Ana Sayfa Blog Sayfa 3481

İthaki’nin Woolf özrü kabahatinden büyük

Yazar Virginia Woolf’un ”Kendine Ait Bir Oda” kitabını yayınlarken kitabın başında yazar biyografisi bağlamında, “Paranoyaklığı zaten Shakespeare’in olmayan kız kardeşi üzerine saatlerce konuşmasından belliydi. Gelirse gelsin, kim korkar bakire kurttan?” gibi tümceler belirten İthaki Yayınları, gelen tepkiler üstüne “Gelen eleştiriler aracılığıyla fark ettiğimiz maksadını aşan eril dilden ötürü okurlardan özür dileriz” açıklamasını yaptı.

18

İthaki Yayınları Woolf’un biyografi kısmına, ”Küçük yaşta yazarlığa, 59 yaşında mezarlığa adım attı. Dalgalarla sörf yapıp, nehir bile denmeyecek bir kaşık suda boğuldu. Bilinç akışı mı, nehir akışı mı? Odalarda ışıksızdı. Paranoyaklığı zaten Shakespeare’in olmayan kız kardeşi üzerine saatlerce konuşmasından belliydi. Geri gelir mi? Gelirse gelsin, kim korkar bakire kurttan? Bkz: Nicole Kidman” yazmıştı. Yayınevi, okurlardan özür dilerken mevcut durumdaki biyografilerle ilgili bir işlem yapacağına dair beyanat da ise bulunmadı.

20

İthaki Yayınları’nın bu tutumu üzerine change.org’da başlatılan imza kampanyası ise kısa sürede 1.500’ye yakın kişi tarafından imzalandı.

Sosyal medyadaki tepki üzerine İthaki Yayınları, Radikal Kitap’a açıklama yaparak özür diledi. Yazılı açıklamada şunlar dile getirildi:

Özür var ama tutum değişikliğine ilişkin açıklama yok

19

“Öncelikle, adeta bir linçe dönüşen bu tepkiler için oldukça yalın bulunabilecek cevaplarla karşılaşacağınızı söyleyebiliriz.

2013 yılında İthaki Yayınları’nda Dünya Klasikleri dizisini hazırlamaya başladığımızda önümüzdeki ilk metin Jack London’ın Suikast Bürosu isimli kitabıydı. Metin üzerindeki çalışmalarımız bittiğinde, editör arkadaşlar olarak kendi aramızda baş tarafa bir biyografi de koymamız gerekip gerekmediğini sorduk. Teamül gereği koyulabileceğini düşündük. Ancak herhangi bir yazar hakkında özellikle web üzerinden standart her türlü bilgiye –uzun ya da kısa- rahatlıkla ulaşılabileceğini düşünerek, daha farklı, renkli bir üslup kullanabileceğimiz, birkaç satırlık kısa biyografiler kaleme almayı kararlaştırdık. Bu kısa biyografiler aynı zamanda, Dünya Klasikleri başlığıyla bir kontrast da yaratabilecekti. Çıkış hikâyesi kısaca böyle.

Yazıları, diziyi yöneten editör arkadaşlar olarak çoğu zaman ortak kaleme alıyoruz. Yayınevinin bu doğrultuda herhangi bir talebi, beklentisi vs. olmuyor tabii ki.

21
Virginia Woolf

Virginia Woolf biyografisi, aslında ilk olarak 2014 yılında –hafif farklılıklarla- Jacob’ın Odası’nın başında da yer almıştı. Herhangi bir yazardan birden fazla metin yayımladığımızda, metne göre çok küçük oynamalar yapıp, kalan kısmı sabit tuttuğumuz fark edilecektir.

Takip edebildiğimiz kadarıyla dün geceden beri ve bugün, bu saate kadar daha da ağırlıklı olarak, oldukça sert ve açıkçası insafsız bulduğumuz tepkiler aldık. Bu yüzden de, bu metinlerin daha iyi anlaşılması için burada –tekrarlar dâhil- hepsini yayınlamayı uygun gördük.

Okur görüşlerine büyük bir saygımız olduğunu söylemeye sanırız gerek yok. Ancak eleştiriler bir çeşit lince dönüşünce üzüldüğümüzü de söyleyebiliriz. Özellikle Virginia Woolf bağlamında sert eleştiriler geldi. Şu kadarını söyleyelim ki, “sevmediğimiz, hor gördüğümüz vs.” bir yazarın iki kitabını yayımlamış olsaydık bu tuhaf bir manzara olurdu. Fırsat bulduğumuz takdirde diğer eserlerini de yayımlamak istediğimizi eklemeye de gerek yok.

Metinlerin hepsi okunduğu takdirde, üslup ve dil ile ilgili durum daha net anlaşılacaktır. Ancak şu ya da bu örnekte gözlemlenen ve bizim de gelen eleştiriler aracılığıyla fark ettiğimiz maksadını aşan eril dilden ötürü okurlardan özür dileriz. Yine de tamamı itibariyle bakıldığında bu kadar sert, kimi zaman yaralayıcı ifadelere gerek olmadığının anlaşılacağına dair bir beklentimiz olduğunu da saklamayacağız.”

 

(Radikal Kitap)

Organik tarım destekleme başvuruları için son tarih 25 Mart

İzmir İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü yetkilileri, Organik Tarım yapan üreticilerin desteklemelerden faydalanabilmesi için son başvuru tarihinin 25 Mart 2016 olduğunu hatırlattı.

14

Bitkisel Üretim ve Bitki Sağlığı Şube Müdürü Nursel Koçyiğit Tekalmaz, organik tarım üreticilerine bakanlık tarafından verilen desteklemelerden bahsederek, son başvuru tarihinin yaklaştığını kaydetti.

Desteklemelerden faydalanılabilmesi için üreticilerin Organik Tarım Bilgi Sistemi (OTBİS) ve Çiftçi Kayıt Sistemi’nde (ÇKS) 2015 üretim yılında kayıtlı olması gerektiğini ifade eden Tekalmaz, bu üreticilerin 2015 hasadını gerçekleştirmiş ve ürettiği ürüne organik ürün sertifikası düzenlenmiş olması gerektiğini belirtti.

