Ana Sayfa Blog Sayfa 3482

Süt ürünlerini hayatımızdan çıkarmak için 10 neden

One Green Planet’ta yayımlanan yazı dizisinin Julieanna Hever tarafından kaleme alınan altıcı bölümünü Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Nazlı Deniz Sarıyıldız’ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

OneGreenPlanet.org’un süt ve süt ürünlerinden bağımsız yaşam üzerine gelmiş geçmiş en faydalı 7 makalesi

Bu bölümde, One Green Planet’in süt ve süt ürünlerinden bağımsız bir yaşam sürmeye yardımcı olacak  7 makalesine bakacağız. Neredeyse hepimizin büyütüldüğü süt ve süt ürünlerine dayalı beslenme biçimi yerine bitkisel beslenmenin neden daha sağlıklı ve şefkatli olduğuna, hangi tür bitkisel bazlı ürünlere yönelmenin daha doğru olduğuna, sütün yerine ne koyabileceğimize dair öğrenilecek çok şey var. Eğer siz de bitkisel beslenmeye dair bu sorularla boğuşuyorsanız veya cevapları başkalarına kolayca anlatma konusunda yardıma ihtiyacınız varsa, işte size hepimizin sorularını cevaplayabilecek 7 makale.

***

Süt ürünleri her yerdeyken, marketlerde raflarda, restoranlarda ve paketli gıdaların içinde iken, onları hayatımızdan çıkarmak zor olabilir. Bizler, sağlıklı kemiklere ve dişlere sahip olup gelişmek için tek yolun süt ve süt ürünlerinden geçtiğini öğreten bir kültürle büyütüldük.

Ama olay bundan ibaret değil! Hatta dünyadaki insanların  yüzde 75’inde laktoz intoleransı var. Vücudunuzun ihtiyacı olan kalsiyumu sağlayabilecek birçok bitkisel gıda bulunuyor. Süt ürünlerinden, yavruları kendilerinden alındığında yas tutan anne inekler için vazgeçin.

1. Kimyasal bir kokteyl!

Süt, steroit, (doğal ve sentetik olarak oluşan) hormonları, pestisitler, herbisit, fungisit, gübre, antibiyotik, veteriner ilaçları, sentetik koruyucular, katkı maddeleri ve belki de en rahatsız edicisi irin olarak bilinen beyaz kan hücreleri içerebileceğinden kimyasal bir kokteyl olarak düşünülebilir!

2. Sağlıklı kemikler için süte ihtiyacınız yok

Sağlıklı kemikler için süte ihtiyacınız yok. Alkalize olarak kemik sağlığını destekleyen birçok kalsiyum dolu besin kaynağı vardır. Brokoli, lahana, diğer yeşil yapraklı sebzeler, susam, tahin, kalsiyum destekli tofu, badem ve güçlendirilmiş bitki sütleri/suları tüm günlük gereksinimlerinizi karşılamak için yeterli miktarda kalsiyum içerir.

3. Egzersiz, kemikleriniz için çok daha iyidir

Kemik sağlığında bir numaralı faktör egzersizdir. Kemik yoğunluğunu artırmak ve muhafaza etmek için kemiklerin düzenli olarak çalıştırılması gerekir. Kemik kütlesini arttırmak ve osteoporozu önlemek için koşu, yürüme gibi direnç artırıcı pratikler ekleyin. Egzersiz faktörü kemik sağlığı için herhangi bir besin bileşeninden çok daha önemlidir. Benim favori ifadem “kullan veya kaybet” yani özetle egzersiz yapın ve bunu sık sık yapın!

4. Kazein bağımlık yapar

Sütün içinde bulunan birincil protein kazein, fizyolojik bağımlılığa neden olur. Peynir yedikçe daha da fazla peynir yemek istediğinizi fark ettiniz mi hiç? Peynir yedikçe veya süt içtikçe beyninizde morfin türevi olan kazomorfinler oluşur. Bu maddeler de beyinde hoşnutluk hissi oluşturur ve fiziksel olarak daha fazlasını istersiniz. Bu bağımlılık döngüsünü kırmak için tek yol, onu tamamen kesip atmaktır.

5. Kazein’in güçlü bir kanserojen olması mümkün

China Study çalışmasının yazarı Dr. T. Colin Campbell, yıllar süren laboratuar araştırmaları sonucu kazeinin güçlü şekilde kanser hücresi oluşumunu desteklediği sonucuna varmıştır. Ham kazein içeriğini arttırarak kanser hücrelerinin oranını kolayca değiştirebilmiştir.

6. Doymuş yağ ve kolesterol ile dolu

Süt, içeriğindeki doymuş yağ oranı ve kolesterol sebebiyle damar tıkanıklığı ile de ilişkilidir. Damar tıkanıklıkları da kalp hastalıklarına yol açar.

7. D vitaminini unutmayın

D vitamini de kemik sağlığında önemli bir rol oynar. Ne kadar kalsiyum tüketirsek tüketelim, vücudun bunu sindirmesi için D vitaminine ihtiyacı vardır. Nüfusun %70-97 civarında bir kısmı, D vitamini eksikliği çekmekte. D vitamin seviyenizi anlamak için doktorunuzdan 25-hidroksivitamin D testi yapmasını isteyebilirsiniz ve D vitamini seviyeniz 35-50 ng/ml altında ise, günlük güneş ışığı dozunuzu (güneş koruma kremi olmadan güneşin tepede olduğu saatlerde bir kaç dakika güneşe maruz kalarak) artırabilirsiniz. Bu D vitamini seviyenizi artırmaz ise, gıda takviyesi gerekebilir.

8. Siz buzağı mısınız?

İnsanlar olarak biz bir başka canlının sütünü içen ve sütten kesildikten sonra süt içmeye devam eden tek canlı türüyüz.

9. Bitkisel bazlı sütler süperdir!

Şu an marketlerde bitki bazlı ve lezzetli bir çok süt çeşidi bulunmaktadır. Badem sütü, kenevir süt, yulaf sütü, hindistan cevizi sütü, yulaf sütü, pirinç sütü ve diğer çeşitler arasında seçim yapabilirsiniz. Heyecanlı, yaratıcı ve çok daha sağlıklı!

10. Laktoz intoleransı

Daha çok insanın süt tüketimi sebebiyle ağrılı sindirim sistemi sorunları yaşaması, insan vücudunun süt tüketmek için çok uygun olmadığı gerçeğini göstermektedir. Dünya nüfusunun yüzde 70’i laktoz intoleransından mustarip.

Doktorlar ve diyetisyenler artık süt ürünlerinin “yeterli miktarda” alımını sağlamak için laktoz enzimlerini ve diğer intolerans belirtilerini giderici ilaçların kullanımını öneriyorlar. Bir şeyi kabul etmesi için vücudumuzu zorlamak gerekiyorsa, orada bir şeylerin yanlış olduğunu düşünebilir miyiz?

***

Çevirmen Notu

Merhaba, ben vejetaryen besleniyorum. Bir vejetaryen olarak doğmadım. Hayatımın ilk 25 yılını et ve süt ürünlerinin de dâhil olduğu bir beslenme şekliyle yaşadım. Vejetaryen olmaya karar verdiğimde, birçok yerli ve yabancı kaynaktan bilgi topladım. Okuduğum birçok şey benim için çok yeniydi. Yıllarca bana söylenenlere ters düşen, kitlesel medya kanallarında, reklamlarda anlatılmayan yepyeni bir dünyayı keşfetmeye başladım. İnsanın bildiklerine, inandıklarına, alışkanlıklarına ters düşen bilgiyi sindirmesi kolay olmuyor.

