Ana Sayfa Blog Sayfa 3483

Kadınlar sokakta, Kadınlar isyanda

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde Çanakkale‘nin sokakları mora, pembeye, sarıya, maviye boyandı. İsyan seslerine kadın kahkahaları karıştı.

kadınn018776278482065836_o

Çanakkale Kadın Platformu‘nun çağrısını yaptığı yürüyüş için yüzlerce kadın ve LGBTİ bireyler pankartları, düdükleri, cadı şapkaları ve gökkuşağı bayraklarıyla Dr. Mümtaz Pirinçciler Meydanı’nda toplandı.

kadınnn5824872082038970534_o

Meydanda kadın cinayetlerine, şiddete, ataerkil zihniyete, ayrımcılığa, baskıya, homofobiye karşı pankartlar dikkat çekerken, “Kadın, yaşam, özgürlük.”, “Jin, Jiyan, Azadi”“Kadınlar artık susmayacaklar.”, “Öz savunma haktır”, “Kadınlar barış istiyor.”, “Geceleri de sokakları da meydanları da terk etmiyoruz.”” Erkek adalet değil, gerçek adalet istiyoruz.” sloganları atıldı.

kadın730879975190583644_n

Basın açıklamasında artarak devam eden kadın cinayetlerine, adalet sistemine, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine,  kadınların yaşam haklarına ve tercihlerine müdahale eden söylemlere, bunlara karşı büyüyen kadın mücadelesine, hak taleplerine ve dayanışmaya dikkat çekildi.

kadın34551502974_n

   Çanakkale Kadın Platformu’ndan Güleda Erensoy’un okuduğu açıklamada şu başlıklar öne çıktı:

Eşitlik ve özgürlük talebimiz, adalet talebinin kendisidir. Kadınlar erkeklerle eşit ve özgür olmadıkça adalet eksiktir, adalet fikri yaralıdır.”

2015’te 303, 2016’nın ocak ayında 36  kadın kardeşimiz öldürüldü. Birçoğunun katili her şeye rağmen tahrik, sevgi, iyi hal indirimleriyle adeta ödüllendirildi. Mahkemelerde “seviyordum”, “kıskandım” diyen, kravatını takan katillerin iyi halleri görüldü. 10 yılda %1400 artan kadın cinayetleri, bu ceza indirimlerinin ve bir türlü çıkmayan yasal düzenlemelerin sonucudur.”

“Biz kadınlar her türlü savaş ve şiddet ortamının birincil etkilenenleri olarak, savaşın ve şiddetin seçenek olarak hayatlarımıza ve çocuklarımıza dayatılmasına karşıyız.”

kadınn553_3355933562451423931_o

Basın açıklamasının ardından yürüyüş başladı. “Kadınlar yaşam, barış, özgürlük için yürüyor.” yazılı büyük pankartın arkasında, şarkılarla, alkışlarla, sloganlarla yürüyen kalabalık, Çanakkale Kordon’da renkli görüntüler oluşturdu.

kaıdn85_1109907282606941087_n

bendir

Yürüyüş  Truva Atının önünde son bulurken, burada kurulan sahnede yerini alan Dina Etnik Ensemble müzik grubu, kadınları,  8 Mart için besteledikleri “Çık Sokaklara” adlı şarkıyla karşıladı.

dina meydan

İlk kez geçen yıl 8 Mart’ta sokakta şarkı söyleyen ve bir yıldan bu yana müziğiyle kadın mücadelesine ve dayanışmasına omuz veren Dina Etnik Ensemble, konsere gelen kadın erkek yüzlerce kişiyi, kendisine şiddet uygulayan, fuhuşa zorlayan kocasını öldürdükten sonra “Hep mi kadınlar ölecek?” diye soran Çilem Doğan‘ın, kadınlara 8 Mart için yazdığı mektupla selamladı.

dina745_o

Türkçe, Zazaca, Gürcüce, Azerice şarkılar söyleyen Dina Etnik Ensemble’ın kadın müzisyenlerine  dans ederek, şarkı aralarında slogan atarak eşlik eden kadınların halayıyla konser sona erdi.  Çanakkale’deki 8 Mart yürüyüşü, erkek şiddetine karşı kadın dayanışmasının ve birlikte ses yükselterek mücadele etmenin önemini bir kez daha hissettirerek güç verdi.

Haber: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

Mültecilere Balkan rotası kapanmaya başladı: Slovenya ve Hırvatistan’dan geçiş yasağı

Türkiye-Yunanistan yolundan geçiş yapan Suriyeli ve diğer mültecilerin Balkanlar’dan Orta Avrupa’ya geçiş yolunda yer alan Slovenya ve Hırvatistan kapılarını mülteci geçişine kapattı.

Yunanistan-Makedonya sınırındaki İdomeni kampında bekleyen mültecilerden biri.
Yunanistan-Makedonya sınırındaki İdomeni kampında bekleyen mültecilerden biri.

Bugün sabah saatlerinde açıklanan kararın domino etkisi yapması beklenirken, öğleden sonra Makedonya ve Sırbistan da sınır geçişini kapatma kararı aldıklarını açıkladı.

Avrupa Birliği ile Türkiye arasında Pazartesi günü varılan anlaşmadan sonra gelen bu karar uygulanırsa, Türkiye üzerinden Yunanistan’a geçen mültecilerin Yunanistan’da takılıp kalması anlamına gelebilecek.

Balkan yolundan geçişlerin engellenmeye başlamasının ardından yaklaşık 36 bin mülteci Yunanistan-Makedonya sınırında birikmişti.

Uluslararası Af Örgütü Ankara ile Brüksel arasında varılan anlaşmanın sığınmacı haklarına öldürücü bir darbe vurduğunu açıklamıştı.

(Yeşil Gazete, The Guardian, Daily Mail)

[Yeşil İşler] Yeşil Düşünce Derneği’nden Yerel Koordinatör İş İlanı

Yeşil Düşünce Derneği 1 Mart tarihinde başlayan gençlik istihdamı ve yenilenebilir enerji konulu projesi için Çanakkale’de ikamet eden/edebilecek yerel proje koordinatörü arıyor.

19

Yerel Proje Koordinatörü, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın Sektörel Yatırım Alanlarında Genç İstihdamın Desteklenmesi-II Hibe Programınca fonlanan ve Yeşil Düşünce Derneği tarafından yürütülen İşini Güneşe Dön Projesi’nde istihdam edilecek.

Proje kapsamında, gençlerin yenilenebilir enerji sektöründe girişimciliklerinin, kapasitelerinin ve istihdamlarının artırılması için Çanakkkale Küçükkuyu’da lise ve dengi okullarda eğitim ve seminer programları yürütülmesi, enerji kooperatifi girişimlerini teşvik edecek ve gençlerin uygulamalı eğitim pilot bir güneş enerjisi merkezi kurulması, yenilenebilir enerji üzerine müfredat ve akademik çalışma yapılması ve lobi faaliyetlerinde bulunulması hedeflenmekte.

Yeşil Düşünce Derneği, 2008 yılında yeşil düşünce ve politikaların yaygınlaştırılması amacıyla İstanbul’da kuruldu. Yeşil Ekonomi, Yeşil Enerji Politikaları, İklim Değişikliği, Çevre Kirliliği, Doğa Koruma, Sürdürülebilir Yaşam, Katılımcılık, Barış Politikaları, Kadın ve LGBT mücadeleleri konularında proje, etkinlik, eğitim, araştırma ve raporlama çalışmaları yürütmektedir

Ayrıntılı bilgi, başvuru formu ve diğer detaylara bu link üzerinden erişim mümkün.

