Türkiye ile AB arasında planlanan işbirliği Almanya’da tartışmalara neden oluyor.
Deutsche Welle’nin haberine göre Almanya’da Yeşiller, Sol Parti, Sosyal Demokratlar (SPD) ve Muhafazakarlar gibi muhalefet partileri, temel hak ve özgürlüklerin ihlali nedeniyle Ankara ile işbirliğine tepkili.
Yeşiller Partisi, Avrupa Birliği’ni Türkiye ile işbirliği konusunda uyardı. Avrupa Birliği’nin mülteci krizinde Türkiye’den bağımsız hareket etmesi gerektiğini söyleyen Yeşiller Partisi Milletvekili Claudia Roth, böyle bir gelişmenin tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini vurguladı.
NDR Radyosu’na konuşan Roth, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı “insan haklarını ihlal eden bir otokrat” olarak nitelendirdi. Zaman Gazetesi’ne kayyum atanması kararını ve kadınların hafta sonu düzenlediği protesto eylemine şiddet kullanılarak müdahale edilmesini örnek gösteren Roth, öte yandan Türkiye’ye sığınmacıların ihtiyaçlarının karşılanması için mali destek verilmesinin ise doğru olduğunu kaydetti.
Avrupa Birliği’nin mülteci krizine ilişkin tutumunu da eleştiren Roth, “Onları Avrupa’dan atmak için Cumhurbaşkanı Erdoğan’a para ödenmemeli. Sınırları kapalı bir Avrupa, iflasını açıklamış olur. Avrupa bu şekilde ruhunu satıyor” diye sözlerini sürdürdü. “AB açık konuşmalı”
Yeşiller Eş Başkanı Cem Özdemir de zirvede Türkiye’ye karşı üyelik konusunda açık konuşulmasını istedi. Frankfurter Allgemeine Zeitung’a konuşan Özdemir, şu anda yürütülen müzakerelerin bir “tiyatro oyunu” olduğunu söyledi.
Avrupa Birliği’nin Türkiye’den Kopenhag Kriterlerini uygulanmasını talep etmesi gerektiğini ifade eden Özdemir, “Yani basın özgürlüğü, kuvvetler ayrılığı, düşünce özgürlüğü, dini azınlıkların korunması ve Batılı demokrasinin temelinin tanınması” diye sözlerini sürdürdü.
Türkiye’nin uzun zamandır otoriter bir ülke olduğunu belirten Özdemir, “Türkiye’de hiçbir şey Cumhurbaşkanı’ndan habersiz olmuyor” dedi. Özdemir, “Avrupa elbette Türkiye’ye sığınmacılar konusunda yardım etmeli, ancak bu ülkenin güneydoğusunda yeni kaçış nedenlerine yol açacak gerginlik pahasına değil” diye konuştu.
Sol Parti Meclis Grup Başkanı Sahra Wagenknecht de AB’nin Erdoğan tarafından baskı altına alınacağını belirterek “düşünce özgürlüğünün ayaklar altına alındığını, Kürtlere karşı savaş yürütüldüğünü ve Suriye’deki terörist İslamcıların desteklendiğini” savundu.
“Türkiye’nin alternatifi yok”
Koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Parti (SPD) ise Türkiye ile işbirliğinin gerekliliğine ilişkin bir açıklama yaptı. Basın özgürlüğü ile ilgili kaygılara işaret eden SPD Genel Sekreteri Katarina Barley, hükümet karşıtı Zaman Gazetesi’ne müdahalenin “endişe verici ve kesinlikle kabul edilemez” olduğunu, ancak Türkiye ile yapılacak işbirliğinin bir alternatifi bulunmadığını söyledi.
Passauer Neuen Presse gazetesine konuşan Barley, “Dış sınırların korunması için Türkiye ile işbirliği yapılması durumunda çok sayıda sığınmacı Türkiye’de kalacak. Bu sığınmacıların kabulü için AB, Türkiye’yi mali olarak desteklemeli” diye sözlerini sürdürdü. “Avrupa teslim olmamalı”
Avrupa Parlamentosu’nda muhafazakâr grubun oluşturduğu Avrupa Halk Partisi’nin başkanı Manfred Weber de Avrupa’nın Türkiye’ye teslim olmaması gerektiğini belirterek Türkiye’nin önemli bir ortak olduğunu ancak bunun AB’nin insan hakları ve basın özgürlüğü ihlallerine gözlerini kapatacağı anlamına gelmediğini söyledi. Weber, Zaman Gazetesi’ne yönelik müdahalenin kabul edilemez olduğunu belirterek Avrupa’dan net bir tavır koymasını istedi.
Böyle yazılarda belki de hiç söylenmemesi gereken; ama ben okuyucu olduğum zaman da hep merak ettiğim bir şeyi en baştan söyleyeceğim. Ben Kırmızı Saçlı Kadın’ı sevdim. Nedenlerim de birden fazla.
Kitap için okuduğum değerlendirmelerinden birinde (Taraf Gazetesi) ilk bölümünün yavaş ikinci bölümününse hızlı aktığı söyleniyordu. Benim içinse tam tersiydi. İlk bölümü çok daha hızlı okuyup ikinci bölüme geçtiğimde, evet, artık daha kapalı oynuyoruz diye düşünmüştüm. Polisiyenin açtığı merak duygusu, olaylar birbirine bağlansa da kapanmıyor; tam tersine belki de ilk defa duyduğunuz trajik efsanelerle daha da büyüyordu.
Farklı okumaları olduğu çok açık bir kitap Kırmızı Saçlı Kadın.
Romanın merkezine iki farklı trajediyi koyarak edebiyatta her zaman yapılmayanı, günümüz İstanbul’unun her günkü hikâyesiyle yapıyor Orhan Pamuk. İlk gençlik yılları 1980 darbesine denk gelen Cem’in hikâyesiyle artık kanıksadığımız bir çeşit kültür haline gelmiş toplumsal duyguların, seçimlerimize yaptığı etkiyi sorgulatıyor. Sorgulatıyor diyorum, çünkü romanın özel olarak böyle bir derdi yok. Tarihten günümüze kadar gelen, kangren olmuş diyebileceğimiz toplumsal duygu hallerinin, kişisel tercihlerimize etkisi dediğimiz şey çok muğlak. Kırmızı Saçlı Kadın’ın yaptığı şey de bu muğlaklığı anlatmak değil; iyi bir çağdaş romanın yapması gerektiği gibi, göstermek. Bakanın farklı farklı yorumladığı, gözlerimizden kalbimize ve aklımıza akarken kendi kehanetimizi de gösteren ve belirleyen bir resim Kırmızı Saçlı Kadın.
İlk cümlesiyle, “Aslında yazar olmak istiyordum; ama anlatacağım olaylardan sonra jeoloji mühendisi ve müteahhit oldum.”
Diyerek başlayan bu kısa romanda anlatılan kehanetin bu olabileceğini düşünüyorum önce. Malum, ilk cümlelerinde en az bir hayatın değiştiği kitaplar yazan birini okumaya başlıyorum. Cem’in yazar olamayışı, kendisinden yaşça büyük Kırmızı Saçlı Kadın‘la yaşadıkları nedeniyle miydi, babasının terk edişi mi, yoksa yaşadığı usta – çırak ilişkisi mi?
Derken Orhan Pamuk, romanın merkezine iki farklı efsane yerleştiriyor ve Cem’in kehanetinin düşündüğümüzden daha farklı, belki daha muğlak, aslında daha çok şeyle bağlantılı olduğunu sezdiriyor. Resmi görmeye başlıyorum belki de.
**
Cem ve ailesi 1980’lerin başlarında Beşiktaş’ta yaşamaktadır. O sırada üniversite sınavlarına hazırlanmaya başlar. Babası eski solcu bir eczacıdır ve Teşvikiye’de Hayat adında bir eczanesi vardır. Cem, boş zamanlarında eczaneye babasına yardım etmeye, yaz aylarında da Beşiktaş’ta bir sahafta çalışmaya gider. Cem için değişmesi beklenmeyen bu rutin, babasının (2. kez) onları terk edişiyle değişir. Öncelikle annesiyle beraber Gebze’ye taşınırlar. Cem de, o yaz üniversite sınavı hazırlıklarına para yetiştirebilmek için Öngören’de bir inşaat kuyusunda çalışmaya başlar. O yıllarda, inşaatın başlayabilmesi için eski tarzda kuyu açılır, o kuyunun içinden ilerleyerek su aranırmış (Pamuk kitapta resimle bunu gösteriyor). Cem de, Kırmızı Saçlı Kadın’la bu çalışma sırasında Ustasıyla beraber kent merkezine gittiği bir günde karşılaşır. Bir yandan ustasıyla ilişkisinde zorluklar yaşayıp kuyu işinin bir an önce bitmesini beklerken bir yandan da Kırmızı Saçlı Kadını daha sık, daha çok görmek ister. Sonra..
