Ana Sayfa Blog Sayfa 3508

Yedikule Bostanları’nın son günleri – Carlo Petrini

Slow Food hareketinin kurucusu Carlo Petrini‘nin 4 Şubat’da La Republica’da yayınlanan Yedikule Bostanları hakkındaki yazısını paylaşıyoruz

***

İstanbul’un surları 1600 yıllık bir geçmişe sahip olup etrafı bahçelerle çevrilidir, şehrin taze sebzeleri bu bahçelerden tedarik edilmektedir. Geçtiğimiz günlerde bu alana iş makinaları geldi. Mahalle sakinleri bu duruma şiddetle karşı çıkmış olsalar da bu alanın tamamen ortadan kaldırılacak olması ihtimali oldukça yüksek.

Surlar boyunca iki grup bahçe, yani yerel dille söylendiği gibi bostan bulunmaktadır. Birincisi iç tarafta olup zaten buranın büyük bir kısmı harap edildi: bir park alanı projesi vardı fakat bu proje asla hayata geçmedi.

18

Meydana gelen protestolar neticesinde Belediye Başkanı projeyi iptal etti ve alanın ileride mimarlar, peysajcılar, tarihçiler ve kültürel varlık uzmanları ile birlikte yeniden planlanacağını belirtti, fakat işin asıl önemli faktörlerine değinmedi: Bu el değilemez mirası hayatta tutmaya çalışan çiftçiler ve diğer mahalle sakinleri.

Birinci ve ikinci güçlendirme çalışmaları arasında yapılan son yıkımlar ikinci grup bostanları tahrip etti: Elli aile tarafından ekilip, biçilip ve işlenen 200 bin metre kareyi aşkın bir alan. 13 ocak tarihinde kolluk kuvvetleri eşliğinde yapılan çalışmalarla çiftçilere ait barınaklar yıkılarak çiçek satıcıları tahliye edildi. Yedikule Bostancılar Derneği ile Yedikule Bostanları Girişimi, konuyla ilgili ve yetkili kurumlarla görüşmeler tertip etmeye çalışırken ilgili yetkililer çevik kuvvet polisleriyle boy gösterdiler.

Türkiye’deki inşaat sektörü ekonominin gelişmesinde belirleyici bir role sahip. Bu mahallelerin içi sürekli olarak boşaltılıyor, yıkılıyor ve yeniden inşa ediliyor. Orhan Pamuk, son romanında çok iyi anlatıyor. Yedikule bostanları bana geçmişteki kahramanlarımı hatırlatıyor; hiçbir zaman değişmeyen ve özel karakterini daima koruyan, işine bağlı ve aşık seyyar boza satıcısı. Ancak burası sadece tek bir kişiden ibaret değil, bugünden başlamak üzere dünyanın son gününe kadar asla modern olamayacak bir kentsel dönüşüm modeli olarak tanınan ve bilinen bir topluluk, bir zincirin halkaları.

Tarım ve çiftçilik yapma düşüncesi bir fenomen olarak 20. yüzyılda ortaya çıktı. Şehrin sakinleri daima kendi mahsüllerini buralardan hasat ettiler, özellikle de savaş ve kriz dönemlerinde. Detroit Belediye Başkanı Hazen Pingree, 1893 yılında “Pingree’s Potato Patches” isimli çok önemli bir programı hayata geçirerek, yoksul insanları terk edilmiş alanları ekip biçmeleri hususunda teşvik etmişti. Çok uzun bir geçmişe sahip olan bu miras, şimdilerde Alice Waters tarafından kurulan akademik eğitim bahçe ve bostanlarının mevcut olduğu ve buraların bir eğitim materyali olarak kullanılıp ailelerin beslenme standart ve alışkanlıklarını iyileştirmeye katkı sağlayan, büyük kısmı İspanyol mahallelerinde olmak üzere, Kaliforniya‘nın varoşlarında hayat bularak etkinliğine devam etmektedir. Londra’da, Belediye tarafından kullanıma sunulan kentsel arazilerin ekilip biçilmesiyle ilgili olarak karara bağlanmayı bekleyen taleplere ilişkin çok uzun bir liste mevcut. New York’taki gökdelenlerin çatılarında belli gruplara satılan sebzeler üretilmektedir. Berlin’de, Paris’te, Milano’da, geleceğe meydan okuyacak şekilde ve artık bir gerçek olan girişimlerin temelleri atılarak, şehirlerin kalıcı bir şekilde beslenme ihtiyaçlarını karşılamak üzere atılımlar yapılmaktadır.

