Ana Sayfa Blog Sayfa 3513

Karşılıklı hesap hataları çatışmayı tırmandırıyor – Ruşen Çakır

28 Şubat 2015 günü İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda hükümet ve HDP temsilcileri, Kürt sorununda yepyeni bir dönemin startını verdiler. Böylece, Abdullah Öcalan’ın merkeze alındığı Çözüm Süreci’nde “diyalog”tan “müzakere” aşamasına geçilmiş oluyordu. Baş müzakerecilerden birinin Öcalan olacağı kesindi, ancak muhatabının kim olacağı kesinleşmeden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan duruma müdahale etti, Dolmabahçe’de verilen fotoğrafı asla kabul edemeyeceğini beyan edip sürecin buzdolabına kaldırıldığını resmen ilan etti.

O günden bu yana her şey kötü gidiyor. Öncelikle çatışmasızlık sona erdi. 20 Temmuz 2015 günü yaşanan Suruç katliamı ve hemen ardından Şanlıurfa Ceylanpınar’da iki polis memurunun “misilleme” gerekçesiyle yataklarında katledilmelerinin ardından çatışmalar yaygınlaştı ve tırmandı.

“Ya bizdensin, ya onlardan!”

Şu sorular hâlâ cevaplanmayı bekliyor: Ne oldu da çatışmalar yeniden başladı? Çatışmasızlığın sona ermesinden kim sorumlu?

Açıkçası günümüz Türkiyesi’nde bu hayati sorular etrafında, tüm yönleriyle, özgürce tartışmalar yürütülebileceğini sanmıyorum. Zira bir yandan siyasi iktidar, “topyekun savaş” konseptine bağlı olarak dilini alabildiğine sertleştirdi ve her türlü eleştirel yaklaşımı “terörizmle mücadele”nin dar çerçeveleri içerisine hapsedip kısırlaştırmaya çalışıyor. Öte yandan Kürt siyasi hareketi de aynı “ya bizdensin ya onlardan” perspektifiyle kendisine yönelik her türlü itiraz ve eleştiriyi şeytanileştirmeye çalışıyor.

(Devlet katında kotarılan ve medyanın ezici bir bölümü tarafından gönüllü olarak benimsenen üslubun benzerlerine daha önce de tanık olmuştuk. Aynı şekilde, bu yaklaşımla hiçbir şeyin çözülemediğini, tam tersine sorunun daha da derinleştiğini de hep birlikte yaşayıp görmüştük. Bugünlerin 1980’li, 90’lı yıllardan en büyük farklarından biri Kürt hareketinin de belli ölçülerde kamuoyu oluşturabilme gücüne sahip olabilmesi. Bu noktada sosyal medya imkanlarının altını özellikle çizmek gerekiyor.)

Derinleşen karşılıklı güvensizlik

Sorulara dönecek olursak: Yeniden çatışma ortamına girilmesinde içiçe geçmiş bir dizi neden olduğunu düşünüyorum. Bunların hepsini bir yazıya sığdırmaya çalışmak çok zor ve açıkçası pek de gerekli değil. Bunun yerine özel olarak önem atfettiğim üç hususu irdelemeye çalışacağım.

İlk olarak tarafların birbirlerine güvenmemeleri. Aslında bunda şaşılacak bir şey yok, zira 30 yılı aşkın bir zamana yayılmış tahrip gücü hayli yüksek bir savaşın taraflarının birbirlerine güvenmemesi anlaşılır bir şey. Son yaşadıklarımız, değişik adlarla gündeme getirilen çözüm süreçlerinin bu güvensizliği ortadan kaldırma noktasında başarılı olunamadığını gösteriyor.

Karşılıklı güvensizlik söz konusuysa, bunun ortadan kaldırılmasında her iki tarafın da sorumluluk üstlenmesi gerekir. Bununla birlikte şu noktaya dikkat çekmek istiyorum: Devlet, PKK’yı hep kökü kazınması gereken bir terör örgütü olarak görmüştü. PKK ise öteden beri stratejisini “devleti yenmek” değil de “devlet ile müzakere” etmek üzerine bina etmişti. Bu açıdan bakıldığında değişik adlarla devreye sokulan çözüm süreçlerini, devletin geri adım atması, PKK’nın da amacına bir ölçüde ulaşması olarak değerlendirebiliriz.

Bu durum kuşkusuz devleti yönetenlerin yükünü epey ağırlaştırıyordu. PKK’nın önünde bu noktada iki seçenek vardı: Ya devletin bu yükü taşımasına yardımcı olacak ya da elde etmiş oldukları psikolojik üstünlüğe güvenerek bu yükü daha da ağırlaştıracaklardı.

Yaşananlara dönüp bakıldığında, Öcalan’ın açıklamalarının birinci, Kandil’in attığı adımlarınsa ikinci şıkka daha yakın olduğu izlenimi doğuyor. Ancak bu izlenim pekala yanıltıcı olabilir. Örneğin devletin yükünü bariz bir şekilde azaltacağı kesin olan PKK’nın silahlı güçlerini Türkiye’den çekme kararını Öcalan aldı, uygulamaya geçtikten bir süre sonra Kandil geri çekilmeyi durdurdu. Ne var ki böylesine stratejik bir adımı PKK yöneticilerinin Öcalan’a rağmen atmış olabilecekleri bana pek inandırıcı gelmiyor.

Çözüm süreçleri boyunca her iki taraf da, dinlediğinizde haklı gelecek argümanlarla karşı tarafı, yükümlülüklerini yerine getirmemekle suçladı. Sık sık yaşanan bu şikayetler, “üçüncü göz” olarak tanımlanan kurumsallaşmalarla belki belli ölçülerde halledilebilirdi ama devlet buna yanaşmadı; “Akil İnsanlar Heyeti” gibi, işlevi daha çok sembolik olan yapılarla yetindi.

(Karşılıklı güvensizlik hususunda PKK’nın belli bir aşamadan itibaren kent merkezlerini silahlandırması çarpıcı bir örnektir. Son sürecin belli bir aşamasında bu tür söylentileri sık sık duymaya başlamış ve pek anlam verememiştim. Bunların doğru olduğu son yaşanan çatışmalarda net olarak ortaya çıktı.)

Rojava faktörü

Taraflar arasındaki güvensizliğin derinleşmesinde ve nihayet Çözüm Süreci’nin durmasında, Suriye’de yaşananların çok önemli bir faktör olduğu her geçen gün daha da belirginleşiyor.

AKP iktidarı başından itibaren Rojava adı verilen, Kürtlerin çoğunlukta olduğu Suriye’nin kuzey bölgelerinde PYD’nin inisiyatifi ele almasından rahatsız oldu. Bunu da PYD/YPG ile PKK arasında doğrudan bağ olduğu iddialarıyla temellendirdi. Bu iddia kesinlikle doğru. Ancak Türkiye’de barışı tesis etmek için görüştüğü PKK hareketinin Suriye’deki yansımasına karşı savaşçı bir üslup benimsemesinin hiç de isabetli olmadığı da ortada. Eğer siyasi iktidar, Öcalan ile görüşmeleri Türkiye ile sınırlı tutmaz, onun arzuladığı gibi Suriye, hatta Irak ve belki de İran Kürtlerinin durumunu da bir şekilde masaya getirmiş olsaydı işler bambaşka gelişebilirdi. Ama tam tersi oldu. Kobani örneği bu politikanın yanlışlığını kanıtlamada tek başına yeterlidir: IŞİD’inKobani’de yenilgiye uğratılması PKK’nın bölgesel bir aktör olmasını hızlandırdı; uluslararası kamuoyu nezdindeki “terörist” imajını büyük ölçüde sildi ve üstelik Türkiye’de daha fazla Kürdün HDP’ye yönelmelerine de vesile oldu.

Peki PKK çözüm sürecini garanti altına almak adına Rojava konusunda geri adım atabilir miydi? Bu noktada Galip Dalay’ın Medyascope.tv’de yayınlanan yazısındaki şu tespitinin doğru olduğu kanısındayım: “Eğer PKK, Türkiye’deki Çözüm Süreci’nde ilerleme kaydedilmesi ile Suriye’deki kazanımlarını sağlama alma seçenekleri arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsa, ikinci seçeneği tercih edecektir. PKK, Suriye’deki mevcut durumu bir daha tekrarlanmayacak tarihi bir fırsat olarak değerlendiriyor. Türkiye’deki Çözüm Süreci ile ilgiliyse, her zaman bir yeniden başlama imkanı olduğu düşüncesi hakim.”

Karşılıklı hesap hataları

Yeniden çatışma ortamına neden dönüldüğü konusunda, her şeyi Cumhurbaşkanı Erdoğan’la izah etme yaklaşımı epey rağbet görüyor. Buna göre Erdoğan, 7 Haziran 2015 genel seçimlerindeki sonucu tersine çevirebilmek için çatışmaları bilinçli bir şekilde tırmandırdı ve 1 Kasım 2015 tekrar seçimleriyle de hedefine ulaştı. Ama bu akıl yürütmenin ıskaladığı veya cevaplayamadığı çok hayati bir soru var: Ortadoğu gibi bir coğrafyada nerdeyse 40 yıl boyunca ayakta kalabilmiş PKK hareketinin lider kadrosu bu kadar “aleni” bir stratejiyi nasıl olur da boşa çıkaramaz?

Yaşananların çok daha karmaşık olduğunu düşünüyorum. Bana göre çatışmanın her iki tarafı da çok vahim hesap hataları yaptı, yapıyor. Ne var ki, an itibariyle her iki taraf da gelişmelerin, karşı tarafın yanlışlığını, kendisinin doğruluğunu gözler önüne serdiğini düşünüp yanlışında ısrar ediyor.

Geçen yıl 12 Mart’ta “Çözüm sürecinin asıl kazananı” başlıklı bir yazı yazmış ve bunun Kürt siyasi hareketi olduğunu ileri sürmüştüm.