Tekalmaz, “27 Mayıs 2015 tarih ve 29368 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren, ‘Bitkisel Üretime Destekleme Ödemesi Yapılmasına Dair Tebliğ‘deki Organik Tarım Destekleme Uygulamaları ile ilgili belirtilen esaslara göre başvurular kabul edilecektir. Üreticilerin başvurularını ÇKS’de kayıtlı oldukları ilçe müdürlüklerine 25 Mart 2016 tarihi mesai bitimine kadar yapmaları gerekiyor.” dedi.

 

(CHA)

“Cumhurbaşkanına hakaret ettin, sokağa çıkman yasak!” cezası

Adapazarı’nda basın açıklamasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği ileri sürülen 27 yaşındaki Melika Kara için mahkeme, ‘suçta tekerrür tehlikesi var’ diyerek iddianame hazırlanana kadar eylemlerin yapıldığı iki cadde ve bir parka gitmesini yasakladı.

Melike Kara'nın Sakarya'nın en işlek mekanlarından Çark Caddesine çıkması da yasaklandı
Melike Kara’nın Sakarya’nın en işlek mekanlarından Çark Caddesine çıkması da yasaklandı

24 Şubat tarihinde Birleşik Haziran Hareketi Sakarya Meclisi üyesi yaklaşık 70 kişilik grup, Adapazarı’nın en işlek caddesi Çark Caddesi’nde hükümeti protesto etmek için yürüyerek, basın açıklaması yaptı. Basın açıklamasını gayrimenkul eksperliği yapan Melike Kara okudu. Sakarya Emniyet Müdürlüğü, Melike Kara hakkında ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ iddiasıyla Sakarya Cumhuriyet Savcılığı‘na suç duyurusunda bulundu. Bunun üzerine savcılıkta ifade veren Melike Kara savunmasında, Türkiye’nin yönetim biçimi ve yaşanan hukuksuzluklardan herkesin etkilendiğini, buna dikkat çekmek için basın açıklaması yaptıklarını söyledi.

SUÇTA TEKERRÜR TEHLİKESİ’

Savcı tarafından Nöbetçi Sakarya 1’inci Sulh Ceza Mahkemesi‘ne sevk edilen Melike Kara hakkında mahkeme 1 Mart tarihinde verdiği kararda şöyle dedi:

“Dosyadaki delillerden suçta tekerrür tehlikesinin bulunması dikkate alındığında, soruşturma aşaması sonuçlanıp iddianame düzenlenip kovuşturma aşaması başlayıncaya kadar şüphelinin halkın toplu halde bulunduğu Adapazarı Atatürk Bulvarı, Kentpark ve Çark Caddesi’ne gitmemesi şeklinde adli kontrol önleminin uygulanmasına, şüphelinin adli kontrol önlemine geçerli bir mazereti olmaksızın ve de isteyerek uymaması durumunda şüpheli hakkında hükmedilecek hapis cezasının süresi ne olursa olsun yetkili yargı merciince hemen ve derhal tutuklanabileceğinin ihtarına.”

‘İŞİMİ YAPAMIYORUM’

Mahkemenin kararı ile basın açıklamaları ve yürüyüşlerin yapıldığı yerlere gitmesi yasaklanan Melike Kara, karar nedeniyle işini yapmakta zorlandığını belirterek, “Gayrimenkul ekspresi olduğumdan dolayı bankalarla çalışıyorum. Bu karar yüzünden Atatürk Bulvarı ve Çark Caddesi’nin kesiştiği yerde bulunan Adapazarı Belediyesi’ne bile gidemiyorum” dedi.

Melike Kara olayın kişiselleştirilmemesi için fotoğraf ve görüntü çekilmesini istemeyerek, “Karar ortada. Söyleyecek fazla bir söz de yok” diye konuştu.

 

(Cumhuriyet)

İnsanın doğa üzerindeki etkilerini inceleyecek uluslararası bir ekip oluşturuldu

Alister Doyle tarafından Reuters‘da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Deniz Menteşeoğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

Bir kömür gemisinin üstündeki fırtına bulutları. Gemi Queensland Avusturalya’daki Bundaberg şehrinin kuzey-doğusunda yer alan Lady Elliot adası yakınlarında seyrederken. Fotoğraf: REUTERS/David Gray
Bir kömür gemisinin üstündeki fırtına bulutları. Gemi Queensland Avusturalya’daki Bundaberg şehrinin kuzey-doğusunda yer alan Lady Elliot adası yakınlarında seyrederken. Fotoğraf: REUTERS/David Gray

Geçtiğimiz ay küresel çapta çalışan bir bilim ekibi, insanlığın doğa üzerindeki etkilerinin araştırılacağı üç yıllık bir proje başlattılar. Bu proje ile bitki ve hayvanların kirlilik, iklim değişikliği gibi çeşitli tehditlerden korunmalarına katkıda bulunulacak.

2019’da sonlandırılması planlanan çalışma, bakterilerden balinalara kadar geniş bir yelpazede biyoçeşitliliği araştıracak ve mercan kayalıklarının balıklar için yuva görevi görmesi, ormanların sera gazlarını absorbe etmesi gibi çeşitli “ekosistem servisleri”ni inceleyecek.

2010 yılında çeşitli devletler, doğanın korunması için tehlikede olan türlerin tükenmesinin 2020 yılına kadar durdurulmasının da planlandığı bir dizi hedefi içeren bir anlaşma yaptılar. Ne var ki bilim insanlarına göre yetkililer halen hayvan ve bitki türlerinin yok olma süreci hakkında pek de bilinçli değiller.

Bu gelişmeler ışığında, 124 ülkenin katılımıyla 2012’de oluşturulan “Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Konulu Hükümetlerarası Platform (IPBES)”un bu yeni çalışması, insan faaliyetlerinin gezegen üzerindeki etkilerini kavramak için önemli bir adım.

Avustralya’nın ulusal bilim kuruluşu CSIRO üyesi ve kıdemli bir IPBES yetkilisi olan Simon Ferrier’e göre, “IPBES’in amacı, politikacılara ve tüm topluma insan ve doğanın nasıl bir etkileşim içinde olduğuna dair daha bütüncül bir algı kazandırmak”.

