Ana Sayfa Blog Sayfa 3479

Ankara’da patlama, çok sayıda ölü

ankaraAnkara Kızılay’da akşam saatlerinde patlamada çok sayıda ölü ve yaralı var. Patlamanın Kızılay’da otobüs duraklarının bulunduğu bölgede gerçekleşti.

Civardaki 10 hastaneye çok sayıda yaralının ambulanslarla taşındığı bilgileri ulaşıyor.

Ankara valiliğinden yapılan açıklamada 27 kişinin hayatını kaybettiği, en az 75 kişinin yaralı olarak tedavi altına alındığı bildirildi.

Patlamanın hemen ardından RTÜK her zamanki gibi yayın yasağı getirdi.

Saldırıyı henüz üstlenen olmadı. Araba ile canlı bomba ihtimalinden söz ediliyor. Olaya yerinde ve Kızılay’da ikinci bir bomba ihtimaline karşı yoğun güvenlik önlemleri  alındı.

Otobüs durakları ve metro çıkışlarının olduğu bölgede Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı ek binaları da var

ABD Büyükelçiliği  tarafından 2 günden beri Anakara için bomba uyarıları yapılmaya devam ediyordu.

 

Yeşil Gazete

Bahçede tohumlarla – Metin Münir

Metin Münir’in bu yazısı t24.com.tr sitesinden alındı

Bugün bahçede çalışırken şunun farkına vardım:

Bahçede çalışırken aklıma olumsuz düşünceler gelmiyor.

Türkiye’nin hali, Suriye’deki savaş, göçmenler, Donald Trump, gözlüklerimin camını değiştirmem gerektiği, terzinin pantolonumun belini beş santim dar diktiği, en sevdiğim atkımın güveler tarafından kullanılamayacak kadar yenmiş olduğu, banyonun elektrik prizinin çalışmadığı, tuvaletin akıttığı …

Yaptığım işten başka bir şey düşünmüyorum.

Bahçede; çit, çiçek, ot, fidan, fide, ağaç gibi bir bahçe yaratığı oluyorum.

Kazıyorum, dikiyorum, söküyorum, taşıyorum, topluyorum.

Bazen mutfağa gidip su içiyorum veya bir-iki muz – yenmesi en kolay zevkli meyve  – yiyorum. Elma – hepsi aynı ağaçtan ama her birinin tadı değişik – soyup dilimliyorum. Veya çay yapıyorum.
Tohumlar yere uyku halinde düşerler. İçlerinde bulunan uyandırma mekanizmasının çalışıp onlara “filizlen” komutu vermesini beklerler
Aklımda yaptığım veya yapacağım işlerden başka bir şey yok.

Geri bahçeye dönüyorum.

Yazı yazarken bir an gelir ki bir tek kelime daha yazamam. Beynim samanlaşır sanki. O noktayı artık çok iyi tanıyorum. Masadan kalkıyorum.

Bahçede böyle bir an yok.

Dört-beş saat aralıksız çalışsam da, yazarken her zaman muhakkak gelen o doyum veya sıkılma noktasına ulaşmıyorum.

“Her şeye göz hizasından bakmak lazım” derler. “Yerde olanlara da.”

Bitki dünyasında her şey yerde veya yere benzeyen yerlerde başlıyor – hurmanın kesilmiş dallarının arkasındaki çukurlarda, ağaç kovuklarında, tepe tacında, damlarda ve oluklarda biriken toprakta.

Yere çömelince, otların arasında, geçen yaz toprağa düşen siklamen tohumunun çıkardığı ilk yaprağı görüyorum. Toplu iğne başından biraz daha büyücek ama olgun bir yaprağın sahip olduğu bütün özelliklerine sahip. “Ben de aranıza katılmaya geldim” diyor diğer kökü yerde olanlara.

Yerden açık bir servi kozalağı kaldırıyorum. Biri hariç içindeki bütün tohumlar dökülmüş. İçeride kalan tohum orada filizlenmiş. İçim açılıyor onu görünce.

Bu servi ağacında yüzlerce kozalak, kozalaklarda binlerce tohum var.

Hepsi aynı anda yere dökülmez.

Dökülenler de, koşullar mükemmel olsa bile, hep birlikte, aynı anda, filizlenmezler.

Bunun nedeni tohumların içinde bulunan “uyuma” özelliğidir.

Tohumlar yere uyku halinde düşerler. İçlerinde bulunan uyandırma mekanizmasının çalışıp onlara “filizlen” komutu vermesini beklerler.

Uyku veya “dormansi,”  yerde düşen bütün tohumların aynı anda filizlenmesini önleyerek  dağılmalarına ve çevreye yayılmalarına fırsat verir.

Tohumlar hep birlikte, aynı anda filizlenecek olsa aniden bastıran kötü hava şartları tümünün telef olmasına neden olabilir. Veya hepsini oradan geçmekte olan ot obur hayvanlar  yiyebilir.

Uyuma, tohuma rakiplerinin daha az olduğu zamana kadar açılmadan bekleme fırsatı verir ve yaşama şansını artırır.

Tohum, ortamın çok soğuk, çok sıcak ve veya çok kuru olduğu dönemleri de uykuda geçirir, filizlenmeye uygun koşulların oluşmasını bekler.

Tohumların uyku halinde ne kadar yaşayabilecekleri hakkında fazla bir şey bilinmiyor.

İsrail’de bir ören yerinde 2.000 yaşında olduğu belirlenen hurma çekirdekleri bulundu. Ekildiklerinde içlerinden biri filiz verdi ve büyümeye başladı. Ne yazık erkek olan bu ağaç meyve vermeyeceği için yok olacak.

İşte böyle. Orada, pek bir şey yapmadan durduğunu sandığınız ağaç, sakin sakin binlerce tohum doğuruyor ve her birinin içine değişik zamanlarda filizlenme komutu yazıyor.

Nasıl yapıyor bunu, bir muamma.

Bütün canlılarda, en azı insanda olmak üzere, öğrenildikçe insanı şaşırtan ve hayran bırakan bir akıl ve zeka var.

*

Kozalağın içinde filizlenen minik serviyi avucumun içinde taşıyıp mutfakta içine su koyduğum küçük bir tabağa bırakıyorum. Yarın ekerim.

Her zaman olduğu gibi, eve, bahçeye çıktığımdan daha mutlu ve daha rahat dönüyorum. İçimde derin bir şükran duygusu.

Metin Münir – t24.com.trmetin munir

“Nükleersiz bir dünya için mücadeleye devam!”

14 Mart Güncellemesi : Nükleer Karşıtı Platform tarafından  16 Mart günü gerçekleştirileceği ilan edilmiş olan “Radyasyonsuz konser” , 13 Mart  günü Ankara’da meydana gelen patlama sebebiyle daha sonra duyurusu yapılmak üzere ileri bir tarihe ertelenmiştir.

11 Mart 2016 tarihi tüm dünyada zincirleme nükleer karşıtı eylemlerin yapıldığı bir gün oldu zira Fukuşima’nın 5.Yıl dönümü. Aslında 1 ay sonra’da Çernobil ‘in 30 yıldönümü olacağı için, antinükleer etkinlikler Mart ayından  Nisan ayına geniş bir yelpaze içinde neredeyse 2 ay boyunca devam ediyor. Aşağıda Fukuşima felaketinin 5. yıldönümü için basın açıklaması ve  Mart-Nisan aylarındaki antinükleer etkinliklerin duyurusu yer alıyor.

ist nkp fukuşima 5.yıl

Istanbul Nükleer karşıtı Platform(İstanbul NKP)’nin  basın açıklamasının içeriğinde bu etkinliklerin duyurusu da yapılmış bulunuyor. Buna göre 16-17 Nisan tarihlerinde uluslararası aktivistlerin de deneyimlerini paylaşacağı bir “uluslararası forum” düzenleniyor ve bu kongreye bütçe sağlamak için de 16Mart günü bir konser organize ediliyor.  İlaveten 26 Nisan 2016  Çernobil faciasının 30.yıldönümü için 24 Nisan pazar günü Sinop’ta, Sinop Nükleer Karşıtı Platform(SNKP) tarafından düzenlenecek mitinge çağrı yapılıyor. Paylaşıyoruz.

“Nükleersiz bir dünya için mücadeleye devam!” İstanbul Nükleer karşıtı Platform

“Fukuşima ve Çernobil’deki nükleer felaketlerin vahim sonuçlarını yaşayan, tanık olan insanlar olarak, nükleer santral çalışanlarının, atom bombası mağdurlarının ve nükleer tehdit altında yaşamaya çalışan tüm insanlar için duyduğumuz tarifsiz acıyı belirtmek ve bütün dünyada nükleer macerası son bulana kadar mücadele kararlılığımızı bir kere daha ilan etmek isteriz.

Japonya’da yaşanan Fukuşima nükleer felaketinin 5. yıl dönümünde sorun hala çözümlenmiş değil. Radyoaktif su, enkaza dönmüş olan reaktörden denize akmaya devam ediyor ve çare bulunamayan radyoaktif atıklar her geçen gün birikiyor. Şimdiden Tiroid kanseri tehlikesiyle 100’den fazla çocuk ameliyat edildi. Felaket bölgesinden kendi isteğiyle ayrılmayı talep ederek taşınanlar için hükümetin ayırdığı kaynak 2017 Mart ayı itibariyle durdurulacak ve bu insanlar evlerini kaybetmiş olarak belirsiz bir geleceğe terk edilecek. Üstelik bu problemler devam ederken Japonya hükümeti felaket sonrası devreden çıkartılan nükleer santralleri halkın tepkisine rağmen yeniden açtırmaya çalışıyor.

Gerek Çernobil’de gerekse Fukuşima’da hala yaşanan radyoaktif kirlilik ve bunun tüm insanlık için sonuçları hepimize gösteriyor ki; insanların nükleer santrallerin sebep olacağı ölümcül sonuçlardan korunabilmelerinin tek yolu, bütün santrallerin kapatılmasından geçiyor. Bunun için bu felakete sebep olan aç gözlü enerji tekellerine ve tüm iktidarlara sesleniyoruz. İnsanlığı ve dünyamızı bu ölümcül maceraya sürüklemekten vazgeçin. Doğaya, hayvanlara, tüm canlılara ve geleceğimize kıymaktan vazgeçin. Çünkü yaşam biriciktir ve sizlerin enerji tüketim iştahlarınızdan ve kar hedeflerinizden çok daha önemlidir.

