Ana Sayfa Blog Sayfa 3524

Tahir Elçi soruşturmasında PTT’nin 17 dakikalık kamera görüntüleri de kayıp

28 Kasım’da öldürülen Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin soruşturmasında, PTT’nin güvenlik kameralarından alınan 17 dakikalık görüntünün dosyada olmadığı ortaya çıktı.

20

Tahir Elçi’nin vurulduğu Dört Ayaklı Minare’nin yakınındaki PTT şubesinden alınan güvenlik kamerası görüntülerinin dosyaya eklenmemesi üzerine savcıya dilekçe veren komisyon avukatları, görüntülerin akıbetini sordu.

Avukatların verdiği dilekçede, “PTT kamera kayıtlarında olay günü saat 11.34 ile 11.51 saatleri arasında 17 dakikalık bir kesintinin mevcut olduğu, bu haliyle görüntü kayıtlarına dışarıdan müdahale edilmiş olabileceği kuşkusu ortaya çıkmaktadır” denildi ve kayıt cihazları ile hafıza kartlarının TÜBİTAK veya Adli Tıp Kurumu’na gönderilmesi talep edildi.

Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi, Sur’daki Dört Ayaklı Minare’nin önünde çıkan çatışma sırasında vurularak hayatını kaybetmiş, ölüme neden olan merminin çekirdeği bir türlü bulunamamıştı.

Diyarbakır Barosu bünyesinde kurulan komisyon, Elçi’nin öldürülmesine ilişkin soruşturmanın genişletilmesi için 11 Ocak’ta savcılığa bir dilekçe vermişti. Komisyon, Elçi’nin ölümüne neden olma ihtimalinin yüksek olduğu bir mermi çekirdeğinin de olay yerinden alınmadığını açıklamıştı.

 

(Zaman,Agos)

İspanya Başbakanı Mariano Rajoy’un rasta saçlı Podemos vekilleri ile imtihanı

İspanya’da Podemos’tan meclise giren yeni milletvekillerinin, ‘marjinal’ tarzı tartışma yarattı.

İspanya’da Podemos üyesi Tenerife milletvekili Alberto Rodríguez’in rastalı saçlarına Başbakan Mariano Rajoy’un şaşkınlıkla baktığı fotoğraf İspanya’da gündem yarattı. Geçen ayki seçimlerden üçüncü büyük parti olarak çıkan Podemos milletvekilleri, farklı tarzlarıyla meclisteki resmi havayı bir anda değiştirdi.

Podemos üyesi Tenerife milletvekili Alberto Rodríguez
Podemos üyesi Tenerife milletvekili Alberto Rodríguez

Takım elbise giymeyen, t-shirt ve kot pantolonla oturumlara katılan ve ‘marjinal saç modelleriyle’ dikkat çeken Podemos üyeleri, ‘eski kuşak’ milletvekillerinin tepkisini çekti.

Sağcı Halk Partisi Başkan Yardımcısı Celia Vilalobos, “Rastalı saçları olabilir ama temiz olmalarını istiyorum. Umarım bitlenmeyiz” dedi.

Podemos’un iki numaralı ismi Iñigo Errejón ise, asıl tehdidin ülkedeki yaygın yolsuzluk olayları olduğunu belirterek “Sağlığa asıl tehdit siyasi partilerin yol açtığı yolsuzluk” diye konuştu. Rastalı saçlarından vazgeçmeyeceğini söyleyen Miguel Ardanuy ise, “Celia Villalobos’un partisi benim rastalarım kadar temiz olsa bari” diye tepki gösterdi.

19

Rajoy’la birlikte çekilen ve gündem yaratan fotoğrafıyla ilgili konuşan Alberto Rodríguez ise, “Rajoy’un yüzündeki ifade açıkça gösteriyor ki artık yeni bir siyaset çağında olduğumuzu ve parlamentonun azınlığı korumadığını anlayamıyor” dedi.

 

(Sputnik, Radikal)

Bildirinin ilk hafta bilançosu: Akademisyenlere 109 soruşturma, 33 gözaltı

“Bu suça ortak olmayacağız” bildirisinin açıklanmasının ardından geçen bir haftada en az 109 akademisyene üniversiteler soruşturma açıldı, 15 akademisyen görevinden uzaklaştırıldı, 36 akademisyen gözaltına alındı.

Türkiye devletine şiddete son verme ve müzakere koşullarını hazırlama çağrısı yapan “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisinin açıklanmasının üzerinden bir hafta geçti. Barış İçin Akademisyenler’in öncülüğündeki bildiri 11 Ocak’ta Türkiye’de 89 üniversiteden 1128, yurtdışından 355’i aşkın akademisyen ve araştırmacının imzasıyla duyuruldu.

17

Bildirinin ilanının ardından cumhurbaşkanı ve hükümetten tepki açıklamaları geldi. YÖK, gereğini yapacağını söyledi. 41 üniversiteden  bildiriye tepki açıklamaları gelirken, yalnızca bir üniversite ifade özgürlüğüne vurgu yaptı. Akademisyenler soruşturma, gözaltı ve cezalarla karşılaştı. Bildirinin ardından bir haftada en az 20 üniversite 109 akademisyen hakkında disiplin soruşturması başlattı. 13 akademisyen görevinden alındı/uzaklaştırıldı. İki akademisyenin sözleşmesi feshedildi.

11 kentte başsavcılıklar imzacılar hakkında soruşturma açtı. En az 33 akademisyen gözaltına alındı. En az üç akademisyen çeşitli gerekçelerle imzasını çekerken bildiriye destek veren Türkiyeli akademisyen sayısı ise 17 Ocak itibariyle 2220’ü aştı.

