Ana Sayfa Blog Sayfa 3544

Mezitli’de örnek uygulama: Gönüllü tarım, Gönüllü aş, Gönüllü paylaş

Mersin Mezitli Belediyesi tarafından tarıma açılan 2,5 dönümlük arazide işçi emeklisi Turabi Fidan ile  emekli astsubaylar Salman Kalender ve Ramazan Gedik sebze yetiştiriyor.

44

Tarım Pusulası.com’da yer alan habere göre mevsimine göre domates, lahana, fasulye ve ıspanak yetiştiren ve bu üretim süresince hiçbir ücret almayan gönüllü çiftçiler bu ürünlerini daha sonra onlar gibi gönüllülük esasına göre çalışan Mezitli Belediyesi Aşevi’ne teslim ediyor.  Mezitli Belediyesi Aşevi’ne teslim edilen sebzeler ise aşevinde yine gönüllü çalışan kişiler tarafından günlük olarak 300 kişilik yemek olarak hazırlanıyor. Aşevi yemeklerini ihtiyaç sahiplerine ise belediyenin tahsis ettiği araçlar ulaştırıyor.

Bu uygulamanın Türkiye’de ilk olarak kendi belediyeleri tarafından başlatıldığını ifade eden Mezitli Belediye Başkanı Neşet Tarhan, “Hem emekli vatandaşlarımız boş zamanlarını üreterek geçiriyor hem de dar gelirli vatandaşlarımızın yatağa aç girmesini önlüyoruz. Bu uygulamanın Türkiye’ye örnek olmasınıo diliyorum” şeklinde konuştu.

 

(Tarım Pusulası, DHA)

Validebağ Gönüllülerinin de içinde yer aldığı “Yeşil Hayattır”a uluslararası ödül

Validebağ Gönüllüleri ile birlikte Validebağ Korusu’nda gerçekleştirilen “Yeşil Hayattır” projesi 02-05 Aralık 2015 tarihleri arasında Hindistan’ın Lucknow kentinde bulunan City Montessori School’da gerceklestirilen 18. Uluslararası Öğrenci Konvansiyonu‘ndan ödülle döndü.

46

Yeşilin Savaşçıları’nın projesi, “Yeşil Hayattır”

Dr. Hayal Köksal koordinatörlüğünde gerçekleştirilen 12. Bilişimci Martılar Projesi kapsamında İstanbul Hacı Sabancı Anadolu Lisesi Rehber Öğretmeni Kübra Karahanoğlu ve İngilizce Öğretmeni Nurcan Keskin liderliğinde öğrenciler Ömer Yavuz Ekşioğlu, Mustafa Eren Halil, Mert Eren Çamurali, Tuğçe Bayram, Metehan Mirza Baytöre, Fatmanur Şeker ve Eylül Nihan Kamun‘dan oluşan ‘Yeşilin Savaşçıları’ tarafından yürütülen “Yeşil Hayattır” projesi, uluslararası alanda en iyi 2. lise projesi seçildi.

“Sen Yeşili Yaşat ki, Yeşil de Seni Yaşatsın” sloganı ile ağaçların hakları konusunda insanları bilinçlendirmek için çalışan ‘Yeşilin Savaşçıkları’ proje kapsamında birçok etkinlik, sergi ve sunum gerçekleştirdi.

47

02-05 Aralık 2015 tarihleri arasında Hindistan’ın Lucknow kentinde bulunan City Montessori School’da gerceklestirilen 18. Uluslararası Öğrenci Konvansiyonu’nda da ekipte yer alan lider öğretmenler ve iki öğrenci, Ömer Yavuz Ekşioğlu ve Mustafa Eren Halil ödüllerini aldılar. Ayrıca konvansiyon kapsamında eğitimciler tarafından gerçekleştirilen akademik sunumlar sonrasında da ‘Yeşilin Savaşçıları’, 15 sunum arasından 1. seçilerek “en iyi takım” ödülünün de sahibi oldu.

 

(Yeşil Gazete)

 

Yerel yönetimler deniz seviyesindeki artışa hazırlanmıyor

12 Aralık’ta Paris’te biten Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 21. Taraflar Konferansı (UNFCCC COP 21) sonrasında Dünya medyasındaki kadar olmasa da Türkiye’nin merkez medyasında da çeşitli haberler çıktı. Uzmanlar seslerini biraz olsun duyurabildikleri haberlerle gazetelerde ve televizyonlarda yer aldılar.

Bunlardan biri de Doğan Haber Ajansı tarafından Konferans’ın hemen sonrasında servis edildi. Bu habere göre İklim Merkezi adlı kuruluşun açıkladığı “Tercihlerimizin Haritası: Küresel Mirasımız’da Karbon, İklim, Deniz Seviyesinde Yükselme” raporuna göre “küresel ısınma 1.5°C dereceyle sınırlı kalırsa Türkiye’de deniz seviyesinde tehlikeli artış riski önemli ölçüde azalacak; ancak, ısınma 2°C derece olursa 1.3 milyon kişi sular altında kalacak. Küresel ortalama sıcaklıkların 3°C derece artması ile deniz seviyelerinin 6 metreye kadar artma riski bulunuyor. Türkiye’de ise 1.9 milyon insanın yaşadığı yerlerin su altında kalma riski olduğu belirtiliyor.”

sea_level_rise

Şimdi burada önemli bir nokta var. İklim değişikliği ile ilgili uzmanların hemen hemen hepsinin üzerinde uzlaştığı noktalara bakıldığında; COP21 sonrasında çıkan anlaşmaya ve daha öncesinde ülkelerin tek tek açıkladıkları beyanlara göre küresel sıcaklık artışının 1.5°C’de tutulma ihtimali yok. Basit dört işlem ile beyanlar ve politikalar hesaplandığında ısınma 2°C’nin üstünde olacak. 3°C ise çok uzak değil. Hatta gayet beklenilir. Yani küresel bir anlaşmanın çıkması mutluluk verici fakat anlaşmanın içeriği çok umut vermiyor.