O yazıda, “Eğer PKK Türkiye’de devletle çatışıyor olsaydı muhtemelen Suriye ve Irak’ta bugünkü kadar etkili olamaz; olsa bile uluslararası topluluğun ve medyanın bu derece olumlu anlamda ilgisini çekemez, desteğini alamazdı” demiştim ki hâlâ aynı görüşteyim.

Sanıyorum PKK hesaplarını bu durumdan geri dönüş olamayacağı, ne yaparsa yapsın “altın çağ”ını yaşamayı sürdüreceği üzerine yaptı. Ama HDP’nin oylarının kısa süre içinde düşmüş olmasını, bu partinin ve lideri Selahattin Demirtaş’ın eskisi kadar etkili olmamasını sadece AKP/Erdoğan iktidarının değil Kürt siyasi hareketinin, tabii ki başta PKK’nın yapıp ettikleriyle açıklamak gerekir.

Öte yandan siyasi iktidar da Kürt hareketinin günümüzdeki etkisini, nüfuzunu azaltmaya yönelik olarak devreye soktuğu baskı politikalarının orta ve uzun vadede tam tersi sonuçlara yol açacağını görmeyerek veya görüp de ihmal ederek çok vahim bir hesap hatası yapıyor.

Daha söylenecek çok şey var ancak şimdilik burada nokta koyalım ve yarın bu kritik durumdan nasıl çıkabileceğimizi tartışalım.

Ruşen Çakır – Medyascope.tvruşen çakır

[FotoÖykü] Kamyon – Sinem Demirdöven

Üç kardeş, babalarının tabutu önünde sağlam durmaya çalışıyordu. Etrafları akrabaları ve tanıdıklarıyla sanki bir koruma çemberine alınmıştı; gözlerinden tek yaş akmasın, yürekleri acımasın diye çırpınıyorlardı. Her birinin elleri tabutta, gözleri ise ayakta durmaya çalışan annelerindeydi. Üç kardeş tabut değil, babalarına edecekleri son vedanın ağırlığını taşıyordu sanki.

Üçü yan yana yıllar önceki gibi boy hizasına dizilmiş, ‘Gitme,’ diyorlardı içlerinden. Geçmişte döneceğine emin oldukları babaları bu kez dönmeyecekti belki ama eninde sonunda kavuşacaklardı yeniden. Neva babasının tabutunu seviyordu bir yandan, diğer yandansa sabah evden çıkarken cebine attığı oyuncağın düşündürdüklerine engel olamıyordu. Dalıp dalıp o günlere gidiyor, güzel günleri yâd ediyordu.

*  *  *

“Neva, kızım hadi gel baban gidiyor. Yolcu etmeyecek misin?” demişti annesi o gün. Neva da önceki seferlerden aklında kaldığı gibi banyodan bulduğu tasın içini silme suyla doldurmuş, döke saça babasını uğurlamaya gidiyordu. “Su dökelim ki, çabuk gelsin di mi anne?” demişti yanlarına varınca. Bu sözleriyle annesiyle babasını güldürmüştü ama yaptığıyla çok gurur duymuştu. Gülücüklerin ardından gelen ayrılık gözyaşlarını görmemişti bile. Nasıl görsündü? Aklı fikri henüz gitmemiş olan babasının döneceği gün neler yapacaklarındaydı. Sesini duyar duymaz koşar atlarım kucağına, diye hesaplar yapıyordu minicik kollarına ağır gelen su dolu tası taşırken. Nadir’le Nedim’den önce ben koşmalıyım, en çok beni tutmalı kucağında, diyordu. Her seferinde de öyle olmaz mıydı zaten? Hep ilk koşan o olur sonra da kolay kolay inmezdi babasının kucağından.

Vedalar edildikten sonra babası, cüssesine göre oldukça küçük bavulunu eline almış, yanında Nedim ve Nadir’le meydana doğru yola koyulmuştu. Şehre giden minibüslerden birine binecek ailesi için para kazanacaktı yine. Bu ayrılıkları çekilir yapan sadece buydu zaten. Neva, annesinden önce davranıp artık tutmakta oldukça zorlandığı tası boca ediverdi babasının arkasından, bir de kimsenin görmesini istemediği bir tanecik göz damlasını. Dikkatleri başka yere çekmek için de suyun bir kısmını terliğin içindeki minnacık ayaklarına döküvermişti. “Ay tüh, bak yine ayaklarımı ıslattım anne!” diye de onun da çok üzülmesini engellemek istemişti. Annesi, babasına son bir kez el sallayıp Neva’yı kucağına aldı ve ıslak çorapları çıkarıverdi minik ayaklarından. Çoraplar kurutma iplerine asılırken Neva yeni çoraplarıyla bahçede dolaşmaya başlamış, babalarını meydana kadar yolcu etmeye giden kardeşlerini beklemeye başlamıştı.

Kamyon - Sinem Demirdöven

Nedim nefes nefese girmişti kapıdan. “Neva,” diye bağırıyordu, “bak, bak ne bulduk sokakta. Babamın kullandığı şeylerden. Bak işte, artık biz de babam gibi süreriz bunları. Birimiz yükleri doldurur, birimiz sürer, birimiz de boşaltır.” Bu fikir Neva’nın öylesine hoşuna gitmişti ki, bununla oynarken sanki babalarıyla beraber olacaklarmış gibi hissetti. Onun da aklına bir fikir geldi. İçeri koştu aniden ve ellerinde renkli birkaç parça şeyle birlikte geliverdi. İkisini de karşısına alıp şöyle dedi, “Bu ben olayım.” Kırmızı olanı gösteriyordu bunları söylerken. Siyahı Nedim, mavisi de Nadir olacaktı. Her seferinde bunları yükleyeceklerdi kamyona ve tabii ki kırmızı olan ilk yüklenen olacaktı ve en son indirilen. Böylece babasıyla daha çok vakit geçirebileceğini düşünmüştü aklınca ve babaları yokken en sevdikleri oyun bu olmuştu yıllarca. O günden sonra babaları her seferinde giderken kaç gün arabayı sürmeleri gerektiğini, kaç tur atmaları gerektiğini anlatıyordu. Söylediği şekilde kamyonu sürerlerse hemen geri döneceğini söylüyordu.

*  *  *

Babalarının mezarının başındaydılar şimdi. Herkes uzaklaşmıştı, üç kardeş ve anneleri, eski günlerdeki gibi baş başa kalmışlardı babalarıyla. Dualarını okudular, anılardan bahsettiler. Sonra Neva evden çıkarken yanına aldığı, çocukluklarına dair en büyük hatıraları, yeşil kamyonla, üç kardeşi temsil eden kapakları taze toprağın üzerine bıraktı. “Babam yalnız hissetmesin.” Kardeşleri ve annesini rahatlatmak istercesine gözlerine baktı. “Biz yanına gidene kadar babam bu kamyonla zaman geçirir. Zamanın nasıl geçtiğini anlamayacak. Söz…”

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.

55-sinem-demirdöven

 

Öykü ve Fotoğraf: Sinem Demirdöven

[Manzum Serzenişler] Zehir

Sanat ve barışla kalın…

(c) valleysleepcenter.com

Zehir

Manzum bile kirlendi, Josephine…
Kelimeler arıtırdı ruhu,
onlar bile lekelendi…
Zehrine lanet okur da
avunurduk ya
eti çürüdü
küfürlerin…
Kokuşarak döküntülenen
benzetmelerin altında
kemiği göründü
gerçekliğin…

Redifleri bile küstürdüler, Josephine
İçimizde ahengi kalmadı
harflerin
sesliler sessiz
ünlüler soysuz
Dışımızda yoksun,
yoksun
yokum
yok ki…

Karalıyorum, Josephine
başka renk gelmiyor
aklıma
pembe butlarının hayali bile
sansürleniyor…

Azalıyorum, Josephine
çoğalan da pek yok
kanımca
kanım oyalanıyor
yaşamaya
Zaman akıyor
çepeçevre bir zayıf akımla
şarj oluyorum…
Doluyorum
çarçabuk boşalmak için
özür dilerim…
ama ben de
insan eseriyim…

Geziyorum, Josephine
verilen ödev o ki
derbeder olmam icap eder
Sırf uysun diye
loş
mayhoş
ve nahoşum
Uysun
Uyusun
Uyumlu olsun
diye

Beni bekleme bu akşam, Josephine
Başa döneceğim
ta en başa…
Bir iki kelime bulurum belki
hala ırzına geçilmemiş
Beceremezsem,
ki hayli mümkün,
yamacında yer bırak bir kıvrım…
uyaksızca
uyurum

20:44 29/1
2016
Üsküdar – İstanbul

Eko Harita’nın kurucularından Alper Can Kılıç ile konuştuk

Başlangıçta bir ekoblog olarak düşünülen ve geçtiğimiz günlerde sanal bir ekolojik ağ olarak hayata geçen Eko Harita’nın (ekoharita.com) kurucularından Alper Can Kılıç ile Eko Harita’yı, hazırlık aşamasını ve bundan sonra yapmak istediklerini konuştuk.

Yeşil Gazete – Hürriyet içerik işbirliği ile Hürriyet Gazetesi’nde yer alan haberimize göre Eko Harita.com açıldı. Sitenin kurulmasını sağlayan ekipten Alper Can Kılıç ile ekoloji camiasında heyecanla karşılanan bu yeni mecrayı konuştuk. 2 yıldır hem ÇEKÜL Vakfı’nda iletişim sorumlusu olarak görev yapan hem de Yeryüzü Derneği KadıköyTDT (Topluluk Destekli Tarım) gönüllü koordinatörleri arasında bulunan Alper Can Kılıç aynı zamanda Tarlataban ve Roma Bostanı’nın da gönüllü destekçileri arasında.