Gazeteciler, tiyatrocular, sinemacılar, yayın evleri, öğrenciler, psikologlar, sağlık emekçileri, feministler gibi pek çok grup akademisyenlere destek açıklamaları yayınladı.

Bildirinin açıklanmasından bir gün sonra (12 Ocak) Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bugünkü konuşmasında bildiriye imza atan akademisyenleri suçlayarak “Ya devletin yanında olursunuz ya da teröristin ve terör örgütünün yanında olursunuz” dedi.

Aynı gün, YÖK konuyla ilgili yaptığı toplantı sonucu “Bu bildiri ile ilgili olarak hukuk çerçevesinde gereği yapılacaktır” açıklaması yaptı. Üniversitelerden de soruşturma açıklamaları gelmeye başladı.

Bildiriden bir hafta geçtikten sonra en az 20 üniversite 109 öğretim üyesi hakkında disiplin soruşturması açtı. Akdeniz, Hacettepe, Gaziantep ve Adnan Menderes üniversitelileri, imzacılar hakkında hukuken gereğinin yapılacağını söyledi.

12 akademisyen haklarında açılan soruşturma süresince görevlerinden uzaklaştırıldı. Bir akademisyen bölüm başkanlığı görevinden alındı. İki akademisyenin sözleşmeleri feshedildi. İki üniversitede yönetimden isimler imzacı akademisyenlerin istifasını istedi.

11 ilde cumhuriyet başsavcılıkları imzacı akademisyenler hakkında soruşturma açtı. Suçlamalar genelde “Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve devletin yargı organlarını alenen aşağılamak” ile “terör örgütü propagandası yapmak” şeklindeydi.

36 akademisyenden 34’ü gözaltına alınarak ifade verdi. Dört akademisyen tutuklama talebiyle mahkemeye çıkarıldı. İki akademisyen hakkında yurtdışına çıkış yasağı verildi.

Soruşturma açılan üniversiteler:

Abant İzzet Baysal Üniversitesi (3), Samsun 19 Mayıs Üniversitesi (6), Bartın Üniversitesi (1), Cumhuriyet Üniversitesi (1), Düzce Üniversitesi (1), Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi (4), Yalova Üniversitesi (3), Kocaeli Üniversitesi (21), Tunceli Üniversitesi (7), Kırıkkale Üniversitesi (1), Arel Üniversitesi (9), Giresun Üniversitesi (1), Mersin Üniversitesi (20), Batman Üniversitesi (5), Çukurova Üniversitesi (2), Konya Üniversitesi (1), Trakya Üniversitesi (3), Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (4), Anadolu Üniversitesi (15), İstanbul Ticaret Üniversitesi (1).

 

(Bianet)

Öğrenciler akademisyenler için, “Karanlığa Karşı Aydınlık Nöbeti” başlattı

Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri barış bildirisine imza atan akademisyenlerin kapılarına destek mesajları ve çiçekler bıraktı.

Karanlığa Karşı Aydınlık Nöbeti

16

Bianet’den İsa Uğur Erdoğan’ın haberine göre Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğrencileri, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriye imza atan öğretim üyelerine yönelik tepki ve tehditlere karşı “Karanlığa Karşı Aydınlık Nöbeti” başlattı.

14

 

Öğrenciler bildirinin üniversitelerinden imzacısı akademisyenlerin kapısına “Hocamızdan ders aldık, aydın toplumun vicdanıdır. Bilim yargılanamaz, barış için akademisyenlerin yanındayız” ibareli notla birlikte çiçek bıraktılar.

Hocama Dokunma

15

Fakülte kantininde stant açan öğrenciler burada ‘Karanlığa Karşı Aydınlık Nöbeti’ başlattılar. Hocama Dokunma yazılı yaka kartlarını takan ve diğer üniversite öğrencilerine dağıtan iletişimciler, sınav dönemi boyunca bu kartları takmaya devam edecekler.

Mersin Üniversitesi Rektörlüğü, Türkiye devletine şiddete son verme ve müzakere koşullarını hazırlama çağrısı yapan “Bu suça ortak olmayacağız” bildirinin imzacısı 20 akademisyen hakkında soruşturma açmıştı.

 

(Bianet)

Hrant Dink için anma programları

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink ölümünün dokuzuncu yılında İstanbul, Ankara, Bursa ve Ermenistan’ın yanısıra Almanya, Kanada, Fransa ve İsveç’te de anılacak.

11

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink ölümünün dokuzuncu yılında anılacak. Dink için İstanbul’un yanı sıra, Ankara ve Ermenistan’da da anmalar gerçekleştirilecek.

Anma programı şöyle:

13

İstanbul

* İstanbul’da 19 Ocak, saat 14.30’da Dink’in öldürüldüğü yerde anma yapılacak.

Ayrıca Nor Zartonk, AKA-DER, DİSK Basın-İş, Halkevleri, HDP İstanbul, Kaldıraç, Özgürlük ve Dayanışma Partisi, Yeni Yol, saat 13.30’da Taksim’den anmanın yapılacağı Agos’un eski binası önüne yürüyüş yapacaklarını saat 19.00-21.00 arasında da “Adalet ve Barış Nöbeti” tutacaklarını açıkladı.

Adalet ve Barış Nöbeti çağrıcıları şu açıklamayı yaptı:

“Bu 9 yılda “bir bebekten katil yaratan karanlık” nefret ve kandan beslenerek günden güne büyüdü. Yüz yıldır bu topraklara bir karabasan gibi çöken bu iklim Roboski’de, Gezi’de, Soma’da, Suruç’ta, Ankara’da canlarımızı toplu katliamlarla bizden kopardı. Bugün Kürt illerinde terörle mücadele kisvesi altında sivil halka dönük saldırılar artarak sürüyor. Barışı savunan, barış için mücadele eden, çocuklar ölmesin diyen kim varsa hedef gösteriliyor, susturulmaya çalışılıyor. Gazeteciler, akademisyenler, sanatçılar ve muhalifler tutuklamalarla yıldırılmaya çalışılıyor. Hrant Dink gibi bir başka barış güvercini, Tahir Elçi benzer şekilde katlediliyor.

