Ana Sayfa Blog Sayfa 3645

Onarıcı Tarım Konferansı Küba’da gerçekleşti

Dünyanın dört bir yanından onarıcı tarım konusunda çalışan bireyleri, öncüleri, bilim insanlarını ve çiftçileri bir araya getiren Uluslararası Onarıcı Tarım Konferansı (Regeneration International) Küba’da gerçekleşti.

regeneration international
6-9 Haziran tarihleri arasında gerçekleşen ve bu yıl ilk defa düzenlenen konferans, onarıcı tarım ve sağlıklı gıda konusunda çalışan dünyaca ünlü isimlerin bir araya geldiği bir çalışma grubunun “devamı” niteliğinde. Çalışma grubunun 6 üyesi var: Dünyaca ünlü gıda aktivisti Vandana Shiva, Millenium Institute Başkanı Hans Herren, IFOAM (Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu) Başkanı Andre Leu, GDO’ya karşı ve gıda özgürlüğü için verdiği destekle bilinen Mercola CEO’su Steve Rye, Organik Tüketicileri Derneği Başkanı Ronnie Cummins ve “onarıcı tarım aracılığıyla karbonu toprağa gömmeyi” hedefleyen The Carbon Underground (Yerin Altındaki Karbon) kurucusu ve çiftçi Tom Newmark.

Konferansın ve çalışma grubunun amacı ise iki başlık altında toplanıyor: 1) “Sürdürülebilir yoğunlaşma” adı altında pazarlanan ve GDO’larla ile kimyasal gübre ve tarımsal zehirlerin kullanımına dayalı kimyasal tarıma karşı bir direniş ve alternatif odağı yaratmak, ve 2) Agro-ekolojiden Bütüncül Yönetim’e, permakültürden agro-ormancılığa kadar farklı onarıcı tarım yöntem ve şekillerinin yaygınlaşmasını sağlamak.

Onarıcı tarım yapılan çiftliklerin ziyareti, çeşitli çalışma gruplarının kurulması ve faaliyete geçmesi, farklı stratejiler üzerine tartışmalar ve yol haritalarının çıkarılması üzerine odaklanan konferansa 60’a yakın birey ve kurumun katıldığı bildiriliyor.

İklim değişikliğiyle mücadelede onarıcı tarımın sunacağı devasa araçlardan çiftçilerin ekonomik kısır döngülerden nasıl çıkabileceğine, toprak ıslahından gıdaya bağlı sağlık sorunlarına, gıda sisteminin demokrasi ve katılımcılıkla doğrudan bağına kadar konuların geniş bir yelpazede ele alındığı konferansın temel mesajı ise net: “Bütün bunları gerçekleştirebilmek, aynı anda hem insanlığı sağlıklı gıdayla doyurup doğayı da onarmak mümkün. Kurumların ve insanların bunun farkına varması ve harekete geçmesini sağlamaya çalışıyoruz”

Konferansla ilgili detaylı bilgiyi Regeneration International’ın websitesinden alabilirsiniz.

 

Haber: Durukan Dudu

(Yeşil Gazete)

Onur Haftası’nda iklim ve LGBTİ mücadeleleri buluşuyor

2015 İstanbul Onur Haftası kapsamında, 26 Haziran Cuma günü saat 15.00’de Cezayir Toplantı Salonu’nda bu sisteme karşı ortak mücadeleyi konuşmak için bir araya geliyoruz.

Türkiye’de İklim, ekoloji mücadelesi ve LGBTİ mücadelesi pek yan yana gelen mücadeleler değildi. Uzaktan bakıldığında her iki mücadelenin de öncelikleri ve hedef kitlesi ayrı görülebilir, bu yüzden yan yana gelmemesi anlamlandırılabilir. Oysa LGBTİ ve kadın mücadeleleri, toplumsal cinsiyet mücadeleleri ve iklim değişikliğine karşı mücadelenin derdi aynı, mücadeleler birbirinin tamamlayanı.

Erkek egemen zihniyetin dünyadaki tüm canlıları nesneleştirmesinin bir sonucu toplumsa cinsiyet eşitsizlikleri ise diğeri de iklim değişikliği. Şirketlerin ve onların etkisi altındaki devletlerin sömürdüğü gezegenimiz ekolojik bir yıkımın ucunda. Tüm dereleri, denizleri, ağaçları, toprağı, yerin altını ve üstünü tahakküm altına alan bu sistem havamızı, suyumuzu, gıdamızı zehirliyor. İklim değişikliği kaynaklı aşırı hava olayları, kuraklıklar, seller, fırtınalar ile boğuşuyoruz.

Yine aynı sistemin sınıflandırdığı, alt tabaka olarak dışarı ittiği, nesneleştirdiği, sömürdüğü kadınlar, lezbiyenler, gayler, translar, biseksüeller ve interseks bireyler sosyal adaletsizlikler yüzünden ne yaşam, ne iş, ne de sağlık güvencesi edinebiliyorlar. İklim değişikliği kaynaklı artan gıda fiyatlarından ilk onlar etkileniyorlar, bir fırtına ya da sel sonrası geride bırakılıyorlar, felaketlerde sağlık hizmeti alamıyorlar.

Türkiye’de LGBTİ hareketi çok yol kat etti. Bugün Onur Yürüyüşü’nde on binlerce kişi toplanabiliyor. Dün “Okulda, işte, Meclis’te eşcinseller her yerde” sadece bir sloganken, bugün açık eşcinsel milletvekili adaylarımız, Belediye Meclis üyelerimiz oluyor.  Bu yola en büyük katkılardan biri de Gezi’de konuldu. Ekoloji mücadelesi ve LGBTİ mücadelesinin Türkiye’de ilk defa böylesine kol kola girdiği an da Gezi idi. Gezi gibi, ortak yaşam alanımız gezegenimizde var olabilmek için bu sisteme, bu düzene karşı birlikte mücadele etmeliyiz.

iklim icin banner

2015 İstanbul Onur Haftası kapsamında, 26 Haziran Cuma günü saat 15.00’de Cezayir Toplantı Salonu’nda bu sisteme karşı ortak mücadeleyi konuşmak için bir araya geliyoruz.