Bugün dünyanın her yerinde Fukuşima’nın 5. yıl dönümü nedeniyle yapılan etkinlikleri, açıklamaları destekliyor, yaşamın bu açık çığlığının yanına kendi sesimizi de ekliyoruz. İstanbul Nükleer Karşıtı Platform Bileşenleri olarak, Japonya hükümetinin Japonya’daki nükleer santralleri yeniden devreye alma eğilimindeki sorumsuz davranışlarını kınayan ve nükleer santral felaketinin kurbanlarına yapılan özel yardımlara devam edilmesini ve aşağıdaki 3 konuda gereğinin yapılmasını talep eden Yeryüzü Dostları Derneği Japonya /Friends of Earth Japan (FOE)’ ın çağrısına katılıyor ve Japon Hükümetine diyoruz ki: “Sinop’ta, tüm Türkiye’de, dünyada nükleer santral macerasından vazgeç!”

  1. Tüm nükleer santralleri  durdurun ve yenilerinin açılmasına müsaade etmeyin
  2. Kirli enerjilerden sürdürülebilir  olana doğru bir “Enerji dönüşümü” gerçekleştirin
  3. Dünyanın tüm nükleer risklerden uzak durması için çalışın.

NKP İstanbul Mart-Nisan 2016 Programı

  • Nükleer Karşı Platform İstanbul Bileşenleri olarak 16 Mart akşamı Saat: 20.00’de The Mekan’da (Beyoğlu) Yaşama Övgü başlıklı Radyasyonsuz Konser düzenliyoruz. Herkesi bekliyoruz. **Bu etkinlik iptal edilmiştir.
  • 16-17 Nisan günleri içinde uluslararası dostlarımızın yer alıp deneylerini sözlü ya da görsel yolla aktaracakları bir etkinlik düzenleyeceğiz. Sergi ve atölyelerimizin de yer alacağı bu etkinliğimizin ayrıntılarını da kamuoyuna duyuracağız.
  • 24 Nisan günü Sinop NKP’nin Sinop’ta düzenleyeceği mitinge katılacağız.

Herkese radyasyonsuz, umutlu ve güneşli bir gelecek diliyoruz.”

Nükleer Karşıtı Platform İstanbul Bileşenleri

 

(Yeşil Gazete)

Yüz günün yalnızlığı – Şeyhmus Diken

Şeyhmus Diken’in bu yazısı bianet.org sitesinden alındı

Öncesinde Ağustos 2015’den Kasım sonuna kadar beş kez belirli günlerde “Sokağa Çıkma Yasağı” ilan edilen şehrin kalbi Sur’da 2 Aralık 2015’de konulan yasak 9 Mart 2016 akşamı yüzüncü gününe saatler kaldı “bitti” dendi.

Sahiden bitmiş miydi? Biten neydi! Biten, sur mahallelerinde kazılan, kurulan hendek / barikatların arkasındaki gençlerle birlikte yaşama dair ne varsa “bertaraf” edilmesi miydi? O barikatlar, hendekler arkalarındaki insanlarla birlikte öldürülüp yok edilince “mesele” hallolmuş oluyor muydu?

Kaba tabiriyle elbette değil. Hâl olmuş olmuyordu! Sadece hâl edildiği sanılıyordu, o kadar…

Valiliğin “yasağın bitirildiği” ilanının akabinde Sur’a tekrar gittim. Hoş birkaç gün önce yasaklı olmayan mahallelere yine birkaç saatliğine gitmiştim ya! Bu kez farklıydı. Önceki gidişimin tek tük açık olan dükkânlardaki ruh halinin dışında daha bir “canlılık” hissiyatı fark etmiştim bu defaki gidişimde.

Yasağın kaldırıldığı ifade edilmişti ya! Aslında “fiili yasak” sürüyordu.

Eski adıyla Bağdat Caddesi olan Gazi Caddesi’nin sokak başlarının istisnasız tümü çift taraflı olarak polis barikat ve güvenlik (ya da seyyar karakol) noktaları ile tutulmuş durumdaydı. Etrafları kum torbalarıyla tahkim edilmiş, brandalarla kapalı bir vaziyetteydi. Fotoğraf çekmek isteyenler kadraja polisler girmesin diye sürekli uyarılıyorlardı.

Acayip bir askeri, polis ve DSİ (devlet su işleri) logolu ağır araç gidiş gelişi vardı. Damperli kamyonlar sürekli yıkılmış mekânların hafriyatını şehir dışına taşıyorlardı.

Ulucami’nin önündeki belki yüzlerce yıldır meydan ve toplanma yeri vasfını koruyan alandaki açık alan kahvesi insanlarla doluydu. Halktan tanıdıklarla merhabalaşıp oturduk, çaylarını içtik. Bütün yaşanan 100 günlük ezaya cefaya rağmen gözlerinde umut ışığı vardı. Sırtlarını Ulucami’ye dönmüş, yüzlerini hemen karşıdaki sokağın içinde yer alan dükkânlarına bakıyorlardı. “Denedik, sur dışında geçici mekânlarda yasaklı hâlin ilk günlerinden sonra sanatımızı icra etmeye. Ama yapamadık. İçimizden gelmedi. Sur, bir başka! Burada sadece iş değil, nefes aldığımızı hissediyoruz. Bunca tahribattan sonra daha ilk gün halk ne oldu, ne bitti diye hemen Sur’a dökülüyorsa burada umut yitmemiştir demektir” diyorlardı…

Bazen bir felaket gelir, önüne kattığını kasıp kavurur. Bu da öyle bir duruma delalet ediyordu. Sahiden, devletin “orantısız” güç gösterisine dönüşümü yaşandı. Fiili bir savaş durumunda yapılması gereken ne varsa devletin bütün örgütlü kurumları marifetince yapıldı, medyası, bütçesi, askeri, polisi bütün yönleriyle…

Binlerce yıldır biriktirilmiş, korunmuş, kente her gelen kavmin kendi kavlince restore edip, ya da yeniden yapıp üzerine mührünü taşa basarak pekiştirdiği mekânlar yıkılıp, yıkıntıların üzeri bayraklarla donatıldı.

Sahi, bu muydu zafer!

Neyin övüncü, neyin gururuydu peki!

Kime karşı kazanılmıştı “zafer!”

Doğrusu 1915’de Ermenilere yönelik “büyük felaket” ve 1925’de yaşanan Şeyh Said Kıyamı sonrasında yüz yıllık zaman dilimi içinde çokça yıkımlar, kıyımlar, felaketler yaşadı coğrafya ve şehir.

İtiraf edilmeli ki; kenti kent yapan değerlerin en kıymetlilerin konumlandığı mahallelerdi sokağa çıkma yasağının ilan edildiği o altı mahalle! Şehrin kültürel, tarihi nabzı oralarda atıyordu. Kente gelen konuklar önce oraları ziyaret etmek istiyorlardı.

UNESCO Kültürel ve Tarihi Miras listesine dâhil etme kararını “oralar” nedeniyle vermişti.

Şimdi artık “o mekânlar” savaş mağduru, savaş vurgunu, harabeler halinde. Henüz göremedik. Yarın o mahallelerin yasağı kalktığında nasıl gidip görmeye yüzümüz olacak, onu da henüz bilmiyoruz.

Taşlarına gururla baktığımız camilerin, kiliselerin, hamamların, kadim evlerin ruhu zedelendi. İnsanları göçertildi. Yeniden o mekânlar ayağa kaldırılır mı? İnsanlar o taşlara sırtlarını dayayıp gücünü taştan alıp soluk alır mı? Belki…

Ama ruhumuzun, kalbimizin, bedenimizin bir yerinde her o mekânlara gittiğimizde kendimize şu sözü belki de sadece kendimizin duyacağı bir sesle söylemek durumunda kalacağız: Unutma, yapılanları asla unutma! Unutursan, unutulursun…

Tıpkı 45 yıl evvel bu ülkenin bahtına kara bir bıçak gibi saplanan 12 Mart’ı unutmaman gerektiği gibi! Belki de böyle bir hatırlatmanın 12 Mart gününe denk gelmesinin ironisi gibi…

şeyhmus diken

2032’de felaketlerin ortasında köye giden bir yol

Bu yazı genç çiftçilere yapılacak hibe desteğinden esinlenerek yazılmıştır.

Fotoğraf: Sam Panthaky, AFP
Fotoğraf: Sam Panthaky, AFP

Yapılan tahminlere göre 2030 yılında dünya nüfusu 2 milyar, gıda ihtiyacı %35 oranında artacak. En iyimser senaryolara göre ise 2030 yılında mahsül verimi %5 azalacak. Gıda fiyatları 2 katına çıkacak. 143 milyon insan da yoksul insanlara eklenecek.

Yine en iyimser senaryolar deniz seviyesinin 2030’da 30 cm yükseleyeceğini, sıcaklığın ise 2 C derece daha artacağını gösteriyor. Kuraklığa maruz kalan insan %9-17 oranında artacak. İshal hastalıklar %10 oranında artacak.

Bir an için yılın 2032 olduğunu yani 16 yıl sonrasında olduğumuzu düşünelim.

….

Geldik mi 2032’ye? Nasıl bir dünyada olduğumuzun tablosunu da yukarıdaki verilerle kafanıza göre çizin, asın duvara.  Şimdi o tabloya uzun uzun bakın kıyısında bir yerlerden el sallıyorum size.

…..

Beni gördüyseniz şimdi de kulak verin 2032’den bildiriyorum;

“Dünya dibe bu kadar battığı için, mevcut siyasetçilerin dümeni devretmeleri gerektiği anlaşılarak doğa hakları savunucuları hükümetlerin başına getirildi. İnsanlık yaşamlarının devamı için gezegenin sağlığının şart olduğuna bunca felaketten sonra ve durum bu kadar kötüleşince anca ikna oldular.

