Ana Sayfa Blog Sayfa 3566

IŞİD tarafından rehin tutuldum. Hava saldırılarından çok beraberliğimizden korkuyorlar.

Nicolas Hénin tarafından The Guardian‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Sevde Öztürk‘ün çevirisiyle sunuyoruz.

***

Suriye’de gördüm ki İslam Devleti intikam ateşini körüklemeye çalışıyor. Bu tuzağa düşmemeliyiz.

IŞİD askerleri Rakka’da törende. Her şey bu felaketler zincirinin, tüm dünyadaki Müslümanlardan oluşacak bir ordu ile diğerleri yani haçlılar arasında yaşanacak bir yüzleşmeye neden olacağı fikrine daha fazla inandırıyor. Fotoğraf:AP
IŞİD askerleri Rakka’da törende. Her şey bu felaketler zincirinin, tüm dünyadaki Müslümanlardan oluşacak bir ordu ile diğerleri yani haçlılar arasında yaşanacak bir yüzleşmeye neden olacağı fikrine daha fazla inandırıyor. Fotoğraf:AP

Gururlu bir Fransız olarak, ben de herkes gibi Paris olayları yüzünden son derece üzgünüm. Fakat ne şaşkınım ne de kuşkucu. İslam Devleti’ni tanıyorum. 10 ay boyunca IŞİD’in rehinesiydim ve bizim acımızın, yasımızın, umutlarımızın ya da hayatımızın onları hiç bir şekilde etkilemediğini çok iyi biliyorum. Onların dünyaları bambaşka.

Çoğu insan onları sadece propagandaları aracılığıyla tanıyor ancak ben bundan ötesini de gördüm. Esirleri olduğum dönemde birkaçı ile tanıştım. Bunların içinde Cihatçı John, gerçek adıyla Mohammed Emwazi de vardı. John bana ‘keltoş’ lakabını takmıştı.

Şu an bile, arada sırada bazılarıyla sosyal medya üzerinden sohbet ederiz. Şunu da belirtmeliyim ki, onlar hakkında düşündüklerinizin birçoğu kendilerini pazarlama tarzlarından ve halkla ilişkiler stratejilerinden kaynaklanıyor. Ne kadar kendilerini süper kahramanlar olarak halka lanse etseler de zavallı halleri kameralardan uzaktayken bir nebze ortaya çıkıyor. İdeoloji ve güçle sarhoş olmuş sokak çocukları. Fransa’da bir söyleyiş vardır: aptal ve kötü. Bana göre onlar kötüden ziyade aptallar. Bu, aptallığın son derece tehlikeli olabilme potansiyelini hafife almak demek değil.

Geçen sene kafası kesilenlerin hepsi hücre arkadaşlarımdı. Gardiyanlar bizimle oyun oynar, mental işkence uygularlardı. Bir gün gelip serbest bırakılacağımızı söyler, iki hafta sonra şen şakrak ‘Yarın içinizden birini öldüreceğiz’ derlerdi. Başlarda bu oyunlarına kanardık. Sonrasında ise bizimle sadece eğlenen palavracılar olduklarını anladık.

İnfazları taklit ederek eğlenirlerdi. Bir keresinde bana kloroform vermişlerdi. Bir diğeri ise baş kesme sahnesiydi. Fransızca bilen birkaç cihatçı ‘Kellenizi uçurup, bir yerlerinize sokacağız. Bunu da YouTube’a yükleyeceğiz.’ diye bağırıyorlardı. Antika dükkânından alınma bir kılıç taşıyorlardı.

Onlar kahkaha atarken ben çığlık atıyor, oyunlarına ortak oluyordum. İstedikleri tek şey eğlenmekti. Yanımızdan ayrıldıklarında diğer Fransız rehineye dönüp güldüm. Her şey çok saçmaydı.

Teknolojik anlamda bağlarının bu kadar kuvvetli oluşunu görmek beni şaşırtmıştı. Saplantılı bir şekilde tüm haberleri takip ediyorlar. Fakat gördükleri her şey kendi süzgeçlerinden geçiyor. Tamamen beyinleri yıkanmış, komplo teorilerinin her haline sarılılar. Onlarda hiçbir çelişkiye yer yok.

Onlara göre her şey doğru yolda olduklarının kanıtı. Özellikle de tüm dünyadaki Müslümanlardan oluşacak bir ordu ve diğerleri arasında yani haçlılarla, Romalılarla yaşanacak bir yüzleşmeye doğru gidilen bir felaketler zinciri sürecinde olduğumuza inanıyorlar. Her şeyin bizi bu yola götürdüğünü düşünüyorlar. Neticede her şey Allah’ın lütfu.

Haberlere ve sosyal medyaya olan meraklarından, Paris’te yaptıkları kanlı saldırının ardından çıkan her şeyi kaydediyor olacaklardır. Bana kalırsa, aralarındaki tezahüratları ise ‘Kazanıyoruz!’ nidaları. Herhangi bir aşırı tepki, bölünme, korku, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ifadesine sevinecekler, sosyal medyadaki tüm çirkinlik örnekleri onları cezbedecektir.

Dünya görüşlerinin merkezini Müslümanlar ile hiçbir topluluğun beraber yaşamasının mümkün olmadığı inanışları oluşturuyor. Her gün ise görüşlerini destekleyecek kanıtlar bulmaya daha fazla kanalize oluyorlar. Almanya’da mültecilerin karşılanmasını gösteren fotoğrafları bilhassa rahatsız edici bulacaklardır. Görmek istedikleri şeyler kaynaşma ya da hoşgörü değil çünkü.

Peki, neden Fransa? Bunun birkaç sebebi olabilir. Bence, benim ülkemi Avrupa’nın zayıf halkası, ayrılıkların daha kolay üreyebileceği bir ülke olarak görmeleri asıl sebep. Bu yüzden nasıl tepki göstermeliyiz sorusu bana yöneltildiğinde, söylediğim şey hassas davranmamız gerektiği.

Durum böyle ancak bizim cevabımız daha çok bomba ile olacak. IŞİD savunucusu değilim. Nasıl olabilirim ki? Fakat bildiğim her şey bana bunun büyük bir hata olduğunu söylüyor. Bombardıman haklı bir öfkenin sembolü olacak. Savaş uçakları, 48 saatlik vahşette, Suriye’de en büyük hava saldırısını gerçekleştirdi. IŞİD’in kalesi Rakka’ya 20’den fazla bomba atıldı. İntikam belki de kaçınılmazdı ancak asıl ihtiyacımız olan şey temkinli olmak. Benim kaygımsa bu tablonun daha da kötüleşmesi.