“Bize adalet lazım! Sosyal ve iklim adaleti mücadelelerinden deneyimler” başlıklı panelde bu mücadeleyi birlikte nasıl büyütebileceğimizi konuşacağız.

Konuşmacılar:

Terry Reintke Avrupa Parlamentosu Yeşiller/Özgür İttifak Grubu milletvekili. 2014 yılında Avrupa Parlamentosu’na seçilen genç, yeşil, feminist, kuir milletvekili.  Sosyal adalet, kadın hakları ve cinsiyet eşitliği üzerinde çalışıyor.

Erdal Partog SPOD Yönetim Kurulu Üyesi, KAOSGL haber sitesi köşe yazarı, LGBTI aktivisti.

Menekşe Kızıldere Aslen mühendislik eğitimi almış olan Kızıldere, bu güne kadar iklim değişikliği ve çevre kirliliği ile mücadele alanlarında çalışmıştır. İklim İçin kampanyasını başlatan aktivistler arasında bulunmaktadır.

Facebook etkinliği için tıklayınız.

 

 

Faşizme karşı bacak omuza – Mine Söğüt

Ali Ahmet’e âşık Leyla Şükran’ı seviyor.
Hande pipisi olsun, Turgut memesi çıksın istiyor.
Sevgi bacaklarının arasında bir kabarıklık, pantolon ve gömlekle;
Yakup bacaklarının arasında bir ıslaklık, topuklu pabuç ve etekle gezmeyi düşlüyor.
Murat erkek görünümünde ama sevişirken kendini bir kadın gibi hissediyor.
Şebnem kadın görünümünde ama yatakta bir erkeğe dönüşüyor.
Tarık da Hande de hem kadınlarla hem erkeklerle sevgili olabilir.
Hülya bedenine ne kadın ne de erkek eli değdiriyor.

***

26

Onların her gün sokakta yanından geçiyoruz.
Onlarla hayat boyu aynı çatı altında yaşıyoruz.
Onları doğuruyor büyütüyoruz.
Onlarla evleniyoruz.
Onların eşlerimiz, sevgililerimiz, çocuklarımız, arkadaşlarımız olduğunu sanıyoruz.
Onları tanıyor ama onlarla gerçekte hiç tanışmıyoruz.
Yakınımızdaki hatta içimizdeki bu insanlar bizim için ancak cinsel kimliklerini gizledikleri sürece kabul edilebilirler.
Gerçeklere dair, ufacık bir ipucu yakalarsak onları hemen oracıkta gözümüzü kırpmadan öldürüveriyoruz.
Gücümüz varsa fiilen… Olmadı fikren.
Babayız, anneyiz, kardeşiz, akrabayız, eşiz, arkadaşız, sevgiliyiz, komşuyuz ama aslen, özgürlüğü tam 12’den vurmakta usta gelenek ve görenekler tarafından onaylanmış birer ahlak muhafızıyız.
Sorun yetişkin ve sağlıklı insanların cinselliğinin bir sınırı olduğuna, bu sınırların da yasalar ve toplumsal kurallarla belirlenebileceğine ikna olmamızla başlıyor.
Aslında hiç de öyle olmadığını kendi duygularımızdan çok iyi bildiğimiz halde, bizi cinselliğimizden yaralayarak ehlileştiren sistemin gönüllü bekçileriyiz.
Kendimiz sevişmekten korkutularak büyütüldük;
Başkaları sevişecek diye korkudan ölüyoruz.
Küfürlerimizin cinsel tehditlerle; günlük hayatımızın tecavüzlerle dolu olması bu yüzden.
O, yumurtaya can veren ve ne yaparsak yapalım yoktan var olmayıp vardan yok olmayan ezeli ve ebedi hazzı değil;
Zamanın ve coğrafyanın şartlarına göre değişen ve insan aklının tüm ürünleri gibi sağ gösterip sol vuran sinsi ve yapay ahlaka tapmayı kutsalımız sanıyoruz.
Doğal güdülere gem vurmanın varoluşumuza verdiği zararı algılamaktansa; sisteme vereceği yararı kollamaya eğitimliyiz.
Şu günlerde sadece büyük şehirlerin nispeten müsamahakâr sokaklarında, üzerlerinde “tuhaf” giysiler, dillerinde “edepsiz” kelimelerle dolaşan ve kendisini gey, lezbiyen, transgender, biseksüel, interseks bireyler olarak tanımlayan o insanlardan çok daha fazla insan, kapalı kapılar ardında, belki de hemen bizim yanı başımızda, evimizde, odamızda, yatağımızda hatta bilinçaltımızda büyük bir acıyla yaşıyor.
Özgürlük duygusu hadım edilmiş toplumların hoşgörüsüne ya da empatisine muhtaç olan farklı cinsel kimliklerle kuşatılmış bir uygarlıktan her şey beklenir de; bir tek mucize beklenemez.
Bu hafta LGBTI Onur Haftası…
Önce sözlüğü açıp bakalım; onur kelimesinin karşılığında şu yazıyor:
“İnsanın kendine karşı duyduğu saygı, şeref, özsaygı, haysiyet.”
Ardından kafamızı soktuğumuz delikten çıkarıp çok uzağa değil, bir de kendi yatağımıza bakalım…
Ve bulmaya çalışalım.
O bir avuç insanın katılmaya cesaret ettiği onur yürüyüşünün simgesel sloganlarından “Faşizme karşı bacak omuza” çığlığı ne anlama geliyor…

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

25. Mine Söğüt

 

Mine Söğüt

Bozuk yolun tamiri için belediyenin dikkatini timsah heykeli ile çekti

Hindistan’da bir sanatçı, gölete dönüşen yolu bir türlü onarmayan belediyenin dikkatini çekmek için su birikintisine timsah heykeli koydu. Belediye bir gün sonra yolu onardı.

