her yıl buluşuyor olsalar da, bu toplantıların çoğundan çok az karar çıkıyor. 20 yıldan fazla bir süredir Birleşmiş Milletler müzakerelerinde çok az sayıda özel konferans gerçekleşti: 1992, 1997, 2009 yıllarında, ve bu sene Paris’te.
Birol, geçtiğimiz pazartesi günü Londra’da IEA Dünya Enerji ve İklim Değişikliği Özel Raporu’nun lansmanında konuştu.
Rapor, Paris’ten çıkması beklenen 4 temel sonucu ortaya koyuyor: Yakın dönemden 2020’ye kadar en üst seviyeye çıkacak olan küresel salımların hedefe alınması, Hedeflerin 5’er yıllık süreçlerle revize edilmesi, Sera gazı salınımları konusunda uzun dönemli hedefler ve “karbon bütçesi” koyulması ve Enerji sektöründe karbon salımı ve fosil yakıtlar kullanımının denetlenmesi.
Bu önermeler tartışma yaratacak gibi görünüyor. Bazı ülkeler 5 yıllık denetimler konusunda gönülsüzler ve Çin gibi bazı ülkeler için kilit bilgilerin yayınlanması ve denetlenmesi hassas bir konu.
Yaygın olarak kabul gören ve uzun dönemli iklim hedefi olan dünyanın sıcaklığının endüstri öncesi seviyeden 2C fazla ısınmasını engellemenin küresel sera gazı emisyonları üzerinde sıkı bir hedefe dönüşmesi önermesinin pek çok ülke tarafından kabul edilmesi kolay görünmüyor. Bu da, dünyanın ne kadar karbon salımı yaptığının tüm ülkelere pay edilecek bir küresel karbon bütçesi oluşturulmasını ima eden bir önerme.
Böyle bir fikir pek çok bilim insanı ve sivil toplum grubunca mantıklı ve çekici olarak karşılansa da öncü ülkelerin hükümetleri arasında iyi karşılanmıyor. Çünkü bu fikir, şu ana kadar salımların limitlerini en katı şekilde koyan yöntem olarak öne çıkıyor.
Küresel salımların 2020’de en üst seviyeye ulaşmasına yol açmak, bilimsel tavsiyelerin de desteklediği üzere zor olacak. IEA’nın hesaplarına göre, şu anki ve Paris’te sunulacak olan teminatlara bakılacak olursa salımlar en az 2030’a kadar devam edecek ve 2C hedefinden uzaklaşacak. Bu yüzden, bu raporla birlikte bir takım önermelerde bulunuldu. Bu önermelerin arasında, kömürlü termik santralleri azaltarak ortadan kaldırmak ve yenilenebilir enerjiye yapılan yatırımları 130 milyar dolar artırmak da bulunuyor.
Kampanyacılar ve yatırımcılar IEA’nın bulgularını destekledi. WWF Küresel İklim ve Enerji Girişimi lideri Samantha Smith, “IEA’nin analizi bilim insanlarının ve sivil toplumun bir süredir söylediklerini destekliyor – ülkelerin salımlarını daha da azaltması gerekiyor, hem de bir an önce. Yoksa tehlikeli iklim değişimiyle karşılaşacağız. Varolan planlar ve ileride yapılacak teminatlar yetersiz.” açıklamasında bulundu.
Friends of the Earth (Dünyanın Dostları) İklim Koordinatörü Lucy Cadena ise şöyle konuştu; “Bu rapor, küresel ser gazı salımlarının hızlıca en üst sınıra taşınması gerektiğini doğruluyor. Bahane zamanı artık bitti.”
İklim Değişikliği Kurumsal Yatırımcılar Grubu yöneticisi Stephanie Pfeifer ise, “Çetin ve şeffaf bir değerlendirme ile ülke hedeflerini ve planlarını izlemek, ilaveten politik destekte bulunulmasına gerek olup olmadığını tanımlamak için çok kritik olacak.” dedi.
John Abraham tarafından The Guardian‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Hilal Işık‘ın çevirisiyle sunuyoruz.
***
Günümüz küresel sıcaklık değerleri 2015’i tarihteki en sıcak yıl yaptı.
Hindistan Yeni Delhi’deki yol çizgileri asfaltın yüksek sıcaklık sebebiyle erimeye başlamasıyla tahrip oldu. 27 Mayıs 2015. Fotoğraf: Harish Tyagi/EPA
15 Haziran Pazartesi günü NASA Mayıs 2015 için küresel sıcaklık verilerini yayımladı. Değerler uzun vadede ortalamadan 0.71 °C (1.3°F) daha kavurucuydu. Aynı zamanda şimdiye kadar kayıtlara geçen en sıcak ilk beş aydı. Önümüzdeki yılın ve sonrasının modellemelerine bakarsak bu yılın bir tüm zamanlar rekoru kıracağını söylemek mümkün. Hatta bugün itibariyle, kayda geçen en sıcak yıl olma rekorunu kıran 2015, geçen yıldan okkalı bir şekilde 0,1 ° C (0.17 ° F) daha sıcak.
Aşağıda NASA’nın yıllık sıcaklık ölçümlerini görebilirsiniz. Her yılın sonuçları siyah noktalarla gösterildi. Bazı yıllar daha sıcak bazılar daha soğuk. Ayrıca hiçbir yılın özellikle üzerinde durmak istemedik. Grafik üzerinde 2015’in yerini göstermek için basitçe yıldız sembolü ekledim. Son 12 ay rekor seviyede. Şimdiye kadar Haziran ayı da çok sıcak seyretmiş hatta Mayıs ayından olmuştur.
NASA GISS Global yüzey sıcaklığı tahminleri.
Peki, neden aylık, hatta yıllık sıcaklıklardan bahsediyoruz? İklim uzun vadeli trendler hakkında değil midir?
Öncelikle, küresel ısınmanın “sözde duraklaması” hakkında çok fazla tartışma yapılmıştır. Burada ve kendi araştırmamda birçok kez üzerinde durduğum gibi herhangi bir duraklama söz konusu değildir. Bunu ilkin, okyanusların enerji kazanım miktarına bakarak söylemek mümkün. Benim de hakkında yazdıklarım gibi ve diğer yeni tarihli yayınlar araç ve ölçüm kalitesini dikkate almış ve onlar da bir duraklama bulamamışlardır.
İkinci olarak modellerin neden yüzey hava sıcaklıklarından daha yüksek olduğu hakkında da birçok tartışma dönmektedir. Daha fazla ısınmayı öngören modellerden bir süredir uzaklaşıldı. 2014 ve 2015 ile birlikte yüzey hava sıcaklık değerleri ile oluşturulan modeller arasında büyük bir uyum söz konusu.
Yüzey hava sıcaklığı ile okyanus ısı kapasitesini birleştirdiğimizde aşağıdaki gibi net bir tablo ortaya çıkıyor: Isınma büyük bir hızla devam ediyor.
NOAA Global okyanus ısı kapasitesi tahminleri
Volkanik patlamalar ve okyanuslarda çok yıllık salınımdan kaynaklandığı düşünülen “sözde yüzey ısınması yavaşlaması”nın dünya çapında eksik araç kapsamından kaynaklandığı oldukça yaygın bir görüş haline geliyor. Araç kapsamı konusu üzerinde tartıştığımız sırada belirleniyor olacak.
Ancak, herhangi bir kısa vadeli dalgalanma uzun vadeli eğilimi sadece geçici olarak etkileyebilir. Yukarıdaki okyanus ısı kapasitesi grafiğinde 2005 yılı civarındaki eğilimde hafif bir değişim göreceksiniz. Eğilimdeki değişim ortaya çıktığından beri daha önce bahsettiğim okyanus salımlarıyla ilişkilendiriliyor.
Isınmadaki yakın zamanda gerçekleşen artış, buna karşı çıkanları zor bir durumda bıraktı. 2013 yılında Christopher Monckton, söylediklerimin tersine sıcaklıkların iki yıl içinde 0,5 °C düşürebileceğini iddia ettiğinde kendisine $1000 dolarına meydan okudum. İddiayı hiçbir zaman kabul etmedi ama kabul etmiş olsaydı kaybedecek olduğunu görebiliyoruz.