Birçok bitki ve hayvan, artan insan nüfusunun beslenmesi için tarım arazisi açılması nedeniye tropikal orman habitatlarının yok edilmesi, otoyol ve kentlerin yayılması, kirlilik ve küresel ısınma gibi tehlikelerle karşı karşıya.

IPBES, çalışmayla ilgili geçen ay yaptığı ilk yayınında arı, yarasa, kelebek gibi türlerin azalmakta olduğunu ve bu türlerin aslında tam da küresel gıda üretiminde, yıllık 557 Milyar ABD doları değerinde, önemli bir yeri olduğunu açıkladı.

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Alister Doyle

Yeşil Gazete için çeviri: Deniz Menteşeoğlu

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, Reuters)

Suriye’nin beyaz kasklıları

Mechteld Schiphorst tarafından Humankind‘da yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Yaren Köse‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

***

Görsel: JM López/ elcajondelarte
Görsel: JM López/ elcajondelarte

Günümüzün gelişim ve insani yardım sahnesinde yer alan büyük yardım kuruluşlarına ve STK’lara hepimiz aşinayız. UNICEF, Oxfam, Save The Children, Kızılhaç ve Uluslararası Kurtarma Komitesi(IRC) isimlerini söylediğimde muhtemelen birçoğunuz bu oluşumların ne olduğunu ve amaçladığını biliyorsunuz. Tüm bu oluşumların artı yönleri ve fazla maaş alan yöneticiler, pahalı yönetim binaları, fonların yetersiz kullanımı gibi konularda tartışmalara yol açan eksi yönleri var. Ancak dürüst olmamız gerekiyor; eksik yönleri olmayan büyük bir STK hiçbir zaman olmayacak. Dünyanın problemlerini çözmeye çalıştığınızda mutlaka birinin nasırına basarsınız.
Bunlar büyük, iyi tanınmış yardım kuruluşları. Ancak dünya üzerinde milyonlarca sivil toplum ve yardım kuruluşları var. Daha küçük, çok da iyi tanınmayan ama hayranlık uyandıran oluşumları tanıtarak hem bu küçük oluşumların işlerini tanıtabilir, hem de okurlara değerlendirme fırsatı verilebilir.

‘’Birinin hayatını kurtarmak istediğimde düşman ya da dost olması benim için önemli değil. Beni ilgilendiren ölme ihtimali olan o can.’’ Abed, Beyaz Kasklılar

Suriye Sivil Savunma gücü hayatın özünün yaşamın ta kendisi olduğunu anlıyor. Savunma güçleri, Beyaz Kasklılar hayat kurtarıyor. Tüm hayatları. Dost ya da düşman, söz konusu yaşam hakkı olduğunda bu kelimeler anlamını yitiriyor. Beyaz Kasklılar kurtarma gücü, varil bombaları düştüğünde olay yerine koşan gönüllülerden oluşuyor. Ölenleri ve hayatta kalanları göçüklerden çıkarıyor ve gerekli tıbbi müdaheleyi ya da düzgün bir cenazeyi mümkün kılıyorlar.

Beyaz Kasklılar 2013’te yaklaşık 20 kişilik gönüllüler grubu ile çalışmaya başlamış. Şimdi, takımları 24.000’den fazla kişiyi kurtarmış olan neredeyse 3000 kadın ve erkekten oluşuyor. Seçenekleri savaşmak, kaçmak ya da yardım etmekti.

Beyaz Kasklıların her hareketinin rehberi olan düstur ise ‘’İnsanlık, Dayanışma, Tarafsızlık’’. Özünde, kurtarılan her yaşam, hakettiği zaman ve izgeyi yaşamak için ikinci bir şans verilmiş yaşamdır düşüncesi yatıyor.

”Suriyede yaşanan tahribat, tehdit ve yıkımı anlayabilmek için şöyle bir karşılaştırma yapabiliriz; 7.6 şiddetinde bir depremi günde 50 defa yaşıyorlar.’’ Dündar Şahin, AKUT

Kurtarma görevleri dışında, Beyaz Kasklılar Suriye’nin savaşla tahrip olmuş bölgelerinde halen yaşayanlara da destek oluyor. Kurtarma ekibi farklı geçmişlere sahip gönüllülerden oluştuğu için, yapabildikleri yerlerde yaşam koşullarını iyileştirmek için diğer yeteneklerini de sunuyorlar. Tahrip olan binaları güvenli hale getirmek için elektrik ve inşaat hizmeti veriyorlar.

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Mechteld Schiphorst

Yeşil Gazete için çeviri: Yaren Köse

(Yeşil Gazete, Humankind)

Dağılın gençler “yanılmışız” – Arat Barış Altan

Arat Barış Altan’ın bu yazısı demokrathaber1.net sitesinden alındı

Duran Kalkan ; “Ben öncelikle, şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyorum… Direnişi selamlıyor, başarı dileklerimi sunuyorum. Ağır bir bilanço oldu, bu düzeyde bir saldırı, doğrusunu söylemek gerekirse beklemiyorduk, yanılmışız. Düşman da olsa karşımızdaki güçlerin yine de insan olduklarını sanıyorduk…!”

Bu sözler iki hafta önceki sözler, bu yazı da iki hafta önceki yazı. Sonuçları üzerinde konuşmanın daha isabetli olacağını düşündüğüm için yazıyı erteledim. Sonuçlarını yıkılmış Cizre kentinin sergiye açılmasıyla gördük.

İlkin “Cizre koca bir mezarlığa dönmüş” başlığı altında BBC Türkçe’de yayımlanmış olan Hatice Kamer’in izlenimleri medyaya düştü.

Korkunç bir felaketle yerle bir olmuş Cizre’nin, Cizreli’nin halini ciğerimizi dağlayacak cümlelerle anlattıktan sonra, evlerine dönen insanların gördüğü aşağılanmaya dair tanık olduğu bir hususu yazmıştı.

“İki kadın, genç bir polisten geçişe izin vermesini istiyor.

Kucağında bebek olan 20’li yaşlardaki genç kadın ağlayarak geçmek istiyor. Kimliği yokmuş. Polisten yardımcı olmasını istiyor.