Biz IŞİD’i yok etmeye çalışırken Rakka’da köşeye sıkışmış, hala orda yaşayan 500.000 sivile ne olacak? Ya onların güvenlikleri? Peki ya tüm bunları göz ardı ederek onları da aşırıcılığa itme ihtimalimiz? Önceliğimiz Suriye’ye daha çok bomba götürmekten ziyade bu insanları korumak olmalı. Uçuşa yasak bölgelere ihtiyacımız var. Suriye halkının güvenliğe ihtiyacı var. Yoksa onlar da IŞİD gibi gruplara dönüşecekler.

Justin Trudeau’nın seçilmesinden sonra Kanada hava savaşından geri çekildi. Fransa’nın da aynı şeyi yapmasını gönülden arzuluyorum. Rasyonel yönüm bana bunun olabileceğini söylerken, pragmatik tarafım tam tersini söylüyor. Gerçek şu ki, kapana kısılmış durumdayız. IŞİD bizi kapana kıstırdı. Paris’e, bombaları durdurmamızı istediklerini beyan ederek ellerinde kalaşnikoflarla geldiler. Yaptıkları saldırının bizi bombalı saldırıları sürdürmeye ve ters etkili saldırıları yoğunlaştırmaya mecbur bırakacağını onlar da çok iyi biliyorlardı. Şu an yaşananlar da bu zaten.

Emzawi artık yok. Koalisyon uçaklarının saldırısı tarafından öldürüldü. Ölümü parlamentoda kutlandı. Onun yasını tutmuyorum. Fakat Emzawi de kendi işlediği cinayetler sırasında bu çift katmanlı blöf taktiğini kullanıyordu. Amerikan gazeteci James Foley’i öldürdükten sonra bıçağını kameraya doğrultup ‘Obama, Orta Doğu’ya müdahale etmeyi bırak yoksa onu da öldürürüm.’ diyerek sıradaki kurbanına yaklaşmıştı. Rehineye olacakları o da çok iyi biliyordu. Amerika’nın bu olaya vereceği tepkinin daha çok bomba anlamına geldiğini de gayet iyi biliyordu. IŞİD’in istediği bu zaten. Peki, biz bunu onlara sunmalı mıyız?

IŞİD kötücül ve gaddar, bu konuda hiçbir şüphe yok. Yine de tüm yaşadıklarıma rağmen, IŞİD’in önceliğimiz olduğunu düşünmüyorum. Bence Bashar al-Assad asıl önceliğimiz. Suriye Devlet Başkanı IŞİD’in Suriye’deki yükselişinden sorumludur. Onun yönetimi olduğu yerde durdukça ne IŞİD’in yok edilmesi ne de sokaklarımızdaki saldırıların son bulması söz konusu olamaz. İnsanlar ‘önce IŞİD, sonra Assad’ dediklerinde, onlara güvenmeyin. Bunu söyleyenler sadece Assad’ı korumaya çalışıyorlar.

Şu anda elimizde ne izlenilmesi gereken politik bir yol haritası ne de Sünni Arapları bir araya toplayacak bir plan var. IŞİD çökecek ama bunu siyaset gerçekleştirecek. Bu sırada bizim de bu vahşetin ardından yapabileceğimiz çok şey var ve çözüm, sağlam bir yürek ve direnç. Zira korktukları şey de bu. Onları tanıyorum. Umdukları şey bombalamalar. Korktukları ise beraberliğimiz.

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Nicolas Hénin

Yeşil Gazete için Çeviri: Sevde Öztürk

(Yeşil Gazete, The Guardian)

80’lerden beri istemezük

İklim İçin kampanyası dahilinde kömürlü termik santrallere karşı mücadele veren şehirlere ziyaretimin üçüncü ayağındayım. Çanakkale, Diyarbakır-Silopi’den sonraki durak Muğla. Muğla diğer şehirlere göre daha farklı, orada hala aktif bir direniş varken Muğla’da direnişin tarihi var.

Muğla ve direniş denince akla ilk olarak 447 gün süren ve geçtiğimiz senenin Aralık ayında son bulan Yatağan Direnişi geliyor. Muğla’daki kömürlü termik santrallerin özelleştirilmesine karşı olan işçilerin başlattığı direniş özelleştirmeyi durduramasa da sendika ve işveren arasında anlaşmaya varılmış ve işçilerin haklarının korunması sağlanmıştı.

Ama bir de Muğla’nın kömürlü termik santral karşıtı direnişi var, bundan 30 sene önce başlayan bir hareket.

Muğla’nın ilk kömürlü termik santrali Yatağan Termik Santrali 1984’te, ikinci termik santrali Yeniköy Termik Santrali 1987’de devreye alınıyor. Kemerköy (Gökova) Termik Santrali’nin ilk ünitesinin devreye alındığı tarih ise 16.12.1993.

Gökova (Kemerköy) Termik Santrali karşıtı ilk eylem 1984 yılında santralin yapımının kesinleşmesi ile birlikte Türkevi Köyü kadınları tarafından yapıldı. Santral alanına hafriyat için gelen makinelerin önüne yatarak çalışmasını engellediler.

Gökova’da herkesi harekete geçirecek etkinlik ise 8 Mayıs 1993’te (Aliağa termik santrali zaferinin yıl dönümünde*) “Termik santraller mi? Sağlıklı çocuklar mı? Haydi Gökova’ya” sloganıyla ypılan Gökova körfezine çıkartması. Aynı tarihte mecliste Cumhurbaşkanlığı seçimi için birinci tur oylaması yapılacağından Gökova kimsenin umrunda olmayacak diyenlere verilen cevap ise barizdir: “Bir Cumhurbaşkanı bu memlekette çooook bulunur, ancak Gökova bir kez gitti mi bir daha bulunmaz.”[i]

Sürekli eylemliliğin devam etmesi için Gökova Sürekli Eylem Kurulu kurulur.

Yatağan_!

Yatağan’a yaptığım ziyarette Kurulun sürekli eylemlerinden biri olan 1 Eylül 1993’te Ankara’ya yapılan çıkartmayı Gökova Sürekli Eylem Kurulu’ndan Reşat Uygun’dan dinledim. Bana termik santralin zarar vereceği tüm canlılar (evet tüm canlılar: defne dalları, zeytinler, kaplumbağalar, keçiler, oğlaklar) ile birlikte otobüslere doluşup Güvenpark’a eylem yapmaya gittiklerini anlattı.

Her ne kadar sekiz saatlik otobüs yolculuğunun sonunda Ankara’nın göbeğine varan kuzular, koyunlar ve kaplumbağalar yeterince ilginç olsa da bu eylem Gökova Sürekli Eylem Kurulu’nun ne en ilginç ne de en radikal eylemi.

Onlar da bizler gibi ve tüm diğer çevre mücadelecileri gibi “istemezükçülük” ile suçlanıyorlar.