Tekrar rapora dönecek olursak rapor ne söylüyor? En az, hadi ortalamasını alalım, 1.6 milyon kişinin yaşadığı yerler sular altında kalacak. Burada bulunan tarım alanları kullanılmaz hale gelecek, su kaynakları tuzlanacak vs. Peki buna önlem alması gerekenler neler yapıyor? Çok az şey! Merkezi düzeyi bir kenara bırakalım. Yerel yönetimler neler yapıyor? Sadece deniz yükselmesi sebebiyle kentlerin şekilleri değişecek, önemli sayıda insan yer değiştirecek ve sosyal, ekonomik ve ekolojik bir “yeniden karılma” gerçekleşecek. Bunlar doğrudan kentlerde gerçekleşecek. Önlemlerin de ilk olarak orada alınması ve hazırlıkların yapılması gerekiyor. Kent yönetimlerinin böyle bir ufku var mı şu an için? Yok. Bu aynı zamanda sadece kıyı kentlenin sorunu da değil. Kıyılarda yaşayamayan insanlar nerelerde yaşamayı seçecek? Yakın gelecekte kıyılardan daha içerilere bir iklim göçü yaşamamız çok olası.

Tekrarlamakta fayda var. Bu sadece deniz seviyesinin yükselmesiyle alakalı olan değişiklik. Kuraklık, sel, uç hava olayları gibi konular habere dahil değil. Fakat hepsi yerel yönetimlerin iklim değişikliğine adapte olması gereken konular ve neredeyse hiçbir şey yapılmıyor bu konuda. Kentlerimiz ne iklim değişikliği ile mücadele açısından (azaltım) ne de iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlama açısından (adaptasyon) hazır değiller. Hazırlanacakları yönünde bir ışık da ne yazık ki pek görünmüyor.

Görünmediği gibi işin daha da enteresan boyutu, yerel yönetimler açısından geleceğe dönük önlemler almayan Türkiye, merkezi yönetim açısından da ortalama sıcaklık artışının 3°C’yi aşmasını sağlayacak politikalar güdüyor.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli

Taksim’den Cizre’ye: Körleşmeden, Korkmadan, Susmadan – Güven Gürkan Öztan

Telaş içinde gündelik işlerini tamamlayıp kendini korunaklı evine atmak için saatleri sayan, nicedir almak istediği hediyeye yeni kavuşmuş, belki de üç kuruş fazladan para eline geçmiş fakat yüzü bir türlü gülmeyen suretler mi var etrafınızda? Pazar gezisine çıkıp kahvesini yudumlarken sanki karnında ağrı varmışçasına ıstırap çekenleri mi görüyorsunuz? Ya da okuduğu kitabın sayfalarına değil de kaybettiklerini içten içe bildiği içi uzaklara dalanları mı? İşe ayakları geri geri giden, parkta, bahçede tedirgin adımlar atanlar hani, onlar yürek mesafenizde mi? Çocuğu okuldan evine döndüğünde çok arzulasa da iç huzuruyla onu kucaklayamayanlar sizin de yakınızda mı? İşte onlar, biz, Haziran direnişlerinde umut ve öfkeyle hayata tutunanlardan olmasın sakın.

Bugün devlet, Kürt illerinde belirli bir strateji dâhilinde imha operasyonlarına girişmiş durumda. Sokağa çıkma yasaklarının ve operasyonların üniformalı bir Azrail gibi mahalle mahalle gezdiği, yaşama dair ne varsa hepsinin dört duvar arkasına sıkıştırıldığı koskocaman bir hapishane gibi Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin… Evlerinde dahi güvende olmayanların, çöp atmaya çıkıp da vurulanların, duvarlarına devlet dersi yazılanların hapishanesi. Ve nicedir sıkça sorulan bir soru, Kürt mahallelerinde tüm bunlar yaşanırken Batı neden susuyor?

‘Batı’ susuyor mu?