24

Hindistan’ın Bangalore kentinde su borularının patlamasıyla işlek yollardan birinde büyük bir su birikintisi oluştu. Belediye ise yayaların ve sürücülerin şikâyetine rağmen yoldaki sorunu düzeltmedi. Bunun üzerine Bangalore’da yaşayan Hindistanlı sanatçı Baadal Nanjundaswamy, küçük bir gölete dönüşen su birikintisinin üzerine 3.5 metre uzunluğunda bir timsah heykeli yerleştirdi.

Nanjundaswamy amacını “İçme suyu borusu bir ay önce patladı. Ardından yağmur yağınca yolun üstünde göletçik oluştu. Ancak yetkililer tüm çağrılarımıza rağmen hiçbir şey yapmadı. Umarım artık bu timsahı görünce harekete geçerler” açıklamasıyla duyurdu.

Sanatçının bu hamlesi büyük ilgi görürken, belediye bir gün sonra yolu onardı.

(Indian Express, Al Jazeera)

 

Maden işçileri ile birlikte direnen LGBTİ’lerin hikayesi Pride yarın vizyonda

Türkiye’de ilk gösterimi Pembe Hayat 4. KuirFest kapsamında yapılan Pride filmi yarın (26 Haziran Cuma) vizyona giriyor. Film İngiltere’de madencilerle dayanışan gey ve lezbiyenlerin hikayesini anlatıyor.

22

Cannes Film Festivali’nde Kuir Palmiye ödülüne layık görülen ve Komedi/Müzikal kategorisinde En İyi Film dalında Altın Küre’ye adaylığı bulunan gösterilen Pride (Onur), sinemada seyircisiyle buluşacak.

Filmin hikâyesi ise şöyle: Londra’daki bir grup gey ve lezbiyen, ortak bir kaderi paylaştıklarını düşündükleri grevdeki madencilere bir yardım kampanyasıyla destek olmaya karar verirler. Her iki grup da baskıcı muhafazakâr hükümet, polis ve boyalı basın tarafından benzer şekilde fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalmaktadır. Kendilerine Lezbiyen ve Geyler Madencilerle Dayanışıyor adını seçen aktivist grup, topladığı yardım paralarını birinci elden Galler’deki küçük bir maden kasabasına ulaştırmak üzere yola koyulur. Bu buluşma her iki tarafın da önyargılarını aşması ve dayanışmanın önemini kavraması açısından öğretici bir deneyime dönüşür.

İngiliz Bağımsız Film Ödülleri’nden de En İyi Film, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dallarında galibiyetle dönen Matthew Warchus imzalı Onur’un gösterimi ülkemizde taşeronlaşma, yetersiz çalışma koşulları ve ihmaller sebebiyle hayatını kaybeden maden işçilerine, aynı zamanda homofobi ve transfobi yüzünden kaybettiğimiz bütün LGBTQ bireylerin anısına da gerçekleşiyor.

(Kaos GL)

İzmir’de Kamp Armen’e destek için buluşma

Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De Girişimi İzmir, 26 Haziran 2015 Cuma günü saat 19:00’da Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesi TÜrkan Saylan Kültür Merkezi önünde Kamp Armen’le dayanışmak için buluşma düzenliyor.

21

Dur De Girişimi’nin buluşma ile ilgili yaptığı açıklama şu şekilde;

Kamp Armen’le dayanışmak için buluşuyoruz.

6 Mayıs’ta Kamp Armen’i yıkmak için gelen dozerlerin durdurulmasıyla başlayan direniş 52. gününe giriyor! 1500’ü aşkın Ermeni yetim çocuğun emeğiyle inşa edilmiş ancak devlet tarafından gasp edilen Kamp Armen gerçek sahiplerine hala iade edilmedi. Direnişimizin 52. günü yaklaşırken bir kez daha talebimizi haykırıyoruz:

Kamp Armen vakfa iade edilsin! Koşulsuz, şartsız, hemen şimdi!

Yıkılma tehlikesi süren Hrant Dink’in emaneti Kamp Armen’i savunmak için hepimizin yapabileceği bir şey var.

Ermeni halkının adalet mücadelesine destek olmak için 26 Haziran 2015 Cuma günü saat 19.00’da Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde Türkan Saylan Kültür Merkezinin önünde buluşuyoruz.”

(Yeşil Gazete)

Artvin, Cerattepe’de maden karşıtı mücadele devam ediyor

Artvin Cerattepe’de maden için daha önce çıkarılan “ÇED olumlu” raporuna dava açıp kazanan ve ÇED’i iptal ettiren Artvin halkı yeni ÇED raporunun Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca onaylanması üzerine bir kez daha sokakta.

Rize İdare Mahkemesi, 5 Ocak 2015’te, Kafkasör Yaylası Cerattepe bölgesinde 38 hektar alandaki Bakır ve Açık Ocak Altın İşletme Projesi için hazırlanan “ÇED olumlu” raporunu iptal etmişti. Ancak ardından ilgili şirket tarafından hazırlanan yeni ÇED raporunun Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca kabul edilmesi Artvinlileri yeniden harekete geçirdi.

19

19 Haziran Cuma günü özel idare otoparkı önünde toplanan Artvinliler, maden şirketine onay çıktığı yönünde karar bildiren Artvin Orman Bölge Müdürlüğü’ne yürüdü. Eylemciler polis engelini aşarak müdürlük binasına “Madene Hayır” yazılı bir pankart astı ve Orman Bölge Müdürü’nü istifaya çağırdı.