Harvard Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Merkezi eğitim görevlisi Aleksandar Sopov şöyle diyor: “İstanbul, kent merkezinde yoğun bir şekilde tarım yapılan Akdeniz’in tek şehri. Yaklaşık 300 kişi yıllık bazda 35 ton meyve ve sebze üretiyor. Bu bir hobi değil, bunlar ataları tarafından nesiller boyu kendilerine aktarılan bilgi ve beceriye sahip çiftçilerdir”.

Bir başka yeşil alan davası olarak 2013 yılında patlak veren Gezi Parkı protestoları neticesinde, öyle ki park ortadan kaldırılarak yerine bir alış-veriş merkezi yapılması planlanıyordu, çok büyük baskı ve şiddet yaşanarak bu proje durduruldu. Ortaya çıkan bir çok spekülasyona karşın, Yedikule bahçeleri ortak malların korunması üzere yeni tartışmalara yol açtı. Kendileri tarafından temsil edilen bu ortak varlığa, aktif olarak faaliyet gösteren bugünün çiftçileri ve bugün halen hayatta olup geçmişi bilen ve yaşayan kişilerin tanıklıklarıyla Arkeologlar ve Etnobotanikçiler tarafından da sahip çıkılmaktadır. Bahçıvan nesilleri, çok önemli özel tarımsal bilgilere sahipler.

Bin yılı aşkın bir süredir Avrupa’nın sınırını oluşturan Boğaz Kentini besleyen bu eşsiz alanı kaybedersek, bu kültürü de kaybedeceğiz.

 

  • Bu yazı yazarının da onayı ile repubblica.it/ den alınmıştır
  • İtalyanca aslından Türkçe’ye çeviren dostumuz adının saklı kalmasını tercih etmiştir

17-Carlo-Petrini

 

 

Carlo Petrini

Kocaeli’de ağaçlar kesilmesin nöbeti tutanlara gözaltı

Kocaeli’de tramvay güzergahındaki yaklaşık 100 ağaç için seferber olan mahallelilerden dokuzu gözaltına alındı.

15

Büyükşehir belediyesi tarafından yaptırılan tramvay hattı nedeniyle taşınacak ağaçları korumak için altı gündür imza toplayıp nöbet tutan Kocaeli Yahya Kaptan Mahallesi sakinleri, polis ve zabıta ekiplerinin gözaltı uygulaması ile karşılaştı.

16

Zabıta Amiri Eyüp Deveci, mahallelilere ağaçların kesilmeyeceğini, sökülerek başka bir bölgeye dikileceğini söyledi. Taşımaya da karşı olan mahalle sakinleri ağaçlara sarılarak, belediye ekiplerini engelledi. Dokuz kişi gözaltına alındı.

 

(Diken, DHA)

Sırp keskin nişancı meselesi – Sezin Öney

Bu yazı taraf.com.tr/ den alınmıştır

Son derece güvenilir güvenlik kaynaklarından aldığımız bilgilere göre, Diyarbakır’da Sur’da, Sırp keskin nişancılar da terör örgütüne destek veriyor.

Türkiye’nin başlıca haber kanallarından biri olarak addedilen yayın organında bu haberi gördüğümde, gözlerime, kulaklarıma inanamadım.

Buram buram dezenformasyon kokan bu “haberin” benzerlerine, “havuz” tabir edilen medya organlarında rastlıyoruz. Ancak, merkez medyanın bu tarz, aslı astarı olmayan komplo teorilerini, “haber” olarak kullanması, ciddi bir propaganda operasyonunun tam ortasında olduğumuzu gösteriyor.

Bir de, Sırp keskin nişancı haberi, gün içi sürekli veriliyor ve şöyle duyuruluyordu:

CNN TÜRK, Sırp keskin nişancılarla ilgili de çok özel bilgilere ulaştı.

İki gün içinde, bizzat İçişleri Bakanı Efkan Ala tarafından yalanlanan bu haberin, anatomisinin, nasıl bir süreçle yayıldığının üzerine düşünmekte fayda var. Belki, “son derece güvenilir güvenlik kaynaklarının”, gazetecilerin, muhabirlerin yerini aldığı bir dönemin henüz başlangıcındayız. Kamuoyunun algı ayarları ile de, arzu edilen “cızırtısız”, net görüntü sağlanana kadar daha bayağı bir oynanacak.

Benzer bir süreç, Ukrayna Savaşı başladığı dönemde Rusya’da yaşanmıştı. O zamanlar, Ukrayna’da yaşayan bir Rus’un, “Moskova’da annemle konuştuğum zaman, kendi öz annem bana inanmıyor. Gerçekten ne olup bittiğini anlatıyorum; bana, ‘Yalan söylüyorsun. Burada televizyondan gayet güzel her şeyi izliyoruz, gerçeği biliyoruz’ diyor” dediğini işitmiştim.