İstemezük

HES’lerden, termik santrallere, yeşil yollara, köprülere karşı çıkan herkes bilmeden konuşmakla itham ediliyor. 1988’de 3. Köprü fikrinin ilk ortaya atılmasından 2015’teki Yeşil Yol’a, 1993’teki Gökova kömürlü termik santralinden 2023’e planlanan 80 yeni kömürlü termik santrale kadar biz hiç bilmiyoruz, devlet ise en iyisini bildiğinden son 35 yıldır aynı planları önümüze “büyümek, gelişmek” olarak koymaya devam ediyor.

Bundan daha da kötüsü, devletin “büyüme” söylemine yalaklık eden medyanın da sayesinde Türkiye’nin gelişmekte olan bir ülke olarak çok fazla enerjiye ihtiyacı olduğu ve bu enerji ihtiyacını karşılamak için yerli kaynağı kömür yatırımlarının arttırılması gerektiği iddiasının artık herkesin diline düşmüş bir şehir efsanesi halini alması.

Bu konuyla ilgili son dönemde çıkan bir sürü rapor var:

Türkiye’de fosil yakıt ve yenilenebilir enerji teşvikleri

Kömür Raporu: İklim değişikliği, ekonomi ve sağlık açısından Türkiye’nin kömür politikaları

Türkiye için düşük karbonlu kalkınma yolları ve öncelikleri

Bu konu üzerinde çalışan uzmanlar, akademisyenler, aktivistler tarafından hazırlanmış raporların dediği özetle şu:

Türkiye büyüme modelini çok fazla enerji talep eden sektörler üzerinden kurguladı. Özellikle gayrimenkul, inşaat gibi uzun vadede değer üretmeyen, anlık büyüme yaratan bu sektörler aynı zamanda enerji ihtiyacı da çok yüksek olan sektörler. Büyüyen enerji talebini karşılamak için artan elektrik arzı ve buna bağlı elektrik fiyat dengesini korumak ve enerji güvenliğini sağlamak için Türkiye enerji politikalarını kömür teşviki vermek ve de kömüre yatırımı desteklemek üzere kurdu. Böylece küresel iklim değişikliğine neden olan karbon emisyonlarını da teşviklemiş bulunuyor.

Öte yandan, Türkiye 2°C hedefi içinde payına düşen sorumluluğu yerine getirebilmek için alacağı basit politika tedbirleriyle, ekonomik büyümeye negative etkisi olmaksızın, 2030’da karbon emisyonlarını %23 ile %40 arasında azaltabilir.

Türkiye mevcut politikalarla kömürü enerjinin merkezinde tutmaya devam eder, planlanan termik santralleri yaparsa fosil yakıtlara daha da bağılmlı hale gelerek yenilenebilir enerji teknolojileriyle rekabet etmesini daha da zorlaştıracaktır.

Bu işin daha da özeti Prof. Erinç Yeldan’ın İklim Forumu’nda dediği gibi:

“Türkiye, iki sanayi devrimi dalgasını kaçırdı. Şimdi üçüncü devrimin eşiğindeyiz. İstesek, yenilenebilir enerjinin çok önemli aktörü olabiliriz. Bunun fantezi gibi seyredilmesi çok canımı acıtıyor.”

Ya da:

Türkiye sanayi devrimlerini o kadar geriden takip ediyor ki, bir önceki yüzyıldan kalma “taş devri” planları önümüze icat diye koyuyor. Taş devrinden kalan bu enerji politikalarını istemezük.

Ve son olarak:

80’lerden beri bir bildiğimiz var. Çok hükümet değişir, ama bu gezegen olduğu gibi kalır. Neticede “devlet bizim sayemizde devlettir”[ii].

[i] Yaşar Aksoy, Yeni Asır Gazetesi 6 Mayıs 1993

[ii] Rabia Özcan’ın Yeşil Yol’a karşı söylevinden

[Manzum Serzenişler] Güneş Batı’yor

Sanatla ve barışla kalın…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Güneş Batı’yor

Televizyondan bile gelmez ölüm.
Hani öyle ülkeler vardır ya…
Bizimkiler zaten bilmez de,
ötekiler de kolonyal ilişkilerden falan değiniverir…
O da vefadan değil, elbet.
Banliyölerde hassasdır vaziyetler hep…

Adediyle değil de manşet ağırlığıyla sayarlar insanları…

Böğrüne böğrüne ağlasa da
cesediyle kızının,
aynı acıyla kavrulan bir başka baba kadar
değerin olmaz YouTube’da…
Pasaport meselesi…

Konfor alanı kadardır ölümlerin sıkleti…
Vaktindeliğin kadar mühim…
Öyle denk gelir ki, bir o kadar zengin…

Kuzininin komşusu için üzüldüm, Josephine…
Ama metal konserinde de ne işi varmış yahu?

20/11/2015
18:10 Kadıköy

BP’nin Büyük Avustralya Körfezi’nde petrol çıkarma planları geri tepti

The Guardian‘da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Alper Çevirgel‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.

***

Düzenleyiciler dört keşif sondajı için yapılan başvurunun çevre standartlarını yerine getirmediğini söyledi. Ancak petrol devi tekrar denemek için yemin etti.

BP Deepwater Horizon petrol sızıntısı 2010’da Louisiana’da karaya vurmuştu. Çevreciler benzer bir trajedinin Büyük Avustralya Körfesi’nde sondaja izin verilirse yaşanacağından endişe ediyorlar. Fotoğraf: Erik S Lesser/EPA
BP Deepwater Horizon petrol sızıntısı 2010’da Louisiana’da karaya vurmuştu. Çevreciler benzer bir trajedinin Büyük Avustralya Körfesi’nde sondaja izin verilirse yaşanacağından endişe ediyorlar. Fotoğraf: Erik S Lesser/EPA

Petrol devi BP’nin Büyük Avustralya Körfezi’nde petrol çıkarma talebi çevresel standartlar açısından yetersiz kalması üzerine reddedildi. Ulusal Açık Deniz Petrol Güvenliği ve Çevresel Yönetim Makamı (NOPSEMA) BP’nin gelecek sene dört keşif kuyusu açma talebini reddetti.

Fakat BP yılmadı ve başvurusunu revize edip tekrar sunacağına yemin etti. Şirket açıklamasında “NOPSEMA gayretli ve titiz düzenleyici. Biz de sıkı bir çalışma ile çevresel planlarımızı en uygun şekilde yapabileceğimizi bekliyoruz.” diye belirtti.

Güney Avustralya hükümeti durumun düzenleyicilerin gayret ve etkisinin kanıtı olduğunu söyledi.