Bizim gazete ekibi 3 yıldır hükümetin başında.  Alper Tolga Başbakan’lık görevinde (Bakanlar kurulunun tamamı yazının en altında, bir bakıp gelin). Yeni bakanlıklar da açıldı konjektüre uygun; “Bunu Biz Yaptık Bakanlığı”, “Moral Motivasyon Bakanlığı” gibi.

Ben ise “Köye Dönenler Bakanı”yım. Köyleri gezip durum tespitlerinde bulunuyorum köye dönenlere bakınıyorum (Anlayacağınız üzere espri anlayışım da tablo gibi kötüye gitmiş). Köye dönüş projelerinin akıbetini yerinde inceliyorum. 6 yıllık bir plan yürüyor şimdi ve bu plan ile 1 milyon gencin kırsala dönüp tarım ve hayvancılık yaparak gıda üretimini arttırmasının yolunu hazırlıyoruz. Bakanlar kurulunun diğer üyeleri de başka plan, programlar ile sistemin arızalarını düzeltmeye çalışıyor. Rakı içtiğimiz günler çoooook gerilerde kaldı.

Proje nasıl planlandı, nasıl yürüdü ve son durum nedir bir göz atalım;

Öncelikle köylerin detaylı veri tabanı hazırlandı. İnternet sitesinde (halka açık) haritadan köy seçildiğinde nüfusu, arazi durumu, geçmiş yıllara göre nüfus bilgisi, hazineye devreden arazinin büyüklüğü, yetiştirilebilecek ürün, üretim kapasitesi vs bir sayfada istenen tüm bilgiler görülüyor. Kaybolan köyler, iyileştirilmeyi bekleyen araziler hepsine ait bilgiler tek bir yerde.

Projenin başında her bölgeden en fazla nüfusa sahip olan 2’şer il seçildi. Bu illerde yaşayan kırsala dönmek isteyen gençler tarım, hayvancılık, kırsal yaşam başlıklarını içeren seminer dizilerine davet edildi. Bu seminerlerde tüm bu bilgilerle bereber proje şartları da açıklandı. 3 ayda bir düzenlenen 4 ayrı seminer dizisinden toplam 14 bin kişi şartları kabul ederek projeye dahil oldu.

Şartlar şu şekildeydi

  1. En az 3 yıl gideceği köyde ikamet etmek.
  2. Bir yıl boyunca verilecek uygulamalı eğitimlere katılmak.
  3. İkinci yıldan itibaren aldığı eğitimlerdeki tüm bilgileri 2 yıl zarfında yanına atanacak ya da seçtiği kişilere (en az 2 kişi) aktarmak.
  4. Köyde proje kapsamındaki kişi sayısı artışı oranında üretimi arttırabilmek.
  5. Tarım uygulamasında hiçbir şekilde toprağa, havaya, suya zarar verecek bir uygulamada bulunmamak(Şartlar döküman ile belirtiliyor)
  6. Bundan sonraki hayatında doğaya iyiliği dokunmayan hiç bir adım atmamak.  
  7. İlk yıl eğitim süreci olarak kabul edilip geçim, yol ve sağlık harcamaları karşılanacaktır. 

Şartlar ihlal edildiğinde ağır cezalar uygulanacağı vurgusu seminerlerde yapıldı. Başvurmayanlar ise plastik domatesleri ve hapları yutmaya devam etti diğerleri gibi.

Veri tabanı üzerinden, başvuran 14 bin kişiye önceliği kendi köyleri olmak üzere köy ataması yapıldı. Köylere gidenler bakanlığın İl müdürlüklerinde onlara atanan danışmanlar ile üretilecek ürünlerin ya da yetiştirilecek hayvanların kararını verip sisteme girdiler. Önceden bir fikirleri varsa başta o fikir değerlendirildi. İş planına uygun arazi tahsis edildi ve 3 yıllığına gidecek kişiye kiralandı. Köyün durumuna göre mevcut evler onarıldı ya da doğal mimariye uygun ev yapıldı. 5. şartın ihlal edilmemesi için çok sıkı denetimler yapıldı bu süreçte.  Köylerde yaşayan var ise projeye ortak edildi. İlk yıl üretim kararına göre uygulamalı eğitimler verildi ve ürünler yetiştirildi. Ürünlerin satışı, Çevre Koruma Puanı* yüksek olan haneler öncelikli olmak üzere ve fosil yakıt vs kullanılmadan dağıtımı gerçekleştirilmesi koşulu ile (Madde 6 korkusu ile) kontrollü bir şekilde sağlandı. Durumdan anlaşılacağı üzere; sıkı kontroller sayesinde halk kaosa sürüklenmeden “Bunu Biz Yaptık Bakanlığı” ve “Moral Motivasyon Bakanlığı” nın projeleri ile kendini mevcut duruma alıştırmaya sonrasında doğayı önceliğine alarak ve bunları gerçekleştirme hızı oranında kırsala yöneldi ya da gıda alabilmek için sıraya girmeyi bekledi ve bu süre zarfında bedel(?) olarak aç kaldığı da oldu. Toplamda bu 14 bin yeni köylü 54 binin üzerinde hanenin gıdasını sağladı**.

İkinci yıl bu “devlet köylüleri(devlet sanatçısı gibi)”ne 20 binin üstünde kişi daha eklendi. Bu yeni dalga için danışmanlar önceki köylüler oldu ve tüm süreci onlar yeni gelenlerle bizzat omuz omuza yürüttüler. 3 yılda bu sayı 200 bin kişiye yaklaştı ve 1 milyon hedefine doğru ilerliyor.”

Şimdi, duvardaki 2032 tablosundan aşağı atlayalım ve yeniden günümüze gelelim. 2030 tahminlerindeki karamsar tablo Dünya Bankası, Oxfam, FAO, IPCC raporlarının açıkladığı rakamlar. Günümüzden çok uzakta değil, 14 yıl sonrası. Hani iş görüşmelerinde sorarlar ya kendinizi 10 yıl sonra nerede görüyorsunuz diye, herşey güllük gülistanlıkmış gibi, 10 yıl sonra dünyanın geleceği böyle olacak. Ancak bu gidişatı değiştirmek de ellerimizde. Kırsala dönmek isteyen gençlerle ilgili projeler geliştirilmeli, planlanmalı. Benimkisi bir örnek, ortak akıl ile bir çok proje geliştirilebilir. Operasyonel gücü en yüksek olan yapı da devlet kurumları olduğu için gençler ve gezegen için bu yönde teşvikler, destekler devlet kanadında devam etmeli.

Bakanlar Kurulu;

  • Sağlık Bakanlığı: Ayşe Bereket
  • Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı: Pınar Demircan-Mahir Ilgaz
  • Tarım ve Hayvancılık Bakanı: Durukan Dudu
  • Gıda Bakanı: Gizem Hasırcıoğlu-Defne Koryürek
  • Çevre Bakanı: Ümit Şahin, Alidost Numan
  • İçişleri Bakanı:Koray Doğan Urbarlı
  • Dışişleri Bakanı: Mahmut Boynudelik
  • Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı: Özgecan Kara
  • Avrupa Birliği Bakanı: Özge Geyik- Ayşe Ceren Sarı
  • Ekonomi Bakanı: Savaş Çömlek
  • Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı: Kızıltan Yüceil
  • Kültür ve Turizm Bakanı: Mehmet Fırat Pürselim
  • Milli Eğitim Bakanı: Güneşin Aydemir

Not: Cumhurbaşkanlığı görevi kaldırılmış o tarihlere kadar.

 * Bir nevi karbon ayakizi ama iyi manada olanı

** İsdihdamda tarım sektöründe çalışanların oranından yaklaşık hesaplanmıştır.

 

zeliha

Yazı: Zeliha Yıldırım

(Yeşil Gazete)

Donald Trump’ı Şikago’da konuşturmadılar

ABD’nin Başkanlık seçimlerine doğru yarışta Cumhuriyetçi Parti’nin ön seçimlerinde önde giden ve ayrımcılığıyla geniş toplum kesimlerinin tepkisini çeken aday Donald Trump, dün gece ülkenin orta-batısındaki büyük şehir Şikago’da yapacağı seçim mitingini protestolar karşısında iptal etti.

Şikago'daki mitingi öncesi en az iki-üç bin kişi Trump'ı protesto etti.
Şikago’daki mitingi öncesi en az iki-üç bin kişi Trump’ı protesto etti.

Şehrin büyük kamu üniversitesi University of Illinois at Chicago (UIC) oditoryumunda yapılması planlanan mitingin saatler öncesi yüzlerce karşıt protestocu binanın önünde toplandı. Yüksek güvenliğe rağmen, mitingin başlamasına henüz bir saatten fazla süre varken oditoryum içinde Trump taraftarı ve karşıtları arasında kavga çıkması üzerine, Donald Trump kürsüye çıkması gereken saatin birkaç

içeride kavga çıktı
Oditoryum içinde hararetli atışmalar kavgaya dönüştü.

dakika ardından mitingi ertelediğini, ve bunun kendilerinin ifade özgürlüklerine karşı yapılmış büyük bir saldırı olduğunu açıkladı. Kavga, iptal kararının açıklanmasına rağmen devam etti. Trump kararı kolluk kuvvetlerine danışıp verdiğini açıklladıysa da Şikago Polis Müdürü John Escalante, konu hakkında kendilerine danışılmadığını açıkladı ve “taraftar ve karşıt tüm protestocuların güvenliğini sağlayabilecek yetkinlikteyiz, üniversitenin kendi polis kuvveti ve başkan adaylarını koruyan Gizli Servis ile birlikte çalışıp herkesin ana yasal hakkı olan ifade özgürlüğünü kullanabilmesini güvenceye almaya çalışıyoruz” diyordu. Buna rağmen, binanın dışında yaralılar olduğunun haberleri geldi.

Şikago şehrinin bulunduğu Illinois eyaletinde önümüzdeki salı günü yapılacak ön seçimler öncesinde, bu Trump kampanyasının ilk büyük şehir mitingiydi. Siyah ve beyaz Amerikalı nüfusun aşağı yukarı eşit olduğu kent, ayni zamanda çok geniş bir Hispanik nüfus ve dünyanın her yanından göçmen barındırıyor. İlerici değerler taraftarı seçmen kitlesiyle tanınan şehrin köklü bir işçi sınıfı mücadelesi tarihi ve etiği var. Trump, dışlayıcı ve aşağalıyıcı dili ve ırkçı politikalarıyla Hispanikler, Müslümanlar, kadınlar dahil bir çok toplum kesimini endişeye düşürüyor. Aday, aynı zamanda bir iklim değişikliği inkârcısı.

