Ana Sayfa Blog Sayfa 3509

Sözde Amedspor galibiyeti iddiası! – Bağış Erten

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

İnsan bazen hakikaten şaşırıyor. Evet, gazetecelik mesleği Misakı Milli sınırlarında hızla irtifa kaybediyor. Tamam, medya bir kamusal faaliyet değil, moda deyimle “algı yöneticisi” olmuş durumda. Cepheleşme yüzünden doğruyla yanlışı ayırt edemiyoruz. O da kabul. Ama körleşmenin son raddesine geldiysek bu mesleği yeniden düşünmek zamanı demektir.

Gazetelerin ilk sayfalarını, hele de politika sayfasını takip edenler için yukarıdaki satırlar pek bir şey ifade etmiyor olabilir. Artık her kelimenin bir saldırı aracına, her satırın bir cepheye tekabül ettiği günlerdeyiz. Ama spor basını öyle değildir. İlk oluşmaya başladığı günlerden beri görece özerkliğini ve serbestisini korur. Devletin organları doping mi yapmıştır, haberi tereddütsüz manşetten verilir. Yetkililerin de gıkı çıkmaz. Kimse o haberi yapanları hıyanetle suçlamaz, dışlamaz. Federasyonlar saçmaladı mı? Bu bir haberdir ve kimse şaşırmaz.

Durum vahim

Ama bugünlerde her toplumsal gerçek gibi bu da sarsıntı geçiriyor sanki. Artık örneklerle açıklama bölümüne geçelim de siz de durumun vahametini daha iyi anlayın.

Malum Amedspor gitti, önce Türkiye Kupası’nın içinden ve gruptan çıkılması zor yokuşunu, hem de namağlup aştı. Sonra koskoca Bursaspor’u hem de deplasmanda yenip tur atladı. Şimdi haberi öğelerine ayıralım. Hangi Amedspor? Adından da anlaşılacağı üzere bölge halkının (adını net koyalım Kürtlerin) hassasiyetiyle kurulmuş, adını da ona göre almış (ve hatta bunun mücadelesini vermiş), bir tür toplumsal temsiliyeti olan Amedspor. Ne yapmış? Türkiye Kupası’nın küçük takımları öğüten, büyükleri kollayan statüsünden sıyrılıp, üçüncü kümeden buraları, yani çeyrek finali görmüş. Son 10 senede bunu başaran üçüncü takım olmuş. Kimi yenmiş? Kendisini pek de hoş karşılamayan, milliyetçi- şoven hassasiyetlerini daha evvel Diyarbakırspor maçında ve Ermenistan maçı öncesi de göstermiş, Türkiye’nin beşinci şampiyonu Bursaspor’u. Şimdi burada haber, öykü, ilginçlik, farklılık göremiyorsanız bu mesleği neden yapıyorsunuz ki? Yayıncı kuruluş olarak bu maçın özetini bile göstermeye gönülsüzseniz, maçı anlatan olarak taraflılık ithamıyla karşılaşıyorsanız neden kendinize spor gazetecisi diyorsunuz ki? Amedspor şimdi Fenerbahçe’yle eşleşti mi? Eşleşti. Ne olacak? Nasıl görmezden geleceksiniz acaba? Amedspor’u buzlayıp, ya da fotoğraflarda tipeksleyip mi vereceksiniz haberi?

57

Amedspor’un ismi “Sözde futbol takımı” mı olacak? VanPersie Hollandalı liberalliğiyle savaş mavaş gibi laflar edip Diyarbakır’a gitmek istemezse ve bu, dünya basınına yansırsa susup kalacak mısınız?

Bizim için kocaman haber?

Daha önemlisi, misal elin Fransızında defalarca kez böyle mucizeler olunca kulak kabartıyorken, misal Franco karşısında Barcelona galibiyeti deyince oku oku bitiremiyorken, misal Falkland Savaşı ve Arjantinİngiltere maçı meselesinde ağzınızın suyu akıyorken, misal Di Canio Nazi selamı verince Lazio taraftarınca kahramanlığına yükseliyor ve siz de bunu hikâyeleştiriyorken, şimdi Amedspor’u görünce gözüne fener tutulmuş tavşan olarak kalakalacağız öyle mi? Bu sene kupada bundan ilginç başka bir haber var da biz mi kaçırdık? Bölgede sokak sokak silahlar, bombalar patlasın, çözüm sürecinden savaş naralarına dönüşen Kürt sorunu iltihaplarla dolsun, HDP yüzde 10’la milyonlarca oy alsın, siz Amedspor nedir, neye tekabül eder, kimlerden oluşur merak etmeyin. Türk’ü, Kürt’ü, Arap’ı, Sünnisi, Alevisi bir araya gelip takım oluşturacak, Diyarbakır’da ciddi bir desteği arkasına alacak, 9 yabancılı Bursaspor’u yenecek biz de bakmayacağız öyle mi?

Gazetelerin ilk sayfalarında bunu yapmak artık zor olabilir. Kusura bakmayın ama biz spor sayfalarında buna alışmadık henüz. Bu bizim için hâlâ kocaman bir haberdir.

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

2-Bağış-Erten

 

 

Bağış Erten

Barış Ünlü’ye, “Final sınavında Öcalan’lı soru sordun” davasında beraat

Sınavda sorduğu soru nedeniyle “terör örgütü propagandası yapmak” ve “suçu ve suçluyu övmek” suçlamalarıyla yargılanan Yrd. Doç. Dr. Barış Ünlü ilk duruşmada beraat etti.

Bianet’den Beyza Kural’ın haberine göre Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Barış Ünlü’nün sınavda sorduğu soru nedeniyle yargılandığı davada beraat etti.

1

Ünlü, Türkiye’de Siyasal Hayat ve Kurumlar dersinin final sınavında Kürt hareketinin / Kürt toplumunun yaşadığı dönüşümü sorarken öğrencilerinden Öcalan’a ait iki metni kıyaslamasını istedi. Bu soru nedeniyle “terör örgütü propagandası yapmak” ve “suçu ve suçluyu övmek” suçlamalarıyla yargılanıyordu. Davanın ilk duruşması bugün Ankara  2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Mahkeme, Ünlü’nün istinat edilen suçlardan ayrı ayrı beraatine karar verdi.