Kırmızı Saçlı Kadın
Sonrasında Cem, hayatına mühendis-müteahhit olma yönünde devam ederken, daha gençlik yıllarında Beşiktaş’ta karşılaştığı o efsanelerle Öngören’de yaşadıkları arasında bağlantılar kurmayı bırakamaz. Efsanelerden biri Kral Oedipus’un trajedisidir. Kral Oedipus bir falcının yeni doğmuş oğlu için söylediği kehanet gerçekleşmesin diye, onu bir çobana verir. Çobansa çocuk büyüdüğünde onu özgür bırakır ve kehanet bu sayede gerçekleşir. Bilmeden, önce babası Kral Oedipus’u öldürür; sonra da annesiyle birlikte olur. Batı’da oğul, babasını öldürür. Cem’den dinlediği zaman Usta bu hikayeyi hiç sevmez. Kaderden kaçılmadığının sevimsiz bir kanıtıdır onun için yalnızca. Doğu’daki kehanet daha sadedir. Rüstem, bir savaş meydanında – yine bilmeden – oğlunu öldürür. Doğu’da Babalar oğullarını öldürür. Eğer kitabı okuyan biriyle konuşuyor olsaydım, Rüstem’in trajedisini kimin anlattığını sorardım. Bağlamı bir kere daha vermemek adına soruyu buraya koyuyorum, kimin anlattığının ne önemi var?
Kral Oedipus
Babası onu terk etmiş, bir kuyunun başında su ararken kendisini karmaşık bir ruh hali içinde bulmuştur işte. Başarılı bir müteahhit olarak hayatına devam ederken Öngören’deki yazdan beri yüzleşemediği, yazar olmak istediği yıllardan kalma bir ruh hali gibidir bu trajediler. Kendimizce bitiremeden geride bırakmak zorunda kaldığımız bir hikaye kendi trajedimize dönüştüğünde, Kral Oedipus’un oğlunun kehanetine dayanarak başa çıkmaya çalışırız. Cem için de bu şekildedir. Kendi kehanetine ya da hikayesinin acısına dayanabilmek için efsanelere tutunur. Edebiyatın kendisinden ya da başkalarının hikâyelerinden de bazen böyle yararlanmaz mıyız? Kendimize bir hikayenin içinde anlamlı bir yer edinmek için yanımızda taşıdığımız o başka hikayeler, ailemizle; kültürle biriktirdiğimiz bir çeşit duygular tarihine dönüşür, kaderimiz olur ve kimliğimizin kehaneti gerçekleşiverir. “Hayat efsaneyi tekrar eder.” diyor kitapta. Çünkü o acının kaynağı, bizi kehanete hapseden şey, hikayenin kendisi değil; bizim hikayeleştirme eğilimimizdir.
Rüstem
Bunlar, Kırmızı Saçlı Kadını okurken sevmemin nedenleriydi, diyebilirim. Okuduktan sonra beni götürdüğü konular da oldukça ilginçti. Hem böyle bir kitap yazıldığı için; hem de bu kitabı Orhan Pamuk yazdığı için.
Öncelikle böyle bir kitabın yazılması riskliydi çünkü trajedilerin sınırları ve orantısızlıkları var.
Şu an okuduğum kitap* duyguların birkaç dakika sürmesi gerekirken, onları düşüncelerimizle besleyerek 10 – 20 yıl sürmelerine neden olduğumuzu söylüyor. (Evet evet bilimsel olarak, merak yok). Peki ya o duygularla, bilmeden, kendi babamızı ya da oğlumuzu öldürüyorsak? Bir sürü şey oluyordur herhalde. Benim dikkat çekmek istediğim nokta; kendiliğinden olan, hiç tartışılmayan geri dönülemez trajedinin şiddet nedeniyle yaşandığı ve o 2 buçuk dakikanın “şiddetle” öncesine ve sonrasına yayılması, bitemeyişi. Bir anda, duyguların o katı tarihine şiddetsizlik ilkesiyle başkaldırdığımı hissediyorum. Duygularına yenilen kahramanlarla dolu trajediler modern hayatlarımız için, “Gündelik hayatlarımıza çok uzak”. Şiddetsizlikteyse o duyguların ördüğü kadere karşı gelebilme olabilir mi? Şiddetin Kültürü (The Culture of Violence) kitabında Barker, “Egemenin varlığını kayıp bir bütünlük şeklinde kutsaması” nedeniyle trajedileri tarih dışı olarak gördüğünü söylüyor. Egemenin varlığı, Kırmızı Saçlı Kadın’da bir baba olarak gerçekten kayıp diyebiliriz, Cem’in babası onları terk etmişti. Fakat babalık duygusu Cem ve Ustasının ilişkisinde yine de orada. Kutsama var mı, bilmiyorum. Kutsamayı sorgulatma var, diyebiliriz en başındaki gibi. Trajedilerin tarih dışı oluşuysa, olaylara özgü şiddetleri meşrulaştırma olasılığı vermez mi?
Derken, siz nasıl devam ederdiniz bu yazıya bilmiyorum. Ben Terry Eagleton’ın “Tatlı Şiddet” kitabıyla karşılaştım. Bu kitapta Eagleton trajik kavramını edebiyatta geçtiği haliyle farklı yaklaşımlar açısından nasıl ele alındığını inceliyor. Kitabın başında Eagleton bazı feminist ve sol eğilimlerin trajediye yaklaşımına değiniyor. Feministler trajik sanatı, “kurban etmeye, sahte kahramanlara, ruhun erkeksi asaletine aşırı düşkünlüğü” ile tanımlanırken sol eğilimler trajediyi “tanrılardan, mitlerden, kan kültlerinden, metafizik suçluluktan ve amansız yazgıdan oluşan rezil bir aura” olarak görüyor. Bir kadın cinayeti haberini Eagleton’ın belirttiği “bazı” feministler ve solcularla izlediğinizi ve istemsiz bir şekilde, “ne kadar trajik!” deyiverdiğinizi düşünün. Yazarının ya da politikasının zaten erkek olduğu bir literatürde, kadınlar, mesela aşkın nasıl yaşanacağını belirleyen özneler değil; edilgen nesnelerdir. Sevilerek ya da öldürülerek onlara verilen rolleri yaşarlar. Tarihsel bir boyutu olduğu için trajedileri dışarıda mı bırakır bu durum; yoksa artık kaydı tutulamayan mega ölümlerin modern zaman trajedisi midir? Trajik olan nerede bitip tarihsel olan nerede başlar?
Orhan Pamuk, Kırmızı Saçlı Kadın’la bu kültü yıkmaya çalışmıyor; ama son bölümüyle gösteriyor. Kırmızı Saçlı Kadın’ı bitirenlere, özellikle Orhan Pamuk’un kendisine, bir sorum var: Bu kitabı kim yazdı? Cem mi, Kırmızı Saçlı Kadın’ın oğlu mu, yoksa aslında bütün romanı da Kırmızı Saçlı Kadın’ın kendisi mi?
Orhan Pamuk’un gülümseyerek, “Ben yazdım.” diyeceğini düşünüyorum. Bu da beni kitabı okuduktan sonra ilginçleştiren ikinci nedene götürüyor.
Beni “Tatlı Şiddet” kitabıyla karşılaştıran, bütün bu serbest çağrışımlara neden olan Murat Bardakçı’yı anmadan olmayacak. Yazdığı o korkunç makale trajik olanın muğlaklığının eğlenceli tarafı oldu benim için. Öncelikle Pamuk’un okuduğum hemen hemen her kitabında Bardakçı’nın temsillerin sadece biri olduğu Beyaz Türk cenaha bir damla güzelleme içermeyen sunumu bunun önemli bir nedeni olmalı. (Çünkü bu kitabı Orhan Pamuk yazdı ). Bardakçı, Pamuk’un gazetelerde ailelerin şiddet, tecavüz, ensest gibi olaylar içeren üçüncü sayfa haberlerinin abartıldığını, olsa bile haber olamayacağı için ülke insanlarını dışarıya korkunç, iğrenç aktardığını yazmış. “Çüş”, demiş. Edebiyatçıların aklına onlarca örnek gerebilir, benim aklıma Robert Musil’in Niteliksiz Adam’ı geldi. Viyana’da geçen romanda başkahraman Ulrict, kız kardeşiyle yakınlaşma yaşar. Musil böyle bir yakınlaşmayı, zamanın Viyana’sının asker, sanatçı ve politikacılarıyla dolu elit, entelektüel ve üst sınıfları içinde ele aldı diye Avusturya için fenalıklar duydunuz mu?
Önemli bir klasiktir Niteliksiz Adam. Onu duymuştum.
Geçmişini ve geçmişinden gelen kimliklerini rahat bırakabildiğinde gerçek barış gelebilecek gibi bir postmodern olasılığı; mega ölümler, bin yıllık kuraklıklar, büyük göçler ve isimsiz savaşların ortasındaki modern hayatlarımızda yaşıyoruz.
Kırmızı Saçlı Kadın da raflarda bir sürü kitap arasında duruyor.
Sanki bana bugüne dair sevilebilecek bir şeylerin hala olduğunu hatırlatır gibi. Kitabı sevdiğimi söylemiştim. Umarım kehanetini de sevebilirim.
Avrupa Parlamentosu’nun dört siyasi grubu Türkiye’de Barış Süreci’nin yeniden başlatılması için AB’nin devreye girmesi çağrısında bulundu.