Pozisyon Süresi: Mart 2016 – Şubat 2017
Görev Yeri: Çanakkale Küçükkuyu

 

Yeşil iş ilanlarınız artık Yeşil Gazete’de

Yeşil İşler sayfamız için tklynz

(Yeşil Gazete)

HDP’li 5 Vekile dokunma girişimi başladı

Adalet Bakanlığı, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile Hakkari Milletvekili Selma Irmak, Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ve İzmir Milletvekili Ertuğrul Kürkçü’nün dokunulmazlıklarının kaldırılması istemiyle hazırlanan fezlekeyi Meclis’e gönderdi.

5 vekilDiyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 26 Aralık 2015’te Kayapınar Spor Salonunda iki gün süren Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Olağanüstü Genel Kurulunda “öz yönetim” ilanına ilişkin yaptıkları konuşma nedeniyle Demirtaş, Yüksekdağ, Irmak, Önder ve Kürkcü hakkında soruşturma başlatmıştı.

Soruşturma kapsamında, “Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek” ve “Silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla beş milletvekili hakkında fezleke hazırlayan başsavcılık, vekillerin üzerlerine atılı suçların yasal unsurlarının oluştuğu gerekçesiyle Anayasa’nın 83. maddesine istinaden, “dokunulmazlıklarının kaldırılması” talebinde bulunmuştu. Fezleke, Adalet Bakanlığı’na gönderilmişti.

Davutoğlu’nun, cuma günü MKYK ve MYK toplantılarında konuyu masaya yatırması ve partinin nasıl bir süreç işleteceği konusunda bir karara varması bekleniyor.

Erdoğan “Meclis gereğini yapsın” demişti

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda 2 Ocak’ta Suudi Arabistan ziyareti sonrası yaptığı açıklamada “Dokunulmazlıklarının kaldırılması suretiyle başlayacak süreç, inanıyorum ki terörle mücadele açısından ülkemizdeki havayı da olumlu yönde etkileyecektir. Ülkeyi parçalayıp bölmeye yönelik mesajları kabul etmemiz mümkün değil” demişti.

Erdoğan, 6 Ocak 2016’da sarayda yaptığı değerlendirmede HDP’li vekillerle ilgili Meclis’in ve yargının gereğini yapması gerektiğini söylemişti:

“Milletvekili dokunulmazlığı terör örgütüne perde olmak için getirilmiş bir dokunulmazlık değildir. Meclisimiz ve yargı bunun istismarına izin vermemelidir. Terör örgütünün yanında yer alanların süratle ayıklanmasına ihtiyaç vardır.

“Terör örgütü mensubu gibi hareket eden milletvekilleri konusunda Meclis’in ve yargının harekete geçmesi şarttır, diye düşünüyorum.”

Demirtaş “Tüm dokunulmazlıklar kalksın” demişti

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, 6 Mart’ta Ankara’da yaptığı açıklamada 550 vekilin tamamının dokunulmazlığının kaldırılması gerektiğini düşündüklerini ifade etmişti.
Öte yandan HDP, 29 Temmuz 2015’te 80 HDP’li vekilin dokunulmazlıklarının kaldırılması için Meclis Başkanlığı’na başvurmuşu.

 

Kaynak: Bianet.org

 

Akdeniz Topluluk Destekli Tarım (TDT) ağı ön toplantısının ardından – Ceyhan Temürcü

Ankara merkezli gıda topluluğu DBB’den Ceyhan Temürcü, Fransa’da katıldığı Akdeniz TDT ağı toplantısıyla ilgili izlenimlerini yazdı…

29 Şubat-2 Mart tarihleri arasında Marsilya’da, URGENCI (Uluslararası Topluluk Destekli Tarım Ağı) tarafından, Akdeniz havzasında TDT (Topluluk Destekli Tarım) örgütlenmeleri dayanışma ağı oluşturulmasına yönelik bir buluşma yapıldı. 15 Akdeniz ülkesinden çiftçiler, STK çalışanları ve aktivistler vardı. Ben de Buğday Derneği bağlantısıyla, DBB’yi, TADYA’yı ve bilgi sahibi olduğum diğer gıda topluluklarını temsilen katıldım. Bu ilk karşılaşma idi, bu sebeple henüz somut bir proje veya sonuçlar yok.

34

Bu ziyaretimin ardından, Türkiye’deki TDT/KOS yapılanmalarını ve diğer gıda temelli dayanışma ağlarını ilgilendirebileceğini düşündüğüm gözlem ve fikirlerimi paylaşmak istedim. Zira Fransa 2700’den fazla TDT grubuyla bu harekette önde yer alıyor. Biz de bu ziyarette hem TDT ile çalışan iki çiftliğe gittik, hem de ürünlerin ortak noktalardan alınışına tanık olduk.

TDT Fransa’da ilk kez 2001’de, Provence bölgesinde, Aubagne’da ortaya çıkmış. Fransızca’da bu yapılanmalara AMAP diyorlar. Bunları esinleyen, Japonya’da Teikei, ABD’de CSA gibi daha eski oluşumlar var.  Şu anda en çok sırasıyla Paris, Lyon ve Marsilya’da olmak üzere toplam 2700 civarında TDT grubu var. 19 bölgesel ağ, 1 bölgeler arası ağ (MIRAMAP), bir de uluslararası ağ (Aubagne merkezli URGENCI) var. İki yıl kadar önce devlet ile resmiyet-meşruiyet savaşları yaşanmış. Sonuç olarak, TDT gruplarının ilkelerine ve dayanışma biçimlerine imkan verecek şekilde, TDT resmi statü kazanmış. Her bir TDT grubu kendi içinde bağımsız. Ortalama 30 alıcı ve bir üreticiden oluşuyor. Birden fazla üreticiyle çalışan gruplar da var.

38

Fransa’da TDT dendiğinde her şeyden önce çiftçi için alım garantisi ve sezonluk ön ödeme yapılması anlaşılıyor. Üreticiler ve alıcılar arsında bireysel sözleşmeler yapılıyor. Genelde sebze ve meyve, bazen et ürünleri, süt, yumurta, peynir vs. de oluyor. İşlenmiş ürünler daha az. Alıcılar riskleri paylaşıyor; hasat azsa razı oluyor çoksa paylarına düşeni alıyorlar. En çok bizdeki Güneşköy Bahçemiz ve İmeceevi modellerine benziyor.

Toplantıda farklı ülkelerden gelenler, ön ödeme modelinin kendi koşulları için uygun olmadığını söylediler. Ekonomik zorluklar içindeki Yunanistan ve İspanya’dan başka Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz ülkeleri için de bu görüş dile getirildi. Her ülkenin sosyal ve ekonomik yapısı farklı. URGENCI’den arkadaşlar, ön ödeme veya alım garantisi olmadan, üretici ve alıcıların farklı şekillerde uzun dönemli dayanışmaya girmesini de TDT olarak kabul ediyorlar. Örn. doğrudan alım, nakliye ve dağıtım desteği, işleyiş desteği, yatırım desteği vs. Şimdilerde daha kapsayıcı terimler de aranıyor ve kullanılıyor, örn, Yerel Dayanışma Ortaklıkları.

