Ana Sayfa Blog Sayfa 3643

23. Onur Yürüyüşü: O zaman Dans, hatta Renk

Polyannacılık yapıyor değilim, vallahi

Dün gerçekleşen (hatta gerçekleşmeyen) 23. LGBTİ Onur Yürüyüşü sonrası hissettiğim şey başlıkta yazdığımdır. Yiğit Özgür’ün artık kült haline gelen karikatüründe elemanın Refik abisi ile diyaloğunda olduğu gibi yaşadığımız durum aslında, “O zaman dans, hatta renk”

24

Bu hissime sağolsun ismi neydi, dün öğrenmiştim şimdi ise unuttum Sayın İstanbul Valimiz de katkıda bulundu.

İlluminati yöntemleri ile bağlantı kurayım dedim kendisiyle, “Yahu sayın valim, hiç oldu mu allahaşkına söyleyin, hiç oldu mu” dedim, “Bu yürüyüşü LGBTİ arkadaşlar on yılı aşkındır yapar, ne bir maraz oldu ne bir araz. Herkes güldü eğlendi. Yetmedi, sizin gönlünüzdeki parti seçim beyannamesinde bundan kendine pay çıkardı” diye ekledim

“Alperim, görmedin galiba” diye yanıtladı beni ismi neydi unuttum Sayın İstanbul Valimiz ve bana aşağıdaki efsane fotoğrafı gönderdi.

25

Yaa arkadaşlar, yaa. İşin aslı başka imiş meğer. Kudreti kendinden menkul devletlü güçlerimiz o tomalardan başımıza bu nedenle gazlı puslu suları boca etmişler. Oymuş akşam vakti, “Tamam sokak yasak, eğlencemize içerde devam edelim” dediğimiz mekanı bile gaza boğmalarının sebebi.

Ramazan dolayısı ile bizim onur cümbüşümüze doğal bir gökkuşağı hediye etmek istemişler. Biz, boş yere kalplerini kırmış, gönüllerini almışız meğer.

Hadi, ondan da geçtim ya 89. Gazi Koşusu’nun sonucuna ne demeli.

3 yaşındaki safkan İngiliz atlarının katıldığı ve her atın ömründe tek bir şansı olduğu Gazi Koşusu’nun 89.sunu hem de Onur Yürüyüşü ile aynı günde yani 28 Haziran 2015’de “Renk” kazandı.

26

Yiğit Özgür boşuna söylememiş, “O zaman Dans, hatta Renk”

#anavarrza

28. Alper Tolga Akkuş

 

 

Alper Tolga Akkuş

Suriye’de Kürtlerin yapacağı etnik temizlik ve asimilasyon planını ele geçirdik! – Celal Başlangıç

Hiçbir şey gizli kalmıyor. Bütün planlar bir bir ortaya çıkıyor. Çünkü gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır.

Eli kanlı Esad yönetimiyle bazen işbirliği yaparak, bazen savaşarak, Suriye’deki iktidar boşluğundan yararlanan ve “Rojava” adında üç ayrı kantondan oluşan bir özerk bölge kuran Kürtlerin, Araplara ve Türkmenlere karşı uygulayacağı etnik temizlik ve asimilasyon planı ortaya çıktı.

Cezire, Kobane ve Afrin’de üç ayrı kanton kuran Kürtler, ABD öncülüğündeki IŞİD karşıtı koalisyon güçlerinin hava desteği sayesinde son olarak Til Abyad’ı da alarak Akdeniz’e inecek “Kürt koridoru”nu daha da genişletti.

Bir yandan Kandil’den aldığı “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir” talimatına uyan PKK desteğindeki YPG veYPJ güçleri; sakalı yeni bitmiş, biraz asabi, kırgın, kızgın, küskün Sünni gençlerden oluşan IŞİD’e karşı acımasız bir saldırı sürdürürken, diğer yandan da ele geçirdiği bölgelerdeki Arap ve Türkmen nüfusa karşı etnik temizlik ve asimilasyon uygulamasının hazırlığını yapıyor.

Ankara’daki güvenilir kaynaklardan ve askeri yetkililerden bize ulaşan bilgiye göre Suriye’nin Rojava Özerk Bölgesini kurduktan sonra Arapların ve Türkmenlerin yaşadığı Suriye’nin Türkiye sınırı boyundaki kentleri bir bir ele geçiren Kürtlerin büyük bir etnik temizlik ve asimilasyon planını devreye sokma hazırlığı yaptığı öğrenildi.

Edindiğimiz bilgiye göre Kürtlerin uygulayacağı bu plan iki bölümden oluşuyor.

‘Reform Planı’nın yaptırımları

Rojava Özerk Yönetimi tarafından yapılan “Reform Planı”na göre bölgede ilk etapta yapılacak “etnik temizlik ve asimilasyon” programının bazı maddeleri şöyle:

  • Bölgedeki illerde bulunan Ermeni malları satılmayacak ve hatta “Araplar”a kiraya bile verilmeyecektir.
  • “Araplar” yerleştikleri Ermeni topraklarından çıkarılacak eski yerlerine gönderilecektir.
  • Ermeni topraklarına yerleşecek “Kürtlerin”, “Arapların” saldırılarından korunması için özel önlemler alınacaktır.
  • Bölgeye idealist ve güçlü “Kürt” görevliler gönderilecek, ikinci derecedeki memurluklara bile “Arap” memur atanmayacaktır.
  • Silahların “Araplar”da bulunması ve taşınması yasaklanmaktadır. Evlerinde ve üstlerinde silah bulunduranlar mahkemeye sevk edileceklerdir.
  • İl ve ilçe merkezlerinde hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer kuruluşlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda “Kürtçe”den başka dil kullananlar hükümet ve belediyenin emirlerine aykırı davranmakla suçlanacak ve cezalandırılacaklardır.
  • Bölgede “Kürt” merkezleri, yatılı bölge okulları ve kız okulları açılarak yöre çocuklarının eğitim yoluyla eğitilmeleri öngörülmektedir.
  • Dağınık biçimde yerleşmiş olan “Arapların”, “Arapça” konuşmaları mutlaka yasaklanmalı ve kız okullarına öncelik verilerek kadınların “Kürtçe” konuşmaları sağlanmalıdır.

‘Yerleştirme Kanunu’ Rojava Meclisi’nden geçti

Kabul edilen yasaya göre “yerleştirme” bölgeleri üçe ayrılıyor.

1)    “Kürt” kültürlü nüfusun yoğunlaşması istenen yerler,

2)    “Kürt” kültürüne aktarılması istenen nüfusun taşınma ve yerleşimine ayrılan yerler,

3)    Yer, sağlık, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve güvenlik sebepleri ile boşaltılması istenen ve yerleşime yasak edilen yerler.

Rojava Meclisi’nden geçen yasaya göre bu bölgelere yerleştirilecek olanlar da üçe ayrılıyor:

1)    “Kürt” kültüründen olanlar ve “Kürtçe” konuşanlar,

2)    “Kürt” kültürüne bağlı olan ama “Kürtçe” konuşamayanlar,

3)    “Kürt” kültürüne bağlı olmayan ve “Kürtçe” konuşmayanlar.