Avrupa Yeşiller Partisi’nin girişimi ile Avrupa Parlamentosu’nda 362 vekili bulunan dört siyasi grubun temsilcileri, AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek TemsilcisiFedericaMogherini’yegönderdikleri mektupta Güneydoğu’da tırmanan şiddet konusunda kaygılarını ifade ederek AB’nin çok hızlı adım atması gerektiğini vurguladılar.
Brüksel’de gerçekleştirilen AB-Türkiye Zirvesi öncesinde Mogherini’ye iletildiği belirtilen çağrıda barış müzakerelerine dönüş konusunda AB’nin güçlü ve birleşik bir politika oluşturulması talep edildi.
Bilindiği üzere Avrupa Yeşiller Partisi Eş-Başkanı Monica Frassoni beraberinde Avrupa Parlamentosu Vekilleri ile 22-23 Şubat 2016’da Mardin’de ve Diyarbakır’da farklı kesimlerle görüşmelerde bulunmuş ardından da Sur’dan sivillerin güvenli tahliysi için 55 AP Vekili’nin imzası ile ’24 saatlik insani koridor’ açılması için Başbakan Davutoğlu’na çağrıda bulunmuştu.
FedericaMogherini’ye gönderilen Mektup:
Sayın Mogherini,
AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi
Size Güneydoğu Türkiye’de yüzün üzerinde sivilin ölümüne neden olan devlet güçleri ile PKK arasında şiddettin tırmanması konusunda yazıyoruz.
Şiddettin daha da kötüleşmesi, bu ortamda masum sivillerin hayatının tehlikeye atılması ve ülke genelinin istikrarı konusunda derin kaygılarımız söz konusu.
AB tam da bu nedenle, taraflar arasında bir ateş-kesin tesis edilmesi ve 40 yıl aşkın devam eden çatışmalara siyasi bir çözümün bulunması için müzakere masasına dönülmesi konusunda çok hızlı adımlar atmalı.
Sayın Mogherini, daha önce iptal olan Güneydoğu ziyaretini acilen gerçekleştirmenizi önemle tavsiye ediyoruz. Sizi, Kürtlere Barış Süreci’ne tekrar dönülmesi;bölgede barış, istikrar ve hukukun üstünlüğünü sağlayabilecek açık ve kapsayıcı bir diyalogun aktörler arasında yürütülmesi konusunda bütün taraflara tazyikte bulunmaya teşvik ediyoruz.
Verili çatışmalara çözüm ve barış müzakerelerine dönüş konusunda AB’nin güçlü ve birleşik bir yanıt* geliştirmesine yönelik Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi olarak sizi aktif bir çalışma yürütmeniz konusunda ısrar ediyoruz.
Saygılarımızla
Rebecca Harms, Yeşiller/Avrupa Özgür İttifakı – EGP/EFA Grubu Eş-Başkanı
Gianni Pittella, Sosyalistler ve Demokratlar Grubu – S&D Grubu Başkanı
Guy Verhofstadt, Avrupa İçin Liberaller ve Demokratlar İttifakı– ALDE Grubu Başkanı
Gabriele Zimmer, Birleşik Avrupa Solu- GUE/NGL Grubu Başkanı
Çevirmenin Notu
*Politika anlamında
Yeşil Gazete (çeviri yardımı için Türkan Uzun’a teşekkürlerimizle)
Bu Bir Kadının Sinemada Var Edilememe Hikayesidir?
Mart’ın 8’i geldi. Her yer kadın kelimesiyle doldu taştı yine bir anda. Gündelik hayatta, medyada o herkesin kullanmaktan imtina ettiği, yerine başka kelimeler bulmaya çalıştığı “kadın” yine bir süreliğine görünür oldu.
Peki bu kadar mı görünür değil kadın hayatımızda? Ben bunun bir kısmını -sinemadaki kısmını -düşünüyordum kaç zamandır. Sinema filmindeki kadın karakterler nasıl? Ya da var mı kadın karakter? Ben önce çocukluğumdan itibaren izlediğim artık bedenime işleyen Yeşilçam filmlerinden başlamak istiyorum. O güzel oldukları kadar itaatkar, masum ve çileli Türkan, Hülya, Filiz, Fatma benim ilk idollerimdi. Dürüst, biri tokat atsa diğer yanağını çeviren ya da kenar köşede sessizce ağlayan kadınlardı onlar… Sonunda mutlaka mutlu oluyorlardı. Böyle tevekkülle beklemeyi bildikleri için mutlu oluyorlardı mutlaka(?)!
Suzan, Neriman, Lale bazen de Aliye
Aynı filmlerde Suzan, Neriman, Lale ve bazen Aliye de vardı. Onlar kötüydüler. Çünkü “Cinsellik onlar için yıllarca saklanacak bir şey değil, normal bir şeydi”. Bir şey istedikleri zaman bağırabiliyorlardı. Ayrıca fettandılar. Güzel oldukları kadar küstahtılar (kime göre, neye göre?).
Sonra bir kuşakla diğer kuşak arasında fark olduğunu görmeye başladım. Çünkü Gülşen Bubikoğlu, Meral Zeren, Zeynep Değirmencioğlu vb.lerinin içinde bulunduğu 70 ler kuşağındaki kadınlar nispeten daha çok eğleniyordu bizim Türkan’lara göre… Amaan canım onlar da fazla mı eğleniyordu ne? Çalışıyorlar desen çalışmıyorlar, para nereden geliyor bu kadar o disko senin, bu disko benim gezmeye… Onlara da babadan geliyor canıım! Babalarının o kadar parası var ama filmde ana karakter bile olamıyorlar. Çünkü onlar erkek karaktere zevk vermek, kurtarılmak ya da kahramanın heteroseksüelliğinin kanıtı olmak için kullanılırlar. Sinema da oturup bir röntgenci gibi onları gözetler.
Erkek kahraman “daha mükemmel, daha muntazam, daha güçlü ideal ego” olarak sunulur. Bu da kadın karakterin saptırılmış, edilgen, güçsüz imajıyla yalın bir karşıtlık yaratır. Bu nedenle izleyici kadın karakterden ziyade erkek karakterle özdeşleşir. Çünkü Gülşen yıllarca babasının parasıyla dünyayı düşünmeden yaşamıştır. Bu onun suçudur. Hele de Türkan, sesini çıkararak ağlayamayacak kadar güçsüzdür. Bu da onun suçudur! (?) Neyse ki onları sahiplenen dürüst ve güçlü erkekleri vardır.
80’ler dönemi kadın filmleri: Müjde, Hale, Nur
Yaşım biraz daha büyümeye başlayınca 80’ler dönemi kadın filmleri daha bi ilgimi çekmeye başlamıştı. İdolüm değillerdi ama; Müjde, Hale, Nur … bir değişik kadınlardı. Filmin bir yerinde bir aydınlanma yaşayıp bu uğurda her şeylerini bırakabiliyorlardı. Etraf ne der, çocuğuma ne olur demiyorlardı. “Kutsal anne” değildiler…
80’lerdeki gibi 90’lar filmlerinin bendeki etkisi de bir süre böyle gitti. Sonra bir şey oldu… 90’larda nispeten görünür olmaya başlayan kadın yönetmenlerin filmlerini izlemeye başladım. O 80’lerde hayranlıkla izlediğim Atıf Yılmaz filmlerinden daha farklı bakıyordu kadına kamera… Aslında şöyleydi; “Erkek yönetmen filminde” yönetmenin görmek istediği tutkulu kadınlar vardı. “Kadın yönetmen filminde” ise karşılıklı koltuklara yayılıp sigara içtiğin ya da bir yandan sohbet ederken bir yandan yanında ağdasını yapan kadın arkadaşın vardı. Bu yüzden bayılarak izlediğim Yeşilçam filmlerini izleyemez oldum. Neyse ki kısa sürdü…
2000 ve sonrası sinema, teknik anlamda çok umut vaat edici ama bir şey yine eksik kalıyor. Erkek yönetmenlerin hiçbirinin kadın “karakter’iyle” bir bağlantı kuramıyorum. Ne Yozgat Blues’un Neşe’si, ne de Abluka’nın Meral’i ile… Kadın yine 60’lar Yeşilçam’ındaki gibi iki erkek arasındaki meselenin ana sebebi, ya da erkek karakterin üstün özelliklerini vurgulamaya yardımcı eleman olmaktan dışarıya çıkamıyor sanki…
Feminist gece yürüyüşüne Türkan da gelmeli Müjde de
Gerçek hayatı düşündüğümüzde de bize bakış hep aynı sanırım. Etiketlerimiz var o kadar: anne.., kız…, kardeş… karakter değil, dışarıdan röntgenlenen figürleriz bu dünyada aynı filmlerdeki gibi.
İşte sırf bu yüzden, Türkan da, Gülşen de ( hani şu ‘emekçi‘ olmayan), Müjde de, Meral de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde feminist gece yürüyüşüne gelmeli. Çünkü bugünün tek ortak yanı; kadın olmak, kadın hissetmek… Genç/yaşlı, hetero/homo, masum/fettan, emekçi/emekçi olmayan tüm kadınların günü…
Sene 2016 günlerden 8 Mart olmuş ve 1857’nin 8 Mart’ında tekstil işçisi 40,000 kadının insani çalışma şartları için yaptığı grevin üzerinden tam 160 (yüz altmış) sene geçmiş, kadın hakları mücadelesi dalgalarca çoğalmış, içine ekolojik mücadeleyi de katmış ve fakat hala kadın cinayetleri önlenmek bir yana teşvik ediliyor, toplumsal cinsiyet rolleri ant olarak içiliyor ve her türlü baskı ve yasak yığın halinde boca ediliyorken güzide topraklarda; dünyanın en mahrum bölgelerinde güneş toplayan kadınların hikayesi bir kez daha hatırlatsın kadının fennini günün anlam ve önemi vesilesiyle.
