Ana Sayfa Blog Sayfa 3647

25. dönem milletvekilleri göreve başladı

TBMM 25. dönem milletvekilleri yemin etti. Meclis Genel Kurulu 30 haziran Salı günü Meclis Başkanı’nı seçmek için toplanacak.

Türkiye Büyük Millet Meclisi 25. Dönem milletvekilleri yemin töreni tamamlandı. Yeminler 10 saat sürdü. Meclis 30 Haziran Salı günü Meclis Başkanı’nı seçmek üzere toplanacak.

10

Genel Kurul’da, 25. dönem milletvekili yemin töreninin ardından, Danışma Kurulu önerisi okundu. Kabul edilen öneriye göre, Meclis 1 Temmuz’da tatile girmeyerek çalışmalara devam edecek.

30 Haziran’da Meclis Başkanlığı için toplanacak olan Genel Kurul saat 15.00 itibariyle 1. Ve 2. Tur seçimleri yapacak. Meclis başkanı seçilememesi halinde Genel Kurul, 3 ve 4. tur seçimi yapmak için 1 Temmuz Çarşamba günü saat 14.00’te yeniden toplanacak. Çarşamba günü, meclis başkanı seçilinceye kadar Genel Kurul çalışacak.

Meclis Başkanı adaylarının isimlerinin 27 Haziran Cumartesi saat 24.00’e kadar TBMM Geçici Başkanlık Divanı’na bildirilmesi gerekiyor.

(Bianet)

Dünya Açlıkla Mücadele Örgütü: 12 milyon Suriyeli muhtaç durumda

Dünya Açlıkla Mücadele Örgütü yıllık raporunu açıkladı: Bir bölümü Türkiye’de yaşayan milyonlarca Suriyeli yardıma muhtaç ve durumları daha da kötüleşebilir.

9

Dünya Açlıkla Mücadele Örgütü Başkanı Bärbel Dieckmann, Berlin’de örgütün yıllık raporunu açıkladı. Rapora göre, 12 milyon Suriyeli yardıma muhtaç.

Bunlar arasında Ürdün, Lübnan ve Türkiye’deki 7 milyon mülteci de bulunuyor. Halihazırda Türkiye’de yaklaşık 2 milyon Suriyeli mülteci yaşıyor; bunların bir milyonunu çocuk ve gençler oluşturuyor.

Yaklaşık 3 hafta önce mültecileri ziyaret eden Dieckmann, özellikle Türkiye’de olumlu izlenimler edindiğini aktardı. Mültecilerin sadece yüzde 15’inin kamplarda yaşadığı belirten Dieckmann, Türkiye’nin desteğinin büyük olduğunu söyledi.

Dünya Açlıkla Mücadele Örgütü Başkanı Dieckmann, Türkiye’nin ekonomik gücüne rağmen mülteci sayısının fazlalığı nedeniyle uluslararası yardıma ihtiyacı olduğunu vurguladı. Dieckmann, örgütün geçen yıl Türkiye’yi 19 milyon euro hacmindeki projelerle desteklediğini belirtti.

Dieckmann, uluslararası yardım çalışanları için Suriye’ye girmek çok tehlikeli olduğu için ancak Suriyeli güçlerle işbirliği aracılığıyla yardım ulaştırabildiklerini belirtti.

Dünya Açlıkla Mücadele Örgütü’nün geçen yıl ağırlık noktası Suriye, Türkiye ve Kuzey Irak’taki Suriyelilere yardım oldu. Örgütün 200 milyon euroluk yıllık bütçesinin 30 milyonu Suriyelilere yardıma ayrıldı.

(DW)

Cüneyt Baba… – Hasan Cemal

Hasan Cemal, yayın politikasındaki görüş ayrılığı nedeniyle genel yayın yönetmenliğinden ayrılarak Şubat 1992’de veda ettiği Cumhuriyet gazetesine yaklaşık 23 yıl aradan sonra ilk kez yazı yazdı. 
Cemal’in, 87 yaşındayken hayatını kaybeden Cüneyt Arcayürek için Cumhuriyet’e yazdığı yazı şöyle:

Benim için Cüneyt Baba’ydı o, Cüneyt Arcayürek değil.
Ve kâbusumdu.
Ankara gazeteciliğim sırasında her sabah Hürriyet’i elime çekinerek alırdım.
Korkulu rüyam, Cüneyt Baba bugün yine ne atlattı, sorusuydu.
Haberle yaşardı o.
Atlatma haberler yaşatırdı onu.
Bakla gibi imzası ve fiyakalı fotoğrafıyla Hürriyet’in tepesinde, sürmanşetinde bir süre gözükmezse, huzursuz olurdu.
Hatta huysuzlaşırdı.
Onun bu hâllerini bilenler, böyle zamanlarda Baba’nın yanına pek yaklaşmazlardı
Cumhuriyet’in Ankara temsilcisiydim.
1980 yılbaşının ertesi günü sabah erken İstanbul’dan Ankara’ya dönüyordum.
Uçakta elime Hürriyet’i alınca, başımdan aşağı kaynar sular döküldü.
Cüneyt Baba, sürmanşetten nanik yapıyordu:
“Ordu uyarı mektubu verdi!” 
Genelkurmay Başkanı Evren ve kuvvet komutanları Çankaya Köşkü’ne çıkmış ve Cumhurbaşkanı Korutürk’e verdikleri bir mektupla, dokuz ay sonraki 12 Eylül darbesinin ilk işaretini çakmışlardı.
Baba yine atlatmıştı.
Ankara’ya iner inmez, doğru Uğur Mumcu’ya gittim.
Ne yapabilirdik?
Baba’nın canını biraz olsun nasıl acıtabilirdik?
CHP lideri Ecevit’in kapısını çaldık. Başbakan Demirel’in karşısında ana muhalefetti.
Ecevit’in ‘uyarı mektubu’na ilişkin değerlendirmeleri ertesi gün atlatma haber olarak Cumhuriyet’in manşetini süslüyordu.
Her gün olduğu yine sabah vakti erken aradı, kocaman bir  “N’OLOOR?” çekerek.
Bu kez haberden dolayı kutluyordu beni, ama bu gibi durumlarda sesinden hiç eksik olmayan alaycı titreşimleriyle…

Hasan Cemal, Sevinç İnönü, Erdal İnönü, Uğur Mumcu, Cüneyt Arcayürek (Fotoğraf: Rıza Ezer / Ankara 1 Mart 1988 Ankara
Hasan Cemal, Sevinç İnönü, Erdal İnönü, Uğur Mumcu, Cüneyt Arcayürek (Fotoğraf: Rıza Ezer / Ankara 1 Mart 1988 Ankara