Benzer şekilde, geçen Kasım’da Prag’da tanıştığım Radio Free Europe/ Radio Liberty’nin Programlar Müdürü Nenad Pejiç, “Bosna Savaşı sırasında, Saraybosna’dan çıkıp da, dışarıdaki insanlara gerçekten neler olup bittiğini anlattığımda, beni yılladır tanıyanlar bile bana inanmadılar. Yüzüme bakıyor ve ‘televizyonda öyle demiyor ama’ diyorlardı” diye anlatmıştı.

Türkiye’de de benzer bir “psikolojik savaş” hâlini yaşıyoruz şimdi.

Sırp keskin nişancı” haberinin çıkış noktası herhâlde, özellikle İslami hassasiyetleri olan kesim başta olmak üzere, kamuoyunun genelini, “Türklerin, Türk devletinin mağduriyeti” konusunda ikna edip, galeyana getirme hedefi. “Bosna Savaşı’nın Sırp sniperları” metaforu kullanılarak, Cizre ve Sur’da abluka altında olanlar, “Boşnak kimliği” ile özdeşleşenler olarak, “Türk milleti ve devleti”, “Müslümanlar” gösterilmeye çalışılıyor.

Bu tuhaf algı operasyonunda haberin yayılma ağı da enteresan.

Önce, “son derece güvenilir güvenlik kaynakları”, şu bilgileri, seçmece haber kanallarına pazarlıyor.CNN TÜRK’teki haberi ele alalım:

Terör örgütünün keskin nişancı olarak Sırp paralı teröristleri tuttuğu Adli Tıp’ta ortaya çıktı. Vurulan bir keskin nişancının Sırp olduğunun belirlenmesinin ardından yaralı olarak ele geçirilen bir başka nişancının da Sırp olduğu belirlendi. Yaralı Sırp teröristin, para karşılığı PKK’lılarla birlikte çatıştığı öğrenildi. Sırp teröristin sorgusu Diyarbakır’da sürüyor.

Eş zamanlı olarak (Habertürk’ten alıntılarsak); “Başbakan Ahmet Davutoğlu, bölgede devam eden operasyonlar hakkında bilgi verirken, keskin nişancının yakalanmasına da değindi. Davutoğlu, ‘İnşallah bu süreç tamamlandığında, ki Silopi bitti, Sur ve Cizre de neredeyse bitti. Burada birçok yabancı keskin nişancı da tespit edildi. Bunların hedefi de Türkiye’yi karıştırmak’ diyor.

Bu arada, Anadolu Ajansı da, şu haberi geçiyor; “Operasyonların aralıksız sürdüğü Cizre’de, bugün bir Sırp uyruklu keskin nişancı yakalandı. Sırp keskin nişancı, ifadesi alınmak üzere Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldü.

İlçede, önceki gün gerçekleştirilen operasyonda öldürülen bir keskin nişancının da Sırp uyruklu olduğu ortaya çıkmıştı.

Anadolu Ajansı’nın bir muhabiri de, Twitter hesabından, sarışın bir Hollywood yıldızının resmini, “İşte iddialara göre Cizre’deki Sırp keskin nişancı” diye paylaşıyor. Daha sonra da, muhabir olarak görevi objektif biçimde gerçekleri yansıtması gereken bu kişi, “Bazen tuzaklar oluyor. Aktör olduğunu bile bile paylaştım. Tepkileri ölçmek için” diye bir mesaj atıyor.

Sabah ise, “Bir Sırp öldürüldü; Cizre’de en az 5 paralı katil daha var” haberi yapıyor.

Tabii, Sırbistan durumdan rahatsız oluyor. Ve Sırbistan Büyükelçiliği şu açıklamayı yapıyor: “SırbistanCumhuriyeti, vatandaşlarının 3. ülkelerdeki silahlı çatışmalara muhtemel katılımlarına şiddetle karşı çıkmaktadır. Sırbistan Cumhuriyet Ulusal Meclisi, bu tür faaliyetlere katılımı ağır biçimde cezalandıran bir yasayı geçirmiştir. Bu hususu dikkate alarak, iddiaların hiçbir şekilde Sırbistan Cumhuriyeti ve kurumlarının resmi politika ya da uygulamalarıyla ilişkilendirilmemesi gerekmektedir.