36

DBB gibi TDT’leri teşvik eden ama doğrudan TDT olmayan KOS (Katılımcı Onay Sistemi) yapıları ise ayrı ve tamamlayıcı bir işleyiş olarak giderek öne çıkıyor.

Farklılıklar dışında, bütün ülkelerdeki çabaların ortak temaları var. Temiz toprak, su, güvenilir tohum ve diğer zirai kaynaklara erişim, TDT ve KOS’lara daha fazla aktif katılım, dağıtımı kolaylaştırmak için dayanışma biçimleri vs. Bizim de DBB içinde konuştuğumuz şeyler.

Önemli konulardan biri, TDT gruplarının tercih ettiği üretim şekli. En önce tohum konusu, toprak sağlığı ve biyolojik çeşitlilik, kimyasal kullanımı gibi konular. Fransa’da grupların çoğu doğal üretim talep ediyor (organik – bio sertifikalı veya sertifikasız). Ama konvansiyonel veya kimyasallı üretime evet diyen TDTler de var.

35

Türkiye’deki doğal-organik gıdanın peşinde olan alıcılar için de birkaç bilgi ve görüş iletmek istiyorum. Bu konu sadece temiz ve sağlıklı gıda tercihlerinin çok ötesinde; yaşamın her alanına uzanıyor. Kısa yoldan şöyle anlatayım: Avrupa’da ve Kuzey Afrika dahil Akdeniz ülkelerinde ekolojik tarıma uygun toprak ve su bulmak, bulunmaz Hint kumaşı bulmak kadar zor. Bırakın temiz olmayı, pek çok insan için (özellikle sonradan kırsala göçmek isteyen gençler için) 3-4 dönüm arazi bulmak veya almak çok zor. Arazi ağaları parselleri çoktan kapatmış. Pek çok bölgede biyoçeşitlilik kaybolmuş, güvenilir tohum bulmak büyük mesele, köylülük ve köylü bilgeliği kayıp, insanlar arasındaki ilişkiler de zayıf. Sebep, olağan şüpheliler: Parasal kazancı önceleyen – kapitalist – endüstriyel tarım ve hayvancılık, ilaçlı tarım, yaygın satış ve dağıtım sistemleri… Ve aynı ilkeleri izleyen endüstri ve maden yatırımlarının yarattığı büyük tahribat.

Bunlara baktığımızda, Türkiye’de bilge köylü tarımını, küçük ölçekli ekolojik çiftçiliği ve gerçek gıda üretimini geliştirmeye yönelik çabaları, alıcıların desteklerini ve bu yolun emekçilerinin kıymetini daha iyi anlayabiliriz sanırım. Hala bir yerlerde bulabildiğimiz doğal ve kültürel değerlerin de.

Bu yazı yazarının da onayı ile gidatopluluklari.org dan alınmıştır

32-Ceyhan-Temürcü

 

 

Ceyhan Temürcü

Mısır ve Etiyopya arasındaki su savaşları şiddetleniyor

Walaa Hussein tarafından Al-Monitor‘de yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Özgürel Başaran‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Mısırlılar, Etiyopyalıların Nil nehri sularını Grand Ethiopian Renaissance (Büyük Etiyopya Rönesansı) Barajında toplama planlarındaki belirsizlikler yüzünden kaygılı.

Son uydu fotoğrafları, Birleşmiş Milletlere bağlı Uzay Çalışmaları Yerel Merkezi Başkan Yardımcısı ve Uzayın Barışçıl Amaçlarla Kullanımı Komitesinin Mısır temsilcisi Alaa el-Nahry’ye göre, Etiyopya’nın özellikle ülkenin elektrik üretme amacıyla iki tribüne su pompalamaya başlamasından bu yana su toplama hazırlıkları yaptığını gösteriyor.

Grand Ethiopian Renaissance Barajı'nın uydu görüntüsü. Görsel: DigitalGlobe/ Getty Images
Grand Ethiopian Renaissance Barajı’nın uydu görüntüsü. Görsel: DigitalGlobe/ Getty Images

Nahry, Aralık ayında Addis Ababa’nın Haziran’da rezervuarda su toplamaya başlamasını beklediğini söyledi. Bu sırada Mısır Su Kaynakları ve Sulama Bakanlığı Nahry’nin iddialarının tersine açıklamalarda bulundu. Bakan Hossam Moghazy 31 Ocak’taki bildirisinde barajda su toplanmadığını ve Mısır, Etiyopya ve Sudan arasındaki teknik çalışmalar sona erene kadar da toplanmayacağını söyledi.

Moghazy’nin açıklamaları, Kahire Üniversitesi Ziraat Fakültesinde su ve sulama konusunda uzman olan Nader Noureddine’e göre su uzmanları ve önceki yetkililer arasında kuşku uyandırdı. Noureddine Al Monitor’a yaptığı açıklamada, bakanın su toplama işleminin çalışmaların bitimine kadar askıya alındığı iddiasına karşın Addis Ababa’nın elektrik üretimine Ekim’de başlayacağını söyledi.

Mısır, Sudan ve Etiyopya’nın katıldığı ve Ağustos 2014’te oluşturulan Ulusal Üçlü Komite, barajın Mısır ve Sudan üzerindeki hidrolik, toplumsal ve çevresel etkilerini araştırmak üzere iki ayrı çalışma hazırlayacak olan firmalarla sözleşmeyi henüz yapmadı. Yetkililer  çalışmaların sekiz ila on beş ayda tamamlanmasını bekliyor.

İskenderiye Üniversitesi Hidrolik ve Sulama Bölümü başkanı Haitham Awad, Al-Monitor’a verdiği demeçte, 29 Ocak itibariyle Etiyopya’nın henüz su toplamaya başlamamış olduğunu söyledi. Bu iddiasını uydu fotoğraflarına dayandırdı. Ancak Awad, Etiyopya’nın barajda deneme çalışmalarına hazırlandığını ve su depolamanın yakında başlamasını beklediğini ifade etti.

Nahry, Al-Monitor’e şu ana kadar Etiyopyalıların toplamaya başladığı suyun ana rezervuar gölünü oluşturmadığını, toplanan suyun Mavi Nil tarafında olup yeni çalışmaya başlayan tribünlere su sağlamayı amaçladığını söyledi.

“Bu adım Nil Nehri’nin barajın gerisinde kalan kısmının genişliğini artırdı,” diyen Nahry,  “Mavi Nil suyu şu anda kuruyarak azalmış olduğundan yarım milyon metreküpü geçmeyen şu andaki depolama kapasitesinin yüksek olmadığını” ekledi.

Barajın harita üzerindeki konumu. Görsel: Digitalglobe
Barajın harita üzerindeki konumu. Görsel: Digitalglobe

Al-Monitor çelişen bu verilerin ışığında Mısır Sulama Bakanı’nın barajlar ve Nil havzası konusundaki danışmanı ve barajla ilgili teknik komitenin üyesi Alaa Yass’la görüştü. Yass “Doğruyu söylüyoruz, şimdilik barajda su toplanmıyor,” dedi.