Bu karanlığı durdurmak için, adalet ve barış için mücadeleyi ve dayanışmayı yükseltelim. Tüm katillerden hesap sormak için, barışın sesini yükseltmek için, eşit, özgür, kardeşçe ve barış içinde yaşamak için 19 Ocak günü 13:30’da Taksim Meydanı’ndan Agos önüne yürüyoruz, 19:00’dan 21:00’e Hrant’ın düştüğü kaldırımda Adalet ve Barış Nöbeti tutuyoruz.”

Ankara

* Ankara’da, DSİP Ankara il Örgütü, bugün (18 Ocak) saat 18.30’da “Hrant Dink’ten Tahir Elçi’ye” başlıklı bir toplantı düzenleyecek.

19 Ocak’ta da Ankara Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde, Dink’in vurulduğu saat 15.00’te anma ve basın açıklaması yapılacak.

Adres: DSİP Ankara İl Örgütü, Konur Sokak, No:14/13, Kızılay

* Hrant Dink’in vurulduğu saat olan 15.00’te, Yüksel Caddesi İnsan Hakları Anıtı önünde bir anma programı düzenlenecek. Saat 18.00’deyse, demokratik kitle örgütleri bir basın açıklaması yapacak.

Bursa

* 19 Ocak Salı günü saat 19:00’da Setbaşı Mahfel’den Heykel’e yürünecek.

Ermenistan

* Yerevan’da Nor Zartonk’un Ermenistan temsilciliğinin çağrısıyla, Ermenistan’daki demokratik örgütleri 19 Ocak saat 17.00’da Hrant Dink anması gerçekleştirecek.

19 Ocak’ta Ermenistan’ın başkenti Yerevan’da Hrant Dink, bir yürüyüşle anılacak.

Bu sene Ermenistan’da Hrant Dink anısına bir imza kampanyası da düzenleniyor. Yarın anma sırasında, Yerevan’ın sokaklarından birine Hrant Dink’in adının verilmesi için imza toplanacak.

Anma bildirisinde ”Toplumumuz Hrant’a yapılmış suçu unutmamalı. Hrant’ın anısını yaşatmak için Yerevan’ın sokaklarından birinin Hrant Dink’in adı ile adlandırılmasına büyük önem veriyoruz” ve ”Hepimiz Hrant’ız. Bu Hrant’a vefa borcumuzdur” ifadeleri yer alıyor.

Bildiride Ermenistan halkına 19 Ocak’ta saat 17.00’de imza kampanyasına ve ardından gelen yürüyüşüne katılma çağrısı yapılıyor.

İmza kampanyası Yerevan Belediye binası önünde gerçekleşecek. İmza toplanmasının ardından Cumhuriyet Meydanı’na yürünecek ve mum yakılacak

Almanya

– 17 Ocak’ta Köln Kulturforum’da Hrant Dink anısına bir oturum düzenleniyor. Petros Markaris, Karin Karakaşlı, Doğan Akhanlı ve Raffi Kantian’ın konuşmacı olacağı etkinlik saat 16.00’da başlayacak.

– Berlin’in Kreuzberg Mahallesi’ndeki meydanda, Kottbusser Tor’da yarın saat 18.00’de Hrant Dink anısına bir yürüyüş düzenlenecek. ‘Hrant Dink Dostları’ grubunun düzenlediği anmada flama açılmayacak, ortak pankartla yürünecek.

– Berlin’de bulunan Studio R isimli mekanda, Hrant Dink anısına bir konser düzenleniyor. Muammer Ketencoğlu, Stepan Gantralyan, Mareike Beykirch, Mehmet Yılmaz ve Deniz Utlu’nun Ermenice şarkılar çalacağı konser saat 20.30’da başlayacak.

İsveç 

– İsveç’in başkenti Stockholm’de de Hrant Dink anlılıyor. 19 Ocak’ta Sveavägen’de ABF House’dadüzenlenecek anma töreninin başlama saati 18.00

Kanada 

24 Ocak günü, Ottawa’da ‘Voices in Dialogue’ isimli grup, ölümünün 9.yıldönümünde Hrant Dink’i ve Kasım 2015’te öldürülen Tahir Elçi’yi anacak. Ottawa kent kütüphanesinde gerçekleşecek programda film gösterimleri ve ‘Hrant Dink ve Tahir Elçi’nin ayak izinde tanıma ve barış’ başlıklı bir toplantı düzenlenecek. Toplantı saat 14.00’te başlayacak.

Fransa

8 Şubat günü, L’ACORT, CRC, AEC-HCA ve RSF, Hrant Dink anısına ortak bir etkinlik düzenliyor. Paris 10. Bölge Belediye binasında düzenlenecek toplantı ‘Türkiye’de gazeteci olmak: Gerçeğin değeri’ adını taşıyor. Saat 19.00’da düzenlenecek toplantıya Hrant Dink eşi Rakel Dink, tutuklu bulunan gazeteci Can Dündar’ın eşi Dilek Dündar ve 1993 yılında cinayete kurban giden gazeteci Uğur Mumcu’nun oğlu Özgür Mumcu katılacak.

 

(AgosBianet, Diken)

Hrant neydi? – Ümit Kıvanç

Bu yazı agos.com.tr/ den alınmıştır

Hrant üç beş ulustan on milyonlarca insana, işlenmiş suçun, yaşanmış felaketin, bugün hâlâ tesirli zehrinden arınma yolunu önerme cesareti gösterebilmiş adamdı. Böyle insanlarla karşılaşmak, her zaman her yerde herkese nasip olmaz.