Müdürlük önünde bir açıklama yapan Yeşil Artvin Derneği Başkanı Nur Neşe Karahan, Artvinlilerin sabrının sınandığını, mücadelenin yeniden başladığını, 25 yıllık mücadele deneyiminin yeni mücadele sürecinde kendilerine yol göstereceğini belirtti.

Karahan şunları söyledi: “Mahkemenin bu kararı maden şirketi tarafından temyiz edilmiş olup dosya halen Danıştay aşamasındayken şirket bu davadan umudunu kesmiş olacak ki yeni bir ÇED raporu hazırlayarak ilgili bakanlığa sunmuştur. Seçim atmosferinin karmaşasından yararlanan maden şirketi, bütün yasa dışı yolları kullanarak bu raporun kabul edilmesini sağlamış ve yeni bir ÇED olumlu kararı askıya çıkarılmıştır. Böylece yeni bir dava süreci de başlamış olmaktadır.”

“Artvin’i, Artvin halkı değil madenciler terk edecektir. Maden şirketi bunu anlamamış olacak ki yeni bir ÇED raporuyla mahkemenin bu kararının arkasından dolanabileceğini zannetmektedir.”

Daha önce elde edilen hukuk zaferine rağmen Bakanlıkça onaylanan yeni ÇED raporunun Artvin halkına ihanet olduğunu belirten Karahan Orman Müdürlüğü’nün bu ihanete ortak olduğunu, hiçbir Artvinlinin bu ihanete ortak olmaması gerektiğini, bu ihanete ortak olanlara da Artvin halkının gerekli tepkiyi göstereceğini söyledi.

Herkesin gözünün kulağının Cerattepe’de olması gerektiğini söyleyen Karahan, şirketin gece gizlice Cerattepe’ye girme ihtimaline karşı nöbet tutulacağını belirtti: “Yeni bir ÇED’le ilgili yeni dava süreci beklenmeden, bu ÇED yargı onayından geçmeden, Cerattepe’de Orman Bölge Müdürüne rağmen ağaç katliamı yaptırmayacağımızı, canımız pahasına yaşam hakkımızı savunacağımızı ilan ediyoruz. Cerrattepe’de ağaç kesimine karşı her gün iki kişi nöbet tutacağız.”

(Sendika.org)

Heinrich Böll Vakfı Toprak Atlası’nı yayınladı

Birleşmiş Milletler tarafından 2015’in Toprak Yılı ilan edilmesi nedeniyle bir çalışma yapan Heinrich Böll Vakfı kapsamlı bir Toprak atlası yayınladı.   Birleşmiş Milletler toprağı koruma hedefinde ilerleme kaydetmek istiyor. HB vakfı tarafından yayınlanan Toprak Atlası neler başarabileceğimizi ve toprak meselesinin neden hepimizi ilgilendirdiğini gösteriyor. Atlas’ta adil ve sürdürülebilir bir toprak için savaşmak gerektiğine dikkat çekiliyor.

toprak_atlas

İnsan yaşamı baz alındığında toprağın yenilenemez kaynaklardan biri olduğu açık. Dünyadaki toprağı sanki hiç bitmeyecekmiş gibi kullanıyoruz. Bu, banka hesabından sürekli para çekip hiç ödememeye benziyor. İncecik ve verimli bir toprak katmanının oluşması binlerce yıl alırken bir saatlik sağanak yağış ise kaybedilmesine yetiyor.

2015 Toprak Atlası çok sayıda grafik ve metinle üzerinde yaşadığımız toprağın durumuna ve bunların maruz kaldığı tehlikelere dair güncel bilgiler sunuyor. Öncelikle Almanca ve İngilizce olarak hazırlanan raporun Türkçe versiyonu, Türkiye’den güncel bilgiler ve uzman görüşlerinin katkısıyla daha zengin bir içeriğe sahip.

Toprak Atlasında öne çıkan bazı temel görüşler şöyle:

Toprak bize bitmez tükenmez bir kaynak gibi görünür. Hep orada, ayaklarımızın altındadır; tarlaların, çayırların ve ağaçların altında… Toprağın üstünde yaşar, ondan beslenir, ama ona yeterli özeni göstermeyiz. Bazı şarap severler her toprağın kendine has bir kokusunun, tadının olduğunu söylerler. Peki, kaçımız bunun farkındayız? Akşam yemeği için masaya oturduğumuzda hangimizin aklına yiyeceklerimizin içinde yetiştiği toprak geliyor?

İşte tam da bunu yapmak çok önemli. Toprak, gıda üretimimizin temeli. Bitkilere besin maddelerini ve suyu sağlayan o. Bu besin maddeleri de yediğimiz her patateste, her somun ekmekte, her bir pirinç tanesinde ve mısırda bulunuyor. Hatta her bir domuz pirzolası ve fırınlanmış tavukta da… Sağlıklı toprak olmadan sağlıklı gıda üretmek mümkün değil.

Fakat toprakta sadece gıda üretilmiyor, toprak birçok başka şeye de yarıyor. Yağmur suyunu süzüyor ve onu temiz içme suyuna dönüştürüyor örneğin. İklimi düzenliyor; zira toprak, okyanuslardan sonra en büyük ikinci karbon yutağı olarak anılıyor ve dünyadaki bütün ormanların toplamından daha fazla karbon depoluyor. Ayrıca toprağın içinde hayat var. Bir avuç toprak dünyadaki bütün insan nüfusundan daha fazla sayıda organizma barındırıyor. Bütün canlı türlerinin üçte ikisi toprak altında gizli.