 

Bölgeyi tümüyle “Kürtleştirmeyi” hedefleyen ve farklı etnik kökenlerden gelenlere yaşam hakkı tanımayan yeni “Yerleşim Kanunu”nda dikkat çeken bazı maddeler şöyle:

  • Anadili “Kürtçe” olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarının tekeline vermeleri yasaktır.
  • “Kürt” kültürüne bağlı olmayanlar veya “Kürt” kültürüne bağlı olup da “Kürtçeden” başka dil konuşanlar hakkında, askeri, siyasi, toplumsal sebeplerle, İçişleri Bakanı, gerekli görülen önlemleri almaya zorunludur.
  • Toptan olmamak şartı ile başka yerlere yerleştirme ve yurttaşlıktan çıkarma bu tedbirler içindedir.
    Kasabalarda ve şehirlerde yerleşen yabancıların tutarı belediye sınırları içindeki bütün nüfus tutarının yüzde 10’unu geçemez ve ayrı mahalle kuramazlar.
  • Hükümetçe yerleştirilen göçmenler, mülteciler, yerleştikleri yerde en az 10 yıl oturmaya mecburdurlar. Bunlar İçişleri Bakanlığı’nın izni olmadıkça başka yerlerde yurt tutamazlar. Başka yerlere izinsiz gidip yurt tutanlar ve tutmak isteyenler yerleştirildikleri yere döndürülürler.

‘Kürt’ü “Türk”, ‘Arap’ı ‘Kürt’ diye okuyun
Şimdi meseleye biraz daha geriden bakalım.

“Reform Planları’nın yaptırımları” bölümündeki etnik temizlik ve asimilasyon yöntemlerini PYD’li Rojava Kürtleri aynen Türkiye’den kopya çekmiş!

Hani şu 8 Eylül 1925 tarih ve 2536 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile İçişleri Bakanı Cemil (Uybadin), Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt), Çankırı Milletvekili  Mustafa Abdülhalik (Renda) ve Genelkurmay İkinci Başkanı Kâzım (Orbay)’ın katılımıyla oluşturulan Şark Islahat Kurulu oluşturuluyor ya…

Daha önce bölgeyi dolaşarak birer rapor hazırlayan Renda, Uybadin ve Fevzi Çakmak’ın raporlarını değerlendirerek Şark Islahat Planı’nı hazırlıyor ya…

İşte, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ten, Başbakan İsmet İnönü’ye kadar altını imzaladığı   o “çok gizli” kararnamedir aslında “Reform Planı” diye yukarıda anlatılan.

İsterseniz, o bölümdeki bütün “Kürt” sözcüklerinin yerine siz “Türk”ü, “Arap” sözcüklerinin yerine de “Kürt”ü koyarak okuyun.

Örneğin “Dağınık biçimde yerleşmiş olan ‘Arapların’, ‘Arapça” konuşmaları mutlaka yasaklanmalı ve kız okullarına öncelik verilerek kadınların ‘Kürtçe’ konuşmaları sağlanmalıdır” diye yazan cümlenin aslını göreceksiniz:

“Dağınık biçimde yerleşmiş olan Kürtlerin, Kürtçe konuşmaları mutlaka yasaklanmalı ve kız okullarına öncelik verilerek kadınların Türkçe konuşmaları sağlanmalıdır.”

Aslı ‘T.C.’nin etnik temizlik ve asimilasyon planı’

“Reform Kanunu Rojava Meclisinden geçti” ara başlığının altında yazılanların “fikir babası” da 14 Haziran 1934’te Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen 2510 Sayılı İskân Kanunu’ydu.

Durumun vahametini anlatmak için, o bölümde de “Türk” sözcüğü yerine “Kürt” sözcüğü yerleştirildi.

Yani aslını öğrenmek istiyorsanız, siz o bölümde yazan “Anadili ‘Kürtçe’ olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarının tekeline vermeleri yasaktır” cümlesini bir de şöyle okuyun:

“Anadili ‘Türkçe’  olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarının tekeline vermeleri yasaktır.”

Durum böyle olunca da, başlıkta yer alan “Kürtlerin yapacağı etnik temizlik ve asimilasyon planını ele geçirdik!” sözünün aslında şöyle başladığı ortaya çıkar:

“Türklerin yaptığı etnik temizlik ve asimilasyon planı…”

Şimdi, bir T.C.’nin 1925 tarihli Şark Islahat Planı’na ve 1934 tarihli İskan Kanunu’na bakın…

Bir de, Fuat Avni’nin adlandırmasıyla “Yezid”inden yandaş medyanın foseptik havuzuna kadar hepsinin koro halinde “PYD, Tel Abyad’da etnik temizlik yapıyor” yaygarasına…

Geçmişleri; etnik temizlik, asimilasyon ve soykırım sabıkasıyla malul olanlara verilecek tek yanıt var elbette:

“Kişi kendinden bilir işi!”

Ya da:

“Etnik temizlik ve asimilasyon yapan senin babandır!”

“Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman ırk cumhuriyeti olmadı” diyenler için de şuracığa “külahımı” bırakıyorum; ona anlatabilirsiniz!

Celal Başlangıç – www.t24.com.tr

Yunan solunun imtihanı: Hangi Avrupa? – Vangelis Kechriotis

Geçen hafta müzakere süreci zirveye ulaşırken Atina Syntagma Meydanı birbirine zıt iki eyleme sahne oldu. Çarşamba günü kemer sıkma politikasına karşı çıkan ve hükümete destek veren bir grup toplandı. Ertesi gün ise hükümete karşı ve “ Avrupa ’da kalıyoruz” temel sloganını savunan bir grup vardı. Komünist Partisi KKE dışında bütün muhalif partilerin katılımıyla bu eylemler özellikle son beş ayda Yunanistan’da gelişen iki siyasi kanat arasındaki gerginliğin son safhasıdır. Fakat göze çarpan iki nokta vardı bu defa. Birinci nokta, ikinci eylemin sloganının ilk eylemin talebini sanki Avrupa’dan ayrılmakmış gibi göstermeye çalışmasıydı. İkincisi ise, ellerindeki İngilizce olarak yazılmış “Yunanistan son Sovyet ülkesi olmasın” ya da “Stalinizme Hayır” mesajlı küçük dövizlerin kameraların hepsini toplu olarak görebilmesi için aynı yerde toplanmış olmasıydı ki zaten amaç Avrupa medyası üzerinde bir etki yaratmaktı. Yani, devletçilik, popülizm ya da ayrımcılık değil, ki Yunan devletinin çok yaygın hastalıklarıdır bunlar, doğrudan 60’lara dönerek herkesin unuttuğu bir dönem canlandırılmaya çalışılıyordu.

Bu insanlara göre ya da bu dövizlere göre şu anki Yunan hükümeti Stalinist bir hükümet, Sovyet bir ülke kurmaya çalışıyor ve asıl mesele bu. “Avrupa’da kalıyoruz” talebini savunan eylemde bu çok tuhaf kaçmamalı. Üç ay önce France 24 kanalında bir panelde Hıristiyan Demokrat Alman Avrupa milletvekili Inge Gresle, SYRIZA Avrupa milletvekili Stelios Kuloglu’na doğrudan “biz sizi istemiyoruz çünkü siz komünist bir hükümetsiniz” dediğinde bu dedikleri pek tepki çekmedi Avrupa’da. Ayrıca geçen gün Alman sosyal demokratları lideri ve hükümetin başkan yardımcısı Zigmar Gabriel yine aynı şekilde “biz yarı komünist olan Yunan hükümetine karşı Alman işçileri korumalıyız” dedi. Syntagma meydanındaki eylemcilerin muhatapları ve mesajların alıcısı bu tip insanlardı yurtdışında.

Bu hükümeti onlarca sebeple suçlayabiliriz. Seçimden önce abartılı sözler ve vaatler vermesi, 25 Mart milli bayramında inanılmaz popülist ve milliyetçi bir kutlama yapmaya çalışması, ki bu Milli Savunma Bakanı Kammenos’un eseriydi, Alman tazminatlarını müzakerenin başında böyle bir bağlama yerleştirmiş olması, müzakere sırasında agresif ve amatör bir dil kullanması vesaire. Fakat aylardır süren bu müzakerenin temel bir paradoksu ortaya çıkıyor. Yunanistan’da Avrupa’dan ayrılmak isteyen çok az kişi varken bu “Avrupa’da kalıyoruz” talebinin arkasında şöyle bir eşleşme var: Avrupa bir proje, vizyon ve bir kültür olarak Avrupa Komisyonu ya da Avro Grubu gibi kurumlarla yer değiştiriyor. Dolayısıyla Avro Grubu ya da Avrupa Komisyonu’nu eleştirmek insanı otomatik olarak Avrupa karşıtı yapıyor. Çok düz bir mantıkla, kurumları eleştiren herkesi milliyetçi ve Avrupa karşıtı durumuna getiriyor. Sanki kurumların dediklerini harfiyen kabul etmek bir Yunan için onur meselesidir.

