Ana Sayfa Blog Sayfa 3644

Fırtına Vadisi´nde ‘Yeşil Yol´ protestosu

Karadeniz Bölgesi’nde 8 ilin yaylalarını, yaklaşık 2 bin 600 kilometrelik yolla birbirine bağlayan Yeşil Yol Projesi’ne tepkiler sürüyor. Dünya Doğayı Koruma Vakfı’nın (WWF) koruma altına alınması gereken 200 ekolojik bölge arasında gösterdiği Çamlıhemşin Fırtına Vadisi’nde yer alan Kavrun Yaylası’nda toplanan Fırtına İnisiyatifi grubu, ‘Bak işte yaklaşıyor Fırtına, direniyor Yeşil Yol’a’ pankartı açtı, protesto eylemi gerçekleştirdi.

7

Yeşil Yol Samsun’dan başlayarak Ordu, Giresun, Gümüşhane, Bayburt, Trabzon, Rize ve Artvin’in yaylaları ve turizm merkezlerini yüksek rakımdan birbirine bağlayan yaklaşık 2 bin 600 kilometre uzunluğunda turizm yolu olarak planlandı. 7 metre genişliğinde gidiş geliş olarak planlanan yolun zemini taş parke döşemeli olacak. Bu yolla birlikte 40 noktada oteller, restoranlar ve kayak tesislerinden oluşan turizm merkezleri oluşturulacak. İki yıldır süren ve 90 milyon lira harcanan yol çalışmasının 2018 yılında tamamlanması planlanıyor.

Kavrun yaylasında Yeşil Yol kapsamında iş makineleri ile sürdürülen yol açma ve genişletme çalışmasına tepkiler artarak devam ediyor. Yaylaların doğal güzelliğini bozacağı gerekçesiyle yol çalışmasına karşı çıkan yöre sakinleri ile kendilerine Fırtına İnisiyatifi adını veren grup, ‘Bak işte yaklaşıyor Fırtına, direniyor Yeşil Yol’a’ pankartı ile Yukarı Kavrun Yaylasında toplandı.

Grup adına yapılan açıklamada, Karadeniz Bölgesi’nde her yaylanın kendi ulaşım imkanına sahip olduğu, mevcut yolların güzeblleştirilip ulaşım kolaylığı sağlanması gerektiği belirtilerek, şu ifadelere yer verildi:

“Yaklaşık 20 yıldır tüm Karadeniz’de ve bu arada Fırtına Vadisi’nde toprak ve maden analizi yapılmaktaydı. Bu bağlamda tespiti yapılan madenlerle Yeşil Yol’ların bir bağlantısı var mıdır? Masumane ve iyi niyetli bir proje olarak gerçekten turizm amaçlanmış ise bu irtifalarda, alışıldık araçların oksijen yetersizliği nedeniyle yakıtlarında sorun yaşadığını biliyor musunuz? Yaşama kucak açan bir doğayı koruyup atalarımızı onurlandıracağımıza, rant düşkünleri arasında yer alırsak torunlarımıza ne anlatacağız? Onlara kötü örnek olmaz mıyız? Tarihin devletlere, hükümetlere, hükümdarlara şimdiye değin öğretmiş olması gereken ders; topluma rağmen, onu yok sayarak hareket edilemeyeceğidir. Karadeniz halkı, Fırtına’nın çocukları ve yaylacılar, bu dersi bir kez daha öğretmeye gönüllü ve kararlıdır. Söz konusu çılgın projelerin tamamına karşı tüm demokratik ve hukuki direniş hakkımızın meşru olduğunu bir kere daha hatırlatıyoruz.”

Grup basın açıklamasının ardından tulum eşliğinde horon oynadı. Bu sırada hep bir ağızdan Yeşil yol için çalışan iş makinelerine ‘Gavurun makinesi, gene aldı dağları’ dizeleri ile tepkiler dile getirildi. Yaylada yaşayanlar Yeşil Yol projesinin yaylaları böleceğini, hayvancılığa zarar vereceğini ve doğal güzelliği yok edeceğini belirterek projenin değiştirilmesini istedi.

(Radikal)

Son dönemin Yeşil Kitapları: Permakültür Bahçeleri – Akif Pamuk

Toby Hemenway tarafından kaleme alınan Permakültür Bahçeleri, İlknur Urkun Kelso çevirisiyle Mayıs ayı sonunda Yeni İnsan Yayınevi Ekoloji Serisi’nden çıktı.

Toby Hemenway, permakültür üzerine Kuzey Amerika’da yazılmış ilk kapsamlı eser olan Permakültür Bahçeleri’nın yazarıdır ve Portland Eyalet Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent olarak çalışmaktadır. Hemenway aynı zamanda Heather C. Flores’in Food Not Lawns kitabının önsö­zünü yazmıştır. Hemenway’in permakültüre adanmış bir hayat öyküsü var.

3.Permakültür-Kapak-ön

Tufts Üniversitesi’nden biyoloji diplomasını aldıktan sonra uzun yıllar genetik ve immünoloji alanında, önce Har­vard ve Seattle Washington Üniversitesi gibi akademik laboratuarlarda, sonrasında büyük bir medikal biyoteknoloji şirketi olan Immunex’te araştırmacı olarak çalıştı.