İlginç şekilde, haber kanallarında bu açıklamanın sadece ilk bölümü yer aldı; “Sırbistan Cumhuriyeti, vatandaşlarının 3. ülkelerdeki silahlı çatışmalara muhtemel katılımlarına şiddetle karşı çıkmaktadır” kısmı yani. Bu vurgu da, Sırp keskin nişancıların aslında Cizre ve Diyarbakır’da olduğu ama Sırbistan’ın durumdan rahatsız olduğu algısını yaratıyordu.

Belli ki, olay ciddi bir uluslararası krize dönüşme potansiyeli taşıdığından, İçişleri Bakanı Ala, “Sırp keskin nişancılar olduğu spekülasyondur. Uyruk açıklamıyoruz. Yanı başımızdaki Suriye’nin durumu ortada. Oradan geçişler olabiliyor. Ama Türkiye’nin uluslararası ilişkileri de dikkate alınarak açıklamalar yapıyoruz” diye konuyu kapattı.

Spekülatif” haber kanalları ise bir özür bile dilemedi. Kamuoyunun algı ayarları ile oyuncak gibi oynamak, “ahlaki” mi, “etik” mi, gazetecilik mi?

Bu yazı taraf.com.tr/ den alınmıştır

14-Sezin Öney

 

Sezin Öney

[email protected]

Roma Bostanı’ndan haftasonu için Göçmen Dayanışma Mutfağı’na davet

İstanbul Cihangir’deki Roma Bostanı, gönüllülerin emeği ile kış hasatını da verdi. Şimdi hasat ürünlerinden el emeği göz nuru aş hazırlama ve hep birlikte bu şenliğe katılma zamanı. Roma Bostanı İnsanları, 7 Şubat Pazar günü herkesi Göçmen Dayanışma Mutfağı’na çağırıyor, “Gelin Roma Bostanı ürünlerinin lezzetine hep birlikte varalım” diyorlar.

9

Yeşil Gazete – Hürriyet içerik işbirliği ile Hürriyet Gazetesi’nde yer alan haberimize göre İstanbul Cihangir’deki Roma Bostanı’nı sürdürülebilir, dört mevsim ürün alınabilen “Gıda Ormanına” dönüştürme gayreti devam ediyor.

10

 

“Karı, kışı atlattık, şimdi hasat zamanı” diyen Roma Bostanı İnsanları bostan ürünlerinin tadına hep birlikte bakmak isteyen tüm İstanbulluları bu Pazar Göçmen Dayanışma Mutfağı’na davet ediyor.

11

7 Şubat Pazar günü Tarlabaşı Sakız Ağacı Caddesi’ndeki Göçmen Dayanışma Mutfağı‘nda gerçekleşecek buluşmanın Roma Bostanı web sitesindeki (romabostani.org) çağrı metni şu şekilde:

12

“Karı, kışı atlattık şimdi hasat zamanı!
Kışlık ürünlerimizin büyük bir kısmı oldu.
Yolu bostandan geçen herkesle paylaşıyoruz ürünlerimizi!
İlk mahsullerimiz tükenmeden, Göçmen Dayanışma Mutfağında çocuklara yemek yapmak birlikte vakit geçirmek istiyoruz. Bu hafta sonu, 7 şubat pazar günü yapacağımız etkinliğimizde bize, özellikle çocuklarla birlikte yapılabilecek faaliyetlerde destek olabilirsiniz. Birlikte konuşalım, düşünelim. [email protected]’a maillerinizi bekliyoruz.

Gelin hep Roma Bostanı ürünlerinin lezzetine birlikte varalım.”

 

(Yeşil Gazete, Hürriyet)

Kadınlar, Diyarbakır’a, Barış nöbeti tutmaya gidiyor

Kadın ve LGBTİ örgütlerinin ‘Ölümden değil yaşamdan yanayız, Barış ve Hakikat hakkımızı savunuyoruz’ kampanyası, 6 Şubat Cumartesi günü Saat 11.00’de Diyarbakır Sümerpark’ta buluşuyor. Kadınlar Sümerpark’ta gün boyu barış nöbeti tutacaklar.

8

160 Kadın ve LGBTİ örgütünün ve 6.000 kadının imzasıyla destek verdiği kampanyanın Diyarbakır durağına 500’den fazla kadın kalıyor.

İstanbul’dan, Bursa’dan, Rize’den, Ankara’dan, Mersin,’den, İzmir’den, Antalya’dan, Kocaeli’nden, Bolu’dan, Eskişehir’den, Antakya’dan, Adana’dan, Muğla’dan, Artvin’den, İskenderun’dan Dersim’den, Siirt’ten, Antep’ten, Hakkari’den, Batman’dan, Mardin’den bugün ve yarın sabah yola çıkan kadınlar barış ve hakikat haklarının peşlerini bırakmamakta kararlılar.