Uluslararası camia kendisine üç önemli hedef belirlemiş durumda: biyoçeşitlilik kaybını durdurmak, küresel ısınmayı 2 °C ile sınırlı tutmak ve herkesin yeterli miktarda gıdaya erişimini garanti altına almak. Verimli topraklar olmadan bu hedeflerin hiçbirine ulaşılamaz. Toprağın işini yapabilmesi içinse içindeki canlı yaşamının sağlam, humus katmanının sağlıklı olması ve toprak haklarının korunması gerekir. Oynadığı bütün hayati rollere rağmen toprağı korumakta başarısız oluyoruz. Yanlış kullanım sebebiyle her yıl yaklaşık 24 milyar ton verimli toprağı kaybediyoruz.

Bu kaybın çeşitli sebepleri var. Şehirler ve yollar giderek daha geniş alanlara yayılıyor. Asfalt ve beton, toprak zemini mühürleyerek verimli topraklara geri dönüşü olmayan bir şekilde zarar veriyor. Azalan nüfus da bu zararı durduramıyor: Almanya’da her gün 77 hektar toprak işlevlerinin bir kısmını ya da tamamını yitiriyor. Bu, 100 futbol sahası büyüklüğünde alanın gıda üretimine elverişli olmaktan çıkması anlamına geliyor. Ve tarımsal faaliyetler de bu suça ortak.

Ağır traktörler toprağı sıkıştırıyor: tarım ilaçları ve kimyasal gübreler toprakta yaşayan organizmaları katlediyor, su ve rüzgar ise verimli toprağı alıp götürüyor.

Hepsi bununla da kalmıyor. Dünya çapında toprağa erişim son derece adaletsiz bir şekilde dağılmış durumda. Topraksız köylüler ve sadece küçücük alanları ekip biçenler kendi karınlarını doyurmakta zorlanıyorlar. Ortalama bir Avrupalı gıda da dahil olmak üzere her yıl tükettiği ürünlerin üretilmesi için 1.3 hektar yani iki futbol sahası büyüklüğünde bir alana ihtiyaç duyuyor. Bu bir Bangladeşli’ye düşen alanın altı katından fazla. Avrupa tarafından kullanılan arazinin % 60’ı Avrupa Birliği sınırları dışında bulunuyor.

Gıda, hayvan yemi ve biyoyakıta olan küresel talep artıyor. Arazi fiyatları da öyle. Pek çok bölgede, toprak haklarını garanti altına almak için yürütülen mücadeleler, aslında bireyler ve toplulukların hayatta kalma mücadelesi haline gelmiş durumda. Toprağın küresel anlamı küresel bir tepkiyi gerektiriyor; toprağı kullanan insanların haklarını ciddiye alan bir tepkiyi. Buna karşın toprağı korumak için ortak bir Avrupa politikası oluşturma önerisi Almanya’nın itirazı sonucu reddedildi. Ortak Tarım Politikası’nda yapılan ürkek reformlar, var olan yapıları sürdürülebilir ve eşitlikçi üretim yöntemleriyle değiştirmenin aslında ne kadar zor olduğunu gösteriyor.

Toprak Atlası’na vakfın web sitesi üzerinden ulaşılabiliyor.

(Yeşil Gazete)

Papa’nın iklim fetvasında ÇED vurgusu – Pelin Cengiz

İnsanlığa bahşedilmiş dünyanın doğal varlıkları hoyratça kullanılıp yok edilirken ve doğanın dengesi her geçen gün yine gezegenin aleyhine bozuluyorken, dini liderlerin bu gidişata “dur” demek için yaptıkları girişimler giderek önem kazanıyor. Bilim insanları, sivil toplum kuruluşları, doğa koruma aktivistleri dünyadaki bu kötü gidişatın geri döndürülmesi, gezegenin korunması, doğal varlıklara daha saygılı olunması, israftan kaçınarak tasarrufa gidilmesi üzerine pek çok saha çalışması yapıyor, kampanyalar düzenliyor, raporlar yazıyor.

Çevre koruma ve iklim değişikliği konularında çalışma yapanların ve destekçilerinin sayısı giderek çoğalırken, din alimlerinin söyleyeceği sözler de, cemaatlerinin davranış biçimlerini değiştirmesi açısından bir o kadar kritik. Geçen hafta Katolik dünyasının ruhani lideri Papa Francesco, kapitalizmin dünyaya verdiği zararlar, iklim değişikliği ve doğal dengenin korunması konularında son derece titizlikle hazırlanmış, önemli ve sert mesajlar içeren yaklaşık 200 sayfalık bir genelge yayınladı.
Bu genelge, esas itibariyle Katolik Kilisesi’nin önde gelenlerine hitaben yazılmış bir mektup olma niteliği taşımakla birlikte, tüm insanlığa ulaşmayı hedefliyor. Papa, Katoliklerin uyması gereken, insanlık için de genel çağrı niteliği taşıyan genelgede insanlığın fosil yakıtlardan ve çevreye zarar veren tüketim alışkanlıklarından uzaklaşılmasını savunuyor. Papa’nın, zenginlerin yoksulları istismar ettiği bozuk ekonomik sistemin dünyayı dev bir çöplüğe çevirdiğini söylediği günlerde, bizlerin burada Diyanet İşleri Başkanı’nın lüks otomobilini, uçağını tartışıyor olmamız epey ironikti elbette.

Ekümenik Patrikhane ile işbirliği

17

Papa tarafından genellikle iki tür genelge yayınlanıyor. Biri Lumen Fidei (İnancın Işığı) ve diğeri ise Laudato Si (Övgüye Layık).
“Laudato Si. Sulla cura della casa comune. (Övgü sana olsun (Rab). Ortak evimizin (yeryüzü) bakımı üzerine)” adlı genelgenin basın tanıtımı, Bartholomeos’un temsilcisi olarak gelen Bergama Metropoliti Teolog John Zizioulas ve genelgeyi hazırlayan bilimsel heyetin başında olan Papalık Adalet ve Barış Konseyi Başkanı Kardinal Peter Kodwo Appiah Turkson’un da katıldığı bir toplantıyla Vatikan’da gerçekleştirildi.