Cüneyt Baba’yı markaja aldığımı sanırdım

İkimiz de Çankaya’da, eski Basın Sitesi’nde oturuyorduk.
Sitede başka Ankara gazetecileri de yaşıyordu. Hatırlayabildiklerim:
İlhami Soysal, Mehmet Ali Kışlalı, Örsan Öymen, Nizam Payzın, Mustafa Ekmekçi, Behiç Ekşi.
Cüneyt Baba karşı blokta, üst kattaydı.
Ben ise giriş katında, Mustafa Ekmekçi’ye ait tek odalı evde kiracıydım. Sevgili Ekmekçi, bazı sabahlar kapımı çalar, o sevimli ve muzip yüz ifadesiyle beni çorbaya davet ederdi.
Akşamları arada bir başımı pencereden uzatır, Cüneyt Baba evde mi, değil mi kontrol ederdim. Çalışma odasının ışıkları yanıyor mu, yanmıyor mu bakardım.
Böylece onu markaja aldığımı sanırdım.
Her gün defalarca telefonlaşırdık.
Cüneyt Baba’nın bana sempatisi vardı. Ben de onu olanca huysuzluğuna rağmen gerçekten severdim. Beni ona yakınlaştıran gazeteciliğe, haberciliğe olan sevgisiydi aynı zamanda…
Bu arada mesleki çıkarcılık da vardı aramızda.
‘Ankara gazeteciliği’nde haber ittifakları da yapılırdı. Gazeteci milleti haber atlamaya bir önlem olarak işbirliği hatları kurardı zaman zaman…
Biz de Baba’yla birbirimizi kollardık. Ama daha çok o bana yardımcı olurdu.
1979, 1980 yıllarında televizyon devlet tekelindeydi. Özel televizyonlar yoktu. Siyasi tartışma programları da canlı çekilmez, banda alınırdı.
Ama böyle bir programa bir kere çıktın mı, sokakta bir anda tanınır hale gelirdin, popüler olurdun.
1979 sonları olmalı.
Böyle bir televizyon programına ben de davet edilmiştim, Cumhuriyet’in Ankara temsilcisi olarak.
Hürriyet’ten Cüneyt Arcayürek değil, yanlış hatırlamıyorsam Başyazar Oktay Ekşi vardı.
Güncel siyaset tartışacaktık.
Baba biraz bozuktu davet edilmediği için.
Beni aldı karşısına, uzun uzun taktikler verdi, Oktay Abi’ye karşı…
Performansımdan memnun kalmıştı.
Program sonrasında Ankara Oteli’nin barında keyifle yudumlamıştık viskilerimizi…

Okay Gönensin, Cüneyt Arcayürek, Hasan Cemal, Yalçın Doğan, Oktay Akbal, Sami Karaören, Ali Sirmen, Hikmet Çetinkaya, İlhan Selçuk, Yalçın Bayer (Soldan sağa. Kumkapı'da Balıkçı Fırat'ın yerinde. 6 Şubat 1987
Okay Gönensin, Cüneyt Arcayürek, Hasan Cemal, Yalçın Doğan, Oktay Akbal, Sami Karaören, Ali Sirmen, Hikmet Çetinkaya, İlhan Selçuk, Yalçın Bayer (Soldan sağa. Kumkapı’da Balıkçı Fırat’ın yerinde. 6 Şubat 1987

Tank sesiyle uyandırdı

Hatıralar dipsiz bir kuyu gibi…
Cüneyt Baba’yla o kadar çok ortak anımız vardı ki.
Hiç unutamadıklarımdan biri, 1980 yılı 11 Eylül gününe aittir.
Politika kulislerinin puslu havası akşamüstüne doğru iyice koyulaşmıştı.
Akşama doğru bürodan çıktım.
Arcayürek’i aradım:
“Baba, ne var ne yok?”
“Vallahi yok bir şey. Fakat eve gelirken etrafı şöyle bir kolaçan ediver. Genelkurmay’ın, TRT’nin önünden geçiver arabayla. Bakalım bir hareket var mı… Eve gelince de bir telefon salla bana.”
Geceyarısını geçiyordu Yalçın Doğan’dan çıktığımda.
Cuma, 12 Eylül 1980.
Saat 01.10.
Hava ve Deniz Kuvvetleri komutanlıklarının bulunduğu binalarda da durum sakin…
Genelkurmay Başkanlığı:
Işıklar yanmıyor!
Çünkü arka tarafta çalışıyorlarmış…
Eve gelir gelmez yine Arcayürek’i aramıştım:
“Baba, ne Genelkurmay’ın ışıkları yanıyor, ne de TRT’nin önünde tanklar var” deyip hemen yattım.
Çok geçmedi, başucumdaki telefonun çınlamasıyla sıçradım.
Saat 02.15.
Cüneyt Baba:
“Hasan, kalk kalk! Sesleri duyuyor musun?”
“Ne sesi yahu, dalga mı geçiyorsun gecenin bu saatinde” deyince Baba sesini yükseltti:
“Tank sesi oğlum, tank sesi. Pencereye yaklaş da kulağını aç biraz!”
Gerçekten tank sesiydi bunlar; gecenin sessizliğini yırtan… Tank paletlerinin asfaltla buluştuğu yerden çıkan, gıcır gıcır, kulak tırmalayıcı sesler…
Çankaya’ya tırmanıyor, Oran’a doğru kıvrılıyorlardı… Apar topar giyinip Baba’nın Volkswagen’ına atmıştık kendimizi. Cüneyt gazlıyor.
“Meşrutiyet’te inip büroya gideyim” diyorum, ama Cüneyt dinlemiyor:
“Birlikte olalım daha iyi, Hürriyet Matbaası’na gidelim.”
Gece nöbetçileri dışında kimsecikler yok. Baskı bitmiş, her taraf sessizlik içinde.
İstanbul’u arıyoruz:
“Baskıyı durdurun, bir şeyler oluyor.”
Sağa sola telefonlar; evet kesin:
“Ordu el koyuyor.”
Cüneyt’le birlikte birer teleksin başına geçiyoruz.
Ancak birkaç satır geçebiliyorum.
Teleks birden susuveriyor, hırıltılı bir sesle.
Mesleğine düşkün gazetecilerin kulağına nedense pek hoş gelen o teleks tıkırtıları kesiliveriyor ansızın…
Telefona sarılıyoruz.
Onlar da işlemiyor, kesik…
Sanki gazeteciliğimiz bir anda işlevini yitirmişti.
O anı, hiç unutamayacağım, Cüneyt’le bir süre öyle bakıştık çaresizlik içinde.
Evet, ne yazık ki “film kopmuştu” artık…

