Ana Sayfa Blog Sayfa 3480

[FotoÖykü] Sonsuzluk ve Bir Gün – Ümit Aykut Aktaş

Theo Angelopoulos ve Aytül’ün anısına…

11

Gölün kıyısında bankın üstündeki karları sıyırıp sarı yağmurluğumun üstüne oturmuştuk sen, ben, annem ve kardeşim. İşten yeni ayrılmıştın -ya da çıkarılmıştın- yeni boşanmıştın ve paran olmadığı için yeniden küçük, dar anne evine geri dönmüştün. Üstüne üstlük o sürekli dalga geçtiğimiz eski Türk filmlerinde olduğu gibi hastalanmıştın. Boşanmayı bir kenara bırakırsak bu kadar felaket biraz fazla kaçıyordu biliyorum. Hiçbirimizde para yoktu. Kardeşim ve ben öğrenciydik. Annemin dul maaşı seninse bir dahaki ay asgari ödemesini bile yapamayacağın kredi kartın vardı sadece. Her şey o denli üstüne gelmiş olmalı ki; limiti son demlerindeki kredi kartından aldığın güçle rezervasyon yaptırıp otobüsle Abant’a getirmiştin hepimizi. Otuz altı yıl boyunca İzmir’den dışarı adımını atmamış olan sen ilk kez kar görmek istemiştin. Güzel bir otel, güzel yemekler ve gölün çevresindeki manzarayı izleyerek yapılacak yürüyüşlerin olduğu bize ait koskoca bir gün. Dördümüz kulağımıza takılan farklı melodiler olsa da, kendimizi sonu güzel bitecek kısa bir öykünün kahramanları gibi hissetmiştik; onca soğuğa rağmen. Kar inceden atıştırmaya başlamıştı yeniden. Üşüyorduk. Ben acelesiz, tadını çıkararak yürüyordum. Sense arkandan biri koşturuyormuşçasına hurş… hurş diye sesler çıkararak kısa ve hızlı adımlarla adeta gölün çevresinde turlamanı bir an önce tamamlamak ister gibiydin. Biliyordun, süren giderek daralıyordu. Gazetelerden yeterince Marilyn Monroe fotoğrafı da kesip biriktirmiştin nasıl olsa. Birden durdun. Anneme baktın. İki elinle havada hayali bir tabak çizdin, açlığına görsel bir boyut katmak kolayına geliyordu. Annem acıktığını hemen anladı. Az önce, saçta gözleme ve tavada Eskişehir usulü çiğ börek yapan köylü kadından aldığımız çiğ böreklerin olduğu mavi kabı çantasından çıkardı. Kardeşim de sabah otelin kahvaltı salonunda -otobüs kötü hava koşulları nedeniyle geciktiği için kahvaltıya yetişememiştik- yanımızda getirdiğimiz termosa, utana sıkıla doldurduğu çayı çıkardı. Sen istemiştin açık havada böylesine fantastik bir piknik kurgusunu. Çok yakında öleceklerini bilenler çevrelerine garip bir yaşam enerjisi saçarlar. Öleceğini bilmek filmin sonunu bilmek kadar sıkıcıdır oysa.

Sonsuzluk ve Bir Gün - Ümit Aykut Aktaş 3

Böreği aldığımızdan beri -belki yiyecek bir şeyler koparırım derdiyle- peşimize takılan kahverengi lekeli sokak köpeği ön ayaklarını karşımızdaki banka uzatarak poz vermiş ve zorla fotoğrafını çektirmişti. Şimdiki gibi perde ve diyafram ayarlarından anladığım profesyonel bir makinem yoktu. Elimdeki makine o eski tip banyo ettirilenlerdendi. Fotoğrafını çektiğimizi anlamışçasına yanımıza geldi. Mavi kaptan dumanı tüten kıymalı bir çiğ börek aldım. Elimi yaka yaka ortadan kopardım. İçinden taşan kıyma ve soğan parçaları botlarımın dibine düştü. Yerdeki börek parçasını çiğnemeden yuttu. Botlarımın yanına dökülen kıymaları da botlarım ve yerdeki karla birlikte yaladı. Açlığı biraz olsun yatışmış gibiydi. O dondurulmuş anda dördümüz ve kahverengi benekli köpek sadece bizim anlayabileceğimiz kendi dilimizi yaratmıştık sanki. En arkamızda olmana rağmen senin yanına kadar geldi. Köpeklerden çok korkardın. Bu sefer korkmadın. Hareket bile etmedin. Köpek gözlerini sana dikti. Bu anların tadını çıkar fazla süren kalmadı der gibi baktı ve çekip gitti. Hiç aldırmadın. Annem, kardeşim ve ben eldivenlerimizi çıkartmış iştahla mavi plastik kabın içindeki çiğ böreklerine yumulmuştuk. Sense, bir zamanlar benim yaptığım börekler çok daha lezzetlilerdi der gibi bakıp, kabı sana uzattığımda -borç alır gibi- sıkıntıyla almıştın küçücük bir böreği. Sanki az önce acıktığını ima eden sen değildin. Böreğinden ufak bir ısırık aldın. Otelden arakladığımız küçük cam bardaklara arka arkaya termostan çay doldurduk. Bardaklar yağlı ellerimizle leke leke olmuştu. Her anlattığımızda yeni ayrıntılar ekleyerek büyüttüğümüz babamın yaşadığı dönemlere ait aile hatıralarımızdan bahsettik dumanı tüten çiğ börekleri birer birer mideye indirirken. Giydiğimiz içliklere, içtiğimiz sıcacık çaya rağmen iliklerimize işleyen soğuk unutmak istediğimiz her şeyi katılaştırıyor ve daha kolay hatırlamamızı sağlıyordu. Geçmişten görüntüler arka arkaya düşmeye başlıyordu gözümüzün önüne. Hatta Mersinli bakkalın raflarından eksik olmayan ucuz, açık pötibör bisküvileri ile leblebi tozu kokusu bile burnumuzda dolanır olmuştu. O sırada anlattıklarımızı dinliyor muydun? Yoksa aklın bir günlük tatil dönüşü başlayacağın kemoterapi seansında mıydı? Gerçi kim kimi gerçekten dinleyebiliyor ki? Her şeye yetecek kadar çok şey yaşayacağını sanıyor insan oysa başımıza gelenler ya da gelmesi muhtemel olanlar sadece küçümen bir öykünün konusu olabiliyor.

Termosla getirdiğimiz çay bitmişti, börekler de. Oysa bardakların sıcaklığı halen avuçlarımızdaydı. Ellerimizi karla temizlemiştik. Camları buğulu, lekeli gözlüğüm burnumun ucuna düşmüştü. O zamanlar daha lazer operasyonu geçirmemiştim. Burnumun üstünde taşıdığım şişe dibi camlarla dibine kadar miyoptum. Ellerini kolonyalamış, atkını sıkıca boynuna dolayıp, paltonun bütün düğmelerini iliklemiştin.