 

(Yeşil Gazete, DNAinfo Chicago, Chicago ABC 7 News, BBC)

Doğal Boyama: Renklerin kaynağına dönüş

Bu aralar boyamalara verdim kendimi. Pancarla boyama, ebru, kumaş boyama vs… Çizim yapamadığım için elimden çıkan tek desen spiral, o ayrı. Mümkün olduğunca doğal boyalar kullanmak ve elime geçen her şeyi boyamak istiyorum. Okumayı yeni söken çocuk önüne çıkan her yazıyı okur ya, onun gibi bir heves. Kumaş, yün, kağıt, duvar hiç fark etmez. Bu yüzden geçtiğimiz cumartesi, Özge Horasan‘ın İstanbul-Moda’daki Skore adlı ortak tasarım atölyesinde düzenlediği doğal boyama atölyesine koştum.

33

Skore, üç tasarımcının ortak kullandığı sıcacık, küçük bir alan. Barış Gün-Barbo work+shop, Dilara İlter-Domatees, Hazal Kızıltoprak da El Quinto için tasarım yapıyor. Göz atmak isterseniz: www.skore.space. 19 Mart’ta da Zehirsiz Ev atölyesi yapılacak, şimdiden duyurmuş olalım.

Doğal lifler: Yün, pamuk, ipek

Doğal boyamada yün, pamuk ve ipek gibi doğal lifler kullanılıyor. Özge Ege’de yetiştirilen pamuklardan üretilen saf pamuklu kumaşları boyadığı için, kumaş boyama üzerinden gideceğim. Boyama süreci şöyle özetlenebilir kabaca: Yıkama-Aşındırma-Mordanlama- Tanenleme-Demleme–Boyama (Bu işlemlerin her biri 1 saat kaynatma ve üzerine kendi kendine soğumaya bırakma demek).

Kumaşı önce yıkıyoruz, boyanın tutunması için üzerindeki birikmiş tozlar/maddeler gitsin diye. Ardından yine boyanın kumaşa daha iyi işlemesi için kumaşı aşındırıyoruz (çamaşır sodasıyla 1 saat kaynatıyoruz). Sıra mordanlamada. Mordanlama boyama öncesi, sırasında ya da sonrasında yapılabiliyor. İşlemde isteğe göre potasyum alüminyum sülfat (şap), bakır sülfat (göztaşı diye de bilinen, bazı bitkilere böcek gelmesin diye kullanılan madde) ve demir sülfat gibi metal tuzları kullanılabiliyor. Şap rengi etkilemezken, bakır sülfat yeşertiyor, demir sülfatsa kahverengileştiriyor. Bu metal tuzları kumaş lifine, doğal boya ise bu tuzlara bağlanıyor. Yani boyayı sabitlemek için bu maddeler kullanılmak zorunda (yıkanınca boyaların akmasını istemiyorsanız). Az miktarda kullanıldığında sağlığa zararları yok, o yüzden içimiz rahat.

Tanenleme, sadece pamuk boyamada uygulanan, yine boyayı kumaşa bağlamak için uygulanan bir işlem. Nar kabuğu, çay, sumak, sarı halile gibi bitkilerde tanen bulunuyor.

Demleme, doğal boya maddesini (diyelim ki adaçayını) boyama işleminden önce sıcak suda 1 gece bekletme işlemine deniyor. Bu sayede rengin suya iyice geçmesi sağlanıyor.

Adaçayı kumaşla beraber kaynıyor.
Adaçayı kumaşla beraber kaynıyor.

Özge atölye süresi kısıtlı olduğu için, adaçayı ile boyanacak kumaş parçalarını önceden mordanlamıştı. Sunuma başlamadan önce ateşe koydu, burnumuzda mis adaçayı kokusuyla sunumunu dinledik.

Adaçayı 1 saat kaynadıktan sonra kumaşlar, üzerindeki boyanın iyice akması için birkaç kez çalkalandı.
Adaçayı 1 saat kaynadıktan sonra kumaşlar, üzerindeki boyanın iyice akması için birkaç kez çalkalandı.

Yavaş giyin-kendin yap, yeniden kullan, geri dönüştür, onar

Özge Biyoloji okumuş bir bitki biyoloğu aslen. Haşır neşir olduğu bitkilerle diyaloğu yeni değil. Boyayacağı kıyafetleri kendisi dikiyor. Konak Damlacık’taki atölyesinde diktiklerini Seferihisar’da boyuyor. Ayrıca dikiş öğrenmek isteyenler Damlacık’taki atölyede 4 gün boyunca dikiş makinası kullanarak istedikleri modeli dikmeyi öğreniyorlar.

Yavaş şehir, yavaş beslenme gibi kavramlara aşinayız, peki ‘yavaş giyin’i duymuş muydunuz? Ben Özge’den duydum ilk. Bu düsturla diktiği kıyafetlere www.sat-su-ma.com’dan ulaşabilirsiniz. Kimyasal boyaları içimize ve üstümüze çekmeden, deli gibi paralar harcamadan, ‘kendin yap, yeniden kullan, geri dönüştür, onar’ ilkeleriyle giyim alışkanlıklarımızı değiştirebiliriz. Yediğin elmanın, giydiğin hırkanın nereden geldiğini, nasıl, ne şartlar altında üretildiğini bir kere merak etmeye başladıktan sonra AVM’lerde, marketlerde vakit geçirmek epey zorlaşıyor.

36

Kullan, doğaya geri ver

Doğal boyamanın en güzel kısmı, az masraflı ve doğal kaynaklara saygılı bir iş olması. Mutfakta kullandığımız çoğu gıdayı ve gıda artığını boya malzemesi olarak kullanabiliriz. Mutfağımızda yok diyelim, pazar ve marketlerden artan çeşit çeşit malzemeyle neler yapılır neler! Özge boyama yaparken deneme gruplarıyla yol almayı öneriyor. Gevşek dokulu kumaşlar boyayı daha çok alırken, sık dokumalar daha zor alıyor. Bunları gözlemlemek gerekiyor, neyin ne etki yarattığını, ne renk verdiğini unutmamanın en iyi yolu da not tutmak. Mevsimlerin seyrine göre doğanın rengi de değiştiği için boyarken bin bir türlü kombinasyon olması çok heyecan verici.

Boyanan kumaşları, solmaması için gölgede kurutmak ve mümkünse mandallamamak gerekiyor. Mandal boyayı sıkıştırıp dağıttığı için o bölgenin daha açık renkte kalmasını sağlayabiliyormuş.

Mandalsız kuruyan sat-su-ma’lar
Mandalsız kuruyan sat-su-ma’lar

Soğan kabuğu, zerdeçal, çay,nar kabuğu, ceviz kabuğu, enginar yaprağı, adaçayı, biberiye, lavanta, kara lahana, mor havuç, katır tırnağı, hardal, havaciva, kök boyası otu… Aklınıza gelen neredeyse her bitkiyle boyama yapılabiliyor. Kırsalda yaşıyorsanız, elinizin altında zaten bol miktarda bitki var demektir. Daha da güzeli, bu malzemelerin kullanıldıktan sonra toprağa tekrar karışabiliyor olması.

Doğada mavi yok

Mavi yaratmanın en zoru olduğu söyleniyor. Kara lahana ve mor havuçla biraz yaklaşılsa da esas çözüm meşhur indigo. İndigo aslında Hindistan’da yetişen, yeşil yapraklı bir bitki, oksijenle temas edince maviye dönüşüyor. Mekaniği bambaşka.

Doğal boyama için toplanan bitkiler
Doğal boyama için toplanan bitkiler

Bu arada doğal boyamayı merak ediyorsanız İngilizce kaynaklardan araştırmanın daha verimli olacağını belirtiyor Özge. Boyamakla kalmayıp desen ya da başka efektler denemek isteyenler için birkaç anahtar kelime de paylaşıyor: Overdye, shibori, tie dye, dip dye, block print, solar dyeing, ecoprint.

Doğal boyama denemelerimi ileride paylaşacağım. Demek ki bundan sonra solucanlarımın bazı öğünlerini de kumaşlarımla paylaşacağım…

32-Ceylan-Yurdakuler

 

Ceylan Yurdakuler

İyilikten ümidini kesenlere yanıtımız Masal’dır

En son ne zaman masal dinlediniz ?
“Bir varmış, bir yokmuş” diye çağıran sesin ardı sıra, doğanın özgür, canlıların mutlu olduğu,
ardında sırların saklandığı, sonunda hep iyiliğin kazandığı evvel zamandan uzak diyarlara gittiniz?
Bırakalım bunları, bana masal anlatma mı dediniz?
Yoksa siz de çoktan masallara inanmaktan vaz mı geçtiniz?
Oysa bir masal kitabıyla karşılaşsanız, hevesle sayfalarını çevirirsiniz.
Belki de her yanımızı kaplayan kötülükler yüzünden yüzünüzü masallardan çevirdiniz.
Peki dünyayı ve sizi yalnızca masalların kurtaracağını bilseydiniz,
uçan halınıza atlayıp peşine düşmez miydiniz?

23 yıldır fotoğraf makinesi ve yazılarıyla doğanın güzelliğine de
dönüşümüne de tanıklık eden Magma Dergisi Yayın Yönetmeni Özcan Yüksek,
masalların etkisini yitirmesiyle gezegenin yok olma sürecine girmesi arasında
bir bağlantı olmalı düşüncesinden varmış bu sırra.
Masalların büyülü dünyasını ve gücünü keşfettiğinden bu yana,
Kaf Dağı’nın ardına doğru yolculukta…

Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, önce Binbir Gece Masalları’nın izlerini takip etmiş.
Masallarıyla birlikte iyi niyetini, geçmişini ve bilgeliğini kaybeden diyarlardan geçmiş.
Bilmediği dillerde masallar dinleyip, cebinde bize getirmiş.
Binbir Gece Masalları’nı incelediği Hakikatçi ve Cinistan kitaplarından sonra,
Kayıp Deniz adlı kitabıyla, kaybolan masallarla birlikte doğanın da,
doğayı kaybetme dehşetinin de kaybolduğuna dikkat çekmiş.