Merhaba Alper, seni tanıyarak başlayalım

Eko Harita'yı Alper Can Kılıç'a sorduk
Eko Harita’yı Alper Can Kılıç’a sorduk

Alper Can Kılıç: Selamlar, ben Alper Can Kılıç. Gebze Teknoloji Üniversitesinde Strateji Bilimi yüksek lisans öğrencisiyim. EkoHarita’nın kurucularından biriyim. Biriyim diyorum, çünkü bu tanıştığım bir çok kişinin ortak hayaliydi ve bu hayali birlikte var ettik. 29 yaşındayım. Üniversite yıllarımdan bu yana -ki bu yaklaşık 8-9 yıla tekabül ediyor- ekoloji üzerine yoğunlaştım. Bu yıllar içerisinde gönüllü olarak pek çok projeye destek verdim, topluluklara katıldım/ziyaret ettim ve birlikte yürüdüğümüz dostlarla bir topluluk olma yolunda elimden geldiğince mücadele ettim, öğrendim, iyileştirdim. Ne olduğum, ne olacağım zamanla değişiyor, değişsin… Bir öğretmen, bir öğrenci, hayatın akışına göre bir derviş veya bir stratejist. Sebepler, sonuçlar, sorunlar ve çözümlerin akışında, kendimizce doğru yolda ilerlemeye çalışıyoruz.

– Sitenin hayata geçme sürecini de kısaca aktarabilir misin?

4

Alper Can Kılıç: EkoHarita’yı başlangıçta bir eko-blog ve noktaların yer aldığı bir harita olarak düşünmüştüm. Aslında bu hikayenin temeli 2010 yılında Bayramiç Yeniköy’de gerçekleşen ilk Türkiye Permakültür Buluşmasına dayanıyor. Daha sonra gönüllüsü olduğum Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü – Marmariç’te de uluslararası olarak ikincisi düzenlendi.

Bu buluşmaların konularından biri de bu ağ idi diyebiliriz. Permakulturplatformu.org‘un kurucusu Hira Doğrul ile de bu konuyu uzun uzadıya konuşmuştuk. Daha sonra eko-blog fikri gelişerek ve evrimleşerek bir sanal ekolojik ağ halini adı. Arkadaşlarım Yağmur Kutlar, Sedef Güneş, Bilge Özün ve Müge Alaboz‘un da destekleriyle proje şekillenerek gelişti.

Teknik alanda 1 yıl süren kişisel çabalarım doğrultusunda ve dostlarımın harita/kitap/film alanlarındaki desteğiyle 2016 Ocak ayında haritayı açtık. Fakat sistem hala gelişiyor ve hataları barındırıyor. “Beta” yı bu sebeple bir test sürüşü gibi düşünebilirsiniz. Prototip veya proje geliştirme sürecinde kullanılan bir tabir. Geri dönüşlerle hatalar giderilecek, yenilikler olacak.

EkoHarita herhangi bir kuruma veya kişiye ait değildir. Kolektif bir bilincin üremesi, ekoloji algısının gelişmesi, yaşaması ve birbiriyle topluluk haline gelebilen insanların var olması için kurgulanmış bir projedir. EkoHarita yaptığım ilk gönüllü proje değildi. Öncesinde Kızıltepe Permakültür, Dodo Seramik Atölyesi, Gezen Tohumlar gibi başka projelere de web alanında destek vermiştim.

– Eko Harita hangi ihtiyaçlardan doğdu? 

Alper Can Kılıç: Yaklaşık 9 yıldır ekoloji temelli konuları öğrenmek, öğrendiklerimi, bildiklerimi aktarmak ve bunları hayatıma katmak üzerine kurulu bir bilinçle yaşıyorum.

Teknolojinin gerçeklik ve hayal arasındaki ince sınırlarda gezdiği, paylaşılan ve öğretilen her şeyin sanki bir kara deliğin içerisine atılmış gibi yok oluverdiği bir dönemdeyiz. Her şey bir yenisiyle çabucak yer değiştiriyor. Aktarılması gerekenler yok olup kayboluyor. İnsanlar da öyle. Ve sistemin arzu ettiği şey de bu.

Her şey kalıcılaşmalı mı? Tabi ki ona da hayır. Fakat yine de aktarılması gereken tecrübeler, bilgiler ve bilinçler var. Bu süreçte birbirine değmesi gereken hayatlar/insanlar/zihinler bu fırsatı yakalayamadan çoğu zaman habersizce birbirinden uzaklaşıveriyor. Ta ki bir sonraki tesadüfe kadar. Bu tesadüfleri arttırmak, topluluk olma ve paylaşma bilincini yaşamak için, başta çok basit düşünülen bir harita pinleme mantığından yola çıkarak, kendi teknik imkanlarımız doğrultusunda EkoHarita’ya vardık. Amatör bir girişimiz ve hiç bir şekilde bir kar kaygımız yok.

Geri dönüşlerle ve gönüllü desteklerle EkoHarita’yı hep birlikte geliştirmeyi, birbirimizle tanış olduğumuz bir yapıya varmayı, sanaldan gerçeğe, gerçekten sanala uzanan bir döngüsel topluluk olmayı hayal ediyoruz. Bu ekoloji hareketi pek çok arkadaşın hayaliydi. Tek bir kişinin veya zümrenin hayali değil, olamaz da. Biz bunun başlangıcını yaptık. Ortak hayallerden doğan bir kolektif bilince varmak niyetindeyiz. Tek arzumuz; öğrenmek, paylaşmak, tanışmak ve birlik olmak.

– Sitenin bölümlerini de tanıtabilir misin? Ekoloji alanında ne gibi faydalar sağlayacak sana göre Eko Harita?

26

Alper Can Kılıç: Ekoharita mütevazi ve bağımsız bir sosyal ağ, bir veri tabanı. Ekoharita ağına kayıt olarak, zaman tünelinde paylaşımlar yapabilir, belli konulara dair tartışma grupları kurabilir, bildiklerini paylaşabilir, haritaya bir nokta veya etkinliği ekleyerek başkalarının bundan haberdar olmasını sağlayabilir ya da bilmediklerinizi öğrenebilirsiniz. Yeni arkadaşlar edinebilir, arkadaşlarınızla özgürce iletişim kurabilirsiniz.

Bunun dışında “Gazete“ özelliğiyle EkoHarita’da yer alan noktaların web sayfalarında yer alan haberleri, tek bir noktadan güncel olarak takip edebilirsiniz. Çok yakında her bir bölümle alakalı kullanım/tanıtım/etkileşim videoları yayınlamayı düşünüyoruz. Bu sayede herkes daha rahat katkıda bulunup, projeye dahil olabilecek.

Eko Harita belli sitelerden haber çekiyor anladığım kadarı ile. Gözüme ilk bakışta yeşil gazete, gaia dergi ve yeşilist çarptı. Bu anlamda kıstasınız nedir?

Alper Can Kılıç: Kıstasımız şu an yaratılan kurgu doğrultusunda, deneyimler, algılar ve buna dayanan seçicilikle bağıntılı olarak doğaya dair, ekoloji felsefesini benimseyen ve bunun için çaba gösteren her türlü oluşumu desteklemek, yaymak, paylaşmak üzerine kurulu. Tabii burada kişisel tercihler olmadan ilerlemek mümkün olmuyor. Her şeyde olduğu gibi ve bu çoğumuzca güzel kabul edilen sürecin başlamasına da neden olabildiği gibi.

– Eko Harita bundan sonraki süreçte nasıl ilerleyecek? Kafanızda bu mecra ile ilgili, ilerisi için ne gibi planlar var?

28

Alper Can Kılıç: 1 yıldır üzerinde çalışılan bu projeyi bir heyecanla “artık paylaşalım, kaynaşalım, çoşalım!” dediğimiz için hızlıca ve tam optimize edemeden “beta” süreciyle yayınladık. Geri dönüşler oluyor, öneriler, istekler oluyor… Hepsi tek tek etkileşime geçilecek, tanış olunacak, yeniden üretimin yolunu açacak ve bu algıyı geliştirecek şeyler. Çok heyecanlıyız.

Bu heyecanı paylaşmak çok güzel, çok da önemli. İlerleyen süreçte sitenin kullanımını pratikleştirmek ve gönüllü destek konusunu netleştirmek üzerine çalışmalar yapacağız. Zamanla EkoHarita’nın yaşayan, yaşamı olduğu gibi içinde barındıran, ilişkileri güçlendiren, bilinirliği arttıran bir yapı kazanması önemli, ve güzel de olacaktır.

EkoHarita’yı herkesin kullanabileceği ve erişebileceği, benimseyebileceği bir sistem, bir bilgi yuvası ve sevgi yumağı haline getirmek öncelikli niyetimiz.

Sana ve Eko Harita ekibine kolay gelsin. Çok teşekkür ederiz bize zaman ayırdığın için.

Alper Can Kılıç: Asıl biz teşekkür ederiz. Siteyi geliştirmek için herkesi Eko Hariya’ya katkı sunmaya bekliyoruz.

 

Bu haber Yeşil Gazete – Hürriyet içerik işbirliği sonucu ilk olarak Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

 

Röportaj: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete, Hürriyet)

Kara Kabare’de kitap, şan dersi ya da saksı çiçeği bilet yerine geçiyor

Kara Kabare ekibi, Kamamber adlı oyunda içinde bulundukları dünyada var olmaya çalışan dört kadının hikayesini anlatırken, cinsellik, cinsel şiddet, ruhsallık ve özgürlük gibi konulara karanlık bir mizahla değiniyor. Kara Kabare, armağan ekonomisiyle “başka bir tiyatro mümkün” diyor.

34

Kara Kabare Tiyatro Topluluğu, Kamamber adlı oyunlarını yeni sezonda, Türkiye’de ilk kez uygulanan bir bilet sistemiyle seyirciyle buluşturacak. Kamamber’i izlemek isteyenler, armağan ekonomisi yöntemiyle [email protected] adresinde yayınlanacak ihtiyaç listesinden dilediklerini seçerek oyuna rezervasyon yapabilecekler. Böylece paraya alternatif olarak bir kilo hurma, altı çizilerek okunmuş bir sosyoloji kitabı, bir saat şan dersi ya da başka bir oyuna bilet armağan ederek oyunu izlemek mümkün olacak. Erotik, politik, müzikli bir kara mizah örneği olan Kamamber, Şubat ayından itibaren her Salı 20.30’da, Maya Sahnesi – Beyoğlu’nda seyirciyle buluşacak.