İşte tam o sırada, geçen bayram -senin hasta olmadığın günlerde- evdeki misafirlerden sıkılarak kirişi kırıp, seninle nasıl sinemaya gittiğimizi hatırladım. “Sonsuzluk ve Bir Gün” Theo Angelopoulos’un filmi. Koskoca sinemada dört kişiydik. Diğer iki çatlak kimdi, bilemiyorum. Eleni Karaindrou’nun olağanüstü müzikleri eşliğinde izlemiştik bu şiirsel filmi. O sırada yaşam Theo’nun kamerasının hareketsiz bakışı gibi izliyordu bizi. Zor anlarda el falan da uzatmıyordu, biliyorsun. Hey gidi puslu manzara, sabit plan sapkını Theo… Filmi izlerken zorlanmıştın, çaktırmasan da anlamıştım. Filmden çıktıktan sonra öyle diğerleri gibi şu sarı yağmurluklu insanlar ne anlama geliyor, niye dakikalarca duruyorlar falan, demeden; uzun plan görüntüleri aklına getirip “güzel bir filmdi, müziklerini de beğendim” demiştin. Sen Hollywood filmleri hızında yaşadın bu dünyayı, sırtında kaplumbağa dövmesi olan bense Theo’nun kamerası gibi yavaş ve bayık yaşıyorum. Sen kısa ve hızlı bir yaşam uygun görmüştün kendin için tıpkı Marilyn Monroe gibi bense Theo gibi uzun ve yavaş. Eee bana müsaade! babında, filmdeki çocukların kaçış planı gibi sen de kaçtın gittin otuz altısında tıpkı gazetelerden fotoğraflarını kırpıp durduğun Marilyn Monroe gibi.

Sonsuzluk ve Bir Gün - Ümit Aykut Aktaş 1

Biliyorum şimdi “Sonsuzluk ve Bir Gün” filminin açılış sahnesindeki o deniz kıyısındaki evde uyuyorsun. Seni görebiliyorum. Bense tam on üç yıl sonra sen ve Marilyn Monroe ile aynı yaşta yine bu gölün kıyısındayım. Üzerimde sarı yağmurluğum yerine kaliteli İtalyan kumaşından bir palto var ama yine o günkü gibi üşüyorum. Hep birlikte oturduğumuz bankın yanındayım ve yine karların içinden kahverengi benekli köpek gibi sisli dağlara bakıyorum. Pekii, sen beni görebiliyor musun?

 

Not: Metni okurken Eleni Karaindrou’nun Eternity And A Day film müziğini dinlemeniz ricasıyla.

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.  

12-Ümit-Aykut-Aktaş

 

 

Öykü ve Fotoğraflar: Ümit Aykut Aktaş

Bu Hülya, Hülya’yı dün polis durdurdu

Bu Hülya.
Hülya’yı dün polis durdurdu.
Kimliğini sorup GBT yaptı.
Hülyayı 38 yıldır ilk kez Polis durdurup gbt yaptı.

39

Hülya arkadaşıyla birlikte Beşiktaş Sahilde yürüyordu.
Yerde oturan kadınlar gördü.
Hepsi koca oyalı beyaz örtülerini aynı bağladıklarından Hülya o kadınların Kürt kadınları olduğunu anladı.
Yerde oturan kadınlar ne yazmışlar diye durdu Hülya.
Türkçe ve İngilizce, “kadınlar diyalog istiyor” “analar ağlamasın” “barış gelsin” yazıyordu.

Hülya hepsini tek tek okudu, kadınların da gözünün içine baktı.
Tam gidiyordu ki, biri “nerdensin” diye sordu.
Tepeden konuşmak istemediği için yanına çömeldi kadının Hülya.
Sakaryalı olduğunu söyledi.
Kadınlar Mardin’den Siirtten daha bilmem ki nerden.

“Siirtin Bağgözesine gittim” dedi Hülya.
Nerdensin diyen kadının köyüymüş meğer Bağgöze.
“Mevlide Ablayı bilir misin?” dedi Hülya.
“Bilmem” dedi kadın, “o kadar uzun yıllar oldu ki köyden ayrılmak zorunda kalalı.”
“İnşallah biter bu kan göz yaşı” dedi kadın. “amin” dedi Hülya.
“Analar artık ağlamasın be kızım” dedi kadın, “amin” dedi Hülya.

Hülya on adım atmıştı ki, polis arkasından seslendi.
Kimlik istedi Hülya’dan.
“Neden” dedi Hülya.
“Rutin kontrol” dedi Polis.
“38 yıllık hayatımda hiç rutin kontrole rastlamadım ben” dedi Hülya.
Sinirlendi de Hülya.
“Şimdi üç beş kürt kadınla konuşunca mı denk geldi rutin kontrol” dedi.
“Yanlış anlıyorsunuz, bu rutin” dedi Polis.
“İşte şimdi nasıl bir hismiş anlarsınız” dedi kimliğini alan genç polis.
Hülya çok sinirlendi.

Sinirinin altında kocaman bir yılmışlık vardı.
Bu ipe sapa gelmez düzende çırpınmaktan yılmışlık vardı.
Çaresiz hissetti Hülya.
Bu koca koca düsmanlıktan örülmüş duvarları asla yıkamayacağından duyduğu çaresizlik.
Utanç duydu Hülya.
Acaba kadınlar görmüş müydü sırf onlarla konuştu diye durdurulduğunu, görmeselerdi keşke.
Gerçi “alışmışlardır”dı onlar, o daha da utanç vericiydi.

13

Yıllar önce Diyarbakır’da otostop çektiklerinde onları kamyonuna alan amcayı hatırladı Hülya.
Hani üniversite öğrencisi Kimya’nın babası olan.
İyilik yaptığı yetmiyormuş gibi, ayrılırken Hasan’a kürtçe eklemişti;
“Söyledin mi onlara, iyi insanlarız biz. Kötülük gelmez kimseye. Söyledin mi onlara da”
O zaman duyduğu utancı hatırladı Hülya.

Dün, gününün kalanından hayır gelmedi Hülya’nın.
Çalışamadı, oturamadı, telefonlara cevap veremedi, arkadaşlarıyla konuşmadı.
Battaniyesinin altına girip utancı bitene kadar uyudu.
Bitmedi utancı.
Kendini en berbat hissettiğinde bile, bütün gün sıcak battaniyesinin altında yatabilme lüksünden utandı bu kez.

Bu Hülya.
Hülyayı dün polis durdurup gbt yaptı.
“Rutin kontrol” dedi polis.
Barış istediğini söyleyen birkaç kadınla sohbet etmesi tesadüfmüş ona benzer birşey söyledi polis.
Analar ağlamasın dediğinde kadının sırtını sıvazlaması belki tesadüfü taşıran son damlaydı.
Hülya çok özlüyor.
Enerjisini güzelliklere aktarabildiği ve bunu yaparken endişe etmediği, utanmadığı günleri özlüyor.

 

Bir Hülya 

[Yeşil Atasözleri] Spor oturmaktan üstündür – Furkan Aydın

Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğrencilerinin Mayıs ayında çıkardıkları Yeşil Sözlük – Çevreci Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü‘nü tefrika halinde bölüm bölüm paylaşmaya devam ediyoruz.

Bu hafta Furkan Aydın‘ın seçtiği ve uyarlama önerisinde bulunduğu atasözü ve deyimleri paylaşıyoruz.

43

Sözlüğün tamamına ise Yeşil Atasözleri linkinden ulaşabilirsiniz.