Kamla Devi, 38, Yalınayaklar Koleji’nin ilk mezunu ve yeni gelenlere eğitim vermeye devam ediyor. Görsel: Suzanne Lee/Panos
Bunker Roy olarak tanınan Sanjit Roy’un hayatının 45 yılını adadığı Yalınayaklar Koleji (Barefoot College)ni meşhur TED konuşmalarından biliyor olabilirsiniz. Roy, Hindistanlı bir toplum aktivisti. Delhi Üniversitesinden mezun, fakat öğrenciliği sırasında Hindistanı’ın en yoksul bölgelerinden biri olan Bihar’da kıtlıktan etkilenen insanlara yardım projesinde gönüllü olarak çalıştıktan sonra kendi elitist fanusunun ayrımına varır ve yoksulluk ve eşitsizlikle mücadele hayattaki misyonu haline gelir. Bu amaçla çıktığı yolda tanıştıklarıyla el ele vererek 1972 senesinde Tilonia köyünde terk edilmiş bir tüberküloz sanatoryumunu devralır ve sonradan Yalınayaklar Koleji olarak tanınan Sosyal Hizmet ve Araştırma Merkezi’ni (Social Work and Research Center) kurar.
Yalınayaklar Koleji, Gandhi’nin kısaca azla ve mevcut olanla yetinme ve basit yaşama olarak özetleyebileceğimiz düşünce biçimini merkeze alıyor ve dürüstlüğe, gündelik yaşam çözümlerine, yaratıcılığa, dayanışmaya ve eşitliğe vurgu yapıyor. Ayrıca okul, 2006 yılında 1 milyon dolar değerindeki Alcan Sürdürülebilirlik Ödülü’nü (şimdilerde Rio Tinto Altan olarak geçiyor) kazandı. Literatürde tam tanımı yapılamasa da düşük maliyetli, yerel malzemelerle yapılan ve yerel iş gücünü kullanacak, sürdürülebilir ve tekrarlanabilir sonuçlar üretmesi amaçlanan uygun teknolojilere bir örnek olarak görülebilir ortaya çıkan güneş enerjisi sistemleri. Ki bu da pek çok şey gibi mevcut ekonomik düzen ve kalkınma anlayışında tartışmalı konulardan biri. Buna benzer şekilde, bir başka Hindistanlı aktivist Vandana Shiva’nın da yoksulluğu kutsadığını iddia eden pek çok insan var. Kalkınmanın ve büyümenin tanımına, ayrımına; sürdürülebilirlik ve etik tartışmalarına girmeden söyleyebileceğimiz bu projelerin pek çok kadının hayatını değiştirdiği, onları ve aynı zamanda etkileşim halinde oldukları diğer kadınları güçlendirdiği, kendine yetebilir ve (görece) bağımsız kıldığı. Devrimi satın alamayacağımızı ancak devrim olabileceğimizi düşünürsek, dışarıdan teknoloji transferleri yerine mevcut imkanlarla erişilebilir ve sürdürülebilir teknolojiyi amaçlayan bu oluşumu oldukça devrimci de bulabiliriz.
Okur-yazarlık oranının düşük olduğu yoksul ve ihmal edilmiş bölgelerde okur-yazarlık oranı düşük dahi olsa teknolojiye erişimin her bireyin hakkı olduğuna inanan Yalınayaklar Koleji, adem-i merkeziyetçi bir yaklaşımla teknoloji üretim, yönetim ve sahipliğini burada yaşayan insanlara aktarmayı amaçladı. Bu niyetle kurulan kolejde herkesin bilgi kaynağı olarak görüldüğü; öğretmenin öğretmekle kalmayıp aynı zamanda kendisinin de öğrendiği müşterek bir eğitim ve öğretim merkezi oldu. Yoksulluğun sürdürülebilir bir şekilde ortadan kaldırılmasında toplumsal cinsiyet eşitliğinin, özellikle Hindistan gibi kadınların bastırıldığı ve emeklerinin görünmez kılındığı ülkelerdeki ilave öneminin farkındalığıyla, erkek işi olduğu iddia edilen pek çok alanda kadın elinin güçlendirilmesi adına eğitimler gerçekleştirildi ve bu eğitimlerde kast sisteminin en alt tabakasında yer alan köylülerin kendi içlerinde de en az değere layık görülen orta yaşlı, dul, engelli veya yalnız olarak çocuk yetiştiren kadınlara öncelik tanındı.
Kamla Devi. Görsel: Suzanne Lee/Panos
BM Kadın Birimi (UNWomen) nin de maddi destekleyiciler arasında olduğu Yalınayaklar Kolejinin kadınların kendine yetebilmesi, hayatlarını yokluk döngüsünün dışına yine kendi bilgi ve birikimleriyle çıkarabilmeleri ve bu öz sermayeyi çevrelerindeki kadınlara da kar topu etkisiyle yayabilmeleri amacıyla gerçekleştirdiği bu projeler, kadınlar özgür olduğunda dünyanın yerinden oynayacağını binlerce örneğinden biri.
Mecazi ismini dünyanın hemen dört bir yanında yalınayak dolaşan, toplumsal sınıfların en altına itilmiş yoksullarından alan Yalınayaklar Koleji, profesyonelliğin tanımını yetenek, güven ve inancın bileşimi olarak yeniden tanımlıyor ve alınan sertifika veya derecelere değil topluma katabileceklerinize değer biçiyor. Bu bağlamda Yalınayak Profesyoneller; gündüz ve gece okullarında öğretmen, dişçi, ebe, sağlık emekçisi, kuyu kazıcı, mimar, mühendis ve benzerlerini yetiştiriyor. Dahası, Roy, genç-yaşlı tüm kadınların sahip olması gereken eğitim fırsatının ve bunun yaratacağı dönüşümün farkında olacak ki altı aylık güneş enerjisi mühendisliği eğitimi için dünyanın çeşitli yerlerinden 40 kadının Tilonia’ya gelmesi sağlanıyor. Bu nedenle, çoğunlukla, öğrenciler ve öğretmenler aynı dili dahi konuşmuyor ve gelen öğrencilerin çoğu okuma-yazma bilmeyenlerden oluşuyor. Karışık devreleri okuma-yazma bilmeden de anlaşılır kılmak için renk kodları kullanılıyor.
2004’te Etiyopya’nın ilk güneş paneli Yalınayaklar Koleji mezunu bir kadın tarafından kuruldu. Bu başarının çektiği dikkat sayesinde Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve Etiyopya hükümeti 2006 yılında 36 kadının altı aylık eğitimlere katılmasına destek oldu ve 250 adet güneş enerjisiyle çalışan fener yine bu kadınlar tarafından kurulan küçük atölyelerde hayat buldu. 2005 yılında 10 olan Afganistanlı kadın öğrenci sayısı 2008 yılı ortalarında başlayan bir diğer altı aylık eğitimde artarak Tanzanya, Uganda, Gambia, Malawi, Etiyopya, Rwanda ve Bhutan’dan gelen 35 yaş üstü onlarca diğer kadını da gruba dahil etti. Bir diğer örnek de balayı tatilcilerinin gözdelerinden Zanzibar. Kırsal kesimin yaklaşık %10’unun elektriğe erişiminin olduğu Afrika kıtasındaki Zanzibar’da 13 kadın Yalınayaklar Kolejinin eğitiminden geçti ve kendilerini Solar Mama olarak tanımlayan bu kadınlar geleceğe dair umutlu görünüyor. Yapılan bir röportajda kadınlardan birinin sözleri dikkat çekici; erkeklerden önce maddi bağımsızlığı tanıdığını söyleyen ve ilk başlarda destekçi görünse de sonraları arkadaşlarının etkisiyle karısının bu yeni, bilgili, donanımlı ve kendine güvenen halinin onu hafifmeşrep yapacağını düşünen kocasından boşanan Othman, bakış açısını kızlarına da aşılamaya kararlı.