Gerçeği yalnızca masalların bildiğine inanan Özcan Yüksek,
“Doğayı yok eden kötülerin üzerine masal tutmalıyız” diyor.
Topladığı masalları ve vardığı sırları, masalları çocuklar için zanneden ve inanmaktan
çoktan vazgeçenlerle  Masalistan ‘da paylaşıyor.
Masallarına sarılanlar kötülükler karşısında galip geldikçe haklı çıkıyor.
Magma dergisi de, her sayısında, Dukhalardan Şamanlara, Amazonlardan Kafkasya’ya,
Kaz Dağları’na diyar diyar bir masal anlatıyor.
Doğayı geri döndürülemez biçimde katleden her uygulamaya
yanıtımız yaşamdır diyerek, okurlarını doğanın güzelliklerini yaşamaya ve korumaya çağırıyor.

Özcan Yüksek’le zamanın birinde, Masal Söyleşileri için geldiği Çanakkale’de, masalları ve
Magma’yı konuştuk. Eğer büyüdükçe uzak düştüğünüz masalları özlüyor,
Alaaddin’in sihirli lambasını, Sinbad’ın gemisini bir yerlerde saklıyorsanız,
hayallerin, mucizelerin gerçek, tesadüflerin, iyiliğin var olduğuna inanıyorsanız,
Yaklaşın, yeni bir masal başlıyor.
Açıl susam açıl…

Masallarla Çanakkale’ye geleceğinizi öğrenince söyleşimiz için hazırlanırken fark ettim, epey zaman olmuş masallarla karşılaşmayalı. Masallar nerede? Ben mi artık görmüyorum, yoksa saklanıyorlar mı?  

Bana masal anlatma diyerek masalları gerçeğin dışına attılar, kitapçıların çocuk reyonlarına ittiler. Masallara çocukların eline verilen bir oyuncak, modası geçmiş bir eşya muamelesi yaptılar. Masalların anlamını bilmedikleri için, geçmiş zamanlardaki etkisi azalmış oldu. Bu yüzden masallar tavan arasında, eski eşyaların konulduğu sandıkta ya da Alaaddin’in sihirli lambasını almak için indiği dehlizde… Masalları eski, önemsenmeyen, küçümsenen, modası geçmiş kabul edilen yerlere gidip aramak lazım, çünkü masalların yerini hiç bir şey dolduramaz. Hiçbir şey masallar kadar gerçeği anlatamaz, bir şeyi masallar kadar koruyamaz. O kadar önemli masallar.

özcan yüksek masal

Masallarla ilgili yazdığınız ilk kitabın adı bu yüzden mi Hakikatçi? Masallar gerçeği anlatıyorsa, ‘mucizeler, mutlu sonlar, iyi insanlar, büyük aşklar ancak masallar da olur’u kim başlattı peki? 

Masalların sırlarını keşfetmeye başlamıştım ve Bin Bir Gece Masalları ile ilgili bir kitap yazmaya karar vermiştim. Masalların hakikati anlattığını, bir yandan da küçümsendiğini bildiğim için kitaba öyle bir isim bulmalıydım ki insanlar masalları, özünün ve kelime anlamının dışında, yani doğruyu anlatmayan gibi algılamasınlar. Masalları gerçeği öğrenmek üzere okusunlar.

“Masallar gerçeği biliyor.”

Bir gün Suriye’de, Emevi camisinin karşısında, kahvehaneye benzeyen kapalı bir mekanda, taht gibi yüksek  bir yere oturan bir adamla karşılaştım. Etrafında büyük bir kalabalık toplanmış. Elinde kılıca benzer bir şey var, bir o tarafa dönüp savuruyor, bir bu tarafa. Bir şeyler söylüyor, masal anlatıyor! Sonra öğrendim ki o adamın takma adı, Hakavati… Hakikatçi demek. Tamam dedim, buldum. İlk kitabımın adını, masalları çözümleyen anlamında ‘Hakikatçi’ koydum. Masallar, bizim gerçek diye kullandığımız dilin aslında gerçeği anlatmadığını fark ettirmeye çalışıyor. Gerçeği, biraz yalan, biraz uydurmayla, bir varmış bir yokmuş mantığıyla tarif ediyor. Bizim dilimiz ve bilgimiz  bu gerçeği anlatamaz. Masallar bunu biliyor bizim dilimizin dışında kendi imgeleriyle, dolaylı bir yoldan gidiyor.

Masallar kafamızı karıştırmayı da iyi biliyor !  

(Gülüşmeler) Örnek vereyim, biraz soyut kaldı. Karşıdaki meşhur dağ, üzerinde ‘Dur Yolcu’ yazıyor. O yazı orada duruyor. Dağ da duruyor, öyle değil mi? Hayır, biz öyle zannediyoruz. Aslında o dağ orada durmuyor, o dağ koşuyor! Tuhaf bakabilirsiniz. Bu deniz nasıl durmuyorsa, dağ da durmuyor. Denizdeki hareketi görebiliyoruz ama dağdakini göremiyoruz. Çanakkale Boğazı milyonlarca yılda olduğuna göre, o dağ da milyonlarca yılda oldu. Biz doğanın hareket halinde olduğunu görmüyoruz. Onları cansızmış gibi sabit zannediyoruz. Masallar doğanın devamlı hareket ettiğini biliyor. Dağların, yeryüzü şekillerinin oluşumunu anlatan masallar, efsaneler var. Masallar eskisi gibi anlaşılmadığından, biz bunun farkında değiliz. Jeoloji bilimi de dağların, kıtaların hareket ettiğini biliyor. Masalın asıl görevi, erdemi, iyiliği, ahlakı anlatmak olduğu halde, bilimsel anlamda gerçekliği de bizim bilgimizden daha iyi anlatıyor. Dağlardan örnek veriyorum çünkü en sabit gibi görünen onlar. Masalların fark ettiği de… Masallarda dağlar uçar.

10686752_10152445123730946_6255674726575929201_n

                                                                               (Fotoğraf: Özcan Yüksek)

Masallar aslında neyi anlamamızı bekliyor, hangi sırları saklıyor?

Mesela hepimizin bildiği Sindirella masalında Sindiralla’nın tek pabucunun kaybolması, aşk nedir sorusuna yanıttır. Masala göre aşk, kaybolmuş tekimizi bulmaktır ve o bir tanedir. Bir sürü ayakkabı, bir sürü kadın, bir sürü erkek vardır ama bir sürü aşk yoktur. Aşk tektir ve uyum demektir. Uyumlu olan kişiyi bulacaksın demektir ve o tek kişiyi bulmak kolay değildir. Sonsuz bir nicelikte tek bir niteliği anlatır o masal.

55644535_skazki0062Kurbağa Prens masalı da aşkı anlatır. Herkes o masalı bilir fakat biraz yanlış bilir. Kralın küçük kızı, babasının armağanı olan altın topu havaya atar tutar, atar tutar. Tam tutacakken kuyunun içine düşürür, ağlamaya başlar. Kurbağa ben alırım topu, der. Kız çok sevinir. Alırsam ne vereceksin bana diye sorar kurbağa, kız da mücevherlerimi der. Kurbağa, ben ne yapayım der mücevherlerini, benimle gez, benimle birlikte yemek ye… Ben çirkin bir kurbağa ile niye dolaşayım der kız, teklifi kabul etmez. Öyleyse topu almam ben de deyince kurbağa, kız çaresiz ağlayarak kabul eder. Bunun üzerine kurbağa altın topu çıkarır ama kız verdiği sözü tutmaz, kaçar. Kızın kurbağa zannettiği, aslında prenstir. Biz o masalı, prenses kurbağayı öper, kurbağa prense dönüşür, evlenirler diye biliyoruz. Masalın aslı öyle değil halbuki, kız, kurbağanın aşkını ispatlamak için yaptığı ısrarlara yeter der, kurbağayı duvara vurur. Kurbağa ölür, prense dönüşür. O kız için yeni tanıştığı erkek, kurbağa kadar çirkin, soğuk ve mesafelidir. Gezip yemek yedikçe, tanıdıkça kurbağa, prense dönüşür. Aşkın oluşabilmesi için bir zaman gerekiyor, o zamanı geçirmezsek kurbağa hiçbir zaman prense dönüşmez.

“Masallar, anlatım biçimi olarak da çok üst seviyede bir felsefe.”

İnsanlar, masalları sadece içlerindeki sırları bakımından önemli zannediyorlar ama bu yanını kaçırıyorlar,  Dukha Türkleri şöyle konuşur, Çanakkale’de de var bu deyiş, ‘Ne yapıp duruyorsun?’ ‘Yürüyüp duruyorum.’ Hem yürüyorum, hem duruyorum. Yürümekte duruyorum. Bir varmış bir yokmuş… Bir şey ya var, ya yok oluyor değil, aynı anda hem var, hem yok.

Özcan Bey bir röportajda demişsiniz ki, masallar yolculuk yaparak, geçtiği yollardan izler alarak gelmiştir bugüne… Siz de yıllardır yollardasınız ve masallarla karşılaşmanız kaçınılmaz olmuş o halde. Üstelik doğanın yok edildiğini gördüğünüz için düşmüşsünüz masalların peşine. Masallar buna dair ne der?

Size az önce bir masaldan kısa bir bölüm anlattım. Ben şimdi o masalı yola çıkarmış oldum. Siz de onu başkasına anlatacaksınız. Masallar böyle dolaşıyor. Nerede anlatılırsa anlatılsın, bir şekilde ulaşıyor. Edebi olarak, içerik ve biçim olarak anlatıldığı yöreye ilişkin renkler kazanıyor olsa da herkesi, her zamanı anlatıyor. İnsan, aynı insan. Masalların yola çıkması, anlatılıyor olması hep iyi bir şey… Masallar aşkı  anlattığı gibi  insanlar iyilik yapmazlarsa, iyi olmazlarsa toplumun, doğanın çökeceğini de anlatır. Masalların asıl amacı budur.

“Masallarda her zaman iyiler kazanır.”