Polis, “Benden merhamet ve yardım beklemeyin. Teröristleri büyütün sonra da merhamet bekleyin. Benim teröristleri büyüten kadınlara merhametim yok. Devlete itaat eden çocuk yetiştirin ki sizlere merhamet edelim, anladınız mı?” diyor.”

Devletin bilgisi ve onayı dahilinde olduğu için o insanlar bu trajediyi hak edecek ne yaptılar diye sormaya utanıyorum. Bunca kötülüğü nasıl büyütüp beslediniz içinizde?

PKK’ye sormak istiyorum; sonucun bu olacağını bildiğiniz halde neden bunu önleyecek aklı selimi gündeminize almadınız?

Bese Hozat’a sormak istiyorum; bu yaşananlar devletin Cizre’ye gömüldüğünün resmi mi, yoksa devletin Cizreli üzerinde şiddeti ve baskıyı tahkim ettiğinin resmi mi?

Bunlar duygusal tepkiler filan değil. Anlamak istiyorum sadece. Başka bir yol varken, neden bu cehenneme sürüklendik?

Daha sonra sevgili Nurcan Baysal’ın Cizre izlenimlerini okuduk. Yerle bir olmuş kentlerin yıkıntılarından çok daha korkunç şeyler olmuş Cizre’de. Cizreyi Cizre yapan ne varsa talan edilmiş meğerse.

Yatakların başucundaki çekmeceler, çekmecelerdeki hatıralar, fotoğraflar, çamaşırlar bu felaketin enkazı altında kalmış, iğrenç hislerin kurbanı olmuş. Düşündükçe beynini avuçlayıp atası geliyor insanın.

Dış duvarlarda “Ermeni piçleri”, iç duvarlarda “kızlar geldik yoktunuz” küfürleri kirletmiş her yanı. Sağlam kapı neredeyse kalmamış. Hepsini patlatarak kırmışlar. Mutfak tezgahlarından tutun, banyo kabinlerine kadar ne varsa parçalanmış. Değerli eşyalar çalınmış. Kimi evlerde dışkılarını tabaklara koyup dolaba atmışları. Kendi evlerindeki dışkı yeme alışkanlığını buralara kadar getirmişler demek ki!

Cizre, yanmış, çürümüş insan eti kokuyor. Her ev, her kapı, her yıkıntı vahşet boyutuna varan kötülükten nasibini almış. İnsanların bir şeyler demesine gerek yok yıkıntılarından bile çığlıklar yükseliyor.

İkinci Dünya Savaşında Polonya’nın durumuna benzetiyorum Cizre’yi, Sur’u… Polonya’daki devrimciler Sovyet Kızıl Ordusu’nun kendilerini koruyacaklarını ümit ederek Hitler’e karşı ayaklanmıştı. Kısa sürede kenti alarak üstünlük sağladılar. Bunun üzerine Hitler’in ordusu onlarca uçak, tank ve ağır bombardıman zırhlısıyla geri geldi. Asker, sivil gözetmeksizin günlerce bomba yağdırdılar. Kenti yerle bir ettiler. Kent nüfusunun neredeyse tamamı yok oldu. Bunlar olup biterken Sovyet Kızıl Ordusu yakın bir noktada izlemekle yetindi. Bir sonraki savaş hamlesini binlerce insanın canından değerli gördükleri bu vahşeti sadece seyrettiler.

Cizre ve Sur’da taş üstünde taş kalmadı. Kaç bin yıllık tarih yerle bir oldu. Yüzlerce insan dünyanın tanıklığında acımasızca öldürüldü. Avrupa ülkeleri kendi güzide cennetlerinden seyretmekle yetindiler.

Bir taraftan da Duran Kalkan’ın “yanıldık” sözlerini okuyorum.

“Ağır bilanço ve yanılmışız” sözlerinin altını kalın çizgilerle çizmek gerekiyor.

Öyle sanıyorum ki artık hendekleri sorgulamanın hiç bir anlamı kalmadı.

“Bu düzeyde bir saldırı, doğrusunu söylemek gerekirse beklemiyorduk, yanılmışız” cümlesi karşısında hemen her şey anlamını yitiriyor zira.

Cenazesi 7 gün boyunca yerde kalan Taybet anaya bakıp “yanıldık” deyin!

Üç aylık Miray bebeğin cansız bedenine bakıp “yanıldık” deyin!

Cesedi buzlukta kendine yer bulan 10 yaşındaki Cemile Çağırga’nın annesinin gözlerine bakıp “yanıldık’ deyin!

Sur’a, Cizre’ye, Nusaybin’e, Silopi’ye, Varto’ya, Dargeçit’e, Lice’ye bakıp “yanıldık” deyin!

Harap olduktan sonra…

Cizre’deki Türk tipi krematoryumlarda yani evlerin bodrum katlarında “heval su” diye feryat eden çoluk çocuk onlarca insana “heval yanıldık” diyebilmek de ancak böylesi bir askeri dehaya yakışır!

Bu olup bitenler karşısında ilk eleştireceğimiz hiç kuşku yok ki devlettir. Devletin tüzel bir kişilik olduğunu varsayarsak muhatabımız siyaset erkidir, yani seçilmişler. Ancak öyle zaman gelir ki devletin bütün hatalarını bir kenara iten sözler işitirsin karşı taraftan. İşte o zaman muazzam bir boşlukta hissedersin kendini.

Duran kalkan, böyle bir boşluğa sebep oldu. İntikam yeminlerinin hiçbir kıymeti yok, faydası da olmayacak Kürtlere. Hesapsız bir savaş macerasında yüzlerce insanın ölümünü bir yanılgıyla açıklamak o insanlara hakaret değil de nedir, siz söyleyin!

Murad ettiğiniz şey neydi?

Bir yandan devletin “kamu güvenliği” ısrarı, diğer yandan PKK’nin sonu gelmeyen “devrimci halk savaşı” özlemi… İçinden çık çıkabilirsen.

Kamu güvenliği ne vakit gündeme geldiyse Kürt sorununda siyasi bir çıkmaz gün yüzüne çıkmış demektir. Bu çıkmazı aşmak için güvenlik politikaları devreye girer. Böylece ülke kan gölüne döner.