Yass ayrıca Mart 2015’te Mısır, Sudan ve Etiyopya arasında imzalanan İlkeler Bildirgesi ile ilgili de konuştu. Bildirge barajın yıllık çalıştırılması ve ilk dolumla ilgili mekanizmalar hakkında varılan anlaşmaları içeriyor. Yass’a göre bildirge, çalışmalar tamamlananana kadar Etiyopya’nın barajda su toplamaktan kaçınması gerekliliğini içeriyor.

Yass, “Üç ülke de İlkeler Bildirgesine uymaya istekli,” diye ekledi.

Ancak Mısır Su Kaynakları ve Sulama Bakanlığı eski bakanı Mohamed Nasr Allam bakanlık yetkililerinin çalışmalar tamamlanmadan barajda su toplanmayacağına ilişkin açıklamalarına yönelik Al-Monitor’a  “Bu mantıksız,” yorumunda bulundu.

Allam, Üçlü Komite’nin attığı her adımda çıkacak anlaşmazlıklar karşısında çalışmaları bitirmenin  zor olacağını, aynı anda da barajı çalışır duruma getirmek için yapılan etkinliklerinse devam ettiğini söyledi.

“Rönesans Barajı’nın Mısır üzerinde yaratacağı etkilere ilişkin çalışmalar tamamlansa bile, sonuçlar hakkında uzlaşmak zor olacak,” diyen Allam, “İlkeler Bildirgesi’ne göre baraj üç ülkenin adil ve uygun biçimde su kullanımını etkilemiyor. Ancak bildirge ne kadar bir miktarın adil ve uygun sayılacağını belirlemiyor,” dedi.

Bildirge barajın bulunduğu Mavi Nil bölgesindeki suyun kullanılmayacağını söylüyor. Bu durumda çalışmalar tamamlandığında, nehrin su havzasındaki ekvator ve Etiyopya platosunda bulunan üç ülkenin ve nehrin aşağı bölgesindeki ülkeler olan Mısır ve Sudan’ın paylaştığı ana Nil Nehrinden gelen suyun adil ve uygun biçimde kullanımı konusunda görüşmeler başlamak zorunda. Nil havzasındaki bütün ülkelerin görüşmelere katılımıyla sorun daha da karmaşık hale gelecek.

Allam, Nil Havzasından alınacak payların dağıtımıyla ilgili tartışmanın çerçevesini sadece Mayıs 2010’da onaylanan, hem Mısır hem de Sudan’ın reddettiği Entebbe Anlaşması’nın çizebileceğini söyledi.  Bu da krizin göründüğünden daha ciddi olduğu anlamına geliyor.

İlk bakışta, barajla ilgili anlaşmazlıklar, sadece ilgili üç ülkenin uzmanları arasında barajın Mısır ve Sudan’da yaratacağı zarar konusundaki teknik anlaşmazlıklarmış gibi görünüyor. Ancak gerçekte üç ülke arasında varolan politik anlaşmazlıklar görüşmeler sırasında başgöstermeye devam ediyor.

Suyun paylaşmı konusundaki anlaşmazlıklar Şubat başında Üçlü Komitenin Hartum’daki toplantısı sırasında ortaya çıktı. Toplantı sırasında Mısır, çalışmaları sürdüren Fransız şirketlerine sınırları gösteren haritaları vermeyi reddetti.  Haritalar Mısır ve Sudan arasındaki sınırları, anlaşmazlık konusu olan Halayeb-Shalateen üçgenini Sudan sınırları içinde kalacak şekilde gösteriyor. Toplantı Mısır’ın çalışmaların sınırları gösteren haritalara değil, sadece topografik haritalara başvurularak yapılması talebiyle sona erdi.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Walaa Hussein

Yeşil Gazete için çeviri: Özgürel Başaran

(Yeşil Gazete, Al-Monitor)

Dünyanın en büyük yüzen güneş çiftliği faaliyete hazır

Fiona Harvey trafından The Guardian‘da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Ekin Gamze Yöney‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

5 yıllık planlama ile Mart başı gibi bitecek olan 23,000 adet güneş paneli Heathrow yakınlarındaki Kraliçe II. Elizabeth su deposunda yüzüyor olacak ve yerel su arıtma tesisi için güç üretecek.

Londra’nın şehir merkezinin dışında büyük bir yapay göl üzerinde , yakın zamanda Avrupa’nın en büyük ve en geniş yüzer güneş enerjisi çiftliği tamamlanmak üzere.

Avrupa'nın en büyük yüzen güneş paneli çiftliğinin inşaatı Londra II. Kraliçe Elizabeth deposuında yapım aşamasında. Görsel: Martin Godwin
Avrupa’nın en büyük yüzen güneş paneli çiftliğinin inşaatı Londra II. Kraliçe Elizabeth deposuında yapım aşamasında. Görsel: Martin Godwin

Walton-on-Thames’deki II. Kraliçe Elizabeth su deposu üzerine kurulan 23,000 adet güneş paneli Heathrow yolcuları ve yakın çevrelerdeki bazı apartmanlar haricinde pek görünür olmayacak.

Thames Water enerji yöneticisi Angus Berry, “Bu, diğerleri yapım aşamasında olan dünyanın en büyük yüzen güneş enerjisi çiftliği olacak. İngiltere ve yurt dışında bu tip projelerin devamının geleceğini umuyoruz, biz sadece önderlik ediyoruz.” ifadelerini kullandı.

Avrupa'nın en büyük yüzen güneş paneli çiftliğinin inşaatı Londra II. Kraliçe Elizabeth rezervuarında yapım aşamasında. Görsel: Martin Godwin
Dalgıçlar rezervuar yatağındaki bağlantıları tamir ediyor. Görsel: Martin Godwin

5 yıllık planlama ile Mart başı gibi bitecek olan 6 milyon poundluk proje, 10 yıl için yerel su arıtma tesisi gücünün yeterli elektiriğini üretecek. Enerji, elektrik faturası gözardı edilen İngiltere’nin güneydoğusu ve Londra eteklerindeki 10 milyona yakın insana temiz içme suyu sağlamaya yardımcı olacak.

Peki güneş panelleri neden suyun üzerine yerleştirildi? Berry’ye göre yanıt; halihazırda mevcut olan su kütlesinin bu amaç için kullanılabilecek olması. Berry, rezervuarın sadece % 6’lık kısmını kaplayan panellerin ekosistem üzerinde herhangi bir etkisi olmayacağını söylüyor.

Kıyısında martı ve saz tavuğu gibi kıyılarda yaşayan su kuşları ve ince, kirli bir köpük tabakası göze çarpsa da bu su deposu vahşi yaşama ev sahipliği yapmak için kurulmadı ve rast gelinen balıklar sürpriz misafir. On sekiz metre derinlik, Londralılar için sabit bir şekilde dalgalanan su temin ediyor . Londra’da nüfus artışı doğuya doğru kayma eğiliminde olmasına rağmen suyun çoğu hala şehrin batısındaki su depolarından gelmekte.

Fakat Berry, su şirketlerinin depolarını gelecekteki güneş enerjisi projeleri için de kullanımının şüpheli olduğunu düşünüyor.

Mevcut hükümet güneş ve rüzgar gücü yardımlarında kesinti yaptı. Berry bunun II. Kraliçe Elizabeth projesini etkilemeyeceğini fakat takip eden projelerin olup olmayacağı konusunda önemli olabileceğini söylüyor. ” Projenin tüm aşamalarında maddi hesaplamaları çok dikkatli yaptık. Diğer potansiyel projeler içinse, “ekonominin geleceği çok net değil. ” şeklinde yorumda bulunuyor.