Genelgenin kendisi elbette başlı başına önemli ancak, hazırlanış biçimi itibariyle de tarihte bir ilki barındırıyor. Katolik Kilisesi, tarihte ilk kez bir diğer kiliseyle, Ekümenik Patrikhane ile birlikte bir genelge hazırladı. Papa’nın, Patrik Bartholomeos’un görüşlerinden esinlenerek bu genelgeyi hazırlattığı biliniyor.
Bu arada, Potsdam Üniversitesi’nde İklim Etkileri Araştırma Merkezi’nin kurucusu ve Direktörü, aynı zamanda Almanya devletinin ve Angela Merkel’in iklim konularındaki danışmanı Hans Joachim Schellnhuber’ın Vatikan’daki Papalık Bilim Akademisi’ne atanması da ilgi çekici bir gelişme olarak kayıtlara düştü.

Papa’nın fetvasının geçmişi

Papa’nın fetvasının detaylarına geçmeden önce şu bilgiyi hatırlatmakta fayda var. Bu, Papa’nın tamamını ekolojiye ayırdığı ilk fetva. Bugün, Papa Francesco’nun neden böyle bir fetva yayımladığını kimi kesimler yadırgayabilir ancak Papa, iki yıl önce göreve geldiği ilk gün itibariyle iklim değişikliği, yoksulluk ve gezegenin gidişatı gibi konuları gündeminin ilk sıralarına almıştı.

Papa Francesco, göreve geldiğinde yaptığı ilk konuşmada çevrenin korunmasına ihtiyaç olduğuna özellikle dikkat çekerek, “yok oluşun alâmetlerine” değinmiş, Katolik dünyasına yönelik ilk mesajında şu ifadeler yer almıştı:

“Sosyal, mali ve siyasi alanda sorumluluk gerektiren önemli görevlerde bulunan herkesten, iyi niyetli tüm kadın ve erkeklerden şunu istiyorum: Doğanın özünde bulunan dünyanın yaradılışının, Tanrı’nın tablosunun, insanların ve çevrenin koruyucusu olalım. Yıkımın ve ölümün işaretlerinin bizim dünya yolumuza eşlik etmesine izin vermeyelim.”

Elbette, Papa’nın fetvası bu yılın sonlarında Paris’te gerçekleştirilecek ve yeni bir iklim anlaşmasının imzalanmasının beklenmesi açısından tarihî öneme sahip COP21 İklim Zirvesi’nde devletlerin atmosfere saldıkları sera gazlarının sınırlandırılmasına ilişkin net ve kararlı politikalar izlemelerine yönelik katkıda bulunmayı da hedefliyor. Paris’teki İklim Zirvesi öncesi hâlâ Brezilya gibi kalkınma olan ülkelerin hiçbirinden sera gazı emisyonlarına yönelik azaltma hedefi gelmedi. Ancak, Papa’nın bu çıkışının pek çok hükümeti tavır almaya zorlayacağı söyleniyor.

Boykot da etkili bir yöntem

Papa, iklim değişikliğiyle mücadele konusunda tedbir almayan şirketlere yönelik boykot çağrısı da yapıyor. Aşırı tüketime, tüketim saplantısına ve sorumsuz kalkınmaya karşı hızlı bir uluslararası güç birliği sağlanması gerektiğine vurgu yaparken, bundan en çok dünyanın en yoksul kesimlerinin etkilendiğini belirtiyor: “Gelişmiş ülkeler, tüketime ve kullanıp atmaya dayanan yaşam biçimlerinin bedelini yoksul ülkelere ödetmekten vazgeçmeli. Yaşam biçimimiz, üretim ve tüketim yöntemlerimizi değiştirmek zorundayız.

İklim değişikliği çevresel, toplumsal, ekonomik ve siyasi etkilerinin yanında ürünlerin dağıtımı ve paylaşımı üzerinde vahim etkileri olan global bir sorundur. Günümüzde, insanlığın önündeki en büyük zorlu mücadelelerden biri budur.”

Boykot çağrısı yapan tek dinî lider Papa değil. Güney Afrika’nın anti-apartheid mücadelesinin saygıdeğer isimlerinden ve rejimi sonlandıran kampanyanın kilit destekleyicisi Nobel Barış Ödülü sahibi Başpiskopos Desmond Tutu da, bu alanda önemli şahsiyetlerden biri. “Açgözlülüğün hâkim olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Sermayenin çıkarlarının, insanların ve dünyamızın çıkarlarına baskın gelmesine izin veriyoruz. Şu açık ki, şirketler kolay vazgeçmeyecek, çok daha fazla para kazanmak için direnecekler” diyen Tutu’nun da tavrı bu konuda çok net: “Vicdan sahibi insanların iklim değişikliğinin adaletsizliğini finanse eden şirketlerle bağlarını koparması lazım. Örneğin, fosil yakıt enerji şirketlerinin sponsor olduğu etkinlikleri, spor takımlarını ve medya programlarını boykot edebiliriz.”

Tartışma başladı bile…

Elbette Katolik din adamları Papa’nın bu fetvasını tartışacaklar ancak sadece onlar değil. Birebir aynı hassasiyeti gösteren Ekümenik Patrik’in başında bulunduğu Ortodoks Kilisesi mensupları ve fetvada da yazdığı gibi daha geniş planda bu gezegende yaşayan herkesin bu konuyu tartışması söz konusu.
İnsanlığın bu gidişle felakete sürükleneceğini vurgulayan Papa, dünyanın ve yoksulların çığlığının duyulmasını istedi. Papa Francis bu çıkışıyla hem ekonomik hem siyasi boyutta süren iklim değişikliği tartışmasına ilk kez din ve ahlak boyutuyla katılmış oldu. Aynı zamanda, iklim değişikliği konusunda bilim insanlarının görüş birliğini kabul ederken, yaratılış bakımından bilim ve dinin ittifakının gerekliliğini de gösterdi.