Görsel: Suzanne Lee/Panos
Roy, büyük annelere eğitim olarak nitelendirdiği yaklaşımını Hindistan’daki deneyimlerinden öğrendiklerini ifade ettiği, erkeklerin sertifika odaklı olması ve kırsalı arkada bırakıp büyük şehirlere gitmeye daha yatkın olması; kadınlarınsa yeni deneyimlere daha açıkken, geri dönüp edindikleri bilgileri paylaşıma daha yatkın olmasıyla açıklıyor. Özcü ve indirgemeci yaklaşımların ne kadar sağlıklı olduğu tartışmaya açık olsa da milyonlarca hemcinsi gibi emekleri görünmez kılınmış, ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören ve asli görevleri kuluçkaya yatmakla ev işlerine koşturmak sanılan kadınların okuma-yazma bilmeseler dahi kısa sürede güneş enerjisi panelleri yapacak, kuracak ve tamir edecek birer mühendis olması, yaşadıkları yerlerde merkeziyetsiz ve yenilenebilir güneş enerjisi sistemlerini kurması, bundan hem kendisinin, hem içinde yaşadığı ve birbirlerine karşılıklı bağımlı oldukları toplumun, hem de fosil yakıttan (görece) arınmış çevrenin fayda sağlaması; bununla kalmayıp yaşadıkları yerlere döndüklerinde kendi eğitim çemberlerini oluşturarak bu bilgilerin yayılmasını sağlaması fikri Clara Zetkin’in sözlerini anımsatıyor: “Kadının özgürlüğü, tüm insanoğlunun özgürlüğü gibi, yalnızca emeğin sermayenin boyunduruğundan kurtulmasıyla gerçekleşecektir.” Adem-i merkeziyet, yenilenebilir enerji ve topluluk desteği..
Togo’nun uzak köylerinden A. Akouavi Görsel: Bunker Roy
Mitolojide Güneş tanrıçalarının tanrıya dönüşmesi ataerkil zihniyet istilasının bir sonucu olduğu söylenir. Besleyen, doğuran, ihtimam gösteren bir doğa ana sembolünden önce ve öte, tüm gücü ve kendinden ışığıyla Güneş’tir kadının simgesi, fakat ataerkil düzen Güneş’in ışığını yansıtan, “gel-git”li ve daha arka planda kalan Ay’ı kadına atfedip Güneş tanrılarını çıkarmıştır sahneye bu yaklaşıma göre. Muktedir olanın neyi dayattığını umursamadan Güneş’in simgesi, toplayıcısı tüm yalın ayak kadınların 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun!
Güney Carolina’da bir nükleer santralde 6 Mart Pazar günü yangın çıktı ve santral kısmi olarak kapatıldı. Şirket yetkililerin açıklamalarına göre herhangi bir radyoaktif tehlike yok.
Santralin işletmecisi Duke Energy şirketinden bir çalışanın beyanına göre patlamaya nükleer santralin şalt sahasındaki bir arıza sebep oldu. Pazar günü meydana gelen bu olay basına “Beklenmeyen olay (Unexpected event)” olarak yansıtıldı ve pazartesi patlamanın kaynağının ne olabileceğine dair araştırmalar devam etti .
“Bir radyoaktivite yayılımı söz konusu değil” şeklinde yapılan yazılı açıklamada trafoda meydana gelen yangının reaktörlerin uzağında meydana geldiği de belirtildi.
Nükleer santral Blue Ridge dağları yakınında kurulan Keowee suni göletinin yanıbaşında ve 3 reaktörü bulunuyor. Bu olaydan dolayı 1 nolu reaktör devreden çıkarılırken diğerleri operasyona devam ettiriliyor. Bununla beraber kapatılan reaktörün ne zaman tekrar devreye alınacağına dair bir açıklama da bulunmuyor.
Nükleer düzenleme komisyonu raporuna göre patlama öğleden sonra 15.12’de meydana geldi ve her 3 reaktör binasındaki yangın alarmlarını çalıştırdı . İtfaiyenin müdahalesi ise öğleden sonra 17:08’de gerçekleşti.
Patlamanın yaşandığı nükleer santrale araştırma yapmak için giden uzmanlardan oluşan ekipteki Nükleer Düzenleme Komisyon sözcüsü Roger Hannah’a göre bu patlama hiç de hayra alamet değil. Hannah “Esas araştırdığımız bir radyoaktif sızıntı var mı yok mu meselesi çünkü eğer bir santralde patlama veya su baskını olabiliyorsa binanın bu zafiyeti yakın zamanda bir radyoaktif sızıntı yaşanabileceğinin habercisi” .
Oconee Nükleer santrali Amerika Birleşik Devletleri’nin en büyük nükleer santrallerinden ve yaklaşık 2,6 milyon kilowat elektrik enerjisi üreterek 1,9 milyondan fazla konutu aydınlatıyor. Patlamamanın yaşandığı reaktör ise 1973 yılında faaliyete geçirilmiş olan üç reaktörden en yaşlısı.
9 Şubat 2016’dakiradyoaktif sızıntıyaşanan Indian Point nükleer santralini hatırlayalım . Bu sızıntı haberlerinden aylar önce aynı santrale dair çıkan 10 Mayıs 2015’tepatlama haberinianımsayalım. İki örneğin 1 yıl arayla yaşanmış olması Hannah’ın söylediklerini doğrular nitelikte. Zira Nükleer santrallerde yaşanan bir patlamanın veya su baskınının tesisatın yaşlanmasıyla da ilgili olduğuna göre Hannah’ın açıklaması ışığında yaşlanan nükleer reaktörlerin işletilmeye devam ettiği süreçte radyoaktif yayılıma sebep olabileceği de rahatlıkla öngörülebilir. Dolayısıyla pek de umulmadık/beklenmeyen olarak yorumlanabilecek bir durum da değil bu yaşanan.
Geçtiğimiz cuma günü yirmi yılı aşan süredir toplumsal ve hukuksal olarak gündemden düşmeyen Bergama Ovacık Altın Madeni’nde ve Kozak Gelintepe’de mahkeme heyetiyle keşifteydik.
Ovacık ile ilgili söylenecek söz kalmamış. Halkı, hukuku, yaşamı umursamayan yöneticilerin verdiği izinlerle alan atık depolama sahası olmuş, altını alınmış işi bitmiş devasa açık ocağı ile ova mahvolmuş, korkunç bir hal almış.
Bununla da kalmıyor, bu işletmeyi büyüterek sürdürmek istiyorlar. İki atık havuzunun dolması üzerine üçüncüsü yapılmak istendi, kayyım atanınca işler hızlandı, şimdi dördüncüsü için ÇED süreci başlatıldı. Görülmemiş bir hızla hareket ediyorlar. 22 Şubat’ta ÇED sürecinin başlatıldığı ilan edili, üç gün sonra 25 Şubat’ta ’24 Mart 2016’da halkın katılımı toplantısı yapılacağı duyuruldu. Hızlı izin süreci Bergama’da ilk değil, daha önce de ABD Büyükelçisinin talebi üzerine çok hızlı imar planı yapılmıştı.
Ovacık’ta hukuk bitirileli çok oldu, çevre de bitirilmiş. Şimdi 2009 yılında açılan ÇED izni iptali davasında altı yıl sonra yapılan keşifle bilirkişilerin ve mahkemenin gerçekliği tespit etmekten başka yapacağı bir şey kalmamış.
Ovacık keşfinden sonra Kozak Yaylası’na çıktık. Ovacık’ta işletilmek üzere altın madeni ocakları açılmak isteniyor. Geçtiğimiz Ocak ayında Yerlitahtacı Köyü’nde planlanan ocağın ÇED izninin iptali yolunda yeniden mahkeme kararı çıktı. Aynı şekilde Yukarıbey Köyü yakınlarındaki yörüklerin düğün alanı olan Gelintepe’de de maden ocağı açılmak isteniyor. Bergama’nın, Dikili’nin, Ayvalık’ın, bölgenin akciğeri, su kaynağı olan Kozak Yaylası’nın tepe noktası olan bir yerden söz ediyorum. Cuma günü yapılan keşiften sonra bir kez daha ‘Buraya maden ocağı açmak cinayettir, altınınız batsın’ diye haykırmak geldi içimden. Neyse ki Bergamalılar, Ayvalıklılar, Dikilililer, Kozaklılar buna izin vermeyeceklerini bir kez daha gösterdiler.
Bu arada Bergama Çevre Platformu Sözcüsü Erol Engel ile Bergama Belediye Başkanı Mehmet Gönenç’i özellikle anmak isterim.
Erol Engel, yirmi yıldan bu yana hiç geri adım atmadan, hiç ödün vermeden, altın madenine karşı, bölgede yapılacak termik santrallere, çevreyi kirleten faaliyetlere karşı yaşamı savunmayı sürdürüyor.
Bergama Belediye Başkanı Mehmet Gönenç de belediye başkanı olduğundan bu yana beldesinin hayatını olumsuz etkileyecek faaliyetlerle ‘aktivist’çe ilgileniyor. Çandarlı’ya termik santral yapılması gündeme gelince, gerekirse kamyonların önüne yatarız, diyebilecek kadar kararlı bir belediye başkanı. Kozak keşfinde de davacı belediyenin başkanı olarak hazırdı; maden ocağının Kozak’ı ne hale getireceğini anlattı, itiraz etti, tepki gösterdi, halkın içinde yaşamı savunan bir ‘aktivist’ti. ‘Belediye Başkanı aktivist değildir’ sözünü de anlamakta güçlük çekiyorum. Türkiye ekoloji hareketinin iki önemli halk hareketinden örnek vermek istiyorum. 1989-1990 yıllarında Aliağa’da yapılmak istenen termik santrale karşı Konak’tan Gencelli’ye oluşturulan insan zinciri ve devam eden eylemlerdeki İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Yüksel Çakmur, Aliağa Belediye Başkanı Hakkı Ülkü, Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven, Foça Belediye Başkanı Nihat Dirim’in yaptıkları da ‘aktivist’çeydi. Bu tutumu nasıl değerlendireceğiz, kötü mü yaptılar? Bergama – Ovacık Altın Madeni’ne karşı 90’lı yıllara damgasını vuran Bergama hareketinin oluşmasında, yıllarca yürütülmesinde dönemin belediye başkanı Sefa Taşkın’ın ‘aktivist’ belediye başkanlığı kötü müydü?