Thames Water projesinin kapasitesinin yaklaşık yarısı kadar olan benzer yüzen güneş çiftlikleri, Manchester yakınlarındaki rezervuarda United Utilities su şirketi tarafından kuruluyor. II. Kraliçe Elizabeth çiftliğinin 2 katı büyüklüğündeki yaklaşık 13.7 MW enerji kapasiteli daha büyük bir başka proje ise sınırlı araziye sahip Japonya’da yapım aşamasında ve 2018’de bitmesi planlanıyor.

Sistem, rezervuarın onda birini kaplayacak. Görsel: Martin Godwin
Sistem, rezervuarın onda birini kaplayacak. Görsel: Martin Godwin

Karadaki benzer büyüklükteki güneş enerjisi tarlaları resmi onay gerektirirken, QEII için su üstüne güneş panelleri koymak planlama izni gerektirmedi. Hükümet, AB’den tarım desteği alan çiftçilerin tarım arazisi üzerine güneş paneli kurması durumunda, aldıkları yardımın kesilmesine geçtiğimiz sene karar vermişti.

6.3MW kapasiteli, yani 1,800 evin elektirik tüketimine eşdeğer enerji üretecek olan 23.000’den fazla güneş paneli Lightsource Renewable Energy geliştiricisi tarafından Walton-on-Thames yakınlarındaki su deposunda yüzüyor olacak.

Bu rezervuar 1962 de hizmete sokuldu ve Londra’ya en fazla hizmet verenler arasında. Thames Water, Londra’nın  mega kanalizasyon (super-sewer) planlarının güneş enerjisi projesini etkilemeyeceğini belirtti.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Fiona Harvey

Yeşil Gazete için çeviri: Ekin Gamze Yöney

(Yeşil Gazete, The Guardian)

[Özel Haber] Hükümetin genç çiftçilere destek kararına, kırsala dönüşü tartışan gençler ne diyor?

Bakanlar Kurulu’nun geçen ay sonunda Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Kırsal Kalkınma Destekleri Kapsamında Genç Çiftçi Projelerinin Desteklenmesine İlişkin Kararı ekoloji camiasında da ilgiyle karşılandı.

kirsal2
Foto: Ormanevi Kolektifi

Nüfusu 20 binden az kırsal yerleşim biriminde yaşayan (veya yaşamaya karar veren) bitkisel, hayvansal, yöresel tarım ürünleri ve tıbbi aromatik bitkiler konusunda bir proje ile başvuran 18-40 yaş arası genç çiftçilere ve çiftçi adaylarına 30 bin liraya kadar hibe verilmesine dair karar özellikle kırsala dönüş planları yapan gençleri yakında ilgilendiriyor. Kararla ilgili ayrıntılar için Ali Ekber Yıldırım’ın yazısına bakabilirsiniz.

Köy hayatı
Foto: Ormanevi Kolektifi

Ben de Yeşil Gazete ekibinden kırsala dönüş konusunda planları veya çalışmaları olduğunu bildiğim ve biri de çoktan bu dönüşü gerçekleştirmiş olan üç arkadaşıma bu karar konusundaki görüşlerini sordum. Ortak fikir, kararın olumlu olabileceği, ancak detayların beklenmesi gerektiği yönünde. Ayrıca bu tür bir hibenin kısala dönüş için karar verme yolunda ancak küçük bir etkisi olabileceği de ortaklaşılan görüşler arasında.

Görüş aldığım isimler halen Çanakkale’de Ormanevi Kolektifi’nde yaşayan Durukan Dudu, kırsala dönüş konusunda deneyim kazanmaya çalışan Zeliha Yıldırım ve kırsala dönüş konusuyla ilgilenen Özgecan Kara. İşte sorduğum sorular ve cevapları:

– Bu destek kararı sizce iyi oldu mu? İyiyse yeterli buluyor musunuz? Hatalar ve eksikler var mı?

Durukan Dudu
Durukan Dudu

Durukan Dudu: Kararın kendisi iyi. Yeterli mi sorusuna cevap vermek için amaçlananı iyi tanımlamak lazım. “Gençler ve kırsal” diyince kabaca iki grup var. Birincisi kırsala dönüş grubu, yani köyde doğduktan sonra şehre yerleşmiş gençler. İkinci grup ise şehir kökenli olup kırsalda bir yaşam kurmak isteyenler. İki grubun da farklı dinamikleri var ve işin ekonomik kısmı bunun sadece bir yönü; sosyo-kültürel sebepler de önemli. Öte yandan 30 bin liranın şehirde asgari de olsa maaşlı bir iş bulmuş köy kökenlileri yeniden kırsala çekmeye yetmesini beklemek yanlış olur. Tarım fiyatlarındaki dalgalanmalar ve istikrarsızlık da “Bu parayla yatırım yapsam ne olur, zarar ettikten sonra?” dedirtebilir. Hibenin sonradan ödemeli olması da, kişinin önceden bir şekilde 30 bin lirayı bulmasını gerektiriyor, bu bile başlı başına ilgiyi azaltacaktır, ama “Böyle bir hibe ön ödemeli olmadan verilebilir mi ki?” sorusunun da net bir cevabı yok. Özetle, amacın ve hedef grubun kim olduğu daha iyi tanımlanıp buna göre çok daha kapsamlı, çok boyutlu ve kendi içinde tutarlı bir proje şeklinde sunulabilirdi.

Zeliha Yıldırım
Zeliha Yıldırım

Zeliha Yıldırım: İyi görünüyor, ancak 20 Mart’ta açıklanacak uygulama tebliğini gördüğümüz de daha rahat konuşabileceğiz. Şu an anladığımız belirlenen alanlarda maliyeti en fazla 30 bin lira olacak bir proje ile başvurduğumuzda maliyetin tamamının harcama yapıldıktan sonra karşılandığı yönünde. Yani cebimizde para olacak, projeye harcayacağız sonra hibe alınabilecek. Proje hazırlanmasında danışmanlık sağlıyor mu? Üretilen ürün sonrasında yalnız mı kalıyoruz? Hangi harcamaları karşılıyor? Göreceğiz…

Özgecan Kara
Özgecan Kara

Özgecan Kara: Bence bu hibe sadece köyünden şehre yeni gelmiş, köyle hala bir şekilde toprak bağı bulunan 1. nesle hitap edebilir. Çünkü 30 bin lira köyde bir toprağı/evi/traktörü/demirbaşı olmayanlar için çok komik bir para gibi geliyor bana. En azından toprakla hiçbir bağı olmayan ama kafasında köye yerleşme fikriyle oynayan kişileri cezbedecek bir para değil. Gerçi bana kalırsa şehirden köye göç etmenin motivasyonu hiçbir zaman para değil. Köye göç etmek, kırsala dönmek için -şu anki şartlar altında- çok içten, çok gerçek motivasyonun olması gerekiyor. Şehirde gidemediğimiz onlarca konser, izleyemediğimiz onlarca film, gezemediğimiz bir sürü bar var. Daha yüksek maaşlı işlerde çalışıp, o parayı ışıklı avmlerde harcama imkanı var. Tüketim çoğumuzun aklını çeliyor.

2- Bu karar sizce çiftçiliğe başlama hayali olan gençlerin hayalini gerçeğe dönüştürmesini sağlayabilir mi?