9-dink_agos

Dışarıdan gelen, beklenmedik bir sesti. Bir uyandırıcıydı. Her şeyi dışarıda bırakmış, öyle yapınca her şeyin dışarıda kalacağını, size dokunmayacağını sanmış, anlam veremediğiniz huzursuzluğunuz veya kaçmaya çalıştığınız suçluluk duygunuzla öyle, abuk sabuk oturmuş uyukluyordunuz. Önce kulağınıza ulaştı, sonra hafifçe dokunup sizi silkeledi. Kalkıp başınızı çevirdiniz bir defa! Aranmaya başladınız: Kim sesleniyordu, ne diyordu? İç huzursuzluğunuza çare, yüreğinizdeki yüke el atacak bir yardımcı… Bir yardımcı vardı bir yerlerde, ama nerede? Ve kim? Nasıl yardım edecekti size? İnkârınıza inkâr katmanıza engel oldu bir defa. Az yardım mı?
Hikâye anlatıcısıydı. Haksız yere bu payeye nail olanlar utansın. Hikâye anlatmayana, anlattığı şey hikâye olmayana payeyi verip klişe haline getirenler utansın. Hrant, hikâyenizi anlatıyordu. Sizden hiç söz etmeden. O başkalarının hikâyesini anlatıyordu, siz sizinkini dinlemiş oluyordunuz. “Anlatacağım, bir dinleyin” deyişi bile, hikâyeydi. “Senin hikâyendir” demeyişi bile, hikâyeydi. Anlatabiliyordu, dinletebiliyordu. İtiraz edemiyordunuz. Zalimlerin yüzsüzlüğünden, zulme iştirak etmişlerin pişkinliğinden utananların, haksızlığa uğrayanların bakışlarındaki kuvvet ve kırılmışlıkla bakıyordu; yüzünüzü eğmek zorunda kalıyordunuz.

Hrant Dink, bir fırsattı. Agos Türkçeydi, bir fırsattı. Yüzünüzü yerden kaldırma fırsatı. “Ne var, yaşıyorum işte!” diyorsunuz, ama o yükle yaşanmaz aslında. Bu yüzden, nasıl yaşanacağını bulabilmede pek başarılı olamadığınız hayatı, her beş-on yılda bir iyice yaşanmaz kılabiliyorsunuz. Bedeninizden parça koparıp attınız. Sağlığınız bozuldu. Kendi ruhunuzdan parça kopardınız. Eksikliğinizi fark etmiyorsunuz, idrak etmiyorsunuz. Ama hissediyorsunuz. Eksiğinizi gidermenin fırsatı sunuldu size. Üç kurşunla yere serdiniz. Yüzünüz yerde, yüzünüz görünmüyor. Bu yüzden ufkunuz yok, gökyüzünüz yok, hayalinizde enginlik, rüyanızda mavilik yok, bu yüzden bulutlarınız oyuncaklı değil, şekilsiz, kocaman gri tabakalar. Yüzünüzün olmaması kötüdür. “Yüzü yok” derler. Yüzsüzlük kötüdür.

Hrant, üç beş ulustan on milyonlarca insana, işlenmiş suçun, yaşanmış felaketin, bugün hâlâ tesirli zehrinden arınma yolunu önerme cesareti gösterebilmiş adamdı. Böyle insanlarla karşılaşmak, her zaman her yerde herkese nasip olmaz. Karşılaşanların kıymetini bilmesi, peki, öyle diyelim, yararlanması beklenir. Bilemediler. Beklenmedik yerde gösterilen bu cesaretin bir sebebi, bir gayesi vardı. Sormadılar, öğrenmediler. Ama sezdiler. Pek azı mahçup oldu, değişti, çoğu öfkelendi. Beklenmedik cesaret, başkalarını korkuttu. Suçlu, suçunun ortalık yerde mevzu yapılmasına katlanamadı. Zehrin eciş bücüş ettiği maneviyat, emir-komuta zinciri içerisinde işlenmiş cinayetten hemen sonra savunmaya geçti. Onun savunması, her zaman saldırıdır. Hrant’ın üzerine çullanmak için seferber oldular. Devlet disiplini, okur-yazar-anlamaz hizmetkârların pespayeliğiyle birleşip duvar ördü yoluna. O duvarın önünde kurşuna dizmeleri zor olmadı. Hepsi beraber korkmuşlardı, hepsi beraber öldürdüler.

Onu öldürdükten sonra, artık hem mecburdular, hem alışkındılar, sıra ister istemez vicdan, hak, hukuk, adalete geldi. Onları da öldürdüler.

Toplumumuz, yüzleşemediği 1915’in muazzam kirinin üzerine, bir de Hrant’ı anlayamamış, bağrına basamamış, yaşatamamış toplum olarak, âhir zaman çamuruna bulaştı. Fırsatı değerlendiremediği gibi, dönüp kendine saplanan bir ok daha attı.

“Nerem acıyor?” diye orasını burasını yokluyor, “Bu acı neremden geliyor?” diye durmadan sağını solunu yokluyor. Bulamıyor kaynağı. Ok saplanmış, görmüyor. Kendi oku.