Hayvancılık sektörü tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çok büyük bir sektör ve diğer sektörlerden farklı olarak içinde birçok sektörü barındırıyor. Bu durumda gücü elinde tutan kurum ve kuruluşlar, endüstrinin bilinmeyen yüzüne dair gerçeklerin ortaya çıkmaması için çok çalışıyor.

Vejetaryen beslenemeye başladığım o dönemlerde Türkçe kaynaklar da bulmuş olsam da, yabancı kaynaklarda konunun bilimsel taraflarına değinen daha fazla yazı ve makale bulabildim. Şimdi de bu yazı serisi ile bu bilgileri, ilgilenenlere paylaşmaya başlıyoruz.

Elimizden geldiğince ve kaynaklara ulaştıkça, burada paylaşılan bilgilerin bilimsel araştırma sonuçlarını da sizlerle paylaşacağız. Makaleleri okurken bazı kısımların linklerinin eklendiğini göreceksiniz (tıklanabilir kelimeler). Önerimiz, sadece burada yazılanlarla sınırlı kalmamanız ve öğrenmek istediğiniz alanlarla ilgili (özellikle süt ve protein konusunda) kendi araştırmanızı yapmanız ve olabildiğince farklı bilimsel kaynağa ulaşmanızdır.
 

Bu seri boyunca paylaşacağımız konu başlıkları:

1. Inek sütüyle ilgili inanmamanız gereken, sağlığa dair 5 iddia

2. Kazein (memeli süt proteini) ve sağlığınız arasındaki rahatsız edici bağlantı nedir?

3. ‘Süt Hayatı’ çiftlik inekleri için hiç de hayat değil!

4. Hayvan endüstrisi ineklerin hayatını nasıl kısalttı?

5. Süt ile dolu bir hayat? Peki ya yok ettikleri; hayvan endüstrisi ve çevre arasındaki yok eden ilişki

6. Süt ürünlerini hayatınızdan çıkarmanız için 10 iyi neden

7. Kalsiyumun önemi ve süt ürünleri olmadan ihtiyacınız olan kalsiyuma ulaşma yolları

Ek olarak et ve süte dair bilimsel makaleler…

***

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Julieanna Hever

Yeşil Gazete için Çeviri: Nazlı Deniz Sarıyıldız

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, One Green Planet)

Uzayda geçirdiği bir yıl boyunca Scott Kelly tarafından çekilen 10 şaşırtıcı fotoğraf

Alfredo Carpineti tarafından IFL Science’da yayımlanan fotoğraf seçkisini Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Nilüfer Sezgin Ağaç’ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

1
Scott Kelly geçtiğimiz hafta dünyaya döndü. Scott Kelly /NASA

Scott Kelly ISS’deki (Uluslararası Uzay İstasyonu) 340 günlük görevinden yeni döndü. Bu rekor süredeki görevde, Kelly ve Rus kozmonot Mikhail Kornilko uzayda nerdeyse 1 yıl geçirdi. Bilim insanları, bu kadar uzun süre yerçekimsiz ortamda kalınmasının vücuda olan etkilerini kavramayı umut ediyor. Bunu, gelecekteki bir Mars yolculuğu vizyonuna dair fikir vermesi açısından da önemli buluyor. Geçtiğimiz yıl boyunca Scott Kelly Uluslararası Uzay İstasyonunun (ISS) sadece sorumluluğunu almadı, önemli bilimsel deneyler de yaptı. Fakat sadece hırslı bir bilim insanı olmanın ötesinde twitter sayfasında inanılmaz fotoğraflar da yayımladı. İşte deklanşöründen çıkan en iyi seçme fotoğraflar:

1.1
Bu çarpıcı renkli fotoğraf Kelly tarafından Şubat ayında yayımlandı ve Cezayir’deki Tassili N’Ajjer Ulusal Parkını gösteriyor.

 

2
Bu tweetinde Kelly şöyle yazdı: “#Bahamalar. Suyun renklerinin dökülmesi, her zaman tazelenmenin görünümüdür.” Karayip takımadalarının bu görüntüsü geçtiğimiz Temmuz ayında çekildi. Fotoğraf: Scott Kelly / NASA

 

4
Bu zinnia çiçeği uzayda yetişen ilk çiçek. Kerry bu fotoğrafı Ocak ayında çekti. Fotoğraf: Scott Kelly /NASA

 

5
“#Günaydın Mısır! Renklerin kendine hayran bırakmaktan hiç vazgeçmiyor #Uzayda 1 yıl ” Kelly Mısır’ın Vadi El Cedid valilik bölgesinin nefes kesen bu fotoğrafını çektikten sonra tweeter hesabında yayımladı. Fotoğraf: Scott Kelly / NASA

 

6
“207.gün. Akşam karanlığında Hint Okyanusu üzerindeki ufuk çizgisinde sarı bir bant.” Bu sarı bandı atmosferden yansıyan güneş ışınları oluşturuyor. Fotoğraf: Scott Kelly / NASA

 

7
Patricia Kasırgası kaydedilmiş 2. en yoğun tropikal siklon ve 6 kazaya sebep oldu. Scott Kelly, iniş yapmadan önce kasırgayı Meksika üzerinde görmenin ne kadar tehditkar göründüğüne dikkat çekti. Fotoğraf: Scott Kelly /NASA

 

8
Bu inanılmaz fotoğraf geçtiğimiz Ağustos ayında çekildi şafak ışıklarını gösteriyor. Fotoğraf: Scott Kelly / NASA

 

9
Kozmos’taki evimiz, bu güzel fotoğrafta Dünya ve Samanyolu görülebilir. Scott Kelly / NASA

 

10
Bulutların ardında Alpler ve tüm İtalya yarımadası görülebilir. Bu fotoğraf Ocak ayında tweet edildi. Fotoğraf: Scott Kelly / NASA

 

11
Tibet’teki La’nga Co tuzgölünün resmi. Balık ve bitkiden yoksun olduğu için Sanskritçedeki ismi ”şeytanın gölü’ ‘olarak tercüme edilebilir. Kelly bu fotoğrafı Ocak ayında tweet etti. Scott Kelly / NASA

 

Yazı: Alfredo Carpineti
Yeşil Gazete için çeviri: Nilüfer Sezgin Ağaç
Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı
(Yeşil Gazete, IFL Science)

Artvin’de Türkiye’nin ilk ekolojik gençlik köyü kuruluyor

Türkiye Ulusal Ajansı tarafından fonlanan Avcala Gençlik Köyü Projesi kapsamında Artvin, Türkiye’nin ilk ekolojik gençlik köyüne ev sahipliği yapacak.

23

15-26 Haziran tarihleri arasında 8 ülkeden 42 genç, Artvin’in Şavşat, Çamlıca Köyü, Avcala Yaylası’nda ekolojik bir gençlik köyü inşa edecek. Youthlympic tarafından, Erasmus+ Gençlik Değişimi başlığı altında hazırlanan “Avcala Gençlik Köyü” projesi, Türkiye Ulusal Ajansı tarafından Ekim 2015 başvuru döneminde 1. sıradan kabul edildi.

Tahta yük paletleri ile evler inşa edilecek

21.Palet Ev 6

Proje kapsamında katılımcı gençler, ekolojik ve sürdürülebilir yaşam, doğada hayatta kalma eğitimleri verilip ve yaratıcı spor etkinlikleri gerçekleştirildikten sonra evlerin inşası için tasarım süresine başlayacak. Gençlik Köyü, tahta yük paletlerinin yaratıcı bir şekilde birleştirilmesinden ortaya çıkacak minimal evlere çeşitli nitelikler ve roller kazandırması ile kurulacak. Hazırlanacak olan iki ev ve etrafında doğa dostu malzemelerle yapılacak peyzaj çalışması ile yaratıcı temsili bir “Gençlik Köyü” ortaya çıkarılması hedefleniyor.