Barış Ünlü, tüm sürecin akademik özgürlüğe müdahale olduğunu söyledi. Soruşturmanın başlamasından davanın sonucuna geçen bir yılda yeterince hasar verildiğini ancak beraat kararının sevindirici olduğunu ekledi.

Savcı, esas hakkındaki mütalasında Ünlü’nün sadece bir sınav sorusu sorarak terör propagandası yapmış sayılmayacağını belirterek beraatini istedi.

Bu tamamen akademik özgürlüklerle ilgili bir davaydı. Sınav sorusu nedeniyle terör propagandası ile suçu ve suçluyu övdüğüm yönündeki iddianameyi mahkeme maalesef kabul etti diyen Ünlü, durumu şu sözlerle değerlendirdi:

“Beraat almam sevindirici ama bir yılımı kaybettim bu süreçte. Bir akademisyen olarak doğru dürüst çalışamadım, düşünemedim. Sadece ben de değil, bana bu süreçte yardım eden akademisyen arkadaşlarım da akademik çalışmalarıyla ilgilenecekleri süreyi davaya harcadırlar. Onların da ayları gitti. Bu anlamda da akademik özgürlüğe vurulan bir darbe.

“Beraat kararı sevindirici, hiç olmazsa böyle bitti diyelim. Ama sadece bitmesi önemli değil; başlangıcı, süreç, hepsi akademik özgürlüğe müdahaledir. Yeterince hasar verildi. Bir yerde geri dönüldü bu hasardan.

“Bir akademisyenin böyle yaşamaması gerekir. Bir akademisyenin ne negatif anlamda ne de pozitif anlamda bu tarzda ilgi görmemesi gerekir. Çok büyük sevgi ilgi gördüm ama o da insanı mahcup ediyor. Beni bu duruma sokanlar açısından, bir akademisyenin böyle bir duruma sokulması da son derece kötü bir şey.”

 

(Bianet)

İşçi canı üzerinden yükselen kalkınma – Pelin Cengiz

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 23. maddesinde, “Her şahsın çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, adil ve elverişli çalışma şartlarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır. Herkesin, hiçbir fark gözetilmeksizin, eşit iş karşılığında eşit ücrete hakkı vardır. Çalışan her kimsenin kendisine ve ailesine insanlık haysiyetine uygun bir yaşayış sağlayan ve gerekirse her türlü sosyal koruma vasıtalarıyla da tamamlanan adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır. Herkesin menfaatlerinin korunması için sendikalar kurmaya ve bunlara katılmaya hakkı vardır” ifadeleri yer alıyor.

Türkiye’de ise iş ve işçi güvenliği epeydir içler acısı bir durumda. Türkiye’nin kalkınırken katlettiği işçi sayısı her yıl yeni rekorlar kırıyor. Cumhuriyet tarihi boyunca görülmemiş bir işçi kıyımı var. 2015 yılında Türkiye’de 1730 işçi cinayeti yaşandı. Geçen yıl 18 yaşından küçük 63 çocuk iş kazalarında hayatını kaybetti, ölen çocukların 18’i 14 yaşından küçük. 2016 yılında da değişen bir şey yok, işçiler kanıksanmış bir halde ölmeye devam ediyor. İş cinayetlerinin inşaat, tarım, taşımacılık iş kollarında yoğunlaşması da tesadüf değil elbette.

Ekonomik büyüme ve kalkınma uğruna son yıllarda geçmişte örneği görülmemiş şekilde doğal, kültürel, tarihi varlıkların tahribatına, eşitsizliğe, adaletsizliğe ve iş cinayetlerine tanıklık ediyoruz. Güvencesiz üretim modelinin yarattığı taşeronlaşma ve emek sömürüsü salgın hastalık gibi her alana, her sektöre yayılmış durumda.

Üstelik bu büyüme ve kalkınma modeli, ne emekçi kesimi refaha ulaştırıyor, ne de elde edilen gelirin toplumun tüm kesimlerinde eşit oranda paylaşılmasını sağlıyor. Soma faciasından da gayet iyi bildiğimiz gibi emekçi kesim, açlıkla ölüm arasında tercihe zorlanıyor.

İşçilerin sosyal haklarının büyük bölümü, sendikalaşma iktidar ve işverenlerce el birliğiyle yok edildi. Şirketlerin kârlılığına ve ranta odaklı üretim beraberinde ekolojik krizleri, kayıt dışı istihdamı, taşeronlaşmayı körükledi, iş cinayetlerinde patlama yaşandı.

Türkiye’de iş cinayetleriyle ilgili raporların ortaya koyduğu rakamlar, durumun ne kadar yakıcı olduğunu gösteriyor. Alınmayan önlemler, taşeron sistemi, denetimsizlik, patronların kar hırsı ve hükümetin sermaye yanlısı politikaları, kanunların uygulanmaması ya da yetersizliği sonucu, bu cinayet tablosuyla karşı karşıyayız.