Ve Hrant bir tesellidir. En duymak istemeyen kulaklara bile iki sözcük olsun fısıldayabilmesi, en duymak istemeyen kulaklara dahi iki sözcük olsun fısıldanabildiğini gösterdi hepimize. Cenazesi tesellidir. “Varmış bir yerlerde bir insanlık” dedirtti hepimize. Hatırlanışı tesellidir. Daha ikinci günden bayraklı katil mesajıyla suikastın resmen sahiplenilmesi, ikinci-üçüncü duruşmadan itibaren insanla alay edilen, moral kıran, insanı öfkesinin üzerine kapanıp başka tek laf işitmek istemez hale getiren mahkeme, cinayet şebekesini ve organizasyonunu korumak, kollamak, sahiplenmek için devlet katında gösterilen olağanüstü gayret ve başka her türlü rezilliğe rağmen dokuzuncu senesine girilen bir hak-adalet mücadelesi var ortada. Hrant’ın her meşakkati ve bedeli göze almış ruhundan bir soluk var çünkü bu mücadelenin içinde.

Hrant, bir özgürleştiriciydi. Bu ülkede ilk defa “Hepimiz Ermeni’yiz” diye onun için bağırıldı. Hiçbir sloganda dokunulmamış en büyük yaraya şefkatle ilk pansuman, onun için yapıldı: “Faşizme inat, kardeşimsin Hrant”, çok geç kalmıştı, ama çok şey demekti.

Hrant dediğinizde, yüzünde saygı ifadesi beliren, Hrant’ı hiç tanımamış bilmemiş onca insan var. Her yıl onlarla birlikte anıyoruz arkadaşımızı. Bu kadar hoyrat, kıymet bilmez, farklı olanı sevmez bir toplumda, az şey değil.

Ama ne yapsam, şakalaşarak, tartışarak, itişip kakışarak beraber ömür geçirmek yerine, anma toplantıları düzenliyor oluşumuzu içime sindiremiyorum. Hâlâ olmuyor. Bu yüzden 19 Ocak’ları, bir cinayetin kınandığı, adalet peşinde koşmaktan vazgeçmeyeceğimizin ilan edildiği özel siyasi protesto gösterileri olarak yaşayamıyorum. Giderilemeyeceğini bildiğin halde özlem duyuyorsun, kabaran öfkeni yatıştırmakta zorlanıyorsun, gününe bunlar hükmediyor, akşamına, inat gelip yerini alıyor.

 

Bu yazı agos.com.tr/ den alınmıştır

10-Ümit-Kıvanç

 

 

Ümit Kıvanç

Aydınların Sorumluluğu – Noam Chomsky

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır. *Derleyen ve Türkçe’ye çeviren: Ömer Madra

Noam Chomsky’nin, bundan neredeyse 50 yıl önce, Şubat 1967’de The New York Review of Books‘ta yayımlanan “Aydınların Sorumluluğu” başlıklı uzun makalesinden bir derleme:*

Chomsky, Sidney'in çeperinde bulunnan, çoğu yerli kökenli olan gençlerin devam ettiği bir okulda (Cabramatta High School) öğrencilerle beraber beyaz güvercinleri uçururken. (AAP/ Tracy Nearmy / 2011)
Chomsky, Sidney’in çeperinde bulunnan, çoğu yerli kökenli olan gençlerin devam ettiği bir okulda (Cabramatta High School) öğrencilerle beraber beyaz güvercinleri uçururken. (AAP/ Tracy Nearmy / 2011)

Aydınlar hükümetlerin yalanlarını teşhir etme, hükümetlerin eylemlerini bunların nedenlerine, amaçlarına ve genellikle gizli niyetlerine göre tahlil etme durumundadırlar. En azından Batı dünyasında siyasal özgürlüklerden, bilgiye erişim özgürlüğünden ve ifade özgürlüğünden dolayı bu güce sahiptirler. Batı demokrasisi, günümüz tarihinde olup bitenler bize sunulurken onları gözlerden gizlemek için kullanılan çarpıtma ve aldatmacaların, ideoloji ve sınıf çıkarlarının örtüsünün altında yatan gerçekleri araştırmaya yetecek serbest zamanı ve eğitimi ayrıcalıklı bir azınlığa sağlar. Dolayısıyla, sahip oldukları benzersiz  ayrıcalıklar gözönüne alındığında aydınların sorumluluğu … “halkın sorumluluğu” diye adlandırılandan çok daha derindir.

***

Gerçekleri dile getirmek ve yalanları teşhir etmek, aydınların sorumluluğudur. Bu, en azından,  üzerinde daha fazla durulmadan geçip gidilecek kadar açık ve herkesin bildiği bir gerçek gibi görünüyor. Ama, acaba öyle mi?…

Aydın denen bu nahoş tipler genellikle psikologlar, matematikçiler, kimyacılar ya da felsefeciler arasından çıkıyor… [Washington’daki] yönetimle yakın bağları olanlar arasından değil… (Tıpkı Sovyetler Birliği’nde de görüldüğü üzere, en çok sesi çıkan muhaliflerin genellikle fizikçiler, edebiyatçı aydınlar ve iktidar konumundan uzak olan kişiler arasından çıkması gibi.)

***

Uzman olmayan sokaktaki insanın kavrayamayacağı hiçbir teorik yapı ya da bilgi bütünü yoktur ki, iktidarın siyasetini eleştiriden muaf tutmayı haklı kılsın. Dünya meselelerine “uzmanlık bilgisi” açısından bakılması ne kadar uygunsa, bu siyasi uygulamaların niteliği ve hizmet ettiği  amaçların sorgulanması herkes için elbette uygun, hatta namuslu bir insan için elzemdir. Bu gerçeklikler fazlasıyla ortada: daha ayrıntılı bir tartışmayı gerektirmiyor.