Belki de Frankfurter Allgemeine ve Süddeutsche Zeitung ya da Handelsblatt sayfalarından bol bol yanlış bilgiyle hükümetin hatalarını okumuş olabilirsiniz. Bunlara rağmen Yunan hükümeti üç temel konuda ısrarlı oldu ve görünen şu ki başarmak üzere. Bir, belli kırmızı hatlara sadık kalarak kendi önerilerini sunarken kurumlar müzakere çerçevesi dışında öneri sunduğunda masadan kalkmaya hazırdı. İki, baştan bu sorunun çözümünün sadece ekonomik ya da bürokratik olmayacağına, nihai sonuca siyasi bir kararla varılabileceğine inancı tamdı. Yani Yunanistan kurtulursa sadece parasını geri vermek için değil, Avrupa’nın bütünlüğünü korumak için olacak beklentisi. Üç, Rusya’yla yürüttüğü tehlikeli yakınlaşma politikası her ne kadar Avrupa’nın mutabakatından çıkma olarak görünse de aslında herhangi pratik bir sorun teşkil etmiyor. Ne Putin’den para istedi, ne de AB’nin uyguladığı ambargonun dışına çıktı. Özellikle enerji politikasında yeni kurulan gaz boru hattından dolayı bir panik yarattığı doğru ama hala oradan çok uzağız.

Buna karşılık Avrupa Birliği içinde durum iyice karışık ve bu sadece Yunan meselesinden kaynaklanan bir durum değil. Görünen o ki çeşitli konularda üç farklı blok oluşmuş durumda. Bir, İspanya, İtalya, Portekiz gibi güney ülkeleri hem krizden daha çok etkilenmiş ve Yunanistan Avro Bölgesinden çıkarsa en yüksek tehlikede olacak ülkeler hem de göçmen sorunuyla en vahim şekilde boğuşan ve diğer ülkelerden bekledikleri dayanışmayı bulamayan ülkeler. İkinci blok, Hollanda’dan Almanya’ya kadar kuzey ve orta Avrupa ülkeleri, ki onlar ne göçmenlerden ne de krizden doğrudan etkileniyor. Üçüncü olarak Doğu Avrupa ülkeleri ki onların en büyük korkusu hala Rusya’dır ve Rusya’ya doğru herhangi bir yakınlaşma çabasını hayati bir tehlike olarak görüyorlar. Bu mozaik içinde Fransa’nın yeri çok özel tabii çünkü aslında bütün bu blokları bir araya getirmek için en büyük çabayı harcayan ve Yunanistan’a en büyük desteği veren ülkedir. Avrupa bürokratlarının alması gereken karar Yunan sol hükümetini bu yapı içine entegre edip edemeyeceği olacak. Diğer tarafta, SYRIZA’nın seçimden önce başladığı yoldan yani komünist olmayan bir sol partiden evirilip merkeze doğru kaymaya devam edip etmeyeceğine karar vermesi gerekiyor. Aslında Avrupalıların istediği onun merkeze kaymasıdır.

Şu anda Avrupa’daki liderler arasında Yunanistan’ı kurtarma operasyonu ağır basmış gözüküyor, çünkü bir Grexit’in veya Graccident’in sonuçlarının sadece Avrupa Bölgesi için değil dünya piyasaları için büyük bir sarsılma yaratabileceği konusunda herkes mutabık artık. Tabii ki Yunanistan için büyük bir felaket olacaktır bu. Yine de, müzakere sırasında ve farklı tekliflerin sunulduğu bir dönemde en çarpıcı olgu tam bir anlaşmaya varmak üzereyken bu hafta içinde IMF’nin müdahalesiyle ve Almanların desteğiyle Yunan hükümetinin tedbirlerine veto konması. Kurumların argümanı uzun vadede gelişimi ve yatırımı engellememesi için varlıklılara fazla vergi konmaması gerektiği, bunun yerine yağ ve süt gibi temel gıda ürünlerine yüzde 23 katma değer vergisi konması. Böyle bir müdahale sömürgeci bir mantığın göstergesi olmakla beraber dünya ekonomik kurumlarının nasıl bir toplumsal model tahayyül ettiklerini açıkça ortaya koyuyor. Dolayısıyla, asıl burada eğer bir anlaşma imzalanırsa ve anlaşma içerisinde SYRIZA parti programından çok taviz verilecekse, ki öyle görünüyor, Yunanistan içinde nasıl karşılanacak ve iç siyasette uzun vadeli sonuçları ne olacak sorusu çok önemli. Parlamentoya sunulacak bir anlaşmanın hükümet milletvekillerinin büyük bir kısmından oy almaması muhtemeldi. Tabii, bu anlaşmayı ülkesine nasıl sunacağı Tsipras’ın alması gereken çok kritik bir siyasi karardı. Dün akşam (26 Haziran) kurumların nihai teklifinden memnun olmadığını açıklayan Yunan Başbakanı sonunda anlaşma meselesini gelecek pazar bir referanduma götüreceğini belirtti. Böyle bir referandumda bu kötü anlaşmanın kabul edilme ihtimali yüksek. Bu durumda hem Yunanistan Avro bölgesinden çıkmayacak hem de Tsipras hükümeti bu sorumluluğu tek başına üstlenmemiş olacak. Tabii zaman çok daraldı ve kurumların da birçok Avrupa ülkesinin de sabırları tükenmiş durumda. Yunanistan da tek başına savaşıyor gibi görünüyor fakat bu süreçte değerlendirilmesi gereken en önemli unsur nasıl bir Avrupa kültürü yaratıldığı ve Avrupa halklarının kendilerini bunun içerisinde ne şekilde konumlandırdıklarıdır.

Vangelis Kechriotis – Radikal

Efsanevi grup Yes’in kurucusu ve basçısı Chris Squire öldü

Progresif rock grubu Yes’in kurucusu ve dünyanın en önemli bas gitaristlerinden biri olan İngiliz müzisyen Chris Squire bugün 67 yaşında öldü.

Chris Squire grubun 2014'teki son konserlerinden birinde
Chris Squire grubun 2014’teki son konserlerinden birinde

1948’de Londra’da doğan Chris Squire 1970’lerin en önemli rock gruplarından biri olan Yes’i Jon Anderson, Bill Bruford, Peter Banks ve Tony Kaye ile birlikte kuran ekipte yer alıyordu. Squire, grubun  1969 ile 2014 arasında yayımlanan 21 solo albümünün tamamında yer alan tek üyesiydi.

Yes'in ilk kadrosu soldan sağa Banks, Tony Kaye, Jon Anderson, Bill Bruford and Chris Squire
Yes’in ilk kadrosu soldan sağa Peter Banks, Tony Kaye, Jon Anderson, Bill Bruford ve Chris Squire

Yes, Facebook sayfasında yayınladığı mesajla Squire’ın Arizona Phoenix’teki evinde aralarından ayrıldığını ve derin üzüntülerini bildirdi. Chris Squire bir süredir Akut Miyeloid Lösemi tedavisi görüyordu.