7

İstanbul Kadıköy’den yola çıkan kadınlar bugün (5 Şubat Cuma) Saat 10.30’da Kadıköy Evlendirme Dairesi’nin önünde gidişlerini bir basın açıklamasıyla duyuruyorlar.

Barış için Kadın Girişimi’nin çağrısıyla başlatılan kampanyada Diyarbakır Barış Nöbetine Mor Çatı Sığınağı Vakfı, Türk Tabipler Birliği Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu, Ankara Kadın dayanışma Vakfı, Ankara Feminist Kolektif, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK)’li Kadınlar, DİSK Kadın Komisyonu, Kuzey Ormanları Savunması’ndan kadınlar,  Ankara Ka-Der’den kadınlar da katılıyorlar. TMMOB Ankara ve İstanbul  İl Koordinasyon Kurulu (İKK) Kadın Komisyonu, Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi Platformu ve Kadın Yazarlar Derneği’nden kadınlar da katılıyorlar.

Akademisyen Şebnem Korur Fincancı, Nazan Üstündağ, Yazar Seray Şahiner  de  Barış nöbeti için Diyarbakır’da olacaklar.

Kadınlar, Sümerpark Sur nöbetinde Cizre’nin, Silopi’nin, Sur’un hakikatlerini konuşmadan müzakere veya barış olamayacağını  ve  Yalanların ortasında, gerçekler birer birer karartılırken konuşma zemini, müzakere ortamı değil, ancak daha çok nefret, daha fazla savaş üretileceğini dolayısıyla  sorunların silahla değil müzakere ile çözülmesi için hakikatin gerekli olduğunu dile getirecekler.

Kampanya önümüzdeki hafta toplanan imzaların TBMM’ne verilmesiyle sona erecek.

 

(Yeşil Gazete)

Zirai ilaç üreticisi Syngenta, Çin kıskacında

Çin Halk Cumhuriyeti’nin kimya sektöründeki devlet şirketi ChemChina, İsviçreli zirai ilaç ve tohum üreticisi Syngenta AG’yi 43 milyar dolarlık rekor bedelle satın almaya hazırlanıyor.

President Michel Demare of Swiss agrochemicals maker Syngenta and Ren Jianxin (L) Chairman of China National Chemical Corp, address Syngenta's annual news conference at the company's headquarters in Basel, Switzerland February 3, 2016. REUTERS/Arnd Wiegmann
President Michel Demare of Swiss agrochemicals maker Syngenta and Ren Jianxin (L) Chairman of China National Chemical Corp, address Syngenta’s annual news conference at the company’s headquarters in Basel, Switzerland February 3, 2016. REUTERS/Arnd Wiegmann

Bir Çin firmasının yurtdışında şimdiye kadar yaptığı en büyük bedelli satın alma işlemi olacak anlaşmayla Çin, kalabalık nüfusu için besin güvenliğini sağlama yönünde önemli bir adım atmayı planlıyor.

Ekilebilir tarım arazilerinin yüzde 10’unun etkin kullanıldığı Çin’de hükûmet, İsviçreli firmaya yatırım yapmayı tarım politikaları açısından da stratejik bir adım olarak görüyor.

6

Çinli şirket, Syngenta’ya sahip olmakla, teknoloji kapasitesi ve uzman personel kaynağını güçlendirmiş olacak.

ChemChina bu sayede ayrıca küresel pazarlara ve Batı ülkelerindeki dağıtım ağlarına da ulaşmayı planlıyor.

 

(Tarım Pusulası, Euronews)

“Barış olsun istiyorum’ isteyen Amedsporlu Deniz Naki’ye 12 maç men

Ziraat Türkiye Kupası’nda Bursaspor’la oynadıkları maçın ardından “İnsanların ölmemesini istiyorum. Barış olsun istiyorum. Bu nedenle barış demekten başka çaremiz yok” diyen Amedsporlu futbolcu Deniz Naki’ye 12 maç müsabakalardan men ve 19 bin 500 lira para cezası verildi.

15

Futbol Federasyonu’ndan yapılan açıklamada, Naki’nin ‘ideolojik propaganda yaptığı’ ve ‘sportmenliğe aykırı’ açıklamalarda bulunduğu belirtildi.

Evrensel’den Hasan Akbaş’a konuşan Deniz Naki, Cizre’ye gittiğinde orada yaşananlardan çok etkilendiğini söyleyerek “Bütün bunları gördükçe insanın daha çok barış demesi kaçınılmaz oluyor”ifadelerini kullanmıştı.