Daha yakın zamanlarda, küresel ısınma karşıtı Judith Curry 2030’a kadar uzanacak olan son yıllardaki soğuma (ya da ısınma eksikliği) hakkında uyarıda bulundu. Bu öngörünün çok da olası olmadığını görebiliyoruz. Diğer karşıtlar da benzer öngörülerde bulundular. Fikirlerinden vazgeçmeden önce daha ne kadar delil toplanması gerektiği ise merak konusu.
Sadece birkaç ay önce Roy Spencer (başka bir iklim değişikliği inkarcısı) “Muhtemelen El Nino’dan kaynaklı yaşanabilecek yeni bir tepe noktası sıcaklığını geçtik ki bu da görece zayıf bir şekilde gerçekleşti” iddiasında bulundu. Bunun doğru olup olmadığını ileride görecekken, Spencer’ın kendi verileri sıcaklıklardaki artışı göstermiştir ve son aylarda yüksek sıcaklık trendi devam etmiştir. Gerçekten sıra dışı bir durum olmanın dışında bu trend yılın sonuna kadar sürecek.
Climate Progress‘in kurucu editörü iklim uzmanı Dr. Joe Romm’a bu konu hakkındaki düşüncelerini sordum. Kendisi,
“Tarihsel olarak, küresel sıcaklık trend çizgisi bir rampadan çok bir merdiven gibidir. Şimdi ise biz bilim adamlarının öngördüğü gibi küresel sıcaklıklarda bir sıçrama görüyoruz.” diye hatırlatmada bulundu.
Doktor Rome’un öngörüsünün yanlış olduğunu umalım ama doğruluğu çerçevesinde hazırlanalım.
The Guardian‘da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Naime Sürenkök‘ün çevirisiyle sunuyoruz.
***
Barselona’da ilkokul çağındaki çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, okul yakınlarındaki yeşil alanlar, azalan trafik kirliliği ile de beraber kısa zamanlı hafızayı güçlendiriyor
Placa de Sant Filip, Barselona, İspanya’da futbol oynayan çocuklar. Fotoğraf: Alamy
Yapılan araştırma, şehirde bulunan okulların içindeki veya yakınındaki yeşil alanların çocukların zihinsel gelişiminde olumlu etki yaptığını gösterdi. Uzmanlara göre bu trafik kirliliğinin azalmasına da kısmen bağlı olabilir. Yollar ve binalar yerine daha çok yeşil alan ve ağaç manzarası da bir diğer psikolojik etki olarak sayılabilir.
İspanyol araştırmacılara göre yeşil alanları yüzde bir oranında artırmak, kısa süreli, yani sürekli aktif olan hafızada bir yıl içerisinde yüzde beşe varan artış sağlıyor. Ayrıca “daha üstün hafıza” olarak da adlandırılan varolan anıları güncelleme becerisinin yüzde 6 oranında arttığı ve dikkatsizliğin azaldığı gözlemlendi. Trafik nedeniyle oluşan karbon kirliliğinin bunda etkisi yüzde 65’e varıyor.
Araştırmacılar 36 farklı okulda yaşları 7 ila 10 arasında değişen 2.593 ilkokul öğrencisi üzerinde üçer aylık periyotlarla bir yıl boyunca araştırma yaptı. Bu yaşlarda çocukların beyinleri ve zihinsel kapasiteleri hızla değişmektedir. Araştırma süresi boyunca, toplam çalışan hafıza kapasitesi yüzde 22,8 oranında artarken, üstün hafıza yüzde 15,2 arttı ve dikkatsizlik yüzde 18,9 oranında azaldı.
Normalize Edilmiş Yeşil Alan Farkı İndeksi
Yeşil alan oranı uydu görüntülerinden faydalanılarak ölçüldü. Biliminsanları , “Normalize Edilmiş Yeşil Alan Farkı İndeksi” adını verdikleri alanların yansıma özelliklerini kontrol eden bir ölçüm kullandılar. “Proceedings of National Academy of Science”da araştırmanın sonuçları yayımlandı.
Barselona’da bulunan Araştırma ve Çevresel Epidemoloji Merkezi bölümünden Payam Dadvand tarafından yürütülen projeyi yürüten araştırmacıların bulgularına göre: “Dünyanın neredeyse yarısı bugün itibariyle şehirlerde yaşıyor. 2030’da her 5 kişiden 3’ü şehirlerde yaşayacak. Şehirdeki alanlar doğal olmayan, daha az yeşil ve çevreyi kirleten altyapılarla çevrili. Çocukların hava ve gürültü kirliliği gibi bu kirletici ortamlarda yer almaları bilişsel gelişimlerini olumsuz yönde etkilemekte. Araştırmalarımızın sonuçlarına göre yeşil alanların içinde daha çok bulunmak, şehirdeki çevre kirleticilerle arada bir tampon görevi de görerek bilişsel gelişime fayda sağlamaktadır.”
Araştırmacılara göre, bu araştırmanın sonuçlarında belirtilen oranda yeşil alanı artırmak, üstün hafızada yüzde 9’a varan iyileşme sağlayacaktır.
İngiliz uzmanlara göre çalışmanın bulguları ilginç olmasına rağmen bazı sınırlamalar bulunmaktadır. East Anglia Üniversitesi’ndeki Norwich Tıp Okulu’ndan Andy Jones’a göre: “Yeşil alanlar sadece uydu görüntülerine dayanarak belirlenmiş. Ancak bu görüntüler parklar gibi kullanılabilir yeşil alanların tam bir oranını göstermemektedir. Araştırmacılar, çocukların yakınındaki yeşil alan oranını bilmektedir ancak çocukların gerçekte bu yeşil alana ne kadar temas ettiğini bilmemektedirler. Ayrıca araştırmacılar, annelerin eğitim seviyesini belirtmemiştir. Ailenin karakteristik özellikleri de gözlemledikleri örüntüleri anlamakta yardımcı olacaktır.”
Sheffield Üniversitesi’nde Alan Yönetimi, Ekoloji ve Dizayn alanında ders vermiş olan Doktor Ross Cameron ise, “Yazarların belirttiğine göre hava kirliliği ve yeşil alan arasında bir neden-sonuç ilişkisi bulunmaktadır: düşük hava kalitesi dikkatsizliği artırır ve bilişsel faaliyeti azaltır. Bu ilişkinin ise bulgularının sadece bir kısmını açıkladığını belirtmişlerdir. Sosyoekonomik öğeler dikkate alınmış olmasına rağmen, bazı ek etkiler göz önüne alınmamıştır – anne babanın akıl sağlığı gibi. Örneğin, daha fakir mahalleler daha yeşildir ancak sağlık problemleri daha fazladır. Anne babaların üzerindeki bu etkiler, çocuklarının eğitimsel performanslarını da etkileyebilir.”
Altın madeni şirketlerinin göz diktiği, köylülerin sondaj çalışmaları ve doğa talanına karşı yaşamı savunmak için direndiği Kazdağları’nda şimdi de termik santral tehlikesi baş gösterdi. Taşzemin İnş. Madencilik Enerji Üretim San ve Tic AŞ., Çanakkale’nin Yenice ilçesine bağlı Çırpılar köyünde termik santral kurmak istiyor. Çırpılar Termik Santrali, Kül Depolama Sahası, IR:60 Ruhsat Numaralı Kömür Saha, Kireçtaşı Ocağı ile Kırma Eleme Tesisi projesi için ÇED süreci başladı.
Kurulu gücü 200 megavat olacak termik santral, kül depolama alanı, kömür ve kireç taşı ocağının planlandığı yaklaşık bin hektarlık alan, Yenice’nin Çırpılar, Kovancı, Boynanlar, Suuçtu ve Öğmen köylerinin arasında kalıyor. Fıstıkçamı, kızıl meşe ağaçları ve tarım arazileriyle kaplı ruhsat sahasının etrafında göletler, akarsular, kuru dereler ve çok sayıda kuyu yer alıyor. Termik santralin soğutma suyu olarak Gönen Barajı’na kadar uzanan bu havzadaki su kaynakları kullanılacak. Köylünün içme ve sulama suyu bitince yeni kuyular açılacak.