(Yeşil Gazete)

 

 

Taksim’de onur yürüyüşüne polis saldırısı

Beyoğlu’nda her yıl yapılan ‘LGBTİ Onur Yürüyüşü’ için toplanan gruplara polis plastik mermiler ve biber gazıyla müdahale etti…

İstiklal Caddesi üzerinde toplanan gruba iki yönden müdahale eden polis grupları ara sokaklar dağıttı.

Yürüyüş öncesi, Taksim Meydanı’na onlarca otobüsle çevik kuvvet polisleri getirildi.

İstiklal caddesindeki onur yürüyüşüne polis saldırısında günün fotoğrafları (Kaynak Twitter)
İstiklal caddesindeki onur yürüyüşüne polis saldırısında günün fotoğrafı (Kaynak Twitter)

 

(Radikal)

İyiyim, sen nasılsın?.. – Karin Karakaşlı

Bütün kutsal kitaplar, ahlak öğretileri iyiliğin erdemini, kıymetini anlatsa da, zihinleri, yürekleri ve ruhları asıl meşgul eden kötülüktür. Kimimiz ondan nasıl uzak, nasıl korunaklı kalacağımızı düşünürüz, kimimiz de onu nasıl bir sanat haline getirebileceğimizi.
Kötülük de bir sanattır elbet. Karşındakine daha çok acı verdikçe, daha çok eziyet ettikçe, kötülük dehlizinde bir basamak daha inmiş olursun. Ya da bana öyle gelir, zira ben kötülüğü hep daha dibe inmek olarak canlandırırım gözümde. Ve söz konusu insan soyu olduğunda, dibin sonu gelmez. Mağmaya kadar varılabilir.

Kötülüğü daha etkili kılan şey, ona bir anlam ve amaç yüklenmesidir. Bir şey için, bir şey yüzünden kötülük ettiğinde, yani kötülüğü kendin için gerekçelendirebildiğinde daha rahat zulmedebiliyorsun. Bütün faşist rejimler bu ilke doğrultusunda hedef belirler. IŞİD’in, geçtiği her coğrafyayı yakıp yıkan, öldürme yöntemlerini, işkenceleri neredeyse zevkle teşhir eden, sınırda insanlar can pazarındayken kahkahalar attırabilen kötülüğü de, işte böyle bir gerekçeye yaslanıyor. Selefi şeriata dayalı tek bir devlet kurmak isteyen IŞİD, sadece İslam dışında kalan semavi ve yerel inançlara değil, İslam içinde gelişen her türlü inanca da karşı ve kendisi dışındaki her şeyi, herkesi sapkın ilan etme temeli üzerine kurulu. ‘Sahih-i Müslim’ adlı hadis kitabını temel alan IŞİD, her şeyin İslam’ın ilk yıllarına göre yaşanması gerektiğini savunuyor ve bu geçmişe ait olmayan her şeyin, herkesin yok edilmesi gerektiğine inanıyor. Hal böyle olunca, en büyük vahşet, en akıllara ziyan zulüm, kendine bir meşruiyet zemini bulmuş oluyor.

İnsanlık tarihi biraz da iyi ile kötünün mücadelesi. Gel gör ki, şartlar hiç eşit değil. “O çok iyi bir insan” cümlesini kaç kişi için sarf edebiliyorsunuz, bir düşünün. İyilik güven gerektirir. Birinden bahsederken ‘hep’, ‘asla’, ‘mutlaka’ gibi sözcükleri rahatlıkla cümle içinde kullanabilmeyi gerektirir. Güvenmeyi, her şartta, her zaman, bilaistisna kendini karşındakine emanet edebilmeyi. Sırtından vurulmayacağına emin olmayı. İyilik bir inat ve ısrardır. Ve iyi kalmak çok zorlu, ömürlük bir savaştır.

Bazen ama, en büyük kötülükleri yaparken “Senin iyiliğin için canım” deyiverirler. Ya da “Hiçbir artniyetim yoktu”, ya da “Seni kırmak istememiştim.” Kötülüğün incelikli ve medeni haline doyum olmaz. Nasıl bakımlı görünebilir, ne kadar akıcı konuşabilir, nasıl zarif hareket edebilir kötülük, şaşarsınız. Ama tebdil-i kıyafet yapsa da, kendini mutlaka eleverir. O ki tüylerin ürperir bir anda, kalbini kıyma makinesine atılmış da çekiliyor gibi hissedersin. Maruz kaldığın kötülüğü iliğinden bilirsin.

İyilik zor mesai. Çünkü her şeyden önce sevgi gerektiriyor. Ve layıkıyla sevmek herkesin harcı değil. Sevgi Soysal, sevginin birlikte ilerlenesi bir yol olduğunu, sağlam kalabilmesi için yoldaşlık gerektirdiğini, muhteşem bir şekilde tanımlamıştı: “Ama bulaşmaya inanırım ben. Bulaşmanın beraberliğine. Sevmek bulaşmaktır. Ne kadar birbirimizi sevsek de, başka şeylere bulaşır olduk. Bambaşka şeylere.”

İyilik çoklu bir eylemdir. Mutlaka birini, birilerini gerektirir. Ama bazen elden gelen tek şey, kötülüğün karanlığını paylaşmaktır. Sevgi Soysal’ın mahkemeye çıkışı sonrası yeniden koğuşa dönüşünde hissettikleridir: “Bir an önce olsun, bir an önce bitsin mahkeme. Bir an önce koğuşuma, kızların yanına döneyim. Günümüzü, kalın demir kapıyı, dikenli telleri, tomsonlu erleri, polis Zafer’in haykırışını, ranzalarımızı, elden ele eskittiğimiz kitaplarımızı, karavanımızı paylaşmak için. Zulmet’i paylaşmak, bulaşa bulaşa direnmek için.

Sonra, öğleden sonra voltasında, dikenli telin dibinde bitivermiş çiçeğe sevineceğiz. Koğuş arkadaşlarım bekler şimdi beni. Şimdi yalnız onları sevip özleyebilirim. Ortak zulmeti, telin dibinde açan çiçeği, zulmet sevincini.”

Yapılan kötülüğe birlikte direnmekten daha güçlü bir şey olmasa gerek. Zifir geceden birlikte geçip, sabahın ilk ışıklarına birlikte çıkmaktan… Kötülüğü küçümseyerek, yokmuş gibi davranarak, birtakım öğreti, kural, tavsiye, vaazlara sığınarak bir yere varmak mümkün değil. Ne de olsa şeytan çok etkili, çok güçlü bir simge. Ve iyilik çok sınanan, meşakkatli bir badire. Bütün bunlara karşın insanın sevme kudreti var ya hani, bizi tek kurtaran o. Şu Lale Müldür’ün dediği:

“ona kötü bir şey olsun istedim.

bana âşık olsun istedim.”

En büyük kötülük sevgimiz olsun, aşkımız olsun. Güzellikler bulsun kalbini ısrarla temiz, kendini inatla iyi tutabilenleri.

 

Karin Karakaşlı – AGOS

Demokrasinin yeni eşiği – Tolga Bilener

Bundan yirmi- otuz yıl önce pek kimsenin gündeminde olmayan, gündeme getirenlere de uçuk- kaçık muamelesi yapılan eşcinsel evlilikleri konusu, giderek sıradanlaşmanın yanı sıra, yavaş yavaş demokrasi ve çoğulculuğun yeni bir kriterine dönüşüyor.

2001 yılında evlilik kurumunu eşcinsel çiftlere açan ilk ülke olan Hollanda’nın ardından 17 ülke daha bu yola gitmişti. Son olarak ABD Yüksek Mahkemesi’nin aldığı ve eşcinsel evliliklerinin tüm ülkede anayasal bir hak olduğunu vurgulayan karar, konunun yeniden dünya gündemine gelmesini sağladı.