Kara Kabare ekibi, Kamamber adlı oyunda içinde bulundukları dünyada var olmaya çalışan dört kadının hikayesini anlatırken, cinsellik, cinsel şiddet, ruhsallık ve özgürlük gibi konulara karanlık bir mizahla değiniyor. Metin ve hareket düzeninden ses tasarımına kadar sadece kadınlar tarafından üretilmiş olan oyun, dört kadının “bu sabah” ne yaptıklarını anlatmasıyla kişisel olandan evrensel olana doğru bir araştırma alanı sunuyor. Şirvan Akan’ın yazıp yönettiği, Burcu Halaçoğlu, Defne Koldaş, Nilay Erdönmez ve Selin Zafertepe’nin rol aldığı oyunun besteleri Gözde Berberoğlu Özen’e ait.

Bu tiyatroda biletler “gerçek ihtiyaçlar”ı karşılayarak alınıyor

36

Sahne üzerinde başka bir dünyanın nasıl mümkün olabileceğini araştırırken, oyunlarını seyirciyle buluşturma yollarını da hayalleriyle hizalamak isteyen Kara Kabare ekibi, gerçek ihtiyaçlar listesi fikrine, armağan çemberleri, bolo bolo, kutsal ekonomi ve anadolu kültürü gibi kavramlardan ilham alarak ulaşmış. Seyirci, ekibin her oyun için kendi kalplerine dönerek hazırladıkları ihtiyaç listesinden diledikleri maddeyi karşılamayı seçerek oyunu izleyebilecek. Paradan ziyade parayla alınacak şeye ihtiyaç duyduklarını ifade eden ekibin gerçek ihtiyaç listesi her oyun için güncellenecek. Böylece bir kilo hurma, altı çizilerek okunmuş bir sosyoloji kitabı yada başka bir tiyatro oyununa bilet karşılığında tiyatro izlemek mümkün olacak. Yakınlık duydukları topluluklarla bir dayanışma yaratmak isteyen ekibin listelerine ekledikleri “kumbara” ile, başka topluluklara destek olmak da mümkün olacak. Kamamber, Şubat ayından itibaren her Salı 20:30’da, Maya Sahnesi – Beyoğlu’nda izlenebilir.

2012’de kurulan Kara Kabare Tiyatro Topluluğu kendi içinde hiyerarşi üretmeyen, yalnızca sahne üzerinde değil, oyunların seyirciyle buluşturulmasındaki ekonomi konusunda da yeni yöntemler deneyen bir topluluk.

Bilet almak için:
[email protected]

İhtiyaç Listesi için
http://karakabare.blogspot.com.tr/

 

(Tiyatro Online)

Dünya Çevre Performansı Endeksi, “Çevrecinin daniskası” olduğumuzu onayladı

Türkiye, Yale Üniversitesi Dünya Çevre Performansı Endeksi‘nde 2 yılda 33 basamak geri giderek genelde 99‘uncu, Doğa ve Yaban Hayatı Koruma kategorisinde ise 180 ülke içinde 177’nci oldu.

32

Doğan Haber Ajansı’ndan Mehmet Çınar’ın haberine göre bu yılki Davos zirvesinde yayınlanan raporda 10 üzerinden 0.1 puan alarak çevre hassasiyetinde 60 ülke arasında 59’uncu olan Türkiye’ye bir kötü haber de dünyanın en önemli üniversitelerinden Yale’den geldi. İki yılda bir yayımlanan Yale Üniversitesi Dünya Çevre Performansı Endeksi’nde (Environmental Performance Index – EPI) iki yılda 33 basamak geri giderek genelde 99’uncu olan Türkiye, Doğa ve Yaban Hayatı Koruma (Biodiversity and Habitat) kategorisinde ise 100 üzerinden 22.5 puan alarak 180 ülke içinde 177’nci oldu. Bu, EPI’nın 9 ana kategorisi arasında Türkiye’nin en kötüye gittiği kategori oldu. Bu kategoride Sao Tome Principe son sırada yer alırken, onun önünde sırasıyla Somali, Afganistan, Türkiye, Haiti, Libya, Lesotho, Barbados, Suriye ve Irak yer aldı.

En iyi 3 ülke Finlandiya, İzlanda ve İsveç

Yale Üniversitesi Dünya Çevre Performansı Endeksi’nde en iyi ülke yüzde 90.68 ilerleme kaydeden Finlandiya oldu. Yüzde 90 üzerinde ilerleme kaydeden İzlanda ikinci, İsveç üçüncü oldu. Bu ülkeleri ilk 10’da sırasıyla Danimarka, Slovenya, İspanya, Portekiz, Estonya, Malta ve Fransa takip etti.

2015 verilerine göre bu sene 180 ülke arasında 99. sırada yer alan Türkiye, geçen yul 66. sırada idi
2015 verilerine göre bu sene 180 ülke arasında 99. sırada yer alan Türkiye, geçen yul 66. sırada idi

Doğa ve yaban hayatı korumada 10 yıl öncesine göre yüzde 23.4 geriye giden Türkiye, iç savaş ve diğer felaketlerle mücadele eden Irak, Suriye, Libya ve Haiti’nin bile gerisinde kaldı. Dünya Çapında Önemli Türleri Koruma (Species Protection – Global) kategorisinde ise Somali ve Afganistan’ın da gerisinde kalan Türkiye, 100 üzerinden 6.6 puan alarak 180 ülke arasında 179’uncu oldu. 177’nci olduğu milli parklar ve diğer korunan alanlar kategorisinde ise 10 yıl öncesine göre yüzde 30 geriye giden Türkiye, iklim değişikliği ve küresel ısınmayı arttıran karbondioksit emisyonlarındaki hızlı artış yüzünden de bu kategoride 164’üncü oldu.

Türkiye’nin son 10 yılda gerileme kaydettiği diğer ana kategoriler ise Çevresel Sağlık Sorunları (Health İmpacts – Environmental Risk Exposure) ve Ormanlar (Forests) oldu. Türkiye’nin en yukarıda yer aldığı kategori ise 10 yıl öncesine göre yüzde 43 ilerleme kaydederek 35’inci sırada yer aldığı Balık Stokları (Fish Stocks) oldu. Türkiye, hava (Air Quality) ve su temizliği (Water Resources) kategorilerinde de 10 yıl öncesine göre ilerleme kaydetti. Yine de hava ve su kirliliğindeki iyileşme yeterli olmadı. Nüfusun artışı ve dengesiz dağılımının da etkisiyle, çevresel sağlık sorunlarının son 10 yılda arttığı tespit edildi.

Türkiye’nin son yıllarda hızla kötüleşen çevre performansıyla yaban hayatı ve doğal alanların yok edilmesine özel bir yazıyla dikkati çeken Yale EPI, ‘Rakamların Ardındaki Türkiye’ (Turkey: Looking Beyond the Numbers) başlıklı yazısında, çok az olan korunan alanların da imara açılması, çevre kanunlarının içinin boşaltılması, akarsuların HES’lerle yok edilmesi, Gezi Parkı protestoları, doğa koruma verilerinin güvenilir olmaması ve rant- yolsuzluk- çevre tahribatı ilişkisine vurgu yaptı.

EPI NEDİR?

Yale Üniversitesi tarafından 15 yıl önce başlatılan Yale Çevre Performansı Endeksi, Yale Üniversitesi, Columbia Üniversitesi ve Dünya Ekonomik Forumu işbirliğiyle her iki yılda bir dünya ülkelerini çevreyle ilgili 9 ana kategori ve 21 alt kategoride değerlendiriyor. Çevre Performansı Endeksi ve alt kategorilerini hesaplamak için gelen veriler, ülkelerin devlet dairelerinden, uydulardan, izleme istasyonlarından, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kurumlardan gelen güvenilir, bilimsel ve kamuya açık verilerden oluşuyor.

Gelişmişlikle çok yakın bir ilişki gösteren Dünya Çevre Performansı Endeksi’nde 2016’da ilk 30 ülkenin 25’i Avrupa ülkesi olurken, son 30 ülkenin 24’ü ise Afrika kıtasındandı.

 

(DHA)

Zika virüsü hakkında bilmeniz gereken herşey

Sivrisineklerden bulaşan Zika virüsü başta Latin Amerika olmak üzere Karayipler ve bölgede hızla yayılıyor.

Euronews’den Özgür Zentürk’ün haberine göre ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine (CDC) göre en başta gelen belirtiler ateş, döküntü, eklem ağrısı veya konjonktivit (göz iltihabı) geliyor.

29

Pan Amerikan Sağlık Örgütü (PAHO), Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Zika’nın bir nöro-gelişimsel bozukluk olan ve bebeklerin kafaları ile beyinlerinin normalden küçük doğmasına neden olan olan mikrosefali ile bağlantısı olduğuna dair giderek artan bulgular saptadı.

Brezilya’da mikrosefali vakası normalde yılda ortalama 200 bebekte görülürken virüsün yayıldığı ekim ayından itibaren bu sayı 4 bine yaklaştı. Zika virüsü bulaşan 4 insandan sadece 1’i belirti gösterirken, bu durum teşhis koyulamayan hasta sayısı nedeniyle tehlikenin gerçek boyutunu tespit etmeyi zorlaştırıyor.

Etkilenen ülkeler

PAHO’daki uzmanlardan alınan bilgilere göre şimdiye kadar bölgede 21 ülkede Zika vakasına rastlandı ki bu sadece bir ay önce alınan verilerin iki katına tekabül ediyor.