Çocuğunun cenazesini buzdolabında saklayan anneden çok etkilendiğini söyleyen Naki, sözlerine şöyle devam etti: “O kadar acıya rağmen benimle konuşurken, barışa dair inancından bahsediyordu. Beni motive edecek kadar inançlı konuşuyordu. Her şeye rağmen barış diyebilmesi ve umutlu olabilmesi beni çok etkiledi.”

Naki, şöyle devam etmişti: “Beyaz Show’da Ayşe öğretmen ‘barış’ dedi, ‘Çocuklar ölmesin’ dedi diye neler oldu gördük. Ne yapalım barış demek teröristlikse en büyük terörist olmayı kabul ediyorum. Ve herkese barış demekten başka çaremiz olmadığını hatırlatmak istiyorum.”

Vücudunda Che Guevara ve Berxwedan Jiyane resimleri, Azadî (Özgürlük) ifadesi ve Dersim haritasının dövmesinin bulunduğunu belirten Naki, “Ama şimdi bazı cahil insanlar bu sözleri ve simgeleri anlamadan kolayca ‘terörist’ damgası yerleştiriyor. ‘Azadî’ yazılı dövmemle hedef gösteriliyorum ama bunun anlamı özgürlük demektir. İngilizce ‘Freedom’ yazsaydı kimsenin umurunda olmazdı ama bazı kesimler sırf Kürtçe olduğu için rahatsızlık duyuyor” demişti.

 

(Diken, Evrensel)

Fransa’da bin km’lik güneş panelli kara yolu planı

Derek Markham tarafından Tree Hugger‘da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Fırat Gürsu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

colas-wattway-solar-road.jpg.662x0_q70_crop-scale
Görsel: Wattways

Fransa, beş yıl içerisinde, Colas’ Wattway güneş panellerini kullanarak 1000 kilometrelik güneş enerjili yol yapacak.

Güneş enerjili kara yolu mu?! Fakat isim sizi yanıltmasın,  bu proje birkaç yıl önce internette yayılan topluluk fonlu güneş enerjili yol projesi değil. Ulaştırma altyapı şirketi olan Colas, INES(Fransa Ulusal Güneş Enerjisi Enstitüsü) ve gelecek beş yıl içerisinde yüzlerce millik yola güneş enerjisi getireceği sözünü veren Fransa Çevre ve Enerji Yönetimi Ajansı tarafından yapılan bir işbirliği.

Bu güneş enerjili kara yolları projesi ile diğer güneş enerjili kara yolları projesi arasındaki başlıca fark; yeni Wattway sisteminin yolu yeniden yapmayı veya yol yüzeylerini sökmeyi gerektirmemesi, onun yerine var olan asfaltın üstüne yapıştırılmak üzere tasarlanmış olması. Wattway sistemleri aynı zamanda “direnç ve lastik kavramasını sağlayan” materyallerden oluşuyor ve yalnızca 7 mm kalınlığında, ki bu noktada kalın cam malzeme kullanan, LED ve akıllı teknolojiler sayesinde yolunuza çıkabilecek geyiklere dost olacağı da iddia edilmesine rağmen üretim maliyetinin yüksek olduğu kompleks diğer tasarımlardan ayrışıyor.

solar-road-beetle.jpg.650x0_q70_crop-smart
Görsel: Wattways

Colas’a göre, materyal devamlı trafiğe, hatta ağır vasıtalara dayanacak kadar sağlam. Wattway panellerinin 20 metrekaresinin Fransa’daki ortalama bir evin elektriğini sağlayabileceği, 1 kilometrelik panel döşemesinin ise 5000 kişilik bir şehrin kullanacağı elektriği sağlayabileceği söyleniyor.

Global Construction Review’a göre, proje için kesin noktalar ve maliyet belirlenmemiş olmasına rağmen Fransa’nın “Pozitif Enerji” girişimi için ihale çoktan verilmiş ve Güneş panelleri kara yollarındaki testler önümüzdeki bahar başlayacak. Bu yolların geyik-dostu olup olmayacağı hakkında henüz bir bilgi yok.