Toby Hemenway
Toby Hemenway

Tam da biyoteknolojinin gittiği yön kendisini rahatsız etmeye baş­ladığı dönemde, sürdürülebilir peyzajlar, evler ve işyerleri tasarlamak için ekolojik ilkelere dayalı bir yaklaşım olan permakültür ile tanıştı. Bunun üzerine kariyerini değiştiren Toby, eşiyle birlikte 10 yıl süren bir  çalışmanın sonucunda Güney Oregon’da kırsal bir permakültür sistemi kurdu. 1999-2004 yılları arasında ekolojik tasarım ve sürdürülebilir kültür dergisi Permaculture Activist’in yardımcı editörlüğünü yaptı. Halen Oregon Portland’da yaşamakta ve kentsel sürdü­rülebilir kaynakları geliştirdiği bir proje yürütmektedir. Ülkenin çeşitli yerlerinde permakültür eğitimleri, ekolojik tasarım danışmanlığı ve seminerler vermektedir. Whole Earth Review, Natural Home ve Kitchen Gardener gibi dergi­lerde yazıları yayımlanmıştır. Ekolojik tasarım atölyeleri, eğitimleri ve danışmanlık hizmetleri için kendisine ulaşabilir, web sitesine www.patternliteracy.com adresinden erişebilirsiniz.

Kitabın çevirmeni İlknur Urkun Kelso ise ekoloji ve sürdürülebilir yaşam konularında çevirmenlik, evinde balkon bahçeciliği, Kazdağı’nda aktivizm, Dünya­yı Kurtaran Kadınlar’da blog yazarlığı, permakültür giriş kurslarında eğitmenlik yapmaktadır.  Bulduğu her fırsatta takas yaparak armağan ekonomisini tercih etmekte ve dikiş, örgü ve resim malzemelerini daima elinin altında bulundurmaktadır.

 

İlknur Urkun Kelso aynı zamanda Yeni İnsan Yayınevi Yeşil Politika Serisi’nden Philip B. Simith ve Manfred Max-Neef’in birlikte yazdığı Ekonominin Gerçek Yüzü ve David Sobel’in kaleme aldığı Ekofobiyi Aşmak kitaplarını çevirdi.

Permakültür Bahçeleri

Büyük bir talep sonucunda birinci baskısı biten Permakültür Bahçeleri kitabının ikinci baskısı da yayımlandı. Çok sayıda renkli ve siyah-beyaz resim ve çizim içeren üç bölüm ve 12 kısımdan oluşan kitap, küçük arazide ya da kentte, ekosistem yaratarak doğa ile birlikte çalışmayı öğretiyor.

Kısım 8 ve 9’da doğada hiçbir şeyin sadece bir işlevi olmadığından yola çıkılarak bahçelerimizde bitkilerin gruplandırılmasının bereketlilik açısından önemli rol oynadığı gösteriliyor. Permakültür Bahçeleri’nde bilinçli tasarımlarla yerleştirilmiş bitkilerin birbirlerine yardım etmesi sayesinde bahçelerde ilaç kullanılmasına gerek kalmaz.

4. Kısım toprağın bileşimini tanıtıp, verimli toprak üretmeye, ayrıca kompost ve malç yapmanıza dair örnekler veriyor. Permakültür ilkelerini benimseyenlerin, böceklere, solucanlara bahçenin estetiğini bozan çağrılmamış misafirler olarak değil, faydalı dostlar olarak bakmaları gerektiğini 7. Kısımda bulabilirsiniz. Kitapta, su hasadı ve su tasarrufu da önemli bir yer tutuyor. Kısım 5’te yağmur hendeklerinin, göletlerin ve su depolarının resimli ve detaylı tarifleri veriliyor. Kısım 6’dan ise mikroiklimler oluşturarak güneş ve rüzgârın etkili kullanımını öğrenebiliriz.

Kitabın içindekiler şöyle sınıflandırılmış.

Birinci Bölüm: Bahçedeki Ekosistem

1. Ekolojik Bahçe Nedir

2. Bahçıvanlar için Ekoloji

3. Ekolojik Bahçe Tasarımı

İkinci Bölüm: Ekolojik Bahçeyi Oluşturan Öğeler

4. Toprağı Canlandırmak

5. Su Hasadı, Tasarrufu ve Kullanımı

6. Çok İşlevli Bitkiler

7. Arı, Kuş ve Diğer Faydalı Hayvanları Bahçeye Çekmek

Üçüncü Bölüm: Ekolojik Bahçenin Kurulumu

8. Bahçe için Topluluklar Yaratmak

9. Bahçe Birliklerinin Tasarlanması

10. Gıda Ormanının Kurulması

11. Şehirde Permakültür Bahçeciliği

12. Bahçe Birdenbire Açılır

Ek Faydalı Bitki Örnekleri

Sözlük

Kaynaklar

Permakültür Bahçeleri bizi, permakültür tasarımıyla bahçeler kurmanın yanı sıra bütünsel düşünmenin sahibi yapıyor. Üst bağlamda ekosistemi, bitkilerin çoğulculuğunu, birlikte ahenkli ve uyumlu tasarımları paylaşırken, alt bağlamda da toplumu permakültür ilkelerine göre inşa edebileceğimiz umudunu veriyor.

Permakültür Bahçeleri
Toby Hemenway
Çeviren: İlknur Urkun Kelso
Yeni İnsan Yayınevi / Ekoloji Dizisi

6. Akif Pamuk

 

Akif Pamuk

 

Kaz Dağları Kadınları, “Çırpılar’da termik santrale geçit yok”

Çırpılar Termik Santrali ÇED Halkın Katılımı Toplantısı, köylü kadınların protestoları arasında 25 Haziran Perşembe günü yapıldı. Çanakkale’nin Yenice ilçesine bağlı Çırpılar köyünde termik santral kurmak isteyen Taşzemin İnşaat Madencilik şirketi adına yetkililerin projeye dair teknik bilgiler verdiği esnada köy meydanında toplanan kadınlar, “Termik santral istemiyoruz, termikçi şirket masal anlatma, hayat parayla satılamaz” sloganları attı.