Eşcinsel evlilikleri, ABD’nin pek çok eyaletinde birkaç yıldan beri zaten yasal olarak gerçekleştirilebiliyor. Fakat Yüksek Mahkeme’nin kararı, evlilik kurumunu eşcinsel çiftlere hâlâ kapalı tutmakta olan 14 eyalet için de sorunu çözmüş durumda.

Yüksek Mahkeme’nin kararını ABD Başkanı Barack Obama büyük bir coşkuyla karşıladı ve mutluluğunu ifade etmek için, kararın alındığı akşam Beyaz Saray’ın gökkuşağı renkleriyle aydınlatılmasını istedi. Oysa Obama, 2009’daki Başkanlık seçimi kampanyası sırasında “evlilik ancak bir kadın ile bir erkek arasında gerçekleştirilebilir” görüşünü dile getiriyordu. Şimdiki tavrı, belki de toplumla birlikte o da değişti diyerek açıklanabilir.

Yüksek Mahkeme kararı bir eyalette yasal olarak evli kabul edilen bir çiftin, başka bir eyalete taşındıklarında evliliklerinin geçerli sayılıp sayılmayacağı sorununu da ortadan kaldırmış durumda. Tabii Yüksek Mahkeme, dinî kurumlara bu tür evlilikleri tanıma zorunluluğu getirmiyor. “Hiçbir mahkeme kararı tabiat kanunlarını değiştiremez” diyerek kararı protesto eden muhafazakâr göstericilerin ortaya koyduğu gibi, zaten tartışma tamamen sona ermiş de değil.

Aslında eşcinsel evlilikleri tartışması, genel olarak özgürlükçü ya da çoğulcu olarak tanınan toplumlarda bile tutucu damarın ne kadar güçlü olduğunu ortaya çıkarıyor. Üstelik bu kesimler, “birkaç geri kafalı” olarak adlandırılamayacak kadar da kalabalık ve yeri geldiğinde etkili. Bu yüzden, mevcut haklardan hiçbirine dünyanın hiçbir yerinde “cepte” gözüyle bakılmamalı ve insan hakları mücadelesinin devamlı uyanık kalmayı gerektiren uzun soluklu bir süreç olduğu gerçeği akıldan çıkarılmamalı.

ABD Yüksek Mahkemesi’nin kararı da gösterdi ki, eşcinsel evlilikleri bağlamında eşitlik temelli yürütülen tartışmalar, giderek bu konuyu marjinal bir talep olarak görülmekten çıkarıyor ve tanınmış olması gereken bir hak olarak gündeme getiriyor. Sözkonusu tartışmaların şimdilik genellikle “Batı” dünyasında cereyan ediyor oluşu, eşcinsel evlilikleri ya da LGBTİ hakları gibi kavramların “Batı’ya özgü” olduğu, hattâ kültürel emperyalizmin yeni bir aracına dönüştüğü eleştirilerini dünyanın değişik yerlerinde, farklı kesimler nezdinde gündeme getiriyor. Bu kapsamda, son dönemde bu konuda üzerine en çok gidilen ülkelerden birinin Rusya olması da muhtemelen bir tesadüf değil.

ABD Yüksek Mahkemesi’nin kararı, bu konunun dünya kamuoyu nezdinde normalleşmesi sürecini hızlandırabilir. Bu bakımdan, hemen yarın için olmasa da, eşcinsel evlilikleri konusunun uzun vadede temel bir insan hakkı ve demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olarak kabul edileceğini ileri sürmek çok iddialı olmaz.

2012 yılında eşcinsel evlilikleri yasası tartışılırken Fransız Millet Meclisi’nin ilgili komisyonunda bir konuşma yapan düşünür Elisabeth Badinter, “Bireylere özel yaşamlarıyla ilgili hesap sormamak, onlara hiçbir davranış kalıbı dayatmamak ve her konuda eşit haklardan yararlanmalarını sağlamak demokrasinin onurudur” diyerek, muhtemelen biraz da bunu işaret ediyordu.

 

Tolga Bilener – Taraf

Ekolojik Belgesel Festivali İçin Son Başvuru 30 Haziran

Bu yıl 22 – 25 Ekim tarihleri arasında ikincisi düzenlenecek olan BIFED – Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’ne film başvuruları başladı. Daimi teması ekoloji olan, bu alandaki sanatsal üretimleri desteklemek, ödüllendirmek, adanın ve yörenin ekolojik sorunlarıyla ilgili bilim insanlarını, sanatçıları ve yerel üreticileri bir araya getirmek amacıyla geçen yıl oluşan BIFED, bu yıl da farklı ülkelerden geniş katılımla gerçekleşecek. Fotoğraf sergileri, atölyeler, üzüm ve bağcılık üzerine panellerle desteklenecek, belgesel izleyicisiyle ekoloji hikayelerini Ada’da bir araya getirecek olan festivalin ödülleri geçen yıl olduğu gibi bu yıl da üç ayrı ödül olarak verilecek.

İlk üçe giren filme toplam 15 bin ödül

Film gösterimi ve yarışmadan oluşan festivalin yarışma bölümünün teması insan, doğa ve yaşam. Finale kalan filmler Fethi Kayaalp Büyük Ödülü için yarışacak. Geçen yılki festivalin birincisi, yönetmen Rüya Arzu Köksal’ın “Bir Avuç Cesur İnsan” adlı belgeseli olmuştu. Bu yıl Fethi Kayaalp Büyük Ödülü 7.000 TL, ikincilik ödülü 5.000 TL, üçüncülük ödülü ise 3.000 TL olarak belirlendi.

Festivale başkanlık yapan Bozcaada Belediye Başkanı Dr. Hakan Can Yılmaz, “Ülkemizde ekoloji konusunda ciddi ve bağımsız bir platform yaratılmasına öncülük etmek amacıyla başlattığımız BIFED’e geçen yıl 170 film başvurusu yapıldı. 33 ülkeden başvuru yapan bu filmler arasında daha önce IDFA, Berlinale, Marsilya FF, Vienale, St Petersburg, Sundance gibi dünyanın birçok önemli festivalinde finale kalan veya ödül alan filmler vardı. Bu filmleri festivalin ilk yılında toplam nüfusu 1500 olan Bozcaada’da 2500 kişi izledi. Bu yıl bu sayının daha da artacağını düşünüyorum. Anke Atamer Çocuk Filmleri bölümü bu kez daha zengin olacak, festivale çocuklar da davetli.” dedi.

bifed 2.

Daimi tema, “ekoloji”

Festival Yönetmenliğini geçen yıl olduğu gibi Petra Holzer’in, koordinatörlüğünü yönetmen Ethem Özgüven’in üstlendiği “BIFED Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali için son başvuru tarihi 30 Haziran Salı. Festivalin ilk yıl gördüğü ilginin mutluluğuyla ikinci yıla hazırlanmaya başladıklarını belirten Petra Holzer: “Festival ilk yıl olduğu gibi “ekoloji” kelimesini insanın, sorunların ve çözümlerin olduğu tüm coğrafyalarda kavramlaştırıyor; iş cinayetlerinden, hayvan haklarına, güvenli gıdadan kitle turizminin yıkımlarına, kentsel dönüşüme kadar en geniş anlamda belgesel formundaki tüm yapıtlara açık” dedi.

2011 yılından sonra yapılan ve konusunu çevre sorunlarından alan belgesellerin kabul edildiği ve filmler için uzunluk sınırlamasının olmadığı festivalin koşulları, yarışma ile ilgili merak edilen detaylar ve başvurular için BIFED resmi sitesi adresi http://www.bifed.org

Haber: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

 

LGBTİ aktivistlerinden Gethin Roberts ile Pride filminin hikayesi üzerine

1980’li yıllarda Thatcher yönetiminin baskıcı yönetimine karşı direnen maden işçileri ile birlikte mücadele eden LGBTİ’lerin hikayesini anlatan Pride (Onur) bu haftasonu vizyona girdi. Pride filmine ilham veren LGBTİ aktivistlerinden Gethin Roberts ile aylık sinema dergisi Altyazı’nın Haziran edisyonunda Engin Ertan’ın yaptığı bir röportaj yayınlandı. Onur haftası vesilesi ile ilgili röportajı aynen Yeşil Gazete’den paylaşıyoruz.