Hikmet Çetinkaya, Cüneyt Arcayürek, Hasan Cemal. (Soldan sağa. Bursa Çelik Palas - 25 Ağustos 1987
Hikmet Çetinkaya, Cüneyt Arcayürek, Hasan Cemal. (Soldan sağa. Bursa Çelik Palas – 25 Ağustos 1987

Haberi iyi koklar, başkasına pek koklatmazdı

Cüneyt Baba’yla ortak anılarımız hep gazetecilikle ilgiliydi.
Baba’nın askerde, daha doğrusu Genelkurmay’da, devlette ve DP-AP-DYP dünyasında, belki daha doğru deyişle ‘Demirel dünyası’nda hiç tükenmeyen çok iyi haber kaynakları vardı.
Arkasında Hürriyet gibi bir gazete de olduğu için Cüneyt Baba ‘Ankara gazeteciliği’nde ayrıcalıklı bir yere sahipti.
Haberi çok iyi koklar, başkasına da pek koklatmazdı.
Ve o yerini ‘gazeteci milleti’ne özgü, bazen kıskançlığa varan bir titizlikle yıllar boyu korumaya çalışmıştı.
1974’te Kıbrıs müdahalesinde adaya ilk çıkan, Hürriyet’in birinci sayfasını çıkartmaya dair fotoğraf ve yazılarıyla kaplayan tek gazeteci o olmuştu.
1963’de Kıbrıs’la ilgili ‘Johnson Mektubu’yla imzasını yine müthiş bir atlatma haberin altına atmıştı.
1981’de ben genel yayın yönetmeni olduktan bir süre sonra Cüneyt Baba da Cumhuriyet’e gelmiş, mesleki heyecanını da bize taşımıştı.
1991 genel seçimleriyle birlikte Cumhuriyet vazosu kırılınca, birbirimizden kopmuştuk.
Ben Sabah’ta çalışırken, Baba’yla seyahatlerde karşılaştığımızda bazen duygusal anlar yaşar, dertleşirdik.
Hayat böyledir.
Zaman köşeleri törpülüyor, yumuşatıyor.

Cüneyt Arcayürek (solda) ve Hasan Cemal, 6. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün (solda) Çankaya Köşkü'ndeki veda kokteylinde (13 Mart 1980)
Cüneyt Arcayürek (solda) ve Hasan Cemal, 6. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün (solda) Çankaya Köşkü’ndeki veda kokteylinde (13 Mart 1980)

Haberi, atlatmayı sevmiştik

Demek yıllar benim için de hızla geçiyor.
Ölümlerin arkasından çok yazı yazmaya başladım.
Örsan Öymen… Çetin Emeç… Uğur Mumcu… Mustafa Ekmekçi… Ercan Arıklı… Ufuk Güldemir… Turan Yavuz… İlhan Selçuk… Mehmet Ali Birand…
Unuttuklarım var mı?..
Bilemiyorum, olabilir de.
Şimdi de Cüneyt Baba…
Geçenlerde Kanlıca’da, gazeteci-patron geleneğinin son temsilcilerinden Erol Simavi’nin cenazesindeydim.
Hürriyet’in patronu Erol Bey’i ne kadar çok dinlemiştim Cüneyt Baba’dan. Kızdığı zamanlar olur, sevdiği zamanlar olurdu. Ama genellikle iyi söz ederdi Erol Bey’den…
Ben de sevgili Arcayürek’ten, Cüneyt Baba’dan iyi söz ediyorum.
Aynı mesleğe gönül vermiş, haberi, ‘atlatma’yı sevmiştik.
Gerçek bir gazeteciyi kaybettik.
Gazeteci milletinin ve Arcayürek’in hayattaki her şeyi olan sevgili eşi Esin Hanım’ın başı sağolsun!
Rahat uyu Cüneyt Baba.

Cüneyt Arcayürek (solda) ve Hasan Cemal, 6. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün Çankaya Köşkü'ndeki veda kokteylinde (13 Mart 1980)
Cüneyt Arcayürek (solda) ve Hasan Cemal, 6. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün Çankaya Köşkü’ndeki veda kokteylinde (13 Mart 1980)

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

8 Hasan Cemal

 

Hasan Cemal

 

Cüneyt Arcayürek vefat etti

Türkiye basınının duayeni, Cumhuriyet gazetesi yazarı Cüneyt Arcayürek (87) bir buçuk aydır tedavi gördüğü hastanede vefat etti. Bugün Maltepe Camisi’nde öğle vakti kılınacak cenaze namazının ardından Gölbaşı Mezarlığı’nda toprağa verilecek olan Arcayürek’in vasiyeti üzerine dini tören dışında bir cenaze töreni düzenlenmeyecek. “Gazeteci kaldım, gazeteci öleceğim” diyen Arcayürek, arkasında yakın tarihin perde arkasını kaleme aldığı 40’a yakın kitap bıraktı.

2 Cüneyt Arcayürek

1928 Ankara doğumlu olan Arcayürek, gazeteciliğe 1947’de Ulus Gazetesi’nde başladı. Sırasıyla; Ankara Akşam haberleri, Kudret, Vatan, tekrar Ulus, Anka Haber Ajansı, Akis, Hürriyet, Tercüman, Milliyet, Güneş ve Bugün gazetelerinde çalışmıştı. Milliyet gazetesinde ve Akis dergisinde hem yazarlık hem de genel yayın müdürlüğü yaptı. Büyük yankılar uyandıran, çeşitli soruşturmalar ve davalar açılmasına yol açan ancak kendine ‘Yılın Gazetecisi’ ünvanını kazandıran “Johnson’un Mektubu” haberiyle ün kazandı. Barış Harekatı’ndan sonra Kıbrıs’a ilk giren gazeteci oldu. Cumhuriyet gazetesinin başsayfasında Güncel isimli köşenin yazarı olan Arcayürek, Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanlığı döneminde eski danışmanıdır

Kitapları;