Proje sırasında inşa edilecek olan tahta palet evlerin herhangi bir turistik tesis amacı bulunmadığını belirten proje ekibi yapılması hedeflenen bu çalışmada daha önce birbirini tanımayan ve farklı kültürlerden 42 yabancı gencin bireysel ve takım çalışması niteliklerini, yaratıcı atölyeler, eğitimler ve etkinliklerden kazanacakları bilgileri deneyerek, Avcala Yaylası’nda hep beraber amatör bir ev inşa etmelerinin hedeflendiğini söyledi.

‘’Amacımız sürdürülebilir bir ekolojik köy kurmak’’

Avcala Ekolojik ve Gençlik Köyü Projesi Koordinatörü Aykut Subaşı
Avcala Ekolojik ve Gençlik Köyü Projesi Koordinatörü Aykut Subaşı

Projeye ilişkin bilgi veren Avcala Ekolojik ve Gençlik Köyü Projesi Koordinatörü Aykut Subaşı, aslında projenin bölgeye nitelik kazandırmak, yerel halkı ekoturizm ile tanıştırmak olduğunu belirtti. Subaşı, bölgenin ulusal ve uluslararası görünürlüğü artırmak için bir proje simülasyonu gerçekleştirdiklerini belirterek şöyle konuştu;

‘’Projemizin nihai amaçlarından biri büyük bir alana yapılması öngörülen ekolojik ve gençlik köyü kurmak. Mevcut projemizi ise bu büyük projemizin etkili ve güçlü bir adımı olması için yapmaktayız. Kısa vadede Erasmus+ program tarafından fonlanan projemizin etkisini sürdürebile cek bir model geliştirdik. Çalışmalarımızın yeterli düzeye gelmesi ve öngördüğümüz sonuçları elde ettikten sonra
orta ve uzun vadedeki hedeflerimizi gerçekleştirmek için yönetim ekibimiz, Artvin yerel yönetim ve bu alanda yüksek tecrübesi olan kişilerden oluşturacağımız bir çalıştay ile “Ekolojik Köy” projemiz için daha büyük adımlar atmak istiyoruz. Artvin’de oluşturmayı düşündüğümüz bu ekolojik köyün, bir sosyal işletme mantığı ile hareket edecek bir yapıya bürünmesini hedefliyoruz. İçerisinde 4 ana bölgenin olacağı ekolojik, doğal, organik yöntemlerle kendini idame ettiren, genç odaklı olmasının yanında toplumun her kesimine açık, hem turistik tesis hem bir gençlik merkezi hem de ulusal ve uluslararası tanınırlığı ve marka değeri olan, çevreye duyarlı, yenilenebilir enerjiyi benimseyen bir ekoköy olmasını hedefliyoruz’’ dedi.

Subaşı, Türkiye’de ve Dünya’da bu konu ile ilgili kişilerle iletişime geçerek çalışma toplantıları, eğitimler, atölyeler, model çalışmaları gibi çok etkili faaliyetlerde bulunacaklarını da belirterek, ‘’ Projede yer almak veya destek olmak isteyen tüm kurumlara ve kişilere kapımız açık” diye konuştu.

Avcala Gençlik Köyü hakkında detaylı bilgiyi projenin web sitesi üzerinden edinebilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

“Fabrika tipi çiftliklerden yatırımını çek” hareketi hakkında bilmeniz gerekenler

Tom Levitt tarafından The Guardian‘da kaleme alınan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Naime Sürenkök‘ün çevirisiyle sunuyoruz.

***

Yatırımcıları fosil yakıtlardan vazgeçirme kampanyalarının başarıya ulaşmasının ardından yeni hedef, fabrika tipi çiftlikler.

 ”Dünya Çiftçiliğinde Merhamet” grubuna göre çoğu domuz ve kanatlı hayvan yoğun çiftliklerde yetişiyor. Fotoğraf: Randall Hill/Reuters

”Dünya Çiftçiliğinde Merhamet” grubuna göre çoğu domuz ve kanatlı hayvan yoğun çiftliklerde yetişiyor. Fotoğraf: Randall Hill/Reuters

Fast-food zinciri Subway, çiftliklerde antibiyotik kullanımı konusunda geri adım atan son şirketlerden biri. Amerika’da antibiyotiksiz yetişen etlerden yapılan yeni bir tavuklu sandviç piyasaya sürdü.

Bu, tüketici ve iş dünyasının, özellikle fabrika tipi, yoğun çiftliklerdekileri göz önünde bulundurmak üzere eti, sütü ve yumurtaları için yetiştirilen hayvanların sağlığı ve hayvanların üzerindeki çevresel etkiyi önemseye başladığını gösteriyor.

“Fosil yakıtlardan yatırımını çek” hareketinin yarattığı başarıyı takip etmesi umuduyla (400 kurum, iklim değişikliği ile mücadele kapsamında paralarını kömür, petrol ve doğalgaz şirketlerinden çekme sözü verdi), kampanyacılar şimdi de yatırımcıları, doğrudan veya dolaylı olarak zararlı pratikler uygulayan şirketlerde oluşabilecek finansal risk konusunda uyarmaya çalışıyor.

Peki tüm bunlar ne anlama geliyor?

Yoğun ya da fabrika tipi hayvancılık, kapalı alanlarda ya da hareketlerinin kısıtlandığı alanda yüksek sayıda hayvanın yetiştirilmesi anlamına geliyor. ABD’de 1.000’den fazla büyükbaş, 2.500’den fazla domuz ya da 125.000’den fazla kanatlı hayvanın bulunduğu çiftlikler “Konsantre Hayvan Besleme Operasyonu (CAFO)” olarak adlandırılıyor. AB’de ise, 40.000’den fazla kanatlı hayvan ya da 2.000’den fazla domuz olan çiftlikler yoğun çiftlik olarak kabul ediliyor.

Bu tür yetiştiricilik, hayvan sağlığı ve refahını tehlikeye sokarken, su kirliliği ya da antibiyotiklerin yanlış kullanımı ile bizim sağlığımızı da tehdit edebilir.

Çok sayıda kurum bu sorunlara dikkat çekmek, yasal düzenlemeler ve tüketici boykotları konusunda çalışıyor. Elli yılı aşkın bir süredir süren bu kampanyalar sayesinde, özellikle Avrupa’da bazı iyileştirmeler oldu. Ancak yoğun hayvancılık, küresel anlamda büyüyen bir sektör.

Yeni yüzyıla girerken dünyada 15 milyar çiftlik hayvanı olduğu tahmin ediliyor. Bu sayının, başta yoğun çiftliklerde yetiştirilen tavuk, domuz ve yumurta sayısının hızla artmasıyla 24 milyara yükseldiği söyleniyor.

Yeni yeni ortaya çıkan “yatırımın geri çekilmesi hareketi” ile fabrika tipi hayvancılığı doğrudan destekleyen ve halka açık olarak hisse sahipliğini ilan eden şirketlere ek olarak, hayvan ürünleri satın alarak dolaylı yoldan yatırım yapan şirketler de hedef alınıyor. Amaç, bu şirketlerin fabrika tipi hayvancılık yapan şirketlerle doğrudan temas ederek şartları iyileştirmelerine zorlamaları veya paralarını bu şirketlerden tamamen çekmelerini sağlamak.

Yatırımcılar bunu neden önemsesin?

ShareAction kampanya grubuna göre fabrika tipi çiftliklerle bağlantısı bulunan şirketler, gelecekteki karlarını etkileyecek büyüklükte risk alıyor. ShareAction, yoğun çiftliklerdeki salgın hastalık riskinin yüksek olması, açılabilecek davalar, su kirliliği ile ilgili ceza ve yaptırımlar, değişken yem girdi fiyatları, çalışanların potansiyel sağlık ve refah problemleri, metan salımları ve antibiyotik kullanımı ile ilgili gelecekte oluşabilecek yasal yaptırımlar gibi noktalara işaret ediyor.