30

Bu ülkeler arasında başı Brezilya çekerken onu Kolombiya takip ediyor. Zika virüsünün görüldüğü diğer ülkeler ise Ekvador, El Savador, Guatemala, Haiti, Honduras, Meksika, Panama, Paraguay, Porto Rico, Surinam ve Venezuela.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre Zika, Kanada ve Şili dışında Amerika kıtasının tamamında tespit edildi.

Virüs Amerika Birleşik Devletleri’nin ana karasında henüz görülmedi ancak bir kadın hasta Brezilya’da kaptığı virüs sonrası mikrosefali teşhisi konulan bebeğini Hawaii’de dünyaya getirdi.

Tarihçesi

Virüse ilk defa 1947 yılında Uganda’da rastlanırken, 2014 yılına kadar Amerika’da görülmemişti.

Nasıl bulaşıyor?

Zika virüsü, aynı zamanda deng humması , sarı humma ve chikungunya virüslerini taşıyan Aedes aegypti türü sivrisineklerden bulaşır.

Araştırmacılar Zika virüsünün hamile kadınlar üzerindeki etkilerini araştırmaya devam ediyor. Bu araştırmalarda virüs bulaşmış gebelerden ana karnındaki bebeklerine olası etkilerine yoğunlaşılıyor. Zika içinse henüz herhangi bir aşı bulunmuyor.

Tanının konulması

Zika aynı tür sineklerden bulştığı için humma ve chikungunya hastalıkları ile benzer özellikler gösteriyor ve tanının konulmasında da aynı yol izleniyor.

Gebelik önlemleri

Kolombiya Sağlık Bakanlığı kadınlara Zika virüsünün olası yan etkilerinden korunmak için planladıkları hamileliklerini 6 ile 8 ay ertelemelerini tavsiye etti.

Jamaika’da henüz doğrulanmış bir Zika vakasına rastlanmasa da yetkililer kadınların önümüzdeki 6 ile 12 ay arasında hamile kalmaktan kaçınmalarını istedi. El Salvador ise 2018’e kadar kadınların hamilelikten kaçınmalarını önerdi.

Dünya Sağlık Örgütü virüsün görüldüğü bölgeleri ziyaret edecek kadınların seyahatleri öncesi ve sonrasında bir sağlık kuruluşuna başvurmalarını tavsiye diyor. Zika kan yoluyla bulaşıyor ve aynı zamanda insan spermide de bulunuyor ancak cinsel ilişki ile bulaştığına dair henüz bilim insanlarının elinde yeterli kanıt bulunmuyor.

CDC Ocak ayının başında hamile kadınları Latin Amerika ve Karayiplerdeki 14 ülkeye ve bölgeye gitmemeleri konusunda uyardı.

Zika virüsünden etkilenen ülkeleri gösteren harita

31

PAHO bölgedeki vakaların sayısı hakkında kesin bir veri olmadığını açıkladı ancak alınan raporlara göre en az 60 bin şüpheli Zika vakası olduğu tahmin ediliyor. Gerçek sayının ise bundan çok fazla olduğu düşünülüyor.

Nasıl bilgi alabilirim?

Sağlık Bakanlığı Türkiye Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü internet sitesinden Zika virüsü ve dünyadaki diğer salgın hastalıklarla ilgili düzenli olarak bilgilendirmede bulunuyor. Kurumun hazırladığı Seyahat Sağlığı El Kitabı’nı da bilgisayarınıza indirebiliyor, gitmeyi planladığınız ülkeyi harita üzerinden seçerek olası riskleri görebiliyorsunuz. Aynı zamanda bir de 444 77 34 numaralı telefondan seyahat sağlığı danışma hattına ulaşabilirsiniz.

Kaynaklar: Dünya Sağlık Örgütü(WHO), Pan Amerikan Sağlık Örgütü (PAHO), Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri (CDC), T.C. Sağlık Bakanlığı Türkiye Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü, Kolombiya Sağlık Bakanlığı, ABD Donanma ve Deniz Piyadeleri Halk Sağlığı Merkezi (NMCPHC).

Dünya Sağlık Örgütü Zika virüsü için acil toplantı düzenliyor

Dünya Sağlık Örgütü Zika virüsünün yol açtığı nörolojik rahatsızlıkların ve bebek doğumlarındaki sakatlıkların artması sebebiyle Uluslararası Acil Sağlık Önlemleri Komitesi’nin toplanmasına karar verdi.

Komite, DSÖ Genel Başkanı Margaret Chan öncülüğünde 1 Şubat Pazartesi günü İsviçre’nin Cenevre kentinde toplanacak.

Bu komitenin alacağı kararlar ve eğitici bilgiler DSÖ‘nün internet sitesinde halka açık olacak.

Amerika kıtasında salgın alarmı

Brezilya ilk Zika virüsü teşhisini Mayıs 2015 tarihinde yapmıştı. O zamandan bu yana hastalık yayıldı ve Brezilya hariç 22 ayrı ülkede daha görüldü.

Bu süre zarfında aşırı derecede kafaları küçük doğan bebekler, Guillain-Barre sendromu, bağışıklık ve sinir sisteminde anlaşılması güç durumlar ortaya çıktı ve bazen de felç vakalarına rastlanıldı.

Bu anormal durumlara tamamıyla Zika virüsünün neden olduğu henüz kanıtlanmadı ancak çok güçlü belirtiler bulunuyor.

DSÖ Hareketi

Dünya Sağlık Örgütü’nün Amerika’daki şubesi PAHO, Mayıs 2015 tarihinden beri bu virüsle savaşan ülkelerdeki çalışmalarını hızlandırdı. Sağlık çalışanlarından her an müdahaleye hazır mobil ekipler kuruldu. Ayrıca Zika virüsünün yayılma süreci laboratuvar ortamında test edilerek hızlı bir şekilde sonuç alınmaya çalışılıyor. Bu sayede hastaların nasıl tedavi edileceği yönünde bazı ipuçları elde ediliyor. Ayrıca sivrisineklerin taşıdığı virüsü takip etmek için birtakım araştırmalar yapıldı.

Hastalığın yayılma ihtimali olan ülkelerde önlemler artırıldı. DSÖ‘nün düzenleyeceği toplantıda uzmanlar bu virüs hakkındaki bilinen bilimsel bilgileri bir araya getirecek ve konu hakkındaki eksik yönler kapatılmaya çalışılacak.

Bunun yanında virüsün anne karnındaki bebekler, çocuklar ve yetişkinler için etkileri konusunda da araştırmalar başlatılacak.

 

(Euronews)

Istrancalar – Göksal Çidem

Bizler Dünyanın karşı karşıya olduğu en önemli çevresel sorunlardan birinin atmosfere salınan sera gazı sonucu küresel ısınma ve iklim değişikliği olduğunun, bu çerçevede yenilenebilir enerji üretimini öneminin bilincindeyiz.

Ama bize hemen bir yafta takıyorlar. “Bunlar RES lere de karşı” diyorlar. RES’lere karşı değiliz. Ancak doğru yerde kurulması gerektiğini savunuyoruz. Yenilenebilir ve temiz enerji üreten RES’ler bölgede yaşayanların, yaşamsal gereksinimleri, yaşamı paylaştığımız bitki ve hayvan toplulukları  gözardı edilerek  tüm Istracalar’da ki yaşamı olumsuz etkileyecek şekilde kuruluyor.

Çok basit bir örnekle açıklamak gerekirse: Evlerimizde Enerjiye de ihtiyaç var. Tuvalete de ihtiyaç var. Ama tuvaleti salonun ya da mutfağın ortasına yapmıyoruz. Evin ayrı bir köşesine yapıyoruz. Yani doğru bir yere yapıyoruz. RES’ler de doğru yere yapılmalı.  Dava açma nedenimiz de doğru yer seçimi yapılmadığı içindir.

17

Avrupa’nın en önemli 5 Doğa alanından biri olan ve ana kuş göç yolu üzerinde ki Istrancalar’da, büyük ölçüde yoğun ve yaygın RES inşaası,  türbinlerin kapladığı alanların yanı sıra, interkonekte sisteme bağlantıları, yan yollar, türbinlerin trafo merkezine bağlanması için kurulan yer altı şebeke tesisleri, türbinler arası açılan yollar, geçici inşaat alanları, türbinlerin kanatları ve emniyet ışıklarının etkisi, çıkardığı titreşim ve gürültüyle Istrancalarda ki doğal  ve yaşam hızla  yok olacaktır.

Saray ve Kıyıköy tarafını RES ile doldurdular. Hudut bölgesinde dar bir alan kaldı. Yaban hayatı dar bir bölgede yaşam savaşı veriyor. Onların da yaşam hakkı var. Zaten madencilik faaliyeti ile zor durumdalar. Sermaye dağa çıkınca domuzların yaşam alanları da değişti. İstanbul’da Boğaz’a, Kırklareli’de Çarşamba Pazarı’na inme nedenleri de bu. Bu hayvanlar Boğaz’a çay içmeye, Kırklareli Pazar’a alışverişe  gelmediler. Yaşam alarında ağır iş makinaları, Kamyonlar var. Dinamitler patlıyor.

Şimdi, aynı dağın diğer tarafına, Bulgaristan’a, komşumuza bakalım. Aynı dağda yaşıyor, aynı bulutta ıslanıyoruz. Aynı suyu içiyoruz. Aramızda 5 metrelik Rezve (Mutlu) deresi var. Bazı yerlerde dere de yok. 50-60 cmlik sınır taşı var. Sınırın bir tarafı biyosfer rezerv alanı, Bir tarafı taş, kil, mermer, çimento, RES,Termik yetmedi Nükleer alanı.

Bulgaristan tarafındaki köy ve kasabaları defalarca ziyaret ettim. Karşı tarafı görünce öfkeniz de, üzüntünüz de büyüyor. Oradaki köy yollarında Karaca-Tilki-Tavşan-Domuz-Kartal-Şahin gibi bir çok canlıyı görmek mümkün.