***

Gerçek olguları, bilmek isteyen herkes biliyor zaten. Ülke basını, dış basın, her yalanı ortaya çıktığı anda yalanlayacak belgeleri ortaya koyuyor. Ama hükümetin propaganda mekanizmasının gücü öylesine büyük ki, vatandaşların, bu konuda araştırma projeleri yürütmeyi göze almadıkça, hükümetin açıklamalarına gerçek verilerle karşı durması zor…

***

Eğer aydının sorumluluğu gerçeklerin üzerinde durmak ve bunda israr etmekse, olguları tarihi pespektifleri içinde görmek de onun görevidir.

***

Son olarak, Dwight Macdonald’a ve aydınların sorumluluğuna dönersem: Macdonald, bir Nazi ölüm kampı mutemedinin hikâyesini anlatıyor. Rusların onu asacaklarını öğrendiğinde ölüm kampı mutemedi gözyaşlarına boğulmuş: “Neden yapsınlar ki bunu?” demiş, “Ben ne yaptım ki?” Macdonald şöyle bağlıyor: “Otorite kendi kişisel ahlak kodlarıyla dayanılmaz derecede çeliştiğinde otoriteye direnmeye razı gelenler, ve ancak onlar, ölüm kampı mutemedini suçlayabilirler.” Dolayısıyla “Ben ne yaptım ki?” sorusunu, Vietnam’da her gün yeni katliam haberlerini okuduğumuzda – bir sonraki seferde özgürlükleri savunmakta gerekçe olarak kullanılacak aldatmaca ve yalanları yaratırken, veya bunları dile getirirken ya da hoş görürken. – bizim de kendimize sormamızda yarar var.

***

Makalenin tamamını İngilizce olarak okumak için: Noam Chomsky, “The Responsibility of Intellectuals,” The New York Review of Books, February 23, 1967

* Derleyen ve Türkçe’ye çeviren: Ömer Madra

 

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

 

noam chomsky

 

Noam Chomsky

 

 

Oxfam açıkladı: En zengin yüzde 1’in serveti geride kalan yüzde 99’a eşit

İngiliz yardım kuruluşu Oxfam’ın raporuna göre dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesiminin serveti, geri kalan yüzde 99’luk kesimin servetinin toplamına eşit.

15

Credit Suisse’in Ekim ayındaki verilerine dayandırılan rapor, bu hafta düzenlenecek Davos Dünya Ekonomik Forumu öncesi dünya liderlerine eşitsizlik konusunda harekete geçme uyarısında bulunuyor. Oxfam’ın verilerine göre dünyanın en zengin 62 milyarderin serveti de dünya nüfusunun en yoksul yüzde 50’lik kesiminin servetine denk geliyor.

Dünyanın en yoksul yüzde 50’lik kesimin varlıkları, 2010 ila 2015 yılları arasında nüfusun 400 milyon artmasına rağmen yüzde 41 oranında düştü.

Aynı zaman diliminde dünyanın en zengin 62 kişisinin varlıkları da 500 milyar dolardan 1.76 trilyon dolara çıktı.

14

Kuruluşun raporunda, 2010 yılında dünyanın en zengin 388 kişisinin varlıklarının en yoksul yüzde 50’ye denk geldiği belirtilirken bu oranın 2014 yılında 80’e düştüğü, 2015 yılında da düşmeye devam ettiği belirtiliyor.

Rapor, lobi faaliyeti yürütenleri ve vergi olmayan ya da vergilerin düşük olduğu ‘vergi cennetlerini’ de eleştiriyor.

Oxfam geçen yıl bu zamanlarda yayımladığı raporda, en zengin yüzde 1’lik kesimin geri kalanların toplam varlığından daha fazla olacağı ön görüsünde bulunmuştu.

 

(BBC Türkçe)

Tribünlerden akademisyenlere tam destek, “Barış isteme suçuna ortağız”

Çatışmaların sürdüğü ilçelerde operasyonların son bulmasını talep ettiği için hedef haline gelen ‘Barış İçin Akademisyenler’e son destek taraftar gruplarından geldi.

‘Hiç kimsenin ölmemesini istemek suç değildir’

12

Aralarında Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş taraftarlarının da bulunduğu 27 grup, ‘Ayşe öğretmen’in canlı yayındaki barış talebi ve ‘Barış İçin Akademisyenler’in ‘Bu suça ortak olmayacağız’ bildirisine destek çıktı.

‘Barış isteme suçunu’ gururla üstlendiklerini duyuran taraftar grupları, operasyonların sürdüğü ilçelerdeki sokağa çıkma yasaklarının son bularak müzakere masasına dönülmesini istedi.

27 taraftar grubunun ortak açıklaması şöyle:

“Biz tribüncüyüz. Dışarıdan bakınca bir garip topun peşindedir aklımız. Ama ne iki renkli formayı ne de topu hayatın önüne koyarız. Birbirimizle tepişiriz; ama biliriz ki bu toprakların da bu oyunun da tadı bir arada yaşamada. Bu tadın ancak barış olursa alınabileceğini de biliriz.

Topçunun tekmeye kafa uzatanını severiz; ama çocuklar merminin önünde uzandığında biz de uzanırız. Ekmek bulmaya giden insanlar vurulduğunda, boğazımıza düğümlenir lokmalarımız. Anneler çocuklarına kurdukları sofrada can verdiklerinde, bize de zehir zıkkım olur yediğimiz, içtiğimiz. Evlerinde oyun oynayan çocukları öldüren bombalar, bizim de yüreğimizi parçalar.

Herkesin ‘bölünmesin’ dediği memleket, barış isteyenler ve onlara vatan haini diyenler olarak çoktan bölündü. Toprağa düşen çocukların hangi halktan olduğuna bakarak tepki verenlerle, hepsi için aynı şekilde üzülenler olarak bölündü.