Bu, masalların hem en doğru sosyolojik yönüdür hem de en çok küçümsenen yönü… Masal işte diyerek gülümser, geçerler. Masallar küçümsendiği için etkisini kaybediyor. Şimdi televizyonda, haberlerde, etrafımızda hep kötü insanlar var. Kötü insanlar doğayı yok ediyor, insanları öldürüyor. Onlar kazanmış gibi gözüküyor ama kazanmadılar. İyi insanlar hala çoğunlukta. Eğer bir gün tamamen kötüler kazanırsa, onlarla birlikte herkes gider, ya iyiler kazanacak ya da herkes kaybedecek. Eğer bir yerde kötüler kazanmışsa, iyilerin kazandığı masallar unutulmuştur.

Yani masallar mı kurtaracak kötülükten dünyayı, doğayı ? 

Şu an hem Türkiye hem dünya açısından kritik bir zamandan geçiyoruz. Eğer gerçekten kötüler kazanırsa, her şeyle birlikte gezegen de gider. Gezegenin günleri zaten sayılı. Onun kötü gidişatını çeviremezsek, masallar ben dememiş miydim diyecek ama haklıymışsın demeye vaktimiz olmayacak. Masallar uyardığı halde insanlar gezegeni yok etmeye devam ediyor. Masalın bir bayrağı yok, Gezi gibi… Bir fikri, bir görüşü yok, orman gibi… Bir lideri yok. Herkes birbirine bağlı. Masallar bölünmeleri kaldırıyor, biz duygusunu hatırlatıyor. Anlattığını hiç bir şeye dayandırmıyor, dikte etmiyor. Bir şeyin doğrusunu sırrın içine koyuyor, siz o sırrı anlıyorsanız, o fikri savunursunuz. Anlamıyorsanız, savunmazsınız yani masal size hiçbir şey empoze etmiyor. Dolayısıyla masallar bilginin böyle aktarılması için insanlığın elindeki tek yöntem. Herkesin masallara ihtiyacı var. 

oooo10841153_10205268803865812_766173392_n-e1425768630529

Magma’nın “Adı Bilinmeyen Dergi” olarak duyurulup yayına hazırlandığı günlerde sormuşlar size dergi nasıl olacak diye, dünyanın tüm renklerini, keşif ve serüven duygusunu, tüm coğrafyaya, kültürlere, tarihe ilişkin yeni bilgi ve buluşları taşıyacak sayfalarına demişsiniz. Magma, masallara öykünerek mi çıktı yola? 

Evet, aslında Magma da bir masal gibi…  Masalarda bir sürü karakter vardır. Krallar, kraliçeler, ifritler, üvey anneler…Hepsi bir şey demektir ve insanın bir yönünü simgeler. Vezir aklımızı, hükümdar duygularımızı, gücümüzü, ifrit kendi içimizdeki kıskançlığı simgeler ve masallarda herkes aynı kişidir. Dolayısıyla masallarda bir hiyerarşi yoktur. Binbir Gece Masallarında bunu çok net görürüz, masallar eşit toplumlardır. Bilgiyi bile bir öğretmen vermez, öğreten de öğretilen de yoktur. İşte Magma’ya da öyle bakıyoruz. Hiç bir kültür hiç bir kültürden, hiç bir  millet bir diğerinden üstün değildir. Bütün toplumlar eşit, bütün bilgiler eşit. Sarımsak üreticisinden, Amazon’daki bir yerliden bir şeyler öğrenmeye gidiyoruz. Toplumlarda insanlar birbirine düşman olmasın, savaşmasın istiyoruz. İnsanlar, herkes var olursa daha mutlu olur diyoruz. Doğayı etrafına çit çekerek kurtarırız, proje yapalım diye bakmıyoruz olaya, insanlar arasındaki çitleri kaldırırsak, hırslarımızdan arınırsak doğa kurtulur. Derginin para kazanma amacı da yok. Zarar etmeyelim, yeter. Okurlarımızın verdiği parayı bir yerlere gitmek, kağıt, mürekkep almak için harcıyoruz. Magma’yı bu kurguyla çıkarıyoruz.

(Fotoğraf: Magma)

“Bilmek isteyen yola çıkar”

Yaşadığımız gezegen tehlike altında. Hayvanlar, balıklar, zeytinlikler, ormanlar yok oluyor. Biz bir yandan bununla mücadele ederken, bir yandan da insanlar gezegeni tanısın, her anını yaşasın istiyoruz. Dünyayı her yönüyle, güzellikleriyle de,  güzelliklerinin yok edilişiyle de görsünler. İnsanlar dışarı çıktıkları zaman sokağını, ağacını, nefes aldığı havayı korusun, neler yapıldığın bilsin; ama doğanın keyfini de çıkarsın, yaşasın istiyoruz. Üzülsün ama mutsuz olmasın, yine de gülümsesin. . Yıllar önce Altaylar’da öğrendiğim bir Şaman duası var, ‘bilmek isteyen yola çıkar’. Magma’yı bu duyguyla yapıyoruz.

Yıllardır fotoğraf makinenizle yollardasınız. Hem doğanın muhteşemliğine tanıksınız, hem de uğradığı talana… Yolda olan ve tüm bunları geniş zamanda gözlemleyen biri olarak doğanın çığlığını ve insanlardaki yankısını biraz anlatır mısınız?

İnsanların, doğaya zarar verecek girişimleri bildikleri sürece buna karşı çıkıyorlar, ancak halk doğaya yapılmak istenen talanı bilmiyor. Bunlar televizyonlarda tartışılmıyor. Bir şey yapılacaksa da bütün yönleriyle tartışılmalı ki buna halk karar versin. Bilgi vermeden, halktan habersiz, onlardan kaçırarak, itiraz edenleri de itiraz etme hakkından mahrum bırakarak yapıldığı zaman sonuçları korkunç oluyor. Halka sorulduğunda her zaman doğa kazanır. Halk bozmayacağını, satmak istemeyeceğini asla satmaz. Eğer tartışılırsa, konuşulursa, halk santralleri de istemeyecektir, madenleri de, barajları da… Yaşamdan yana olacaktır. Bilmediğinde, onu bir yatırım gibi ya da kaçınılmaz bir şey olarak görüyor. Televizyonlarda köyler kaldırılıyor tartışması gördünüz mü hiç? Köyler kaldırıldı, mahalle oldu. Hiç tartışılmadan bu kadar feci bir dönüşüm yapılabiliyor ve kimse farkında bile değil, kimsenin umurunda değil! Köyün kaldırılması, köylünün, geleneksel olanın kaldırılması anlamına gelir. Konuşulsa, tartışılsa bunun büyük bir skandal olduğunu, tek tipleşme olduğunu bilebilirdi insanlar. Bunlar tartışılmadı. Köylü yoğurdunu kendi yapmıyor, gidip bakkaldan alıyor. Köylü yok artık çünkü.

Özcan Bey, çok teşekkür ederim, şahane bir sohbetti. Son olarak, bilmek isteyen yola çıkar Şaman duasıyla hem Magma’nın hem de masalların peşi sıra çıktığınız yollardan ne söylersiniz? 

Yolu sadece asfalt, kara yolu, hava yolu gibi düşünmeyelim. Duyularımızla algılanamayan, bizden uzaklaşmış, bizden koparılmış, kaçırılmış şeylere de bir yol anlamında bu dua aslında… Kartallarla, ormanla, ağaçlarla, böceklerle, insanlarla aramıza mesafeler konmuş. İnsanlar birbirinden koparılmış… Yol biraz da insanlar arasındaki mesafeyi azaltma anlamına geliyor. Masallar bunu biliyor.

1546130_768047086601333_5571759773176312406_n
(Fotoğraf: Magma)

40-Güneş-Dermenci

Güneş Dermenci
      

 

Baharla gelen şair: Alda Merini

“Kendimi bir deniz gibi hissediyorum. Yeni insan ilişkilerine başlamak için yeterince sakin, fakat zaman zaman yalnız kalabilmek adına, herkesi uzaklaştıracak kadar fırtınalı”

Gerçek ölçütü

insanlığın,

barıştır.

Mutlu olmak için

inat eden şair

Hunları çağırır

yıktırmak için evini

Yorgun

Alda Merini

tekrar tekrar dile getirmekten

deliliğini.

Alda Merini

Edebiyat dünyasının zorlu bir hayatla yoğrulmuş güçlü ve naif kalemlerinden biri Alda Merini. Çağdaş İtalyan şiirinin belki de en ilginç ismi. Zorlu hayatına şiirle cevap vermiş, yarasını şiirle sarmış bir şair.

31

Bir yandan başkalarınca ‘delilik’ olarak görülen psikolojik rahatsızlıklarının kurbanı diğer yandan yine o ‘delilikten’ doğan ve beslenen bir şiir dehası. Sevgi, tutku, delilik ve tanrı kavramlarıyla yoğrulmuş derin mısraların biricik sahibi.

Baharın yirmibirinde geldim dünyaya

bilmiyordum deli doğmanın,

toprağı açmanın

sebep olabileceğini fırtınaya.

Bu yüzden tatlı Proserpina

görür yağmuru otların üzerinde,

büyük narin buğday tanelerinde

ve hep ağlar akşamları

Bu onun duası belki de.

Alda Merini

Milano’da 1931 yılının 21 Mart’ında baharla beraber dünya gelen Merini, üç çocuklu orta halli bir ailenin ortanca kızıydı. Babası bir sigorta şirketinde memur, annesi ise ev hanımıydı. Kendi anlatımıyla içine kapalı, sessiz ve hassas bir çocuktu. Şiir yeteneğinin ilk meyvelerini genç yaşta almaya başlayan şair henüz 15 yaşındayken yazmaya başlamıştı. Yaşına göre kaleminden çıkan zarif mısralar bir o kadar da kendi içinde tutarlıydı. Olgunluk zamanlarında da şairin belirliyici özellikleri arasında olacak olan hasasiyeti, mistisizmi, tanrı arayışı ve belki çoğumuzun gösterme cesareti bile bulamadığı ruhun karanlık taraflarını o genç yaşında dahi cesurca kaleme alabiliyordu.