Bağımsız Güney Avustralya senatörü Nick Xenophon, kamuoyunu Büyük Avustralya Körfezi’nde petrol kuyusu açma konusunda son sözü söylemek için teşvik edeceğini söyledi ve ekledi: “NOPSEMA’nın Büyük Avustralya Körfezi’nde keşif sondajı izni kadar önemli olan kararları bakanlık düzeyinde izleme yetkisi olmaması tarihin şakası olmalı”.

BP’nin “şok edici” çevresel sicili olduğunu söyleyen Yeşiller bu hareketi destekleyecek gibi duruyor. Senatör Robert Simms “BP beş sene önce neden olduğu korkunç Deepwater Horizon Sızıntı felaketinden açıkça hiç ders almamış.” diye ekliyor.

Körfezdeki petrol ve gaz kuyularına karşı çetin bir şekilde direnen Güney Avustralya Yaban Hayatı Topluluğu BP’nin deniz hayatını tehlikeye atacağını söylüyor. Peter Owen’a göre: “Büyük Avustralya Körfezi balinalar için önemli bir sığınak liman olmasının yanı sıra ispermeçet balinası, kambur, mavi ve gagalı balinalara yuva olan dünyanın en önemli güney doğu körfezi.”

Topluluk geçen ay yayınladığı modelde körfezde yaşanacak bir petrol sızıntısının Güney Avustralya’dan Victoria ve Tazmanya’ya kadar tüm balıkçılığı sonlandırma riski taşıdığını gösterdi.

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Avustralya Haber Ajansı

Yeşil Gazete için çeviren: Alper Çevirgel

(Yeşil Gazete, The Guardian)

COP 21’e giderken yerel yönetimler (2)

içerikİklim değişikliği en genel yerel sorun. Ya da en yerel genel sorun. Bunun farkında olarak hareket etmek ve diğer tüm canlı faaliyetlerinin buna bağlı olduğunu kabul etmek gerekli. Dünya’nın nasıl bir yer olacağı, şehrin nasıl bir yer olacağı, ilçenin nasıl bir yer olacağı ya da köyün nasıl bir yer olacağı çok önemli bir sorundur ve bir yerel yönetim vizyonu gerektirir. Belki de şimdiye kadar tüm yerel yönetimler var güçleriyle bu sorun üzerine düşündüler. Fakat artık bu yetmez! Bu vizyonla birlikte artık “oranın” yakın gelecekte sular altında kalma ya da kuraklıktan yaşanmaz hale gelme ihtimali olan bir yer olduğunu da bilmek ve bambaşka bir vizyonu ortaya koymak gerekir. Çünkü iklim değişikliği en temel gereksinimleri vuruyor, vuracak. Her nerede yaşıyorsak, orayı bu en temel gerçeğe göre tekrar düşünmemiz gerek.

Düşünmeliyiz çünkü kentler iklim değişikliğinin kaynağı ve mücadele için de çok önemli. Dünya’da meydana gelen sera gazı salımlarının %75’i kent kaynaklı. Bu %75’in neredeyse yarısı da hane ve ulaşım kaynaklı salımlar. Bunun üzerine Dünya nüfusunun yarıdan fazlasının kentlerde yaşadığını ve bu rakamın her gün arttığını da ekleyin. Kentli bir kişi Dünya’ya daha fazla yük oluyor, bu yük hem kişi sayısı arttığı için; hem de kentlerin bir tüketim odağı olmasından dolayı çifte şekilde artıyor. Üzerine iklim değişikliğinin etkileri de kentlerde kitlesel olarak yaşanıyor. Temel sorumuza dönersek, ne yapmalı?

Genel olarak bakınca bir yerel yönetimin yetki ve sorumlulukları dâhilinde iklim değişikliğine karşı mücadele edebileceği beş temel nokta var. Kentte bulunan konutlarda enerji tasarrufu düzeyini olabildiğince yükseltmek ve binaları enerji tasarruflu hale getirmek. Kentte kullanılan enerjinin fosil yakıtlardan değil, yenilenebilir enerjiden elde edilmesini sağlamak. Ulaşım sektörünü geliştirmek ve burada ortaya çıkan salımları düşürmek. Kentsel ve sanayi atıklarını azaltmak ve ortaya çıkan atıkları dönüştürmek. Ve son olarak da adaptasyon.

Burada belki adaptasyon üzerinde biraz daha fazla durmakta yarar var. Kentlerin tümden bir dönüşümünü gerektiriyor çünkü adaptasyon. Birkaç örnek vermek gerekirse kuraklığa hazır olmayı; uzun kuraklıklardan sonra birden gelen yağışlarla ortaya çıkacak sellere hazır olmayı; eğer kent deniz seviyesindeyse denizin yükselmesine ve tuzlanmayla birlikte su kaynaklarının yitirilecek olmasa hazır olmayı; artan nüfus ile birlikte ortaya çıkacak su talebindeki artışa hazır olmayı; hava kirliliğinden ya da âni sıcaklık değişikliklerinden dolayı ortaya çıkacak sağlık sorunlarına hazır olmayı; büyük nüfus hareketlerine hazır olmayı gerektiriyor adaptasyon…

Görüldüğü gibi bunların hemen hemen hepsi halkın yerel yönetimlerden hesabını soracağı hizmetlerde gerçekleşecek değişiklikler. Bu yüzden iklim değişikliğini yoğun olarak konuşmaya vesile olan COP 21’e giderken ya da her hangi bir zamanda yerel yönetimlerin en çok üzerine düşmesi gereken konu, artık, iklim değişikliğini kaynağında durdurmaya çalışmak ve etkilerine kenti hazırlamak. Türkiye’de ise şu anda gidişat bunun tam tersi yönde. Düşünün ki en gelişmiş ülke olarak kabul edilen ABD başta olmak üzere kentlerde çatılar dahi bahçecilik için, tarım için kullanılıyor. Bu hep yalıtım sağlayıp, su tutuyor; hem de gıda tedarik zincirini kısaltarak gıdanın sürdürülebilirliğini arttırıp, yakıt tasarrufu sağlıyor. Peki, İstanbul ne yapıyor? Yüzlerce yıllık kent bostanlarını yok ediyor, şehrin en büyük yeşil alan ve su kaynağı olan bir yere havaalanı ve köprü yapılıyor! Bunun tek bir anlamı ve “yararı” olabilir. İstanbul yaşanmayacak hale geldiğinde o köprüden geçip, o havaalanına ulaştıktan sonra iklim değişikliğine adaptasyonu sağlamış, doğaya uyumlu hale gelen ya da gelmeye çalışan “o ülkelerin, o kentlerine” kaçmak!