Toplum ve yasa yapıcıların standartları ve beklentileri yükselirken (hayvan refahı hakkındaki AB yasalarına bakınız), işletmelerini bu standartlara uyduramayan şirketler yüksek maliyetlerle karşı karşıya kalabilir. Örneğin, Avrupa Birliği’ndeki antibiyotik kullanımı ile ilgili yasal yaptırımlar ABD’de uygulanmaya başlanırsa, bu durum et sektörüne 700 milyon dolardan fazla ek bir maliyet getirecektir.

Medya ve sivil toplum bu konuyu gündeme getirdiğinde şirketlerin çok kötü refah koşulları olduğu ve negatif tepkileri ortaya çıkıyor. Örneğin geçen sene the Guardian’ın yaptığı bir araştırmaya göre, İngiltere’deki lider süpermarketlerin çoğunda satılan domuz etlerinde, fabrika tipi çiftliklerde aşırı doz antibiyotik kullanımıyla ilgili olarak MRSA adlı bir böceğin izine rastlandı.

Yatırımını geri çekmeye başlayan oldu mu?

Aviva, Allianz ve Alliance Trust gibi iyi bilinen yatırımcılar fabrika tipi çiftlik işletmelerine yatırım yapmanın riskleri konusunda endişelerini dile getirdi. Bu riskleri, itibarlarıyla ilgili ve potansiyel olarak da finansal olarak nitelendirdiler. Fabrika tipi işletmeleri dışarıda bırakan yatırım fonlamaları da bulunuyor.

Boston Ortak Varlık Yönetimi şirketinin Sürdürülebilirlik Direktörü Steven Heim, “Tyson Foods ya da Smithfield Foods gibi temel iş alanı Konsantre Hayvan Besleme Operasyonu (CAFO) olan şirketlere yatırım yapmadığımızın altını çiziyoruz. Çünkü fabrika tipi işletmelere yatırım yapmamıza karşı çıkan müşterilerimiz var” diyor. Ayrıca metan salımı ve antibiyotik kullanımının da yatırımcılar için büyük risk teşkil ettiğini belirtiyor.

İngiltere çıkışlı EdenTree Yatırım Yönetimi firması, 2012’den itibaren etik yatırım fonu sunuyor ve yoğun çiftlik şirketlerini yatırımlarının dışında tutuyor. Yoğun çiftlikten ne kast ettiği ya da hangi çiftlikleri işaret ettiği tam olarak anlaşılmasa da, bunların çoğunun ABD’de bulunduğunu belirtiyor. “Hayvanların doğal davranışlarını sergileyemediği şirketlere yatırım yapmak istemiyoruz” diyor. EdenTree’nin sosyal sorumluluk yatırımlarının başında olan Neville White’ın, bu konu üzerinde ayrıca bir açıklama notu da bulunuyor.

Şirketlerin buna tepkisi ne?

McDonalds, sosis üreticisi Noble Foods ve ABD’nin en büyük kırmızı et üreticisi Tyson Foods’un da içinde bulunduğu bir grup gıda şirketi, hayvan refahını ölçen bir proje üzerine çalışmaya başladılar. “Dünya Çiftçiliğinde Merhamet” adlı sivil toplum kuruluşunun partnerliğinde oluşturulan Çiftlik Hayvanı Refahı Üzerine Ticari Ölçütler (BBFAW), dünyanın yarısından fazla lider gıda şirketinin hayvan refahı üzerine hedefler koyduğunu belirtiyor.

EdenTree ve Boston gibi yatırımcılar, artık şirketlerin iyileştirme yapmaları için baskı yaratma ve yargılama amaçlı ölçütler koyduklarını belirtiyor. BBFAW’dan Rory Sullivan, “İlk kez, küresel yatırımcıların yatırım yaptıkları şirketler üzerine çalışma şekillerini aktif olarak  iyileştirmeleri ve hayvan refahı üzerine raporlama yapmaları üzerine çalıştıklarını görüyoruz… Bu, şirketlere kendi faaliyetlerini açıklama ve performanslarını anlatma konusunda da güçlü bir teşvik oluyor” diyor.

Antibiyotikler üzerinde son düzenlemeleri bir kenara bırakırsak, daha fazla şirketin değişmesi için kamuoyuna açık girişimlerin arttığını ve başarı durumunun karışık olduğunu görüyoruz. 2008 yılında ünlü şef Hugh Fearnly-Whittingstall, Tesco yatırım ortaklarının tavukların refahını artırma konusundaki önerileri desteklemeleri için çalıştı, ancak bu konuda başarısız oldu. Şubat ayında, Tyson Foods’un hissedarları, su kirliliğini azaltma konusunda yeni kurallara uyum sağlamalarını gerektirecek bir teklifi reddetti.

Buna karşılık Tyson Foods, su yönetimi konusundaki çalışmaları konusunda kar amacı gütmeyen CDP’yi daha fazla bilgilendireceğini ve kurumsal çevresel etki konusunda bilgiyi dışarıya vereceğini açıkladı. Buna rağmen, henüz iklim verisini CDP ile paylaşmadı.

Başarılı olacak mı?

ShareAction’a göre yatırımcıların çoğu henüz bu konuyu dikkate almıyorlar. Ayrıca çiftlik hayvancılığı kaynaklı metan salımlarının iklim değişikliğiyle doğrudan bağlantılı olmasına rağmen, bu konuda yeterince ince eleyip sık dokumuyorlar.

Özel sermaye milyoneri Jeremy Coller tarafından kurulan “Çiftlik Hayvanı Yatırım Riskleri ve Getirileri (FAIRR)” gibi yatırımcılara karşı lobi faaliyeti yürüten birçok diğer grup da mevcut. Coller’ın Aralık 2015’te yayınlanan ve durumu göz ardı eden şirketlerin “yeni kömür” olacağını ve yatırımcıların ilgi alanından çıkacağını anlatan yatırım riski raporları medyada geniş yankı buldu.

Fabrika tipi çiftliklere yatırım yapmaktan vazgeçen yatırımcıların sayısı henüz tam olarak belli değil. Allianz ve Alliance Trust gibi birçok yatırım şirketi FAIRR inisiyatifine dahil olsa da şimdiye kadar sadece varlıklarını gösterdiler. Bu konuda değişiklik ve iyileşmeleri en iyi gösterenin BBFAW’ın ölçütleri olduğu söylenebilir.

Gıda kampanyacıları, yatırımcıların başını çektiği bu yeni yaklaşımdan ikna olmuş görünüyor.

Gıda Etiği Konseyi direktörü Dan Crossley, “değişim için diğerlerinden daha hızlı ve güçlü bir kaldıraç etkisi” yaratacağını belirtiyor ve etik temelli endişelerin yatırımcılarda dönüşümü ancak finansal bir somutlaşmayla sağlayacağını da ekliyor.

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Tom Levitt

Yeşil Gazete için Çeviri: Naime Sürenkök

(Yeşil Gazete, The Guardian)

“Baz yük”*: fosil yakıt sektörünü savunmak için kullanılan bir mit

Giles Parkinson tarafından REnew Economy‘de yayına alınan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Berk Öktem‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Geçtiğimiz hafta, küresel fosil kaynaklı enerji sektörünün liderleri, “enerjinin Davos’u” olarak da bilinen, CERA konferansı için Houston, Teksas’ta toplandılar. Burada, profesyonel yaşantılarının en büyük şokunu yaşadılar.

Konferansa, Dünya’nın en büyük enerji pazarının (Çin) en büyük elektrik şebekesine sahip şirketinin (Chine State Grid Corp) üst düzey yöneticilerini davet etmişlerdi. Organizatörler, Çinli meslektaşlarının da “her şeyin üstünde” pazar hedeflerini tutturmaya yönelik bir konuşma yapacağını yani “kömüre devam” kampanyasını savunacaklarını bekliyorlardı.