18

Istrancaların 1/3’ü onların, 2/3’ü bizim.  Bir Bulgar dostum, “Tanrı dünyayı yaratırken, düşünmüş planlamış. Everest şurada, okyanuslar burada olsun demiş. Ancak Istrancaları yaratırken sadece gülümsemiş” diyor. Ben de kendisine “Sence hala gülümsüyor mu..? dediğimde. “Sanmıyorum, sizin için bir şeyler düşünüyor” dedi. Çokta haklı aslında. Dağ-Dere-Göl-Deniz-Kumul-Orman ve Mağara ekosistemleri çok dar bir alanda. Yetmemiş bu bölgeyi de Longoz ormanları ile taçlandırmış.

Bulgarlar koruyorlar. Korurkende kamu yararı adına yapıyorlar. 1995 yılından bu yana koruma altında. Çadır kurmak, Kelebek tutmak, Çöp atmak yasak. Bizde de bir çok koruma adına uluslar arası projeler yapıldı. Sadece yapılmakla kaldı. Onlar çeşitli etkinlikler ile korumanın 21. Yılını kutladıkları gün, Biz ise , aynı dağda Keşif ve Bilirkişi incelemesinde idik.

Bizde ise “Kamu Yararı” anlayışı çok farklı.

  • Tarım alanına kil ocağı açılacak: “”Kamu yararı”
  • Ormana Çimento fabrikası-Taş Ocağı-Rüzgar santralı-Altın Madeni- açılacak: “Kamu yararı”

İyi de derenin öbür tarafında korumak için kamu yararı var, Bizim tarafta ise kullanmak adına “kamu yararı”

Hava durumlarında genellikle “Balkanlardan gelen soğuk-serin-yağışlı v.b. hava yurdu etkisi altına alacak” derler.

Eğer bu tahribat durmazsa-durdurulamaz ise Balkanlardan artık hava gelmez. Hava bekleyenlerde havasını alır. Gelse gelse toz gelir-kül gelir.

20

Gelecek nesillere bırakacağımız paramız pulumuz, hanlarımız hamamlarımız, yatlarımız, katlarımız yok. Olsa da bir işe yaramayacak. Çünkü tahribat  bu hızla devam ederse gelecekte olmayacak.

Gelecek nesillere bırakılacak en değerli şey Hava-Toprak ve Su

İşte bu bilinç ile  yaşamı savunmaya devam ediyoruz.

Aslında iki tabela durumu özetliyor. Onlar korumak için uyarı tabelaları dikiyor, Bizde  ise orman için de “DİKKAT KAMYON ÇIKABİLİR”  tabelası.

Bizim ormanlarımızda geyik, tilki, karaca yerine KAMYON çıkıyor.

19

 

Göksal Çidem
Kırklareli

İtalya’da yüzlerce meydanda eşitlik mücadelesi #Uyanİtalya

23 Ocak 2016’da İtalya’nın 100 şehrinde insanlar sivil hak mücadelesi için meydanlara indi. Eşcinsel olsun olmasın yüzlerce yurttaş eşcinsel evliliklerine destek vermek ve eşit hak taleplerini dile getirmek adına ellerinde kurulu saatleri ile ulusal bir eylem gerçekleştirdiler.

16

Gençler, yetişkinler, kısaca her yaştan insan, özellikle Roma’da, parlamentonun biraz ötesinde milletvekili Cirinnà’nin önerdiği, eşcinsel evlilikleri ve hatta tüm sivil birliktelikleri tanıyacak, koruyacak, arabulucu olmadan evlat edinme hakkını sağlayacak olan yasa tasarısının bir an önce kabul edilmesini sağlamak adına meydanlarda seslerini duyurdular.

‘Uyan İtalya’, ‘Arabuluculuğa Son’, ‘Herkes İçin Eşitlik’, ‘Yasal Haklar Kapris Değildir’ yazılı flamalar, bayraklar ve hatta üzerinde ‘Evlen bizimle’ yazılı olan başbakan Matteo Renzi’nin resimleri, rrengarek saatler, gökkuşağı renklerinde kazaklar, şapkalar ve eşarplar tüm meydanları süsledi.

Başkent Roma’daki lezbiyen, gay, trans ve biseksüel dernekleri ile beraber meydanda Matteo Orfini, Stefano Fassina, Loredana De Petris gibi sol görüşlü ve Demokratik Parti ‘ye (Partito Democratico) mensup milletvekilleri, Paolo Ferrero gibi eski milletvekilleri ve hükümeti temsilen Benedetto Della Vedova da ön sıralarda yer aldı.

İtalya’da neredeyse 100 şehir, birçok gay, lezbiyen ve eşcinsel hakları için mücadele eden dernekler tarafından farklı saatlerde verilen eylem çağrısına cevap vererek eşcinsel çiftlerin ve ailelerinin mücadelesine destek verdi.

 

Haber: Nükhet Akgün Bordignon

(Yeşil Gazete)

Evrensel değerler ve milli yalnızlık: İki bildiri, iki akademi – Efe Kerem Sözeri

Bu yazı platform24.org/ dan alınmıştır

1128 akademisyenin Barış Bildirisi, önceki tüm çağrılardan hem çok daha fazla destek buldu, hem de çok daha ciddi tepki gördü.

8

Barış için Akademisyenler’in 11 Ocak’ta 1128 imzayla yayınladığı bildiri içerik ve dil açısından çok yeni değil aslında. İnsan hakları alanında çalışan pek çok sivil toplum örgütü ve araştırmacı sokağa çıkma yasakları başladığından beri benzer ifadelerle sivil ölümlerinden devleti sorumlu tutmuş ve hükümeti çözüm üretmeye davet etmişti:

 Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TIHV), 6 Ocak 2016: “Tanıklarca beyan edilen ölüm biçimlerine göre […] en az 15 kişi kendi evlerinin sınırları içerisindeyken, açılan ateş veya tanklardan atılan top mermilerinin evlerine isabet etmesi sonucu yaşamlarını yitirmiştir.”

9

Uluslararası Af Örgütü (Amnesty), 29 Aralık 2015: “Türkiye yetkililerini, sokağa çıkma yasaklarının süresiz devam ettiği il ve ilçelerde yaşayan sivillerin temel haklarına erişimlerini sağlamaya; evlerinden çıkmak, gıda ve diğer temel gereksinimlerini tedarik etmek için yeterli zamanı sağlamaya ve her an acil tıbbi bakıma erişimlerini güvence altına almaya çağırıyoruz.”

Fakat akademisyenlerin Barış Bildirisi, önceki tüm çağrılardan hem çok daha fazla destek buldu, hem de çok daha ciddi tepki gördü.

Tüm dünyadan akademisyenlerin ve bilim örgütlerinin seferberliği yanında, Türkiyeli pek çok farklı meslek grubunun başka herhangi bir konuda hocalara bu denli geniş katılımlı bir destek verdiğini hatırlamıyorum.

Tepkiler ise, artık iktidar kanadından alıştığımız küçümseme ve düşmanlaştırma pratiğini kat be kat aştı. Erdoğan ve Davutoğlu’nun günler boyunca her konuşmalarında eleştirdiği akademisyenler, yandaş basın tarafından isimleri hatta fotoğrafları yayınlanarak hedef gösterildi. Yusuf Yerkel’in Soma’daki tekmesini “kişilik haklarının ihlali” sayıp sansürleyen bağımsız(!) yargı, akademisyenlerin yerel basında isimleriyle birlikte “PKK’nın akademisyenleri” diye suçlanmasını bir ihlal olarak görmedi. Cumhurbaşkanı’nın atadığı rektörler ise YÖK’ün talimatıyla birbiri ardına soruşturmalar açtı. Bildirinin ilk haftasında 39 akademisyen gözaltında ifade vermiş, 109 akademisyen hakkında soruşturma açılmıştı, yazı yayına hazırlanırken Anadolu’daki çeşitli üniversitelerdeki görevlerinden alınan akademisyen sayısı 29’a ulaştı.

Kanımca, desteğin büyüklüğü bildiri metninden ziyade imza koyanların dünya çapındaki güvenilirliğinden ve saygınlığından kaynaklanıyor. Tepkinin büyüklüğü de yine aynı sebepten, iktidarın elinde bu güvenilirlik ve saygınlığa karşı dünya çapında savunma yapabilecek bir milli kaynak olmamasından.

AKP dün Cemaat’ten, bugün ‘Vatan Cephesi’nden kadro devşirerek Türkiye’deki emniyet ve hukuk sistemini yönetiyor olabilir; havuz basınına kamu kaynaklarını akıtıp diğer yandan Kürt muhabirleri tutuklayarak haberlerin içeriğini de sınırlayabilir. Fakat 2003’ten beri 100’ün üzerinde yeni üniversite kurulmuş olsa da, uluslararası kriterleri olan akademik saygınlık iktidarın lütfuyla kazanılamıyor.

Barış Bildirisi’ne tepki olarak yazılan ve 2071 akademisyenin imzasıyla yayınlanan “Türkiye için Akademisyenler” bildirisi bu ‘milli’ akademinin bir fotoğrafını çekiyor; barış isteyenlerle yan yana konunca, AKP’nin Türkiye sınırlarından ötesini ikna edemediğini gösteriyor.

Bu yazıda öncelikle iki bildiri metnini karşılaştıracağım, daha sonra da evrensel değerler ve milli değerler arasındaki ayrışmanın metinle sınırlı kalmadığını, coğrafi bir ayrılma haline de işaret ettiğini göstereceğim.

 “Bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak bu suça ortak olmayacağız!”*

Barış için Akademisyenler grubunun 11 Ocak 2016 günü duyurduğu bildiri bu ifade ile başlıyor.

İlk paragrafta sokağa çıkma yasakları altında yaşanan olay türlerini sıralayan bildiri, ikinci paragrafta bunların hem iç hukuk hem de uluslararası hukukta ağır insan hakkı ihlalleri olduğunu belirtiyor.

Üçüncü paragrafta başka sivil toplum örgütlerinin de dile getirdiği acil önlemleri özetleyen bildiri, dördüncü paragrafta ise bizzat hükümet tarafından 2009’dan itibaren yürütülen ve ölümleri bir şekilde durdurmuş olan barış müzakerelerinin bu sefer başarısızlığa uğramaması için daha fazla şeffaflık öneriyor.