Yirmi beş yılda 65 milyon ton kömür
Projenin Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) başvuru dosyasında yer alan bilgilere göre, Kazdağları’nın eşsiz doğasında, köylülerin yaşam alanlarının ve su kaynaklarının tam ortasında yirmibeş yıl boyunca açık ocak işletmeciliğiyle 65 milyon ton kömür çıkarılacak. Toprağı oyarak çıkarılan kömür, termik santralde yakıldığında yılda bir buçuk milyon ton kül oluşacak. Yılda 465 bin ton cüruf, proje sahasındaki kül depolama alanında toplanacak. Kazdağları’nda hakim rüzgarların etkisiyle o küller Yenice’den Çanakkale’ye, Edremit Körfezi’ndeki zeytinliklerden, Balıkesir’e kadar savrulacak.
Çırpılar Termik Santrali’nin yapılmak istendiği alan, birinci derece deprem kuşağında kalıyor. Sınırında yaban hayvan yetiştirme alanları yer alıyor. Açık ocak işletmeciliğiyle kömür çıkarılırken katledilecek, ağaçları kesilecek, temiz havası küllerle ve zehirli gazlarla, asit yağmurlarıyla gittikçe kirlenecek proje sahası Kazdağları Milli Parkı’na da çok yakın. Çan Termik Santrali’nin olumsuz etkileri Kazdağları’nın göknarlarını ve kestane ağaçlarını kurutmaya başlamışken, kanser vakaları artarken yeni bir termik santral projesi bölgede tedirginlik yarattı. Bundan bir yıl önce de gündeme gelen projenin ÇED toplantısı 25 Haziran Perşembe günü saat 12.00’de Çırpılar köy kahvehanesinde yapılacak. Toplantıya çevre köylerin yanı sıra Çanakkale, Balıkesir ve Edremit Körfezi’nden de yaşam savunucuları katılacak.
Prof. Dr. Savaş, “Çırpılar Termik Santrali’nin proje sahası Kazdağları Milli Park sınırı”
Çanakkale Çevre Platformu Dönem Sözcüsü Prof. Dr. Türker Savaş, termik santrallere, altın madenciliğine, doğayı ve yaşam alanlarını katleden tüm projelere karşı mücadelenin devam ettiğini söyleyerek Yenice’deki süreci Yeşil Gazete için değerlendirdi.
Prof. Dr. Savaş, “Çırpılar Termik Santrali’nin proje sahası Kazdağları Milli Park sınırı. Orada yapılacak bir termik santral Kazdağları’nı, oradaki doğal yaşamı, eşsiz havasını, endemik bitki türlerini muhakkak olumsuz etkileyecek. Su kaynaklarından soğutma suyu kullanımı, ısınan ve kimyasal karışan suyun derelere deşarjı, savrulacak küller, açık ocakta kömür çıkarmak başlı başına bir doğa talanı. Küresel ısınmaya karşı 2050 yılına kadar karbondioksit emisyon kotasını aşmamamız için termik santrallerin yapılmaması, temiz enerji kaynaklarına yönelinmesi gerektiği konusunda raporlar var. Öte yandan Karabiga kıyılarında yeni termik santraller kurmak, var olanların kapasitesini arttırmak istiyorlar. Son olarak Çan Termik Santrali’ni büyütmek için başvurdular. Toprak koruma kurulundan olumsuz kurum görüşü alınmasına rağmen bu konu hukuksuz bir şekilde tekrar kurula geldi ve oy çokluğuyla kabul edildi. Ziraat Mühendisleri Odası Çanakkale Şubesi konuyu Çanakkale İdare Mahkemesi’ne taşıdı. Karabiga kıyılarında ve Kazdağları’nda yeni santraler için başvuruyorlar. Termik santrallere karşıyız ve köylülerle birlikte sonuna kadar mücadele etmekte kararlıyız” dedi.
Suriye’deki çatışmaları takip eden ve Beşar Esad karşıtı gruplara yakınlığıyla bilinen Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) militanlarının ülkenin doğusundaki antik kent Palmira’ya mayın ve bombalar döşediğini ifade etti.
Palmira’yı Mayıs ayında ele geçiren IŞİD’in amacının antik kalıntıları yok etmek mi, yoksa olası saldırılara karşı tedbir almak mı olduğu bilinmiyor.
Devlet Başkanı Beşar Esad’a bağlı güçlerin Palmira dışında toplandığı ve kısa süre içerisinde kenti geri almak için bir askeri harekatın başlayabileceği yönünde bilgiler geliyordu.
Gözlemevi’nin kurucusu Rami Abdurrahman, son üç gün içerisinde Palmira’nın modern kent bölgesinde çatışmaların başladığını ve son üç günde en az 11 kişinin öldüğünü söyledi.
IŞİD geçen ay Palmira’yı ele geçirdiğinde Roma İmparatorluğu’ndan kalma harabelerin de yok edilebileceği endişesi doğmuştu.
Örgüt daha önce Irak’taki Nimrud antik kentinde büyük bir tahribata neden olmuştu.
Ancak şu ana kadar IŞİD’in Palmira’da herhangi bir yıkım gerçekleştirdiğine dair herhangi bir bilgi gelmiş değil.
‘Şehri rehin aldılar’
Suriye’nin Eski Eserler Müdürü Mamun Abdülkerim Reuters haber ajansına yaptığı açıklamalarda Palmira’ya mayın ve bomba döşendiği yönündeki haberler için “Doğru gibi gözüküyor” dedi.
Abdurrahman, “Şehri rehin almış durumdalar. Durum büyük bir tehlike arz ediyor” dedi.
Palmira antik kenti Başkent Şam ve yoğun çatışmaların devam ettiği Der Zor kenti arasında stratejik bir noktada yer alıyor.
Enerji Birliğinden Sorumlu Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkan Yardımcısı Maros Sefcovic, üye ülkelerin enerji ihtiyaçlarını hangi kaynaktan çeşitlendirdiğine müdahale edilmediğini belirterek, “AB yolundaki Türkiye’nin, Akkuyu Nükleer Santrali inşaatında AB hukukuna uymasını bekliyoruz” dedi.
Sefcovic, Avrupa Parlamentosunun (AP) Türkiye Raporu’nda Santrali ile ilgili yer alan değerlendirmelere ilişkin soruları yanıtladı.
AB’ye üye olmak isteyen Türkiye’nin, Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu ile yapılan anlaşma ve mevzuatlara uymasının beklendiğini belirten Sefcovic, söz konusu nükleer santral için yüksek derecede güvenlik önlemlerini sağlayacak yasal çerçevenin geliştirilmesinin gerekli olduğunu kaydetti.
Avrupa Komisyonu olarak Santrali yapım sürecini takip ettiklerini ancak santralin uygunluğu ile ilgili taraf olamayacaklarını dile getiren Sefcovic, santralle ilgili sismik değerlendirme ve çevre raporlarının da dikkatle izlendiğini söyledi.
Sefcovic, AB’nin üye ülkelerin enerji ihtiyaçlarını hangi kaynaktan çeşitlendirdiğine müdahale etmediğinin altını çizerek, çevresel etki değerlendirmesi yönergeleri öncülüğünde nükleer enerjiyi kullanan ülkelerin yüksek standart, radyolojik korunma ve atık yönetimine azami önem gösterdiğine işaret etti. Sefcovic, “Türkiye’den de bunu bekliyoruz” dedi.
AB yolunda ilerleyen Türkiye’nin de AB hukukuna uymasının beklendiğini söyleyen Sefcovic, “AB’ye üye ülkelerin egemenlik haklarından biri, hiç şüphesiz hangi enerji kaynağından enerji elde edeceğine karar verebilmeleridir, bunu da AB kanunlarını uygulayarak yapmalarıdır” diye konuştu.
AP’nin 10 Haziran’da açıkladığı Türkiye Raporu’nda Akkuyu Santrali’nin inşa edileceği yerin deprem riski taşıdığı ve deprem olması halinde sadece Türkiye’yi değil, bölge ülkeleri ve Kıbrıs’ın da tehlikeye maruz kalabileceği kaydedilmişti.