Belediye başkanının beldesinin havasını, suyunu, toprağını, sağlığını korumak için kısacası yaşam için halkla birlikte her türlü yasal, demokratik, meşru çabanın içinde yer almasının küçümsenmesi, belediye başkanlığını önemsiz kılmaz mı?
Beldesinin yaşamını savunmayan belediye başkanı ne işe yarar ki.
Megan Darby tarafından Climate Change News‘de kaleme alının yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Binnaz Çiftçi‘nin çevirisiyle sunuyoruz.
***
Brüksel, Çarşamba günü 2030 öncesi hedefini yükseltmeyeceğini açıkladı.
AB Komisyonu İklim ve Enerjiden Sorumlu Üyesi Miguel Arias Canete. Fotoğraf: Peru Climate Action/Flickr)
Bu beyanın hayal kırıklığına uğrattığı taraflar; AB’nin Paris İklim Anlaşması hiç yapılmamış gibi davrandığını, bu önerinin Paris Anlaşmasını ve zayıf ülkelerin güç bela kazanılan güvenini sarstığını belirtti.
Avrupa Komisyonu, Paris İklim Zirvesi sonrası değerlendirmesinde tarihi anlaşmayı güvenceye almadaki rolünü açıkladı. Ülkeler, mevcut ulusal politikaların yetersiz olduğunu belirterek, küresel ısınmayı 2 derecenin altında tutmaya ve 1,5 derece gibi daha sıkı bir limiti korumaya karar vermişlerdi.
Fakat temsilciler, daha önce belirlenen sera gazı salımlarını 1990’ın %40 aşağısına çekmeyi amaçlayan 2030 hedefini değiştirmeyi düşünmediklerini açıkladı.
Bildiride, 2023’de yapılması planlanan bir hesaplamanın, 2030 sonrası için bütün taraflarla ortak kararlaştırılacak hedefleri daha yakından ilgilendirdiği belirtildi.
Wageningen Üniversitesi iklim değişikliği profesörü Niklas Hoehne bunun yeterli olmadığını, %40‘lık hedefle AB’nin sadece 2 derecede kalabileceğini, 1.5 dereceyi tutturmakta yetersiz olacağını, hedefin 2030’dan sonra artırılmasının ise tüm ülkeler için çok geç olacağını belirtti.
Ayrıca, AB’nin 2030’dan sonra bu farkı giderebileceğinin hiç gerçekçi olmadığını, 2030’dan sonraki salımların önümüzdeki 15 yılda bina ve elektrik santrallerine yapılacak yatırımlardan da etkileneceğini belirtti.
‘’Bunu 2030’dan sonra çözmek teoride mümkün olabilir ancak bu ömürleri bitmeden kimi yapıların durdurulması anlamına geleceği için aynı zamanda pahalı da bir strateji.‘’ diye ekledi.
AB, Paris’de ‘’Yüksek Hedef Koalisyonu‘’ adı altında küresel ısınmanın etkilerine karşı en zayıf konumda olan ülkelerle bir dayanışma gösterisi sergilemişti.
Bu da, 43 ülke tarafından oluşturulan İklime Karşı Savunmasız Olanlar Forumu’nun (Climate Vulnerable Forum -CVF-) oluşturulmasını desteklemişti. Forumda hedefin, iklim değişikliğinden en çok etkilenenler için zorunlu görünen 1,5 derecede tutulmasında karar kılınmıştı.
Filipinlerin İklim Değişikliği Komisyonu üyesi ve CVF’nin başkanı Emmanuel de Gauzman, AB’nin bu amacı gözeterek kendi sera gazı salımları hedeflerini gözden geçirmesi gerektiğini söyledi. ‘’AB’nin o çok duyduğumuz liderliğini görmenin zamanıdır’’ diye konuştu.
Hristiyan Yardım Ajansı‘nın (Christian Aid) iklim uzmanı Mohamed Adow, aksi takdirde bedeli yoksul insanların ödeyeceğini belirtti.
‘’Yoksul insanlar şimdiden iklim değişikliğinin gerçek bedelini ödüyor ve dolayısıyla AB’nin 2030’a kadar sera gazı salımlarını azaltma hedefini göz ardı etmelerini kabul edemezler. AB ve kirliliğin baş sorumlularının bağlılıklarını görmeleri gerekiyor.’’ diye konuştu.
İş, şehir ve ticaret birlikleri, üye devletleri AB genelindeki hedeflerini sıkılaştırmaya davet etti.
Bu gelişmelerin akabinde dün yapılan bir görüşmede çeşitli ülkelerden çevre bakanları Avrupa Komisyonu’nun değişikliğe gerek olmadığı yönündeki teklifini değerlendirdi.
Almanya, Avusturya, Portekiz ve Lüksemburg AB’ye Aralık Paris Anlaşması ışığında 2030 iklim hedeflerini yükseltme çağrısında bulunurken, İtalya, Litvanya ve Macaristan hedeflerin zaten çok yüksek olduğunu belirterek mevcut hedeflerin korunmasını savundu.
Anna Hirtenstein tarafından Bloomberg‘de kaleme alınan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Ece Derici‘nin çevirisiyle sunuyoruz.
***
Çalışanlar Albuquerque, New Mexico eyaletinde güneş panellerini binanın çatısına yerleştiriyor.
Şebeke dışı güneş enerjisi piyasasının 3,1 milyar ABD dolarına (9 milyar TL) yükselmesi bekleniyor. Piyasanın en büyükleri Kenya, Tanzanya, Etiyopya ve Hindistan.
Bloomberg New Energy Finance’a (Bloomberg Yeni Enerji Finansı -BNEF-) göre, 2020 yılına kadar dünya çapındaki yaklaşık 100 milyon ev güneş enerjisi panelleriyle güçlendirilecek.
Konuyla ilgili BNEF’te kaleme alınan tanıtım yazısını geçtiğimiz günlerde gazetemizde yayımlamıştık.
Dünya Bankası Grubu’nun platformu olan Lighting Global (Küresel Işıklandırma)’ın 3 Mart tarihli bildirisine göre, şebeke dışı güneş enerjisi piyasası 10 yıldan az bir süre önce mevcut değilken piyasanın değeri şimdilerde 700 milyon ABD dolarına (2 milyar TL) yükseldi. Bunun, 10 yıl içerisinde 3,1 milyar ABD dolarına (9 milyar TL)’a yükselmesi bekleniyor.
Şu anda yaklaşık 1,2 milyar insanın enerji erişimi mevcut değil. Bir diğer milyar insan ise ulusal şebekeye kesintiye uğrayan enerjiyle bağlı durumda. Bildiri, gazyağı ve mumlar gibi eski aydınlatma yöntemlerini uygulamak için geçen sene 27 milyar ABD doları (79 milyar TL) harcandığını tahmin ediyor. Güvenilir enerji talebi, artan nüfus ve gelişen ekonomilerdeki sanayileşme ile yükselmekte.
Şekil 6: 2014 yılı Afrika’da, şebeke dışı ışıklandırma ve telefon şarj etmedeki tahmini yıllık harcama (milyar dolar olarak) Soldan sağa doğru: Gazyağı, Gaz lambaları, Pilli el feneri, Mumlar, Cep telefonu şarj etme, Pico Solar sistemi, Toplam
Şekil 7: 2014 yılı Asya’da, şebeke dışı ışıklandırma ve telefon şarj etmedeki tahmini yıllık harcama (milyar dolar olarak) Soldan sağa doğru: Gazyağı, Gaz lambaları, Pilli el feneri, Mumlar, Cep telefonu şarj etme, Pico Solar sistemi, Toplam
Kaynak: Bloomberg New Energy Finance, UNEP10, GSMA, World Bank.
Bu insanların yaklaşık %95’i Sahra Altı Afrika ve Asya’nın gelişmekte olan bölgelerinde yaşıyor. Şebeke dışı enerji sektörü buralara kök salmış durumda. Afrika’da Kenya, Tanzanya ve Etiyopya önde gelen ülkeler olurken Asya’da Hindistan başı çekiyor.
BNEF araştırmacısı Itamar Orlandi yaptığı açıklamada, ‘’Düşük enerji erişimli büyük piyasalar ve PV (Fotovoltaik, ışığı doğrudan elektrik enerjisine dönüştürebilen teknoloji) ürünleri, bu teknolojinin yayılması için ortam oluşturan mevcut tedarik zinciridir. Düzensiz elektrik şebekesine sahip Nijerya gibi güçlü ekonomiler büyük güneş enerjisi ev sistemlerine daha yüksek talepte bulunmasına rağmen, büyümenin çoğunluğu bugünün büyük piyasalarından gelmeye devam edecektir.’’ dedi.
Güneş enerjisi sistemleri, güneş enerjili bacalar ve çatı panelleri arasında değişiklik göstermektedir. Bugün, şebeke dışı güneş enerjisi sektöründe yaklaşık 100 şirket bulunuyor ve bugüne dek küresel olarak 89 milyon insana ulaşan yaklaşık 20 milyon ürün satışı yapıldı.