Atasözü ve Deyimler

44

  • Kız evi naz evi
  • Kimsenin ahı yerde kalmaz
  • Can boğazdan gelir
  • Ağaç yaş iken eğilir
  • Acele işe şeytan karışır
  • Nikahta keramet vardır
  • Dil kılıçtan keskindir

Yeşil Sözlük – Atasözü ve Deyimler

45

  • Sağlık evi vitamin yeri
  • Abur cuburun zararı paketinde kalmaz
  • Sağlık, meyveden gelir
  • Meyve taze iken yenilir
  • Abur cubura zarar karışır
  • Meyve de vitamin vardır
  • Spor oturmaktan üstündür

 

[Yeşil Atasözleri-1] Komşunun iyisi insanı sebze bahçesi sahibi yapar – Dilek Yüksel

[Yeşil Atasözleri – 2] Spor yapan insan neredeyse sağlık ordadır – Naşide Özlü

[Yeşil Atasözleri – 3]Bol bol meyve sebze ye, elden ayaktan düşme – Semra Şen

[Yeşil Atasözleri – 4]Üç jelibon bir elma yerini tutmaz – Yudum Özdemir

[Yeşil Atasözleri – 5]Bir meyvenin 40 yıl hatırı vardır – Orkan Aydın

[Yeşil Atasözleri – 6] Tohumu toprağa ek, tutarsa da hoş, tutmazsa da hoş – İpek Uysal

[Yeşil Atasözleri – 7] GDO’lu alma Organik al – Gaye İlhan

[Yeşil Atasözleri – 8]Sağlıklı olmak isteyen tarlaya, istemeyen reklama bakar – Rümeysa Karaca

[Yeşil Atasözleri – 9]Abur cubur gıda değil ki yiyesin – Hüseyin Akbaş

[Yeşil Atasözleri – 10]Fazla sebze göz çıkarmaz – Osman Emre Arı

[Yeşil Atasözleri – 11] Meyve Fast Food’tan tatlıdır – Aslı Karayiğit

[Yeşil Atasözleri – 12] Sağlıksız işe mikrop bulaşır – İrem Sena Yaşar

42-Furkan-Aydın

 

 

 

Furkan Aydın

Bir kültür eleştirisi: Ev Anası

‘İbrahim’in bu yazısı jiyan.us sitesinden alınmıştır.

“Bir gün bir his geldi, yumurta cezvesi ocakta, çayın altı yanıyor, baktım süt bitmiş. Kıyamadım da Vural’ı uyandırmaya, baba oğul sarılmış uyuyorlar. Bakkala indim. Bildiğin sıradan pazar günü, ayağımda terlik içinde çorap üzerimde penye, elimde bozuk para cüzdanım… Bir uçak sesi duydum. Alçalmış iyice. Kafamı kaldırdım, baktım, baktım… Yardı geçti böyle gökyüzünü. Uçmak bile olsa, insanın işi olduysa, bir süre sonra, hiç gökyüzündeymiş gibi gelmiyor. Yani uçuyordum. Bırakıp gidebilirmişim. Nedir yani? Bir sürü ülkeye gittim birkaç saatliğine de olsa. Hiç bavul götürmedim yanımda ama biliyor musun?”

ev anası 2

Ocakta yemeği, prizde ütünün fişi, telde çamaşırı, yetişilmesi gereken doktor randevusu, dönüşte uğraması gereken pazarı olanların, “bavul alırsam yanıma bir daha dönmem” diyenlerin, gidebilecekken kalmayı tercih edenlerin penceresinden konuşuyor Ev Anası. Gündelik hayatın boğuculuğunu, ekran yüzlerinin fikir diye önümüze attığı bulamaçları, ikrâh getiren politik söylemleri inceden alaya alarak. Sadece evin içinden çıkanın, bir evi kurmanın, yaşatmanın görünmez emeğin sahibinin yazabileceği ev kültürü ve eleştirisi. Oysa biz çoğunlukla bırakıp giden, gidebilen kadınların hikâyelerine okuyoruz epeydir. Manasız bir yol güzellemesiyle kendi hayatının propagandasını yapan, bunu radikal bir eylemmiş gibi sunan kadın yazarların kitaplarını. Ev Anası kalmanın da savunuculuğunu yapmadan, zıtlıklara dayanarak kendini var etmeden kamerayı bu bir yere gitmeyen, gidemeyen kadınlara çeviriyor. Mağdur özne dilinin konforuna sığınmadan dişil humor yaratarak.

Ev Anası otobiyografik bir roman. Ama son dönemde sıkça karşılaştığımız çoğunlukla kötü örneklerden oluşan “öznel anlatı” değil kesinlikle. Öznel anlatı, kendi yaşam tarzını markalaştırmaya çalışırken bir yandan da sistem eleştirisi yaparak çelişkinin dibine vuran yazara has daha çok. Süslü cümlelerden örülmüş röportajlar, yazarın çocukluğu gibi abartılmış sorunlardan yola çıkarak pekiştirilen “öznel anlatı” ben denilen kuyuya hapsoluyor doğası gereği. Kendinden bahsetme iştahı bitimsiz bir kendine övgüye dönüşüyor. Oysa Ev Anası kişisel olanın politikliğinden güç alıp, “öznel anlatı” tuzaklarına düşmeden özelden genele yayılıyor. Bu yüzden otobiyografik yönü baskın olsa da “öznel anlatı” değil.

birgül özcan

Son yıllarda içi ve dışı sorunsallaştıran, kadınların kartondan olduğu, kendini her şeye yabancılaşmış bulan, özne olmanın ağırlığını, sorumluluğunu fark etmiş kendini geri çekmiş ama onu arzulamaktan da kaçamamış orta sınıf heteroseksüel erkeklerin öykülerini okuyoruz hep. Barış Bıçakçı’nın eve tıkılmış erkeklerini, Behçet Çelik’in içerisi ve dışarısı arasındaki ayrımları sakin bir dehşet halinde yaşayan erkeklerini, Murat Özyaşar’ın bir sandalyeye bir şehre mahkûm olmuş erkeklerini, Mehmet Erte’nin erkek karakterlerini bir çırpıda sayabiliriz. Ev Anası’nda ise bu durumun tersine döndüğünü görüyoruz. Tıpkı erkek yazarların kitaplarında kadınların sadece ismen varolması gibi Ev Anası’nda da erkekler sadece ismen var. İçi ve dışı sorunsallaştırmadan, eve tıkılıp kalmış olmanın bunaltıcılığıyla alay ederek, yazarın endişesini metnin içine taşıyarak (“sana okur mu yok be?”) bir karşı duruş sergiliyor. Ev içi emeğinin görünmezliğinden, faşizme varan estetik algısından, bu estetik algısının kadınlara yönelik bir silah olarak kullanılmasını ve kadınların da kendi hemcinslerine bu silahı doğrultabildiğini açık ediyor kitap. Tırt Hava Yolları’ndan kiloları yüzünden işinden olan Sevda, aslında hiç de göründüğü gibi bir hayatı olmayan ekran yüzü Damla Fitol’a düşmanlık besleyebiliyor. Oysa Damla Fitol’un da erkekliğin, erkeklerin belirlediği estetik ölçütlerin kurbanı olduğu anlaşılıyor neyseki. Başkaları tarafından belirlenmiş bir ölçüde güzelliğin de bir cehennem olabileceği sezdiriliyor okuyucuya. Yazarın bunu yaparken dişil humor dilini elden bırakmaması görünürlüğü ve anlaşılırlığı artırıyor.

ev anası 1

Roman annenin ölümüyle sonlanıyor. Romanın dili gereği yas duygusuna geçilmiyor. Fakat yıkıma işaret ediliyor. Annenin ölümüyle yıkılan ev. Ev Anası, evin içinden çıkan ev kültürü ve eleştirisi olduğu kadar, aynı zamanda, evsiz kalmanın da öyküsü. Hatta daha ileri gidip annenin ölümüyle yaşanan evsiz kalma duygusunun ürünü demek geliyor içimden. Fazla mı iddialı olur bu yorum?

Bir başka düşündüren konu ise romanın içinde bulunduğumuz zaman diliminde ortaya çıkması. Her baskı dönemi sokağı tehlikeli kılar. Sokakta olmanın zorunluluğuyla yaşanan hesaplaşma eve dönüşü mümkün kılar sonunda. Bugün sokaklarında bombaların patladığı, sıkıyönetimin, sokağa çıkma yasaklarının sıradanlaştığı bir siyasi atmosferde ev içi kültürüne yönenilmesi bir zorunluluktan mı kaynaklanıyor? Ev Anası’na bu açıdan bakmak fazla mı zorlama olur? 12 Mart romanlarının içsel hesaplaşmalar eşliğinde mekân olarak hapishanelere tıkılıp kalması geliyor akla ister istemez. Belki Ev Anası bu anlamda bir işaret fişeğidir. Neyse ne Ev Anası’nı bize güzel kılan düşündüren birçok ayrıntı var.