Bu soruyu sormak 1990’ların Türkiye’sinde kimsenin aklına gelmezdi muhtemelen. Memleketin “rejim krizi” etrafında kamplaştığı, merkez sağ ve sol siyasetin irtifa kaybettiği, ekonomik krizlerin yapısal nedenlerinin değil sonuçlarının tartışıldığı, toplumsal hareketlerin mecburi vites düşürdüğü bir zaman diliminde resmi söylemin “terör” şablonunun dışına kitlesel bir biçimde çıkmak mümkün değildi. Diyarbakır da Hakkari de çok ama çok uzaktı. 2000’lerde Türkiye’de politik kulvarda değişimler yaşandı ancak milliyetçi gövde gösterileri kamusal alanı boğmaya devam etti. Tabandan gelen muhalif seslerin kapsayıcılık seviyesi ise yeni bir dinamizm yaratmaktan uzaktı. Haziran direnişleri devraldığı mirasın ötesine geçen bir başkaldırışa dönüştüğü ve farklı kesimlere umut aşıladığı için dönüm noktası olarak görüldü. Ve bugün o dönüm noktası nedeniyle “Batı neden susuyor” sorusu sorulabiliyor. Soruyu daha net formüle edersek, Kürt mahallelerinde yapılan kıyım ve katliam karşısında “Geziciler” neden sokağa çıkmıyor?

Öncelikle “Geziciler” adı verilebilecek homojen, beraber hareket eden bir kitlenin olmadığını bir kez daha hatırlatmak gerekiyor. Haziran direnişlerinde ve sonrasında “Geziciler” denebilecek ve ortak siyasi tavır alabilecek bir kitlenin inşası bizzat direnişin içindeki politik özneler tarafından arzulandı ancak başkaldırışın özgün niteliği böylesine bir inşa sürecini o aşamada mümkün kılmadı. Sonralarda iktidar mahfilinden kalem sahipleri direnişi itibarsızlaştırmak adına, kötüleyici ve küçümseyici bir tonda “Geziciler” kategorisine başvurdu. Hazin olan, direnişi deneyimlemiş ve faillerin ve eylemin çoğulluğunu gözlemlemiş isimlerin, muktedir tarafından çarpıtılan söyleme kendini kaptırması.

Haziran direnişleri içinde, eylemliliği sağ politik bir mevziiye çekmek isteyen aşırı ulusalcı kesim hiçbir zaman hegemonik olmadı. Üstüne üstlük örgütlü sol çevreler, kimi zaman Kürt siyasetine eleştiriler yöneltse de barıştan ve Kürt halkının taleplerini desteklemekten vazgeçmedi. Kendisiyle meydanlarda halay çeken, barikat kuran Kürtleri yok saymadı. Haziran direnişleri yalnızca Dolapdere’nin Nişantaşı’na, Gazi’nin Kadıköy’e değil Türkiye’nin ‘Batısı’ ile ‘Doğusu’nun birbirine en yakın olduğu zaman dilimiydi.

Korkak mıyız?

Öyleyse bu “suskunluk” niye? Kör müyüz, korkak mıyız yoksa hepimiz Kürtlerin acılarını göremeyecek kadar “Türk” müyüz? Öncelikle Haziran direnişlerinde faal olan tüm demokrat ve sol çevrelerin devletin yürüttüğü imha politikasına karşı söz söylemeye çalıştığı gerçeğini teslim etmek şart. Birbirlerine rakip siyasetler dahi bu savaşın ne için ve hangi ittifaklarla yapıldığını biliyor. Ancak şunu da unutmayalım, özellikle 7 Haziran’dan bu yana Türkiye’nin sol, demokrat, muhalif kesimlerine göz açtırılmıyor. Ev baskınları, soruşturmalar, gözaltları başta olmak üzere yoğun bir yıldırma operasyonu devletin tüm araçlarıyla sürdürülüyor. Direnişin önemli aktörleri öğrenciler, basın emekçileri, akademisyenler adliye koridorlarından kafasını dışarıya uzatamıyor.

Siyaset yapmanın tüm biçimlerine ambargo var. Parlamenter siyaset yapılamıyor; meclis devre dışı. HDP devlet marifetiyle siyaseten sıkışmış, CHP birkaç cesur milletvekili ve gençleri dışında sessiz. Sivil toplum üzerinden muhalif siyaset yapmanın bedeli ise ya kapatılma ya da vergi müfettişlerinin kapınıza gelmesi. Sokağa çıkılmak istendiğinde sadece devlet baskısı değil Suruç ve Ankara katliamlarının acısı yakamızı da bırakmıyor. Meydanlarda yitirdiğimiz arkadaşlarımızın yasını tutamadan yeni kayıplar yaşamak istemiyoruz. Tedirginiz çünkü hedef tahtasında olduğumuzu biliyoruz.

Bunların hiçbirini bahane olsun diye yazmıyorum. Asıl problem, Haziran direnişleri sonrasında ödevimizi yapamamış olmaktan kaynaklanıyor. Direnişin büyüsüne kapılıp örgütlü ve kapsayıcı bir seçenek oluşturmakta geciktiğimiz, gözümüzü sadece sandıkta AKP’yi geriletmeye diktiğimiz, Kürt sorununun çözümünü “taraflara” havale ettiğimiz için bugün bu haldeyiz. “Taraflar” gölge etmeyin dediğinde ne yapalım siz bilirsiniz dediğimiz için böyleyiz. Bir araya gelelim, örgütlü ama demokratik yeni bir çatı kuralım diye haykırdığımızda “Gezi’nin mirasyedisi” olmakla itham edildiğimiz için bu noktadayız. Haziran direnişi sadece Taksim değil Tuzluçayır’dır, Antakya’dır, Eskişehir’dir, Hakkâri’dir derken “orta sınıfların kerametini” tartışanlardan sesimiz yeteri kadar duyulmadığı için bu durumdayız! Bugün barikat-hendek benzeşmesi/farklılığına takıldığımız, muktedir dilinden sorunlarımızı tartışmaya başlayıp devlet şiddeti ile silahlı gençlerin saldırılarını eşitlediğimiz için bu haldeyiz.