Flint, Amerika Birleşik Devletleri’nin Michigan eyaletinde, Genesee ilçesinde yer alan bir şehir. Şehir, Flint Nehri üzerinde bulunuyor. Huron Nehri’nden su ihtiyaçları karşılanan Flintlilerin su kaynağı Nisan 2014’de değiştirildi. Şebekeye kurşun kirliliği bulunan ve kamu sağlığı tehlikeye atan zehirli Flint Nehri suyu bağlandı. Su değişiminin 10 kişinin ölümüne sebep olan ve 77 kişiyi etkileyen lejyoner hastalığı salgınının nedeni olabileceği düşünülüyor. Flint şehrinde yaşayanlar bir yandan şişelenmiş su içmeye, bu suyla yemeklerini pişirmeye hatta banyo yapmaya zorlanırken, diğer yandan hala ülkedeki en yüksek su faturalarını ödüyor. Democracy Now‘un Michigan’daki şişelenmiş su sektörünün az bilinen hikayesini konu eden videosunun deşifresini Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Eray Uygur bizler için Türkçeye çevirdi.
***
Democracy Now (Şimdi Demokrasi)’nin özel bölümü ‘Demokrasi’ye Susamak: Bir Amerikan Şehrinin Zehirlenişi’ ile karşınızdayız. Flint şehri sakinleri içmek, yemek pişirmek ve hatta banyo yapmak için bile şişe suları kullanır, üstüne üstlük zehirli suları için ülkedeki en yüksek su faturalarını öderlerken, biz de kameralarımızı Michigan’daki az bilinen şişelenmiş su sektörüne çevirdik.
2001 ve 2002’de Michigan Çevre Kalitesi Departmanı, şimdi dünyanın en büyük şişelenmiş su şirketi olan Nestlé’ye, Michigan Gölü’nü besleyen kaynaklardan dakikada 400 galon su pompalama izni verdi. Böylece Nestlé ve kuyularının bulunduğu Mecosta kasabası sakinleri arasındaki 10 yıl süren yasal anlaşmazlık başlamış oldu. Mecosta kasabasında gerçekleşen bu hikâyenin en ilgi çeken noktalarından biri ise Nestlé’nin devlete ödediği küçük bir izin ücreti ve arazi sahibine ödediği kira bedeli haricinde su çıkarmak için hiçbir harcama yapmıyor oluşu. Aslına bakarsanız şirket şişelenmiş su tesisini buraya yapması karşılığında Michigan eyaletinden 13 milyon dolar vergi indirimi almış.
While Flint drinks poisoned water, Nestle pumps 400 gallons of water per minute from aquifers that feed Lake Michigan.
Nestlé’nin Michigan’daki sözcüsü Deborah Muchmore. Kendisi yakın zamanda emekli olup lobicilik yapmaya başlayan, Michigan valisi Rick Snyder’ın eski ekip şefi Dennis Muchmore’un eşi. Nestlé ile görüşerek bu hikâye hakkında bir yorum almak istedik. Deborah Muchmore ile görüşemedik ama Nestlé Suları’ndan ulaşabildiğimiz Jane Lazgin ‘’Muskegon Nehri havzası ve onun sürdürülebilirliği konusunda kararlıyız. Su kullanımımız her zaman izinlidir ve izin verici otoritelere uyumludur.’’ dedi.
Ancak Mecosta Kasabası sakinleri bu konuda farklı görüşler bildiriyorlar. Nestlé ve dünyanın içilebilir su kaynaklarının %20’sini oluşturan Büyük Göller havzası için yapılan bu mücadeleye yakından bakalım.
Amy Goodman: Şimdi Demokrasi’yi izliyorsunuz. Ben Amy Goodman. Michigan Eyaleti’nin Flint şehrindeyiz. Dünü, cumartesi gününü, komşularını ‘Suları var mı?’, ‘Filtreleri çalışıyor mu?’, ‘Evde çocukları var mı?’, ‘Çocuklar sudaki kurşun için test edildiler mi?’ diye kontrol eden, onlara iyi komşuluk örneği gösteren ve şişelenmiş su temin eden vatandaşları takip ederek geçirdik. Öğrendiğimiz en dikkat çekici noktalardan birisi vatandaşların kurşunla zehirlenmiş suları için hala su faturası ödüyor olduklarıydı.
Geçen gece Michigan, Flint’e ilk vardığımızda tam buraya, Flint Belediye binasının arkasına geldik. Burada Ulusal Muhafızlar su dağıtıyordu. Bugün ise bir tabela var: Flint Su Dağıtım Merkezi. Bize bir kasa Ice Mountain (Buz Dağ) %100 Doğal Kaynak Suyu verdiler. Bir Nestlé ürünü.
Buradaki insanların konuştuğu konulardan biri de buranın iki saat kuzeyinde bir şişeleme fabrikası olan Nestlé’nin Michigan Gölü’nden ücretsiz olarak su aldığı. Bugün o bölgede yaşayan ve yıllardır Nestlé’ye karşı yasal mücadelelerini sürdüren bir grup kadınla görüşmek üzere, Nestlé’nin şişeleme fabrikasının bulunduğu kuzeydeki Mecosta kasabasına gidiyoruz. Haydi gidelim!
Ben Amy Goodman. Şimdi Demokrasi’yi izliyorsunuz. Stanwood, Michigan’dayız. Detroit’in üç saat kadar kuzeyindeyiz. Nestlé’nin Ice Mountain şişelenmiş su tesisi burada. Yanımızda Peggy Case var. Kendisi Michigan Vatandaşları Su Koruma Derneği’nin şu anki başkanı. Bize bu santralden bahseder misin Peggy?
Peggy Case: Nestlé’nin şişelenmiş suları buradan kamyonlarla dağıtılıyor. Suları bizim kaynaklarımızdan alıyor ve dünyanın dört bir yanına gönderiyorlar.
Amy Goodman: Michigan Gölü’nü besleyen kaynaklardan dakikada 200 galon su çekildiği doğru mu?
Peggy Case: Evet. Bu tesise birçok kaynaktan su çekiliyor. Biri Mecosta’da ikisi ise Everett’te. Bunlardan şu anda dakikada 218 galon su çekiyorlar ve bu rakamı 400’e çıkarmak istiyorlar.
Amy Goodman: Ama siz onları durdunuz, 10 yıl süren bir dava ile.
Peggy Case: Doğru.
Amy Goodman: Michigan Gölü’nü besleyen kaynaklardan çektikleri dakikada 200 galon su için ne kadar para ödüyorlar?
Peggy Case: Bildiğim kadarıyla hiçbir şey ödemiyorlar.
Amy Goodman: Gidip Michigan Vatandaşları Su Koruma Derneği ile konuşalım.
Amy Goodman: Merhaba.
Peggy Case: Merhaba, içeri gelin.
Amy Goodman: Nasılsınız?
Peggy Case: İyiyim. Ben Peggy Case.
Amy Goodman: Peggy, merhaba. Tanıştığımıza çok sevindim.
Terry Swier: Merhaba, ben Terry Swier.
Amy Goodman: Merhaba Terry.
Terry Swier: Tanıştığımıza memnun oldum.
Glenna Maneke: Merhaba, ben Glenna.
Amy Goodman: Merhaba, Glenna, nasılsın?
Terry Swier: Benim adım Terry Swier. Flint, Michigan’dan 2,5-3 saat uzaklıktaki Mecosta kasabasında yaşıyorum. Nestlé’ye ilk davayı açtığımızda Michigan Vatandaşları Su Koruma Derneği’nin başkanı bendim.
Peggy Case: Ben Peggy Case. Michigan eyaletinin Traverse şehrinde yaşıyorum. Mecosta’nın iki saat kadar kuzeyindenim. Terry ayrıldığından bu yana Michigan Vatandaşları Su Koruma Derneği’nin başkanlığını yapıyorum.
Glenna Maneke: Merhaba, ben Glenna Maneke. Michigan Vatandaşları Su Koruma Derneği’nin yönetim kurulundayım ve şu an mali işler sorumlusuyum.
Amy Goodman: 2000 yılında Nestlé ilk kez Mecosta’ya geldiğinde ne yapmak için geldiklerini açıklar mısınız?
Terry Swier: 2000 yılında Nestlé’nin Mecosta’ya geldiğini ve seçilmiş yetkililerle toplantılar yaptığını öğrendik. Suyu alıp, şişeleyip, satabilecekleri bir santral için yer arıyorlardı. Nestlé’nin temelde yaptığı şey, bizim olan suyu alıp yine bize satmak.
Amy Goodman: Peggy Case, bize aldıkları suyun nereden geldiğini, kaynağını açıklayabilir misin?
Peggy Case: Nestlé’nin burada ve eyaletimizin başka yerlerinde şişelediği sular Büyük Göller havzasından geliyor. Buradan geçen Ölü ve Soğuk çayları Küçük Muskegon Nehri’nde birleşiyor ve son olarak Michigan Gölü’ne boşalıyor. Yani Büyük Göller havzası. Bu sular hepimize ait. Mecosta’lıları en çok sinirlendiren sebeplerden biri de bu suların bizim çevremizdeki sulardan alınmış olması. Ölü Çayı bir seferinde neredeyse bir bataklık haline gelene kadar suları çekildi ve bu sular şişelenip dünyanın her tarafına gönderildi.