Şanslarına küssünler. Önde gelen petrol sektörü yorumcularından Daniel Yergin’in işaretine rağmen Çin devlet şirketinin başkanı “temel çözümün, petrol ve kömürün yerini alacak şekilde temiz enerji girişimlerini hızlandırmakta ” olduğunu söyledi.

İlk şok bu oldu. Ardından, şaşırmış ve sessizleşmiş salonda, konuşmaya devam eden başkan ve şirketin AR&GE yöneticisi Huang Han kömürün “baz yükü” karşılamak için vazgeçilemez bir kaynak olduğu savını da yalanladılar.

Şebeke yöneticileri temiz enerji kaynakları inşa ettikçe, kömür bazlı santrallerin sadece yeşil enerjiye destek olacak birer “rezerv enerji” kaynağı olarak kullanılacağını da eklediler.

Liu “aşılması gereken tek zorluğun ‘zihniyet’ olduğunu söyledi ve “teknik herhangi bir engel yok” dedi.

“Baz yük” zihniyeti aşılması güç, büyük bir engel teşkil etmektedir. Dünyadaki her yerde yerleşik enerji firmalarının, kömür ve nükleer lobisinin, muhafazakâr politikacıların, enerji düzenleyici kurumların ve ana akım medyanın rüzgar, güneş ve diğer yeşil enerji teknolojilerine saldırmak için kullandıkları son argüman bu zehirli “baz yük üretimi” konseptinin ta kendisidir.

Avustralya’da (dünyada kömür enerjisinin toplam enerji arzında en çok paya sahip olduğu gelişmiş ülke) bahsettiğimiz bu konseptin etkisi azalmakta. Bunu Güney Avustralya’da kömür yakıtlı büyük bir enerji santralinin kapanmasıyla da görebiliyoruz.

Enerji Ekonomisi ve Finansal Analiz Enstitüsü’nden Tim Buckley’e göre enerji bileşimi politikalarının en önemli kaynaklarından biri olan “baz yük üretimi” konsepti etkisini kaybediyor ve fosil yakıt sektörünün çıkarlarını koruyabilmek için yarattığı bir mite dönüşüyor.

Buckley, “bir pazarlama tekniği olarak “temiz kömür” sloganı kadar kömürün “insanlık için iyi” bir şey olduğu fikri de tehlikeli” diyerek devam ediyor.

Yeni veriler bunu açıkça ortaya koyuyor. Çin’de termik santral kullanım oranı (kapasite kullanımı) 2014’deki ortalama %56,2’den rekor bir düşüşle 2015’de %50,9’a indi.

Buckley: “Bu durum kömürün, Çin içi bile, bir “baz yük” kaynağı olmadığını gösteriyor. Kömür marjinal bir arz kaynağı. Kömür yakıtlı santraller yarı zamanlı çalışmak için tasarlanmamış olsa da Çin’de gerçekleşen tam olarak da bu ve aynı durumun Hindistan’da da ortaya çıktığını görüyoruz.”

Avustralya’daki Yallourn ve Mt Piper kömür bazlı santrallerin sahibi olan Hong Kong merkezli CLP adlı şirket, Hindistan’daki “en büyük” kömür santrallerinden Jhajjar termik santrallerinin kapasite kullanım oranının 2015’de yalnızca %49,9 olduğunu açıkladı.

Avustralya’da durum daha da kötü. Lithgow yakınlarındaki 1400 MW kurulu güce sahip Mt Piper santrali, komşusu Wallerawang kömür santralının kapanmasına rağmen, 2015’de kapasitesinin sadece %45’ini kullandı.

Diğer kömür yakıtlı termik santrallerde de aynı durumu görüyoruz. Hatta Mayıs ayında Güney Avustralya’daki Kuzey enerji santralı kalıcı olarak kapatıldı.

Şebeke yöneticileri de bunu anlayabiliyor. İngiltere Ulusal Şebekesinin Başkanı “merkezi enerjinin” tarihin tozlu sayfalarına karışacağını, Avustralya Enerji Pazarı Operatörü ise “baz yük” için üretim yapan kömür santrallerinin kapanmasının arz güvenliğine ve emniyetine etki yapmayacağını söylüyor.

Bunun anlamı arzı başka faktörlerin, yani ana şebekeye bağlanabilme gibi teknik ve fakat “işleri farklı bir yolla yapmak” gibi zihinsel faktörlerin de, etkilediğidir. Bu durumda en büyük engel teknoloji değil, kültürdür.

Enerji danışmanlık firması Energeia tarafından yapılan bir araştırma, Güney Avustralya’da rüzgar enerjisinin olağan “baz yük” üreticisi haline geleceğini ve eskiden şebekeyi, pazarları ve işletme modellerini domine eden sevk edilebilir enerji kaynaklarının, rüzgar ve güneş enerjisinden kalan boşlukları doldurmak için kullanılacağını gösteriyor.

Güney Avustralya aktarım şebekesi operatörü ElectraNet adına yapılmış ve birçok farklı senaryoyu canlandırarak “baz yük” üretimine gerek olmadığını gösteren araştırma Aralık ayında yayımlanmıştı.

Gerçekten de gerek yoktu. Bu boşluklar esnek üretim yapabilen santrallerle yani solar kulelerle, depolama sistemleriyle (büyük piller gibi düşünülebilir) ya da doğal gazla (tabi yeni teknolojilerle rekabet edebildiği sürece) doldurulabilir

bazyük1
Grafik: Fotovoltaik güneş enerjisinin merkezi enerji üretimine etkisi (geleneksel üretim). Kaynak: Energeia

Yıl boyunca “ortalama günlük” enerji arzını gösteren ilk grafikte, büyük değişiklik rüzgar ve güneş enerjisinin rollerinin baskınlığında görülüyor, ki bu enerjinin çoğu, evlerdeki ve işyerlerindeki panellerden elde edilmekte.

Bir sonraki grafikte bu etkiyi daha da yoğun bir şekilde görebiliyoruz. Çatılardaki güneş panelleri ve depolama sistemlerinin kapladığı yer hızla artıyor (tahmin edildiği kadar olmasa da). Güneş enerjisi gün içindeki talebin büyük bir bölümünü karşılayabiliyor.

Fotovoltaik güneş enerjisinin merkezi üretime etkisi (merkezsizleşmiş dünya).
Fotovoltaik güneş enerjisinin merkezi üretime etkisi (merkezsizleşmiş dünya).

Güneş ve depolama tekniklerinin kullanımındaki artışın sebeplerinden biri merkezi enerjinin tüketiciye ulaşmasının maliyeti. Tüketicilerden, evlerindeki su ısıtıcısını kullanabilmeleri için MW-saat başına 300 ABD doları ücret talep edilmekte.

Zaman bazlı ödeme yapmayı seçenler ise MW-saat başına 500 ABD dolarından fazla ödemekteler. CSIRO’nun yaptığı büyük bir araştırma güneşin ve depolamanın, fiyatları düşüreceğinden dolayı, tüketicilere çok daha çekici geldiğini göstermekte. CSIRO’ya göre toplam enerji arzının yarısı yerel bir şekilde sağlanabilir.

Sidney’deki Sürdürülebilir Gelecek Enstitüsü (Institute for Sustainable Futures) analisti Sven Teske: “Baz yük kavramı teknik bir mesele değildir, kömür endüstrisinin ortaya koyduğu artık uygulanamaz hale gelmiş olan ekonomik ve ticari bir kavramdır.”