Öyleyse umutsuz mu olalım, oturup da karalar mı bağlayalım. Cevap kesinlikle hayır! Çocuğunu severken içi buruk etrafımızdakiler var ya onlar Berkin’i de bugün Kürt mahallerinde yaşamı çalınan çocukları da yüreklerinin bir yerlerde hissedebilme gücüne sahipler. Evinde huzurlu oturamayanlar var ya onlar hani Haziran direnişlerinde bir evin bodrumuna sığınmak nedir bildiklerinden top atışına tutulmuş evleri duvarların korumadığını anlayabilirler. Kürt mahallerindeki kıyım ve katliamı bitirmek için de evine sabaha karşı baskın yapılan öğrencinin sabah sınava girmesi için de Silivri’de parmaklıklar ardındaki Erdem Gül ve Can Dündar’ın gazetesine dönmesi için de örgütlenmeye, birbirimize omuz vermeye, bedeli birlikte ödemeye hazır olmaya ihtiyacımız var. Ancak örgütlenmenin verdiği özgüven ile yeniden siyaset kanallarını genişletebilir ve meclisten sokağa politik bir hat oluşturabiliriz.

Güven Gürkan Öztan – Bianet.org3.Güven Gürkan Öztan

Kadınların sahneleyeceği “Tohum” oyunu Fethiye Tohum Takas Şenliği’nde

Yerel tohumların satışına kanunen yasak getirilince atalık tohumların yok olmasını önlemek için 3 yıl önce harekete geçen Fethiyeli kadınlar, köy köy dolaşarak topladıkları tohumları üreticilere dağıtarak üretim yapılmasını sağladı. Yerel tohumlardan üretilen ürünleri köylüler adına satışını yapan kadın gönüllüler, 19 Aralık’ta Fethiye’de gerçekleşecek şenlikte sahneleyecekleri tiyatro oyunuyla yerel tohumların direnişini anlatacaklar.

41-Fethiye-şenliğe-hazırlanıyor

Magma Dergisi’nde Yusuf Yavuz imzası ile yayınlanan habere göre Fethiye Yerel Tohum Üretimi ve Tohum Takası Projesi Koordinatörü Suna Kumyol, üçüncü yılını dolduran çalışmalar konusunda bilgiler verdi. Bu girişimin sanıldığı kadar kolay olmadığını dile getiren Kumyol, “ancak azmedilir ve yerel tohumun önemi yeterince anlatılırsa üstesinden gelinemeyecek kadar zor olmadığıdır. Fethiye Belediyesinin sağladığı araçlarla köy köy dolaşarak topladığımız yerel tohumlarla başladığımız çalışmalarımıza ilk günkü şevkle devam ediyoruz. Üreticinin elinden toplamakla bizim elimize geçen tohumları, yine üreticimize verdik; üretilen yerel tohum ürünlerini de tüketiciye ulaştırdık. Çalışmalarımızın kısaca özeti budur” dedi.

42

Yerel tohumlardan elde edilen ürünlerin dernek gönüllülerince nöbetleşe beklenen tezgahlarda satılarak üreticinin parasının kuruşu kuruşuna ödendiğinin altını çizen Kumyol, “Bizim dernek olarak onlardan hiçbir maddi talebimiz olmadı. Bunu özellikle belirtiyorum. Çünkü başlangıçta bazı üreticiler bile, bazı fesat kişilerle birlikte, bunca kadının yazın sıcağında, kışın soğuğunda Cuma günleri en az 7-8 saat vardiya usulü karşılıksız çalışmalarını anlayamadılar. 3 sene sonra çoğunun bu düşünceleri mutlaka değişmiştir diye düşünüyoruz” ifadelerini kullandı.

19 Aralık Cumartesi günü üçüncüsünü düzenleyecekleri tohum takası şenliğinde yöre kadınlarının sahneleyeceği ‘Tohum’ adlı tiyatro oyunu ile tüketicileri bilinçlendirmeyi amaçladıklarını da sözlerine ekleyen Kumyol, bölgede yaşayan yurttaşların şenliğe katılarak yerel tohumların yaşatılması konusunda destek vermeleri çağrısında bulundu. Yerel tohum takasının yapılacağı şenliğine Doç. Dr. Toygar Toydemir ile Dr. Zerrin Çelik de katılacak.

 

(Magma)

Veterinerlik Fakültesindeki “hayvan kesimi dersi”nde Vegan aktivist eylemi

Vegan aktivistler, İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nde “hayvan kesimi dersinden” koyunları kurtarmaya çalıştı. Üniversitelerin öldürmeyi öğretmemesi gerektiğini savunan aktivistleri çevik kuvvet dışarı çıkarttı.

40

Bianet’den Çiçek Tahaoğlu’nun haberine göre Veterinerlik öğrencilerinden bazıları bu duruma tepki gösterirken, aktivistler çevik kuvvet polisi tarafından okuldan çıkarıldıktan sonra, derse kesim için götürülen koyunlardan birisi öldürüldü. Öğrenciler diğer koyunu ise mezbahadan çıkardı.