Çalışma ortamı güvensiz, saatler uzun

Bu kadar ölümden ders almadığımız gibi şartları iyileştirme yönünde bir çabamız da yok. OECD’nin “İyi Yaşam Endeksi”nde Türkiye geçen yıl 36 ülke içinde en kötü sonuçları elde etti. Sağlık, sosyal bağlantılar, eğitim ve beceriler, çalışma ve gelir, öznel refah, çevre kalitesi, iş-yaşam dengesi ve barınma başlıklarının tamamında OECD ortalamasının gerisinde kaldı. Türkiye araştırmaya katılan ülkeler arasında çalışma sürelerinin en uzun olduğu ülkelerden başında geliyor. Çalışanların yüzde 13’ünün haftada ortalama 50 saatin üzerinde çalıştığı Türkiye’de bir işçinin yıllık ortalama çalışma süresi 1855 saat olarak hesaplandı. Hem çok çalıştırıyor, hem çok öldürüyoruz…

Tüm bu ölümlerin vebali, iktidar kadar maliyeti en aza indirmek için sağlıksız, güvensiz, güvencesiz ve insan onuruna aykırı şartlarda işçi çalıştıran işveren kesiminin de üzerinde. Bu noktada, OECD’nin çalışma hayatıyla ilgili bir başka raporuna göre, Türkiye’deki en büyük sendikasızlaştırma operasyonunun AKP iktidarları döneminde yaşandığından da bahsetmek gerek. OECD raporlarına göre, Türkiye’deki işçilerin sadece yüzde 5’i sendikalı.

Esenyurt’ta Fi Yapı’ta ait inşaatta gerekli bakımlar ihmal edildiği için asansörün düşmesi sonucu üç işçi yaşamını yitirdi. Bu iş cinayetinin bir benzeri Torun Center inşaatında yaşanmış ancak patronlar hakkında dava açılmamış, sorumluluk daha alt derecedeki çalışanlara yüklenmiş ve denetimleri yapmayan müfettişler soruşturulmamıştı. Torun Center’ın inşaatında ölen 10 kişinin hesabı sorulsa, takipsizlik verilmeseydi; bugün üç kişi daha ölecek miydi? Cezasızlık kültünün normalleştirilmesinin ve yaygınlaştırılmasının sonucu ölüm oluyor.

Kalkınma ölüm üzerinden yükseliyor.

Bunlar sadece birer rakamdan, sadece istatistikten ibaret değil, her biri içimizden, bizden biri. İşçi sınıfının çalışma şartları her geçen gün ağırlaşıyor, güvencesiz çalışma, taşeronlaşma hız tanımıyor, esnek çalışma ve sendikasızlaşmayla çalışan kesimin emeği giderek değersizleştiriliyor. İş güvenliği kurallarının hiçe sayıldığı, emek sömürüsünün, taşeronlaşmanın, kayıtdışılığın ve cezasızlığın cazip hale getirildiği sistemin bedelini, işçiler canıyla, kanıyla ödüyor.

Bu vahşi çalışma hayatı düzeni yüzünden her ay işçi ölümlerini sayıyoruz, böyle giderse de saymaya devam edeceğiz.

301 dendiğinde aklına Soma gelmeyen var mı?

Destek olmak isteyenler için…

İşçi cinayetlerinin hesabının sorulması için çalışan işçilerle, iş cinayetlerine kurban verilmiş işçi ailelerinin birleşerek örgütlenmesi, adalet mücadelesini örgütlü güç olarak vermesi çok önemli.

Yıllardır davalarını takip ederek, her ayın ilk pazarı Galatasaray Meydanı’nda nöbet tutarak, adalet mücadelelerini sürdüren Adalet Arayan İşçi Aileleri, 28 Nisan’ın dünyada olduğu gibi Türkiye’de de İş Cinayetlerinde Hayatını Kaybedenleri Anma ve Yas Günü ilan edilmesini istiyor.

28 Nisan, ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) tarafından 2001’de “Dünya Çalışma Güvenliği ve Sağlığı Günü” ilan edildi. Dünyada 30’dan fazla ülkede resmi olarak “Anma ve Yas Günü” olarak anılıyor.

Destek olmak isteyenler www.iscinayetleriniunutma .org sitesini ziyaret ederek imza kampanyasına katılabilir.

Pelin Cengiz – haberdar.com58-pelin-cengiz

Güruh – Tanıl Bora

Recep Tayyip Erdoğan “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalayan akademisyenleri “güruh” diye tanımlıyor; “kendisine akademisyen denen güruh”. Geçtiğimiz Ekim’de, Almanya Şansölyesi Merkel’e hitaben bir mektup yazıp ziyarette bulunacağı Türkiye’nin politik vaziyetini eleştirenler için de “güruh” demişti. Konuşmasında altı kez tekrarlamıştı “güruh” diye. Eylül’de bir konuşmasında da, “milletimizi birbirine düşürmeye çalışan”, “güya siyasetçi, güya medya mensubu, güya sivil toplum kuruluşu temsilcisi bir güruh”tan bahsetmişti. Örnekler çoğaltılabilir.

İktidar medyasında da “güruh” gırla gidiyor. Yeni Şafak’ta Salih Tuna, hücum ettiği Doğan grubunu “Aydın aşireti dediğim güruh” diye anıyor. Star’da Cem Küçük, 2 Kasım’da, seçimlerinden önce “Erdoğan artık gidici” beyanında bulunanları, “artık sesini kesmesi gereken” bir “utanmaz güruh” diye tabir etmişti. Hilâl Kaplan, Charlie Hebdo baskınından sonra “Hepimiz Charlie’yiz” sloganını kullananlar hakkında “takıntı halinde ifade özgürlüğünden bahseden güruh” demişti. Yine Yeni Şafak’ta Ömer Lekesiz’in “paralel yapı” hakkında “kuduzlaşmış bir güruh” başlıklı yazısı var. Örnekler, daha daha çoğaltılabilir.

 

 

***
İktidarın carî dilinde, her hasım, “güruh” oluyor. Siyaset esnaflığının gözde küçümseme zamiri olan “birileri” bile değil… Bilimsellik taslamakla medya lisanının müşterek soğuk şahsiyetsiz zamiri olan “bir kesim” bile değil… İlle de “güruh”.İnsanlar hakkında, onları sıfatsızlaştıran, insan sıfatından soyunduran bu sıfatın bu kadar rahat, bu kadar boldan kullanılır hale gelmesi, irkilticidir.