Demokrasinin İlk Yılları: 1947-1951,
Yeni İktidar Yeni Dönem: 1951-1954,
Bir İktidar Bir İhtilal: 1955-1960,
Yeni Demokrasi Yeni Arayışlar: 1960-1965,
Çankaya’ya Giden Yol: 1971-1973,
Hapishanedeki Ecevit,
Müdahalenin Ayak Sesleri: 1978-1979,
Şeytan Üçgeninde Türkiye,
Demokrasinin Sonbaharı: 1977-1978,
Ku-De-Ta,
12 Eylül’e Doğru Koşar Adım,
Demokrasi Dur: 12 Eylül 1980,
Çankaya Hesaplaşması,
Demirel Dönemi
12 Mart Darbesi: 1965-1971,
Demokrasi Dönemecinde Üç Adam,
Bekleyen Adamın Gerçekleşen Düşü,
Bir Giden Bir Gelen Bir Bekleyen,
Kriz Doğuran Savaş,
Sessiz Darbe,
Etekli Demokrasi,
Baba’sının Kızı,
Çankaya Muhalefeti,
28 Şubat’a İlk Adım,
Geri Gidişe İzin Yok,
Uzakta Kalan Tarih,
Darbeler ve Gizli Servisler: 1950-2002,
Bir Zamanlar Ankara,
Bir Özgürlük Tutkunu Bülent Ecevit,
Derin Devlet: 1950-2007,
Çankaya: Gelenler Gidenler,
Atatürk’ten Sonra Bugünlere Nasıl Geldik?,
İkinci Dünya Savaşı ve İki Cephede Türkiye,
Bugünlere Nasıl Geldik?,
Çankaya: Gidenler Gelenler (2 cilt),
Ku-De-Ta (Büyüklere Masallar)
Ada’da Son Darbe.

Pakistan’da aşırı sıcaklar sonucu 700’den fazla insan öldü

Pakistan’da etkili olan aşırı sıcaklar yüzünden hayatını kaybedenlerin sayısının 700’ü aştığı belirtildi.

6

Pakistan’ın güneyinde etkili olan aşırı sıcakların üçüncü gününde ölü sayısının 700’ü aştığı ve can kaybının artabileceği bildirildi. Ölü sayısının en yüksek olduğu kent Karaçi olarak açıklanırken, kentte hava sıcaklığının 45 dereceye kadar yükseldiği belirtildi.

BBC’nin haberine göre, hayatını kaybedenlerin birçoğu gelir durumu düşük ailelerden veya yaşlılar.  Karaçi’nin en büyük hastanelerinden birinde çalışan Dr. Semi Jamali, hastanelerinde yaklaşık 3 bin kişinin tedavi edildiğini söyledi. AFP’ye konuşan Jamali, “Hastaneye kaldırılanların 200’den fazlası ya buraya ölü geldi ya da burada öldü” dedi.

Sind eyaleti sağlık yetkililerinden İyas Afsal “Ölü sayısı daha da artabilir, zira yüzlerce kişi de hastanelerde tedavi görüyor” diye konuştu. Pakistan Başbakanı Navaz Şerif orduya kentte ilk yardım merkezleri kurma emri verdi.

Sind eyaletinde Karaçi’nin dışında da en az 20 kişi hayatını kaybederken Pencap eyaletinde ölenlerin sayısının 10’u geçtiği belirtiliyor. Pencap’ın yönetim merkezinin bulunduğu Lahor kentinde de 2 bin çocuk ishal nedeniyle tedavi görüyor.

Pakistan’da nisan ve mayıs aylarında yaklaşık 2 bin 500 kişi aşırı sıcaklar nedeniyle can vermişti.

(BBC, DW)

81. yılında Trakya Olayları’nı anlamak – Işıl Demirel

Trakya olayları1934 yılının Haziran ayında yaklaşık 15 gün boyunca Trakya’nın çeşitli yerleşim birimlerinde Yahudilere yönelik gerçekleştirilen eş zamanlı saldırılar sonucu binlerce Yahudi Trakya’yı kalıcı olarak terk etmiş, binlercesi ise yurt bildikleri toprakları geçici süre ile terk edip geri dönse de buralarda artık huzurla yaşamanın mümkün olmayacağını öğrenmişti. 1934 Trakya Olayları, Trakya’da yaşayan Yahudiler için bir sonun başlangıcıydı.

1930’LU YILLAR TÜRKİYESİ VE YÜKSELEN ANTİSEMİTİZM

Adolf Hitler’in 30 Ocak 1933 tarihinde, Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi ile seçilerek iktidara gelmesiyle Almanya etkisi tüm Avrupa’da ve Türkiye’de de görülecek antisemit ve ırkçı bir siyasete adım atmış olur. Ne Avrupa ne de Türkiye için antisemitizm yeni bir ideoloji değildir ancak Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesi ile moda haline gelen antisemitizm furyası antisemit yayınların niceliğinin artmasına sebep olmuştur.

1934 yılı ise Türkiye’de Irkçı-Turancı ve Nazi sempatizanı kişi ve grupların basın yayınlarının zirveye ulaştığı yıldır. Özellikle antisemitizmle birlikte adları başta anılan yazarlardan Cevat Rıfat Atilhan ve Nihal Atsız 1934’te ve yakın yıllarda yayınladıkları Milli İnkılap, Akbaba ve Orhun gibi dergilerdeki, yazılarıyla Nazizmin ve antisemitist fikirlerin Türkiye’deki yankısı haline gelirler. Bu isimlerden Nihal Atsız söz konusu yıllarda Milli İnkılap adlı dergide yayınladığı, ‘çıfıt’ adını verdiği Yahudileri hedef alan yazılarından birinde, “Yahudi zilletin, korkaklığın, kötülüğün ve seciyesizliğin örneği olmuştur… Biz kızarsak Almanlar gibi Yahudileri imha etmekle kalmaz, daha ileri gideriz: Onları korkuturuz. Malum ya yahudiyi öldürmektense korkutmak yekdir” sözleri ile Yahudilere nefret kusarken, bir Çanakkale seyahati sonrası kaleme aldığı bir başka yazısında ise “Sinsi, küstah, zelil [alçak], korkak, fakat fırsat düşkünü Yahudi; Çarşıdaki dükkanların tabelalarını okuyoruz. Onda dokuzu bizi sinirlendiren nankör ve kahpe milletin isimlerini taşıyor. Kuvvetli olduğumuz zaman karşımızda köpekçe yataklanan, bozgun çağlarımızda küstahlaşıp düşmanlarımızla birleşen tarihin bu hain ve piç milletini artık aramızda yurttaş olarak görmek istemiyoruz… Onun mayası Yahudilik, yani kahpeliktir.” demektedir.