çeşmeÜzerinde “Dereme, havama, toprağıma dokunma, termiğe karşı kadın dayanışması, termik santralinize verecek suyumuz yok, kanser olmak istemiyoruz.” yazılı pankartlar taşıyan kadınlar, şirketin köylerini ve Kaz Dağları’nı terk etmesini istedi. Toplantı boyunca köy meydanından ayrılmayan kadınlara, diğer köylülerden ve çevrecilerden de kahvehaneden yükselen alkış sesleriyle destek geldi.

çırpılar protestoJandarmanın güvenlik önlemleri altında gerçekleşen ÇED toplantısında sesler zaman zaman yükseldi. Toplantıya katılan köylüler, termik santralin temiz havalarına, tarım ve hayvancılık yaptıkları topraklara, sağlıklarına ve Kaz Dağları’na vereceği zararlar konusundaki endişelerini, merak ettiklerini dile getirdi. “Çırpılar Termik Santrali, Kül Depolama Sahası, İR:60 Ruhsat Numaralı Kömür Saha , Kireçtaşı Ocağı ile Kırma Eleme Tesisi” projesi hakkında sunum yapan SNG Madencilik yetkilisi Sertaç Nuri Gücüyener‘in, “Yeraltı zenginliklerimizi paylaşmalıyız.” sözü üzerine çobanlık yapan bir köylü, “Biz zenginliklerimizi zaten paylaşıyoruz. Ovalarımızda yetiştirdiğimiz kapya biberini dünyaya ihraç ediyoruz. Termik santral yapılır, külleri toprağımıza, suyumuza savrulursa biz kapya biberi nereye ekeriz?” diye sordu.

kahveTarım havzasında kömür ocağı 

Yenice’nin kapya biber yetiştiriciliğinin merkezi gibi olan verimli topraklarında açık ocak işletmeciliğiyle yirmi beş yılda 65 milyon ton kömür çıkarmayı, 200 Megawatt gücünde termik santral kurup oluşacak milyonlarca ton külü Kazdağları’nın kuzey yamaçlarında depolamayı planlayan şirket, santralin soğutma suyu olarak Gönen Barajı’na dökülen derelerdeki suyu kullanmayı, bu su yetmezse yeni kuyular açmayı istiyor. Çanakkale Yenice’nin Çırpılar, Kovancı, Boynanlar, Suuçtu ve Öğmen köylerinin arasındaki alanda yapılmak istenen termik santralin, bölgedeki hakim rüzgarlarla birlikte Agonya Vadisi’ni, Çanakkale’yi, Balıkesir’i ve Edremit Körfezi’ndeki zeytinlikleri de etkisi altına alacağı düşünülüyor. Yıllardır altın madenciliğine karşı direnen Kaz Dağları’nı şimdi de termik santral tehdit ediyor.

çırpılar çocukKaz Dağları Kalorifer Kazanı mı?

Projeyle ilgili sayısal verilen aktarıldığı, köylülere iş ve çevrenin zarar görmemesi için alınacak önlemlerin güvencesini vermeye çalışan sunumun ardından toplantıya katılan yöre halkı ve yaşam savunucuları santrale itirazlarını dile getirdi. İda Dayanışma Derneği ve Çanakkale Çevre Platformu adına konuşan Hicri Nalbant, “Biz buraya ÇED toplantınızı ciddiye aldığımız için değil, tarihe not düşmek için geldik. Bu bölgeye kurulacak termik santral elli kilometre yarıçapında bir alanı etkileyecek. Sağlığınız ve bu tertemiz havanız bozulacak. Köyde yaşayanlara tavsiyem, 18 Mart Çan Termik Santrali’nin olduğu Yayaköy’e gitsinler ve köylülerle konuşarak asmaların, ağaçların nasıl kuruduğunu, köydeki hastalıkları dinlesinler. Çan’ın tarım alanlarına asit yağıyor, küllerin etkisi Bayramiç’ten Ezine’ye kadar ulaşıyor. Termik santrallerin hiçbiri temiz değil, her biri doğayı kirletiyor. Çanakkale’de kurulmak istenen termik santrallerin toplam kurulu gücü 17 bin Megawatt. Çanakkale Türkiye’nin kalorifer kazanı mı? Burada yaşayan çocukların, insanların hiç değeri yok mu? Bu kadar santrale hangi vicdan sahibi izin veriyor? ” dedi.

Hicri nalbant Termik santralin, kömür ocağının ve kül depolama alanının yapılmak istendiği köylerde yaşayan gençlerin projeye karşı oldukları, ancak işsizlik ve oldukça verimli topraklara sahip olmalarına rağmen tarımdan yeterince para kazanamadıkları gerekçesiyle yeni iş sahalarına ihtiyaç duyduklarını konuştukları gözlendi. Projenin 900 kişiye iş sağlayacağının ifade edilmesi üzerine söz alan Kalkım köyünde yaşayan Hatice Barış, konuşmasıyla herkesi etkiledi. Hatice Barış, “Köylüler, çocuklarının rızkı için çıkış yolunu termik santralde arıyor. Burada içilecek su, yenilecek bir şey kalmadığında, üstümüze kül yağdığında ve kanser olduğumuzda ne yapacaklar? Santralden kazanacakları maaşla çocuklarını yurt dışına mı gönderecekler? Bir aksilik olursa yaptırım uygularız, termik santrali kapatırız diyorlar. Bakın diğer santrallere, hiç kapatılan var mı? Santral kurulursa hiç bir yere gitmez. Bunların hepsi vaat.” dedi.

hatice“Santral istemiyoruz.”