Vegan aktivistlerden Neriman Arslan ve eyleme katılan Vehaber editörü Ecem Parlayan, veterinerlik fakültesinde öğrencilere hayvanları öldürmeyi değil, tedavi etmeyi öğretmeleri gerektiğini vurguladı. Arslan, vegan olan veterinerlik öğrencilerinin de kesim ve tecavüz olarak değerlendirdikleri sunni döllenme gibi derslere katılmaya mecbur bırakıldıklarını ekledi.

https://youtu.be/Kfy7WQ5nhag

Yaşananlar kameraya da yansıdı. Videoda dersin öğrencilerinden biri eğitim hakkının engellendiğini söyleyerken, “Benim mesleğim bunun yapılmasını emrediyor” diye tepki veriyor. Aktivistler ise veteriner hekimlerin hayvanları yaşatmayı öğrenmesi gerektiğini savunuyor ve öğrencilere hayvanları öldürmemek için vicdani ret hakkından bahsediyor; “Bir derste cinayet öğretilemez. Yasal olan her şey meşru değildir” diyor. Koyununun kesilmesine engel olmak isteyen bir aktivistin ağladığı duyuluyor.

 

(Bianet, Vehaber)

Akkuyu için çağrı: “Türkiye, nükleer santral anlaşmasının feshini ilan etmelidir”

Elektrik Mühendisleri Odası (EMO), yaptığı basın açıklaması ile Rusya ile Türkiye arasındaki Akkuyu anlaşmasının feshini istedi. EMO’nun Rusya ile yapılan uluslararası anlaşmanın “fesih” konusundaki düzenlemelerini incelediği belirtilerek kurulum ve işletme aşamasına geçilmeden anlaşmanın feshedilmesi halinde, anlaşmanın temel düzenlemelerinin Türkiye açısından bağlayıcı bir yönünün kalmayacağının tespit edildiği vurgulandı.

akkuyu-santrali
Kurulması tartışmalı hale gelen Akkuyu Nükleer Santrali

EMO tarafından yapılan basın açıklamasının tam metnini paylaşıyoruz;EKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI BASIN AÇIKLAMASI

AKKUYU ANLAŞMASI`NI FESİH ÇAĞRISI

Akkuyu Nükleer Güç Santralı`nı (NGS) kurmak üzere Rusya ile yapılan ikili uluslararası anlaşmanın fesih maddesi bir an evvel yürürlüğe konulmalıdır. Türkiye tarafından “fesih” bildirimi yapılması durumunda, karar 1 yıl sonra yürürlüğe girebilecek ve henüz santral kurulumu yapılmamışken Türkiye için olumsuz bir sonuç doğurmayacaktır. Zaten Rus uçağının düşürülmesinin ardından Rusya ile devam eden gergin ilişkiler, Akkuyu Nükleer Güç Santralı`nın “gizli bir erteleme” ya da “askıya alınma” durumunu ortaya çıkarmıştır.

EMO; Rusya ile yapılan uluslararası anlaşmanın “fesih” konusundaki düzenlemelerini inceledi.

Henüz kurulum ve işletme aşamasına geçilmeden anlaşmanın feshedilmesi halinde, anlaşmanın temel düzenlemelerinin Türkiye açısından bağlayıcı bir yönünün kalmayacağı tespit edildi.

Fesih halinde yürürlükte kalması öngörülen anlaşma maddelerine bakıldığında; bu maddelerin santral kurulmadan bir anlam ifade etmeyeceği görülmektedir. Anlaşmanın 18. Maddesi`nde fesih halinde yürürlükte olacağı belirtilen 10 madde, santral kurulmadan Türkiye için bir yükümlülük getirmemektedir. Bunlardan 5. Madde “Proje Şirketi” ile ilgili düzenlemeler olup;  ancak santral kurulması durumunda geçerli olacak hükümleri içermektedir. “Lisanslama, Onaylar ve Düzenlemeler” konusundaki 8. Madde`de de fesih halinde yürürlükte tutulabilmesi için gerekli yatırımların yapılmış ve işletme aşamasına geçilmiş olmasını gerektirmektedir. 11. Madde`deki “vergilendirme”, 12. Madde`deki “yakıt, atık yönetimi ve söküm” gibi konulardaki düzenlemeler; aynı şekilde işletme aşamasına yöneliktir. Anlaşmanın 13. Maddesi`nde yer alan “fikri mülkiyet hakları”, 14. Maddesi`ndeki “ifşa koşulları”, 15. Maddesi`ndeki “uluslararası nükleer çerçeve” ile ilgili kurallar ise sözleşme feshedilse bile ilgilisine ait hak ve yükümlülüklere işaret etmekte olup, anlaşmanın feshi halinde karşı tarafa bir hak kazandırmayacak niteliktedir. 17. Madde “uyuşmazlıkların halli” ve 18. Madde “yürürlüğe girme, değişiklik ve fesih” ise anlaşma üzerindeki ihtilaf olması halinde ya da fesih sonrasında başvurulacak hükümlerdir.