Hatırlıyoruz, Cumhurbaşkanı doksanlı yıllardaki faili meçhullere lanet okuyordu. Halefi ‘beyaz torosları’ işaret etti. Hatırlıyoruz, ‘eski güvenlikçi bakış açısıyla hesaplaştık’ diyorlardı. Şimdi tankla, topla sivil halkın yaşadığı mahalleri dövüyorlar. Tek gerçeği bu kirli savaşın içinde doğmak olan insanlara zulmediyorlar tıpkı Cizre ve Çınar’da olduğu gibi.

Ayşe öğretmen dün, ‘çocuklar ölmesin’ dedi. Tekrar ediyoruz. Akademisyenler dün, ‘bu suça ortak olmayacağız’ dedi. Tekrar ediyoruz. Kim olursa olsun artık hiç kimsenin ölmemesini istemek, bunu beyan etmek suç değildir. Aksine memleketin bir kısmını savaş alanına çevirmek, ölen insanlarımızı sayılarla ifade etmek suçtur. Bu suçu işleyenler, çocukların öldürülmesini sözde vatan kurtarma operasyonlarının zaruri teferruatı olarak görenler mutlaka bir gün hesap verecek.

Bizler, aşağıda imzası olan, ülkemizin sorunlarına duyarlı taraftar grupları olarak, bir an önce bu gidişatın durdurulmasını, halk için işkenceye dönüşen hukuksuz sokağa çıkma yasaklarına derhal son verilmesini, barış masasının tekrardan kurulmasını talep ediyoruz. Barış için ses çıkaran akademisyenlerin yanlız olmadığını, onların‘insanlığın en büyük utancı olan savaş suçuna ortak olmayacağız’çığlığını sahiplendiğimizi ve ‘barış isteme suçunu’ gururla üsteleneceğimizi duyuruyoruz.”

Bildiride imzası olanlar

Adana Demirspor – Ankara Ekspresi

Adana Demirspor – Dev ADS

Adana Demirspor – Sosyalist Adanademirsporlular

Adanaspor – Kaplanpenche

Adanaspor – Özgür Kadın Kaplanpenche

Amedspor – Barikat

Amedspor – Mor Barikat

Beşiktaş – Beleştepe

Cizrespor – Ejderler

Diyarbekirspor – Azrailler

Dersimspor – İstanbul Dersimsporlular

Eskişehirspor – Sosyalist Eskişehirsporlular

Fenerbahçe – Sol Açık

Fenerbahçe – Taşra

Fenerbahçe – Vamos Bien

Galatasaray – KızılAslan

Galatasaray – Tekyumruk

Galatasaray – Tekyumruk Kadınlar

Gaziantepspor – Sosyalist Şahinler

Gençlerbirliği – Alkaralar

Gençlerbirliği – Dikmen Tayfa

Gençlerbirliği – Haydi Gençler

Gençlerbirliği – KaraKızıl

Göztepe – Viva Göztepe

Kartalspor – Yakacık Kartalları

Nurtepespor – Dev Nurtepeliler

Trabzonspor – Devrimci Trabzonsporlular”

 

(Diken)

Akademisyenler hain ve alçak mı? – Arif Ali Cangı

Yeni yıla ülkenin bir yanında sokağa çıkma yasakları, silahlı çatışmalarla girdik. Geçtiğimiz yıl içinde Kürt meselesinin çözümü yolunda kurulan müzakere masasının devrilmesi, sözün yerini silahın alması üzerine yılbaşı dileklerimizin başına barışı getirmiştik. Dilekte bulunmanın yetmeyeceğini daha önce yazmıştım, silahlar ölüm kusuyor, her birisi bu ülkenin yurttaşı, her birisi bir can olan; çocuk, kadın, erkek, genç, yaşlı siviller ile askerler, polisler, örgüt üyesi gençler ölmeye devam ediyor. Ölenler arkalarında büyük acılar, öfke ve düşmanlıklar bırakıyor, ciddi bir toplumsal kopuş yaşanıyor, iç savaş tehlikesi var.

Bir yandan silahlar patlıyor, diğer yandan farkı düşünceleri ifade eden sözler silah muamelesi görüyor. Geçtiğimiz hafta yayınlanan ‘Barış İçin Akademisyenler’ inisiyatifinin bildirisi de silah muamelesi gördü, 10 Ocak’ta yayınlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı 1128 akademisyenin imzaladığı bildirinin imzacıları bir anda hain, alçak ilan edildi. İmzacılara yönelik ilk suçlama Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapıldı, ‘aydın müsveddeleri’ ile söze başlayan Cumhurbaşkanı, ‘hainler’, ‘alçaklar’, ‘gitsinler hendek kazsınlar veya dağa çıksınlar’ tehlikeli sözlerlerle devam ediyor, YÖK’ü, savcıları, mahkemeleri göreve çağırıyor. İmzacılara yönelik hakaretler, suçlamalar, sözlü saldırılar linç kampanyasına dönüştü, imzacılar fiili saldırı tehlikesi altındalar. Üniversiteler imzacı avına çıktı, vakıf üniversiteleri iş akitlerini feshetmeye, devlet üniversiteleri disiplin soruşturmalarına başladı, kimi yerlerde imzacı akademisyenler terörle mücadele polislerce sabahın erken saatinde evlerinden alınıp savcının önüne çıkarıldılar, kimileri tutuklama istemli hakime sevk edildiler, şu ana kadar tutuklama kararı çıkmasa da yurtdışı yasağı ile akademik çalışmaları sınırlandırıldı. Bununla da kalmadı, kin ve öfke kusmak için fırsat kollayanlar devreye girdi, imzacıların üniversitelerdeki odalarının kapıları işaretlendi, gazetelerde, internet sitelerinde imzacıları fotoğraflarıyla tehdit içeren ve hedef gösteren, suçlayan yayınlar başladı. Bildirinin tamamını okumadığını açıkça yazan kimi köşe yazarları, imzacıların niyetlerini okuyarak, hakaret içeren sözlerle yorum ve değerlendirme yaptıklarını sandılar.