Köy kahvehanesinde ÇED toplantısı yapılırken dışarıda şirketi protesto eden köylü kadınlar endişelerini ve termik santrali neden istemediklerini dile getirirken öfkeliydi. Hepsi de hastalanmaktan  endişe ettiğini, köylerinin doğası, temiz havası ve büyükbaş hayvanlarıyla mutlu olduklarını söyledi.  Bölgedeki kömür madeni ocaklarından çıkarılan kömürleri yığacakları için yıllar önce babasının on beş dönümlük arazisini kaybettiklerini anlatan 75 yaşındaki Mürvet Erdal, “Biz o günleri gördük, gençler daha görmediler. Şirket tarlaları alıncaya, buralara yerleşinceye kadar size iş vereceğiz diye kandıracak. Biz ekmeğimizi arkamızda çocuk, önümüzde torba kazandık. Şimdikiler oturdukları yerden beş kuruşa çalışmak için köylerinden vazgeçiyorlar. Yıllar önce sondaj yapmışlardı da çeşmelerimiz kurumuştu. Kuşlar bile içecek su bulamamıştı. Şimdi yine geldiler, masal anlatıyorlar. Asla güvenmiyorum.”dedi.

mürvetToprak bize yeter !

64 yaşındaki Ayşe Karabulut, “Termik santral istemiyorum. Köyümüz kirlenmesin, tarlalarımız elimizden gitmesin. Eşimin ciğerleri zaten hasta, onun ölmesini istemiyorum.” dedi. Jandarmadan çekindikleri için köy meydanına gelemeyen köylü kadınlarsa toplantıyı ve termik santral protestosunu uzaktan izledi. Havva Erdal, “Çan’da zaten termik santral var, onun külü dumanı burayı da etkiliyor, ağaçlarımız meyve vermiyor. Kirli hava istemiyoruz, hayvanlarımız ölürse biz ne yaparız? Nereye gideriz bu yaştan sonra?” derken, Emine Dudukaçar, “Biz köyümüzün güzelliklerini yaşadık. Çocuklarımız da gün görsün, köylerinde rahat rahat oynayarak büyüsün. Ben astım hastasıyım. Susuz yaşanır mı, peki ya kirli havada? Santral olursa hastalıklar çoğalacak. Hayat gidince biz parayı ne yapalım? Şimdiye kadar santrale muhtaç olmadan yaşadık. Toprak bize yeter. Termik santral istemiyoruz” diye konuştu.

yakın kadınYöre halkının ve yaşam savunucularının itirazları, köydeki gençlerin iş bulma sıkıntısı ve Çırpılar kadınlarının protestolarıyla geçen Çırpılar Termik Santrali ÇED toplantısı sorunsuz sonlandı. Yıllardır Çanakkale’de ve Kaz Dazdağları’nda verilen çevre mücadelesinde gönüllü emek veren Hicri Nalbant, “Toplantıdan önce termik santralle ilgili köylüleri bilgilendirmek üzere köye geldiğimizde gördük ki işsiz gençler iş vaadiyle yönlendirilmişler. ÇED toplantısında santralle ilgili endişelerimizi dile getirdik. Gördük ki o gençler de Çırpılar ve çevredeki köyler de termik santrale karşılar ancak işsiz oldukları için bazıları bir noktada mecbur hissediyorlar. Dünyanın en kaliteli kapya biberinin yetiştiği bölge burası ancak tarımdaki bunalım onlara da işsizlik olarak yansıyor. Bu kadar olumsuz görüş bildirilmesine ve köylülerin itirazlarını dile getirmelerine rağmen ÇED olumlu kararı çıkacaktır. Biz de o kararı bekleyip ÇED iptal davası açacağız. Şimdiye kadar açtığımız tüm davaları kazandık, dava açılmadık tek bir termik santral, altın madeni projesi bırakmadık. Neredeyse tamamını kazandık. İnanıyorum ki bunu da bunu da kazanacağız.” dedi.

kadınnHicri Nalbant, Çanakkale’yi bir termik santral ve sanayi şehri olarak gösteren Balıkesir – Çanakkale 1/100 bin ölçekli Çevre Düzeni Planıyla artan santral başvurularını ve şehirde izlenen mücadeleyi de değerlendirdi.

“Hakim rüzgarın poyraz olduğu bir bölgede, Kaz Dağları’nın kuzeyine, Karabiga’ya çok sayıda termik santral kurmak demek Kaz Dağları’nı katletmektir. Yenice termik santrali projesiyle de Kaz Dağları’nda santralden etkilenmedik alan bırakmamış olacaklar. Mevcut ve planlanan termik santrallerin kapsadığı alanı tüm Çanakkale’yi ve Kaz Dağlarını kapladı.. Son olarak Çan Yayaköy’de Çan-2 Termik Santrali’ni kurabilmek için toprak koruma kurulunun olumsuz görüş bildirmesine rağmen ÇED olumlu kararı aldılar. Bu bir skandal. Bunun için de dava açtık. Şu an sonuçlanmasını beklediğimiz dokuz dava var. Çırpılar için de yargıya başvuracağız. O termik santrali yaptırmayacağız.”

Haber: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

 

 

ABD Yüksek Mahkemesi’nden tarihi, “Eşcinsel evlilik haktır” kararı

ABD Yüksek Mahkemesi eyaletlerin “hemcins evliliğine” getirdiği yasakları kaldırdı. Başkan Obama, “Bugün eşitlik yolunda büyük bir adım. Gey ve lezbiyen çiftler de herkes gibi evlenebilecek” dedi.

2

ABD Yüksek Mahkemesi, bugün verdiği ve Onur Haftası’na denk gelen kararıyla “hemcins evliliği“ni bir hak olarak garanti altına aldı. Yüksek Mahkeme’nin 4’e karşı 5 oyla aldığı kararda, eyaletlerin hemcins evliliğine getirdiği yasaklar kaldırıldı. Karardan önce, ABD’deki 50 eyaletin 36’sında gey ve lezbiyen çiftler evlenme hakkına sahipti. Bu kararla birlikte, ABD’nin tamamında hemcins evliliği bir hak olarak tanındı.