Dönemin bir diğer antisemit fikir önderi Cevat Rıfat Atilhan ise Yahudileri konu ettiği yazılarında Nihal Atsız gibi Yahudileri vatana ihanet etmekle suçluyor, Türkçe konuşmadıkları için yeriyor ve daha da ileri giderek Hitler’in Almanya’da Yahudilere karşı sürdürdüğü antisemit siyaseti örnek alınması gereken bir siyaset olarak göstermekten imtina etmiyordu. Atilhan, Yahudi düşmanlığını o kadar benimsemişti ki 1933 yılında –devlet desteği ile- Almanya’ya yaptığı gezi sırasında ziyaret ettiği bir toplama kampını okuyucularına beş yıldızlı bir otel gibi tarif edebiliyordu.

Aynı dönemde Mustafa Nermi, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç yazılarıyla ve Cemal Nadir de Yahudileri konu eden alaycı Cumartesi karikatürleri ile antisemit fikirlerin yayılmasına katkıda bulunmuş diğer isimlerdendir. Tüm bu kişilerin kışkırtıcı, Yahudileri ötekileştiren ve düşmanlaştıran yazıları Trakya Olayları’nın gerçekleşmesinde kullanılacak husumet ortamını filizlendirmiştir.

ozelarsiv

İSKAN KANUNU: TRAKYA’NIN YAHUDİSİZLEŞTİRİLMESİNİN İLK ADIMI

1930’lu yılların popüler bir ideolojisi haline gelen antisemitizm ile birlikte Trakya Olayları’nın yaşanmasına zemin hazırlayan bir diğer faktör ise İskan Kanunu’dur. Ne tesadüftür ki kanun olayların başlamasından kısa bir süre önce kabul edilmiş ve kabul edilmesinden birkaç ay evvel de Trakya’da buraları teftiş ve rapor etmekle görevli bir Umumi Müfettişlik kurulmasına devlet tarafından karar verilmiştir. Söz konusu yıllarda Avrupa’nın tek faşist lideri kuşkusuz Hitler değildir. İtalya’nın faşist lideri Benito Mussolini de 1930’lu yıllarda ikinci kez seçimle iktidara geldiğinde 1934 yılının Mart ayında yaptığı bir konuşmada Asya ve Afrika’yı İtalya’nın genişleme alanları olarak tanımlarken, Akdeniz’i ‘bizim deniz’ (mare nostrum) olarak nitelemişti.

Bu niteleme Ankara hükümeti açısından açık bir tehdit olarak algılanmış ve en hassas mıntıka olarak düşünülen Trakya’nın olası bir savaş halinde düşmanla iş birliği yapmayacak Türkler tarafından iskan edilmesi uygun olacağından iskanı düzenlemek üzere bir müfettişlik kadrosu oluşturularak bu kadroya İbrahim Tali Bey’in atanmasına karar verilmiştir. İbrahim Tali Bey alelade bir seçim olmayıp 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte çıkan 18 subaydan biri ve Mustafa Kemal’in son derece güvendiği bir kişidir.

Trakya’da yoğun olarak yaşayan göçmen ve gayri Türklerin nizami olarak yerleşimi, bölgedeki nüfus gruplarının, yerleşim alanlarının, iş kollarının, ekonominin kimlerin elinde olduğunun tespiti ve raporlanması İbrahim Tali Bey’in Trakya’daki görevlerindendir. Tali, raporlarında Trakya’nın ekonomik hayatında Yahudilerin önemli bir yer tutmasından şikayetçidir, Rıfat Bali’nin aktardığı şekli ile: “Trakya Türkünü canlandırmak ve iktisadi kalkınmaya mahzar kılmak için iktisadi sahada yapılacak ilk teşebbüsün Trakya’nın kazanç ve hayat kaynaklarını sağlam tedbirlerle öz Türk çocuklarına intikal ettirmek ve bütün Trakya piyasalarını Musevi hâkimiyetinden kurtarmaktadır.” demektedir.

Tali’nin tuttuğu raporların ışığında hazırlanan kanun metni ile Trakya’da Umumi Müfettişlik kurulmasından yaklaşık iki ay sonra, 14 Haziran 1934 tarihinde İskan Kanunu kabul edilir. İlan edilen bu kanuna göre kendilerini Türk kültürüne bağlı hissetmeyen azınlıklar, asimilasyonun sağlanabilmesi için iskana tabii tutulacaklardır. Kanuna göre 1 numaralı mıntıkalar: Türk kültürlü nüfusunun tekasüfü (yoğunlaşması) istenilen yerler olarak işaretlenecekti. Hemen bundan sonra bir numaralı mıntıka olarak işaretlenen bölgelerde Türk nüfusunun arttırılması için göçmen kabulüne başlanmış olup bunların iskanı yoluyla Türk ırkının güçlendirilmesi, kanunun gerekçesinde özellikle vurgulanan noktalar olarak öne çıkarılmıştır. 2 numaralı mıntıkalar: Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakli ve iskanına ayrılan yerlerdir. Bu madde ile anadili Türkçe olmayanların yani Türk ırkından olmayanların “serpiştirme” suretiyle bu bölgeye dağıtılmaları ve Türk kültürünü benimsemiş olanların arasında kendi kültürlerini kaybetmeleri planlanır. 3 numaralı mıntıkalar: Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve inzibat sebepleri gereği boşaltılması istenilen ve iskan ve ikametin yasak ilan edildiği alanlardır.

İskan Kanununun amacını en açık şekilde gözler önüne seren maddesi ise “Ana dili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmelerinin” yasaklandığı 11. maddesidir. Devletin toprak bütünlüğüne karşı tehdit olarak gördüğü azınlıkları bu kanun yolu ile asimile etmeyi ve Türkleştirmeyi planladığı aşikardir. İskan Kanunu, 1934’te Trakya’da gerçekleşen olaylara yasal bir zemin hazırladığı gibi aynı zamanda olaylar sırasında devletin neden sessiz kaldığının, müdahale etmediğinin cevabını da içeriğinde barındırmaktadır.

TRAKYA OLAYLARI NASIL YAŞANDI?