Böylelikle bu genç yetenek kısa zamanda önemli bir edebiyatçı ve şair olan Giacinto Spagnoletti tarafından keşfedildi. Bu keşfediliş Alda Merini’ye edebiyat dünyasının kapılarını da aralamış oldu. Giacinto Spagnoletti aracılığıyla ‘1909-1949 Çağdaş İtalyan Şiir Antolojisi’ içerisinde bazı çalışmaları yayınlandı.

30

1947 yılında yani Alda Merini henüz 16 yaşındayken, ilk kez ve onu bir daha yalnız bırakmayacak olan hastalığıyla, kendi deyimiyle “zihninin gölgeleriyle” tanıştı. Bu tanışma bir ay boyunca bir psikiyatri merkezinde kalmasıyla sonuçlanmıştı.

Çok bunaldıysanız eğer sıcaktan

küçük bir dalını alın deliliğin

ve ekin içine gözlerinizin.

Alda Merini

Çıktığında ise ona destek olacak bir çok şair vardı yanında. Özellikle bu hassas dönemde Spagnoletti’nin evinde tanıştığı, ilk ve belki de en büyük aşkı olan İtalya’nın önemli edebiyatçılarından Giorgio Manganelli en büyük destekçisiydi. Sanatsal anlamda da Merini’ye yol gösteren Manganelli şairin üslubunun gelişmesinde çok büyük bir etkiye sahipti. Ancak bu fırtınalı sayılabilecek ilişki Manganelli’nin Roma’ya taşınmasıyla bitmişti.

Kimi zaman Tanrı

öldürür aşıkları

çünkü istemez

aşk içinde

aşılmış olmayı.

Alda Merini

281950 -1953 yılları arasında bir başka önemli edebiyatçı ve şair olan Salvatore Quasimodo ile çalışmaya başladı. İlişkileri iki şairin sanatsal ilişkisininden öteye geçmiş, ancak bu hikaye de Alda Merini’de büyük izler bırakarak bitmişti. Şairin genç yaşındaki başarısına rağmen özel hayatında sular bir türlü durulmuyordu.

1954 yılında Ettore Carniti ile evlenme kararı aldı. Aynı yıl Schwarz editörlüğünde “La presenza di Orfeo” (Orfeo’nun Varlığı), 1955 yılında ise 1947 ve 1953 yılları arasında yazdığı şiirlerle beraber “Paura di Dio” (Tanrı Korkusu) yayınlandı. İlk kız çocuğu olan Emanuella’nın doğumundan sonra, çocuğunun doktoru olan Pietro De Pascale için yazdığı Tu Sei Pietro ise 1962 yılında Giovanni Scheiwiller’in editörlüğünde yayınlandı. 1962 yılından sonra ise bambaşka bir süreç içine girmişti şair.

Dört kız çocuğu dünyaya getirdiği Ettore Carniti ile olan evliliğinde de sorunlar ve sıkıntılar bitmeyecekti. 22 yaşında yaptığı bu evlilikte şiirden uzaklaşmıştı. İki kız çocuğuyla ilgilenen ve eşine ekonomik olarak destek olmak için özel dersler veren Merini’nin hastalığı annesinin ölmesiyle tetiklenmişti.

Tedavi için akıl hastanesine ilk yattığımda çocuk denilecek yaştaydım. İki küçük kızım ve hayatla ilgili çok az deneyimim vardı. Ancak zihnim temiz, saftı ve karşıma çıkacak olan güzellikleri bekliyordum. Kimi zaman yorgunluk işaretleri versem dahi zihnimi sakinleştirebiliyordum. Yaşadıklarımı, hissettiklerimi eşimle konuşmayı denedim. Ancak beni anladığına dair herhangi bir işaret alamıyordum. Böylece tükenmişliğim büyüdükçe büyüdü. Annemin ölümüyle ise her şey daha da zorlaşmıştı. İşlerin ağırlığı ve devam eden fakirliğin yıpratıcılığıyla belki eşim beni akıl hastanesine götüreceklerini tahmin etmeyerek bir ambulans çağırmaktan başka bir yol bulamadı.

O yıllarda kadın erkeğin malı gibiydi. Erkek karısıyla ve onun geleceğiyle ilgili kararları kendisi verebiliyordu. İşte bu nedenle bana danışılmadan hastaneye yatırıldım. Daha önce böyle yerlerin olduğunu bile bilmiyordum. Daha sonra çıkmakta oldukça zorlanacağım bu yere, bu labirente girdiğimi anladığım o an, gerçekten aklımı kaçırmıştım.”

İnsanın nefesinin

çıplaklığını örten

yapraklardır elbise

Her şeyi gören şair

düşünce özgürlüğü

ile suçlanır.

Alda Merini

Alda Merini için zor yıllar başlamıştı. ‘Zihninin gölgeleri‘ yine iş başındaydı. Muhtemelen bipolar bozukluk hastalığı olan şair, Milano’da uzun süre Paolo Pini Akıl Hastanesi’nde gözetim ve tedavi amaçlı olarak kalacaktı.

Hastalığın seyrine bağlı olarak zaman zaman, kısa süreli de olsa evine ve ailesine dönebiliyordu. Eve geri döndüğü bu dönemlerde iki çocuk daha dünyaya getirdi şair. Dördüncü çocuğunu dünyaya getirdiği süreç ise hem fiziksel hem de manevi olarak oldukça yıpratıcıydı. Eşi çocuğun başka bir erkekten olduğunu iddia ediyordu.

Suda terkedilmiş taşların

bazen hiç yok umut çiçeği

tıpkı benim senin sevgini

ummadığım gibi.

Altındalar tüm düşüncelerin

ve zehirliyorlar suyu.

Yazık! Ne talih var

ayın ağzından kaçan balığın içinde

ve parçalanır çarpıp

ölmekten gergin güzel yüzüne

Alda Merini

29Hem görmüş olduğu -muhtemelen yanlış- tedavinin ağırlığı hem de uygulanan elektroşoklar ile oldukça yıpranan şair için 1962 yılından 1972 yılına kadar sürecek olan 10 yıllık Paolo Pini dönemi, hem kişisel hem de sanatsal anlamda bir sessizlik ve izolasyon dönemi olarak hayatında büyük bir iz bırakacaktı. Ancak yazmayı bıraktığı belki de yazamadiğı bu zor ve sancılı süreç ileride, sanatsal anlamda en verimli olacağı döneme gebe kaldığı zamandı.

1972 yılında hastaneden çıkmasına rağmen 1979 yılına kadar hastalığıyla mücadele etti. Hastalığından kurtulması ve onu yenmesini ise şöyle anlatıyordu.

Benin için iyileşmek geçmişle bağımı koparmak demekti. Her şey birden bire oldu. Depresyon tedavisi için son kez enstitüde bulunduğumda daha önce hissetmediğim bir şeyi hissettim. Bir sabah uyandım ve kendime ben burda ne yapıyorum diye sordum. İşte o zaman hayatım yeniden başladı. Yeniden yazmaya başladım ve hayalini bile kuramakta zorlandığım bir başarıya ulaştım. İnsanlar alkışlıyordu. Bense tüm bunları haketmek için ne yaptığımı soruyordum kendime. Sanırım az da olsa sizi seven insanların varlığı yaşamanız için bir neden teşkil ediyor. Aslında şairliğin teatral bir tarafı da var. Bu yüzden akıl hastanesi benim için en güzel aşk ve ölüm şiiriydi. Şimdi o yer bana uzakta olsa bazen rüyalarıma giriyor. Kapalı bir yerde olduğumu ve oradan çıkmak için bir anahtar aradığımı görüyorum sık sık. Belki de zihnen hala beni öldüren ve yeniden doğmamı sağlayan o hastanedeyim”

Depresyon

yaratıcılık üstüne

saf bir konuşmadır.

Dahi, kendisi için ölür

ve zayıf hatıraları içinde

gömülmek ister.

Alda Merini

1979 yılında yeniden yazmaya başlayan Alda Merini, 1984 yılında Vanni Scheiwiller’in editörlüğünde ‘La Terra Santa’ (Kutsal Toprak) isimli kitabını yayımladı. Alda Merini, başyapıtı olarak kabul edilen bu kitabıyla 1993 yılında Librex Montale ödülünü alacaktı.

La Terra Santa’nın hazırlandığı süreç içerisinde, 1981 yılında eşi Ettore Carniti’yi kaybeden şair, yalnız kalmıştı. Bu yalnızlık hem bir kadın olarak hem de bir sanatçı olarak yakalamıştı onu. Artık tanınmış bir şair olmasına rağmen alehinde konuşanların yarattığı baskı onu bir sanatçı olarak oldukça etkiliyordu. Kadın olarak yaşadığı yalnızlık ise; yaşadıkları onca sıkıntıya ve sorunlara rağmen kocasını sevmiş olmasıydı. Yalnızlığa bir de fakirlik eşlik ediyordu. Böylece küçük evinin bir odasını kiralamaya karar verdi. Bohem sayılacak bir tarzı olan evinin yeni kiracısı ise genç ve henüz tanınmamış bir ressam olan Charles’tı. Evin genç ressamı Merini’nin kalbini de kazanacaktı.

Charles, Charlot, Charcot,

tatlı hatıra,

Endülüs’ten mi geliyorsun?

duyguların seçkisinin gizli serabından mı geliyorsun?

Charles, Charcot,

sen ki sert şapkanın içinde oyunun melodilerine sahipsin,

hokkabaz mı yoksa sevgili misin?

Alda Merini

Merini aynı dönemde Taranto’da yaşayan kendinden 30 yaş büyük bir şair olan Michiele Pierri ile görüşmeye başlamıştı. Pierri aynı zamanda doktordu. Sıklıkla telefonda görüşen, mektuplaşan bu iki şair 1983 yılında evlendi. Taranto’ya yerleşen Alda Merini burada yeni ve huzurlu bir hayata başlamış ve üç önemli kitap yayımlamıştı. ‘L’altra Verità’ (Başka Hakikat), ‘Diario di una Diversa’ (Bir Diğerinin Günlüğü) ve ‘La Gazza Ladra’ (Hırsız Saksağan).

Sen derin bir nehirdin

ve ben senin sularını emen

dutun aşkından daha çıplak

bir kayık.

Bir ısırıkla ayırdın kulağımı

ve duanın Van Gogh’uydum.