Türkiye`nin fesih kararı vermesi durumunda;

Rus tarafı ya bu feshi kabul edecek ve karşılıklı bildirim süreci gerçekleşecek ya da fesih kararının haklı gerekçeleri olmadığını ileri sürerek tahkime başvuracaktır. Anlaşmanın 6. Maddesi kapsamında lisans gibi başvuru yükümlülüklerini Rus tarafı yerine getirmişken, Türkiye fesih kararı vermesi durumunda tahkimden çıkacak bir tazminat kararıyla Rusya`nın hak kayıplarını telafi etmek zorunda kalınsa da, nükleer santralın kurulmasıyla uğrayacağımız zararla kıyaslanamayacak bir kayıp söz konusu olacaktır.

Türkiye, 50 yıldır nükleer macera peşinde sürüklenmekte; gereksiz yere zaman, enerji ve para harcamaktadır. Hükümetin hedeflerini açıkladığı raporlara bakıldığında; Akkuyu NGS`nin devreye gireceğinin belirtildiği 2023 yılında şu anda inşa edilmekte olan lisans almış santrallara yenisi eklenmese bile o günkü ihtiyaç olan 415 milyar kilovat saat elektrik enerjisinden 100 milyar kilovat saat daha fazla elektrik üretecek kapasite olacaktır. Yani zaten gereksiz bir yatırımla kamu kaynağı çarçur edilmektedir. Ayrıca ekonomik olarak piyasa koşulları yok sayılarak nükleer santrala alım garantisi verilmiş olduğu için pahalı elektriği satın alma zorunluluğu ortaya çıkacaktır.

Kaldı ki dünyada yenilenebilir enerji kaynakları alanında hem teknolojik hem de ekonomik açıdan büyük gelişmeler yaşanmaktadır.
Nükleer enerjinin pahalı, tehlikeli bir elektrik üretim teknolojisi olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. Nükleer santral ile dünyamız, ülkemiz ve gelecek nesiller adına üstlenilen risk, teknolojik gelişmelerle aşılabilecek bir boyuta sahip değildir. Nükleer atıkları kalıcı olarak bertaraf etme ve güvenli olarak depolama olanağı yoktur. Nükleer sızıntıyı yüzde 100 güvenlikle engelleme olasılığı da bulunmamaktadır. Bunlar karşılığında üstlenilen risk ise bir bölgenin yaşam alanı olmaktan tamamen çıkması, milyonlarca yıl sürecek öldürücü etkilerin taşınması anlamına gelmektedir.

Nitekim bu risk, daha 2011 yılında Japonya`da Fukuşima Nükleer Santral kazasıyla yaşanmıştır. Bu kazanın zararları artarak devam etmektedir. 2013 yılında yapılan bir hesaplamada yalnızca maddi zararların temizlenmesinin 110 milyar dolara mal olacağı belirtilmiştir. Bu kadar büyük zarar verme riski olan bir santralı Türkiye`de ve bir yabancı şirkete yaptırmak hangi gerekçe ile açıklanabilir? Yani kaza olursa zararı Türkiye`de yaşayanlar çekecek, ama bir şey olmaz ise karı Rus şirketi kazanacaktır.

Deprem bölgesinde yer alan turizm ve doğal dokusuyla eşsiz güzellikteki Akkuyu`da nükleer santral yapılması kabul edilemez. Akkuyu için hazırlanan ve onaylanan ÇED Raporu da hukuki bir skandal boyutuna ulaşmıştır. ÇED Raporu`ndaki imzaların sahteliğinden, ÇED onayı verilmesini imkansız kılan doğa tahribatına varıncaya kadar Türkiye`nin elinde Akkuyu Nükleer Güç Santralı Anlaşması`nı geçersiz kılacak hukuki ve haklı gerekçeler bulunmaktadır. Uluslararası anlaşmaların iç hukuku aşamayacağı açıktır. ÇED sürecinin hukuki olarak olumsuz sonuçlanmasıyla birlikte Akkuyu Anlaşması doğal olarak işlemez hale gelecektir.

Rusya ile gerilen ilişkiler göstermiştir ki Akkuyu`da nükleer santral kurulmaya çalışılması, yalnızca teknik ve ekonomik olarak değil, aynı zamanda uluslararası dengeler açısından da bir açmazdır.

Santral kurulmadan, yol yakınken Türkiye nükleer santral anlaşmasının feshini ilan etmelidir.

ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI
YÖNETİM KURULU
16 Aralık 2015

 

(Yeşil Gazete)

AB mevzuatı ile AKP mevzuatı aynı değil – Cengiz Aktar

Dün 2007’de Sarkozi’nin açilmasini engelledigi Avro ile ilgili Ekonomik Parasal Politika fasli müzakereye açildi. Türkiye Avroya muhtemelen asla dahil olmayacak olsa da iktidar bunu büyük bir basari olarak satti. Kaldi ki faslin kapanabilmesi için Merkez Bankasi bagimsizligi sart…Yani neresinden tutsan elinde kaliyor.