Bu savaş da böylesi bir siyasi tıkanıklığın neticesidir. Barışı inşa etmekten bahsederken, korkunç bir savaşa saplandık. Her iki taraf da Öcalan’ın duyurduğu “büyük barışa” değil, pratiğini Sur’da, Cizre’de gördüğümüz büyük bir yıkıma hazırlanmış meğer. Devlet, o yıkımdan kamu otoritesi tesis etmeyi amaçlarken, PKK devrimci halk ayaklanmasına viraj alıyordu.

“7 Haziran seçimlerinden hemen sonra; HDP 80 milletvekili ile Kürtleri yasal zeminde temsil ediyor. Bu kabiliyeti yakalamıştır siyaset. Bu minval üzerine inisiyatif alarak silahlı güçlerimizi sınır dışına çıkarıyoruz. Ve Türkiye’ye karşı silahlı mücadelemize nihai olarak son veriyoruz, deseydiniz bu günden daha kötü bir noktada mı olurdu Kürtler?”

Bütün tahriklere rağmen böylesi bir karar çok daha akılcı olmaz mıydı?

Bütün engellemelere rağmen böyle bir karar alınamaz mıydı?

Ağrı Diyadin’de olduğu gibi savaş hamlelerini boşa çıkartacak bir pratik mümkün değil miydi?

Artık hendekleri sorgulamanın hiçbir anlamı kalmadı… Çünkü hesapsız, kitapsız vahim bir savaş hamlesiydi. Bunu ben söylemiyorum, PKK’nin siyasilerden çok siyasete müdahil olan komutanı Duran Kalkan söylüyor.

Burada ilk itiraz da şu olacak muhtemelen; iyi ama AKP iktidarı savaşı başlattı. Çözüm masasını onlar devirdi.

Bu bilinen bir gerçek zaten. AKP’nin siyasi kurmayları bunu çeşitli vesilelerle dile getirdiler. HDP’nin seçim zaferinin de sebeplerden bir tanesi olduğunu kendileri yazıp çizdiler.

“Ya İstikrar Ya Kaos” manşetleri bu savaşın sebebi olarak kayıtlara geçti bile.

Savaşmak dışında çıkar yolu olmayan bir anlayışa, hay hay buyrun savaşalım demek ne kadar akıllıca?

Çözüm masasının devrilmesine tepki olarak savaş kartını oynayan, bununla da yetinmeyip kendi evini ateşe veren askeri karar verici her kimse kafasına silahı dayayıp intihar etsin bence. Çünkü bu affedilmesi güç korkunç bir hatadır.

Yazıyı Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı ve adli tıp uzmanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın sözleriyle bitirmek istiyorum. “Bodrumda bir çocuğa ait çene kemiği bulduk. “Cizre’de yanmış ve çürümüş insan eti kokuyordu. Evler yıkılmış, evlere girilmiş sanki eşyalar bilerek isteyerek tahrip edilmiş. Bu bir imha operasyonu. Bizi affetmeyecekler. Ben de kendimi affetmeyeceğim.”

O insanlar bizi affetme yüceliğini gösterse bile biz kendimizi affetmeyelim.

 

Arat Barış Altan – Demokrat Haberarat barış altan

Fukuşima’nın 5.yılında Tange’nin Türkçe mektubuna Can Candan’dan Japonca yanıt

20 Nisan  2014 günü  e-postamda  bir video ile mektup bulmuş akabinde, Yeşil Gazete’ye bir yazı yazarak  sizlerle paylaşmıştım.

15

Bu video ve  mektubun  sahibi  Japonya’dan Sanat Yönetmeni  Kouki Tange,  Türkiye’nin  nükleer santral kurma çabasına karşılık Fukuşima Nükleer santral  faciası sebebiyle yaşadıkları korku ve endişe duygularını  bir vatandaş, ama daha önce bir insan olarak paylaşma sorumluluğu duymuştu. Vidonun bir özelliği Tange’nin mesajını Türkiye vatandaşlarına Türkçe olarak verme çabasıydı. Kuşkusuz bu hassasiyetinde Türkiye hükümetinin  kurmayı planladığı ikinci nükleer santral için Japonya hükümeti ile anlaşmış olmasının payı vardı. Şöyle diyordu Tange kendi deyimiyle “Gelecekte sizin ülkenizde bizim  kurduğumuz bir nükleer santral yüzünden bir felaket olursa, o zaman  ne olacak?

Video iki gün boyunca  internette ve sosyal medyada paylaşım rekorları kırdı, akşam ana haber bültenlerine konu oldu, kısacası Tange’nin Türkçe  hazırladığı video mesajı sayesinde nükleer konusu, “barındırdığı risk, endişe ve korkularla” telaffuz edilerek Türkiye gündemine  oturdu.

Tange’nin videoyla  mektubu göndermesinin üzerinden yaklaşık 2 yıl geçti ve bugün, Fukuşima nükleer santral faciasının 5. yıldönümü, dünya genelinde anti nükleer hareket  tarafından etkinliklerle anılıyor. Türkiye’de de Fukuşima’nın 5 .yılına hak ettiği anlamı atfetme , kayıplarını anma ve Fukuşima mağdurlarının yanında olduklarını duyurma ihtiyacında olanlar var. Bunlardan biri de “Benim Çocuğum” belgeselinin yapımcısı ve yönetmeni olarak tanıdığımız diğer taraftan henüz hazırlıklarını başlatmış olan,  Türkiye’nin 60 yıllık denebilecek nükleer tarihini bizlerle görsel olarak buluşturmayı amaçlayan Nükler Alaturka filminin de yönetmeni  ve yapımcısı Can Candan,  Tange’nin video mektubuna  benzer bir video mesajla cevap veriyor,  ancak bu kez kurgu Tange’nin yaptığının tam tersi mesaj Japonca, alt yazılar Türkçe. Sözü çok uzatmadan paylaşıyoruz.