Türkiye’nin kömür yatırımlarına verdiği ayrıcalıkların önüne hiçbir şey geçemiyor. 2012, Türkiye’de 50 yeni kömürlü termik santral hedefiyle “Kömür Yılı” ilan edilmiş, bedelsiz dağıtımın etkisiyle konutlarda daha uygun fiyatlı olduğu gerekçesiyle kömür kullanımı artmıştı. Hızlı kentleşmeyle enerji verimliliği gözardı edilirken, ağırlığı sanayide olmak üzere son 10 yılda kömür kullanımı yüzde 200 yükseldi.
Kömüre bu kadar yoğunlaşmanın ardındaki yerli kaynak kullanımı iddiası da çöktü. Kömürden enerji üretiminde ithal kömürün payı giderek artıyor. TEİAŞ rakamlarına göre, 2014 sonu itibariyle 23 adet taşkömürü ve linyitle çalışan, dokuz adet de ithal kömürle çalışan termik santral var. Kurulacak 80 yeni santralle Türkiye, dünyada Çin ve Hindistan’dan sonra kömürlü termik santrallere en çok yatırım yapan üçüncü ülke olacak. Bunların önemli bölümünün ithal kömürle çalışacağını söylemeye gerek yok.
Türkiye’nin sera gazı emisyonları 1990-2012 arası yüzde 133,4 artarak rekor kırdı. “Kömürü Finanse Etmek” raporuna göre, termik santrallerde yakılan kömürden kaynaklı sera gazı emisyonları aynı dönemde yüzde 219 arttı. Türkiye’nin atmosfere bıraktığı her beş karbondioksit gazından biri termik santrallerden kaynaklandı. Bu hâliyle, kömür enerjiden çok kirlilik üretiyor.
Bu santraller ağırlıklı olarak nerelerde? Çanakkale’de ikisi Biga’da, biri Çan’da olmak üzere üç santral işletmede. İnşa hâlindeki Cengiz Holding ve Alarko’nun ortak projesi Cenal için, ÇED sürecinin projeyi dörde bölerek geçiştirilmeye çalışılması hâlâ hafızalarda. İşletmedeki 1600 MW’lık kurulu güç dışında sadece Biga’da proje aşamasında olan toplam kurulu gücü 7500 MW’lık altı termik santral planlanıyor. Dördü ÇED olumlu kararı almış, ikisinin ÇED süreci devam ediyor. Çanakkale’de toplam planlanan kurulu güç 10 santral ile 12 bin MW.
Zonguldak Bartın’da sekiz termik santralle 8000 MW’ın üzerinde kurulu güç planı var. Burada farklı sorunlar yaşanıyor. Henüz ÇED ve izin süreçleri tamamlanmamış bir termik santralden elektrik taşıyacak iletim hattının yapımına başlandı. İletim hattı, Zonguldak ve Bartın’da 1,5 milyon metrekarelik orman alanını etkileyecek. İletim hattının ÇED raporuna göre 43 bin ağacın kesilmesi sözkonusu. Aslında, bu iletim hattının Sinop’ta yapılmak istenen nükleer santralden gelecek elektrik için hazırlandığı iddiaları var.
Adana Yumurtalık’ta 1200 MW’lık işletmede olan bir santral mevcut. Tufanbeyli, Yumurtalık ve Ceyhan’da olmak üzere üç adet kömürlü termik santral için üretim lisansı verilmiş. 12 tanesi üretim lisansı, ön lisans değerlendirme ya da ÇED sürecinde. Toplamda 11 bin 700 MW’lık 15 santral proje aşamasında. Mersin, Adana, Erzincan ve İskenderun bölgesinde sayı 20’yi, planlanan kurulu güç 17 bin 300 MW’ı buluyor.
Yumurtalık’ta Fransız GDF Suez’in ithal kömürle çalışacak termik santral planı var. GDF Suez, aynı zamanda Japon Mitsubishi ile Fransız Areva’nın Sinop’ta planlanan nükleer santralin de işletmesini gerçekleştirecek. Şirketin dünyanın farklı yerlerinde fosil yakıt yatırımları var. Özellikle son dönemde Güney Afrika’daki kömür yatırımı protestolara sebep oluyor. Projenin iptaline ilişkin Fransız çevre örgütlerinin de desteklediği bir kampanya yürütülüyor.
Bu arada GDF Suez, 24 Nisan’da adını Engie olarak değiştirmiş. İsmin Engie olarak değiştirilmesi Temmuz’da hissedarların onayına sunulacak. Şirketin bir diğer önemli girişimi ise Aralık ayında yeni bir iklim anlaşmasının beklenmesi açısından tarihî öneme sahip Paris’te yapılacak COP21 İklim Zirvesi’ne sponsor olması. Fransa’nın baş kirletici şirketlerinden birinin üstelik de fosil yakıt yatırımlarını geri çekme kararı alan ilk Avrupa başkenti olan Paris’teki zirveye sponsor olması epey ironik…
Türkiye’nin yerli enerji kaynağı diye yola çıktığı serüvende geldiği yer, iklim değişikliği ile mücadele edeceği yerde fosil yakıtları teşvikle birlikte dışa bağımlılığı yükselten ve yabancı şirketlere ve ithal kömüre açılmış bir piyasa…
Diyarbakır bir ilke hazırlanıyor. Ağustos ayı içerisinde açılması planlanan Büka Barane Ekolojik Yaşam Kütüphanesi‘ni kütüphanenin fikir babası Sergen Sucu‘ya sorduk.
Herşey iki hafta kadar önce Sucu’nun uzun zamandır aklında olan ekoloji kütüphanesi fikrini arkadaşlarına açması ile başlamış, gerisi de her iyi fikirde olduğu gibi çok hızlı bir biçimde gelişmiş.
Sergen Sucu
Sergen, kurulmasını planladıkları ekoloji kütüphanesini, “Ekoloji ve siyaseti, her açıdan ekolojiye bakış açıları ve doğal yaşamı içinde barındıran halkın ücretsizce ulaşabileceği bir kütüphane” şeklinde tanımlıyor.
Ekoloji odaklı yayınlar yapan Yeni İnsan Yayınevi ve Sinek Sekiz Yayınevi ile görüştünüz mü şeklindeki sorumuzu ise Sergen, “Yeni İnsan ile irtibat kurduk, ellerindeki tüm yayınları bizimle paylaşacaklarını ilettiler. Sinek Sekiz Yayınevi ile ise henüz bir iletişim sağlayamadık. Sizin kanalınızla ekoloji kütüphanesine onların da destek verebileceklerini düşünüyoruz” diyerek yanıtlıyor.
Ekoloji Kütüphanesine bağışlarınız için
Diyarbakır Merkez Yenişehir ilçesine bağlı Ofis semtinde hayat bulacak Büka Barane Ekolojik Yaşam Kütüphanesi’ne elinizde bulunan ekolojiye dair kitap/dergi/broşür vbn her tür yayını gönderebileceğiniz adres ise, Diyarbakır Kayapınar Peyas Mahallesi Altın 4 Sitesi G Blok No 3. Bunun dışında Sergen Sucu’ya 0507 153 43 87 numaralı telefondan ulaşarak her türlü sorunuzu yöneltebilir, kütüphane ile ilgili merak ettiğiniz konular hakkında bilgi edinebilirsiniz.
Bu kütüphanede yalnız kitaplarla ekolojinin ve doğal yaşamın perpektif ve teorileri bulunmayacak diyor Sergen ve ekliyor, “Aynı zamanda atölyelerle bu anlatımların pratiklerinin sergilenip dersliklerinin yapılacağı çok amaçlı bir ekoloji öğretisi olup yaşamın her alanına ekolojik bir perspektifle bakmanın, doğal kıyımın, talanın ve sermayenin karşısında durabilecek mücadeleyi büyütecek derin bir seçenek olmasını amaçlıyoruz”
Tiyatro Boyalı Kuş‘un genel sanat yönetmeni ve Ezilenlerin Tiyatrosu Merkezi Türkiye‘nin kurucusu Jale Karabekir‘in “Türkiye’de Kadınlarla Ezilenlerin Tiyatrosu: Feminist Bir Metodolojiye Doğru” başlıklı kitabı, Mayıs ayında Agora Kitaplığı tarafından yayımlandı. Yazar, Brezilyalı tiyatro insanı Augusto Boal‘ın geliştirdiği Ezilenlerin Tiyatrosu (ET) tekniğini en iyi bilen tiyatroculardan biri olması yanı sıra, yüksek lisansını da kadınlarla ET çalışmaları üzerine yapmıştı.