Geçenlerde Avrupa Komisyonu’nun Ahmet Davutoğlu’ya hitaben yazdığı ve 29 Aralık AB-Türkiye toplantısı sonuç bildirisinde yuvarlak ifadelerle geçiştirilen “fasılları müzakereye açma” maddesini somutlaştıran bir mektup ortaya çıktı. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bloke ettiği beş müzakere faslı mektupta zikrediliyor. Bunlar Enerji, Yargı Temel Haklar, Adalet Özgürlük Güvenlik, Eğitim Kültür ve Dış Güvenlik Savunma Politikası fasılları. Mektup Kıbrıs ile bağlantılı olmasından ötürü burada yayımlanmasından 10 gün önce Kıbrıs Elefteria gazetesinde yayımlandı. Çıkarılacak ilk sonuç da bu zaten. Türkiye’nin üyelik müzakereleriyle Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş müzakereleri birlikte yürüyebilir. Ankara’nın yıllardır iddia ettiğinin aksine… Nitekim fasılların açılması için verilen Mart 2016 Kıbrıs’ta yeni devlet referandumu tarihine rastlıyor.

Ancak bizleri ilgilendiren tam anlamıyla bu değil. Elbet de Kıbrıs düğümü çözülünce Kıbrıs bağlantılı olarak bloke edilen 14 faslın açılmasının önündeki engel kalkacak. Ama iş fasıl açmakla bitmiyor zira bu fasılların ve genelde bütün fasılların içeriğiyle AKP iktidarının arasında kan uyuşmazlığı mevcut. Müzakere edilen 13 fasılda ne kadar yol alınmadığını görmek için Komisyon’un Erdoğan’ı kızdırmamak için utana sıkıla ancak seçim sonrasında yayımlayabildiği İlerleme Raporu’na ama ondan da önemlisi AB norm, standart ve prensiplerinin birey ve toplum hayatına nasıl yansıyamadığına bakmak yeterli.

Somutlaştırmak için mektupta adı edilen 5 faslın içeriğine – ki uygulansalar içine düştüğümüz çukurdan çıkmakta epey işlevsel olabilirler –   göz atalım.

Enerji faslı kapsamında elektrik ve doğal gaz piyasaları uyumunun yanında Türkiye’nin ışık yılları kadar uzak olduğu enerji verimliliği, yenilenebilir enerji kaynakları, nükleer güvenlik ve radyasyondan korunma ile arz güvenliği gibi temel meseleler var.

Yargı Temel Haklar faslının içeriği baştan aşağıya sorun. Uyum için bağımsız ve iyi çalışan bir yargının kurulması gerekiyor. Mahkemeler tarafından verilen kararların tarafsızlığı, bütünlüğü ve yüksek standardı gerekiyor. Yargı üzerinde yürütmenin etkilerin giderilmesi ve yargıya yeterli mali kaynak ve eğitim verilmesi gerekiyor. Adil yargılama prosedürleri için yasal garantiler gerekiyor. Yolsuzlukla etkin bir şekilde mücadele gerekiyor! Yolsuzluğun engellenmesi ve caydırılması için AB uyumlu bir politikayı desteklemek adına sağlam bir yasal çerçeve ve güvenilir kurumlar gerekiyor. AB müktesebatı ve Temel Haklar Şartı ile garanti edilen temel haklara ve AB vatandaş haklarına saygı gösterilmesi gerekiyor.

Gelelim Adalet Özgürlük Güvenlik faslına. Bu faslın mevzuatı dış sınırların kontrolü, üçüncü ülkelere vizeler, dış göç, iltica, polis işbirliği, organize suçlar ve terörizmle mücadele, uyuşturucu alanında işbirliği, gümrük işbirliği ve cezai ve sivil konularda adli işbirliğini kapsar. Uyum için, gerekli standartlara sahip olması gereken kanunları uygulayacak güçlü kurumlar ve iyi bir idari kapasite gerekiyor. Profesyonel, güvenilir ve verimli bir polis örgütü gerekiyor.

Eğitim Kültür faslı ortak müktesebatı cılız bir fasıldır. Yine de bu fasılda eğitimin kalitesini artırmak, kültürel zenginliği korumak ve ortak kültürü geliştirmek gibi uyum çalışmaları gerekir.

Son olarak Dış Güvenlik Savunma Politikası da cılız bir fasıldır. Yine de üyelerin ve bu durumda müzakere eden müstakbel üye Türkiye’nin AB’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası ve Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası çerçevesinde siyasi diyalogu gerçekleştirmesi, AB açıklamalarına uyması, AB eylemlerinde yer alabilmesi ve kararlaştırılan yaptırımları ve kısıtlayıcı önlemleri uygulayabilmesi gerekir.

Açılabileceği muştulanan fasılların içeriğini okudunuz. İktidarın son 5-6 yıllık icraatı ve geçen hafta açıklanan hükümet programına baktığınızda, AB’nin bu norm, standart ve prensiplerinin herhangi bir kiymet-i harbiyesi var mi iktidar için? Güldürmeyin allaskina!

Bu yazı haberdar.com ‘dan alınmıştır

27-Cengiz-Aktar

 

 

Cengiz Aktar

Silivri Cezaevi önünde Cumhuriyet Gazetesi yazıişleri toplantısı

Cumhuriyet Gazetesi, Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül’e destek amacıyla dün yazıişleri toplantısını Silivri Cezaevi önünde gerçekleştirdi.