COP 21’e giderken yerel yönetimler (1)

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli

COP21 eylemleri yasaklanmış olsa da aktivistler her zamankinden daha kararlı

Paris’te, BM İklim Değişikliği Sözleşmesi Taraflar Konferansı (COP21) sırasında aktivistlerin iklim için harekete geçme planları yetkililer tarafından iptal edildi. Ancak Fransa’daki aktivistler seslerini duyurma konusunda her zamankinden daha kararlı.

Paris bölgesi Emniyet Müdürlüğü, 13 Kasım’da gerçekleşen trajik olaylar nedeniyle 29 Kasım tarihinde yapılması planlanan Küresel İklim Yürüyüşü ve 12 Aralık iklim değişikliği eylemlerinin Paris’te gerçekleşmesine izin verilmeyeceğini açıkladı.

İklim Koalisyonu 21 (Coalition Climat 21) -Paris İklim Zirvesi sırasında harekete geçme planlarını koordine eden STK’lar ağı- planlarının devam etmesine olanak verecek herhangi bir alternatif bulunmamış olmasının üzücü olduğunu belirtti. Ancak iki hafta boyunca iklim adaleti konusunda sivil toplumun sesini duyurmak için her zamankinden daha kararlı olduklarını ekledi.

Paris Halkların İklim Yürüyüşü, 21 Eylül 2014. Fotoğraf: Thomas Padilla/AP images, AVAAZ/Associated Press için
Paris Halkların İklim Yürüyüşü, 21 Eylül 2014. Fotoğraf: Thomas Padilla/AP images, AVAAZ/Associated Press için

İklim Koalisyonu 21 koordinatörü Juliette Rousseau konuyla ilgili olarak, “Durumun vehametinin farkındayız. Ancak şimdi, her zamankinden daha fazla, insanlara iklim eylemleri etrafında birleşme çağrısı yapacak yaratıcı fikirlere ihtiyacımız var.” dedi.

İklim Eylem Ağı Uluslararası direktörü Wael Hmaidan ise sivil toplum olmadan COP21’nin gerçekleşemeyeceğini, halkların sesinin o konferans merkezinde ve dünyanın her tarafındaki başkentlerde duyulacağını belirtti.

28-29 Kasım haftasonu, COP21 başlamadan hemen önce, dünyanın her tarafındaki milyonlarca insan iklim adaleti için yürüyecek. 150’den fazla ülkede 2.173’den fazla eylem gerçekleştirilecek. Bu eylemlere tüm kıtalardaki 57 ana ve Fransa’daki düzinelerce yürüyüş dahil.

İklim Eylem Ağı Fransa (RAC-France) uluslararası politika koordinatörü Alix Mazounie, “Dünyanın her tarafındaki insanlara taleplerimizi dile getirmek ve sesimizi çoğaltmak için bize katılma ve dayanışma halinde yürüme çağrısı yapıyoruz” dedi.

Fransız İklim Koalisyonu, hem 29 Kasım hem 12 Aralık’ta eyleme geçmek için yaratıcı eylemler üzerinde çalışmaya ve önümüzdeki iklim değişikliği sözleşmesinin yalnızca hükümet müzakerecileri değil, dünyanın her tarafındaki insanlar tarafından oluşturulmuş olmasını garanti altına almaya hazır.

Halkların İklim Zirvesi’nin planlandığı gibi 5-6 Aralık tarihlerinde Montreuil (Seine Saint-Denis) ve Action Zone Climate (ZAC)’da, 7-11 Aralık tarihlerinde Paris-CENTQUATRE’da gerçekleşmesi bekleniyor. Bunlar sivil toplumun iklim değişikliğine karşı savaştığını, çözümler uyguladığını ve iklim krizine karşı durmakta kararlı olduğunu göstermek için önemli fırsatlar.

Paris İklim Zirvesi kendi içerisinde bir sonuç değil. Dünyanın halkları olarak, bu zirve sonrasında da güçlenmeye devam edecek, iklim değişikliği tehdidine karşı enerji sistemlerinde adil bir dönüşüm çağrısı yapan bir hareketi inşa etmeyi sürdüreceğiz.

350.org Fransa Kampanyacısı Nicolas Haeringer şunları söyledi:

“Hükümet eylemleri yasaklayabilir ancak sesimizi bastıramaz. Asıl planlarımızı uygulamak zorlaşmış olmasına rağmen Paris’teki insanların iklim adaleti taleplerinin duyulması için bir yol bulacağız. Dünyanın her tarafındaki insanlara bir Küresel İklim Yürüyüşü’ne katılma ve seslerini her zamankinden çok çıkarma çağrısı yapıyoruz. Buna hiçbir zaman bu kadar ihtiyaç olmamıştı.

Paris planlarımızın değişmesi gerekse de iklim adaleti hareketi yavaşlamayacak. Dünyanın her tarafında haftalar ve aylar önce yürüyüşler, protestolar, sivil itaatsizlik eylemleri planlandı. Beraber şiddetin ve nefretin karşısında barış ve çözüm ile durmaya devam edeceğiz.

Topluluğunuzdaki Küresel İklim Yürüyüşü’ne katılın ve iklim adaletine olan desteğinizi gösterin. Paris’e gelmeyi planlamış olanlar, gelin ve bize katılın. Beraber eyleme geçmenin bir yolunu bulacağız.”

(Yeşil Gazete, Coalition Climat 21)

AKP’nin 1 Kasım sonrası faaliyet raporu: Ölüm, tutuklama, el koyma

1 Kasım’dan sonraki 15 gün, AKP’nin bundan sonraki acımasızlığının işaretlerini veriyor. İktidar, Cemaat başta olmak üzere, Kürt hareketini ve sol-liberal entelektüelleri hedef almış görünüyor. Operasyonlar, soruşturmalar, tutuklamalar, gözaltı kararları, görev değişiklikleri birbirini izliyor.