“Baz yük bir mittir ama tartışmanın içine o kadar işlemiş ki bu algının değişmesi yıllar sürecek. Yani bahsettiğimiz, analogdan dijitale geçmek gibi düşünülebilir. Sistemin çalışma biçiminin değişmesidir.”

Teske, artık odağın yenilenebilir enerjiye, esnek üretime, talep yönetimine ve enerji verimliliğine kaydığını belirtiyor ve Avustralya’daki enerji üretiminin %100’ünü yenilenebilir tekniklerle sağlayabilmenin ihtimali üzerine yeni bir analiz hazırlamakta.

Çalışması, Avustralya’nın elektrik ihtiyacının %100’ünün 2035’e kadar, tüm enerji ihtiyacının (ulaştırma, ısınma ve sanayi ihtiyacı da dahil) ise 2050’ye kadar yenilenebilir enerjiyle karşılanabileceğini gösteriyor.

“Avustralya’nın %100 yenilenebilir enerjiye geçmesindeki engel teknolojik değil politik. Bunun sebebi ise, on yıldan fazla süredir var olmayan, istikrarlı bir enerji politikasına gereksinim.”

Bu arada, geçiş süreci sancılı ve problemli olacaktır. Avustralya Finansal Analiz Dergisi’nin (Australian Financial Review) yaptığı araştırma büyük enerji tüketicilerinin (şirketlerin) vadeli enerji sözleşmelerine yönelik şikayetlerini ortaya koyuyor.

Ancak unuttukları bir gerçek var. O da, yüksek fiyatların sebebinin yenilenebilir enerji olmadığı, aksine fosil yakıtların maliyetinden kaynaklandığıdır. Hidroelektrik kaynaklarının yok olmasından ve ana kıtaya olan bağlantılarının kopmasından sonra Tazmanya’da tam olarak bu yaşanıyor.

Eğer Tazmanya rüzgarı ve güneşi daha fazla teşvik etseydi doğal gaz bazlı santrallere ve 200MW’lık dizel jeneratörlere saçma sapan ücretler ödemek zorunda kalmazdı. Eğer büyük ölçekli yenilenebilir enerji santrallerine olan yatırım federal hükümetin abuk politikaları yüzünden 2 yıllık durgunluğa girmeseydi, Güney Avustralya fiyatların oynaklığından bu kadar etkilenmezdi.

Buckley, yenilenebilir enerji kullanımının ve depolanmasının artmasıyla sadece ulaştırma maliyetlerinin değil enerji fiyatlarındaki oynaklık sebepli maliyetlerin de azalacağını söylüyor.

“Elektrik talebi sabit değil, değişkendir. İhtiyacımız olan ise değişken talebi, akıllı şebeke teknolojileri sayesinde değişken arz ile karşılayabilmek.”

“Baz yük, ekonomik olarak manasız arkaik bir kavram haline gelmiştir. Kömür santralleri inşa edildikten sonra yakıt maliyeti yüzünden çok yüksek marjinal maliyetlerle üretim yapmaktadır. Yenilenebilir enerjinin ve depolamanın artmasıyla tavan elektrik fiyatlarının 20 yıl içinde yarı yarıya azalacağına inanıyoruz. Bir kere güneş santrallerini ve depolamasını kurduktan sonra üretimin marjinal maliyeti sıfıra düşecek.”

* Baz yük: Zamanın herhangi bir anında yada yılın herhangi bir döneminde mutlaka karşılanması gereken asgari enerji miktarı.

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Giles Parkinson

Yeşil Gazete için Çeviri: Berk Öktem

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, REnew Economy)

İnsanlığa karşı suç – Ahmet İnsel

Ahmet İnsel’in bu yazısı Cumhuriyet.com sitesinden alındı

İnsanlığa karşı suç, barışa karşı suçlar ve savaş suçlarıyla birlikte, günümüzde uluslararası veya uluslarüstü suçlar arasında yer alıyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) kuruluş metni olan Roma Statüsü, bu suçları saldırı, soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları olarak tanımlıyor.
İnsanlığa karşı suçların bireyi aştığı kabul edilir. Hâkimler, eski Yugoslavya UCM’nin Erdemovic Kararı’nda (1996), “tek bir insana bile saldırıldığında İnsanlık hedeflenir” tezine dayanarak ceza kararına hükmettiler. İnsanlığa karşı suç olarak nitelendirilen eylemler, hem insan haysiyetine hem de insanlık kavramına ağır bir saldırı olarak nitelendirilir. Uluslararası ceza yargısında ağırlıklı yorum, insanlığa karşı suçların, doğrudan mağdurun çıkarlarından daha geniş bir çıkara zarar vermesi nedeniyle, savaş suçlarından daha ağır bir nitelik taşımasıdır.

İnsanlığa karşı suçlar, UCM’nin dayandığı sözleşmeler, içtihat ve teamüller ışığında, insan haysiyetine zarar veren her eylemi kapsamaz. Sivil halkın tümüne veya bir kısmına yönelik olarak gerçekleştirilen yaygın ve sistematik saldırıyı tanımlar.

Genel olarak insanlığa karşı suç ile devlet yetkisini kullanan güçler arasında bağ kurulur. Çünkü Uluslararası Hukuk Komisyonu, bu suçlar için gerekli plan ya da politikaları geliştirecek, önemli yıkım araçlarını kullanabilecek, kullanılmasına izin verecek ya da bu suçları işlemek üzere bazı kişileri harekete geçirebilecek bir iktidarın varlığının gerektiğinin altını çizer.

Eski Yugoslavya UCM’si de sivil halka karşı saldırının en sık olarak bir devlet emri ile gerçekleştiğini vurgular. Zaten yürürlükteki UCM gerçek kişilere ilişkin yetkiye sahip değildir. Günümüzde, insanlığa karşı suç kapsamına giren ya da girebilecek olan suçları tanımlayan uluslararası metinlerin tümü, temel failin devlet olabileceğini öngörmektedir. Buna karşılık, insanlığa karşı suçların örgütlü özel gruplar tarafından, kendi adlarına ve bir devletin suç ortaklığı olmaksızın işlenmesini de dikkate alan bir yorum son yıllarda güçleniyor.

İnsanlığa karşı suçun maddi öğesi, sivil bir topluluğa yönelik yaygın ve sistematik saldırıdır. İnsanlığa karşı suç olarak nitelenebilmesi için saldırının yaygın, yani kapsadığı mağdur sayısının büyük sayılabilecek bir boyutta olması gerekir. Silahlı güçler, milis kuvvetleri ve silahlı güçlere gönüllü olarak katılanlar sivil kişi niteliği taşımazlar. Ama bir halkın sivil nitelikte olması, bütünüyle sivillerden oluşmasını da gerektirmez. Sivil halkın içinde direnişçiler, silah bırakmış eski savaşçılar, çatışma veya anlaşmazlıkta taraf olmuş kimseler bulunabilir. Önemli olan, söz konusu halkın, esas olarak sivil kişilerden oluşmasıdır.

Suç olarak nitelenen fiil sadece kitlesel cinayet değildir. Halkın bir bölümünü yok etme amacıyla, gıda ve ilaçtan yoksun bırakmak gibi uygulamalar, köleleştirme, uluslararası hukukta belirtilen nedenler dışında nüfusu zorla yerinden etme, kendi koruması altındaki kişilerde fiziksel ve zihinsel şiddetli ağrı veya acı yaratmayı amaçlayan işlemler, cinsel suçlar, vb… de insanlığa karşı suç kategorisine girer. Bir topluluğa yönelik, siyasal, ırksal, ulusal, etnik, kültürel, dini veya cinsiyetçi saiklerle yapılan zulüm de buna dahildir. Roma Statüsü zulmü, bir topluluğun kimliğine dair gerekçelerle, uluslararası hukuk çiğnenerek kasıtlı ve ağır biçimde temel haklarının ihlal ya da inkâr edilmesi olarak tanımlar. Zorla kaybedilme fiili de insanlığa karşı suçtur.