Bu yazı, yazarının da onayı ile jiyan.us/ dan alınmıştır

Ev Anası
Birgül Özcan
Roman
Sel Yayıncılık
115 Sayfa, Şubat 2016.

13-ibrahim

 

 

‘İbrahim’

Okul öncesi eğitimde dans & bale

Dans değişiyor.

Öncelikle kolay takip edilebilme açısından sahne performanslarına bakarak sunum ve hazırlık süreçleri dönüşüyor, diyebiliriz. Avrupa’nın en iyi çağdaş dans topluluğu Hollanda Dans Tiyatrosu’nun koreografı Bolşoy Balesinde çalışıyor. İspanya’nın eski baş baleti Çin Halk Balesinde Jane Eyre’i hazırlayıp İngiltere’de turne yapması Kanada ve Fransa gibi ülkelerde haber oluyor. Çin’de de yabancı bir sanatçı ilk defa yılın sanat olayı ve sanatçısı seçiliyor. Avrupa’nın en eski Çağdaş Dans Okulu P.A.R.T.S. derslerine yoga yaparak başlıyor.

Geçenlerde kuzenim, “Eskiden sadece Bahar baleye giderdi, şimdi herkes çocuğunu mutlaka bir baleye gönderiyor” dediği için bu yazıyı yazıyorum ben de.

Royal Opera House da bu değişimin farkında olacak ki, geçenlerde balenin gelişimi üzerine bir video yayınladı. 1800’lerin başında, sonunda ve günümüzde bale olarak farklı örnek sunumları gösteriyor. Kıyafet ve müzik eşliğindeki uyumun hız ve hareketlerdeki değişimini görüyorsunuz. Günümüzde ayrıca, esneme – streching – için yardımcı (videoda işkence aletleri deniyor) aletler de var. Video 7. Dakikadan sonra görebileceğiniz gibi 1800’lerin başındaki o dramatik hava yerini daha hareket odaklılık almış.

Kuzenimin söylediğine geri dönelim. İşte o son zamanlar, okul öncesi eğitimde çocuk gelişimi için bale, dans dersleri doktorların, eğitimcilerin tavsiyeleri arasına girdi.

Peki, nasıl başlamak gerekiyor?

Eğer kızınızı ya da oğlunuzu 13 aylıkken alıp tekrarlanan ritim çalışmalarıyla başlayıp, hareket ve dansa dönüştükten sonra bale ve drama çalışmalarını da üzerine ekleyen 7 – 8 yıllık bir çalışma varsa. Ve bu çalışmanın sonunda yöneldiği alanla ilgili bir festivale katılarak taçlandırma gibi bir program biliyorsanız Türkiye’de. Öncelikle böyle bir program tercih edilebilir.

16

Bu resimdeki çocuklar 6 – 7 yaş aralığındalar. Benzer bir programdan geçerek 45 dakika süren bir ritim, kısa bir tiyatro ve dans gösterisi yaptılar. Böyle bir program ya da herhangi bir tanesi için diğerlerinden daha farklı olarak “geleceğin yeteneğini” bulma konusunda daha iddialıdır demek abartılı olabilir. Sanat pek de verilen emek ile doğru orantılı olamayabiliyor sonuçta. Sadece, bu bölüm, neden Türkiye’deki çocuklar daha çok ağlıyor, daha çok ses çıkarıyor gibi sorulara somut bir örnek olabilir. Bunun ne-ler ifade edebileceği başka yazıların konusu.

Böyle bir ortam bir hedeftir ve çok da bilinmeyen sadece baleye ait noktalara bakmaz. Araştırdığınız kursun ortamı ve eğiticilerinin enerjisinin sizinle ne derece uyuştuğunu görmek zor değil. Benim böyle bir programı desteklememin nedeni çocukları belirli enstrümanlar, tuvaller, sahneler arasında denemeler yapmasından ziyade daha yapıcı ve bütünsel bir ortamın içinde yönelmesi.
Özellikle okul öncesi bale okullarındaki eğitimi buna yakın olmalı. Bu yüzden, o yaşlarda gösterilebilecek bale egzersizleri kadar ortamın olanaklarının değerlendirilmesi de önemli.

Çünkü dünyadaki bale ekolleri arasında belirgin yanlış olanlar var, demek zor. Sadece farklar var. Dans tekniklerini yeterince sindirmiş, bilgilenmiş birinin size yanlış teknik aktarması zor. Bedenin bilgi aktarımını doğru – sağlıklı, vücudu bir sonraki hareketlere de açan, geliştiren bir şekilde alamadığını görmek ve zamanında müdahale etmek gerekli. Zor olan bu ve çocuğunuza koreografik (burası da önemliydi) bir dansın parçası olabileceği bir ortamın yaratılması. Benim de okul öncesi bale eğitimini önemsememin nedeni bu. Başka bir şeyin, aktivitenin, okulun çocuklar için bu şekilde bütünsel, sosyal ve sürekli bir ortam yarattığını görmedim.

Bir sonraki adımın, dansın ya da balenin devamlılığının da sadece öğrenciye ya da öğretmene bırakılması sadece çocukların hayatını zorlaştırabiliyor. Ailenin konuyla ilgilenmesi, kendilerini de heyecanlandıran bir tarafından tutup, ilgilendiklerini ve mutlu olduklarını belli ettikleri muhabbetler açmaları çok önemli. Çocuklar bu duygunun aktarımını hemen hissediyor. Bu duygu aktarımının varlığı kendilerini ifade edebilecekleri bir alan keşfedip üzerine çalışmaları için motive edebiliyor. Yokluğu ise korkmalarına ya da kaçmalarına.. İş olarak sanatta tek bir çeşit “olma” yolu yok. Amerikan Bale Tiyatrosundan Misty Copeland, çok geç yaşta baleye başlayarak Amerika’nın en önemli dans topluluklarından birinin baş dansçılarından oldu. Şimdi “Neden Amerika’da hiç benim gibi başarılı ve zenci balerin yok?” diye sorduğu kendi hikâyesini anlatıyor.

17

Masallar yavaş yavaş değişiyor yani.

18

Her çocuğun bu değişimin bir parçası olması dileği de, belki büyük; ama hepimiz için hareketin güzel bir başlangıç noktası olabilir.

15-Bahar-Topçu

 

 

Bahar Topçu

ELP şimdi bir kişi eksik: Keith Emerson hayatını kaybetti

Progresif rock’ın en önemli gruplarından Emerson, Lake and Palmer’ın (ELP) üyelerinden, tuşlu çalgılar üstadı ve besteci Keith Emerson 71 yaşında öldü.

Keith Emerson (1944-2016)
Keith Emerson (1944-2016)

1970’lerin süper gruplarından ve progresif rock türünün yaratıcılarından biri olan ELP, klavyede Keith Emerson, gitar ve vokalde Greg Lake ve davulda Carl Palmer’dan oluşuyordu. Rock tarihinin en önemli klavyecilerinden biri kabul edilen Keith Emerson 1944’de Yorkshire’da doğdu. İngiliz sanatçı, klasik müzik eğitimi aldıktan sonra Hammond org çalmaya başladı ve aralarında kurucusu olduğu, 1967’de kurulan The Nice’ın da olduğu birkaç grupta yer aldı.