İşte 1 Kasım’dan 15 Kasım’a kadar olan biten, gün gün, kısa kısa… :

15 KASIM

-Nusaybin’de beş çocuk annesi hamile bir kadın öldürüldü, 2 çocuk yaralandı

-Cizre’de bir vatandaş alışverişten dönerken sokak ortasında vuruldu

-Gaziantep’te IŞİD’in canlı bombası kendini patlattı, 4 yaralı var

-Gaziantep’te IŞİD sempatizanları araç konvoyu oluşturarak Paris Katliamı’nı kutladı

-CHP Milletvekili Mehmet Göker hakkında suç duyurusu. Gerekçe: Cumhurbaşkanına hakaret

 

14 KASIM

46

-Cizre’de sokağa çıkma yasağı ilan edildi

-Erciş’te gözaltına alınan iki muhabir tutuklandı

-Cemaat’in 13 televizyonu Türksat’tan çıkartıldı

-Oğuzeli’de, Suriye sınırı civarında IŞİD militanları askerle çatıştı

 

13 KASIM

47

 

-Nusaybin’de sokağa çıkma yasağı ilan edildi

-Silvan’da sokağa çıkma yasağının 11. günü: 10 bin kişi evini terk etti. 10’u aşkın can kaybı, 17 yaralı, 40 gözaltı var…

-Silvan’da özel harekât polisleri nefret söylemli yazılamalar yaptı

-PKK’nın Lice’deki saldırısında 2 asker öldü

-Erciş’te çatışmalarda 1 asker öldü, 3 asker yaralandı

-Erciş’te 10 muhabir gözaltına alındı, DİHA ve İMC TV muhabirleri darp edildi

-Van-Muradiye’nin HDP’li Belediye Başkanı Safure Güneş’e soruşturma açıldı

-Gümrük Bakanlığı Rıza Sarraf’ı araştıran müfettişe inceleme başlattı

-Perihan Mağden’e soruşturma açıldı. Gerekçe: Cumhurbaşkanına hakaret

 

12 KASIM

-Beytüşşebap’ın bir kısmı ‘geçici özel güvenlik bölgesi’ ilan edildi

-Silvan’da Figen Yüksekdağ’ın üzerine ateş açıldı, Hüda Kaya darp edildi

-Sebahat Tuncel gözaltına alındı, yurtdışına çıkış yasağı konuldu

-85 Ergenekon sanığının yurt dışına çıkış yasağı kaldırıldı

-Gazeteci Fatih Yağmur karakola uğradı, gözaltına alındı

-NTV’nin sahibi Ferit Şahenk TV8’in %30’unu aldı, Acun’a ortak oldu

-İBB 1 milyon TL’ye kiraladığı yurtları TÜRGEV’e bedelsiz tahsis etti

-Akdeniz Üniversitesi Rektörü İsrafil Kurtcephe, paralelcilik şüphesiyle görevden alındı

-Artvin’deki sel felaketinde ölü sayısı üçe yükseldi. 2’si ağır 11 yaralı var

 

11 KASIM

-Silvan’daki olaylarda 5 yaşındaki Abdullah Güney ağır yaralandı

-HDP heyetinin Silvan’daki malum mahallelere girmesine müsaade edilmedi

-Polis, Hakkari’deki HDP milletvekillerine saldırdı, Abdullah Zeydan’ın eline kapsül, Selma Irmak’ın kulağına mermi isabet etti

-Polis Zaman binasını bastı, Özgür Bugün ve Özgür Millet gazetelerinin basılmasını engelledi

-Ekrem Dumanlı hakkında arama kararı çıkartıldı

-RTÜK, Tahir Elçi’nin sözleri nedeniyle CNN’e 700 bin TL para cezası kesti

-Ahmet Hakan’a saldırı şüphelisi Kamuran Ergin serbest bırakıldı

-Ahmet Altan iki ayrı soruşturma kapsamında ifade verdi. Gerekçe: Cumhurbaşkanına hakaret

 

10 KASIM

-PKK Diyarbakır-Silvan yolunda bir askeri araca saldırdı, 21 yaralı var

-PKK Silopi’de bir polis aracına saldırdı, 3 ölü var

-PKK Yüksekova’da askeri konvoya saldırdı, 1 asker öldü, 1 polis yaralandı

-Diyarbakır-Sur’da çatışmalar nedeniyle 4 cami ibadete kapatıldı

-İzmir’de “Silvan için oturma eylemi” yapan 14 kişi gözaltına alındı

-Eskişehir merkezli 5 ilde “Paralel Yapı” operasyonu, 25 kişi gözaltına alındı

-Adana Valiliği, her yıl düzenlenen”Dünya Rakı Festivali”ni yasakladı

-Ermeni öğrencilere TEOG’da Din Kültürü sınavı zorunluluğu getirildi

-IMF Türkiye için enflasyon tahminini “siyasi belirsizlik” nedeniyle yükseltti

-Sayıştay’ın Enerji Bakanlığı’na ait 667 bin ton kömürün kaybolduğunu açıkladı

-Aile Bakanlığı, devlet korumasındaki 21 Afgan çocuğun kaybolduğu kabul etti

-Cengiz Çandar’a soruçturma açıldı. Gerekçe: Cumhurbaşkanına hakaret

-Ertuğrul Özkök’ün hapsi istendi. Gerekçe: Cumhurbaşkanına hakaret

-Mehmet Altan’ın erişime engellenen yazısı için yaptığı itiraz reddedildi

-AB ilerleme raporu açıklandı: Türkiye’de savcılar ve hakimler siyasi baskı altında. Gazeteciler korkutuluyor, sindiriliyor.

 

9 KASIM

-Cizre’de bir roketatar mermisi Devlet Hastanesi’nin morguna isabet etti

-Fethullah Gülen ve Emre Uslu hakkında tutuklama kararı çıkarıldı

-İzmir’de “Paralel Yapı” operasyonundan gözaltına alınan 17 kişi tutuklandı

-Naksan Holding, TUSKON’dan ayrıldı.

-Kırşehir’de Ankara Katliamı’nı protesto eden iki kişi tutuklandı. Gerekçe: Cumhurbaşkanına hakaret

 

8 KASIM

-Silvan’da sokağa çıkma yasağının altıncı günü: Tanklar şehre girdi

-Yüksekova’da mayın patlaması sonucu 2 çocuk ağır yaralandı

-KCK Öcalan’a tecritin kaldırılması için direniş çağrısı yaptı

-Ekrem Dumanlı hakkında iddianame hazırlandı, altı yıl hapsi isteniyor

-Bolu-Köroğlu Dağları’nda Danıştay kararı beklenmeden yol inşaatına başlandı

-Kocaeli’de DSP il başkanı dahil, 14 kişiye dava açıldı. Gerekçe: Cumhurbaşkanına hakaret

 

7 KASIM

-Silvan’da sokağa çıkma yasağını protesto eden 23 kişi gözaltına alındı

-Uludere’de (Roboski) mayına basan bir asker öldü

-HSYK 100’ü aşkın hakim ve savcıya paralelcilik şüphesiyle soruşturma başlattı

-Boydak Holding, TUSKON’dan ayrıldı

-Erzurum’da bir polis memuru açığa alındı. Gerekçe: Cumhurbaşkanına hakaret

-Bir emniyet müdürü gözaltına alındı. Gerekçe: Cumhurbaşkanına hakaret

 

6 KASIM

-PKK Cizre Adliyesi’ne roketatarla saldırdı

-Ağrı Belediye Başkanı Sırrı Sakık’ın 7,5 yıl hapsi isteniyor.

-Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin 7,5 yıl hapsi isteniyor

-Polis, Cemaat’e yakın sermaye örgütü TUSKON’un binasını bastı.

-İzmir’de “Paralel Yapı” operasyonunda gözaltına alınan 17 kişi tutuklandı

-IMF Türkiye için büyüme tahminini “siyasi belirsizlik” nedeniyle düşürdü

-Şanlıurfa’daki tecavüz davasının sanığı “mağdurun rızası” gerekçesiyle serbest bırakıldı

-Berkin Elvan klibinde oynayan 10’dan fazla sanatçıya “suça teşvik” suçundan dava açıldı

-MHP’li Abdurrahman Akçal’a soruşturma açıldı. Gerekçe: Cumhurbaşkanına hakaret

 

5 KASIM

-PKK eylemsizlik kararını sonlandırdı

-JİTEM davasının bütün sanıkları beraat ettirildi

-Dicle ve Arıcak’ta sokağa çıkma yasağı ilan edildi

-Dicle’deki çatışmalarda 1 asker öldü, 1 asker yaralandı

-Özgür Gündem’in GYY’si dahil, 26 gazeteci hakkında soruşturma açıldı

-Cumhuriyet yazarının Cumhuriyet’te çıkan yazısı nedeniyle BirGün’e soruşturma açıldı ??

-HDP Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Ayhan hakkında fezleke hazırlandı

-Süpermarketlerde satılan yılbaşı sepetlerinde tütün ve içki yasaklandı

 

4 KASIM

-Lice ve Hani’de sokağa çıkma yasağı ilan edildi

-Yüksekova’daki çatışmada iki asker öldü

-Eskişehir Anadolu Üniversitesi karıştı. Polis öğrencilere biber gazı sıktı

-Adana’da Ankara Katliamı’nı protesto eden öğretmenlere soruşturma açıldı

-Diyarbakır’da 14 yaşındaki kıza tecavüz eden sanığa ‘saygın tutum’ indirimi yapıldı

-Lice’de yolu kapatan 19 yaşındaki sanığın müebbet hapsi istendi

-Yalçın Akdoğan başka sistemini halka soracağız dedi, referandum sinyali verdi

-EMEP GYK üyesi Umut Yeğin hakkında soruşturma açıldı. Gerekçe: Cumhurbaşkanına hakaret

-Türkücü Kutsal Evcimen’e, türkü söylediği için dava açıldı. Gerekçe: Cumhurbaşkanına hakaret

 

3 KASIM

-Silvan’da sokağa çıkma yasağı ilan edildi

-Silvan’da 1, Siirt’te 1, Yüksekova’da 2 kişi öldü

-HDP hükümete ateşkes çağrısında bulundu

-Mardin’de, HDP’li Mazıdağı belediye başkanı dahil, 11 kişi gözaltına alındı

-Genelkurmay Kandil’e hava operasyonu başlatıldığını ilan etti

-KCK eylemsizlik kararını sonlandıracağının sinyalini verdi

-İzmir merkezli 18 ilde “Paralel Yapı” operasyonu başlatıldı; 46 kişi gözaltına alındı

-HSYK 54 hakim ve savcı için yurtdışı yasağı getirdi

-Kayyum, Bugün ve Millet’ten 54 kişiyi işten attı

-Yalçın Akdoğan başkanlık sistemi tartışmasını tekrardan gündeme getirdi.

-Nokta GYY’si ve sorumlu yazı işleri müdürü “hükümete silah isyan” suçundan tutuklandı

-Nokta’nın basın açıklamasını haberleştiren Yurt’tan iki kişiye soruşturma açıldı. Gerekçe: Cumhurbaşkanı’na hakaret

 

2 KASIM

-Avrupa Konseyi ve AGİT’in 1 Kasım raporu açıklandı: Seçim korku ve şiddet ortamı yapıldı, adil değildi…

-Polis Nokta’yı ikinci kez bastı, GYY’sini ve sorumlu yazı işleri müdürünü gözaltına aldı

-Kayseri’deki davada Gezi’ye katılmış 28 kişiye 5 ila 1 yıl arası hapis cezası verildi

 

1 KASIM

-Batman’da 8 kişi gözaltına alındı

 

Haber: Alper Budka

(Yeşil Gazete)

Leyla Zana ve yemin – Şanar Yurdatapan

TC Anayasası değiştirilebilir mi?

Evet, bunun nasıl yapılacağı gene Anayasa’da yazılı.

Bir kişi böyle bir amaçla politikaya atılıp, seçilirse meclise girer mi?

Tabii girer. Seçilme koşulları arasında *”Anayasayı değiştirmeyi aklından bile geçirmemek” diye bir şey yok.

Peki, bu insanı “Beğenmediği Anayasaya sadakat yemini”* etmeye zorlamak nasıl bir iş?

Hani “Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahipti ? Hani kimse düşüncelerini açıklamaya zorlanamazdı?” (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi madde 10; Anayasa madde 25)* Durumun gülünçlüğüne bir bakın:

41

Anayasa’yı demokratik yoldan değiştirmek için seçilip meclise girmek gerek.

Ama seçilip girdiğin mecliste vekilliğini yapabilmek için de Anayasa’ya sadık kalacağına yemin etmek şart.

Kimi *”Yalandan kim ölmüş” diye yemini de eder, işine de bakar.

Kimi ise kendine saygı duyduğu için, saygı duyulmasını istediği için sahtekarlık yapmaz.

İster TBMM’de, ister mahkemelerde yemin eden edene…

… ve yeminini bozan bozana.

İşin daha acı tarafı, bunun toplumca doğal karşılanması, yalancılığa, sahtekarlığa verilen prim. Bu böyle sürmemeli,

1. Toplumca yalana destek oluşturan bu “Yemin törenleri” olduğu gibi kaldırılmalıdır.*

2. Milli İrade her şeyin üstünde ise, seçimle gelen bir vekilin görevini yapmasına hiçbir protokol engel olamamalıdır.

Durumun gülünçlüğü anlatmak için bir soru daha:

Leyla Zana, aslında metnin tamamını okudu. Sadece fazladan 3 harf ekledi. Türk yerine Türkiye dedi *”,y, e” harfleri. Ama metinden eksiklik yok.

Peki bunun yerine metni okurken hapşırsaydı ve “Özür dilerim” diyerek 11 harf eklediği metne kaldığı yerden devam etseydi bu kıyamet kopar mıydı?

Tabii ki hayır.

İş metne üç harf eklemekte değil, anlamında.

Yeminsiz bir Türkiye ve dünya istemiyle…

40-sanar-yurdatapan

 
Şanar Yurdatapan 

TAEK, Gaziemir’deki hukuksuz uygulamaları nedeniyle davalık!