Bunun sıradanlaşmasının bir başka irkiltici yanı, hakkında “güruh” denen muhaliflerin de bu tabire kolayca el atar hale gelmeleri…

***
Türk Dil Kurumu güruhu şöyle tanımlıyor: Değersiz, aşağı görülen, küçümsenen topluluk, derinti, sürü. Batı dillerindeki karşılığı Mob veya Horde. Mob’un Latince kökü: mōbile vulgus. Temel vasfı güvenilmezlik, döneklik olan aşağı halk, yaban ahali, demek.Diğer karşılık, Almanca-Fransızca-İngilizce Horde, İtalyanca orda, İspanyolca horda, özgül içeriğiyle vurup kıran, yağmalayan vahşi sürü anlamındadır. İlginçtir, Türkî dillerden geliyor; Moğolca Ordu kelimesinden. Çıkışındaki anlamı: kamp yeri, ordugâh. Moğol kabileleri kendileri için orda tanımını kullanırmış, Tatarlar urda. İstilâcı Moğol askerî kabilelerini tanımlamak üzere kullanılan ordu/orda adı Polonya ve Lehçe üzerinden Batı dillerine intikal etmiş, zamanla bugünkü güruh/sürü anlamındaki Horde’ye dönüşmüş.

***
İnsan topluluklarının güruh yanı, beşerin güruh çehresi, en yalın haliyle linçte zuhur eder. Güruh, formunu linçte bulur.

Güruhlaşmak, insan kalabalık içinde anonimleşir, sürü içinde erirken, yılanın gömleğini sıyırıp atması gibi, bireysel varoluşundan çıkmasıdır. Kontrolden, ahlâktan, vicdandan istifa etme halidir. Güruh, yüzsüz ve isimsizdir. Güruh girdabına giren insan, sürünün güdümüne, güdüselliğine kapılmıştır.

Sosyal medyadaki ahlâksız, akılsız hücum âyinlerine bunun için “linç” deniyor; kalabalığa karışıp tekme atıyorlar, yüzsüz ve isimsizdirler. Kendilerini isimleriyle temsil etseler bile, o güruhlaşma ‘cezbesine’ kapılmışken, yüzsüzleşirler…

Gündemdeki konudan örnek verirsek; akademisyenlerin “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atan hocalarına, öğretmenlerine sosyal medya vasıtasıyla ve bilfiil linç saldırıları düzenleyen öğrenciler, tam da böyle bir güruhlaşmanın en taze örneğidirler. “En yüksek makam”dan, “Milletimiz gereğini yapacaktır” denerek yol verilen bir linç…

***
“Güruh”lara kahredip duran söylemsel stratejinin pratik neticesi, gerçekten güruhlaştırmak oluyor. O kahredilenleri değil, onlara karşı durmadan ajite edilenleri linç haleti ruhiyesine sokarak güruhlaştırmaktan söz ediyorum… “Güruh” hakaretinin, “vurun!” narasına koşacak güruhlar toplamanın işareti haline gelmesinden…

Her hasmı, “millet”e dahil sayılmayacağına karar verdiği herkesi “güruh” diye tanımlamanın siyasî ‘faydası’, onları gerçek güruhların, linç sürülerinin sürek avı haline getirmektir. Hasımlarını sürekli “güruh” lâfıyla horlamakla, zemmetmekle, hedef göstermekle, onlara karşı bir linç güruhu ‘derilir’ (“derinti”). Bu sürekli linç seferberliği havasının neticesi, –elbette sadece havası değil, fiiliyatı da–, milleti güruha dönüştürmek olur.

12 Eylül rejimi döneminde askeriye, “Ordulaşmış millet” diye bir tatbikat yapmıştı. ‘Askerî vesayetin yıkılmasından’ sonra, bu da bir nevi “Güruhlaşmış millet” tatbikatı mı? Ordu-milletten Horde-millet’e mi, yani?

Tanıl Bora – birikimdergisi.com32.Tanıl Bora

Çanakkale’de kömüre geçit yok!

Çanakkale ve Yeniceliler, Yenice Çırpılar Termik Santrali projesinin iptali için harekete geçti. Yenice’de termik santral projesini gerçekleştirmemek için çalışmalar yapan ve Çanakkale Tarım Platformu altında bir araya gelen sivil toplum temsilcilerinin yanı sıra, Kayatepe eski muhtarı Hüseyin Soylu da, bölge halkı ile birlikte gerekli itirazlarını yetkili merciilere sundu.

64

Yenice Çırpılar Termik Santrali Projesi bakanlıklara sunulan resmi belgelere göre; yılda 2,6 milyon kömür tüketecek olan (Zonguldak’ın 10 yılda evlerde kullandığı kömürü bir yılda kullanacak olan) santralin toplam kurulu gücü 200 MW bir santral olacak. Proje kapsamında 90 adet futbol sahası büyüklüğünde bir alan 465 bin ton külün depolanması için kullanılacak.

Bu kapsamda Agonya Ovasındaki yetmiş beş köy muhtarının 65’inin imzaladığı itiraz dilekçeleri Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Orman ve Su işleri Bakanlığı ile Çanakkale Valiliği ve Yenice Kaymakamlığı’na sunuldu.

Proje’nin, Türkiye’nin en önemli ve en değerli orman varlıklarından olan Kazdağları’na önemli çevresel zararlar vereceği, bölgede yetişen Avrupa ve Amerika’ya ihraç edilerek hem yerel hem de ulusal ekonomiye önemli katkı sağlayan tarımsal üretimi sekteye uğratacağı belirtilen dilekçede önemli bir vurgu da bölgedeki yatırım planları konusundaki çelişkiler oldu. Dilekçede, proje için belirlenen alanın, bölgede daha önce önemli kamu kaynakları harcanarak yapılan tarımsal sulama göletlerine kuş uçuşu en yakın üç, en uzak onbeş km uzaklıkta olduğu ifade edilerek, projenin, göletlerin kirlenmesine ve yapılan yatırımların ölmesine sebep olacağı anlatıldı.

Proje’nin İDK Toplantısı Ertelendi

Yenice’de yapılacak Çırpılar Termik Santrali’nin 3 Şubat 2016’da Ankara’da yapılması planlanan İDK toplantısı ise Bakanlık tarafından resmi bir gerekçe gösterilmeden ileri bir tarihe ertelendi.