İlk başta belirttiğim gibi, bildiri çok yeni bir şey söylemiyor, fakat yerinde ve zor zamanlarda söylemiş oluyor.

Siyasi görüşünüz ne olursa olsun, bu 260 kelimelik bildiriyi henüz okumadıysanız lütfen şimdi okuyun.

“Bu ülkenin akademisyenleri olarak devletimizin ve milletimizin yanında olacağız!”

Türkiye için Akademisyenler adlı bir inisiyatif ise 12 Ocak 2016 günü bu cümle ile başlayan bir karşıt bildiriyi imzaya açtı.

Barış Bildirisi’ne cevap niteliği taşıyan metinde “söz konusu olan Türk Devleti’nin ve Türk Milleti’nin bekâsı ise bu ülkenin imkânları ile yetişen bir akademisyenin tarafsız olması elbette düşünülemez” deniliyor.

Bildiride Barış Akademisyenleri Erdoğan’dan alıntıyla “kendilerini akademisyen olarak nitelendiren bir güruh” olarak tarif edilmiş ve Barış Bildirisi’nin amacının “Terörle mücadeleyi akamete uğratmak ve güvenlik güçlerimizin moralini bozmak” olduğu iddia ediliyor.

Türkiye Bildirisi’nin amacı ise “Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de ve daha pek çok yerde yapılan operasyonlara destek” vermek, “polis ve askerlerimizin sonuna kadar yanında olduğumuzu açıkça ifade” etmek olarak anlatılıyor. Metni hazırlayanların arzusu, bu bildirinin “Türk Milleti’nin gerçek duygu ve düşüncelerini temsil ve ifade” etmesi.

“Türkiye için Akademisyenler” bildirisi ilk gününde sahte imzalar, daha sonra çift imzalar bulundursa da, bu yazı için önemi, imzaya açıldığı tarihten itibaren Kanal 24, Aydınlık, Star ve Yeni Şafak gibi hükümete yakın pek çok televizyon kanalı ve gazete tarafından bol bayraklı görsellerle sunulmuş olması.

Özetle, Barış Bildirisi hükümeti eleştiriyor ve karşılığında imzacıları hem siyasi hem de hukuki yollardan baskıya uğruyor. Türkiye Bildirisi ise hükümete destek veriyor, karşılığında da hükümetten destek görüyor. Fakat AKP ile milli akademi arasındaki ilişki bu bildiriden ibaret değil; imzacıların profili AKP’nin ‘milli akademi’ üretme tarihi aslında.

İki bildiri, iki akademi

İki bildiri de imzaya kapatıldıktan sonra, 21 Ocak tarihinde, hem Barış Bildirisi imzacılarını, hem de Türkiye Bildirisi imzacılarını arşivledim ve bir veri setinde topladım.

Bu veri setinde 2 bin 212’si Barış Bildirisi’ne, 2 bin 67’si[1] Türkiye Bildirisi’ne imza atmış toplam 4 bin 279 akademisyenin imzası var.

Bu iki akademi profilini aşağıdaki niteliklerle özetlemenin yararlı olduğunu düşünüyorum:

kadın

İmzacıları isimlerine göre kadın-erkek olarak kodladığımızda[2] kadınlar toplam imzacıların yüzde 33’ünü oluşturuyor (1403 kadın akademisyen). Türkiye’de nüfusun kadın ve erkekler arasında eşite oldukça yakın bir şekilde dağıldığını düşündüğümüzde, bu oran kadınların akademiye katılımı açısından endişe verici. Bundan daha endişe verici olan ise, çoğunluğu İstanbul, Ankara ve İzmir dışındaki üniversitelerden olan Türkiye Bildirisi imzacıları arasında bu oranın yüzde 10 olması.[3]

10

Barış Bildirisi imzacıları arasında kadın akademisyen oranı yüzde 54 (1189 kadın akademisyen), ve bu oran Dr., Yrd. Doç, Doç. ve Prof. unvanlarını taşıyan akademisyenler arasında da korunuyor.

Türkiye Bildirisi imzacıları arasındaki yüzde 10’luk kadın akademisyen oranı ise (124 kadın akademisyen), doçent ve profesörler arasında yüzde 5’e kadar düşüyor.

Kadınlara nispetle, erkeklerin aşırı sağa daha eğilimli olduğu biliniyor; fakat buradaki dağılımı belirleyen faktörler milli akademinin araştırma alanlarına ve coğrafi alana nasıl dağıldığı ile ilgili.

 bölüm ve araştırma alanı

Veri setinde yer alan 4 bin 279 akademisyenin hepsinin bölümlerini ve araştırma alanlarını incelemem (henüz) mümkün olmadığı için, rastlantısal yöntemle[4] 108 akademisyenden oluşan bir örneklem belirledim. Bundaki amacım, farklı bildirilere imza atan akademisyenlerin siyaset bilimi ve güvenlik politikaları gibi konularda önceden ne gibi farklı çalışmalar yaptıklarını karşılaştırmaktı. Fakat örneklemde yer alan Barış Bildirisi imzacıları arasında bizzat Kürt Sorunu, insan hakları ve Türkiye siyaseti çalışan akademisyenler bulunurken, Türkiye Bildirisi imzacıları arasında “Türk kimliği” çalışan bir sosyolog, en yakın konu olarak ise Cumhuriyet tarihi çalışan üç tarihçi var sadece.

15

Murat Bardakçı, HaberTürk’teki bir yazısında Barış Bildirisi’ne imza atan akademisyenlerin “aralarında doktor, mühendis, fizikçi, vesaire gibi müspet ilimlere mensup olanlara pek rastlanmıyordu, hemen tamamı sosyal bilimlerin sadece “lâf” etmeye yarayan alanlarının mensubuydular” diye yazmıştı.

Bu küçük örneklem Bardakçı’nın iddialarını kısmen doğruluyor. Barış Bildirisi’ne imza atan akademisyenler arasında en çok rastlanılan üç bölüm Ekonomi, Siyaset Bilimi ve Eğitim Bilimleri, bunu Sosyoloji ve İletişim bölümleri takip ediyor. Türkiye Bildirisi’ne imza atanlar arasında ise İlahiyat açık arayla birinci, Tıp ve Mühendislik bölümleri bunu takip ediyor.

Fakat Bardakçı da Kürt Sorunu’nu doktor, mühendis ve fizikçilerle (yahut ilahiyatçılarla) çözebileceğimize pek inanmamış olmalı ki 2009’da çözüm süreci başladığında kendisi meseleyi müspet ilimlere bırakmamış, televizyonda ve gazetede laf anlatan bir tarihçi olarak “Kürt İttihad ve İstihlâs Komitesi”nin 1925’teki taleplerini yayınlamıştı.

Elbette, sosyal bilim alanında çalışan akademisyenler gibi mühendislerin de, ilahiyatçıların da Türkiye’nin sorunları hakkında fikir belirtme hakları ve sorumlulukları var. Sonuçta, Barış Bildirisi’ne destek veren Nobel Ödüllü 30 akademisyen de Kimya ve Tıp alanlarında çalışmış.

Fakat Türkiye’de insan hakları alanında çalışan akademisyenlerin imzaladığı metin yargılanırken, ilahiyatçıların imzaladığı metin devlet desteği görüyorsa, sorun laftan ibaret değil. Sorun hangi akademisyenin ve hangi üniversitenin iktidara biat ettiği, hangisinin akademik özerkliği savunduğu.

 üniversite

Veriyi derlerken, bazı üniversitelerdeki akademisyenlerin topluca Türkiye Bildirisi’ni imzalamış olması ve bu üniversitelerin çoğundan Barış Bildirisi’ne tek bir imza dahi çıkmamış olması dikkatimi çekmişti.

Bu üniversitelerin niteliklerine geçmeden önce hangi üniversitelerden hangi bildiriye daha çok destek verildiği bir haritaya döktüm. Kırmızı ile gösterilen üniversitelerde akademisyenlerin çoğunluğu Türkiye Bildirisi’ne imza atmış, yeşiller ise Barış Bildirisi’ni imzalayan Türkiyeli akademisyenlerin çoğunlukta olduğu yerler.

11

Barış için Akademisyenler bildirisine 433 farklı üniversiteden akademisyen imza atmış; bu üniversitelerin 102’si Türkiye’deki üniversiteler, geri kalanı yurt dışında. İmzacıların da üçte biri yurt dışındaki bu üniversitelerde çalışan akademisyenler.

Türkiye için Akademisyenler bildirisine ise 168 üniversiteden akademisyenler imza atmış; bunların sadece 21’i yurt dışındaki üniversitelerden. İmzacıların ise sadece yüzde 1’i yurt dışındaki bu üniversitelerde çalışıyor.[5]

12

Dünyada üniversitelerin niteliklerini çeşitli faktörlere göre sıralayan bazı endeksler var. Bunların her birinin yöntemini paylaşmak bu makalenin sınırlarını aşacaktır; ancak bu listelere bizden hangi üniversitelerin girdiğini hatırlatmak aydınlatıcı olabilir.

2003 yılından beri ölçülen Shanghai (ARWU) sıralamasına göre Türkiye’den ilk 500’e giren tek bir üniversite var, İstanbul Üniversitesi. Üniversitelerin Internet’teki etkisini ölçen Webometrics’in ilk 500 listesinde İstanbul ve ODTÜ var. Reuters verisini kullanan US News sıralamasında ise dünyadaki ilk 500 üniversite arasında giren dört üniversite var: ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ ve Bilkent.