Keith-Emerson

1969’da Moog synthesiser çalmaya başlayan Emerson, bu enstrümanı stüdyo dışında ve turnelerde kullanan ilk sanatçı oldu.  1970’de kurulan ELP’nin diğer elemanlarından Greg Lake, öncü progresif gruplardan King Crimson’un ilk dönem üyelerindendi. Carl Palmer ise daha önce yine progresif rock’ın öncü gruplarından The Crazy World of Arthur Brown ve Atomic Rooster’da çalmıştı.

Emerson, Lake and Palmer
Emerson, Lake and Palmer

ELP, 1970’da dağılana kadar ELP, Tarkus, Pictures at an Exhibition, Brain Salad Surgery ve Works gibi klasikleşen albümler yaptı. Keith Emerson, özellikle Mussorgsky’nin Bir Sergiden Tablolar’ına yaptığı senfonik rock yorumuyla türün tanımlayıcı çalışmalarından birine imza attı.

Sanatçı dün gece Los Angeles’da hayatını kaybetti.

Kaynak: Classic Rock ve Wikipedia

Haber: Yeşil Gazete 

Hakikat yalın ve korkunç! – Abdullah Aysu

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

Birkaç gündür sanal medyada Türkiye Rüzgâr Enerjisi Birliği’ne (TÜREB) ait bir harita dolaşıyor. Harita, Türkiye Rüzgâr Santralleri Atlası adıyla Ocak 2016’da yayınlanmış. Haritaya bakıldığında, ‘uğrunda ölünesi yerler’ diye hep anlatılan Ege, Marmara ve Trakya rüzgâr enerji santrallerine (RES) teslim edilmiş.

25

Haritada görüldüğü kadarıyla RES’ler bütün hava koridorunu kaplamış. Rüzgâr santrallerinin bu şekil konuşlandırılmasıyla Ege, Marmara ve Trakya’da yaşam yok olacak gibi görünüyor. Sadece insanlar zarar görmeyecek. Yaban kuşlar telef, yaşama destek sunan biyoçeşitlilik tahrip olacak. Havanın koridorunun rüzgâr

Birkaç gündür sanal medyada Türkiye Rüzgâr Enerjisi Birliği’ne (TÜREB) ait bir harita dolaşıyor. Harita, Türkiye Rüzgâr Santralleri Atlası adıyla Ocak 2016’da yayınlanmış. Haritaya bakıldığında, ‘uğrunda ölünesi yerler’ diye hep anlatılan Ege, Marmara ve Trakya rüzgâr enerji santrallerine (RES) teslim edilmiş.

Haritada görüldüğü kadarıyla RES’ler bütün hava koridorunu kaplamış. Rüzgâr santrallerinin bu şekil konuşlandırılmasıyla Ege, Marmara ve Trakya’da yaşam yok olacak gibi görünüyor. Sadece insanlar zarar görmeyecek. Yaban kuşlar telef, yaşama destek sunan biyoçeşitlilik tahrip olacak. Havanın koridorunun rüzgâr santralleriyle işgali, rüzgâr akımını sekteye uğratacak. İklim değişecek, istikrarsızlaşacak. Kısacası herkes ve her şey için bu bölgelerde yaşam alt üst olacak. Söz konusu olan yaşam!

Doğal güzellik denince akla gelen Karadeniz, Nehir Tipi Hidro Elektrik Santral (HES) şirketlerine verildi. Karadeniz, “Yeşil Yol” safsatası ile şimdi yırtılıyor. Bütün dağları yerle yeksan edecek maden şirketleri dağlarda cirit atıyor. Hükümet, adeta “alın mahvedin bu güzellikleri” dercesine maden şirketlerine destek veriyor. Şirketlere engel olmaya kalkan yaşam savunucuları kolluk kuvvetleri tarafından darp ediliyor.

Manavgat’ın nehrinin üzerine HES’lerden düğüm üstüne düğüm atılıyor. Atılan düğümler ile nehir iğdiş ediliyor. Hayatı iğdiş edecek enerji şirketlerine ardı ardına lisanslar veriliyor. Torosların yeşil giysisi HES’ler ile üstünden sıyrılacak, çıplaklaştıracak! Bir başka cennet bölge cehenneme çevrilecek.

Özetle Batı’da ve Güney’de herkes ve kesim için yaşam alanları yaşanılmaz kılınıyor. Tüm canlılar için hayattan mahrum edecek adımlar böyle atılıyor. Hakikatler bu kadar yalın!

Bir başka bölgeye geçelim. Mezopotamya Ekoloji Hareketi, 85 kişilik çalışma ekibi kurmuş, 800 aile ile görüşmüş, bir rapor hazırlamış. Görüşme yaptıkları yöreler; Amed’te Sur, Bismil, Mardin’de, Nusaybin, Dargeçit, Hakkari’de Yüksekova, Şemdinli; Şırnak’ta Şınak, Cizre, Silopi, Beytülşebap, Van’da Süphan, Yeni Mahalle, Karşıyaka, Hacıbekir, Edremit.

Çalışma 24 Ekim 2015-10 Kasım 2015 tarihleri arasında gerçekleştirilmiş.

Raporun tarımla ilgili bir bölümü şöyle: “Sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı ilçelerde halk genellikle bahçelerinde bostan yetiştiriyor, evlerin bodrumunda hayvancılık yapıyor. Bu üretim ve yetiştirme sokağa çıkma yasağından dolayı zarar görmüş. Hayvanların şarapnel parçalarından, kullanılan gazlar ve mermilerden dolayı öldükleri, ölen hayvanların kireçlenerek bahçeye gömüldükleri belirtiliyor.

Dağlık bölgeler olan, Şırnak, Şemdinli, Yüksekova, Dargeçit gibi küçük ve büyükbaş hayvancılığın yapıldığı yerlerin özel güvenlik bölgesi ilan edilmesi ve bombalanmasından dolayı hayvanlar ölmüştür. Özellikle arıcılık durma noktasına gelmiş” diyor.

Buralarda yaşamdan ve yaşanılacak olanlardan mahrumiyet diz boyu. Hakikatler, sadece yalın değil korkunç!

Son söz Yaşar Kemal’in; “Yani vatan, ormanları, çayır çimenleri, kuşları, yabanıl hayvanları, suları, daha binlerce öğesiyle bir bütündür…”

santralleriyle işgali, rüzgâr akımını sekteye uğratacak. İklim değişecek, istikrarsızlaşacak. Kısacası herkes ve her şey için bu bölgelerde yaşam alt üst olacak. Söz konusu olan yaşam!

Doğal güzellik denince akla gelen Karadeniz, Nehir Tipi Hidro Elektrik Santral (HES) şirketlerine verildi. Karadeniz, “Yeşil Yol” safsatası ile şimdi yırtılıyor. Bütün dağları yerle yeksan edecek maden şirketleri dağlarda cirit atıyor. Hükümet, adeta “alın mahvedin bu güzellikleri” dercesine maden şirketlerine destek veriyor. Şirketlere engel olmaya kalkan yaşam savunucuları kolluk kuvvetleri tarafından darp ediliyor.

Manavgat’ın nehrinin üzerine HES’lerden düğüm üstüne düğüm atılıyor. Atılan düğümler ile nehir iğdiş ediliyor. Hayatı iğdiş edecek enerji şirketlerine ardı ardına lisanslar veriliyor. Torosların yeşil giysisi HES’ler ile üstünden sıyrılacak, çıplaklaştıracak! Bir başka cennet bölge cehenneme çevrilecek.

Özetle Batı’da ve Güney’de herkes ve kesim için yaşam alanları yaşanılmaz kılınıyor. Tüm canlılar için hayattan mahrum edecek adımlar böyle atılıyor. Hakikatler bu kadar yalın!