Yeni Türk Ceza Yasası da insanlığa karşı suç olarak, “siyasal, felsefi, ırkî veya dinî saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plân doğrultusunda” işlenmiş bazı suçları sayıyor (77. madde). Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirleri hükmolunacağını belirtiyor.
İnsanlığa karşı suç olgusu üzerine önümüzdeki dönemde yoğun bir tartışma yaşayacağız.

 

Ahmet İnsel – Cumhuriyetahmet_insel

Not: Bu yazıdaki bilgiler için Türkçe çevirisini İletişim Yayınları’nın 2012’de yayımladığı, İnsanlığa Karşı Suç başlıklı derlemeyi kullandım.

Monsanto’ya hodri meydan: GDO’nun zararsız olduğunu ispat et!

Hint asıllı ABD’li bilim insanı Shiva Ayyadurai, Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) sağlığa zararlı olmadığını ispat etmeleri halinde Monsanto firmasına 10 Milyon USD değerindeki binasını hediye edeceğini söyledi.

19

Dünyadaki en büyük tohum karteli olan Monsanto şirketi ve onların sözcülüğünü yapan dev medya kuruluşlarının çabalarına rağmen GDO’lu tohumlara kamuoyunda duyulan tepki her geçen gün artmakta. Son tepki de Hint asıllı bilim insanı Shiva Ayyadurai ‘den geldi. Massachusetts Teknoloj Enstitüsü’nde (MIT) Biyolog ve aynı zamanda bir işveren olan Ayyadurai, genetiği değiştirilmiş tohumlarının sağlığa zararı olmadığını bilimsel olarak ispat etmeleri halinde Monsanto firmasına değeri 10 Milyon Dolar olan Cambridge kentindeki binasını hediye edeceğini söyledi.

Yapılan araştırmalarda GDO’lu soya tohumlarında yüksek oranda “Formaldehit”e rastlandığını ve tüm diğer tohumların da bu riski taşıdığını belirten Ayyadurai, bugüne kadar defalarca başvurduğu Monsanto firmasından hiçbir yetkilinin kendisine geri dönüş yapmadığını ve son çare olarak bu yola başvurmak zorunda kaldığını söyledi.

1987 yılında Başkan Yardımcısı G.W Bush’un Monsanto merkez binasını ziyareti sırasında kameralara yaptığı destek açıklamalarından sonra genetiği değiştirilmiş tohumların üretim ve satışının önündeki yasal engeller bir bir kaldırılmaya başlanmıştı. Bugün Rusya ve 19 Avrupa Birliği ülkesinde GDO’lu tohumların üretilmesi ve kullanılması yasak olmasına rağmen ABD’de bu konu ile ilgili hiçbir düzenleme bulunmuyor.

Ayyadurai bilim insanı kimliğinin yanı sıra popüler bir kişilik. 1982 yılında henüz lise öğrencisi iken internet üzerinden yazılı haberleşme sistemini icat ederek e-mail (e-posta) kelimesinin patentini almıştı.

 

(Tarım.com, Althealthworks.com)

Kare Kare 14. Feminist Gece Yürüyüşü: “Yakamadığınız cadıların torunlarıyız!”

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü‘nde İstanbul Feminist Kolektif’in çağrısı ile binlerce kadın ve LGBTİ birey Taksim’de buluştu. Gelenekselleşen Feminist Gece Yürüyüşü için 14. kez saat 19.00’da Taksim‘de Fransız Kültür Merkezi’nin önünde bir araya gelen kadınlar, İstiklal Caddesi‘ni pankartları, müzik aletleri, enerjileri, hak talepleri ile renk, ses, neşe, kahkaha ve isyanla doldurdu.

12800402_10153544130317998_7345175953065157939_n

Fransız Kültür Merkezi‘nin önünden başlayıp Tünel‘de son bulan yürüyüş renkli görüntülere sahne oldu. “Kadın, yaşam özgürlük”, “Jin, Jiyan, Azadi”, “Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa”, “Erkek şiddetine direnen kadınlara bin selam”, “Kadın cinayetleri politiktir” sloganlarıyla yürüyen kadınlar alkışlarla, zılgıtlarla, halayla ataerkil zihniyete, erkek şiddetine ve adalet sistemine tepki gösterdi, dayanışmayla mücadeleye devam edeceklerinin mesajını verdi.

12805795_10153544127697998_6119136029819877529_n

İstanbul Feminist Kolektif adına basın açıklaması, Tünel Meydanı‘nda okundu. “8 Mart 2015’ten bugüne, biz kadınlar evde, işte, okulda, sokakta, hayatlarımızı ve haklarımızı savunmaya devam ettik, aileye, erkek patronlara ve erkek devlet şiddetine karşı mücadelemizi ve dayanışmamızı artırdık” sözleriyle başlayan basın açıklamasında şu noktalara dikkat çekildi:

“Biz, kadınları aileye hapsetmeyi amaçlayan, boşanma komisyonları adı altında kadın erkek eşitliğini gölgeleyen, erkek şiddetini önlemek yerine şiddet evlerden dışarı taşmasın, gözden ırak olsun diye uğraştığınız tüm aile politikalarınızın farkındayız!”

“Emeğimiz, kimliğimiz, bedenimiz için feminist mücadelede ısrar ediyoruz!”

“Erkeklerden gelen ölüm tehlikesi karşısında, yıllarca maruz kaldığımız şiddet karşısında hayatımızı savunuyor, meşru müdafaa hakkımızı kullanıyoruz.”

“Yaşamdan yanayız, silahlar sussun diyoruz!”

12800103_10153544128047998_3908126598014879783_n

Yaklaşık iki saat süren yürüyüşe polis müdahalesi olmadı. Kadın cinayetlerine, erkek şiddetine, toplumsal cinsiyetçiliğe, yasal düzenlemelerin yetersizliğine, ataerkil söylemlere, kadının yaşam hakkına ve tercihlerine müdahaleye, homofobiye, karşı çok ses, çok renkle hep birlikte hak taleplerini dile getiren kadınlar “gece vakti” sokakta ve çok güzeldi.

14. Feminist Gece Yürüyüşünü Nejla Osseiran görüntüledi.

12802822_10153544129647998_8087558306584333678_n

 12800257_10153544131132998_5225988706207661430_n

12814559_10153544125847998_8717663472914870518_n

12814056_10153544130872998_7513129798855209719_n

12798919_10153544126877998_1575757986078804196_n

12795381_10153544130822998_2439235364341761001_n

12821386_10153544126692998_5602461339896720708_n

12802933_10153544127797998_3138825866809195946_n

12805917_10153544128882998_5525625373960312925_n

12813979_10153544130032998_2626386667091146885_n

12801385_10153544129067998_8391668059175152775_n

12799079_10153544131127998_6674582810308065075_n

12799132_10153544128172998_4152462788297056039_n

12814615_10153544130987998_2044973919711957953_n

10259726_10153544130327998_1688588009196383213_n

Fotoğraflar: Nejla Osseiran

(Yeşil Gazete)

Fukuşima’nın 5.yıldönümü: Japonya’daki aktif reaktör sayısı 2’ye indi, halk hakkını arıyor!

Japonya’da yargı, Fukuşima nükleer santral kazası sonrasında geliştirilen nükleer güvenlik şartlarına uygunluğu sağlandığı iddiasıyla devreye alınan 2 reaktörün tekrar kapatılmasına hükmetti. Kararın uygulamaya konmasıyla  devreye alınmış olan reaktörlerin sayısı 4’ten 2’ye inmiş oldu. Japonya’da toplam 43 reaktör bulunuyor ve  bu karar Fukuşima’nın 5. yılında 41 reaktörün hala kapalı durumda olduğu anlamına geliyor.