* * *

Onur’un (Pride) ilham kaynaklarından Gethin Roberts ile geçtiğimiz aylarda Pembe Hayat Kuirfest sırasında söyleşmiştik. 80’lerden bu yana mücadeleye devam eden LGBT aktivisti Roberts kendi deneyimlerini ve yaşananların filme nasıl yansıdığını anlatıyor. Madencilerin 1984-1985 yıllarındaki grevinin yenilgiyle sonuçlandığını ve aradan geçen otuz yılda neoliberalizmin hüküm sürdüğünü söyleyen Roberts, Onur’u bu yenilginin içindeki zaferlere dikkat çektiği için önemsiyor.

Söyleşi: Engin Ertan
Fotoğraf: Gizem Bayıksel

10.gethin-roberts

Onur projesi nasıl gündeme geldi? Bu süreçte sizin tam olarak nasıl bir rolünüz oldu?
Fikir aslında filmin senaristi Stephen Beresford ile o zamanki erkek arkadaşı arasındaki bir tartışma esnasında doğdu. Sanırım 1992 yılıydı, Manchester’daydık. O yıllarda 1984-85’ten sonra ikinci bir maden ocağı kapatma dalgası daha yaşanmaktaydı. Stephen ve erkek arkadaşı bir otobüste madencileri destekleyip desteklemeyeceklerini tartışıyorlardı. Stephen “madencilere niye destek verelim ki? Onlar bizim için ne yaptı bugüne kadar?” dedi. İşte o an, Stephen’ın kendisinden yaşça büyük olan ve on yıl öncesinde LGSM’nin (Lesbians and Gays Support the Miners – Lezbiyenler ve Geyler Madencileri Destekliyor) yaşadıklarını anımsayan erkek arkadaşı, ona tüm hikâyeyi anlattı. Stephen önce inanmakta güçlük çekti, anlattıklarının bir şehir efsanesi olabileceğini düşündü. Ama bütün bunlar gerçekse bu hikâyeyi mutlaka yazmak istediğini de söylemişti. O yıllarda genç bir oyuncuydu Stephen, daha sonra eleştirmenlerin övgülerle bahsettiği iyi bir yazar hâline geldi. Zaman içinde aklındaki bazı fikirleri çevresindeki insanlara açma fırsatı yakaladı. Sonunda David Livingstone’un ilgisini çekmeyi başardı. Buluştuklarında birtakım olası projeler üzerine konuşmuşlar. Tam toplantı biterken David, Stephen’a sormuş: “Peki çok ama çok yapmak istediğin bir film yok mu?” İşte o an Stephen, LGSM’nin hikâyesinden bahsetmiş ve David Livingstone da hemen “tamam, bunu yapalım!” demiş.

Yani o zamana kadar bu hikâyeye ilişkin kurmaca bir film yapma girişimi olmamış mıydı?
Hayır. Çünkü aslında 1984-85 dönemi sonrasında, Ulusal Maden İşçileri Sendikası’nda (National Union of Mineworkers), genel anlamda solda ve işçi sınıfında büyük bir yenilgi havası hâkimdi. Gey hareketi için de benzer bir durum söz konusuydu, zira Birleşik Krallık’taki AIDS krizinin başlangıç evresindeydik. Tüm çabalarımızı ve enerjimizi, ölmekte olan insanlara yardım etmeye ve AIDS aktivizmine adamıştık. Dolayısıyla LGSM hikâyesi bir bakıma radarımızdan çıkmıştı. Tarihin unutulmaya başlanan bir dipnotu gibi gelmeye başlamıştı bize. Esasında tarihimizi elimizden geldiğince korumaya çalıştık. Arşivlerimizi Manchester’daki National Museum of Labour History’ye (Ulusal Emek Tarihi Müzesi) verdik. Geyler ve sol ile ilgili kitaplarda LGSM hikâyesine referans verilirdi tabii ki ama bunun ötesinde de bir şey yoktu.

Peki siz senaryonun yazımında veya çekimlerde ne kadar görev aldınız? Ya da diğer LGSM mensupları?
Stephen senaryoyu yazarken herkesle konuşma ve daha fazla malzeme toplama ihtiyacı duyuyordu. Bir gün internette araştırma yaparken, bizim 1985 yılında yaptığımız All Out! Dancing in Dulais (1985) adlı kısa filme denk geliyor. Bu filmin sonunda geçen isimlerden en bilinmedik olanları not ediyor ve onların peşine düşüyor. Filmde işgal evinde yaşayan genç aktivist karakterine ilham veren Reggie Blennerhasset de bu isimlerden biri. Üniversitedeki ofisini arayıp “siz LGSM’nin eski üyelerinden Reggie misiniz?” diye soruyor. Onun aracılığıyla da bugün hâlâ hayatta olan LGSM üyelerine ulaşıyor, yani bizi böyle buluyor. Stephen bu hikâyeyi sürekli canlı tutan asıl insan olan Mike Jackson başta olmak üzere hepimizle görüşmeler yaptı. Ta Güney Galler’e kadar giderek oradaki insanlarla da konuştu. Gerçekten tam iki yılını araştırmaya adadı Stephen. Senaryoyu bu şekilde geliştirdi. Ancak elbette bu onun hikâyesiydi –bize birçok kez bunun bir belgesel olmadığını hatırlattı. Bizim hikâyemizin kurmacaya adapte edilmiş bir versiyonu olacağını belirtiyordu. Amacı bizim hikâyemizi onurlandırmaktı. Anılarımızı dramatikleştirme ve yer yer değiştirme gibi bir özgürlük alanı talep ediyordu. Billy Elliot (2000) ya da Kadının Fendi (Made in Dagenham, 2010) tarzında büyük bir piyasa filmi yapmayı hayal ediyordu. Bu konuda kafası netti. Biz de tanıdıkça ona daha bir güvendik, yaptığı işe inandık. Her şey berbat da olabilirdi tabii, ama neyse ki öyle olmadı.

Özellikle Amerika’da bu film Anadan Doğma (The Full Monty, 1997) ya da Billy Elliot gibi filmlerle kıyaslandı. İngiliz işçi sınıfı komedisi geleneğini takip eden bir film olarak görüldü. Onur, sizce konusu gereği bu bağlama oturuyor mu hakikaten? Daha geniş bir kitleye hitap edebilmek adına filmde herhangi bir şeyden taviz verildiğini düşünüyor musunuz?
Taviz vermek çok kuvvetli bir kelime ama elbette filmde hakkıyla işlenemeyen ya da hiç işlenmeyen kimi meseleler var. Aslında iki saat bir film için uzun bir süre. Ancak neyi dahil edip neyi edemeyeceğiniz bakımından yine de ciddi bir kısıtlama getiriyor. Fakat ekip yapmak istediğini alnının akıyla yaptı diye düşünüyorum. Stephen’a demişler ki yapımcılarla buluştuğunda şu iki kelimeyi sakın ha kullanma: fisting (yumrukla penetrasyon) ve komünizm (gülüyor). Şaka bir yana, filmde lezbiyen ve geyler olarak niye ayaklandığımıza dair bir açıklama yok. Sanki Mark birdenbire eline bir kova alıp sokağa fırlamış gibi gösteriliyor. Kuşkusuz böyle olmadı. Biz bir grup genç gey ve lezbiyen olarak hâlihazırda bazı sol partilerde yer alan, aktif sendikacılardık. Kendi sendikalarımız ya da politik örgütlerimiz dahilinde madencilerle dayanışma içindeydik. Yani lezbiyenler ve geyler olarak bir araya gelmemiz ve kimliklerimizi açıkça ifade ederek eyleme geçmemiz doğal bir sürecin sonucuydu. Buna filmde değinilmiyor mesela.