Umutsuzca Cézanne’i aradım

ve senin mezarlığını buldum.

Alda Merini

Bu huzurlu birkaç yıl Merini’nin hastalağının tekrar nüksetmesiyle gölgelenmişti. Taranto’da bir kliniğe yatırılan şair tekrar aynı acıları yaşayacaktı.

1986 yılında Milano’ya ve çok sevdiği evine geri dönen Merini, burada Marcella Rizzo isimli bir psikiyatristle yeni bir tedaviye başlayarak kısa sürede kendini toparlamıştı. Bu nedenle şair hayatı boyunca Marcella Rizzo’ya müteşekir kaldı.

Milano’ya döndükten sonra yazmaya devam eden şairin birçok kitabı farklı yayınevlerince yayımlandı. 1993 yılında Librex Montale ödülünü aldıktan sonra 1996 yılında Viareggio ödülünün ve ardından Elsa Morante ödülünün sahibi oldu ve yine aynı yıl edebiyat dalında Nobel Ödülü’ne aday gösterildi.

Kendine has üslubu ve derinliğiyle Alda Merini yaşamı boyunca çağdaş İtalyan şiirinin en önemli kalemlerinden biri oldu. 1 Kasım 2009 yılında kemik kanseri nedeniyle hayatını kaybedene dek her zaman sevmiş olduğu o küçük evinde yaşadı ve çalışmalarına burada devam etti.

≈ ≈ ≈ ≈

“ Tanrıya inanıp inanmadığımı bilmiyorum. Yani aslında beni yaratan zalim bir tanrıya inanıyorum. Hepimizin kafasında bir tanrı var, bir idol. Ancak dağları, ormanları nehirleri yaratan o Tanrı yalnızca sakallı, yaşlı ve biraz kötü olarak hayal edilir. İnsanları kusurlu ve şanssız yaratan tanrı. Ben işte tanrının içindeki o merhametsizliğe inanıyorum”

İbrahim koyardım adını

eğer olsaydın kaderimde.

Yerine İsak’ı getirdin

muhteşem yolculuğu boyunca inancın.

Evrensel kalpte

yaraladın bizi

bilgi ağacıyla.

Yaşıyoruz senin içinde

yorgun ve bıkkın

başlangıcından dünyanın

Alda Merini

Bronşitimin çiçekleri

sigaralarımdır.

Bir hayata son vermek

ölümden vazgeçmek demek.

Alda Merini

***

Aşk ve telefon

Seninle beraber yaptığımız

bu uzun, isimsiz telefon görüşmeleri Alberto,

tahrif ederken kabloları ve sınırları

yalnızca aşkın casusuydular

kimsenin anlamadığı.

Alda Merini

***

Biraz siyah ve beyaz

olduğunu söylediler bana,

biraz cani ve biraz Eldorado.

Ama öptüğünde beni

dönüşüyorsun anne suyuna

berrak bir çayır oluyorsun

kaderim oluyorsun.

Alda Merini

***

Bir atı öpmek için

genç bir adamı kaybettim,

ateşten bir adam.

Dizginlenemez burun delikleri,

soğuktan hırpalanmış bir burnu vardı,

bir samuray maskesiydi.

Antik bir savaşçı olduğunu düşünürken

attım kendimi burçlarından

nadide helenistik bir kalenin

ve toplandım

lanetli bin itfaiyesiyle şiirin.

Alda Merini

***

Altından üzüm tanelerin

kayıp limonların

seni yalnızca düşlemiş

diğer kadınların kucağında.

Benim de başıma geliyor, Efendim,

aşk yapmak

hiç tanımadığım

insanlarla.

Alda Merini

 

* Alda Merini- Aforismi e Magie

*Alda Merini- Vuoto d’Amore

*Alda Merini-Mistica D’Amore

46-Nükhet Akgün Bordignon

 

 

Şiir Çevirileri ve Hazırlayan : Nükhet Akgün Bordignon

Eksik anlatılmış bir roman / Kırmızı Saçlı Kadın’ın eleştirel okuması

Aslında kumral olan Kızıl Saçlı Kadın’ın aynı masada karşılaştığı gerçek kızılın doğallığıyla övünmesine cevaben, “Sizin saçınızın kırmızısı doğuştan, benimki ise kendi kararım,” sözüne atfen; uzun yazan Pamuk doğaldır, kısa yazması ise kendi kararı dememizin mümkün. 

 

Kırmızı Saçlı Kadın’ın birinci bölümünü bitirdikten sonra Orhan Pamuk’un en iyi kitaplarından biri olduğunu düşündüm. İlk bölümde Pamuk’un çok sevdiğim sohbet eder gibi anlatımıyla; aşk, baba oğul çatışması ve 80 sonrasının büyüyen İstanbul’unu oldukça etkileyici biçimde okudum. Damağımda yoğun bir Masumiyet Müzesi tadıyla devam ettim. İkinci bölüm de güzel başladı ama maalesef kitabı bitirdiğimde beklentilerimin çok altında kaldığını gördüm.

orhan pamuk3

İkinci bölümden itibaren yazar anlatmayı bırakıp adeta özet geçmeye başlıyor. Karakterlerin neredeyse hiçbiri ete kemiğe bürünmüyor; Cem’in karısı, annesi, babası, ustası bile kitabı kapattığımızda bizim için meçhullüğünü korumaya devam ediyor. Anne karakteri ortadan kayboluyor ve bir daha kitabın sonunda iki satır olarak unutulduğu fark edilerek hatırlanıyor. Tesadüfler o kadar fazla ki, okuru inandıramıyor, hatta yazar bile inanmıyor; kitabın sonlarına doğru, hayatta tesadüfler olmuyor mu, tarzında bir açıklamaya girişiyor. Yazar işi biten kahramanını öldürerek itinayla ortadan kaldırılıyor ki, bu usta yazarın girmemesi gereken çıkmaz bir sokak. Hikâyeyi özet geçerek anlatan yazarın, Firdevsi’nin Rüstem ve Sührab’ı ile Sophokles’in Oidipus’uyla ilgili tekrara düşerek aynı şeyleri defalarca anlatması da teknik açıdan ve tempo açısından kitabı zayıflatıyor.

Son bölümde anlatıcı değişse dahi, anlatım tarzının değişmemesi ilk iki bölümdeki sesle devam edilmesi önemli bir handikap. Yazarın konuyla ilgili açıklamasını az çok romanın sonuyla bağlantılı olarak tahmin ediyorum ama gene de durumun beni tatmin etmediğini söylemeliyim. Farklı cinsiyetten, aralarında yaş ve dünya farkı olan iki kahramanın (Cem ve Kırmızı Saçlı Kadın’ın) anlatım tarzlarının aynı olması beklenemez. Yazar sadece kafasındaki hikâye olan baba oğul çatışmasının, Batı’daki (oğul babayı öldürür) ve Doğu’daki (baba oğlu öldürür) tezahürlerine odaklandığından, buna götürecek hikâyeleri deyim yerindeyse es geçiyor, okuru inandırmaya bile uğraşmıyor. Kitabı henüz okumamış olanların okuma zevkini kaçırmadan, detaya girmeden örnek verecek olursam: Ne kadınlar arasında kurulan ilişki ikna edici -ki bir hukukçu olarak gösterilen hukuki sebebin aksinin daha olası olduğunu da söylemeliyim- ne de oğlun babaya bunca kin biriktirmesi mantıklı, kaldı ki sondaki baba oğul çatışması yazarın alaysama yoluyla sıklıkla andığı bir Yeşilçam filmi sahnesi gibi…

15

Orhan Pamuk’un kimi yerlerde, okurun kulağına daha hoş gelecek ifade yerine bozuk ‘çeviri gibi duran’ ifade tarzını seçmesi de bir diğer eleştirim. Ayrıca belirli bir olayın anlatımdan sonra kullanılan geniş zamanlı anlatımlar da, hatalı kullanıma bir başka örnek olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle Batılı okur için yazıldığı belli olan ‘Türk’leri anlatan kısımların da biraz oryantalist durduğunu söylemeliyim.

Yazar, pek çok yerde gereksiz açıklamalar yaparak sonraki adımları açık ediyor. Okur, olarak saklı tüm gerçekleri çok önceden tahmin ediyoruz ve hemen hiçbirinde de yanılmıyoruz.

Sonuç olarak, çok güzel başlayan, ilk bölümü soluksuz okunan kitap sonrasında yazarın anlatmak yerine özetleme handikabı sebebiyle, maalesef olmamış bir roman olarak nihayetleniyor. Romanın en olumlu yanı ise, Pamuk’un en kolay okunan ve hızlı akan romanlarından biri olması, özellikle kitaplarını aldığı halde tamamlayamayan okurlarına, bitirecekleri garantisini verebilirim.

Patrick Modiano’nun Nobel’i kazanmasından sonra, bu yazar gibi kısa bir roman yazmaya -200 sayfayı geçmemeye- karar veren Pamuk, hiç âdeti olmadığı biçimde bir yıldan kısa zamanda, en kısa romanlarından biri olan Kırmızı Saçlı Kadın’ı tamamlamış. Orhan Pamuk’un birkaç kez denediği hikâye türünde başarılı olamadığı iddiasındaki biri olarak, bu romanın çok daha uzun yazılsaydı, tüm handikaplarından sıyrılarak başyapıt olabilecekken yazarın kısa yazma isteği yüzünden eksik roman olarak kaldığı düşüncesindeyim. Aslında kumral olan Kızıl Saçlı Kadın’ın aynı masada karşılaştığı gerçek kızılın doğallığıyla övünmesine cevaben, “Sizin saçınızın kırmızısı doğuştan, benimki ise kendi kararım,” sözüne atfen; uzun yazan Pamuk doğaldır, kısa yazması ise kendi kararı dememizin mümkün.

Türkçe romanın yapı taşlarından, kurucu unsurlardan biri olan Orhan Pamuk’un sonraki romanı için dört beş sene beklemeye razıyım, o yeter ki uzun yazsın.

Kırmızı Saçlı Kadın
Orhan Pamuk
Yapı Kredi Yayınları
Roman
195 Sayfa, Şubat 2016

14-mehmet-fırat-pürselim

 

Mehmet Fırat Pürselim