“Love Wins”

ABD Başkanı Barack Obama, Twitter hesabından yaptığı açıklamada “Bugün eşitlik yolunda büyük bir adım. Gey ve lezbiyen çiftler de herkes gibi evlenebilecek. #LoveWins (Aşk Kazanır)” diyerek karardan duyduğu memnuniyeti belirtti.

Yüksek Mahkeme, 2012’de aldığı bir kararla, California eyaletinin referandumla getirdiği hemcins evliliği yasağını Anayasa’ya aykırı bularak iptal etmişti. Bugünkü kararda ise, Kentucky, Michigan, Ohio ve Tennessee eyaletlerindeki hemcins evliliği yasağı iptal edilmiş oldu. Bundan sonra ABD genelindeki hiçbir eyalette hemcins evliliği yasağı getirilemeyeceği de karara bağlanmış oldu.

(Kaos GL)

IŞİD, Kobane’ye Mürşitpınar’dan mı girdi?

IŞİD’in dün Kobane’ye gerçekleştirdiği saldırı sonucu 146 kişi katledildi. Saldırı sonrası IŞİD militanlarının Kobane’ye hangi bölgeden giriş yaptığı sorusu akıllara Mürşitpınar sınır kapısını getirse de Urfa Valiliği saldırının hemen sonrasında yaptığı açıklama ile bu iddiayı yalanladı.

11

Kobane kuşatmasının en yoğun yaşandığı günlerde Suruç sınırından bilgi aktaran Nihat Abay‘ın saldırı sonrası yaptığı ve bize İnan Mayıs Aru kanalı ile ulaşan tespitlerini kendilerinin de iznini alarak aynen paylaşıyoruz.

Suruç’ta, IŞİD’in Mürşitpınar’dan yani Türkiye’den geçiş yaptıklarına dair yüksek bir kanı var

Günboyu Kobané sınırındayken uzunca ağırlandığım Suruçlu arkadaşlara ulaşmaya çalıştım ve ulaştım. Suruç devlet hastanesi ve sınır olan Mürşitpınar ve yapışığı olan Kobané hakkında bilgiler aldım. Durum fazlasıyla ürkütücü;

IŞİD’in saldırıları yalnızca bombalı intihar eylemleriyle sınırlı değil; aynı zamanda sayıları oldukça fazla silahlı terörist Kobané’nin içine de girmişler. teröristlerin YPG kıyafetleriyle Kobané’ye girmiş olması ve YPG/Jli’lerin çoğunlukla kurtarılmış ilçe merkezinin dışındaki mevzilerde konuşlu olması katliamın da önünü açmış.

IŞİD, bombalı eylemlerin sonrasında tam anlamıyla bir katliam gerçekleştirmiş. Ev ev dolaşıp gördükleri her sivile ateş etmişler. Suruç devlet hastanesinde çocuk, kadın her yaştan yaralı yüzün üzerinde insan var. Ama bu yalnızca Suruç, çünkü çevre ilçelere ve Urfa’ya da taşınan yine bir çok yaralı var.

Umarım yanılıyorlardır; fakat yüzün üzerinde de sivilin katledildiğini aktardılar. Çocuk, kadın sivillerin kurşunla, olmadı bıçakla kafalarının kesildiğini… Ve çatışmaların halen devam ettiğini…

Suruç’ta, IŞİD’in Mürşitpınar’dan yani Türkiye’den geçiş yaptıklarına dair yüksek bir kanı var. Zaten açıkçası aksi de pek mümkün değil; zira doğuda Kobané ile Cızir’in birleşmesi, güneyde Rakka ve Halep’le aranın temizlenmiş olması, aynı zamanda batıda Cerablus’un da uzaklığı, saldırıların ve çatışmaların Türkiye sınırına çok yakın mahallelerde oluşu militanların Türkiye’den geçiş yaptıklarını ortaya koyuyor.

Bu saldırı ve katliamlar bir kez daha göstermiştir ki; IŞİD’in merkezi Rakka değil, Ankara’dır.”

(Yeşil Gazete)

Kobanê’de ölü sayısı 146’ya yükseldi

Suriye İnsan Hakları İzleme Örgütü, Şanlıurfa’nın Suruç ilçesi karşısındaki Suriye kenti Kobani’deki saldırılarda 146 kişinin hayatını kaybettiğini duyurdu.

10

Reuters’ın haberine göre, örgüt, ölenlerden 120’sinin sivil olduğunu belirtti.

IŞİD’in Kobanê’ye düzenlediği saldırının bugüne kadarki en büyük katliam olduğu belirtiliyor. IŞİD’ dün de Kobanê’ye bomba yüklü araçla saldırı düzenlemiş çok sayıda kişi hayatını kaybetmişti.

(T24)

Artvin Cerrattepe’de altın madenine karşı 24 saat orman nöbeti

Artvin Cerrattepe’de 25 yıldır altın madeni karşıtı mücadele veren Artvinliler, çalışmaların başlamaması için 24 saat nöbet tutuyor. Halk ormanını, madencilerden ve madene izin veren Orman Bakanlığından koruyor.

9

Evrensel’den Hamdi Gökdeniz’in hjaberine göre Mehmet Cengiz’e ait Cengiz Holding tarafından yapılmak istenen altın madeni girişimine izin vermemek için Yeşil Artvin Derneği öncülüğünde çetin bir mücadele yürütülüyor. Bu mücadele şimdi yeni bir döneme girdi. Artvinliler, 3 vardiya 24 saat nöbet tutmaya başladı. İmece kültürüyle kısa sürede inşa edilen doğaya uygun şirin nöbet kulübesi maden alanına geçeceklerin ilk karşılaşacağı Artvin kontrol noktası olacak.