Bir başka bölgeye geçelim. Mezopotamya Ekoloji Hareketi, 85 kişilik çalışma ekibi kurmuş, 800 aile ile görüşmüş, bir rapor hazırlamış. Görüşme yaptıkları yöreler; Amed’te Sur, Bismil, Mardin’de, Nusaybin, Dargeçit, Hakkari’de Yüksekova, Şemdinli; Şırnak’ta Şınak, Cizre, Silopi, Beytülşebap, Van’da Süphan, Yeni Mahalle, Karşıyaka, Hacıbekir, Edremit.

Çalışma 24 Ekim 2015-10 Kasım 2015 tarihleri arasında gerçekleştirilmiş.

Raporun tarımla ilgili bir bölümü şöyle: “Sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı ilçelerde halk genellikle bahçelerinde bostan yetiştiriyor, evlerin bodrumunda hayvancılık yapıyor. Bu üretim ve yetiştirme sokağa çıkma yasağından dolayı zarar görmüş. Hayvanların şarapnel parçalarından, kullanılan gazlar ve mermilerden dolayı öldükleri, ölen hayvanların kireçlenerek bahçeye gömüldükleri belirtiliyor.

Dağlık bölgeler olan, Şırnak, Şemdinli, Yüksekova, Dargeçit gibi küçük ve büyükbaş hayvancılığın yapıldığı yerlerin özel güvenlik bölgesi ilan edilmesi ve bombalanmasından dolayı hayvanlar ölmüştür. Özellikle arıcılık durma noktasına gelmiş” diyor.

Buralarda yaşamdan ve yaşanılacak olanlardan mahrumiyet diz boyu. Hakikatler, sadece yalın değil korkunç!

Son söz Yaşar Kemal’in; “Yani vatan, ormanları, çayır çimenleri, kuşları, yabanıl hayvanları, suları, daha binlerce öğesiyle bir bütündür…”

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

26-Abdullah-Aysu

 

Abdullah Aysu

Filmmor Kadın Filmleri Festivali bu sene 14. kez perdelerini açıyor

Bu yılki yolculuğuna 12 Mart’ta İstanbul’da başlayacak 14. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali 26-27 Mart’ta Hatay, 2-3 Nisan’da Adana, 9-10 Nisan’da Bodrum, 16-17 Nisan’da Mardin, 23-24 Nisan’da İzmir ve 29-30 Nisan’da Van’da izleyiciyle buluşacak. Festival, kadın cinayetlerine dikkat çekmek için bu yılki temasını ‘Kadın Cinayetleri Önlenebilir: Dayanışma Yaşatır’ olarak belirlemiş.

23

Festivalde, geçtiğimiz senelerden aşina olduğumuz ‘Kadınların Sineması’, ‘Kendine Ait Bir Cüzdan’ ve ‘Cins-Cinsiyet-Cinsiyetler’ adlı bölümlerin yanı sıra ‘Kadın Cinayetleri Önlenebilir – Kadın Dayanışması Yaşatır’,
‘ Video-Art Seçkisi’, ‘Kadınlar Vardır’ gibi yeni bölümler de yer alacak. Programda dikkat çeken yapımlar arasında usta yönetmenlerin son filmleri bulunuyor. Kim Longinotto
imzalı belgesel Düş Kapanı (Dreamcatcher), Naomi Kawase’nin son filmi Umudun Tarifi
 (An) ve Anna Muylaert’in Brezilya’nın Oscar adayı seçilen Annemle Geçen Yaz’ı (Que Horas Ela Volta?), festivalin kaçırılmaması gereken yapımlarından.

Chantal Akerman toplu gösterimi

Kendine has üslubuyla feminist sinemaya birbirinden önemli filmler armağan eden ve geçtiğimiz yıl Ekim ayında aramızdan ayrılan Chantal Akerman’ın tam on altı filmi, Filmmor ve İstanbul Modern işbirliğiyle gerçekleştirilecek toplu gösterimde izleyicilerle buluşacak. ‘Chantal Hakkında Her Şey’ adlı bölümde gösterilecek filmler arasında, yönetmenin on sekiz yaşında çektiği kısa filmi Patlat Şehri (Saute Ma Ville, 1968), bir ev kadınının günlük hayatına odaklanan başyapıtı Jeanne Dielman, 23, Quai du Commerce, 1080 Bruxelles (1975), son filmlerinden Budala Almayer (La Folie Almayer, 2011) ve annesiyle ilişkisine odaklandığı son

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da Kadınların Sineması’ adlı bölümde, Tahran’da bir kadın ve bir adamın gündelik hayatını anlatan Kırmızı Gül (Red Rose, 2014) ve Mısır toplumundaki dinî geleneklerin kadınların yaşamındaki etkisini ele alan Viola Shafik imzalı belgesel Işık Ana ve Kızları’nın (The Mother of Light and Her Daughters) da aralarında yer aldığı toplam dokuz film seyircilerle buluşacak. Viola Shafik ayrıca, 18 Mart’ta düzenlenecek söyleşide, Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da kadın sinemacı olmaya dair görüşlerini ve deneyimlerini izleyicilerle paylaşacak.

Kadın Cinayetleri Önlenebilir – Kadın Dayanışması Yaşatır

24

Festivalin temasıyla aynı başlığı taşıyan ‘Kadın Cinayetleri Önlenebilir – Kadın Dayanışması Yaşatır’ bölümünde ise yönetmen koltuğunda Maryam Ebrahimi ve Nima Sarvestani’nin oturduğu 2012 yapımı Parmaklıklar Ardından Burkasız (No Burqas Behind Bars) dikkat çekiyor. Belgesel, Taliban sonrası Afganistan’da “ahlaki suçların” kadınları cendereye almak için nasıl kullanıldığını tutuklu kadınların tanıklığıyla anlatıyor. Festivalin ‘Kadınlar Vardır’ bölümündeyse, geçtiğimiz yılın önemli yapımlarından biri olan Diren: Zamanı Geldi (Suffragette) gösterilecek. Sarah Gavron’un filmi, 1910’lu yıllarda İngiltere’deki Süfrajet hareketine katılan kadınların temel hak
ve özgürlükleri için verdikleri mücadeleye odaklanıyor. Diren: Zamanı Geldi, festivalin kaçırılmaması gereken filmlerinden biri.

Altın Bamya Ödülleri

Festivalde filmlerin yanı sıra atölyeler, forumlar ve paneller de gerçekleştirilecek. 12 Mart’ta Aynalı Geçit’te ‘Kadın Cinayetleri Nasıl Filmleştirilmeli?’ atölyesi, 19 Mart’ta Aynalı Geçit’te ‘Kadın Cinayetleri Nasıl Önlenebilir?’ forumu ve 20 Mart’ta İtalyan Kültür Merkezi’nde ‘Bizim Süfrajetler: Osmanlı’da Kadınların Oy Hakkı Mücadelesi’ paneli düzenleniyor.

Festivalle birlikte, artık gelenekselleşen Altın Bamya Ödülleri de sahiplerini bulacak. Sinemada cinsiyetçiliğin azalması hedefiyle verilen ödüller için sinemaseverler 15 Mart’a kadar oylarını www.altinbamya.org sitesi üzerinden kullanabilirler.

www.filmmor.org

 

(Altyazı.net)

Altın Kestane Ödülleri’nde ‘en fena kadın oyuncu’ Tuğçe Kazaz

Online sinema dergisi Arka Pencere‘nin bu yıl 7. kez düzenlediği Altın Kestane Ödülleri‘nde 2015’in En Fenaları’nın belli oldu. ‘Kod Adı: K.O.Z.’ yılın en fena filmi seçilirken en fena kadın oyuncu ödülüne ‘İçimde Akan Nehir’le Tuğçe Kazaz, en fena erkek oyuncu ödülüne ise ‘Fatih’in Fedaisi Kara Murat’la Fatih Usta değer görüldü.