Haliyle genelgenin detayları ortaya çıkar çıkmaz iklim değişikliğini inkarcıları hemen veryansın etmeye başladı. Bu karşı hamlenin iklim değişikliğini inkar eden, genellikle muhafazakar ve Hristiyan sağcılardan oluşan kesimlerden gelmesi de hiç şaşırtıcı değil. Nitekim, ABD’deki Neo-con’lar, Papa’yı iklim ve bilim konusunda konuşmamaya davet ederken, onun eleştirilerini dinlemeyeceklerini açıkladı.

ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayları da adeta genelgeyi itibarsızlaştırmak için sıraya girdi. Cumhuriyetçi Parti’den başkan adayı Jeb Bush, “ekonomi politikasını piskoposlardan, kardinallerden ya da Papa’dan öğrenmeyeceklerini” söylerken bir diğer Cumhuriyetçi aday eski senatör Rick Santorum da, “Papa’nın iklim bilimi konusunda ne kadar inandırıcı olabileceğini” sorguladı.

Genelgedeki ÇED bölümü

Evet, genelgenin bir uzman seviyesinde ifadelere sahip en dikkat çekici bölümlerinde biri hiç şüphesiz ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) raporlarına yapılan atıf. Karar alma süreçlerinde diyalog ve şeffaflık teması altında incelenen ÇED konusunda şu ifadeler yer alıyor:

“ÇED, bir ekonomik faaliyet kararından veya kamuyu ilgilendiren herhangi bir politika, plan veya programdan sonra gündeme gelmemelidir.
Disiplinler arası, şeffaf ve ekonomik, politik her türlü baskıdan bağımsız bir şekilde karar alma sürecinin en başından itibaren sürecin parçası olmalıdır.
Halkın çalışma koşulları, bedensel ve aklî sağlıkları üzerindeki olası etkiler, yerel ekonomi ve kamu güvenliği ile bağlantılandırılmalıdır.
Olası bütün senaryoları dikkate alınca ve gerektiğinde istenmeyen sonuçları izale etmek için daha fazla yatırım yapılınca ekonomik fayda daha kolay hesaplanabilir.

Her zaman çeşitli yaklaşım, çözüm ve alternatifler üretme kapasitesine sahip olan yatırım kararıyla ilgili bütün aktörlerin ortak aklıyla hareket edilmelidir.
Yerel halkın masada daima özel bir yeri olmalıdır zira onlar kendi gelecekleri ve çocuklarının geleceğini gözetirler. Ancak, onlar kısa vadeli ekonomik çıkarlarını aşan onlarca hedefi dikkate alabilirler.

Çevreyi korumak için müdahale mantığıyla değil bütün tarafların oluşmasında rol aldığı ve tartıştığı politikalarla hareket etmeliyiz.
Halkın katılımın önkoşulu projelerden, projelerin risk ve olanaklarından tamamen haberdar olmalarıdır. Bu sadece birkaç ön karar değil, fikr-i takip ve izleme gerektirir.

Samimiyet ve şeffaflık bilimsel ve siyasi tartışmaların olmazsa olmazıdır. Bu bir projenin yasaca kabul veya reddedilmiş olmasından bağımsız olmalıdır.”

Bartholomeos’un ekoloji mücadelesi

İklim değişikliği ve doğal dengenin korunması konusunda titiz bir çalışma da Vatikan’dan geldi: Tüketim alışkanlıklarınızı değiştirin!

Katolik Kilisesi ile Ortodoks Kilisesi’nin bin yıla yakın bir zaman önce ayrılmasından bu yana Vatikan’da düzenlenen resmî papalık ayinine ilk kez katılan Ekümenik Patrik Bartholomeos, öteden beri çevre duyarlılığı ve doğaya saygı konusunda önemli açıklamaları olan bir dini lider. Bartholomeos, yeri geldiğinde “Çevre sadece bizim için değil, gelecek nesil için de çok önemlidir. Kilise olarak insanları çevreye karşı duyarlı ve bilinçli kılmak istiyoruz. Sorunu çözecek değiliz ama doğaya saygılı olunmasını temin etmeye çalışıyoruz” açıklamaları yapıyor.

Barholomeos, Papa Francesco ile ilk biraraya geldiklerinde çevre ve yoksulluk konularını ele aldıklarını ifade etmişti. Ekümenik Patrik, 1991’de Ekümenik Patrik seçilmesi öncesinde başladığı çalışmalarını göreve geldikten sonra hızlandırarak, çevre sorunlarının farklı boyutlarda ele alındığı toplantılar düzenliyor. Romanya’daki Tuna Deltası’nın kurtarılması için sarfettiği çabaları ekoloji dünyasında bilmeyen yoktur. Bu çalışmaları dolayısıyla Patrik Bartholomeos’a Türkiye’de ilk kez Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü tarafından fahri doktora verildi.

Patrik Bartholomeos, Papa Francesco’nun genelgesinin hemen ardından New York Times’ta aynı gündemle ve özellikle COP21 Zirvesi’ni de zikreden bir makala yazdı.