Amy Goodman: Nasıl oluyor da bu sulardan inanılmaz derecede kâr eden Nestlé derelerden aldığı bu sular için hiç para ödemiyor?
Peggy Case: İlk olarak suları özel bir arazideki kuyudan çekiyorlar. Benim evime gelip bahçemdeki kuyudan su çekip tankere doldurmak isteselerdi de bir farkı olmazdı. Ve ben izin verseydim, bunu yapmaya hakları olurdu.
Amy Goodman: Ama çok büyük miktardaki bir kamu kaynağından bahsediyoruz. 4-5 kişilik bir ailenin ihtiyacından bahsetmiyoruz. Yılın her ayı, her günü dakikada çekilen 400 galon sudan bahsediyoruz.
Peggy Case: Evet. Bu bir suç.
Amy Goodman: Neden bu kamu kaynağını kullananın para ödemesini gerektiren bir kanun yok? Sonuçta siz, örneğin bir Ice Mountain şişe suyu almak isteseniz, para ödüyorsunuz?
Peggy Case: Bunun neden yasal olduğunu bilmiyorum. Devletten bunu yapmalarına müsaade eden bir izin almışlar. Ben şahsen suyumuza bunu yapmamamız gerektiğine inanıyorum. Suyu özelleştirmemeliyiz.
Amy Goodman: Terry, bize bu 10 yıl süren dava sürecini anlatır mısın?
Terry Swier: Bir gezici mahkeme ile başladık. Nestlé’nin önerisini dinledik ve onlara dava açmamız gerektiğine karar verdik. Bu Nestlé’nin, suyumuzu istediğimizi, suyumuzu koruyacağımızı ve bu suyun onların değil bizim olduğunu fark etmesini sağlamanın tek yoluydu. Bu süreç daha önce de söylediğim gibi sekiz yıl kadar sürdü. Bu süre zarfında avukat ve diğer mahkeme masraflarıyla beraber bir milyon dolardan fazla para harcadık.
Amy Goodman: Glenna Maneke, sen Michigan Vatandaşları Su Koruma Derneği’nin mali işlerine bakıyorsun. Nestlé ile mücadele için gereken bu kadar parayı nasıl topladınız?
Glenna Maneke: Her kuruş için mücadele ettik. Kendi aramızda ve ulaşabildiğimiz herkesle %50-50 eşya piyangoları düzenledik. Evlerin bahçelerinde satışlar yaptık, hibelere başvurduk, pasta börek sattık. Börekler de bu satışların bir parçasıydı.
Amy Goodman: Ne böreği?
Glenna Maneke: Bu börek Michigan’a özgü, etli ve sebzeli bir börek.
Amy Goodman: Bunlarla ne kadar para toplayabildiniz?
Glenna Maneke: Şu an hiç borcumuz yok.
Peggy Case: Hiçbir şirketten ya da hükümetten destek almadan bir milyon dolar topladık. Hatta bir noktada Nestlé bize para önerdi ama Terry ‘Dalga mı geçiyorsunuz? Hayatta olmaz.’ diyerek teklifi geri çevirdi.
Amy Goodman: Terry Swier, Nestlé’nin kişisel olarak senin üzerine gelişini anlatır mısın?
Terry Swier: Oğlum ve ben bazı sıkıntılar yaşadık. Oğlum hakkında bir kamu davası açıldı.
Amy Goodman: Bir kamu davası mı? Sosyal katılıma karşı açılan stratejik bir dava mı oluyor bu kamu davası?
Terry Swier: Basitçe anlatmak gerekirse, Nestlé Michigan Vatandaşları Su Koruma Derneği’nin avukatına, oğlum Chris’in Nestlé hakkında hoş olmayan bir şekilde konuştuğunu, ne kadar şaşırtıcı, ve bir kamu davası açacaklarını yazmışlar.
Amy Goodman: Evinize özel dedektifler mi gönderdiler?
Terry Swier: Evimize özel dedektifler geldi. Daha sonra FBI da evlerimize kadar geldi.
Amy Goodman: Glenna Maneke, sen ya da herhangi bir akraban FBI tarafından ziyaret edildi mi?
Glenna Maneke: Bu, akrabalarımdan duyduğum bir şey ama bahçedeki kuyumuzun yanında bir patlama oldu ve bunu yapanın amcam olduğuna karar verdiler. Bu yüzden FBI amcamı tutuklamak üzere evine gitmiş ama onu tekerlekli sandalyesinde, protezleri üzerinde olmaksızın bulmuşlar. Amcamın hayatının anısı oldu bu olay.
Amy Goodman: Birkaç gece önce Flint’e geldiğimizde Ulusal Muhafızlar belediye binasının arkasında oraya gelen insanlara su dağıtıyorlardı ve bize de bir kasa Ice Mountain verdiler sağ olsunlar. Ice Mountain suları burada Mecosta’daki Nestlé fabrikasında şişeleniyor. Flint sakinlerinin şu anki durumu bu: Su kaynakları zehirlenmiş durumda ve şimdi suyu ya bağış olarak ya da parayla şişe suyu olarak satın almak zorundalar. Bunun büyük bir kısmı Nestlé suları ve Nestlé bir şirket sonuç olarak. 2014 yılında 14 milyar dolar kar açıkladılar. Bu durumdan bahsedebilir misiniz?
Peggy Case: FEMA (Federal Acil Durum Yönetim Kurumu)’nun neden gelip Nestlé’nin aldığı yer altı sularını tankerlerine doldurarak insanlara daha büyük kaplarda sunmadığını öğrenmek istiyorum. Eminim tankerleri vardır.
Amy Goodman: Çok ilginç çünkü su dolu büyük FEMA paletleri de gördük.
Peggy Case: Ulusal Muhafızlar sadece küçük şişe suları dağıtıyorlar. Nestlé’nin bedavaya su çektiği sınırsız kaynaklardan su alabilecek tankerler bulabilecek yeterlilikte oldukları kesin. Flint sakinleri de suya Nestlé gibi bedavaya ulaşabilmeli.
Amy Goodman: İnanılmaz. Flint’te insanlar zehirli suları için para ödemek zorundalar.
Peggy Case: Ayda 140 dolar, yaklaşık.
Amy Goodman: Michigan eyaletindeki en yüksek rakamlardan biri. Ve ülkedeki.
Peggy Case: Evet.
Amy Goodman: Büyük baskı altında olan eyalet yönetimi su kesintisi yapmayacaklarını söylüyorlar ama Detroit’te temiz suya ulaşabilen insanların suları kesilirken, Flint’te yaşayanlar zehirli su kullanmaya devam edecekler.
Peggy Case: Evet, bence bu bir suç. Ben ayrıca bunu çevresel ırkçılık olarak adlandırıyorum.
Peggy Case: Bu şehirler çoğunlukla Afrika kökenli Amerikalıların yaşadıkları şehirler. Bu şehirler acil durum yönetimleri tarafından idare edilen şehirler.
Amy Goodman: Hem Detroit’te hem de zehirli sularla mücadele eden Flint’teki organizasyonlara kadınların önderlik ettiğini fark etmemek imkansız. Sizin olayınız nedir hanımlar?
Peggy Case: Benim iki oğlum ve iki torunum var. Ben onlar için mücadele ediyorum. Gerçekten, ben çocuklarım ve torunlarım için çalışıyorum. Aynı zamanda iklim değişikliğinden de etkileniyoruz ve çocuklarımıza nasıl bir gezegen bırakacağımızdan endişe duyuyoruz. Sanırım kadınlar bu tip bir duyguya ya da tutkuya daha yatkın olabiliyorlar. Benim için bu ahlaki bir zorunluluk. Bir şeyi ya da yeri bulduğumdan daha iyi bir durumda bırakmalıyım ve bence insan türü olarak bugünlerde bunu yapmakta çok zorlanıyoruz. Neredeyse hayatım boyunca bir aktivist olarak yaşadım.
Amy Goodman: Terry, Peggy hayatı boyunca bir aktivist olduğunu söylerken sen başını sallıyordun. Sen değil miydin?
Terry Swier: Hayatım boyunca burada şu an yaptığımız gibi bir şeyin içinde bulunmamıştım ve asla yapabileceğimi ya da yapmak zorunda kalacağımı düşünmemiştim. Ama Peggy’ye katılıyorum. Kıyısında yaşadığım gölü görebiliyorsunuz. Bir gün orada durdum ve baktım. Benim beş torunum, iki oğlum ve iki gelinim var. ‘Bunların yaşanmasına izin veremem.’ dedim. Ben burada yaşayan üçüncü nesilim. Bunun benim için anlamı çok büyük ve bunu bir kenara bırakamam.
Amy Goodman: Michigan Vatandaşları Su Koruma Derneği’den Terry Swier, Peggy Case ve Glenna Maneke ile Terry’Nin Mecosta, Michgan’daki evinde görüştük. Özel bölümümüz ‘Demokrasi’ye Susamak: Bir Amerikan Şehrinin Zehirlenişi’ bu kadardı.