Durukan Dudu: Sadece bu karara göre “sonunda oldu, bir engel kalmadı, kırsala dönüyorum” diyenlerin hüsrana uğraması ihtimali yüksek. Tarımın (özellikle hayvancılığın) bir çok dalı için çok düşük faizli krediler var zaten. Yani “sermaye eksikliği” değil meselenin esas kilitlendiği nokta. Kaldı ki, kimileri için “tek eksiğim 30 bin liraydı!” durumu varsa da, bu hibenin yatırım yapıldıktan sonra verildiğini hatırlatmak lazım – yani bir proje yazacaksınız, sonra bir yerden bulduğunuz parayla harcamanızı/yatırımını gerçekleştireceksiniz, ardından devlet bunun bir kısmını (detaylar için tebliği görmemiz gerekecek) size geri verecek.

Şarkı söyleyerek toprağı masajlamak. Dans ederek olmaz ama, toprak sıkışır. Foto: Ormanevi Kolektifi
Foto: Ormanevi Kolektifi

Zeliha Yıldırım: Benim için sağlayamaz. Çünkü bir köyde yaşamıyorum ve köyde nasıl bir uğraş ile geçinilir bilmiyorum. Yani önce bir köye yerleşip sonra bir üretim kararı verip sonra ceplerimi kontrol edip hibeye başvurabilirim. 2018 sonunu yakalarım diye umuyorum :) Kırsala yerleşmek isteyen arkadaşlarım arasında da benzer durumda olanlar var. Aileleri köyde yaşamayan ve üniversiteden sonra şehirde yaşayan kişiler yani. Önce bir gezelim yer bulalım, bir bilene danışalım diye yola düşüyoruz. Şehirdeki genç köye yerleşsin istiyorsak danışmana yol göstericiye ihtiyaç var öncelikle.

Özgecan Kara: Kafasında köye göç etme fikri her zaman olan birisi olarak “Hayır, bu fikir çiftçiliğe başlama hayalimin gerçeğe dönüşmesini sağlamaz”. Devlet bana 30 bin lira veriyor diye bir anda İstanbul’u bırakıp köyüme göç edemem. Çok param olduğundan ve hibeyi küçümsediğimden değil, böyle bir karar vermek için başka şartların oluşması lazım. Köyde sosyalleşme, eğlence, eğitim, sağlık gibi ihtiyaçlarımı giderecek bir ortam bulmam lazım. Bugüne kadar bana dayatılan tüketim kültüründen kendimi tamamen soyutlayabilmem lazım. Bugüne kadar bana öğretilen “güvenli yolu seç” fikrini aşmam lazım vs.

Mera
Foto: Anadolu Meraları

3- Sizce gençlerin kırsala dönüşü için bu tür destekler gerekli mi? Başka ne tür destekler olması gerekir?

Durukan Dudu: Burada yine önemli olan “hangi gençler?” sorusu. Eğer amaç köyde büyümüş ve safi sermayesizlikten şehre gitmiş, şimdi de şehirdeki düzeninden tamamen mutsuz – köyü burnunda tüten köy kökenli gençleri çekmekse, evet, bu kriterlere uyan gençlere destek olur. Ama bu kriterlerin tamamına uyan kaç genç var sorusunun cevabını bilmiyoruz, devlet kurumları bir ön araştırma yapmıştır belki. Köyden kente göçün en büyük sebebi parasızlık değil, maddi belirsizlik ve sosyo-kültürel anlamda “köyde bir canlılık kalmadı” algısıdır. Bu algı ciddi bir olgu aynı zamanda. Dolayısıyla ülke olarak nasıl bir kent – köy dengesi, birlikteliği, etkileşimi istediğimize karar vermemiz ve ona göre kapsamlı projeler gerçekleştirmemiz gerekiyor. Toplam nüfusun ne kadarının kırsalda yaşamasını istiyoruz? Tarım işletmelerini/çiftliklerinin ölçek bazında dağılımında nasıl bir tahayyülümüz var? Katma değerli üretim kırsalda mı, taşrada mı, kentte mi gerçekleşecek? Kırsalın kültürel dokusu nasıl olacak? Bu sorulara cevap vermeden atılan her türlü adım kendi içinde tutarsızlığa, diğer bir deyişle iki ileri iki geri ritminde bir savrukluğa gebe.

kirsal4
Foto: Anadolu Meraları

Zeliha Yıldırım: Bu destekler şart. Ancak bu destekleri takip etmek, şartları yerine getirmek de bir uzmanlık istiyor. Kırsal kalkınma destekleri dökümanları içinde kayboluyorum hala anlamaya çalışırken. Tarım müdürlüklerine gidip danışsam ne kadar yardımcı olurlar tecrübe etmedim tabii. Mevzu şehirdeki gençleri köye çekmekse ev-arsa-bilgi desteği ve takibi de şart. Ev versin, arazi versin anlamında demiyorum şimdilik (ilerde bunları da verecek teşvik için demedi demeyin) ama bir kısmına destek olabilir, anlaşırız aramızda bence :)

Özgecan Kara: Hibe bu haliyle sanki gençler köye dönsün diye değil de, gençler köyden çıkmasın diye veriliyor gibi. Benim gibi tam anlamıyla şehirli gençleri kırsala teşvik etmek istiyorlarsa daha “seksi” destekler sunmalılar. Sadece para vermemeliler. Çiftçiliğin temelini, en basit halini öğrenme ve alışma süreci gözlemleyebildiğim kadarıyla en az iki-üç sene sürüyor. Bu yüzden üretim, pazarlama, lojistik, satış gibi konularda teknik destek sunmalılar. Belki belediyelerle iş birliğiyle topluluk destekli tarıma yönlendirmeliler. Benim ürettiğim ürünleri bir gıda kooperatifinde toplamalılar, belki ayrı bir kaynaktan direkt satışını yapmalılar. Destek kötüdür diyemem. Desteğin tam hedef kitlesinin net olması gerekiyor. Şehirlileri kırsala çekmek için daha yaratıcı olunabilir, sadece para değil, daha yönlendirici destekler verilebilir. Ama neyse ki eko-turizme falan hibe vermiyorlar, o çok fena olurdu.

Haber: Ümit Şahin – Yeşil Gazete

“Kadınlar Günü Kutlu Olsun” dememeliyiz! – Gülfem Saydan Sanver

Gülfem Saydan Sanver’in bu yazısı t24.com.tr sitesinden alındı

Yüzde 14,9’luk parlamento kadın temsiliyeti oranımız ile dünya sıralamasında Uganda’nın, Afganistan’ın, Sudan’nın, Trinidad Tobago’nun, Burundi’nin, Kamboçya’nın, Tanzanya’nın hatta Birleşik Arap Emirlikleri’nin gerisinde, 121. sırada yer alırken 8 Mart Kadınlar Günü konuşmaları yapıp “Kadınlar Günü Kutlu Olsun” dememeliyiz.

Beş başbakan yardımcısı arasında bir tek kadının bulunmadığı, 21 bakanın sadece 2’sinin kadın olduğu gerçeğini bile bile “Kadınlar Günü Kutlu Olsun” dememeliyiz.

Bir tek kadın müsteşarımızın olmadığını, 81 valinin de sadece 2’sinin kadın olduğunu hatırlayarak “Kadınlar Günü Kutlu Olsun” dememeliyiz.