Jale Karabekir son günlerde, Türkiye’de de giderek ilgi gören bu teknikle tanışmak veya kendini geliştirmek isteyenlere yönelik olarak, Ezilenlerin Tiyatrosu Merkezi Türkiye tarafından 2-5 Temmuz‘da Adatepe Taşmektep’teEzilenlerin Estetiği atölye çalışmasının hazırlıklarını yürütüyor. Bu çalışmalar sürerken başarılı tiyatro insanı ile yeni kitabı ve Ezilenlerin Tiyatrosu üzerine konuştuk.
Kitapta üç düzlem var. Ezilenlerin Tiyatrosu, kadınlar ile Ezilenlerin Tiyatrosu ve feminist metodoloji. Bunun ilkinden başlayalım. Ezilenlerin Tiyatrosu nedir? Bu öyküyü bize anlatır mısın?
Ezilenlerin Tiyatrosu, Brezilyalı Augusto Boal’ın yaşam hikâyesi ile birlikte gelişir. Aslında Portekizli olan Rio’da yaşayan orta halli bir fırıncının oğludur. Biz onu tiyatro yönetmeni, yazar ve siyasetçi olarak bilsek de, aslen kimya mühendisliği okumuştur. Okulu bitirince ailesinin maddi desteğiyle New York’a gider ve Columbia Üniversitesi’nde petrol mühendisliği alanında yüksek lisans yapar. Boal otobiyografisinde her göçmen ailede görülebildiği gibi kendi anne-babasının da evlatlarının doktor ya da mühendis gibi itibarlı bir mesleğe sahip olmasını istediğini söyler.
Ancak Boal, tiyatro bölümünden de dersler almaya başlar ve oyun yazmaya eğilir. Elbette 1950’lilerin muhteşem New York’unda Writers’ Group ve Actors’ Studio gibi çeşitli oyuncu ve yazar camialarına girmeye başlar. Birçok insanla tanışma fırsatı da bulur. Arthur Miller ve Richard Schechner bunlardan bir kaçı… Bu bağlantılarını kullanarak röportajlar yapıp Brezilya’ya göndererek para kazanmaya çalışsa da ya da başka bazı işlerde çalışıp hayatta kalmaya gayret etse de, sonunda parası tükenir ve Brezilya’ya geri döner. Boal ülkesine döndüğünde mühendislik yapmaya devam ederse asla tiyatroya geri dönemeyeceğini fark ettiğini söyler. Dedektiflik öyküleri çevirmeye başlayıp mühendislikle bağlarını tamamen koparır. Bu esnada Arena Tiyatrosu adında yenilikçi Brezilya tiyatro topluluklarından birine katılıp, Küba öncesi kaynayan bir coğrafyanın genç yönetmenlerden biri olur.
Augusto Boal
O dönemi hatırlamak istersek… Paulo Freire gibi farklı bir eğitimin mümkün olabileceğini iddia eden, dahası, ezilenlerin pedagojisine dair teori ve pratikleri geliştirmiş isimlerin faal olduğu bir dönemin Güney Amerikası’ndan bahsediyoruz. Halkın bilinçlendirilmesine odaklanmış bir dönem bu. Düşünün ki, Brecht hâlâ hayatta ve halkları etkileme gücü sürüyor. Boal’ın teatral yaşamında ise, birçok farklı yapım ve birçok farklı biçimin denendiği bir dönem bu. Ancak Boal’ın en önemli ayması sanırım konu ettikleri oyunlarla seyirciler arasındaki çelişki. Çünkü halkın ve işçinin sorunlarını oyunlaştırdıkları bu dönemde, sahnede köylü ve işçi kıyafetli oyuncuları seyredenler orta sınıf bir kitle. Bu da Boal’ın aklında birçok soru açıyor. Böylece Arena Tiyatrosu kırsala turneler düzenlemeye başlıyorlar, gerçek halkı ve seyirciyi aramak adına. Kente döndükleri dönemde de diktatörlüğün baskı ve sansürüyle karşılaşıyorlar. Oyunların yasaklanmaya başladığı bir dönem. Ancak tiyatrocular bu yasakları da aşmayı bir süre beceriyorlar. Oyunun şu şu tiyatroda sahneleneceğinin genel bilgisine karşılık, oyunun başlamasından mesela yarım saat kala, oyunun başka bir tiyatroda, adreste olacağı bilgisi veriliyor seyirciye gizli gizli. Polisi şaşırtmaca taktiği. Polis yasaklayacağı oyunun oynandığı tiyatroya geldiğinde bomboş bir tiyatro salonu buluyor.
On yıllarca sonra icat edildiğini sandığımız “Flash Mob” (İng. Ansızın eylem) gibi yani?
Evet, aynen! En azından başlarda bu böyle ilerliyor. Bu eğlenceli bir hal alıyor gibi görünse de, tabii polis de bir süre sonra bu durumun farkına varıyor. Bunun üzerine Boal Gazete Tiyatrosu’nu geliştiriyor. Bu da tamamen doğaçlamaya dayalı, gazetedeki haberleri oynamaya odaklanmış, spontan ve sahneye ihtiyacı olmayan bir tiyatro biçemi. Bunlar Brezilya Tiyatrosu için büyük bir yenilik tabii! Daha sonra Boal da tutuklanan kişiler arasına giriyor. Uzun dönem işkence görüyor. Bu noktada New York kökenli dostluklar devreye giriyor. Miller ve Schechner’in kampanya çabalarıyla tutuksuz yargılanması sağlanıyor, hapisten çıkıyor ancak yurtdışı yasağı getiriliyor Boal’a. Ona rağmen bir Avrupa turnesi için özel izin de veriliyor. Sınır kapısındaki bir memur belki de Boal’ın hayatını kurtarıyor… Döndüğünde tutuklanacağı belki de öldürüleceği bilgisini sızdıran görevli özetle şunu diyor: “Git! Dönme! Biz ikinci kez tutuklamayız. Öldürürüz!” Yine de döneceğine dair taahhütname imzalatıyor ama elbette Boal mesajı alıyor ve dönmüyor. Arjantin’e gidiyor ve sürgün hayatı başlıyor. Ne yazık ki, kendisi ile birlikte gelen eski eşi geri dönme kararı alıyor ve dönüşünden üç gün sonra öldürülüyor. Ülkesine dönmeyen Boal de vatandaşlıktan çıkarılıyor.
Tiyatro Boyalı Kuş’un genel sanat yönetmeni Jale Karabekir
Brezilya’da bu vahşi olayların gündeme geldiğinde 1971 yılındayız. Arjantin’de de durum pek parlak değil aslında. Zaten tek bir ülkeye de bağlı kalmıyor Boal. Peru ve Ekvador’a da geçiyor bir süre. Güney Amerika’daki politik durum iyiden iyiye kötüye gidince Avrupa’ya yerleşmek zorunda kalıyor. İlk önce Portekiz daha sonra da Fransa’da yaşıyor. Avrupa’daki uygulamalarında Boal, bireylerde dışsal ezilmenin etkilerinin Güney Amerika’ya kıyasla sınırlı olduğunu görüyor. Brezilya’da sokaklarda olan polisleri Avrupa’da göremeyince “Nerede bu polisler?” sorusunu yöneltiyor. Bulduğu yanıt “İnsanların kafasında!” oluyor ve “Kafadaki Polis” ile “Arzu Gökkuşağı” adındaki terapötik yöntemleri de Avrupa’da geliştiriyor.
Vatandaşlığını yeniden kazanması ile Brezilya’ya geri dönünce İşçi Partisi kendisine milletvekilliği teklif ediyor ancak politikacı değil politik tiyatrocu olmayı tercih ederek Rio Ezilenlerin Tiyatrosu Merkezi’ni kuruyor. Ama daha sonra Parti’nin ısrarlarıyla Rio meclis üyeliğine seçiliyor.
Ezilenlerin Tiyatrosu nasıl ortaya çıkıyor? Yöntemleri neler?