Fukuşima nükleer santral faciası, 160 bin insanı yüksek oranda radyoaktiviteye maruz kaldıkları için evlerini belki de bir daha hiç dönmemek üzere terk etmek zorunda bıraktı. 9 milyon ton çuval radyoaktif atığa yol açtı, bu sayı nihai sınır da değil. 5 yıldır her gün okyanusa  300 ton radyoaktif suyun akıyor. Fukuşima’daki tarım alanlarının%50’sini radyoaktiviteye kurban etti. Yolların, asfaltın, açık alanların %100 düzeyinde kirlenmesine sebep oldu. 116 çocuğun tiroit kanseri teşhisiyle ameliyat edilmesine, evini işini kaybettiği için, hayatı aniden değiştiği için insanların intiharına, insanların radyoaktivite kaynaklı hastalıklarla yaşamak zorunda kalmasına yol açtı. En kötüsü ise Fukuşima nükleer santral felaketi 5 yıl sonra bugün hala devam ediyor. Yaklaşık 1 ay sonra ise Çernobil Nükleer Santral faciasının 30.yılını anacağız.

Nükleersiz bir dünya dileğiyle !

 

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

 

Yeşil Düşünce Derneği’nden, “Türkiye’nin Kömür Hikayeleri”

Yeşil Düşünce Derneği, 2014 – 2016 yıllarını kapsayan iki yıllık süreçte gazetemizde yayınlanan Türkiye’deki kömürlü termik santrallerin kurulu olduğu şehirlerdeki insanlar ile yapılan röportaj haberleri, “Türkiye’nin Kömür Hikayeleri” adı ile rapor haline getirerek yayımladı.

12

Yeşil Gazete – Hürriyet içerik işbirliği ile Hürriyet Gazetesi’nde yer alan haberimize göre 2014-2016 yılları arasında gazetemiz ve Yeşil Düşünce Derneği, Türkiye’nin kömür hikayelerini topladı.

2014’te Yeşil Gazete yazarı Gözde Kazaz kömür şehirleri Amasra, Amasya ve Kahramanmaraş-Afşin/Ebistan’a giderek gözlemlerini Yeşil Gazete’de yayımladı. 2015’te ise Yeşil Düşünce Derneği’nden Özgecan Kara, Çanakkale, Muğla, Diyarbakır-Silopi ve Çukurova bölgesini ziyaret ederek Yeşil Gazete’ye haberler yaptı.

İki sene boyunca toplanan tüm bu haberler Türkiye’de kömürün genel görünümü bilgileri ile birleştirilerek “Türkiye’nin Kömür Hikayeleri” adıyla Yeşil Düşünce Derneği tarafından raporlaştırıldı. 80 sayfalık rapor 5 bölümden oluşuyor. Kömüre Genel Bakış, Türkiye Taş Kömürü Havzaları ve Maden Ocakları, Türkiye Linyit Havzaları ve Maden Ocakları, Türkiye’nin Kömürlü Termik Santralleri ve Türkiye’nin Kömür Hikayeleri.

Raporun önsözünde Yeşil Düşünce Derneği Proje Danışmanı Ümit Şahin şunları yazdı:

9

“En yüksek emisyonlu fosil yakıt olan kömür, Türkiye’de karbondioksit emisyonlarının üçte birinden sorumlu. Hava kirliliğinden kaynaklanan ölümler ve hastalıklar da bazı büyük şehirlerin yanı sıra büyük ölçüde kömürlü termik santralların olduğu bölgelerde yoğunlaşıyor.

Ancak kömür, Türkiye’nin enerji politikalarını esir almış durumda. Kömürün daha fazla kullanımını hedeflemeyen bir enerji politikası kabul görmüyor. Kömürün sosyal ve ekolojik maliyetlerinin çok yüksek olduğu ve yenilenebilir enerjinin sürekli ucuzladığı gözardı edildiği için, kömürün hâlâ en ucuz enerji kaynağı olduğuna inanılıyor.

Oysa daha fazla kömür kullanımı, nasıl rasyonalize edilirse edilsin, hem dünya ülkelerinin kabul ettiği uluslararası iklim politikalarına, hem de çevre sağlığını geliştirmek için alınması gereken temel önlemlere aykırı. Paris İklim Antlaşması, henüz yeterli bağlayıcılıkta ve sağlamlıkta olmasa da, kömürün devrinin bitmek üzere olduğuna dair bir işaret fişeği oldu. Dünya ülkeleri kömürden uzaklaşmak için politikalar ve alternatifler üretiyor.”

Raporun yazarlarından Özgecan Kara ise raporla ilgili olarak şunları dedi:

13

Bu rapor iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm kömür ile ilgili temel bilgileri sunuyor; Türkiye’de ne kadar kömür üretiliyor, satılıyor, ithal ediliyor, Türkiye’de nerelerden kömür çıkartılıyor, madenlerin sahibi kimler, Türkiye’nin kömürünün kalitesi nedir gibi. Bu bölümde görülüyor ki, kömür Türkiye’nin velinimeti değil. Türkiye’de artık taş kömürü çıkmıyor, ithal ediliyor. Türkiye’nin linyit rezervi var, ama linyitin kalitesi çok düşük, elektrik üretmek için elverişli değil. Olan linyit madenleri de hep özelleşirilmiş. Buna rağmen Türkiye’nin kalkınma ve enerji planları hep kömür üzerine. İkinci bölümde de bu planların zararını birinci ağızdan dinliyoruz.

Rüzgar ve güneş varken olmayan bir maddeye bel bağlamak niye? Dünyada bir devrim yaşanıyor. Artık herkes fosil yakıtları yerin altında bırakıyor. Peki Türkiye neden hala bu devrime seyirci kalıyor?”

“Türkiye’nin Kömür Hikayeleri” raporunun tamamına bu link üzerinden erişim de mümkün.

 

(Yeşil Gazete, Hürriyet)

İklim değişikliği sandığımızdan hızlı: 2 dereceyi aşmaya 14 yıl kaldı!