Güneş enerjili kara yolları projesi hakkında daha fazla bilgiyi  burada bulabilirsiniz.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yeşil Gazete için çeviri: Fırat Gürsu

(Yeşil Gazete, Tree Hugger)

Yeni politik başlığımız: Sığınmacıları kapsamak

Aslında bu yazıya 2015’in son günlerinde ortaya çıkan sığınmacılara çalışma izni verilmesi ile başlayacak, oradan çalışma izni ile başlayan sürecin gidebileceği noktalara değinerek artık Türkiye’de yaşayan sığınmacıların kalıcı olduklarını kabul edip hareket etmenin doğru olduğunu bunun getirilerini de ortaya koyarak bitirecektim. Yazının ana fikri de, “Kimse ülkesini isteyerek bırakmıyor, kimse de ülkesi huzurlu bir ortama kavuştuğunda ne kadar iyi politikalarla karşılaşırsa karşılaşsın (Türkiye bu iyi statüsüne girmiyor benim görüşüme göre) başka bir ülkede kalmaya devam etmek istemiyor. Fakat Türkiye’de bulunan sığınmacıların ülkelerinin ne zaman huzura kavuşacağı, huzura kavuştuktan sonra da ne zaman yaşamaya değer bir ülke olacağı yani temel insani gereklilikleri karşılayabilecek bir ülke olacağı belli değil. Eğer durum buysa milyonlarca insanın kalıcı olduğunu kabul edip ya da en azından varsayarak hareket etmek ve yerel yönetimlerden, muhalefet partilerine kadar bu insanlara ihtiyaç sahibi, karar süreçlerine katılan insanlar gözüyle bakmak gerekir.” olacaktı. Tabi bir de Türkiye’nin 3 milyar Avro karşılığında AB ile imzaladığı Geri Kabul Anlaşması var.

suriy 2Ne var ki iki gün önce yaşadığım bir örnekten yola çıkmak, teorik fikirler ortaya atmaktan daha gerçekçi olacak. Şöyle bir sahneyi gözünüzün önüne getirin. Bir metro girişi, yürüyen merdivenlerin başlangıcı… Hava çok soğuk değil ama üç Suriyeli çocuğun yelek ve terlikle dolaşabileceği kadar da sıcak değil. Bir yaşlı kadın çocuklara bağırıyor. Biraz iyiliklerini istiyor, biraz da rahatsızlık vermemelerini istiyor. Çocuklar gelenden geçenden para almak için ya da ellerinde ne varsa onu almak için dileniyorlar. Tabii ki pek kimse oralı olmuyor. İnsanlar yürüyen merdivene gidiyorlar. Bir anda merdiven duruyor. Çocuklar durduruyor. Merdivende olanlar sendeliyor. Belki bir dahaki sefere düşen de olur. Ona göre çocuklara gösterilen tepkiler de farklılık kazanabilir.

Şimdi bu çok basit bir olay ama bu basit olaylar birleştikçe bir olguyu ortaya çıkartıyor. Çocukların bir şakası olarak görebileceğimiz ve hatta içten içe “komik” de gelebilecek bu olayların halkın üzerinde bıraktıkları etkileri düşünmemiz gerek. Bu etkiyle birlikte sokaklarda gelecekten umudunu kesmiş bir şekilde büyüyen yüzbinlerce Suriyeli çocuğun ileride o kadar da komik gelmeyecek davranışlarını da hesaba katmamız gerek. Sarsıcı ve yeni bir rakam olduğu için tekrarlamakta fayda var. 2015 yılında annesi ve babası Suriye’de doğmuş olan 150 bin Türkiye doğumlu çocuk dünyaya geldi. 18 yaşının altında olanların toplam sayısı ise 1,2 milyon. Yaşamın adil davranmadığı ve adaleti kendilerince sağlamak için suça bulaşma ihtimalleri olan insanlar. Ve tabii ki istismar edilen, Dünyaca ünlü markaların tezgâhlarında sömürülenler, şiddet görenler de doğrudan bu insanlar, bu çocuklar.

Başa dönersek Türkiye’de kalıcı olan, şu anda bütünleşme anlamında herhangi bir politikanın konusu olmayan, şimdiden ufak çaplı da olsa, ilerde büyümesi kesin olan bilinen konularda suça bulaşma ihtimali olan yüzbinlerce çocuk, insan var. Bu gerçeği göz ardı ederek bir politika yapmanın, toplumu daha iyiye götürmenin planlarını yapmanın imkânı yok. Hele ki 2015’in sonu ile başlayan süreci düşündüğümüzde bu insanların sadece ihtiyaç sahibi olarak kalmayacakları, karar alma süreçlerine de dâhil olacaklarını tahmin etmek o kadar zor değil. Bu çok basit bir hesapla nüfusun %4, seçmen sayısının ise %3 artması demektir. Hiçbir makul siyasi parti ve kamusal organizasyon buna sırtını çeviremez, çevirmemelidir. Hem toplumsal hayatın bugünü ve yarını için çeviremez ve çevirmemelidir; hem de siyasi hedefleri bakımından çeviremez ve çevirmemelidir. Çünkü bu aynı zamanda geleceğin seçmenlerine yönelik de yapılmış bir hizmettir. Şimdi harekete geçmeyenler, sığınmacılar hükümetin tarafında olduklarında şaşırmamalıdır. Çünkü “sadaka kültürü” içerisinde tutarak da olsa “en insani” şartları sunan onlar olacaktır.