Devlet tarafından ortaya koyulan, açık tehdit niteliğindeki bu kanunun yaklaşık 10 gün sonrasında, Trakya’da halk tarafından Yahudilere yönelik şiddet, baskı ve gaspa dayalı saldırılar yaşanmaya başlanır. 1934 yılının Haziran ve Temmuz aylarında Trakya’nın Edirne, Kırklareli, Çanakkale ve Tekirdağ gibi illerinde ve bunlara bağlı Uzunköprü, Babaeski ve Gelibolu gibi Yahudilerin yoğun olarak yaşadıkları yerleşim birimlerinde ilçe ve köyler dahil olmak üzere eş zamanlı saldırılar başlar.
Yahudilere ait ev ve işyerlerine saldırılar, hırsızlıklar, gasp, şiddet ve hatta bazı yerlerde tecavüz ve taciz vakaları görülür. Olaylar hemen her yerde tehdit ve saldırı ile korkutarak kaçırmaya yönelik girişimlerden ibarettir. Çoğunlukla evlerin kapısını kırıp giren eli sopalı erkekler evleri yıkıp döker ve akabinde para edecek birtakım eşyayı beraberlerinde götürürken ev ahalisini de tehditten geri durmaz. Çoğu tüccar olan Yahudi erkekler için de çalışma hayatında aynı tehdit baş gösterir. Dükkanları boykot edilirken, camları kırılır, dükkanları yakılmakla tehdit edilir, kendilerine mal satılmaz, kimileri ise fiziksel saldırıya uğrar. Kırklareli’nde bu saldırıların ölçüsü kaçar bir Haham çırılçıplak soyulmuş bir halde bir atın arkasına bağlanarak sokaklarda sürüklenir, karısı ile kızına ise tecavüz edilir. Başlatılan boykot Yahudi esnafı hedef almakla birlikte Yahudilere ekmek dahi satılmasına engel olmayı da hedeflemekteydi. Canları ve namusları ile tehdit edilen Yahudiler durumun farkına vardıklarında tek çareyi evlerini ve memleketlerini terk etmekte bulacaklardı.

Trakya Olayları sonucunda toplam kaç kişinin evlerini bırakarak İstanbul’a, diğer büyük şehirlere ve hatta Amerika ve İsrail’e göç ettiği kesin olarak bugün dahi bilinmemekle birlikte resmi makamlar tarafından açıklanan, iç ve dış basında ilan edilen ve araştırmacıların iddia ettiği rakamlar arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır. Rıfat Bali, Türk basınının 1500 ila 1800 kişiden, The New York Times’ın iki ila üç bin kişiden, Avner Levi’nin ise on bin kişiden söz etmekte olduğunu belirtir. Oysa bölgede yaşayan 13 bin Yahudi’den 10 bininin olaylar sırasında bölgeyi terk ettiği de söylenmektedir. Resmi makamlar tarafından göz ardı edilen ve dolayısıyla gerçek rakamlar hakkında net bir bilgi elde edilemeyen olaylar Yahudilerin İstanbul’a göçü sırasında İstanbul basınının olaylardan haberdar olması ile açığa çıkar. Konu basına yansıdıktan sonra güvenlik güçlerinin müdahalesiyle olaylar başladıktan yaklaşık 15 gün sonra bastırılır. Yahudilere yönelik şiddet olaylarının ardından devlet duruma el koymuşsa da geç kalınmıştır. Ortalığın sakinleştiğine inanacakları kadar süre geçtiğinde Yahudilerin bir kısmı evlerine geri dönerken bir kısmı ise yaşadıklarının etkisi ile bir daha evlerine geri dönmemek üzere yeni yerlerde yeni bir hayata başlar.

Tüm Trakya’da eş zamanlı olarak Yahudilere karşı gerçekleştirilen olayların kimler tarafından gerçekleştirildiği tespit edilmemekle birlikte, olayların failleri iddia edildiği gibi belli ki birkaç çapulcu değildir. Olayların Trakya’nın farklı bölgelerinde hemen hemen aynı anda başlaması, olaylardan önce tüm şehirlerde Yahudilerin boykot ve tehdit edilmesi, Yahudi aleyhtarı bildirilerin dağıtılması olayların rastlantısal olmadığını ispat etmektedir. 1934 olayları planlı bir eylemdir. Milli İnkılap ve benzeri antisemit yayınların tahrikçi rolü ve devlet organlarının planlı bir eylemi olarak ortaya çıkan olaylarda belli ki yerel halk ve yönetimler, birkaç gün içinde planlı bir şekilde gerçekleştirilecek şiddetli saldırıların, ekonomik açıdan iyi konumdaki Yahudilerin aceleyle kaçmalarına yol açacağını ve bu yolla onların varlıklarından maddi kazanımlar elde etmeyi ummuşlardı. 1934 Trakya Olayları bölgenin Yahudilerden arındırılmasını hedefliyordu. Hedeflenen amaca uzun vadede ulaşıldı. Arzu edildiği üzere bugün 81 yıl sonra tüm Trakya bölgesinde yaşayan Yahudi nüfus iki elin parmaklarını geçmeyecektir. Sinagoglar harabe haline gelmiş, Yahudilerin adı ve varlığı yalnızca anılarda, sokak adlarında kalmıştır. Yahudilere ait mezarlıklar dahi pek çok yerde yok edilme tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Işıl Demirel – Evrensel

 

Özet Kaynakça: Rıfat Bali, 1934 Trakya Olayları, 2008; Avner Levi, “1934 Trakya Yahudileri Olayı: Alınmayan Ders”, Tarih ve Toplum, Temmuz 1996;  2009; Haluk Karabatak, “1934 Trakya Olayları ve Yahudiler”, Tarih ve Toplum, Şubat 1996; Toplumsal Tarih, Ekim 1996; Erol Haker, “Bir Zamanlar Kırklareli’nde Yahudiler Yaşardı”, 2002; Çağatay Okutan, Tek Parti Döneminde Azınlık Politikaları, 2009; Ayhan Aktar, Türk Milliyetçiliği Gayrimüslimler ve Ekonomik Dönüşüm, 2006.

Antikapitalist Müslümanlar yeryüzü sofrasını Kamp Armen’e kurdu

Kamp Armen direnişinin 47. gününde Siroseğan (Sevgi Sofrası) ve Yeryüzü Sofrası birleştirildi. 26 Haziran Cuma günü saat 19.30’da Tünel Meydanı’nda gerçekleştirilecek yürüyüşe çağrı yapıldı.

7

Bianet’den Uğur Şahin’in haberine göre Gezi Direnişi sonrasında Antikapitalist Müslümanlar tarafından başlatılan Yeryüzü Sofrası, Ermeni geleneği Siroseğan* ile birleştirildi. Siroseğan yani Sevgi Sofrası, Ermeni vakıflarının her yıl düzenlediği yemekli dayanışma ve paylaşım etkinliği olarak biliniyor.