İklim değişikliğinde kritik eşik beklediğimizden daha hızlı aşılabilir. Avustralya’da yapılan yeni bir araştırmaya göre küresel enerji tüketimi bugünkü hızında artmaya devam ederse, 1,5 derecelik ısınma sınırı 2020’de, 2 derecelik ısınma sınırı ise 2030’da aşılabilir.

yatagan_termik_santrali_olum_sacmis_15852_510_3101Avustralya’da bulunan Queensland ve Griffith Üniversitesi’nden araştırmacıların geliştirdikleri küresel enerji takip sistemiyle yaptıkları hesaplar, mevcut ortalama ekonomik büyüme, nüfus artışı ve enerji talebindeki artışını geleceğe yansıtıyor. Buna göre mevcut artan enerji kullanımına dayalı sistem aynen sürerse 195 ülkenin Paris Antlaşması’yla küresel ısınmanın “çok altında” durdurulması gereken sınır olarak anlaştığı 2 derece sınırının aşılmasına sadece 14 yıl kaldı. Bilindiği gibi Paris’te ülkeler küresel ısınmayı 2 derecenin çok altında durdurma konusunda anlaşmışlardı. Antlaşma Pasifik’teki bazı ada devletlerinin sular altında kalmasına neden olacak 1,5 derecelik ısınmayı da “mümkün olursa” geçmemeyi öngörüyordu. Yeni araştırmaya göre mevcut durumda bu sınırın aşılmasına 4 yıl kalmış olabilir.

Geçen hafta Plos One dergisinde yayımlanan araştırma sonuçları Queensland Üniversitesi’nden Ben Hankamer ve Griffith Üniversitesi’nden Liam Wagner‘in geliştirdiği modele dayanıyor. Bundan önceki çalışmalardan farklı olarak karbon salımlarına değil, kişi başına düşen enerji tüketimine, nüfus artışına ve ekonomik büyümeye dayanan model kendi alanında bir ilk olma niteliği taşıyor. Kişi başı enerji kullanımı ise 1950’den bu yana iki kattan fazla artış göstermiş durumda.

Kullanılan enerji modeli: A) Tarihsel enerji tüketimindeki artışla modelin karşılaştırması B) Kişi başına enerji tüketiminde tarihsel artış (yeşil çizgi) ve ekonominin enerji yoğunluğundaki değişim (kırmızı çizgi) C) Tarihsel ekonomik büyüme hızları
Kullanılan enerji modeli: A) Tarihsel enerji tüketimindeki artışla modelin karşılaştırması B) Kişi başına enerji tüketiminde tarihsel artış (yeşil çizgi) ve ekonominin enerji yoğunluğundaki değişim (kırmızı çizgi) C) Tarihsel ekonomik büyüme hızları

Araştırmaya göre fosil yakıtların “Güvenle Çıkarılabilecek Rezerv” limitine 2 derece sınırı için 2029’da ulaşılmış oluyor. 1,5 derece için bu sınır 2020.

Modelling of the depletion of Safely Extractable Reserves (SER) to meet 1.5 (yellow: 480GtC), 2(mid yellow: 570GtC) and 3°C (orange: 609GtC) global warming targets proposed in
1,5 derece için yapılan modellemeye göre Güvenle Çıkarılabilecek Rezerv=Safely Extractable Reserves (SER) (480GtC) sarı ile, 2 derece için (570GtC) koyu sarı ile, 3 derece için (609GtC) turuncu ile gösterilmiş.

Araştırmacılardan Liam Wagner, enerji verimliliğinde yaşanan artışın, enerji kullanımdaki artışı dengeleyemediğinin görüldüğünü söylüyor. Wagner’e göre 2050’ye kadar dünya nüfusu 9 milyara çıkarken, yıllık ortalama %3,9 ekonomik büyümeyle kişi başı enerji kullanımı 6 kat artabilir. Araştırmacılar bunun yaratacağı tehlikeli iklim değişikliği göz önüne alındığında yapılması gereken şeyin hızla fosil yakıtlardan vazgeçilmesi ve yenilenebilir enerjilere yönelmek olduğunu belirtiyorlar. Bunun için de öncelikle dünya çapında fosil yakıta dağıtılan 500 milyar dolarlık teşvikin kömür, petrol ve doğal gazdan çekilip yenilebilir enerjiye verilmesi gerekiyor. Wagner fosil yakıt endüstrisinin ayağının altındaki halıyı çekmenin “yaratıcı bir yıkım” ve “ekonomik olmaktan ziyade politik bir konu” olduğunu belirtiyor.

Araştırma son yıllarda farklı kuruluşlar tarafından verilen alarm işaretini tekrarlıyor. 2014 yılında İngiltere’nin meteoroloji kuruluşu Met Office de, farklı modellemelerin meta analizini yaparak mevcut emisyonlarla 2 derecelik sınırın 2030’larda aşılacağını açıklamıştı.

The Guardian ve PLOS One’dan yararlanılmıştır. 

Haber: Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Sur’u, Cizre’yi gördük, hepimiz oradaydık – Pelin Cengiz

Bundan sadece üç dört yıl önce çözüm süreciyle birlikte Diyarbakır başta olmak üzere bölgenin kısa sürede yükselen bir yıldız olacağından, kültür, sanat, tarih değerlerinin tanıtım ve turizmle dünyaya açılacağından, pek çok alandaki yatırım imkanlarından bahsediyorduk. Ancak, bugün Kürt coğrafyası, göçler, sokağa çıkma yasakları, çatışma ve operasyonlar sonucu yaşanan ağır can kayıpları ile anılıyor.

Bölgedeki gazetecilerle dayanışmak, onların çalışma şartlarının zorluğunu yerinde görmek ve seslerini duyurmalarına bir nebze de olsa katkıda bulunabilmek üzere Haber Nöbeti organizasyonuyla gittiğim Diyarbakır’da, yaşananların ağır ve acı gerçekliğiyle bir kez daha yüzleştik.

Kaybedilen canları bir daha geri getiremeyeceğiz. Bodrum katlarında günlerce aç susuz yaralı kalanları, üzerlerine yıkılan binaları, yakılan bedenleri hafızalarımızdan silemeyeceğiz. İnsani tüm değerler, o bodrum katlarında öldürülenlerle birlikte enkazın altında kaldı.