25

İlk defa bir gazetenin yazıişleri toplantısının cezaevi önünde yapıldığını belirten Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Tahir Özyurtseven, “Gazeteciler olarak, biz haber toplantılarını her yerde yapıyoruz. Çatışma bölgelerinden, parlamentoya pek çok yerde de yaptık. Cezaevi önünde hiç yapmamıştık. Ancak her şeyin bir ilki var. Bu da gerçekleşti ve buraya geldik. Burada tutuklu Genel Yayın Yönetmenimiz ve Ankara Temsilcimiz’e destek olmaya ve onların görüşlerini gazeteye yansıtmaya geldik. Toplantıdan çıkacak haberleri alıp kendilerine götüreceğiz, onların da katkısıyla yarınki gazetemizi yapacağız. Arkadaşlarımız hiçbir zaman susturulamayacak” dedi. Servis şeflerinden tek tek alınan haberler daha sonra görüş sırasında Can Dündar’a iletildi.

Toplantı öncesi Erdem Gül’ün mesajı

Silivri Cezaevi önündeki toplantıyı Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Tahir Özyurtseven yönetti. Toplantıyı takip eden gazetecilere seslenen Tahir Özyurtseven, “Bugün özel bir yerde özel bir gündemle toplanıyoruz. Bu da başımıza geldi. Geçmişte örnekler vardı. Güneydoğu olayları, Nevruz gibi nedenlerle biz Güneydoğu’ya gittik ve orada toplantılar yaptık. Fakat hiçbir zaman gazeteci arkadaşlarımız nedeniyle cezaevi önüne gelip toplantı yapacağımızı düşünmedik. Demek ki her şeyin bir ilki var bu ülkede. Toplantıdan sonra Can arkadaşımızla görüşte konuşacağız. Manşeti ona soracağız. Sanki o aramızda gibi, içimizde gibi onu hayata geçireceğiz” dedi.

24

Toplantı öncesi sabah saatlerinde Erdem Gül’ü ziyaret eden Murat Sabuncu cezaevinden gönderilen mesajı iletti. Sabuncu, “Erdem Gül arkadaşlarına ‘Ben fiziki olarak buradayım ama aklım, beynim Türkiye’nin her tarafında. Haber olan her yerde. Özellikle Diyarbakır’da, Cizre’de. Orada olanları yakından izliyorum. Eninde sonunda iyi insanlar kazanacak. Tüm Beşiktaşlılar’a, Çarşı grubuna sevgilerimi iletiyorum’ dedi” diye konuştu.

“Türkiye bunu da gördü”

Cezaevinden Erdem Gül’ün mesajının okunmasının ardından Haber Müdürü Aykut Küçükkaya ve servis şefleri gündemlerini ve haberlerini sundu. Muhabirlerin ortaklaşa hazırladığı cezaevleriyle ilgili dosya haberi yazıişlerinin büyük ilgisini çekti. Toplantıyı bitiren Özyurtseven, sunulan haberleri görüş sırasında Can Dündar’a ileteceklerini vurguladı. Özyurtseven daha sonra “Yarınki (bugün) manşete Dündar’ın karar vereceğini” belirterek haberlerle birlikte Dündar’la görüşmek üzere Silivri Cezaevi’ne girdi…

26

Bugünkü Cumhuriyet, Can Dündar’ın görüş sırasında Özyurtseven’e ilettiği, “Türkiye bunu da gördü” manşeti ile çıktı.

(Cumhuriyet)

Hasan Cemal ve Tuğçe Tatari’nin kitapları için toplatma kararı

Gazeteci Hasan Cemal’in ‘Delila: Bir Genç Kadın Gerillanın Dağ Günlükleri’ ile gazeteci Tuğçe Tatari’nin ‘Anneanne Ben Aslında Diyarbakır’da Değildim’ kitapları için toplatma kararı verildi.

20

Cumhuriyet’ten Canan Coşkun’un haberine göre, Balıkesir, Hatay ve Siirt’te eşzamanlı olarak gerçekleştirilen operasyonlar sonrası KCK, YDG-H ve YPG üyesi oldukları iddiasıyla üç kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınan H. V.’nin üzerinde, aralarında Hasan Cemal’in, ‘Delila: Bir Genç Kadın Gerillanın Dağ Günlükleri’ adlı kitabının olduğu bazı yayınlar çıktı. Gözaltına alınan Ö. T.’nin üzerindeyse Tuğçe Tatari’nin, “Anneanne Ben Aslında Diyarbakır’da Değildim” kitabı çıktı.

22

Bu olay zabıtlara, “Şüphelilerin üzerinden PKK/KCK terör örgütünün görüşleri doğrultusunda yayın yaptığı ve suç unsuru taşıdığı değerlendirilen kitaplar çıktı” şeklinde geçirildi.

21

Daha sonra Gaziantep 3’üncü Sulh Ceza Hakimliği, “Ele geçirilen materyaller üzerinde yapılan incelemede, terör örgütünün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasının yapıldığı, suç işlemek için alenen tahrikte bulunduğu, suçun ve suçlunun övüldüğü kanaatine varılmıştır” diyerek, Basın Kanunu’nun 25’inci ve Anayasa’nın 28’inci maddesi gereği toplatma kararı verilmesine hükmetti.

Gazeteci Ahmet Şık’a ise ‘Paralel Yürüdük Biz Bu Yollarda’ adlı kitabında Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’a hakaret ettiği gerekçesiyle dört bin lira manevi tazminat cezası verildi.

 

(Cumhuriyet)