Türkiye’deki bu üniversitelerin akademisyenleri ağırlıklı olarak (yüzde 85 ile) Barış Bildirisi’ni imzalamışlar; bildiride bunun yanında dünyadaki en iyi üniversitelerde çalışan Türkiyeli akademisyenlerin imzaları da var, örneğin Harvard’dan 15, Oxford’dan 8, Yale ve Cambridge’den 4’er Türkiyeli akademisyen bildiriyi imzalamış. Yabancı akademisyenlerle birlikte Barış Bildirisi imzacı listesi aynı zamanda hem dünyanın hem de Türkiye’nin en köklü üniversitelerinin listesi oluyor, ve bu bir tesadüf değil.

AKP iktidara geldiğinden beri üniversite sayısı ve akademisyen sayısı yaklaşık iki katına çıktı. Fakat aslında yeni kurulan üniversitelerin çoğu, eski üniversitelerin komşu illerde bulunan meslek yüksek okullarının ayrılmasıyla oluşturuldu. Bu “tabela üniversiteleri”nin sadece yetişmiş akademisyen değil, fiziki bakımdan da pek çok eksiği olduğu haberleştirilmişti. Bu eksiklerin pek çok sebebi var: Bütçeden eğitime ayrılan pay iki kat değil, sadece yüzde 5 arttı, bu artış ise araştırmaya değil, maaşlara gidiyor; eğitim bütçesi içindeki yatırım giderleri ise azaldı, Türkiye OECD ülkeleri arasında hala eğitime en az kaynak ayıran ülke, 2014 rakamlarıyla Türkiye’deki tüm üniversitelerin toplam bütçesi, Harvard’ın bütçesinin çeyreği kadar.

Peki kaynak ayırılmayacaksa neden bu kadar çok üniversite kuruluyor?

2010 yılında yayınlanmış bir araştırma, 1970’lerden itibaren Türkiye’de üniversite kurma kararlarının siyasi rant sağlama amacıyla ve “yerel ekonomiye katkısı” nedeniyle verildiğini anlatıyor. AKP’nin “her ile bir üniversite” politikasının özeti bu. Fakat, üniversitelerin bölümleri kuruldukları şehirlerin ihtiyaçlarına göre de belirlenmiyor, her yerde iktisadi ve idari bilimler fakültesi ve ilahiyat fakültesi kuruluyor. Bunun amacı ise “belli bir ideolojik görüş egemenliği altında üniversiteler oluşturmak, akademik kadrolaşma ve idari kadrolaşma yoluyla siyasi bütünleşme sağlamak”. Bu yeni üniversitelerde yapılan araştırmaların çoğu da unvan kazanmak için yapılıyor.

Türkiye Bildirisi’ne desteğin yüksek olduğu üniversitelerin çoğunluğu (90 tanesi) 2003’ten sonra kurulmuş, Türkiye için Akademisyenler grubu adına açıklamayı yazan kişi bir İlahiyat Fakültesi’nde ana bilim dalı başkanı. Bu milli akademinin Anadolu’ya nasıl egemen olduğu, iktidarla nasıl bütünleştiği de Barış Bildirisi’ni imzalayan akademisyenlere uygulanan baskı ile kendisi gösteriyor.

coğrafya —ya da, taşrada azınlık olmak

Veri seti içerisinde, İstanbul, Ankara ve İzmir’de bulunan üniversitelerde çalışan akademisyenlerin yüzde 90’ı Barış Bildirisi’ne imza vermiş, ama Anadolu’nun geri kalanında durum böyle değil.

Aşağıdaki haritada yeşil renkliler yine Barış Bildirisi’ne imza verenlerin çoğunlukta olduğu üniversiteler, ama Türkiye Bildirisi’nin çoğunlukta olduğu yerleri özellikle ikiye ayırdım: Kırmızı renkliler o üniversiteden gelen tüm imzaların Türkiye Bildirisi’ne verildiğini gösteriyor, sarı renkliler ise çoğunluğunun. Yani sarı renkli üniversitelerde azınlık da olsa Barış Bildirisi’ne imza atmış akademisyenler var.

İşte YÖK’ten talimatı alır almaz soruşturmaların açıldığı, akademisyenlerin evlerinin basılıp gözaltına alındıkları üniversitelerin çoğu bu sarı renkli üniversiteler.

13

Yazı boyunca meseleyi sayılarla ele aldım ama bir insan hikayesi bu coğrafyada hangi şartlarda akademik üretim yapıldığını çok daha iyi anlatabilir.

Yrd. Doç. Dr. Latife Akyüz 2002’de öğretim üyesi yetiştirme programı (ÖYP) kapsamında ODTÜ Sosyoloji bölümüne kabul edilmiş. Tezinin araştırmasını Hopa’da, yazımını ise New York’ta tamamlamış. Haziran 2013’te “Sınır Bölgelerinde Yaşamanın Etnik ve Toplumsal Cinsiyet Dinamikleri” başlıklı 318 sayfalık İngilizce doktora tezini savunmuş. Bu sırada kadınların çalışma hayatına katılımı ve genç kızların eğitimi ile Ilısu ve GAP projelerinin yerel hayata etkisini ölçen farklı araştırmalarda yer almış. Geçtiğimiz yıl Belçika’da göç üzerine çalıştıktan sonra Düzce Üniversitesi’ne gelmiş, ilk defa açılan sosyoloji bölümüne heyecanla yeni öğrencileri kabul etmiş. Bugün Yrd. Doç. Dr. Akyüz, Barış Bildirisi’ni imzaladığı için aldığı ölüm tehditleri yüzünden Düzce’yi terk etmek zorunda kaldı, yakalama kararını öğrenip gittiği savcılıkta ifade verdi, hakkında yurt dışına çıkış yasağı konuldu.

 Milli yalnızlık ve evrensel değerler

Erdoğan’ın dış politika danışmanı İbrahim Kalın, tüm komşu ülkelerle sorun yaşamamızı “değerli yalnızlık” olarak adlandırmıştı. “İnce Güç”ün sıfırlandığı bir dönemde, realpolitik fiyaskoları normatif sıfatlarla güzellemenin anlamsızlığını en iyi Doç. Dr. Kalın bilir aslında. Fakat milli akademi tam da bu tür iç politik güzellemeler için kurulmadı mı?

Bu yalnızlığın değerli olup olmadığına geleceğin tarihçileri karar verecektir elbet. Fakat Kürt şehirlerini tanklarla bombalayıp sivilleri öldürmemize Türkiye sınırları ötesinden destek gelmiyorsa yalnızlığımızın milli’den ibaret olduğunu söylemek bugün mümkün.

İktidar insana değer vermiyor belki ama nelerin evrensel değerler içinde yer aldığını söylemek de mümkün: Yaşam Hakkı’nı tanıyan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi mesela. Buna dayanarak karar veren AİHM, Cizre’de yaralılara ambulans gönderilmesi için tam beş kez tedbir kararı aldı. Ben bu satırları yazarken Cizre’de bir bodrum katında yaralı çocuklar ölü bedenler arasında hala ambulans bekliyor.

Toplumsal barış için tüm riskleri göze alan akademisyenlerin bu dersinden kalırsak, Türkiye’de yaşamaya değer bir şey de kalmayacak. Ama yanlış yaptığımız için yalnız kaldığımızı kabul edebilirsek, saygın yerlerde çok dostumuz var.

 

Notlar:

* Ben de Barış için Akademisyenler bildirisine imza vermiş olan 459 doktora öğrencisinden biriyim.

[1] Türkiye için Akademisyenler sekreterliği 1071 Malazgirt Savaşı’na bir göndermeyle bildirinin imzacı sayısını 2071 ile sınırlı tutmuş. Fakat, bu konuda kendilerini uyarmama rağmen imzacı listesinde hala dört akademisyenin imzası iki kez yazılmış bulunuyor. Bu araştırma için çift imzaları veriden kendim çıkarttım. Bir de, söylemeden geçemeyeceğim, “Anadolu’nun kapılarını” Kürtlerle birlikte açmışız.

[2] İsme göre kadın-erkek kodlamasını yaparken, sonuçların taraflı olmaması için iki bildirinin imzacılarını tek bir listede topladım ve ilk isme göre dizdim. Uniseks isimlere sahip akademisyenlerin ise yarısını kadın, yarısını erkek olarak kodladım; bu sayede kodlamada hatalar yapmış olsam dahi, bu hataların iki akademisyen grubuna da rastgele, bu nedenle de eşit olarak dağıldığını iddia etmek mümkün.

[3] Yazıdaki tüm infografikler infogr.am sitesiyle oluşturuldu. Tüm veri haritaları ise Google Maps temelli Google Fusion Tables araçları ile yapıldı.

[4] Veri setini iki bildiriye ve dört unvana göre ayırıp isme göre sıraladıktan sonra, her akademisyene rastgele bir sıra numarası verdim. Bu sıra numaraları içinden en küçük ilk 10 sıra numarasına sahip olduğu için seçilen 108 akademisyenin unvana göre dağılımı 25 Dr., 31 Yrd. Doç., 27 Doç. ve 25 Prof. şeklinde. (Görece basit bir rastlantısallık testi olarak, seçilen örneklemde kadın akademisyen oranı yüzde 28, Barış Bildiri alt grubunda yüzde 58 ve Türkiye Bildirisi alt grubunda yüzde 8. Veri setinde bu dört unvana sahip tüm akademisyenler arasında kadınların oranı 28, Barış Bildirisi alt grubunda yüzde 52 ve Türkiye Bildirisi alt grubunda yüzde 8. Veri seti herkesin denetimine açık.)

[5] Her iki bildiriden toplam 115 bağımsız araştırmacı ve emekli akademisyen, kurumları olmadığı için üniversite ve yer ile ilgili analizlere dahil değiller.

Veri seti:

https://docs.google.com/spreadsheets/d/1Ljf78XOe1q-MUB53H36VvRlXF-uxpAOShK6_9LLtow8/edit?usp=sharing

Harita:

https://www.google.com/fusiontables/DataSource?docid=11VfKbs3m8PLwS3HzWidIJVZCAZz5fc5QGiPOuz5E

 

Bu yazı platform24.org/ dan alınmıştır

14-Efe Kerem Sözeri

 

Efe Kerem Sözeri