Yeşil Artvin Derneği Başkanı Nur Neşe Karahan, “Bugüne kadar bütün hukuki davalarımızı kazana kazana geldik. 25 yıldır mücadele ediyoruz. Bir kuşak madencilerle mücadele içinde geçti. Türkiye’de hangi mahkemeye giderlerse gitsinler, hatta dünyanın en büyük mahkemelerine, AİHM’ye gitseler, maden şirketlerine Cerattepe’de yine izin çıkmaz. Çünkü burası dünyanın mirası olabilecek kadar muhteşem ve zengin bir flora ve fauna alanı. Hemen altında bulunan koca bir şehir, 30 bin insanıyla sonsuza dek yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Ama ne hikmetse bu maden şirketleri ve gözünü para hırsı bürümüş bazı kimselerin hiç umurunda değil. Ama Artvin halkının umurunda” dedi.

(Evrensel)

çArşı Davası 11 Eylül’e ertelendi

Gezi Parkı direnişine verdikleri destek nedeniyle “Hükümete darbe girişimi” suçlamasıyla yargılanan Beşiktaş’ın taraftar grubu çArşı’nın 35 sanıklı davasının üçüncü duruşması bugün İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Foto: Özgecan Kara
Foto: Özgecan Kara

Çağlayan Adliyesi’ndeki 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada savcı, Arda Mutlu Doğan adlı sanığın havalı silahının üretim tarihinin araştırılmasını istedi ve mütaalasını ancak o zaman vereceğini söyledi. Bu gelişmenin ardından Hakim tarafından duruşma 11 Eylül’e ertelendi.

5

Çağlayan Adliyesi’nde görülen duruşmayı Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi eş sözcüsü Sevil Turan’ın yanı sıra CHP’li milletvekilleri İlhan Cihaner, Aykut Erdoğdu ve Hilmi Yarıyıcı’nın yanı sıra CHP’li Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar da takip etti.

(Yeşil Gazete)

 

 

Madileşen dünyada rahatça uyumak

Bir süredir cinsiyet ve iklim mücadelesini düşünüyorum. Tam zamanlı işim küresel iklim değişikliğine karşı mücadele etmek. Hafta içi (ve hafta sonu) günde 10 saatimi iklim değişikliğine ayırıyorum. Hobim ise feminizm.

Bir şey itiraf etmenin vakti geldi: Geceleri kafamı yastığa koymadan önce bazen düşünüyorum, “Her üç kadından birinin fiziksel veya cinsel şiddet gördüğü, bunun da hala yeterince konuşulmadığı bu dünyada iklim değişikliği biraz bekleyebilir.”

Dünyanın yarısı kadın, bu kadınların üçte biri şiddet görüyor ve ben tüm vaktimi ısınan gezegen için harcıyorum. Sorunları önceliklendirmek değil bu, kadın olduğum için bir vicdan azabı diyelim.

Bu nedenle Türkiye’deki LGBTİ toplumu “Biz cinsel kimliğimiz ve cinsel yönelimimiz nedeniyle öldürülüyoruz. Yaşayanlarımız iş bulamıyor, ev bulamıyor, sağlık hizmetlerinden yararlanamıyoruz, translar sokağa çıktığında bile ceza kesiliyor. Gezegen biraz bekleyebilir.” dediğinde de içten içe hak veriyorum aslında.

İçten içe hak veriyorum, çünkü acil bir çözüm için sorunun ta kendisine odaklanıyoruz: toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri. Daha büyük resme baktığımızda ise sorun aslında yüzyıllardır süre gelen bu “sistem”: Gezegendeki canlı, cansız herkesi ve her şeyi sömüren bir erk.

Böl, parçala, yönet mi?

Çok yanlış bir taktik. Son dönemlerin trendi sınıflandır, nesneleştir, sömür.

Kendisini tüm dünyanın hakimi gören adem, kendisi gibi olmayan herkesi ve her şeyi belli sınıflara ayırdı ve onlara beli işler verdi. Bu yeni dünya düzeninde kadınların, siyahların, kızılların, hayvanların, ağaçların, toprağın, suyun amacı beyaz adama hizmet etmekti.

Sistem, kendisi gibi olmayan herkesi ve her şeyi belli standartlara ve sınıflara ayırıp, bir nesne haline getirip sömürüyor.

LGBTİ hikayesi önce inkar ile başladı. Lezbiyenler, gayler, translar, biseksüeller, interseksler yoktur! LGBTİ mücadelesi 80’li, 90’lı kuşağın tanık olduğu en büyük sivil hak mücadelelerden birini vererek var olduklarını kanıtladıktan sonra da: LGBTİ vardır, o zaman siz de standardize olun, tüketim toplumunun bir parçası olun:

Çalışın, ev alın, evlenin, aile kurun, tüketin, tüketin, tüketin. IŞİD’in 8 katlı kulelerden attığı eşcinsellerin dramına kulağınızı tıkayın. San Francisco’da yaşayın, yazlarınızı gay adalarda geçirin. Size ait televizyon dizilerini izleyip “aynı biz, ne şeker” deyin. Gazze’ye sırtınızı dönüp Tel Aviv’den denize girin. Rusya’daki, Türkiye’deki gayleri düşünmeden Rus votkaları için, sonrasında döner yiyin. Tüketin anam. Her şey güllük, gülistanlık.

Oysa sorunlar devam ediyor. Her şeyin hakimi olan bu erk’i tümden yıkmadıkça göstermelik haklarla bir yere varılmıyor.

Onlardan olmayan, hep dışarıda kalıyor. Şirketlerin, ve onların etkisi altındaki devletin, daha fazla kar uğruna sömürdükleri bu gezegen küresel iklim değişikliği kaynaklı bir yıkıma doğru sürükleniyor. Savaş, afet, aşırı hava olaylarında ise geride bırakılanlar ilk kadınlar, LGBTİler, çocuklar oluyor.