Özellikle Britanyalı izleyicilerden ziyade Türkiyeli izleyicilerle yapılan soru-cevap seanslarında sıklıkla gündeme gelen konu şu oldu: lapc (Lesbians Against Pit Closures – Madenlerin Kapatılmasına Karşı Lezbiyenler) grubunun ya da genel olarak lezbiyenlerin sürece müdahil oluşunun aktarılma biçimi bence filmin en zayıf yönü. Madencilerin lokalindeki sahnede kadınların “bizim meselemizi neden ciddiye almıyorsunuz?” gibisinden müdahalelerde bulunmaları, gerçeklikle pek örtüşmüyor. lapc bizimle çok yakın temas hâlindeydi, üyelerimizin bazıları da ortaktı. Bu sayede hepimiz sadece kadınlardan oluşan bir örgüte duyulan ihtiyacı ve sadece kadınlardan oluşan bir örgütün yararını görebildik.

LGSM içinde kadınların oranı gerçekten de bu kadar düşük müydü? Yoksa filmdeki “LGSM’deki l benim” şakasını yapabilmek için mi filmde böyle gösterildi?

Aslında en başta, filmdeki tek kadın karaktere de ilham veren, gerçekten de tek bir kadın vardı: Nicola Field ilk toplantımızdaki tek kadındı. Ancak o toplantılara gelmeye başladıktan sonra diğer kadınlar da ilgi gösterdi ve kadın sayısında artış oldu. Yani grup çoğunlukla erkeklerden oluşuyordu ama bir grup kadın da vardı hep. Ancak hepimizin hedefi ortaktı tabii ve birçok konuda birlikte iş yaptık. Para toplarken birlikte çalıştık mesela. Yaptığımız ziyaretlerde hep bizimle birlikteydiler.

LGSM içindeki çeşitlilik nasıldı?
İlk başta bir Londra grubuydu. Filmde anlatılan da zaten bu gruptur. Grevin sonlarına doğru başka kentlerde de LGSM grupları oluşmuştu; özellikle Manchester ve Edinburg’da. Manchester hariç diğer kentlerdeki gruplarla iletişimimiz kuvvetli değildi. Her grup biraz bağımsız çalışıyordu.

Filmde bu da yer bulmuyor. Filmin sadece Londra’daki gruba odaklanması ve diğer kentlerdeki oluşumların tabiri caizse görmezden gelinmesi etrafında herhangi bir tartışma gerçekleşti mi?
Londra grubu hem en geniş olan hem de madencilerle en doğrudan ve en uzun süreli temas kuran gruptu. Diğer grupların bunu yaptığını sanmıyorum. Belki ziyarete gitmişlerdir ama yaptıklarının bizimkiyle kıyaslanabileceğini zannetmiyorum. Belki ‘taviz’ diyemeyeceğim ama filmde yer bulmadığını düşündüğüm bir konu da şu: Madenci kasabalarındaki örgütlerin kendi içine kapalı ve muhafazakâr olduğu varsayılır genelde. Özellikle de Onllwyn gibi Güneydoğu Galler’de küçük bir kasabadaki bir madenci örgütü mevzu bahisse. Ancak tabii ki durum bundan çok farklı. Bu örgütlerin çok uzun bir geçmişi var, yüz küsur yıllık bir enternasyonalizm tarihi var. Dünya çapındaki sosyalist hareketle içli dışlılar aslında. O filmde gördüğümüz madenci lokali mesela, hani o müthiş dans sahnesinin geçtiği yer… Madenciler yirminci yüzyılın ilk yarısında orada oturup Mao’ya Büyük Yürüyüş için bir tebrik mektubu yazmışlar! Galler’den İspanya İç Savaşı’nda savaşmakta olan cumhuriyetçilere yüzbinlerce ton gıda göndermişler o salondan! Yine İspanya İç Savaşı esnasında, Siân James’in yaşadığı kasabadan on sekiz yaşının üzerindeki istisnasız bütün erkekler gönüllü olarak savaşa gitmiş. Özetle, aslında enternasyonal bağları çok kuvvetli bir topluluktan bahsediyoruz. Tarihi çok zengin, sosyalist bir topluluk. Bunu mümkün kılan da kuşkusuz belirli bir perspektif ve düşünce tarzıdır. Bunlar filmde hiç yansımıyor.

Buna ek olarak, Gal dilinin yaygın kullanıldığı bir topluluk. Filmde ise yalnızca birkaç tane Galce sözcük duyabiliyoruz. Oysa bizim orada iletişim kurduğumuz yahut görüştüğümüz insanların çoğunun anadili Galceydi.

Peki bu durum kasabadakilerle iletişim kurarken bir sorun oldu mu?
Galler halkı aslında çiftdillidir, hepsi Galcenin yanında idare edecek kadar da İngilizce konuşuyor elbette.

LGSM üyeleri arasındaki çeşitliliği sormuştum size; şimdi de siyasi çeşitlilikten bahsedelim istiyorum. Sizin 1980’lerdeki ırkçılık sorununa karşı olan tutumunuz nasıldı mesela?
Daha çok beyaz ve işçi sınıfı bir gruptuk. Aslında bu kısıtlılığın da o dönem geylerin sosyal çevresindeki bölünmenin ya da sınırların bir yansıması olduğunu söyleyebiliriz. Zannediyorum ki tüm LGBT örgütlerde siyah azınlığın temsili yok denecek kadar azdı. Siyah gey toplulukları tamamen olmasa da büyük oranda ayrıydılar. Tamamen demiyorum çünkü kitlesi neredeyse tamamen siyahlardan oluşan müthiş bir kulüp vardı mesela, ben de giderdim oraya.

Madenciler ile gey ve lezbiyen topluluk arasındaki dayanışma, sonrasında verdiği meyvelere bakacak olursak, bugün benzer şekilde ezilen iki grup arasında da olur mu sizce? Örneğin Avrupa’da yükselen ırkçı dalgayı göz önünde bulundurursak, azınlıklarla LGBT bireyler arasında böyle bir dayanışma olabilir mi?
Olabilir ve olmalıdır da. Filmin getirdiği farkındalıkla birlikte bağlarımızı yeniden kurmak amacıyla LGSM’yi LGSM 2014 olarak yeniden yapılandırdık. Black Pride ile bağlantı kuruyoruz. Popülist ve ırkçı bir parti olan UKIP karşıtı kampanyada bulunduk. Hızla yükselişe geçen ukip son zamanlarda durulmuş gibi görülse de, Britanya siyasetinde bir tehdit olmaya devam ediyor. İslamofobi de hep birlikte karşı durmamız gereken bir konudur. Lezbiyenler ve geyler bu konuda yeterince çalışmıyor. Bireysel olarak İslamofobi karşıtı kampanyalarda aktif olanlarımız elbette var ama bir topluluk olarak yer alınmıyor.