Bu ağır bilançonun yanında Diyarbakır’daki temaslarımızda da şahit olduğumuz üzere geride kalanlar için de orta vadede umut ışığı görünmüyor. Göç ve çatışmalar nedeniyle Diyarbakır başta olmak üzere Kürt illerinde ekonomik hayat çökmüş durumda. Ticaret felce uğramış, yüzlerce iş yeri kapanırken, binlerce kişi işsiz kalmış. Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası verilerine göre, çatışmalar nedeniyle Sur ilçesindeki çok sayıda işletme kapanmış. İhracatta 40 milyon dolarlık kayıp oluşmuş. Karşımızda, hem insani hem de ekonomik boyutu çok büyük bir sorun var.

Yaşanan ölümler ve yıkımlar nedeniyle belki şimdi ekonomik durumdan bahsetmek çok kolay değil ancak geleceği de bir şekilde düşünmek gerekiyor. Bu kentlerde geride kalanlar, bu yaşananların ağırlığıyla ve acısıyla yeni bir yaşamı kurabilecekler mi?

Başbakan Davutoğlu, önce operasyonlar kapsamında yerle bir olan Diyarbakır’ın Sur ilçesiyle ilgili “terörle mücadele” kapsamında hükümetin yeni bir açılıma hazırlandığını “müjdeleyerek”, “Sur’u öyle inşa edeceğiz ki aynen Toledo gibi olacak” dedi. Daha sonraki konuşmalarından birinde ise, “Terör örgütünün yıktığı, yaktığı şehirlerimizi daha güzel şekilde inşa etmek için büyük bir seferberlik başlattık. Silopi’yi, Cizre’yi, Sur’u terör örgütünün zarar verdiği diğer bütün yerleşim birimlerini bölgenin örnek kentleri haline getireceğiz” açıklamasında bulundu. Daha sonra Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, TOKİ ile Sur, Cizre, Silopi’yi dönüştüreceklerini kaydetti.

Ekonomik gelişme TOKİ ile değil barış süreciyle olur

Bu mudur yani? Bu ülkenin Başbakanı yanmış yıkılmış kentlerde, çocuklarının akrabalarının gözleri önünde katledildiğine tanık olan insanların tüm bu süreç bitse bile hiçbir şey olmamış gibi ekonomik faaliyetlere girebileceğini, devlet kurumlarıyla işbirliği yapabileceğini mi düşünüyor? İktisadın sosyolojiden bu kadar kopuk olduğunu mu düşünüyor? Ekonomik faaliyetlerin ancak karşılıklı bir güven ortamında insanların geleceğe umutla baktığı bir ortamda gerçekleşeceğini bilmiyor mu Başbakan? İnsanların kendi geleceklerine bakarken devletin kendilerine reva gördüğü bu koşulları sadece TOKİ yeni binalar yaptı diye unutacağını mı sanıyor? Artık o coğrafyadaki insanların gelecek tahayyülleri temmuzdan beri yaşananlarca belirleniyor. Başbakan bunları göremeyecek kadar Kürt halkına uzak…

Başka yerlere benzetmeden, yıkıp yeniden “daha iyisini” inşa etmeden yüzlerce yıllık tarih ve kültür barındıran bu kentleri mevcut haliyle daha iyi duruma getirmenin mümkün olduğu bir süreç işliyordu, ancak her şey yerle bir oldu.

Çok değil bundan sadece yaklaşık üç yıl önce TÜSİAD, toplumsal huzur ve barış ortamının tesisi için atılan adımlara destek olmak amacıyla ekonomi tarafında yapılması gerekenlerle ilgili inisiyatif almış ve bölgeye üyeleriyle birlikte düzenli seferler düzenlemeye başlamıştı. TÜSİAD ve TÜRKONFED, çözüm sürecinin iktisadi ayağının güçlendirilmesi ve sahiplenilmesi amacıyla çatışma ortamından her bakımdan ağır zarar görmüş bölgesini temsilen Cizre’de, Batman’da kalkınma zirveleri düzenlemişti.

TÜSİAD o dönemde yaptığı bir çalışmayla Güneydoğu Bölgesi’nin en az gelişmiş 14 ilini kapsayan kalkınma perspektifinin, çözüm sürecinin başarıya ulaşmasına paralel olarak nasıl gelişeceğini çeşitli senaryolarla ortaya koymuştu. Eğer 30 yıl boyunca bölgede çatışma olmasaydı, bu 14 ilin Türkiye ekonomisine katkısı ne olacaktı? Bu illerin büyümesi yüzde 5,5 civarında olacak, kişi başına gelir Türkiye genelinin yüzde 39’una denk gelecekti. Çözüm süreciyle birlikte 2023’e kadar Türkiye ortalama yüzde 6,2 büyürken, bölge yıllık yüzde 11,5 büyüyecekti. Yatırım talebinin tetiklenmesiyle Türkiye yüzde 6,8, bölge ise yüzde 15,1 büyüme kaydedecekti.

O dönemde yatırım için başvurusu yapılan teşvik belgelerinin yatırım miktarı 7,1 milyar lira düzeyindeydi ve tüm bu yatırımların gerçekleşmesi halinde 23 bin kişiye istihdam sağlanacaktı.

Hatırlıyorum, çok sıcak bir haziran ayıydı, TÜSİAD Cizre’ye adeta çıkarma yapmıştı, o dönem TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi Tarkan Kadooğlu başta olmak üzere Güler Sabancı’dan merhum Mustafa Koç’a, Ümit Boyner’den Hamdi Akın’a, şimdi tutuklu bulunan Memduh Boydak’tan Nihat Özdemir’e onlarca TÜSİAD üyesi oradaydı. Bölge işadamları taleplerini ve beklentilerini anlatırken, pek çok iş dünyası temsilcisi bölgeye ilişkin yatırım planlarından ve önerilerinden bahsetmişti. Tam anlamıyla birbirini anlama ve tanıma süreciydi.

Bölge işadamları, Türkiye’nin önde gelen sanayicileri, gazeteciler hepimiz oradaydık, barışa giden yol için yapılanları gördük. Bu süreç başladığında da, devam ederken de, sona erdiğinde de oradaydık! Bunca yaşanmış trajediden sonra o günlere hala TOKİ binaları inşa ederek, esnafa kredi verilerek dönülebileceğini düşünen bir iktidarın bize bıraktığı umutsuzluktan başka elimizde birşey yok…

Pelin Cengiz – haberdar.com58-pelin-cengiz