22
Altın Kestane Ödüllerinde Tuğçe Kazaz, “İçimden Akan Nehir” filmindeki performansı ile en fena kadın oyuncu ödülüne layık görüldü

Hollywood’da yılın en kötülerine verilen Ahududu ödüllerinin Türkiye’deki muadili olan Altın Kestane Ödülleri/ 2015’in En Fenaları’nın sahipleri belli oldu. Online sinema dergisi Arka Pencere (www.arkapencere.com) tarafından düzenlenen 7. Altın Kestane Ödülleri’nde yılın en fena filmi olarak ‘Kod Adı: K.O.Z.’ seçilirken ‘İçimde Akan Nehir’le Tuğçe Kazaz en fena kadın oyuncu, ‘Fatih’in Fedaisi Kara Murat’la ise Fatih Usta en fena erkek oyuncu ödülünü kazandı. Yılın en fena yönetmeni ‘Fatih’in Fedaisi Kara Murat’la Aytekin Birkon olurken Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan’a ise ‘Sahte Emek Sineması’ndaki pozları’ nedeniyle Altın Çıngırak Ödülü verildi.

Altın Kestane komitesinden yapılan açıklama ve eğlenceli ödül gerekçeleri şöyle:

“Festivaller, Altın Küre’ler, Oscar’lar, SİYAD Ödülleri geride kaldı ve dergimiz Arka Pencere’nin bu yıl 7. kez düzenlediği Altın Kestane Ödülleri’ne bir kez daha hoş geldiniz… İlk yılından itibaren “Yalnız havyarla yaşanmaz!” felsefesiyle hareket ederek dağıttığımız bu ayrıksı ödüller, 2015’te gösterime giren yerli filmler arasından ‘doğal aday’ bulmakta gene hiç zorlanmadı. İşin ‘aday belirleme’ aşamasında da titiz bir inceleme sonucu, dört ayrı kategoriye dağılan toplam 19 filmin diğerlerinin arasından sıyrılmasıyla geri sayım başladı. Diğer üç kategorinin adaylarının ise her yıl olduğu gibi 2015 için de ‘eğilim yoklamasıyla’ saptanarak oya sunulduğunu belirtelim.

Altın Kestane Ödülleri’nin takipçileri, ‘gecekondular’ın değil ‘saraylar’ın hedef alındığını; aynanın, neredeyse bütçesiz çalışan genç yapımcı ve yönetmenlere değil ‘görkemli fiyaskolar’a imza atanlara tutulduğunu iyi bilirler. 2015 için de aynı şey geçerliydi hiç kuşkusuz. Marka değerini her geçen yıl yükselten, kurumsal kimliğini sağlamlaştıran ve tadından yenmediği konusunda geniş bir fikir birliği oluşan Altın Kestaneler’i bir kez daha ateşten aldık, kabuklarını soyduk ve işte sahiplerine dağıtıyoruz.

35 sinema eleştirmeni ve kültür-sanat gazetecisinden oluşan 7. Altın Kestane Ödülleri Büyük Jürisi’nin, kazananları alkışlamayarak ve ‘başarılarının’ devamını dilemeyerek sunduğu sonuçlar şöyle…

EN FENA FİLM
KOD ADI: K.O.Z. (CELAL ÇİMEN)

Yalnızca sinema estetiğini değil, propaganda sanatının temel ilkelerini de ayaklar altına almaktan çekinmeyen bir film olarak dikkat çeken “Kod Adı: K.O.Z.”, kategorisinin en büyük favorilerinden biriydi, dolayısıyla sonuç kimse için sürpriz olmadı.
İktidar partisi AKP’nin Gülen Cemaati’ni ‘paralel devlet yapılanması’ ilan etmesinden sonraki sürece uygun dil geliştiren ve “Kandırıldık… Ne kadar da safmışız” söylemini bir kez de beyazperdede tekrarlayan film, cesur bir gazeteci ile Cemaat bağımlısı polis müdürü kardeşini zıt kutuplara yerleştirerek, yaşananların bir ‘kardeş kavgası’ olduğunu söylemekten de geri kalmıyordu. 17-25 Aralık’tan Dink suikastına, Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümünden Gezi Direnişi’ne dek her şeyin bir senaryoya doldurulup üzerimize boca edildiği, yedinci sanata ait bir üründen çok AKP mitinglerinde dağıtılan broşürleri çağrıştıran film, aldığı oylar neticesinde, bu daldaki en büyük rakibi olacağı tahmin edilen “Darbe”ye ciddi fark attı. İpi, tahminlerin aksine hiç zorlanmadan göğüsleyen “Kod Adı: K.O.Z.”, kendisinden hemen sonra gelen “Fatih’in Fedaisi Kara Murat”a bir, “Aşk Sana Benzer”, “Eski Sevgiliyi Unutmanın 10 Yolu”, “Netekim Karakolu” ve “Darbe”ye ise birkaç tur bindirerek 7. Altın Kestane Ödülleri’nin En Fena Film kategorisinde parlak bir başarı elde etmiş oldu.

Hemen anımsatalım, “Kod Adı: K.O.Z.”un dünyanın en çok izlenen sinema sitesi IMDb’de elde ettiği bir (1) puanlık ortalama da ayrı bir gurur vesilesi olarak sinema tarihine geçmiş durumda.

EN FENA YÖNETMEN
AYTEKİN BİRKON (FATİH’İN FEDAİSİ KARA MURAT)

En Fena Film kategorisinde “Kod Adı: K.O.Z.”un karşısına çıkarak hatırı sayılır bir derece yapan “Fatih’in Fedaisi Kara Murat”, yönetmen dalında da devreye girdi, üstelik rakibini geçti de…

Sinema dünyamıza verdiği kurgu, post-prodüksiyon ve danışmanlık hizmetleriyle tanınmış olan Aytekin Birkon, ilk senaryo ve yönetmenlik denemesi “Fatih’in Fedaisi Kara Murat”ta bolca bilgisayar efekti ve ağır çekimli dövüş sahneleriyle, aldıkları darbeler sonrasında geriye doğru havaya uçan askerler göstermekten başka bir şey başaramamıştı açıkçası. Yarı karanlık, puslu bir atmosferde geçen, “300 Spartalı” ile “Gladyatör” kırması taklit bir sinema dilinin egemen olduğu, teknik ve taktik açıdan parlak bir fiyaskoydu bu son Kara Murat sürümü… En fenası da filmde yoğun bir Türk-İslam Sentezi kıvamı tutturulması, dolayısıyla da Kara Murat’ın önceki her macerasında en az iki kez uğramadan edemediği Bizanslı prenseslerin yatak odalarının önünden bile geçememesiydi.

Bu dalın ikincisinin Celal Çimen (Kod Adı: K.O.Z.), üçüncüsünün de Altın Kestane’nin tecrübeli yönetmenlerinden, geçen yılın galibi Biray Dalkıran (Eski Sevgiliyi Unutmanın 10 Yolu) olduğunu belirtelim.

EN FENA KADIN OYUNCU
TUĞÇE KAZAZ (İÇİMDE AKAN NEHİR)

Siyasi arenada, ülkemizi ve milletimizi felaketlere sürükleyecek iç ve dış komplolara göğsünü siper ederek indirdiği çökertici darbelerle haklı bir şöhret kazanan Tuğçe Kazaz, aynı verimi kamera karşısında her nedense bir türlü alamamakta. 2012’deki “Uzun Hikâye”den sonra bu kez de Erhan Güleryüz’le birlikte başrolü üstlendiği “İçimde Akan Nehir”de varlık gösteremediği gibi tam tersine görmezden gelinemeyecek bir ‘boşluk’ yaratan sanatçı, hayranlarını fazlasıyla üzdü, tahminimizce kendisi de üzüldü. 63 salonda yalnızca bir hafta gösterimde kaldıktan sonra apar topar geri çekilen ve sadece 5.400 seyirciye seslenebilen film, ilk iki kategoride adaylık elde edemese de En Fena Kadın Oyuncu dalında şık bir başarıya ulaştı. Filmde, Ermenilerle savaştan yaralı dönen Azeri askerin âşık olduğu ve küçük kızı hasta dul kadını canlandıran Kazaz, kameraya ‘şuursuzca bakmanın’ mükemmel örneklerini vererek Altın Kestane’ye uzanmayı bildi. Ciddi rakibeleri Wilma Elles (Zilin Sesi, Senden Bana Kalan, Katran) ve Özge Borak (Bana Adını Sor), aldıkları oylarla Kazaz’ı zorlayamadılar bile.