Madencilerin yenilgisi aslında çok büyük bir tarihsel kırılmadır. Madencilerin grevi, Britanya’da neoliberalizmin tesis edilmesini durdurmak için son şansımızdı. Bu yenilginin sonuçlarını otuz yıldır yaşıyoruz. Bu sonuçlardan biri –ya da karşı tarafın zaferi mi demeliyim– zihinlerimizi sömürgeleştirmeleri oldu. Thatcher’ın dediği gibi toplum diye bir şeyin varlığına inanmayan bir nesil yetişti. Doğal seleksiyon, bireycilik, rekabet ve “doğal olan bu, bundan kaçış yok” diyen bir öğrenilmiş çaresizlik yerleşti. Bireyciliğe ve rekabetçiliğe karşı yürütülecek savaşın doğaya aykırı olduğunu düşünenler var. Bu basbayağı yanlış, düpedüz saçmalık. Onur da bunu açıkça ortaya koyuyor. Filmin heyecan verici yanlarından biri de bu tip işlere “bulaşmayı” düşünmeyen insanların ilgisini çekmek oldu. Onları düşünmeye itti. Filmi izledikten sonra “bir şeyler yapmalıyım, bir şeyin parçası olmalıyım” diyen birçok insanla karşılaştık. Bence içinden geçtiğimiz dönem bir direniş dönemi. Bugün İspanya’da olanlara bir bakın, Yunanistan’da olanlara bir bakın. Britanya’da da benzer bir şeyin başlangıcına tanıklık ediyoruz. Russell Brand’in bu yönde çabaları var. Onur da böyle bir çaba aslında. Bugün önümüzde duran en önemli siyasi görev, yeni bir konsensüs inşa etmek ve yaklaşmakta olan yeni muhafazakârlığa karşı bir çeşit direniş koalisyonu kurmak.

Filmdeki son sahne 1985’teki Onur Yürüyüşü’ne götürüyor bizi. Orada “yürüyüşe siyaset karıştırmayalım” gibi bir konsensüs hâkim. Özellikle 1980’ler ve 90’larda depolitize edilmiş olmaları, sizce bugünkü LGBT topluluklarının ve Onur Yürüyüşlerinin zaaflarından biri mi?
Kesinlikle. Sadece filmi düşünürsek, Stephen 1985’teki Onur Yürüyüşü’nü filme katarak bunu göstermeyi özellikle tercih etti. Aslında bahsettiğiniz siyasetsizleştirme süreci 1985 Onur Yürüyüşü’nde başlamadı elbette. Ben eylem komitesindeydim ve o yürüyüş aslında hiç de öyle gerçekleşmedi. Ancak bu yönde bir eğilimin nüveleri hissediliyordu. Bugün eşcinsel evliliğine, haysiyet mücadelesine odaklanıyorsak ve eşcinsellik farklı bir hayat tarzının ötesinde bir anlam taşımıyorsa, bu, işte o zamanlarda başlamıştı. Bu neoliberalizmin başarısıdır kuşkusuz. Kaza eseri böyle olmamıştır, düşmanlarımız tarafından son derece bilinçli bir şekilde tasarlanan bir süreçtir.

Tarihî olayları aktaran bu tür filmler, katartik bir sonla ve kazanımları aktaran yazılarla tamamlandığında, seyircide “güzel günlermiş, istediklerini de elde etmişler, bitti gitti” gibi bir his de uyandırabiliyor. Onur’un da böyle bir his uyandırma ihtimali var mı sizce?
Evet, insanların filmden böyle nostaljik bir bakışla çıkması olası. Ama soru-cevap seanslarında seyircilerle konuştuğumuzda, filme böyle basitçe bakmayan pek çok insanla karşılaştık. İnsanlar aktivizme yöneliyorlar. Ayrıca Onur’la birlikte, bir belgesel de gösterime girdi; LGSM’den Mike Jackson’ın da konuştuğu, madencilerin gözünden çekilmiş Still the Enemy Within (2014) isminde bir belgesel. Bu belgesel, Ulusal Maden İşçileri Sendikası’nın o yıllarda zafere aslında ne kadar da yakın olduğunu ortaya koyuyor. Devletin ve polisin bu zaferin önüne geçmek için nasıl da hukuk dışı davrandığını gösteriyor. Otuz yıllık devlet belgeleri ortaya çıktıkça, emniyet güçlerinin ve bbc’nin rolü yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor. bbc, yayınladığı eski bir videoyu tersten oynatarak, sanki polis madencilerin saldırısına cevap vermiş gibi bir izlenim oluşturuyor. Oysa polis madencilere saldırmış ve madenciler de karşılık vermişlerdi. Bütün bunlar Still the Enemy Within’de son derece belirgin bir şekilde ortaya konuyor. Biz de bu belgeselin yaygınlaşması için onlarla birlikte çalışıyoruz. Pek çok yerde iki film üst üste gösteriliyor. Bu da bahsettiğiniz ‘mutlu son’ hissine bir tür panzehir olarak işliyor. Çünkü mutlu son yoktu ve bugün hâlâ mutlu son olmaması gerçeğiyle yaşıyoruz. Ancak yenilginin bile kendi içinde zaferler taşıdığını hatırlamak da önemli diye düşünüyorum.

Bu röportaj altyazi.net/ den alınmıştır

(Altyazı.net)

Arhavililerin talebi net, “MNG, derelerden elini çek!”

Arhavi’de Kavak HES inşaatı için, izinsiz olarak vatandaşların arazisine girerek tünel açmaya başlayan MNG firmasına karşı Arhavi Sulh Hukuk Mahkemesinde açılan  müdahelenin men edilmesi davasında   bilirkişi keşfi yapıldı. Keşif sırasında toplanan köylülere çevre ilçelerden gelenler de destek verdi.

8Kavak HES projesi daha önce proje hakkında verilen ÇED Olumlu kararının iptal edilmesi ile 2015 yılı Ağustos ayında durmuş fakat yeniden alınan ÇED olumlu kararı ile Nisan 2015 den itibaren tekrar çalışmalar başlamıştı.

Çalışmalar sırasında açılmaya başlayan tünel inşaatı vatandaşların arazisine herhangi bir kamulaştırma işlemi yapılmadan girmesi  ve atılan dinamitler nedeni ile vatandaşların rahatsız olması üzerine, iki ayrı vatandaş tarafından tünel inşaatının durdurulması talebi ile  dava açıldı.Açılan davalarda atanan bilirkişiler  ile beraber yerinde inceleme yapıldı.İncelemeye vatandaşların avukatı Yakup Şekip Okumuşoğlu ve çok sayıda köylü ve vatandaş da  katıldı.

İnceleme esnasında şantiye alanının dışında toplanan  Arhavi Doğa Koruma Platformu üyeleri tarafından bir basın açıklaması yapıldı.Yapılan açıklamada

9“Kavak HES projesi kapsamında başlatılan iletim tünelinin  izinsiz ve hukuksuz bir şekilde başlatılmış, vatandaşların arazilerine tecavüz edilmiştir. Bu duruma tepki göstermek için buradayız.

Kavak HES projesinin  çeşitli hileler ile yapılmış  bulunan ÇED raporu daha önce açtığımız  dava sonucunda iptal edilmişti. İptal edilen ÇED raporunda derenin ortalama akışının %10 u  kadarının   dereye “can suyu” adı altında bırakmayı  reva görmüşlerdi. Bu sözde “Can Suyu” nun   proje dışındaki alanlardan alınan en kesitler ile hesaplandığı, yani sahtekarlık yapıldığı  mahkeme kararı ile belirlendi. Aynı ÇED Raporunu biraz allayıp pullayıp, can suyunu %2 gibi komik bir miktarda artırıp,  yeniden  onaylamaları işlemine karşı açtığımız iki ayrı ÇED İptal  davası  Rize İdare Mahkemsinde devam ediyor. Bu davalardan  olumlu sonuçlar geleceğine inancımız tamdır.” denildi.

Keşif esnasında tünelin altına ulaştığı evlerde oturan vatandaşlar, yapılan patlatmalardan çok büyük ölçüde rahatsız olduklarını ifade ederek, davanın hakimine dertlerini anlatmaya çalıştılar.

Keşif esnasında jandarma geniş güvenlik önlemleri aldı.Basın açıklaması sonrasında topluluk  sessizce dağıldı.

(Arhavizyon)