Artan gıda fiyatlarından, kuraklıktan, sellerden etkilenenler hep yaşam alanlarının dış çeperine itilmiş, dışlanmış gruplar oluyor.

Bizim bir yaşam alanına ihtiyacımız var. Olduğumuz gibi görünebileceğimiz, özgürce yaşayabileceğimiz, beraber olabileceğimiz bir yaşam alanı.

Gezi de buydu işte. Ekolojistler için de buydu, LGBTİ toplumu için de buydu.

Ortak yaşam alanımız bu parkın beyaz adamın verdiği karar ile sömürülmesine, daha fazla tüketmemiz için bir nesne haline getirilmesine ve bizim de bir tüketim aracı olarak görülmemize izin vermiyoruz.

Geceleri kafamı yastığa koyduğumda aklımdan geçen feminist ve kuir düşüncelerden sonra rahatça uyuyabilmemin ve her sabah şevkle çalışabilmemin nedeni bu.

Sistemin bana yüklediği roller ve toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri yüzünden hiçbir zaman karar alıcı olmadığım halde verilen kararlarla benim yaşam alanımı, havamı, suyumu ve gıdamı zehirleyen; beni nesneleştiren, taciz eden, tecavüz eden, öldüren bu sisteme karşı bir mücadele veriyorum ben.

Cüneyt Arcayürek ya da Hakkari dağlarında da gazeteci olmak – Celal Başlangıç

“Çılgın” bir karar verdik; Şırnak’tan Hakkari’ye Uludere -Çığlı yolu üzerinden geçecektik.

Daha, Şırnak’ın il değil de Hakkari’nin bir ilçesi olduğu zamanlardı.

O yıllarda, böyle bir yolu seçmek gerçekten çılgınlıktı.

Çünkü, Şırnak’tan Uludere üzerinden Beytüşşebap, Çukurca ve Hakkari’ye doğru giden yol neredeyse yılın 8-10 ayı kapalıydı.

Örneğin, Şırnak ilçesinde yakalanan bir cinayet zanlısı, bağlı olduğu kent merkezi Hakkari’deki Ağır Ceza Mahkemesine ancak Mardin, Diyarbakır, Van üzerinden yaklaşık 700 kilometrelik bir yol katedilerek götürülebiliyordu.

Temmuz 1987. Hakkari-Çukurca yolunda, Cüneyt Arcayürek ile birlikte. Arkamızdaki tepeye yerel halk  İş Bankası Kayaları adını takmış
Temmuz 1987. Hakkari-Çukurca yolunda, Cüneyt Arcayürek ile birlikte. Arkamızdaki tepeye yerel halk İş Bankası Kayaları adını takmış
 Cudi ve Gabar dağlarının arasındaki Kasrik boğazından geçip Kato ve Tanin dağlarına doğru vurmuştuk.

Türkiye yavaş yavaş Kasım 1987 seçimlerinin  havasına giriyordu ama bir yandan da  bölgede çatışmalar sürüyordu. Seçim öncesi bölgenin havasını almak, nabzını ölçmekti amacımız.

O yıllarda Cumhuriyet’in Güney İlleri Temsilcisiydim.

Ankara’dan gelmişti Cüneyt Arcayürek.

Yol boyunca sıcağı sıcağına izlenimlerimizi, gözlemlerimizi, değerlendirmelerimizi yazacaktık.

Adana Büro’dan Ufuk Tekin haberleri kovalıyordu. İstanbul’dan Foto muhabiri Uğur Saner fotoğrafları çekiyordu.

Adana Büro’dan Ali Dönderici her zamanki gibi “kaptan pilot”tu.

Şırnak’tan sonra önümüzde Balveren, Şenoba gibi Irak sınırına çok yakın yerleşimler vardı. Uludere’nin ardından Ortasu, Yemişli köyleri sınırın tam sıfır noktasındaydı. Hani zaman zaman yolu karıştırınca, kendini Irak topraklarında buluyordun.

Birkaç kez başımıza geldiği, hatta Irak askerleriyle burun buruna kaldığımız için dikkatle izliyorduk önümüzde uzayıp giden bol taşlı, toprak yolu.

Hakkari’ye doğru ilerledikçe hızımız neredeyse 20 kilometreye kadar düşmüştü.

Zaten sonuçta da Şırnak-Hakkari arasındaki yaklaşık 200 kilometrelik yolu ancak sekiz saatte aşacaktık.

Kurulan silah mekanizmaların sesleri kulaklarımızda

İki yanımızdan dağların dik yamaçları yükseliyordu. İki yamaç arasındaki vadiye belli belirsiz açılmış yoldan gidiyorduk zıplaya zıplaya.

Hava sıcaktı. Koşullar pek elverişli değildi ama keyfi yerindeydi Cüneyt Abi’nin. Gömleğini çıkarmış, beyaz fanilasıyla aracın önünde oturuyordu.

Her zamanki gibi heyacanı ve enerjisiyle gazetecilik hikayeleri anlatıyordu.

Birden frene bastı Ali, “Lastiğimiz patladı” diye.

İndik araçtan. Bizi çevreleyen dağlardan gökyüzünü görebilmek için neredeyse kafamızı sırtımıza değdirmek gerekiyordu.

Bir yandan askerlerle PKK’liler, diğer yandan da Oramar aşireti ile Jirkiler arasında çatışma vardı bölgede.

Ali,  lastiği değiştirmeye çalışıyor, Cüneyt Abi, “Kaldık mı  ulan burada şimdi” diyordu gülerek.

“Şakırt, şakırt” diye kurulan silah mekanizmalarının sesi, Kürtçe konuşmalar çok yakından geliyordu kulağımıza ama,kimseyi göremiyorduk.