EN FENA ERKEK OYUNCU
FATİH USTA (FATİH’İN FEDAİSİ KARA MURAT)
İşte yılın en çekişmeli, sonucun neredeyse foto-finişle belirlendiği kategorisi… Yapımcısı olduğu, Türkiye’de gösterime girmeyen 2010 yapımı “Karanlık Hesaplaşma”daki rolü dışında ilk kez başrol üstlenen Fatih Usta, çizgi romanlardan ve Yeşilçam dönemi avantürlerinden iyi bildiğimiz Kara Murat’tan çok kick-boks yapan Stallone’a benziyordu. Adını Altın Kestane tarihine altın harflerle yazdırdı ama çok da zorlandı. Usta’yı zorlayan tek isimse “Darbe”, “Evlenmeden Olmaz”, “Bizim Hikaye” gibi filmlerde sergilediği oyunculukla Cansel Elçin oldu. “Kod Adı: K.O.Z.”un gazeteci Zafer’i Hazım Körmükçü ile “Mazlum Kuzey”in organ mafyasının eline düşen türkücüsü Önder Açıkbaş “Biz de varız” deseler de bu ikilinin epeyce gerisinde kaldılar.

ALARM ZİLİ ÖDÜLÜ
FIRAT TANIŞ
İşleyen demir her zaman ışıldamıyor… “Takım: Mahalle Aşkına” ile “Uzaklarda Arama” dışında 2015’te rol aldığı “Yapışık Kardeşler”, “Geniş Aile: Yapıştır”, “Mavi Gece”, “Öğrenci İşleri” gibi zayıf komedilerde ve zayıftan da öte korku-gerilim örneği “Helak: Kayıp Köy”de kendisini adeta helak etmesi nedeniyle Altın Kestane Büyük Jürisi bu yıl alarm zilini Fırat Tanış için çaldı.

ALTIN ÇINGIRAK ÖDÜLÜ
AHMET MİSBAH DEMİRCAN
Beyoğlu Belediye Başkanı… Sinema kültürümüzdeki en büyük kötülük anıtı olarak yükselmeye hazırlanan Sahte Emek Sineması’nda basının karşısına geçip verdiği tüm sırıtkan pozlar için…

JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ
MURAT USTA
“Fatih’in Fedaisi Kara Murat” filminin yapımcısı… Filmin gişede ve sinemaseverlerin gönlünde iki seksen yatması üzerine eleştirmenlere, “Sinek gibi ezileceksiniz. Kimlere hizmet ediyorsunuz, o… çocuğu çapulcu takımı” diyerek küfür ve hakaret etmekten başka çıkar yol bilmediği için…

7. ALTIN KESTANE ÖDÜLLERİ BÜYÜK JÜRİSİ
Ali Koca, Bilgehan Aras, Burak Göral, Burçin S. Yalçın, Cumhur Canbazoğlu, Çağdaş Günerbüyük, Deniz Yavuz, Ebru Çeliktuğ, Erkan Aktuğ, Erman Ata Uncu, Evrim Kaya, Eyüp Tatlıpınar, Fırat Ataç, Hasan Cömert, Hilal Çetinder, Janet Barış, Kaan Karsan, Muhsin Akgün, Murat Erşahin, Murat Özer, Müge Turan, Müjde Işıl, Nil Kural, Okan Arpaç, Rıza Oylum, Sadi Çilingir, Sinan Yusufoğlu, Suzan Demir, Şenay Aydemir, Talip Ertürk, Tunca Arslan, Tuncer Çetinkaya, Vuslat Saraçoğlu, Uğur Vardan, Yusuf Güven.”

 

(Arka Pencere, Radikal)

Mücella Yapıcı: Para ile İstanbul’da, savaş ile Sur’da şehirleri yıkıyorlar

Taksim Dayanışması’ndan kent hakları savunucusu mimar Mücella Yapıcı, Diyarbakır’ın Sur, Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinde yapılanla İstanbul’da yapılanların benzerliğine dikkat çekti. Mücella Yapıcı, “İstanbul Tarlabaşı, Sulukule, eski Osmanlı mahallerinde para vererek insanları yerlerinden ettiler ve kentsel dönüşüm uyguladılar. Kürt illerinde ise savaşı kullanarak, katlederek bunu yapıyorlar” dedi.

15

İstanbul’da Tarlabaşı ve Sulukule’de yapılan kentsel dönüşümler ile Kürt kentlerinin yıkılmasının benzerliklerine dikkat çeken Yapıcı, “İstanbul’da insanlara para vererek yerlerinden ettiler ve kentsel dönüşüme ikna ettiler, Kürt illerinde de insanları katlederek bunu yapıyorlar” dedi.

Yapıcı’nın konuşmalarından öne çıkanlar şöyle:

İstanbul’da da mekanların üzerine el konulduğu, inşaat ve finans sermayesinin ayakta tutulabilmesi için Tarlabaşı, Sulukule, Fener Balat gibi yerlerde kentsel dönüşüm uygulandığını hatırlatan Yapıcı, “Orada yeni mal paylaşımları gördük. İstanbul Tarlabaşı, Sulukule, eski Osmanlı mahallerinde para vererek insanları yerlerinden ettiler ve kentsel dönüşüm uyguladılar. Kürt illerinde ise savaşı kullanarak, katlederek bunu yapıyorlar. Kürt illerinde savaş bahanesi ile kentsel dönüşümü yapmak istiyorlar” dedi.

‘İSTANBUL’DA YIKIM DEPREM BAHANESİ İLE MEŞRULAŞTIRILDI’

İstanbul’un pek çok noktasındaki kentsel dönüşümün deprem bahanesi ile meşrulaştırıldığını söyleyen Yapıcı, Sur ve Cizre’de yaptığı incelemeler sonucu gördüklerinin kendisine Marmara Depremi’ni hatırlattığını söyledi. “Ancak Kürt illerinde yaşananlar depremden çok daha kötü çünkü depremde kaçma şansınız var ancak bu bölgelerde öyle bir şansınız yok. Dışarı çıktığınız an vuruluyorsunuz. ‘Orda terörist var’ deniyor. Ancak devletin orada güvenliği sağlama politikası var. Oysa görüyorsunuz ki, yıkımı öne alan bir zihniyetle devlet hareket ediyor” vurgusu yaptı.

‘SUR İÇİN HERKES HAREKETE GEÇMELİ’

Kentsel dönüşüm adı altındaki çarpık yapılaşma tehlikesinin yanında bu bölgelerinin emlak sermayesinin kıskacında olduğunu hatırlatan Yapıcı, bu bölgelerin yerel halktan arındırılıp yerine zengin kesimlerin yerleştireceğini söyledi. Bu anlamda, Türkiye’deki bütün aydınların, yaşam savunucularının biran önce harekete geçmesi gerektiğini belirten Yapıcı, evrensel bir hareket başlatılarak Sur’a yönelik kentsel dönüşüme engel olunması gerektiğini söyledi.

 

(DİHA, Demokrat Haber)