65Konu hakkında yorum yapan İDA Dayanışma Derneği ve  Çanakkale Tarım Platformu’ndan İlhan Pirinççiler, “Çanakkaleliler olarak başta Yenice Çırpılar olmak üzere bölgede planlanan termik santrallerden büyük bir endişe duyuyoruz. Bölgede projelerin iptal olması ve Çanakkale’nin başındaki kömür belasından kurtulması için önemli çalışmalar yürütüyoruz. 65 muhtarın imzası ve yörede birlikte yürüttüğümüz çalışmaların proje sahibi şirket ve siyasiler tarafından ciddiye alınıp İDK toplantısının ertelendiğini düşünüyoruz. Ancak, toplantının tarihini değiştirmek itirazlarımızı ortadan kaldırmayacak, Çanakkale’de kömüre yer yok.” dedi.

Dünya Kömür’den Vazgeçiyor

Kömür yatırımlarının artık tüm dünya tarafından başta iklim değişikliği ve sağlık etkileri yüzünden artık istenmeyen yatırımlar olduğunu ve sadece 2015 yılında ABD’de iflas eden 49 kömür şirketi olduğunu da hatırlatan İlhan Pirinççiler “Paris’teki iklim zirvesinin de gösterdiği gibi kömür santrallerinin refah ile kalkınma ile her hangi bir ilgisi yok. Aksine kirli gazlar yüzünden bir yandan iklim değişikliğine sebep olurken diğer bir yandan ise bizleri hasta eden, kanser eden bu projeler bir bir iptal ediliyor. Türkiye’nin de bu gerçekliği anlaması ve başta Yenice Çırpılar Termik Santrali olmak üzere tüm planlanan termik santral projelerini iptal etmesi gerekiyor. “ diye ekledi.

 

(Yeşil Gazete)

Mit 7 – Finansal düzenlemeler karlı bankacılık sistemini yok eder

David Ransom tarafından New Internationalist Magazine‘de yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarı Ali Serdar Gültekin‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.

***

Finansal düzenlemelerin prensiplerinin tartışılacak bir tarafı yok fakat uygulamalarının olabilir. En geniş kapsamda, düzenlemeler bankacılar için oldukça iyidir. Diğer birçok şeyle birlikte birbirlerinden korunmaya ihtiyaç duyarlar. Düzenlemelerin yoksunluğunda ve işler ters gittiğinde kabahatli bulunacak aciz yasa koyucular olmazsa, çalışamaz hale gelirler.

Bankerleri kurtarın
Bankerleri kurtarın

1950’ler ve 1960’larda üst seviye finansal düzenlemelerle birlikte genel refahta artış da gelmişti ve neredeyse hiç kriz olmadı. Bankalar diğer herkes kadar iyi iş çıkardı.

1980’lerde finansal düzenlemelerin azaltılması başladı, genel refah durgunlaştı ve finansal krizler çoğaldı. Bankalar diğer ekonomik sektörlere göre daha kârlı hâle geldiler, ABD’deki şirket karlarının toplamının 40%’ı kadar fazla.

“Eli hafif düzenlemelerle ilerlemek!” Gordon Brown, Britanya Finans Bakanı, 2006

Bu bankacılığın cennetini temsil ediyor olabilir, peki hikâye burada sonlandı mı? Tabii ki hayır. 2008 Ekim’inde ABD Federal Rezervi yöneticisi olan “Büyük Deregulator” Alan Greenspan “Bir kusur bulmuştum” diye bir açıklamada bulundu [2]. Düzenlemelerin azaltılmasını haklı çıkaran kendini düzenleyen finansal pazarlar teorisinin tamamıyla yanlış olduğu ortaya çıktı. Hatta öyle yanlış ki, bankaların sebep olduğu finansal çöküş diğer pek çok şeyle birlikte daha önceki yıllarda bankaların sahip oldukları devasa karları da silip süpürdü.

“19. yüzyıl boyunca ne zaman bırakınız yapsınlar anlayışı ve yetersiz düzenlemeler olduğunda, kriz arkasına kriz yaşardınız.” George Saros, finansör.

Bankalar için bile düzenlemelerin azaltılması koşulsuz bir başarı olmadı. Sadece bir şey olmasaydı bu durum ölümcül bir felakete dönüşebilirdi. Bankalar, topluma para akışını tamamen durdurmakla şantaj yapabilirler. Bu şekilde zararları devletlerce derhal ödendi ve tasarruflar sıradan insanların omuzlarına yıkıldı.

Merkez bankası bankerlerinin bankası, Bank for International Settlements, 2019’da tamamlanması beklenen bankaların sermaye yapılarının yeniden düzenlenmesi işini bir süredir gözlemliyor. Teoriye göre rezervlerinde teminat için tutmaları gereken kendilerine ait para ne kadar artarsa bankaların kurtarılmaya o kadar az ihtiyaçları olur. Fakat bu vesile ile borç verebilecekleri daha az paraları kalır ve bu daha az kâr demek. Bundan ötürü bankalar ne kadar zor da olsa sermaye yapılarının yeninden yapılandırılmasını öteleyebildikleri kadar ötelemeye çalışıyorlar. Durum şöyle, 2019 gibi sermayenin yeniden düzenlenmesi bankaları tümüyle güvenli yapmaktan uzak olacak ve halk büyüyen riskiyle birlikte belirli olmayan bir gelecekte gerçekleşecek yeni bir iflasa açık kalacak [3].

“Şimdiye kadar uygulamaya alınan düzenlemeler finansal sistemde başka bir çöküşü engellemek için yeterli durumda değiller.” diyor olup bitenlerin farkında bir grup bağımsız analizci [4]. 2008 finansal krizinin sebepleri büyük ölçüde olduğu gibi duruyor. Büyük bankalar hâlâ “başarısız olamayacak kadar büyükler”. Dağılmadılar, perakende (ana cadde) ve yatırım (kumarhane) fonksiyonlarını da ayırmadılar. Bankalar hâlâ mudilerinin parasıyla kumar oynuyorlar.