İzmir-Gaziemir ilçesi-Emrez Mahallesi’ndeki Aslan Avcı Döküm San. ve Tic. A.Ş. işletmesinde bulunan nükleer bulaşıklı atıkların Turanlar A.Ş. tarafından ayrıştırılması, nakli ve bertaraf işlemleri ile ilgili olarak bölgede yaşayanların korku ve endişesi bitmek bilmiyor.

Aslan Avcı fabrika sahasında gece-gündüz yürütülen faaliyetin açık göstergesi
Aslan Avcı fabrika sahasında gece-gündüz yürütülen faaliyetin açık göstergesi

Yeşiller ve  Sol gelecek Partisi ile EGEÇEP adına davaya müdahil olarak her adımı takip eden Av.Arif Ali Cangı’dan öğrendiğimize göre sebep, arazide tespit edilen radyoaktif atıkların temizliğinin  bilimsel yöntemler uygulanmadan gerçekleştiriliyor oluşu. Çünkü radyaoaktif  kirlilik olduğu tanımlanan bir alanda yapılacak temizlik uygun donanım ve ekipman gerektirir.

En son Ağustos ayındaki haberimizle açıkladığımız gibi  mahkemenin, fabrika alanındaki temizliğin yapılabilmesi için Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporu alınması şartını koşmuş olmasına rağmen   bu gün arazinin temizliğinden sorumlu TAEK, değil ÇED onayı almak, ÇED onayı almak için başvuru bile yapmış değil. Buna rağmen arazide bir takım çalışmaların yapıldığı anlaşıldığı üzere Av. Cangı bölgede yaşayanlar tarafından yapılan şikayetleri dikkate alarak  Valiliğe ve Savcılığa konuyla ilgili olarak suç duyurusunda bulundu. Kamuoyunun dikkatini çekmek  ve desteğini sağlamak için change.org da bir de kampanya başaltıldı, kampanya hala aktif, imzalayarak destek verilebilir.

gaziemir 2

Mahkeme kararına rağmen ÇED başvurusu yapılmadığı için Av Cangı ve davanın diğer müdahilleri  26 Ağustos’ta Valiliğe ve Savcılığa bildirimde bulundu. “İzmir Valiliği’ne “mahkeme kararı herkesi TAEK’i de bağlar. Kararda “ayrıştırma işleminin ÇED’siz yapılamayacağı” açıkça belirtilmiş olmasına karşın, Anayasanın 138.maddesi gereğince kim olursa olsun çevresel etki değerlendirmesi yapılmadan alanda ayrıştırma işlemi yapamazMahkeme kararında taraf olan İzmir Valiliği, kararın uygulanmasını sağlamaktan birinci derecede sorumludur.” gerekçesiyle yaptıkları bildirime cevap ise Valilik bünyesindeki Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğünden 6 Kasım tarihinde geldi. Resmi yazı ile yapılan açıklama işletme içerisinde  fiziksel ayırma işlemlerinin TAEK kontrolünde , bahsi geçen işletmedeki tüm faaliyetlerin de  TAEK gözetimi ve bilgisi dahilinde yürütüldüğü şeklindeydi ve bildirim “TAEK tarafından radyoaktif kirlenmenin sona erdiğine dair onay verilmesinin ardından alanda kalacak atıklar ile ilgili valilik tarafından gerekli işlemler yürütülecektir” ifadesiyle son buluyordu.

42.Arif-Ali-Cangı
Av. Arif Ali Cangı

Bu durum açıkça  TAEK’in hukuku tanımadığını gösterdiği üzere Av Cangı ve beraberinde davaya müdahil olanlar tarafından bu kez,  16 Kasım tarihinde TAEK Başkanlığına yönelik “Mahkeme kararına aykırı işlem ve eylemlere izin verilmemesini, ayrıştırma ve bertaraf projesi için çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) sürecinin derhal başlatması” talep eden bir dilekçe gönderildi eş zamanlı olarak da TAEK hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına dava açıldı.

TAEK’in hukuka ve bilime aykırı uygulamaları aslında bir skandallar listesine uzanıyor . Geçen sene Manisa Köprübaşı Kasar köyü civarında tespit edilen normalden 140 kat fazla olan radyoaktivite için bilim insanlarının ortaya koyduğu ölçümlere rağmen “Beklenen bir durum, doğal kaynaklı” gibi ifadelerde bulunmuştu. Daha eskiye gidecek olursak Nükleer santralı olmayan Türkiye, İstanbul İkitelli’de 1999’da meydana gelen olayla “dünyanın en önemli 20 radyoaktif kazası” listesine girmişti. Olayda 13 kişilik Ilgaz Ailesi, “Hurda” diye atılan maddelerdeki radyasyona maruz kalmış, Hüseyin Ilgaz hayatını kaybetmişti. Olay sebebiyle Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun da, AİHM aşamasında tüm aileye tazminat ödediği ortaya çıkmıştı.

TAEK, 4800 megawattlık 2 nükleer santral kurulması  planlanan Türkiye’de  nükleer alanda düzenleyici ve denetleyici faaliyetleri yürütmesi beklenen bir kurum ve bugün davalık.

 

Haber: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

Avrupa Yeşiller Partisi Konseyi, Ermeni Soykırımı tasarısını kabul etti

Fransa’nın Lyon kentindeki 23’üncü Avrupa Yeşiller Partisi Konseyi’nde, Ermeni Soykırımı’na ilişkin tasarı kabul edildi. Yeşiller’in kabul ettiği tasarıya göre 1915’te yaşanan katliamlar soykırım olarak kabul edilirken, Türkiye’ye soykırımı tanıyıp Ermenistan’la ve Ermeni halkıyla uzlaşmaya gitmesi çağrısı yapıldı.

38

Avrupa ve Doğu Ortaklığı Ülkeleri’nden 45 farklı yeşil partinin oluşturduğu bir çatı örgüt olan Avrupa Yeşiller Partisi, Avrupa Parlamentosu’nda, “Yeşiller–Avrupa Serbest İttifakı” grubu olarak 50 sandalyeye sahip.

Konuyla ilgili konuşan Avrupa Parlamentosu’ndaki grubun başkan yardımcısı Michele Rivasi, “Paris’teki trajik olaylar dünyanın hiç olmadığı kadar sorunlu bir yer olduğunu bizlere gösterdi. Yıllardır nefret söylemi gerektiği kadar kınanmıyor ve bu durum aşırılıkçıların propagandasını sürdürmesine ve şiddeti yaymasına yardım ediyor. Bu şekilde devam edemeyiz. Bu kısır döngüyü daha da açık bir demokrasiyle tersine çevirmeliyiz. Bizi bu duruma sürükleyen hataları ve suçları da kınamalıyız” dedi.

(Agos)