“Hadi Cello, tarayacaklar şimdi bizi” deyip gülüyordu Cüneyt Abi. Hem tedirgindi, hem de haber peşinde olmanın, sıcak bölgelerde gazetecilik yapmanın tadını çıkarıyordu.

Sonunda tekrar yola koyulduk. Dağları tepeleri aşıp Hakkari’ye yaklaşırken bölgenin daha o yıllarda yeteri kadar “meşhur” olmamış bir beyaz Toros’u içindeki dört kişiyle peşimize takıldı.

Tek bir otel vardı o yıllarda Hakkari’de.

Havanın iyice karardığı biz vakitte, aç, yorgun ve boğazımız kurumuş olarak attık kendimizi otele.

Şükür, yer varmış. Kimlikleri bırakıp hemen yanındaki terasa çıktık yemek yemek için.

O beyaz Toros’taki dört kişi de arkamızdaki masaya “konuşlandılar”.

Ekranlardaki haber programlarından neredeyse herkes tanıyordu Cüneyt Abi’yi.

Sarılıp “Hoşgeldin” diyorlar, masalarına çağırıyorlar, evlerinde ağırlamak istiyorlardı.

Hakkarililer Cüneyt Abi’yi kentlerinde görmekten çok mutlu olmuşlardı.

O sırada kelli felli biri, iki elini açarak üzerine doğru yürüdü:

“Oooo, memleketin en büyük gazetecisi Cüneyt Arcayürek gelmiş…”

Güldü Cüneyt Abi:

“Yok öyle büyük gazeteci olmak. Ben burada oturup birşeyler yiyip içiyorum. Esas büyük gazeteci kimdir biliyor musun? Şu anda haber peşinde koşan kimse, işte odur büyük gazeteci. Velev ki mesleğe daha birkaç gün önce başlamış olsun…”

Bagajında ne kadar deneyim olursa olsun, yıllarca ne kadar başarılı gazetecilik yaparsa yapsın, demek ki Cüneyt Abi için gazetecilik ancak haber peşinde koşulduğu anda var olan bir olguydu.

Zaten o da yaşamı boyunca öyle yapmıştı.

Tam da okullarda okutulacak gazetecilik dersi gibiydi söyledikleri.

Oğlum kenarda dur da çiçek toplayalım’

Biraz dinlenmiştik, karnımız da doymuştu. İki kadeh birşeyler içiyorduk.

Bu sırada aldığımız bir haberle ağır bir hüzün çöktü masaya; Örsan Öymen’i Bodrum’da geçirdiği bir kalp krizi sonucu yitirmiştik.

Çok üzülmüştü Cüneyt Abi. Sürekli olarak “Ya bu Örsan’a kaç defa söyledim” diye tekrarlayıp duruyordu kendi kendine.

Bu sırada garson elinde bir bira bardağıyla geldi. “Biz söylemedik” gibisinden yüzüne bakınca, arkamızdaki masaya “konuşlanmış” arkadaşları işaret etti:

“Beyler gönderdi…”

Dönüp baktığımızda, masadakilerden biri gözümüzün içine baka baka belindeki dokuzlu otomatik silahı çıkartıp masanın üzerine koydu.

Cüneyt Abi’ye bakıştık. Durum parlak değildi. Açıkça tehdit ediyorlardı. Kısa bir değerlendirme yaptık. Sonunda gece Hakkari’de kalmayıp Van’a geçmemizin “sağlığımız” açısından daha uygun olduğuna karar verdik.

Otelden kimliklerimizi alıp Van’a doğru yola çıktık geceyarısı.

Önümüzde 200 kilometreden fazla bir yol vardı. Neyse ki artık asfaltta gidecektik.

Öyle apar topar çıkmıştık ki Hakkari’den, tuvalete bile gidememiştik.

Bir süre hızla gittik. Artık takip edilmediğimizden emindik.

Cüneyt Abi şoför Ali’ye “Oğlum kenarda dur da bir çiçek toplayalım” dedi.

Ali biraz şaşkın, yüzünde “Gecenin bu saatinde Cüneyt Abi ne çiçeği toplayacak” sorusuyla dolu bir ifadeyle durdu.

Gecenin ortasında, zifiri karanlıktaydık. Hepimiz indik arabadan. Cüneyt Abi, bizden uzak bir noktaya doğru yürüyordu, peşinden de Şoför Ali. Ne de olsa güvenlik sorunu hala sürüyordu.

Cüneyt Abi birkaç adım adıyor, Ali de ardından yürüyor, Cüneyt Abi durup şöyle bir Ali’ye bakıyor, birkaç adım daha atıyor, Ali de arkasından gidiyor. Sonunda dayanamadı:

“Oğlu biraz geri dur da bir çişimizi yapalım.”

Çünkü “çiçek toplama” özellikle Bülent Ecevit’in seçim otobüsünde kullanılan bir kibarlık şifresiydi. Otobüste sıkışan “Çişim geldi” demez, “Uygun bir yerde çiçek toplasak” ricasında bulunurdu.

Ali bunu bilmediği için, gecenin karanlığında Cüneyt Abi’nin başına birşey gelmesin diye adım adım takip etmişti.

O gün ne gülmüştük ama.

Bugünse; hayatını, mesleğini haberin peşinde koşmakla var etmiş, katıksız bir gazeteciyi okyanusların sonsuzluğuna uğurlamanın hüznünü yaşıyoruz.

Hakkari dağlarında bile, bir gazetecinin ancak haberin peşinde koştuğu zaman “büyük gazeteci” olabileceğini hiç unutmayan Cüneyt Abi, bu memlekette gazetecilik ölmedikçe sen de yaşayacaksın!

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

3.Celal Başlangıç

 

Celal Başlangıç