Bildiri neyi anlatıyor?

Bir metnin hakkıyla değerlendirilmesi ve doğru yorumlanması için metnin bütününe bakmak lazım, cımbızla cümle çıkararak değerlendirme yapılmaz, hazırlayanların, imzacıların niyetleri okunarak hiç yapılmaz.

Ben bildiriyi bir çok kez okudum, özetle; Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de ve daha pek çok yerde devam eden sokağa çıkma yasakları eleştiriliyor, yasakların uygulandığı yerlerdeki anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin ağır biçimde ihlal edildiği tespiti yapılıyor, uygulanan politikalardan vazgeçilmesi, sokağa çıkma yasaklarının kaldırması, yaşanan ihlallerin sorumlularının tespit edilerek cezalandırılmaları, mağdur edilen yurttaşların zararlarının giderilmesi, ulusal ve uluslararası bağımsız gözlemcilerin bölgeye girişlerine ve inceleme yapmalarına izin verilmesi isteniyor. Ayrıca siyasi iktidarın muhalefeti bastırmaya yönelik uygulama ve yaptırımlarına karşı çıkıldığı vurgulanıyor, Kürt meselesinin çözümü için diyalog ve müzakere koşullarının hazırlanması, müzakere görüşmelerinde gözlemci olarak yer alma talebi dile getiriliyor. Sonuç olarak, insan hakları ihallerinin suç olduğu nitelemesi yapılmış, sessiz kalmanın suça ortak olmak olduğu, bu suça ortak olmayacakları, siyasi partiler, meclis ve uluslararası kamuoyu nezdinde temasların sürdürüleceği sözü verilmiş.

Bildiriye yoğun tepkilerin nedenini anlamaya çalışıyorum, metninde hak ihlallerine yol açan eylemler tanımlanırken kıyım, katliam, sürgün gibi sert sözcükler tercih edilmiş. Sanırım bu sözcüklerden çıkılarak tepki gösteriliyor. Eleştiri anlamında dile getirilen ‘neden PKK’nin silahlı eylemlerine karşı çıkılmadığı’. Hakaret ve suçlamalar içinde bildirinin içeriği tartışılamadı, imzacıların ‘bizim muhatabımız vergi verdiğimiz, yurttaşlık bağı ile bağlı olduğumuz Devlettir, eleştirilerimizi ve taleplerimizi de ona yönelttik’ sözleri duyulmadı.

Katılırsınız ya da katılmazsınız, bildiride yaşanan gerçekliğin bir kısmı tespit ediliyor ve imzacıların kendi çözüm önerilerine göre bir takım talepler sıralanıyor. Bu konulardaki tespit, görüş ve önerilerimi 28 Aralık ve 4 Ocak tarihli yazılarımda yazmıştım, tekrar etmeyeceğim.
Şimdi söyleyebileceğim; durun bir hele, bildiriyi bir daha okuyun, imzacıların niyetlerini öğrenmek istiyorsanız, tanışın, konuşun, sorun, tartışın, aynı şeyi düşünmeyebilirsiniz ama suçlamadan, hakaret etmeden anlamaya çalışın.

İmzacı olan bir tarih profesörü bakın ne diyor; “Ben, bu metni vicdani bir çığlık olarak okudum ve imzaladım. Ülkenin doğusunda yüzlerce çocuk, genç, kadın, polis, asker ölüyor. Gözümüzün önünde cereyan eden bu ölümleri durduramamanın, durdurabilecek hiçbir araca sahip olamamanın ıstırabı ve isyanı içindeyim. Bu ölümlerin durması ve çözüm sürecinin tekrar başlaması için elimdeki tek araç, sözüm ve imzamdı. Onları kullandım”

İmzacıların özellikle İzmir’den imza atan akademisyenlerin çoğunu tanıyorum, hepsi bilimsellikten ödün vermeyen, ülkede, dünyada barış içinde eşit, özgür, adil demokratik bir toplum kurmak için çabalayan, bugün ve gelecek için sorumluluk taşıyan bilim insanlar, hakaret edilecek değil, teşekkür edilecek kişiler, o hakaret sözlerinin hiç birisini hak etmiyorlar, zaten kötü sözler onlara bulaşmaz, ne demişler; kötü söz sahibine aittir.

Öz olarak; söz konusu olan bir sayfalık bir metin, oradaki tespit ve derlendirmeleri benimsemiyorsanız siz de kendi bildirinizi yazın, yayınlayın, sizinle aynı şeyi düşünmüyorlar, olayları sizin gibi değerlendirmiyorlar diye ‘Barış İçin Akademisyenler’i linç etmeye kalkmayın.
Olayı ifade özgürlüğü kapsamında ele almaya ne dersiniz; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarında belirtildiği gibi “ifade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temelini ve her bireyin kendini geliştirmesi ve tatmin olması için en önemli şartlardan birini oluşturur. Bu özgürlük sadece zararsız olan düşünceler için değil, aynı zamanda rahatsızlık verici, zararlı düşünceler için de geçerlidir. Bütün bunlar demokratik bir toplumun özellikleri olan çoğulculuk ve hoşgörünün gerekleridir”.
AİHM’nin 1959-2014 yılları arasında verdiği kararlarda ifade özgürlüğü ihlalinde Türkiye’nin açık arayla birinci olduğunu biliyor musunuz? Asıl bunu dert etmemiz, kötü sicilimizi düzeltmemiz gerekirken biz neyle uğraşıyoruz?

42.Arif-Ali-CangıArif Ali Cangı – haberexpress.com.tr