Kamp Armen direnişinin 47. gününde dün düzenlenen etkinliğe yoğun katılım gerçekleştirilirken sofralar öncesi İhsan Eliaçık konuştu.

8

Sosyal medya üzerinden Kamp Armen’e gideceğimizi söyleyince yapılan yorumlar hakkında konuşan Eliaçık:

“Dayanışma için; yetim hakkı için, ötekinin hakkı hukuku için, Cem Evine gittik Alevi olduk. Diyarbakır’a gittik Kürt olduk. Buraya da geldik Ermeni oluruz. Kuranı Kerim’de düşmanlık gösterilmesi gereken yegâne olgu zulümdür. Kuranı Kerim derki zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur. Sanıldığının aksine İslam’da zorla baş örttürmek, namaz kıldırmak, oruç tutmadığı için neden oruç tutmuyorsun deyip darp uygulamak kesinlikle yasaktır” dedi.

Etkinlik kapsamında 26 Haziran Cuma günü saat 19.30’da Tünel Meydanı’nda gerçekleştirilecek yürüyüşe çağrı yapıldı.

(Bianet)

Gençlere, Ak Saray’ın bahçesinde piknik yapma izni vermediler

Ankara Büyükşehir Belediyesi Meclisi’nin Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) arazisi içinde Başbakanlık hizmet binası olarak yapılan binanın Cumhurbaşkanlığı’na devredilmesi kararı protesto edilmek isteyen bir grup, Saray önünde piknik yapıp, top oynamak istedi. Polis grubu bölgeden uzaklaştırdı.

5

Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın halka açık olduğunu belirten grup, kapı girişinde piknik yapıp, top oynamak istediklerini iletti. Korumalar buna izin vermedi. Bunun üzerine grup yanlarında getirdikleri topu birbirlerine atıp top oynamaya başladı.

https://youtu.be/GH_2z7oy7e8

Bunun üzerine eylemciler ile korumalar arasında gerginlik yaşandı. Bir eylemcinin fotoğraf çekmesi sırasında elindeki makineyi almaya çalışan bir koruma, basın dışında kimsenin çekim yapamayacağını söyledi. Eylemciler ve korumalar arasında zaman zaman ilginç diyaloglar yaşandı. Korumaların müdahalesiyle grup buradan uzaklaştırıldı.

(Radikal)

ABD İstanbul başkonsolosluğunun penceresinde dev gökkuşağı bayrağı

ABD İstanbul Başkonsolosluğu, LGBTİ hareketinin sembolü olan gökkuşağı bayrağını sergiliyor. Konsolosluk, astıkları bayrağın fotoğrafını da Instagram’dan paylaştı.

Başkan Obama’nın 2015 Haziran ayını Lezbiyen, Gey, Biseksüel ve Trans OnurAyı ilan eden bildirgesinin ardından,  A.B.D.’nin İstanbul Başkonsolosluğu, Türkiye ve tüm dünyada LGBT haklarının destekçisi olarak, LGBT hareketinin sembolü olan gökkuşağı bayrağını sergiliyor.

4

ABD İstanbul Başkonsolosluğu, LGBTİ bayrağını Instagram’dan paylaştı.

Obama’nın bildirgesinin tam metni;

HERKES ONURLU BİR HAYATI HAK EDER

Ulusumuzun, tüm insanların eşit yaratıldığı gerçeğini ilan etmek üzere bir araya geldiği ilk andan itibaren cesur ve azimli vatanseverler kuruluş vaadimizi arılaştırmak ve demokrasinin erimini genişletmek için mücadele vermişlerdir. İki yüz yılı aşan bir mücadele ve özveri sonucunda ülkemiz sivil hakların kapsamını genişletmiş ve eşit koruma ilkesine anayasada yer vermiştir.

Tüm bu çaba ve sekteler arasında, daha özgür ve adil bir topluma doğru ilerleyen bir yörünge görüyoruz. Öte yandan, her bireye aynı hak ve fırsatlar tanınana dek gerçekten eşit olamayacağımızı – birimiz ayrımcılığa maruz kaldığında, hepimizin etkilendiğini – ve lezbiyen, gey, biseksüel ve trans (LGBT) kardeşlerimiz hukuk karşısında başkaları gibi muamele görene dek bu yolculuğun tamamlanmayacağını hatırlıyoruz.

Ayağa kalkan, sesini duyuran ve hikayesini paylaşan kararlı bireyler, ülkemizin dört bir yanında  olağanüstü bir ilerleme kaydedilmesini sağlamıştır. LGBT’lere yönelik işyerinde ayrımcılık  hakkında çığır açan Başkanlık Emirnamesi sayesinde,  Federal düzeyde çalışan taşeronlara yönelik önlemler bu yılın başlarında yürürlüğe girmiştir; cinsel yönelim ve cinsel kimliğe dayalı  ayrımcılığa karşı koruma sağlamaktadır. Federal Hükümet şu anda çalışanların ve taşeronların  kime aşık olduklarına göre değil, yaptıkları işin kalitesine göre değerlendirilmesini sağlayarak  örnek teşkil etmektedir. Kongre’ye tüm Amerikalıların, çalıştıkları yere bakılmaksızın bu  korunmalardan yararlanabilmesini sağlayacak yasalar yapmaları yönünde çağrıda bulunmayı  sürdüreceğim.

Ülkenin pek çok yerindeki topluluklar içerisinde LGBT Amerikalıların potansiyelini kısıtlayan bariyerler yerle bir edilmiştir, ancak ayrımcılık ve adaletsiz muamele ile karşılaşan birey sayısı  halen çok fazladır. Hükümetim cinsel yönelimi değiştirme odaklı terapinin reşit olmayan bireylere uygulanmasının yasaklanmasına yönelik çabaları desteklemektedir, çünkü bu terapinin büyük hasarlara yol açabileceğine dair bilimsel kanıtlar göz ardı edilemeyecek boyuttadır.

Cinsel yönelim ve cinsiyet bakımından azınlıklara mensup kişilerin – özellikle de trans bireyler ve cinsiyet kalıplarına uymayan kişilerin – karşılaştığı benzersiz zorlukları anlıyor, bu zorlukları ele alma yolunda adımlar atıyoruz. Pek çok farklı türde aile olabileceğinin de farkındayız. İster biyolojik olsun, ister koruyucu, ister evlatlık, aile tarafından benimsenme LGBTQ gençlerde intihar ve zarar görme durumlarını önlemede önemli bir etmendir; akıl sağlığı uzmanları da aile içi iletişim ve katılımı destekleyici kaynaklar oluşturmuşlardır.