“Bazı finansal kurumlarda kötü yönetimin ölçeği öyle bir seviyeye yükseldi ki, artık sistemik risk yaratma potansiyeline sahipler” diye dövünüyor Finansal İstikrar Kurulu (FSB) ve İngiltere Bankası yöneticisi Mark Carney [5].

FSB finansal gidişatı gözlemleyebilir ancak değiştiremez. 2013 yılı sonunda dünyanın en büyük 1000 bankası tüm zamanların rekorlarını kırarak bir önceki yıla göre 24% artışla yani vergiler hariç yaklaşık 1 trilyon $ kârla dönüş yapmışlardı [6].Tablo

Tarihi kayıtlara göre her 10-15 yılda bir finansal kriz gerçekleşiyor ve inip çıkan banka kârları bunun habercisi. Yani bir sonraki her an gerçekleşebilir. Üstüne üstlük faiz oranları sıfıra yakın ve finansal krizlerden çıkış araçlarının hiçbiri, düşük faizler, tasarruf fonları, hazır değil.

Düzenlemelerin sınırları var. Birini yakalamak için bir suçluya gerek olduğu gibi, birini düzenlemek için de bir bankacıya gerek var yani bu içerden bir iş. Düzenlemeler dolandırıcılık ya da benzeri suçlar için ceza kanununa bir alternatif değil. Finansal işlemlere uygulanan vergilerin ya da spekülasyonların benzer bir son için etkin araçlar olması tartışılabilir. Devletler yanılmaz araçlar değillerdir. Fakat onlar, en azından kurumsal olarak topluma karşı sorumludurlar. Finansal pazarlar ise sadece kendilerine sorumludur.

Neoliberal ekonomik teoride bankalar için haklı çıkarılabilir bir kâr limiti yoktur. Herhangi başka bir ekonomik teoride bankaların başka herhangi bir şeyden daha kârlı olmalarını haklı çıkaracak bir şey yok, ne de kendilerine ödeme yapmalarının. Yanlarında birçok şeyle birlikte kendilerini yok etmede oldukça kabiliyetli olduklarını kanıtladılar. Bunun yarısı kadar daha aklı başında bir dünyada ve hiç değilse kendilerini korumaktaki çıkarlarından ötürü, bankacılar kesinlikle düzenlemelerin en cevval savunucuları olurlardı.

[1] Joseph Stiglitz, Freefall, Penguin, 2010.

[2] The Guardian, 24 October 2008.

[3] Anat Admati & Martin Hellwig, The Bankers’ New Clothes, Princeton, 2013.

[4] SOMO, Centre for Research on Multinational Corporations, Preventing the Next Financial and Debt Crisis, paper addressed to G20 finance ministers, Amsterdam, 12 June 2015.

[5] Mark Carney, Letter to G20 Finance Ministers and Central Bank Governors, Financial Stability Board, 4 February 2015.

[6] The Financial Times, 14 June 2014.

Haberin İngilizce orjinali

Haber: David Ransom

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

(Yeşil GazeteNew Internationalist blog )

Vietnam kömürden vazgeçiyor

Ed King tarafından Climate Change News‘de kaleme alınan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Zeynep Ersoy‘un çevirisiyle sunuyoruz.

***

Başbakan, hükümetin yeni kömür santralleri planlarını gözden geçireceğini ve ülkenin düşük emisyonlu doğalgaz ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yöneleceğini belirtiyor.

Vietnam uzun sahil boyu ve büyük nehirlere sahip olması nedeniyle dünyanın en riske meyilli ülkelerinden biridir. (Fotoğraf: Sarah Hoa/Flickr)
Vietnam uzun sahil boyu ve büyük nehirlere sahip olması nedeniyle dünyanın en riske meyilli ülkelerinden biridir. (Fotoğraf: Sarah Hoa/Flickr)

Vietnam başbakanı, ülkede kömür santrali inşaatını durduracaklarını ve elektrik ağına güç sağlamak için doğal gaz ve yenilenebilir enerji kaynakları arayacaklarını söylüyor.

Hükümet sitesinde yaptığı açıklamada, Nguyen Tan Dung yeni enerji planlarının kesinlikle çevrenin korunması ve emisyonların azaltılması için uluslararası taahhütlere uyması gerektiğini belirtti.

Dung, hükümetin aynı zamanda tüm kömür yakıtlı santrallerin kalkınma planlarını gözden geçireceğini söyledi.

Bu duyurunun, 2015 yılında açıklanan ve kömür payının toplam enerji kullanımındaki artışının 2030 yılında % 36’dan %56’ya çıkacağını öngören enerji planlarıyla çeliştiği görülüyor.

Kaynak: Uluslarası Atom Enerjisi Kurumu, 2013 Vietnam Nükleer Enerji Profili
Kaynak: Uluslarası Atom Enerjisi Kurumu, 2013 Vietnam Nükleer Enerji Profili. Not: Hidroelektrik, pompalanan enerjiyi de içeriyor.

Yeşil gruplar çıkan bu haberler karşısında ihtiyatlı davrandı. Hanoi merkezli STK, Green-ID’ den Nguyen Thi Khanh başbakana planlarını iletmek ve başbakanın söylemini desteklemek için kısa bir ziyarette bulundu.

“Eğer başbakan kömürden uzak durma konusunda kararlıysa, hükümetin önerilen kömür santrallerini yeniden kapsamlı olarak değerlendireceğini umuyoruz.” dedi. Buna ek olarak, tüm mevcut ve yeni kömür santrallerin uluslararası uygulamalar doğrultusunda kirlilik kontrolleri ve yüksek verimlilik standartları ile donatılmış olmasi gerektiğini belirtti.

Küresel Kömür Santrali Takipçi’sine göre 50’nin üzerinde kömür santrali projesi ön planlama, istişare veya yapım aşamasında.