Yerel yönetimlerde, eğitimde, yargıda, iş ve meslek örgütlerinde kadının adının olmadığı bir ülkede “Kadınlar Günü Kutlu Olsun” dememeliyiz!

Bugün 8 Mart… Dünyanın her yerinde kadın hakları tartışmalarının en çok yapıldığı gün. Erkeklere özgü konuların genel insan hakları konuları içerisinde tartışılırken, kadınlara özgü olanların ayrı bir kategori oluşturması oldukça maindar elbette. Tartışmanın yaşandığı yerde gelişme yaşandığını kabul ediyorum; fakat kadın temsiliyetinin her alanda sınıfta kaldığı bir ülkede “Kadınlar Günü Kutlu Olsun” demenin içerisinde bulunduğumuz durumu tam okuyamadığımız anlamına geldiği kanaatindeyim. Bu nedenle, yukarıda bahsettiğimiz alanlardaki istatistiksel gerçeklere göz atmakta fayda olduğunu düşünüyorum:

Bahsi geçen yüzde 14,9’luk kadın parlemento temsiliyeti ile 121. sırada olmak demek ne demek?

121. sırada olmak demek,  tüm Avrupa ülkelerinin gerisinde olmak demek. Sadece İsveç (%44), İzlanda (%41), Danimarka (% 37) gibi kadın haklarının her konuda önde olduğu Kuzey Avrupa ülkelerinde değil, İspanya (%40), İtalya (% 31) gibi ortak bir Akdeniz kültürü paylaştığımızı düşündüğümüz Akdeniz ülkelerinden de, Estonya (%24), Slovakya (%19), Bulgaristan (%20) gibi yeri geldiğinde ekonomik üstünlüğümüzü ortaya koyarak “Avrupa Birliği” üyeliklerine karşı çıktığımız ülkelerden de gerideyiz demek.

121. sırada olmak demek,  Türki Cumhuriyetlerin gerisinde olmak demek. Kazakistan’da (%26), Azarbaycan’da (%17), Türkmenistan’da (%26) Tacikistan’da (%19), Özbekistan’da (%16), Kırgızistan’da (%19) kadın temsiliyeti bulunurken bizim %14,9 oranımız ile daha gidecek çok yolumuz var demek.

Bununla da kalmıyor maalesef. 121. sırada olmak demek Libya’nın (%16), Malawi’nin (%17), Bangladeş’in  (%20), Irak’ın (%27), Tunus’un (%31) gerisinde olmak demek. Afganistan’ın (%28), Sudan’ın (%31), Vietnam’ın (%24), Birleşik Arap Emirlikleri’nin (%23), Sudi Arabistan’ın (%20)  gerisindeyiz demek…

121. sırada olmak demek geçen sene bulunduğumuz 90. sıradan 31 ülke daha da geriye düştüğümüzü görmek demek.

121. sırada olmak demek Gana, Buhutan, Benin, Kongo, Papua Yeni Gine’nin önünde olmayı sevinme nedeni saymayacaksak bu oranlarla “Kadınlar Günü Kutlu Olmasın” demek…

Yerel yönetimlerde kadının olmadığı bir ülkede “Kadınlar Günü Kutlu Olsun” dememeliyiz!

Türkiye gerçeğini okuyabilmek için yerel yönetimlerdeki kadın temsiliyetine de bir göz atalım. İlk bakışta 30 Büyükşehir Belediye Başkanının sadece 3’ünün, 1351 Belediye Başkanı’nın sadece 37’sinin  kadın olduğunu görüyoruz. Partiler arasında nasıl bir fark bulunduğunu anlamak için belediye başkanlarının parti dağılımlarına bakacak olursak:

AKP’nin 1, CHP’nin1, HDP’nin 1 kadın büyükşehir belediye başkanı var. MHP’nin ise hiç kadın büyükşehir belediye başkanı yok. Belediye başkanlarına baktığımızda AKP’nin 800 başkanından 7’sinin, CHP’nin 226 başkanından 6’sının, HDP’nin 97 başkanından 23’ünün, MHP’nin 116 başkanından sadece 1’inin kadın olduğunu görüyoruz. Yerel yönetimlerdeki kadın temsiliyetinin bir tek partide bile %50 oranını yakalayamadığı bir ortamda   “Kadınlar Günü Kutlu Olsun” dememeliyiz.

Yerel yönetimin başlangıç noktası sayılan muhtarlarımıza bakacak olursak 50,292 muhtarın sadece 640’nın kadın olduğunu gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz.

Parti il başkanlıklarındaki durumun farklı olma ihtimalini düşünerek il başkanlıklarına da bakacak olursak HDP’nin eşbaşkanlık sisteminden dolayı her ilde kadın il başkanının bulunduğunu, diğer partilerin 81 il başkanlığında ise AKP’nin bir tek kadın il başkanı bulunmazken, MHP’nin 1, CHP’nin 2 kadın il başkanı bulunduğunu görüyoruz.

Eğitimde kadın yoksa “Kadınlar Günü Kutlu Olsun” dememeliyiz!

1870 yılında ilk kadın müdür göreve atanmışken bugün 179 rektörün sadece 17’sinin kadın olduğu bir ülkede  “Kadınlar Günü kutlu Olsun” dememeliyiz.[1].

Yargı’da kadının sesi yoksa “Kadınlar Günü Kutlu Olsun” dememeliyiz!

Yüksek Yargı Organı Başkanları’na bakacak olursak Türkiye gerçeğinin yansımasını yargıda da bir kez daha görebiliyoruz.

Danıştay :1

Anayasa Mahkemesi : Yok

Yargıtay: Yok

Sayıştay: Yok

HSYK: Yok

Yüksek Seçim Kurulu: Yok

İş ve Meslek Örgütleri’nde kadının temsiliyeti yoksa “Kadınlar Günü Kutlu Olsun” dememeliyiz[2]

Meslek Odalarındaki kadın başkan sayısına bakacak olursak:

Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD): 1

Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD): Yok

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB): Yok

Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konf. (TUSKON): Yok

Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konf. (TESK): Yok

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti : Yok

İnşaat Mühendisleri Odası (İMO): Yok

Makine Mühendisleri Odası: Yok

Türkiye Barolar Birliği: Yok

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği: Yok

Türk Tabipler Birliği: Yok

Mücadeleyi kazanıncaya kadar “Kadınlar Günü Kutlu Olsun” dememeliyiz!

Mücadele verildiği, kazanıldığı zaman hukuğun da “ister istemez” hayata ayak uydurmak zorunda kaldığını daha önceki gelişmelerden biliyoruz. Bunun en iyi örneklerinden birisi Arjantin’de Plaza de Mayo’da “kayıp olma durumu” insan hakları söyleminin bir parçası değilken, yaptıkları protestolarla bu durumu insan hakları söyleminin bir parçası haline getiren annelerin başarısında gördük. Bu nedenle, biz kadınlar sürekli mücadele etmeli, sürekli haklarımızı aramaya devam etmeliyiz. Erkeklerin hoşgörüsüne sığınarak değil, haklarımızı talep ederek mücadele etmeliz. Aksini söyleyenlere, 1913’te “Kadınlar Dünyası” dergisinde çıkan Nuriye Mevlan’ın yazısına kulak verdirmeliyiz: “Evet, Osmanlı erkeklerinin bir kısmı biz kadınları müdafa ediyor, görüyoruz, teşekkür ediyoruz!.. Biz kadınlar hukukumuzu bizzat kendi içtihadımızla müdafaa edebiliriz. Erkekler bizi daima mahkum, daima esir etmişlerdir. Erkekler yüzünden çekmekte olduğumuz zulmun define bugün biz erkeklerin mürüvvetinden istemeye tenezzül eder miyiz?[3]” 1913’te bu başkaldırı dile getirilebiliyorsa, bugün sesimizi daha yüksek çıkarabilmeliyiz.