 

Takahama-nuclear-power-plant-CC-Kansai-Electric-Power-Co-IAEA-Imagebank
Takahama Nükleer Santrali

Takahama Nükleer Santrali’nde açılmasına karar verilen bu reaktörlere  itiraz santralden yarı çapı 30 kilometrelik alan içerisinde kalan ve büyük bir nükleer kaza halinde 1.derecede etkilenecek olan komşu Şiga eyaletinin sakinlerinden geldi. Kansai Elektrik tarafından işletilen Takahama Nükleer Santrali Tokyo’nun  350 kilometre batısında yer alıyor.

n-takahama-a-20160310-870x575Davanın intikal ettiği Otsu mahkemesi, Fukuşima nükleer felaketinin 5. yıldönümüne günler kala  bu reaktörlerin kapatılmasına hükmetti. Bir televizyon kanalının çekimlerinden mahkeme kararının halk tarafından çığlık ve neşe içinde karşılandığı kutlama ortamında Kansai Şirket Yetkilisinin “Bu kabul edebileceğimiz, bir karar değildir, bu sonuç için üzüntü duyoruz” ifadesi ekranlara yansıdı. 1

Otsu Mahkemesi, ilk olarak 2011 yılında Fukuşima nükleer faciasından sonra Takahama Nükleer Santrali’ndeki reaktörlerin tamamının kapatılması yönünde karar vermiş, ardından reaktörlerin devreye alınmasını isteyen Başbakan Shinzo Abe’nin yönlendirmeleriyle “Fukuşima sonrası güvenlik şartlarına” göre iyileştirmelerin yapıldığı gerekçesiyle yeniden açtırılmıştı.2 Takahama Nükleer Santrali’nin çalıştırılmasına mahkeme 17 Nisan 2015’te de ret kararı vermiş ancak bu reaktörler şirket ve devlet yetkililerinin girişimleriyle mahkeme açılarak Fukuşima sonrası kapatıldıktan sonra  ilk kez yeniden devreye alınmıştı. İlgili haberimize buradan ulaşabilirsiniz.

Sendai Nükleer Santrali

Fukuşima nükleer santral faciasından 1,5 yıl sonra ülkedeki toplam sayısı 43 olan  reaktörlerin kapatılmasını izleyen süreçte Takahama Nükleer Santrali’nin haricinde tartışmalı olan diğer bir santral de Kagoşima’da Kyushu Elektrik tarafından işletilen  Sendai Nükleer Santrali’ydi. Bu santraldeki 2 reaktör de sırasıyla 2015 Ağustos ve Ekim aylarında yeniden devreye alınmıştı. İlgili haberimize buradan ulaşabilirsiniz.

 

 

Diğer taraftan, açılan davalar neticesinde Fukuşima Nükleer faciasının baş sorumlusu ilan edilen Tokyo Elektrik Şirketi (TEPCO) aslında bir tsunami tehlikesine karşı önlem alması için tsunaminin meydana gelişinden yıllar önce uyarı almış. 2009 yılında yayımlanan rapora göre olası bir tsunamiden korunmak için 15,7 metre yüksekliğinde bir duvar seti gerekirken bu risk dikkate alınmamış .

Fukushima gunah keciFukuşima Nükleer Santrali’nin işletmecisi Tokyo Elektrik (TEPCO) Şirketinin Eski Başkanı Tsunehisa Katsumata ile eski başkan yardımcıları  Ichiro Takekuro ve Sakae Muto,  11 Mart günü Fukuşima’yı vuran tsunaminin tetiklemesiyle meydana gelen nükleer felaket kaynaklı  tahliye sürecindeki yaralanmalardan (yaklaşık 50 kişinin)  sorumlu tutuluyor. Bu dava Japonya’daki nükleer krizdeki sorumluluğa dair öne sürülen ilk suç iddianamesi ve suçlu bulunmaları halinde 3 yönetici 5’er yıl hapis veya toplam 1 milyon yen ödemekle cezalandırılacak.

Peki bu ceza, Fukuşima nükleer santral faciasının ardından  yüksek oranda radyoaktiviteye maruz kaldıkları için evlerini belki de bir daha hiç dönmemek üzere terk etmek zorunda kalan 160 bin  insanın;  farklı eyaletlerde istiflenmiş 9 milyon ton çuval radyoaktif atığın; 5 yıldır her gün okyanusa akan 300 ton radyoaktif suyun; %50’si radyoaktiviteye kurban olmuş tarım alanlarının; %100 kirlenmiş yolların, asfaltın, açık alanların; tiroit kanseri teşhisiyle ameliyat edilen 116 çocuğun, evini işini kaybettiği için intihar edenlerin, radyoaktivite kaynaklı hastalıklarla yaşamak zorunda kalanların mağduriyetini karşılar mı?

fuku cocuk

Japonya’da Fukuşima felaketinin hesabını sormak için kurulan“Nükleer Felaketin Tanıkları” insiyatifi adına Muito Ruiko ile Kenichi Hasegawa Japonya’ya ve tüm dünyaya Fukuşima’nın gerçek faillerinin Japon hükümeti ve TEPCO  olduğunu anlatarak  gerçek sorumluların cezalandırılmasını talep ediyor. “Nükleer Felaketin Tanıkları”nın açıklamalarının yer aldığı Peace Boat tarafından hazırlanan ingilizce alt yazılı videoya buradan ulaşabilirsiniz .

1:http://www.theguardian.com/world/2016/mar/09/japanese-court-orders-closure-of-two-nuclear-reactors

2: http://www.japantimes.co.jp/news/2016/03/09/national/court-issues-surprise-injunction-halt-takahama-nuclear-reactors

(Guardian, Japantimes, Peace Boat, Yeşil Gazete )

Haber : Pınar Demircan

‘Yeşil Yol’a Karşı Samistal’de 50 Gün’ kitabının imza günü Kadıköy’de

Timur Danış‘ın “Yeşil Yol’a Karşı Samistal’de 50 Gün” kitabının imza günü 12 Mart Cumartesi günü Kadıköy Moda’daki Cook and Book Pasajı‘nda gerçekleştirilecek. Bahariye Caddesi, Şair Latifi Sokak, No:2A Papatya Pasajı Kadıköy adresindeki Cook and Book’taki imza günü etkinliği 18:00’de başlıyor.

31

Timur Danış, 10 Temmuz-28 Ağustos 2015 tarihleri arasında, 50 gün boyunca, Samistal’da kalarak Yeşil Yol karşıtı direnişe katıldı, yol ekskavatörünün geri gidişine tanık oldu. Danış İstanbul’a dönüp, Yeşil Yol’a Karşı Direniş’in elli gününü, öncesi ve sonrasını kitabıyla anlattı.

30

Kitap, özellikle, dağlardaki patikaları tehdit altında olan dağcıların, dağ yürüyüşçülerinin, yaylacıların ve şehirlerde yaşayan ‘Kaçkarlı Göçmenlerin’ dikkatine sunuyor.

Timur Danış, Nokta ve Ekonomi Politika Dergileri’nde çalıştı. Karga, Git Dergileri’ni yayınladı. Yaprak, Yeni Harman, Öküz, Leman dergilerinde yazdı. “Yaşam İçin Gezi Bostan” isimli bir kitabı var. Anti Nükleer Hareket ve Siyanür Karşıtı Hareketin parçası olarak uzun yol yürüyüşleri yaptı; 1995’de Nükleersiz Bir Dünya İçin Avrupa Uzun Yürüyüşü’ne katılıp, Viyana’dan Moskova’ya yürüdü. Timur Danış Hemşin Ülkesi’nde yaşamaktadır.

 

(Sırtçantam.com, Yeşil Gazete)