Kömür alım miktarları 2013 ve 2014 arasında %21 arttı ve 2015 yılı sonlarında BM ile yapılmış iklim planı başvurusu temiz enerji hedefleri konusuna açıklık getirdi.

ABD Enerji Enformasyon İdaresi’nin geçen yıl yayımlandığı bir analiz hidroelektrik kullanımının %33’den %16’ya düşeceğini, rüzgar ve güneş enerjisinin ise oransal olarak yükseleceğini öngörüyor. Bu, kömür endüstrisi icin son birkaç ay içindeki son kötü haber. Yeni BM anlaşmasına göre bu yüzyılın ortalarında karbon emisyonlarının radikal bir şekilde azaltılması gerekiyor.

Resmi istatistiklere göre Çin’de geçen yıl kömür talebi %3 düşüş gösterdi, ABD’de de ise 2014 yılı verileri kömür üretiminde %13’lük azalma olduğunu gösteriyor.

Vietnam’da yapılması planlanan kömür santralleri (Fotoğraf; Coal Swarm)
Vietnam’da yapılması planlanan kömür santralleri (Fotoğraf; Coal Swarm)

Geçen hafta Hindistan’ın enerji bakanı Piyush Goyal bazı durumlarda güneş enerjisinin kömürden daha ucuz olduğu hakkında Twitter’da bir açıklama yayınladı. “Biz PM Narendra Modi’nin temiz enerji vizyonuna ulaşmak için hızla hareket ediyoruz” diye de ekledi.

Yine de, Dünya Kömür Sanayi Lobi Grubunun CEO’su Benjamin Sporton, Climate Home grubuna karbon zengini enerji kaynaklarının Asya’da hala gelişmekte olan ekonomilerde rol oynayacağını belirtti. “Kömür düşük maliyetli bir enerji kaynağıdır ve çoğu durumda sadece kömür uygun ekonomik enerji sağlayabilir.” diye ekledi. Ayrıca düşük maliyetli enerjinin gelişmekte olan ekonomiler için kritik bir öneme sahip olduğunu vurguladı.

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Ed King

Yeşil Gazete için Çeviri: Zeynep Ersoy

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, Climate Change News)

İrlanda’da okullara cinsiyetsiz tuvaletler geliyor

İrlanda Eğitim Bakanı Jan O’Sullivan orta okullarda cinsiyetsiz tuvaletler açılması kararı alındığını açıkladı. Türkiye’den aktivistler ise bu durumun bütün dünyada olmasını ve Türkiye’de her yıl onlarca transın eğitimden uzaklaştığını belirtti.

İrlanda Eğitim Bakanı Jan O’Sullivan
İrlanda Eğitim Bakanı Jan O’Sullivan

Pembe Hayat’dan Ozan Uğur’un haberine göre Toplum ve Sosyal Destek Bakanı Kevin Humphries’in ev sahipliği yaptığı ergenlik çağındaki çocukların eğitimdeki ihtiyaçları ile ilgili bir toplantı sonucu trans çocuklar için cinsiyetsiz tuvaletler açılması dışında bir dizi kararlar alındı. Toplantıya Trans Eşitlik Ağı, Eğitim Bakanı Jan O’Sullivan, okul yöneticileri, Gey ve Lezbiyen Eşitlik Ağı(GLEN), öğretmen sendikaları ve çocuk ve aile kurumu Tusla katıldı.

Toplantı sonunda alınan kararları açıklayan Eğitim Bakanı Jan O’Sullivan “Ergenlik döneminde çocuklar kendi cinsiyet kimliklerini keşfediyorlar. Bu dönemde yaşamaktan korktukları ayrımcılık sebebi ile eğitime yeteri kadar odaklanamıyorlar. Bu nedenle okullarda cinsiyetsiz tuvaletler yapılması gerekiyor” şeklinde konuştu. Çocukların giydikleri üniformaların içinde de kendilerini rahat hissedemediklerini belirten Bakan O’Sullivan öğrencilerin kendilerini tanımladıkları cinsiyete göre üniformalar seçmelerinin temel bir hak olduğunun altını çizdi. Öğrencilerin iyi eğitim alabilmeleri açısından cinsiyetsiz okulların bir ihtiyaç olduğunu belirtti.

Devletin bu konudaki düzenlemelere bir an önce başlaması gerektiğini belirten Bakan O’Sullivan LGBTİ örgütleri ile birlikte gereken bütün çalışmaları yapacaklarını söyledi.

Türkiye’de Ayrımcılık Nedeni İle Translar Eğitimden Uzaklaşıyor!

60

Türkiye’de ise eğitimde uğradığı ayrımcılık nedeniyle her yıl onlarca trans kadın ve erkek eğitimini yarım bırakıyor.

Ankara Liseli LGBTİ’den Arjin bu uygulamanın bütün dünyada bir ihtiyaç olduğunu belirtti. “Ben de genç bir trans olarak örgün eğitimde oldukça zorlanıyorum. Okula gittiğimde tuvaleti kullanmak istemiyorum. Giydiğim üniforma beni rahatsız ediyor. İstediğin üniformayı giymek bir ilerleme gibi görünebilir amöa bence üniformanın kendisi tek tipleştirdiği için tamamen ortadan kaldırılmalı” şeklinde konuştu. Bu şekilde istediği kıyafeti giyen kişinin kendisini daha rahat tanımlayacağını belirten Arjin “Liseli LGBTİ olarak Türkiye’de bulunan orta öğretim kurumlarında da okulların cinsiyetsizleştirilmesi ve eğitimdeki her türlü transfobik/homofobik uygulamanın kaldırılmasını istiyoruz. Eğitim herkesin olduğu kadar genç LGBTİ’lerin de hakkı” şeklinde konuştu.

 

(Pembe Hayat)

Amed Sportif’e polis baskını

Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı ekipler, Amedspor’un Talaytepe’deki tesislerine gelerek, binada arama yaptıktan sonra kulüp bilgisayarlarına el koydu. Kulüp avukatı gerekçenin sosyal medya hesaplarından yapılan paylaşımlar olduğunu söyledi.