Kuran-ı Kerim, tıpkı diğer kutsal kitaplar gibi yüzyıllar öncesinden çevre sorunlarına işaret ederek, bugünün bilim insanlarını bile geride bırakmış diyebiliriz. Din üzerinden çevre meselesine bakış, farkındalığın artmasında çok önemli. Ancak, Türkiye’de bunun hamiliğini üstlenmesi gereken Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu alanda en ufak bir çabası yok. 2015 bütçesi 5,7 milyar liraya çıkarılmış kurumun sitesinde Kuran’ın yol göstericiliğinde çevre, doğa, iklim meseleleriyle ilgili en ufak bir bilgilendirme yer almıyor. Doğal, kültürel ve tarihi varlıklara bu denli hoyratça davranın bir iktidar ve yandaşlarının rant, talan, gasp odaklı uygulamalarına bakınca böyle bir beklenti boş bir çaba. Unutulmaması gereken gerçek şu ki, çevresel konular tüm insanlığın ortak meselesi ve evren de herkesin müşterek yaşam alanı.

Bitirirken, şu notu düşmek gerekir: Belli ki, Papa Francesco’nun bu girişimi önümüzdeki günlerde çok daha derin tartışmaları beraberinde getirecek. Özellikle ABD’de sesini yükseltenlerin, “sen kendi işine bak” türünden durumu ciddiyetten uzak ele alanların sayısı artacaktır. Hele de 24 Eylül’de Papa Francesco’nun Senato ve Temsilciler Meclisi üyelerine sesleneceği ve ardından New York’ta BM Genel Kurulu’na katılacağı ve hatta Başkan Barack Obama ile görüşeceği düşünüldüğünde, iklim meselesi gündemden düşmeyecek gibi görünüyor.

Bir yanda dünyanın gidişatı için kafa yoran bir yanda ise makam aracının modelini dert eden din adamları olduğunu da unutmamak gerek…

Bu yazı platform24.org/ dan alınmıştır

18 Pelin Cengiz

 

Pelin Cengiz

Kazım Koyuncu anısına, ‘Yaşamı ve doğayı savunmak için yeryüzüne şarkılar’

Bundan 10 sene önce, 25 Haziran 2005’te 33 yaşında iken akciğer kanserine yakalanarak aramızdan ayrılan Kazım Koyuncu’nun ölüm yıl dönümü anısına İstanbul’da anlamlı bir etkinlik düzenleniyor.

Karadeniz müziğinin şarkılarının tüm yurtta sevilmesinde büyük payı olan ve aynı zamanda Karadeniz doğasına zarar verecek tüm girişimlere karşı yürüttüğü mücadeleyle de tanınan Kazım Koyuncu, Halkevleri tarafından İstanbul’da ‘çevre mücadeleleri’ temalı bir etkinlik ile anılacak. Etkinlikte, Kardeş Türküler,Bulutsuzluk Özlemi, İlkay Akkaya, Marsis gibi sanatçı ve gruplar da sahne alacak.

Cuma günü Küçükçiftlik Park’ta

16

Halkevleri tarafından “Yaşamı ve Doğayı Savunmak için Yeryüzüne Şarkılar söylüyoruz, Kazım Koyuncu anısına” çağrısıyla düzenlenen etkinlik 26 Haziran Cuma akşamı saat 20.00’da Küçük Çiftlik Park’ta gerçekleştirilecek.

Kazım Koyuncu anısına bir başka etkinlik ise 25 Haziran akşamı (bu akşam) Abbasağa Parkı’nda yapılıyor. Park içinde konserler, film gösterimi, forum, takas şenliği yapılacak, yeryüzü sofrasında iftar açılacak.

Halkevleri tarafından 26 Haziran günü yapılacak konserle ilgili olarak yapılan açıklamada, etkinliğin, “HES’lere, nükleer santrallere, kentsel yıkım planlarına direnenlerle birlikte, bu mücadelenin de bir parçası olarak, kent ve doğa mücadelesine bir ses katmak” için yapıldığı belirtiliyor.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

15

“Karadeniz sahil yolu projesine, Artvin ve Bergama’da siyanürle altın aranmasına ve Fırtına Vadi’sinde HES yapılmasına karşı mücadelelerde, Çernobil’de yaşanan nükleer felaketin Karadeniz’e yönelik etkilerinin gündemleştirilmesi için çaba harcayan, her zaman halkın mücadelesinin bir parçası olan Kazım Koyuncu, aramızdan ayrılışının 10. Yılında, bu etkinlikler bir kez daha anılıyor.

Kardeş Türküler, Bulutsuzluk Özlemi, İlkay Akkaya, Marsis, Bayar Şahin, Pilli Bebek ve Burcu Yeşilbaş dayanışma göstererek sahne alacak.

Halkevleri, ülkenin dört bir yanında iktidarın neo-liberal politikaları sonucunda talan edilen ormanlara, derelere, tarım alanlarına, kentlere ve tüm canlıların yaşam alanlarına yapılan saldırıya karşı ‘Kamusal alanlar ve doğa halkın ve tüm canlıların ortak değeridir, sermayeye peşkeş çekilemez’ ilkesini savunan herkesi ‘Yaşamı ve Doğayı Savunmak için Yeryüzüne Şarkılar söylüyoruz’ etkinliğinde buluşmaya çağırıyor.

Halkevleri, etkinliğin gücünü, vadisinde yapılmak istenen HES’lere direnen köylülerin direnişlerinden, nükleer enerji santrallerine karşı 10 yılı aşan süredir bitmez tükenmez enerjileriyle doğayı korumak için mücadele verenlerin azminden, kentlerini talancılara koruyan mahallelerin sokak sokak ördükleri mücadeleden ve 10 yıl önce notaların sonsuzluğuna uğurladığımız şair ceketli çocuğun, Kazım Koyuncu’nun mücadelesinden, değerlerinden aldığını belirtiyor.”

Etkinliğe gidecekler için İstanbul’un farklı noktalarından servisler de kaldırılacak. Etkinlik programına, bilet temin noktalarına ve servis kalkış noktalarına halkevleri.org.tr adresinden ulaşılabilir.

(T24)