Hükümetin Geri Kabul Anlaşması ile sığınmacılara bakış açısı ortadayken ve tercihini ülkeyi bir açık hava hapishanesine çevirmenin bütçesini AB’den alarak göstermişken; bütünleşme politikalarında, ülkeleri yaşanmaz olduğu için Türkiye’ye gelen insanlara Türkiye’de gösterilen tepkilerin giderilmesinde ve ilke elden eşit bir yurttaş gibi hizmet almalarını sağlamada muhalefete ve yerel yönetimlere düşen pay çok büyüktür. Türkiye’de yaşayan insanların “hepsinin” geleceği ve huzuru için bu gereklidir. Bugün yürüyen merdiveni durduran o çocuklara sosyal yönü diğer çocuklarla eşit bir gelecek kurulmadığı zaman o huzurun kaçacağından emin olabiliriz.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli

UNESCO: Türkiye Hasankeyf’i aday göstermedi

Sular altında kalma tehlikesi daha da ciddileşen Hasankeyf, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınsa kurtulabilir miydi? UNESCO Dünya Mirası Merkezi Direktörü Mechtild Rössler, Türkiye’den böyle bir talep gelmediğini bildirdi.

Türkiye’de Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın kabul edilmesiyle, tarihi Hasankeyf kentinin sular altında kalmasına yol açacak proje de yasalaşmış oldu.

11

Batman ili sınırları içerisinde bulunan Hasankeyf’in, yaklaşık 10 bin yıllık bir geçmişe sahip olduğu düşünülüyor. 1981 yılında Türkiye’de doğal koruma alanı ilan edilen Hasankeyf’i bekleyen tehlike, mecliste kabul edilen son tasarıyla daha da ciddileşti. Bir an önce boşaltılması kararlaştırılan Hasankeyf, Ilısu Barajı’nın suları altında kalarak sonsuza dek tarihin derinliklerine gömülebilir.

Geçmişte pek çok aktivist protesto gösterileri düzenleyip ya da Twitter’da #HasankeyfToUnesco diye hashtag açıp konuya ilgi çekmeye çalıştı. Hasankeyf’in UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınması için çağrı yapıldı. Ancak UNESCO Dünya Mirası Merkezi Direktörü Mechtild Rössler, Türkiye’den Hasankeyf’in geçici listeye alınmasına yönelik bile resmi bir talep gelmediğini kaydetti. Rössler, resmi bir başvuru ve inceleme yapılmadığından Hasankeyf’in şu anda UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmek için hangi kriterleri

UNESCO Dünya Mirası Merkezi Direktörü Mechtild Rössler
UNESCO Dünya Mirası Merkezi Direktörü Mechtild Rössler

taşıdığını söylemenin de mümkün olmadığını belirtti.

Deutsche Welle Türkçe’den Başak Sezen’in haberine göre Mechtild Rössler, “Tam olarak söyleyemeyiz çünkü bu bölge Türkiye tarafından geçici listeye eklenmedi ya da dünya Mirası için aday gösterilmedi. Dolayısıyla bu bölge için Dünya Mirası Listesi’nin 10 kriterden herhangi biri için belge sunulması gibi bir süreç olmadı” dedi.

Rössler, UNESCO’ya başvuru süreci hakkındaki soruya ise, “Kafamızdan bir şeyler icat edemeyiz. Öncelikle ilgili devlet kurumunun göze çarpan potansiyel evrensel değere sahip olan bölgeleri belirlediği, kısa bir tanımlama ve karşılaştırmalı analiz yapıp gelecekteki listeleme için kriterleri gösterdiği bir dosyaya ihtiyacınız var. Daha sonra bağımsız bir aday dosyası geliştirilmeli. Bu ya 6 kültürel kriter ya da 4 doğal kriter için yapılmalı. Ya da ikisinin karışımı. İşte bu olmadı. Bu bölgeyle ilgili devlet kurumu tarafından herhangi bir adaylık için değerlendirilmesi adına Dünya Mirası Konvansiyonu’na sunulmadı.” şeklinde yanıt verdi.

 

(Deutsche Welle Türkçe)