57

Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı ekipler, Amedspor’un Talaytepe’deki tesislerine gelerek, binada arama yaptıktan sonra kulüp bilgisayarlarına el koydu.

Ziraat Türkiye Kupası çeyrek finalinde Fenerbahçe ile eşleşen Amedspor Sportif Kulübü’ne bugün akşam saatlerinde gelen Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı ekipler, kulüp binasında arama yaptıktan sonra, kulübün tüm işlemlerinin, belgelerinin yeraldığı bilgisayara el koydu. Bilgisayarı alan polis daha sonra kulüp binasından ayrıldı.

58Amed Sportif avukatı Soran Haldi Mızrak, aramalarla ilgili şu açıklamayı yaptı;

“Sosyal medyada hesaplarda yapılan paylaşımlar yüzünden iki tane hard diske, iki tane flash bellek el koymuşlar. Seyrantepe spor komplekslerinde yapılmış. Amed yöneticileri kulüp binasında bekliyor, oraya da baskın yapılır beklentisiyle”

Amedspor Kulüp Başkan Vekili Nurullah Edemen, avukat açıklamasından önce yaptığı açıklamada olayı doğrulayarak, “Polis memurları bu akşam kulüp binamıza gelerek aramalar yaptı ve bilgisayarlarımıza el koydular. Bunu neden yaptıklarını da bize söylemediler. Neden arama yapıldığı, bilgisayarımıza neden el konulduğunu henüz öğrenmiş değiliz. Şu an bütün bütün yöneticilerimizle birlikte kulüp binasında bekliyoruz” dedi.

 

(Al Jazeera, DHA)

Eşcinsel Evlilikleri öngören Cirinnà Yasası İtalya’yı ikiye böldü

Demokrat Parti Senatörü Monica Cirinnà tarafından hazırlanıp sunulan, eşcinsel birlikteliklerinin meşru sayılması, yasal evlilik ve evlat edinebilmek gibi eşcinsel çiftlere sosyal haklar tanıyan yasa tasarısı İtalya’yı ikiye bölmüş durumda.

23 Ocak 2016’da ‘Uyan İtalya‘ sloganıyla, yasa tasarısını desteklemek adına eşcinsel haklarını savunan birçok dernek ve kuruluşla beraber halk meydanlara inerek ülke çapında büyük bir eyleme imza atmıştı. Ancak neredeyse tam bir hafta sonra Massimo Gandolfini tarafından organize edilen Roma’daki ‘Aile Günü’nde Circo Massimo meydanında toplanan insanların hedefinde yine aynı yasa tasarısı vardı.

54

Tüm parlamenterlere seslenen, organizasyonun önemli ismi Gandolfini, meydanda tüm partilerin seçmenlerinin olduğunu, ilerleyen günlerde Cirinnà yasasını adım adım izleyeceklerini ve bu meydanda verilen mesajın alınıp alınmadığının takipçisi olacaklarını söyledi. Ayrıca seçim döneminde kimlerin aileden ve çocuklardan yana olduğunu hatırlayacaklarını belirterek gelecek seçimle ilgili uyarı vermeyi de unutmadı.

‘Aile Günü’nde Başbakan Renzi de en az Monica Cirinnà kadar hedefteydi. ‘Renzi, İtalya’nın felaketi’ ya da ‘Renzi, hatırlayacağız…’ gibi yazıların bulunduğu afişler dikkat çekiciydi. Meydanda Lega Nord ve Forza Italia gibi sağ ve merkez sağ partilerin temsilcileri olduğu kadar yine Renzi hükümetinde Çevre Bakanı olan Gian Luca Galetti de vardı.

Galetti, eylemin hükümete karşı bir eylem olmadığını, buradaki seslerin de ciddiye alınması gerektiğini dile getirirken Cirinnà yasasının hükümet tarafından onaylanmadığı ve onaylandığı taktirde de istifa etmesi için bir neden olmadığını belirtti. Eşcinsel çiftlere de seslenen Galetti, çiftlerin çocuk sahibi olma konusunda dikkatlice düşünmeleri gerektiğini, heterolog döllenme ya da taşıyıcı anne yöntemiyle çocuk sahibi olunduğunda çocukların bir ebeveynleri olmadan büyümek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Katolik dünyada ise konuyla ilgili tek bir sesten bahsetmek zor. Katolik Kilisesi ile birlikte Movimento per la Vita, Alleanza Cattolica, Rinnovamento per lo Spirito gibi önemli kuruluşlar eyleme tam destek verirken. Azione Cattolica Italiana (Italyan Katolik Hareketi) yasal evlilik ve evlat edinme konusunda eşitliğe karşı durmakla beraber eşcinsel çiftlerin bazı yasal haklara sahip olmalarına sıcak bakıyor.

55

Basında ‘Aile Günü’ ile ilgili başka bir tartışma konusu ise katılımcı sayısı. ‘İki milyondan fazlayız’ sloganıyla yola çıkan eylemin organizatörlerinin bir milyon kişinin katılımını sağladıklarına dair iddia alaycı bir dillle eleştiriliyor. Sebebi ise Circo Massimo meydanının ancak 360.000 kişiye ev sahipliği yapabilecek kadar büyük olması.

İtalyan halkının aylardır konustugu Cirinnà yasanın ilk oylaması 2 Şubat 2016’da gerçeklşti. İlk oylama sonrasında başka bir oylama olmaksızın yasayla ilgili uzun bir tartışma süreci gerçekleşecek. 9 Şubat 2016’da ise çiftlerin yasal hakları, görevleri ve evlat edinme ile ilgili daha önemli maddelerin tartışılacağı bir oylama gerçekleşecek. Yasa tasarısıyla ilgili sonucun muhtemelen Şubat ayının sonlarına doğru belli olacağı söyleniyor.

 

Haber: Nükhet Akgün Bordignon

(Yeşil Gazete)