Tüm bu hareketlilik içinde Boal, ezilenler için değil, ezilenlerin kendisinin kendisi için yaptığı Ezilenlerin Tiyatrosu’nun teori ve pratiğini geliştiriyor. Ama bunu masa başında ya da zihninde hayal ederek değil, gerçekten seyirciden gelen tepki ve eleştirilerle ve pratiklerle geliştiriyor. Bence en önemli ve anlamlı nokta bu. Kitapta bu aşamaları elimden geldiğince aktarmaya çalıştım.
Ortak ezilme ve baskının irdelendiği ve tiyatro yoluyla karşı çıkılma pratiklerinin arandığı, deneyimlendiği bir tiyatrodan bahsediyoruz. O nedenle daha çok homojen topluluklarla çalışılmasında fayda var. Grup çalışmalarında “imge” dediğimiz donmuş karelerden yola çıkıyoruz. Sözle değil daha çok bedensel ifadeyi tercih ediyoruz ilk başta. Bu imgeler yaşananlara dair hissedilenleri resmeden donmuş heykeller aslında. Atölyelerde, bu imgeler bir dizge içinde oluşurken, ortak kararlar doğrultusunda yavaş yavaş bir hikâyeye dönüşüyor. Örneğin, bir kadının evinde şiddet görmesi gibi… Bu şekilde doğaçlamalarla kısa bir “forum oyunu” ortaya çıkıyor.
Jale Karabekir, Forum Tiyatrosu çalıştığı İstanbul Tabip Odası hekim grubuyla birlikte
Forum oyunlarının en ilginç yanı öyküdeki çatışmanın doruk yaptığı noktada oyunun bitmesi. Oysa alışılagelmiş tiyatroda çatışma ortaya çıktıktan sonra çözülür ve oyun biter. Forum Tiyatrosu’nda ise çözülme yaşanmadan oyun bitiyor. Bu 5-10 dakikalık kısa oyundan sonra “joker” tabir edilen bir kişi sahneye çıkıyor ve seyirciyle bir diyalog başlatarak, başkahramanın ne yaparsa içine düştüğü durumdan kurtulabileceği soruyor. Gelen yanıtlardan sonra joker, yanıt verenlerin başkahramanın yerine geçerek oyuna istedikleri yerden devam etmelerini, mücadele etmelerini ve bu şekilde önerilerini denemelerini yani oynamalarını istiyor. Bu noktada seyircinin tiyatrosu başlıyor. Konuşmak önemli ama eyleme gelindiğinde konuşulanların gerçekte nasıl işleyip işlemediği görülebiliyor. Bu nedenle, Boal, Forum Tiyatrosu’nun güvenli bir prova alanı sağladığını söylüyor.
Peki biraz da kitabından bahsedelim. Nasıl bir kurgusu var?
Kitap yedi bölüm, giriş ve eklerden oluşuyor. Ancak tüm bölümleri birbirinden farklı içerikler sunmakla birlikte verilen sırada okunması gerekmiyor. Bu nedenle bir “okuma seçenekleri” bölümü de ekledim. Bölümler arasında sadece olması gerektiği kadar bağlantı kurdum.
Birinci bölümde Boal’ın hayatıyla iç içe geçmiş halde Ezilenlerin Tiyatrosu, “Nedir?”, “Nasıl yapılmıştır?” ve “Nasıl ortaya çıkmıştır?” gibi sorulara yanıt vermeye çaıştım. Ayrıca kadınlarla yapılan çalışmalara ve Hindistan’daki Jana Sanskriti topluluğu gibi örnek çalışmalar da bu bölümde ele aldım.
İkinci sırada gelen bölüm “Kadınlar için Eğitim” adını taşıyor ve kitabın temel bağlamını tanımlıyor. Tazminat’tan günümüze kadar ülkemizde kadınlar için eğitimin nasıl tahayyül edildiğini araştırıyor. Buradan yola çıkarak, Türkiye’de kadınlarla Ezilenlerin Tiyatrosu yapıldığında hangi bağlam üzerinden düşünmek gerektiğini yorumluyorum. Çalışmalar bir toplum merkezinde yürütüldü. Bu nedenle günümüzde değişen sosyal hizmetler uygulamaları ve toplum merkezi gibi yapıları da bu bölümde inceliyorum.
“Feminist Metodoloji” üçüncü bölümde sunuluyor. Önce, feminist ve “queer” felsefe kuramcısı Judith Butler’ın “performatiflik” teorisi ile Ezilenlerin Tiyatrosu’nun ilişkisini kuruyorum. Bu ilişki bize feminist bir araştırma yöntemi sunuyor. Önerilen feminist metodoloji, ayrıca, özellikle ikinci dalga feminizmde eğitimin yerine tercih edilen bilinç yükseltme çalışmasının da bir tekniği olarak kullanılabiliyor.
Her ne kadar bölümlere numara vermesem de dördüncü sırada gelen bölümde, alan çalışmamı anlatmaya başlıyorum. Okmeydanı Toplum Merkezi’nde yapılan mülakatlar ve diğer etkinlikler ile yapılan Forum Tiyatrosu gösterilerine bu kısımda yer veriyorum. Kadınların çalışma esnasında içinde oldukları mekânı (toplum merkezini) ve bu eğitim söylemini nasıl tahayyül ettiklerini de inceledim. Bu incelemeleri, katılımcı kadınların sözleri eşliğinde anlatıyorum. Kitabın ek bölümlerinde, Okmeydanı ile geliştirdiğim deneyimleri tamamlayıcı nitelikte olan fakat daha sonra yürütülmüş çalışmalara yer veriyorum.
Ezilenlerin Tiyatrosu uygulamaları için nasıl bir yöntem izlediniz? Çalışmalarda nasıl bir rolünüz oldu?
Forum Tiyatrosu’nu az önce anlattığım gibi uyguluyoruz. Biz de oyun ve egzersizleri bilen ve katılanlara bu yönde rehberlik edebilecek deneyime sahip taraf olarak “kolaylaştırıcı” olarak tanımladığımız bir rolde yer alıyoruz. Çünkü toplulukların ve benim deneyimimde kadınların kendilerini ifade etmesi, kendilerine uygulanan baskı ve ezmenin kişiye özel değil ortak bir durum olduğunu fark etmeleri için bir dizi egzersiz ve oyunlardan geçiyoruz. Bu noktada kolaylaştırıcı bir misyonumuz var, asla yönetmek, liderlik etmek değil, diğer birçok drama çalışmasında olduğu gibi. Oyunların çıkartılması, imgelerin oluşturulması tamamen katılımcıların yaratıcılığı ile onların içinden gelişiyor.
Tiyatro Boyalı Kuş’un kurucusu olarak on beş yıldır genel sanat yönetmenliği ve birçok yapımda da reji görevini üstleniyorsunuz. Ezilenlerin Tiyatrosu ise yönetmensiz bir yapıya sahip. Jale Karabekir olarak bu farklı deneyimden nasıl besleniyorsunuz?
Tiyatro Boyalı Kuş’ta da yönetmenlik kelimesini kullanmaktan hiç hazzetmem. Genelde hep rejiyi kullanırım. Ezilenlerin Tiyatrosu’ndan öğrendiğim bir nokta bu sanırım. Bir yönetimden öte, birlikte yaratma, birlikte deneyimlemeyi odakta tutmaya çalışıyoruz. Reji ise ses, söz, müzik, hareket, mizansen, ışık, metin, dramaturji vb. teatral her şeyi bütüncül görebilme yetisi ve görevi. Tiyatro Boyalı Kuş’taki çalışmalarımız üçe ayırdığım bir bütünün parçaları aslında. İlk olarak ana akım tiyatronun dışında seyreden profesyonel oyuncularla çalıştığımız bir alternatif tiyatro çizgimiz var, ki bu ilk parçayı oluşturuyor. İkincisi, feminist dramaturji uygulayarak gönüllülerle yürüttüğümüz okuma tiyatrosu çalışmalarımız var. Üçüncüsü ise, bu kitaba da konu olan Ezilenlerin Tiyatrosu. Dolayısıyla hepsi birbirini bütünlüyor. Üçünden birinin eksik olması Jale olarak beni eksik kılardı. Bu nedenle yarattığımız bu dengeyi ben çok seviyorum.