New York Times’ın yazarlarından Nicholas Kristf ve Sheryl WuDunn’un yazdığı ve tüm dünyada uygulanan şiddeti konu alan “Half The Sky” (Gökyüzünün Yarısı) isimli kitap tüm dünyada büyük ses getirmişti. Bizim gökyüzümüzün yarısı bu ülkede gerçek anlamda söz sahibi oluncaya kadar mücadele devam etmeliyiz ve bu mücadele kazanılana kadar “Kadınlar Günü Kutlu Olsun” dememeliyiz!

Gülfem Saydan Sanver – www.t24.com.trgülfem-saydan
[1] 2013 yılında konuyla ilgili ilk yazımı yazdığımda bu rakam 105 rektörden sadece 5’inin kadın olduğunu düşünürsek geçen sürenin bize ilerlemek bir yana, sürekli gerilediğimizi gösteriyor.

[2] www.ka-der.org.tr

[3] “Hukuk-u Nisvan”, Kadınlar Dünyası, 4 Nisan 1329, no:1, s.1; akt: Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, s.125.

Gelinlerle kaynanaların dayanışması dünyayı değiştirebilir! – Fatmagül Berktay

Fatmagül Berktay’ın bu yazısı bianet.org. sitesinden alındı

Milyonlarca kadın, hayatlarını sürdürmek ve kolaylaştırmak açısından kadın dayanışmasının vazgeçilmez olduğunu yaşayarak biliyorlar. Çünkü kadınlar, binlerce yıldır erkek baskısının ve şiddetinin egemen olduğu, eşitsiz toplumlarda yaşıyorlar ve varlıklarını sürdürebilmek için birbirlerine ihtiyaçları var. Kırda da, kentte de kadınlar arası dayanışma ağlarının varlığı gözlenebiliyor. Anneanneler ve başka kadınlar (bakıcılar, temizlikçiler vb.) olmasa kaç kadın dışarıda çalışabilirdi? Birlikte kahve içip dert dinleyecek kadın arkadaşları olmasa kaç kadın akıl sağlığını koruyabilirdi? Bu tür kendiliğinden oluşan dostluklar ve dayanışma, kadınların hayatlarındaki zorluklarla baş etmelerini kolaylaştırıyor ve özellikle duygusal boşlukları doldurabiliyor. Çünkü kadınlar birbirlerinin dilinden daha iyi anlıyor, ihtiyaçlarını biliyor.

Ancak, salt kadın olmaktan kaynaklanan dayanışma, var olan düzeni değiştirmeye yönelmez, onunla baş etmeye çalışır. Kadınlar, genel olarak ezilenlerin hep yaptığı gibi doğrudan ve açık değil, dolaylı ve örtük mücadele yöntemlerini yeğliyorlar, daha doğrusu karşılarındaki iktidarın gücü karşısında ister istemez “zayıfların silahları” denen bu tür yöntemlere itiliyorlar. Üstelik erkek egemenliği, bu kendiliğinden dayanışmayı bile parçalamak için elinden geleni yapıyor. Babaların, kocaların, sevgililerin “yakın kadın arkadaş”a nasıl davrandığını, bu arkadaşlıkları sınırlandırmak ve denetlemek için nasıl çaba sarf ettiklerini kadınlar çok iyi bilir. Bütün egemen düzenlerin temel yöntemi olan “bölerek yönetmek” politikası, burada da fazlasıyla geçerlidir. Ataerkil düzen kadınları, “namuslu kadın/hafifmeşrep kadın”, “itaatkar melek kadın/ cadı feminist kadın”vb. vb. olarak böler ve birbirlerine karşı kullanır. Bütün bu bölünmelerin arketipi ise, “lanetli Havva/Kutsal Meryem” ikiliğidir. Kadınlar da genellikle bu oyuna gelir, Meryem ile Havva’nın aslında aynı madalyonun iki yüzü olduğunu fark etmeden , “ah bak beni beğeniyorlar, ben iyiyim; öteki kadını beğenmiyorlar, o kötü” diye kendilerine paye çıkarıp rekabete girişirler. Dikkat edilirse, “kötü” diye nitelenip dışlananlar, hep düzene meydan okuyan, isyankar ve sorgulayıcı olanlardır.

Kadınlara siyasal, ekonomik, toplumsal pastadan ayrılan pay iyice küçük olduğu için, erkeklerle rekabeti göze almak yerine, kolayı seçip başka kadınların sırtından güç kazanmayı yeğleyebiliyorlar. Özellikle kadının statüsünün düşük olduğu ve ancak bir “oğul sahibi” olarak değer kazanabildiği toplumlarda,  eski kuşak kadınların –“kaynanalar”ın- da ataerkil düzenle bütünleşip gelinleri/kızları üzerinde baskı kurarak erkek iktidarından küçük de olsa bir pay kapmaya çalışmaları erkek egemenliğinin yeniden üretilmesinde önemli rol oynuyor. Dolayısıyla, kadınlar neden her zaman dayanışma içinde değil sorusunu sormak abes. Kendiliğinden, sırf kadın olma verili kimliğinden kaynaklanan dayanışma bu yüzden hemen bozulmaya açıktır. Bunun ötesine geçmek, eşitsizliğe meydan okumak için yapmamız gereken somut hedefler uğrunda bilinçli, politik dayanışmayı örgütlemektir. Bu hiçbir zaman kendiliğinden gerçekleşmez, daima uğrunda bilinçli çaba harcanarak ulaşılabilecek bir şeydir.

Size böyle bir bilinçli dayanışma konusunda tarihten bir örnek vereyim. 8. ve 9. yüzyıllarda Bizans’ta, esas olarak imparatorların kendi otoritelerini daha da arttırmak için giriştikleri ikona kırıcılık (ikonaklazma) hareketine kadınların genellikle karşı çıktığı bilinir. Çünkü ikona tapımı, kadınlar için ev atmosferinde gerçekleştirebildikleri ve tanrıyla daha kişisel ve özel bir ilişki kurma olanağı veren, dolayısıyla da onlara özerk bir alan sağlayan bir tapınma biçimiydi. Sıradan kadınların yanı sıra imparatoriçeler de ikona kırıcılık hareketine karşı mücadele ettiler. En ünlülerinden biri, sıkı bir ikona kırıcı olan imparator Theophilos’un (829-842) karısı Theodora idi. Theodora, kocasının sarayın zindanında işkence ettiği ikonacı mahkumları kaynanası Euphrosyne’nin ve diğer kadınların yardımıyla gizlice kurtarıyordu. Sonunda zaten, imparatorun ölümünden sonra bu iki kadın, eski tapınma biçimini geri getirmeyi başardılar.

Kıssadan hisse: Gelinlerle kaynanaların bilinçli politik dayanışması dünyayı değiştirebilir!

Fatmagül Berktay – bianet.orgfatmagül berktay