Sayısız genç, yalnızca her şey daha iyi olacak demenin yetmediği düşüncesinde, harekete  geçmemiz de gerekiyor. Sınıflarımızda sataşma ve taciz ile mücadele etmeyi sürdürerek, her  öğrenciye öğrenip ve gelişebileceği sağlıklı bir ortam sağlamaya devam ediyoruz. Federal Hükümet çapında, tüm LGBT bireylerin hak ettiği fırsatların yanı sıra, ihtiyaçları olan kaynak ve  hizmetlere erişmelerini mümkün kılmak için her gün çalışmalar yapmaktayız. Pek fazla LGBTQ  genç evsiz kalma tehdidi ile karşı karşıyadır ve yetişkinlerin pek çoğu da kötü muameleye maruz  kalmayacakları, makul fiyatlı konutlar bulmakta zorlanmaktadır; bu nedenle hükümetim, güvenli  ve destek görecekleri yerleşimlere eşit şartlarda yaşamları boyunca erişebilmelerini sağlamak için çabalamaktadır. HIV’nin gey ve biseksüel erkek ve trans kadın toplulukları üzerindeki orantısız yükünü ele alabilmek için Ulusal HIV/AIDS Stratejimizi güncellemekteyiz. Yasal olarak evli durumdaki eşcinsel çiftlere aile ve eşlere sağlanan sosyal yardım hizmetlerini sunmaya devam etmekteyiz. LGBT hakları meselesinin, insan hakları meselesi olduğunu bildiğimiz için de dünyanın her yerindeki LGBT bireylerin korunmasını ve desteklenmesini savunmaktayız.

Cinsel kimlikleri ya da yönelimleri ne olursa olsun, herkes korku ve şiddetten uzak, ayrımcılık ile karşılaşmadan onurlu ve gururlu hayatlar sürmeyi hak eder. Lezbiyen, gey, biseksüel ve trans onur ayı boyunca, LGBT bireylerin Ulusumuzun dokusuna işlediği mağrur mirası anıyor, birliğimizi kusursuz hale getirmek için mücadele verenleri onurlandırıyor ve her çocuğun ülkenin ona destek verdiğini, onunla gurur duyduğunu ve onu olduğu gibi kucaklayacağı ayırdında büyüyeceği bir toplum kurmaya yönelik çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

Böylece, ben, Barack Obama, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olarak Anayasa’nın bana verdiği yetkiye ve Birleşik Devletler yasalarına dayanarak 2015 Haziran ayını  Lezbiyen, Gey, Biseksüel ve Trans Onur Ayı ilan ediyorum. Birleşik Devletler halkını önyargıyı var olduğu her yerde yok etmeye ve Amerikan halkının muazzam çeşitliliğini kutlamaya çağırıyorum.

Yukarıdaki hususları tasdiken imzam, Mayıs ayının bu yirmi dokuzuncu günü, yüce Tanrımızın iki bin on beşinci ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Bağımsızlığının iki yüz otuz dokuzuncu yılında, buna tanıktır.”

Yunanistan’ın yeni reform önerileri Perşembe günü masada

Yunanistan’daki mali krizinin masada olduğu Euro bölgesi maliye bakanları toplantısından somut bir karar çıkmadı. Dün Brüksel’de yapılan toplantıda Yunanistan, ekonomisini ayağa kaldıracak ve borçlarını ödemesine yardımcı olacak yeni reformlar sundu. Emeklilik reformları ve vergi değişiklikleri içeren Yunanistan’ın bu yeni planları Perşembe günü Brüksel’de yapılacak Avrupa Birliği olağan yarıyıl zirvesinde konuşulacak.

Son ödeme tarihlerinden ilki yaklaşıyor

Yunanistan’ın ödemeye gücünün yetmeyeceği aşikâr borçlarının son ödeme tarihlerinden ilki olan 30 Haziran yaklaşıyor. Geçen hafta Cuma gününden bu yana gözler, dün yapılan Euro bölgesi maliye bakanlar toplantısındaydı. Yunanistan’daki krizin devam etmesi Yunanistan’ın borcu bankaların istikrarsızlaşmasına ve en sonunda ülkenin Euro bölgesinden çıkmasına sebep olabilir. Endişe ortamı Yunanlıların geçen hafta bankalardan 4 milyar Euro çekilmesine sebep olmuştu. Yunanistan’ın Euro bölgesinden çıkmasının Yunanistan ve dünya ekonomisine nasıl etkileri olabileceği konusunda ise uzmanlar bölünmüş durumda. Bazı Avrupa ülkeleri bu olasılık için hazırlandıklarını ifade etmişlerdi.

Jeroen Dijsselbloem: “Bunlar son haftalardaki en gerçek öneriler.”

Yunanistan’ın dün yapılan toplantıda getirdiği öneriler arasında iş dünyasına yeni vergilerin getirilmesi, erken emeklilik konusunda daha sıkı kurallar gibi Çipras hükümetinin sıkça gündeme getirdiği konular var. Toplantıya başkanlık yapan Jeroen Dijsselbloem, bu tekliflerin son haftalardaki en gerçek öneriler olduğunu ifade etti.

Yunanistan Maliye Bakanı Yannis Varoufakis ise geçen Pazar günü toplantı hakkında şöyle söylemişti: “Merkel eğer isterse müzakere çözümü arayan bir hükümetle onurlu bir uzlaşmaya varabilir ya da ilkelerine sadık ve reform yolunda Yunan halkına önderlik edebilecek yegane Yunan hükümetini gemiden atabilir.”

Görüşmelerin öne çıkan aktörlerinden Angela Merkel, Euro Bölgesi devlet ve hükümet başkanları arasındaki Yunanistan kriz zirvesine sayılı saatler kala Almanya’nın uzlaşma şartlarını açıklamıştı. Merkel, alacaklı kurumların Atina hükümetinin reform önerileri hakkındaki değerlendirmesi alındıktan sonra karara varılmasının mümkün olduğunu söylemişti.

Toplantıdan önce AB Konseyi Başkanı Donald Tusk ise “Liderlerin bir mucizevi formülü olacağı yanılgısından kurtulmalıyız” demişti.

Haber: Pelin Atakan

(Yeşil Gazete, Deutsche Welle Türkçe, Associated Press)