Ana akıma karşı profesyonel bir alternatif tiyatronun önemini vurgulamalıyım. Örneğin Hamlet’te Ophelia’nın geçiştirilen ölümünü, biz, ana konu olarak ele alabiliyoruz. 2010 yılındaki Ophelia’yı Kim Öldürdü? adlı oyunumuz buna bir örnek. Bu eleştirimizi performatif bir oyun kurarak verebildik. Her şeyi forum ya da okuma tiyatrosu ile aktarmamız mümkün değil. Okuma tiyatrosunda yarı profesyonel ya da amatör ekiplerle çalışıyoruz. Daha sade bir oyunculuk kullanırken dramaturji çalışmasını da birlikte yapabiliyoruz. Son olarak Ezilenlerin Tiyatrosu’nda da tiyatroyla, insanlarla ve kendinle ilgili o kadar çok şey öğreniyorsunuz ki…
Ezilenlerin Tiyatrosunu yıllardır araştıran ve uygulayan bir isimsiniz. Bu çalışmalar katılanlarına neler kazandırabilir?
Birinci olarak Ezilenlerin Tiyatrosu sosyal değişimi hedefler. İkincisi, ezilenlerin özgürleşmesini amaçlar. Bu da sadece bireysel farkındalık ile oluşamaz. Bir yandan da Ezilenlerin Tiyatrosu insanlara bir reçete de sunmuyor. Şu veya bunu yaptığınızda şunlar olur gibi bir formül sunmuyor. Zaten Forum Tiyatrosu’nu yaptığınız insanlarla, o seyirciyle, o günle hatta o an ile ilgili her şey. Başka bir zaman, mekanda, farklı insanlarla sonuçlar tamamen farklı olabilir. Tiyatronun yaşayan doğası ile de ilgili bir şey bu. Aynı oyunu aynı kişilerle başka bir mahalleye götürdüğünüzde bambaşka sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Bu da araştırmak istediğim başka bir konu zaten.
Boal, “Ezilme monologla başlar”, diyor. Geleneksel tiyatroda Brecht ya da Shakespeare’den bir eser izlediğinizde verilen otorite onlardır ve mesaj bellidir. Oyuncular da bunu en iyi şekilde canlandırmaya çalışır. Boal bunu bir monolog olarak yorumluyor ve bu ilişkiyi diyaloğa çevirmemiz lazım diyor. Forum Tiyatrosu’nda seyircinin yerinden kalkıp oynayabilmesi, oyuna müdahale edebilmesi, katılması, kendi oyununu yazması tamamen bu diyaloğu geliştirecek süreçler. Ama Forum Tiyatrosu da her şeyi çözemez. Her konu da Forum Tiyatrosu’na uygun olmayabilir.
Boal seyirciyi aktive etmeye, bir şeyleri değiştirebileceğini kendisine göstermeye ve dahası buna hakkı olduğunu hissettirmeye odaklanıyor. Dolayısıyla sadece belli bir sorunun çözülmesinden ziyade, seyircinin yerinden kalkmasıyla birlikte hayatında bir şeyleri değiştirmeye başlamış olduğuna vurgu yapıyor. Seyircinin sahneye çıkıp sonuç elde edemese bile bir akışı değiştirebileceğini hissetmesi dahi çok önemli.
Bunların yanı sıra, “Yasama Tiyatrosu” dediğimiz yöntemi ile ezilenlerin tiyatrosunun çok somutlaşmış işlevsel çıktılarından da bahsedebiliriz. Boal’ın geliştirdiği bu biçimde belli bir mahalle ya da bölgenin somut sorunları Forum Tiyatrosu ile inceleniyor. Ortaya çıkan öneriler bir avukat aracılığı ile derlenip yasa teklifine dönüştürülerek Belediye Meclisi’ne taşınıyor. Bu yöntem ile oylanıp kabul edilmiş 19 yasa uygulaması var Brezilya’da. Kanada’nın Toronto şehrinde de bu yöntemin uygulanması sonucu yürürlüğe girmiş yasalar var. Portekiz’de… Bunlar doğrudan demokrasi örnekleri de aslında. Ülkemizde bu tarz uygulamaların olabilmesi için ise belediyelerin bu şekilde bir işleyişe uygun mevzuata ve anlayışa sahip olması gerekiyor elbette.
Bence en iyi örnek ise Hindistan’da. Batı Bengal’deki Kalküta’da (yeni adıyla Kolkata) kırsalda çalışan Jana Sanskriti grubu zamanla binden fazla oyuncuya ulaşan politik bir hareket haline dönüşüyor. 2009’da kaybettiğimiz Boal da kendileri için “dünyanın en iyi Ezilenlerin Tiyatrosu hareketi” demişti. Bir milyar nüfuslu bu ülkedeki patriyarkayla mücadele ediyorlar. Kendilerini öyle tanımlamasalar da ben onları feminist olarak görüyorum. Her köyde kurdukları takımlar ve orada yarattıkları ayrı ayrı oyunlarla değişim yaratmış durumdalar. Köy Meclisleri ile ilişkileri var. Tüm üyeleri de birbirini, aile ilişkilerine varana kadar tanıyor. Hepsinin birbirlerinden haberdar oldukları, paylaşımın, dayanışmanın kuvvetli olduğu bir komün sistemleri var. Açıkçası benim de belki de tek inandığım komünler. Bunun için nedenlerim de çok…
Bu hareket, Kasım 2015’de uluslararası bir enstitüye kavuşuyor. Ben de bu enstitünün uluslararası yönetim ekibinde görev alacağım.
Gezi sonrasında da birçok forum kuruldu. Forum Tiyatrosu’nun bunlardan farkı nedir?
Gezi park forumları çok güzeldi. Belki de ilk kez vatandaşlar olarak konuşma ve dinlenme hakkımız olduğunu görebildik, hissettik. Konuşmak için herkese söz verildi, süreler verildi. Bunlar da çok önemli. Ancak daha çok “söz” aşamasında yer bulan faaliyetlerdi bunlar. Sözün ötesinde eyleme ihtiyacımız var. Tiyatro da çatışma ile eylemden oluşur. Tiyatro sadece sözden ibaret olsaydı oyunculara da rahatlıkla “radyo kafa” olarak tabir edebilirdik. Sahneye giriş bile bir eylemdir. Her şey bir performanstır, bu röportajı yaptığımız şu an benim konuşuyor sizin notlarınızı alıyor olmanız veya meşhur balkon konuşmaları gibi… Öyle ki artık konuşanları sadece ne söylediği ile değil nasıl bir performans ile söylediği ile birlikte değerlendiriyoruz. Bu nedenle söz tek başına yeterli değil ve eylem şart.
Forum Tiyatrosu da sorunu sunduğu biçimle, seyirciyi katılımcı olmak için bir bakıma provoke de ediyor. Bu nedenle, eylemsel yanı güçlü. Bizim Forum oyunlarımızda da seyircinin yerinde oturup kalkmadığı durumlar oluşmadı. Sergilenenin kendisinin, arkadaşının, akrabasının ya da komşusunun hayatında olduğunu bildiği için, seyirci, gidişatı değiştirmek istiyor, en basit tabiriyle “gıcık” oluyor ve kalkarak kendi kafasındaki çözümü deniyor. Elbette karşısındaki oyuncular hazırlıklı olduğu için bu çözümler sonuç vermeyebiliyor. Hayatta da öyle; sen babana karşı çıkıp bir söz söylüyorsan, o da sana başka bir şey söylüyor. Etki-tepki…
Türkiye’deki deneyimleriniz ve kazanımlar hakkında da detay verebilir misiniz?
İki senesi doğrudan Ezilenlerin Tiyatrosu alanında olmak üzere dört yıl boyunca toplum merkezinde çalıştım. Katılımcılar 20 – 50 yaş aralığında ve çoğu ev kadınıydı. Merkez bir süre sonra kapatılmış olmasına rağmen bu süreç sonunda katılımcı kadınların bir çoğu farklı işlere girdiler, birlikte iş kurdular vb. Forum Tiyatrosu’nun eylemliliği amaçladığını söylemiştim. Bu açıdan bakıldığında genel anlamda eylem biçimlerine ışık tutan bir yapısı da var. 2009’da haksız tahrik indirimiyle ilgili 11 ülkeye yayılmış bir imge tiyatrosu çalışması yaptık. Erkek karısını öldürüyor ve ne kadar mağdur olduğunu anlatıyordu hakime. Adalet tanrıçası da ibresini erkekten yana ayarlıyordu. Biz de dengeleri yerli yerine oturttuk, diyelim… İstiklal Caddesi’nde tramvay hattı boyunca kadına yönelik şiddet ile ilgili imgeleri sergiledik. Sonra akşam çöktüğünde fenerlerini alan aktivistler bu imgeleri aydınlattı. Böyle bir sanatsal faaliyet ile hem fener tutanı da o aktivitenin içine dâhil etmiş oluyoruz hem de İstiklal Caddesi gibi önemli bir kamusal alanda bunu sergileyerek farkındalık desteği vermiş oluyoruz. Bunun gibi performanslar eylemlilik alanında da açılımlar kazandırıyor. Forum Tiyatrosu adı üzerinde “tiyatro” olduğu için katılımcısı açısından paneller ya da konuşmalara kıyasla görece daha aktif, haz alıcı ve “eğlenceli” bir atmosfer sunuyor.
Elbette bu çalışmaların etkili olabilmesi için yapısal süreklilik ve mekân önemli. Çalışmaların kesintiye uğraması katılımcıları da alternatif arayışlara itiyor ya da demoralize edebiliyor. Ayrıca mekânlar da bir araya gelme imkanı sağlıyor. Gerekli buluşma alanlarını olmaması çalışmanın verimliliğini ciddi şekilde azaltıyor.
Ezilenlerin Tiyatrosu uygulayıcıları, kolaylaştırıcıları olarak çok azız Türkiye’de. Hele ki 70 milyonluk bir ülke için. Çoğalmamız lazım. Bunun için sürekli atölyeler, çalışmalar düzenliyoruz. Bu yaz mitolojik Kaz Dağları’nda bulunan Adatepe köyünde Taşmektep’te 2-5 Temmuz tarihleri arasında “Ezilenlerin Estetiği” başlıklı bir atölyemiz var örneğin. Ezilenlerin Tiyatrosu’nu katılımcılara aktarıp, onların kendi topluluklarında uygulamalarını sağlamak, yani çoğalmak en büyük amacımız. Bu kitabı yazmamdaki nedenlerden biri de bu zaten.
*
Bu kapsamlı röportaj için Jale Karabekir’e çok teşekkür ediyor, Adatape Taş Mektep’teki Ezilenlerin Estetiği atölyesinde başarılar diliyoruz.
Dünyanın en büyük beşinci, Avrupa’nın en büyük şehri İstanbul’un nüfusu artmaya devam ediyor. Kentsel dönüşümler, mega projeler şehrin nüfus yoğunluğunu hızla arttırıyor. 3 köprü değil 13 köprü yapılsa rahatlamayacak bir şehir havasına büründü dünya başkenti İstanbul. Özetle, İstanbul yoruldu, İstanbul artık taşıyamıyor, İstanbul kendine yetemiyor…
Taşıma kapasitesini bu kadar aşmış bir kentin insanlarının da sağlıklı gıdalarla buluşması her geçen gün daha zorlaşıyor. Fast food zincirlerinin sayısı hızla artıyor, Avm’ler kentin her yanını sarıyor, bakkalların yerini bile ulusal marketler alıyor.
Slow Food: İyi, Temiz, Adil Gıda
Tüm bu olumsuz gelişmelerden uzak ama şehrin 800 km2 lik alanını ormanlarıyla, tarım alanlarıyla kaplayan ve genelde akla beziyle ve deniziyle gelen Şile de ise durum biraz farklı. İstanbul’un oksijenini sağlayan, suyunu temin eden Şile yeni bir role soyunuyor.
İtalya’dan yayılmaya başlayan Slow Food hareketinin “İyi,Temiz,Adil Gıda ” felsesefini benimseyen bir avuç insanın bir araya gelmesiyle farklı projelere imza atılmaya başlanmış. Kendi conviviumlarını kurmakla işe başlayıp Şile’deki doğal ürünler pazarını “Yeryüzü Pazarı” olarak tescillemeyi ilk hedef olarak koymuşlar.
T.C. Şile Kaymakamlığı, Şile Belediyesi, Şile Turizm Kültür ve Tanıtma Derneği, ve Biovacık Derneği’ni olarak ortak bir protokole imza atılmış. Pazar için ziraat, gıda mühendisleri, veterinerler, zabıta, turizm uzmanları, belediye personeli ve üreticilerden oluşan pazar komisyonu 2 yılı bulan bir çalışma içine girmiş ve sonuç olarak 21 Haziran pazar günü yepyeni bir alanda Şile Doğal Ürünler Pazarı’nın açılışını yapıyorlar. Şile’nin 57 köyünden gelen üreticiler kendi ürünlerini aracısız kendileri satarak tüketiciyle buluşturacak. Bu projenin bir sonraki ayağı ise Ekim ayında İtalya’dan gelecek olan komisyonun “Yeryüzü Pazarı” ünvanını resmen vermesi olacak.
Şile de yerel birlikteliğin sağlanarak ortak bir proje üretiliyor olması diğer bölgelere örnek olacak bir çalışma. Slow Food Şile Palamut Birliği’ nden detayları öğrenince proje daha da anlam kazanıyor. Nedir bu Yeryüzü Pazarı ( Earth Market) ? Ne farkı vardır diğer pazarlardan ?
Yeryüzü Pazarı ( Earth Market)
Slow Food hareketinin bir ürünü olan Yeryüzü Pazarı ile Türkiye ilk olarak Foça’da tanıştı. Foça’dan yayılan fast fooda ,endüstriyel gıdaya karşı olan bu hareket İstanbul’a ulaştı. Şile otoyolunun genişlemesiyle, yeni ulaşım imkanlarıyla iyi, temiz, adil gıdaya istanbullu artık çok uzak değil. Slow Food Şile Palamut Birliği bu çalışmalarının organik pazarlarla, semt pazarlarıyla karıştırılmasını istemiyor.
EARTH MARKETS sadece kendi ürettikleri ürünleri satan çiftçilerden oluşan uluslararası pazar ağıdır.
EARTH MARKETS’de Slow Food’un İYİ, TEMİZ, ADİL GIDA ilkesine uygun olarak üretilmiş ürünler bulunur.
EARTH MARKETS’de sadece mevsimsel, yöresel ve sürdürülebilir tarım metotları ile üretilmiş ürünler bulunur.
EARTH MARKETS’de fiyatların ulaşılabilir olmasına dikkat edilir.
EARTH MARKETS’de üretici ve tüketici doğrudan diyalog kurarak ürününün kalitesi hakkında bilgi verir ve sorumluluğunu alır.
EARTH MARKETS sadece satış yeri değil, tadım yerleridir.
EARTH MARKETS de ürün ve üreticilere uluslararası yer değiştirme imkanı sağlanmaktadır.
Slow Food felsefesini benimseyen üreticilerin ürünlerini sergilediği çiftçi pazarları dünyada yaygınlaşıyor. Bayrağı eline alan Şile, Foça’nın yaktığı ateşin diğer ilçelere de yayılmasını sağlamak istiyor. Tüketicilerin katkısıyla gerçekleştirilen bu pazarlar yerel üreticilerin çevresel olarak sürdürülebilir yöntemlerle ürettikleri sağlıklı ve kaliteli ürünleri uygun fiyatlarla tüketiciyle buluşturduğu sosyal buluşma noktaları. Bu üreticiler bir yandan da yerel gıda kültürünü koruyor, yenen bitkilerin çeşitliliğine ve ıslah çalışmalarına katkıda bulunuyorlar.
Şile’li birlik üyeleri “Ne yiyorsak o’yuz” diyorlar ve Slow Food Şile Palamut Birliği’ne tüm gıda dostlarını davet ediyorlar.
İyi; yerel kültürümüzün bir parçası olan taze, lezzetli ve mevsimsel beslenme tarzı ve benimsiyoruz.
Temiz; çevreye, insan ve hayvan sağlığına zarar vermeyen gıda üretim ve tüketimi, destekliyoruz.
Adil; tüketicilerin satınalma gücünü aşmayan ve ufak ölçekli üreticiler için adil bir düzenden yanayız…