Ana Sayfa Blog Sayfa 3468

Buena Vista Social Club “Adios Turnesi” İle İstanbul ve Ankara’da – Ercüment Gürçay

Daha önce birçok kez Türkiyeli sevenleriyle buluşan Buena Vista Social Club turne kapsamında 27 Mart’ ta İstanbul Volkswagen Arena’da ve 29 Mart’ta Ankara MEB Şura Salonu‘nda son kez sahne alacak.

Sosyalist ülkelerin birbiri ardı sıra çöktüğü ve tüm gözlerin tek sosyalist ülke Küba’ya çevrildiği 1990’larda parlayan Buena Vista Social Club’ ın, Küba hükümetinin ABD’nin Obama yönetimiyle çeşitli anlaşmalara vardığı bugünlerde veda turnesine çıkması, pek çoklarınca “anlamlı” olarak yorumlansa da gerçek olan Küba müziğinde bir tarihin kapanacak olmasıdır.

53

Adını, Havana’ da 1940’larda müzisyenler arasında popüler bir yer edinen ve yaklaşık 50 yıl boyunca Havanalı müzikseverlerin ilgi odağı olan ve 1980’ lerin sonunda kapanan bir müzik ve dans kulübü olan ”Buena Vista Social Club” den alan topluluk, 18 yıl kadar önce müzik sahnesinde belirdiğinde kısa sürede milyonlarca hayran kazandı. Kulübün uzun soluklu hikâyesi, Kübalı müzisyen Juan de Marcos Gonzales ve Amerikalı gitarist Ry Cooder’a, bu derneğin popüler olduğu dönemlerde çalışmış müzisyenleriyle birlikte çalışma fikrini verdi.

1998 yılında Amsterdam’da konser vermesi için destek alan grubun, Alman yönetmen Wim Wenders tarafından performansı kayda alınmış, bunu Carnegie Hall ‘daki ikinci konser takip etmiş ve New York şehrinde sanatçılarla birlikte yapılan söyleşiler ile bir belgesel oluşturulmuştu. Wenders ‘in grup ile aynı ismi taşıyan filmi, eleştirmenlerden büyük övgü almış ve kendisine Belgesel film dalında Akademi Ödülü ile Avrupa Film Ödülleri’nde En İyi Belgesel ödülünü getirmişti.

https://youtu.be/ORjqat0WG7g

Albüm ile filmin birlikte getirdiği başarı geleneksel Küba müziğine ve Latin Amerika müziğine olan evrensel ilgiyi arttırmış, Kübalı birçok müzisyenin solo albümler çıkarmasını, hatta ünlü dünya sanatçıları ile yapılan düet denemelerine önayak olmuştu. Bununla birlikte “Buena Vista Social Club” ismi artık Küba’nın “müzikteki altın çağı” olarak nitelendirilen 40’lı ve 50’li yıllarında yapılan geleneksel müzikleri betimlemek için kullanılmaya başlanmıştı.

Wenders’ in belgeselinde yer alan ve asıl adı Maximo Francisco Repilado Munoz olan, gurubun ve Küba müziğinin elçisi olarak kabul gören besteci, gitarist, şarkıcı Compay Segundo, 14 Temmuz 2000’ de 95 yaşında hayata veda etti. Yine belgeselden tanıdığımız Küba’ nın Frank Sinatra’ sı olarak kabul nitelenen şarkıcı İbrahim Ferrer (1927-2005), Küba müziğinin usta piyanisti Ruben Gonzales (1919-2003), şarkıcı Pio Leyva (1917-2006), şarkıcı Manuel Licea Lamouth(Puntillita) (1921-2000), basçı Candelario Orlando López Vergara (1933-2009), gitarist Manuel Galbán (1931-2011), vurmalı çalgılar ustası Miguel “Angá” Díaz (1961-2006) da geçen zaman içerisinde hayata veda ettiler.

1990’ lı yıllarda Küba müziğinde öne çıkan ve kendi adını taşıyan albümüyle Grammy ödülü kazanan ve 1997’den bu yana birbirinin yerini alan müzisyenlerle turneler gerçekleştiren topluluğun ‘Elveda Turnesi’ 2014 yazında biletleri tükenen gösterileri ile başladı. Buena Vista Social Club, 2014-2016 boyunca Yeni Zelanda’yı, Avusturalya’yı, Avrupa’yı, Kuzey ve Güney Amerika’yı kapsayan 60’tan fazla sahne performansıyla devam eden ve turne yolculuğunun başladığı yerde, bir memlekete geri dönüş galasıyla sona erecek turnelerinde son kez birlikte sahne alıyor ve sevenlerine veda ediyorlar.

52

Daha önce birçok kez Türkiyeli sevenleriyle buluşan Buena Vista Social Club turne kapsamında 27 Mart’ ta İstanbul Volkswagen Arena’da ve 29 Mart’ta Ankara MEB Şura Salonu’nda son kez Türkiyeli sevenleriyle buluşacaklar. Elveda Turnesi, bir anlamıyla 40’tan fazla müzisyeni bir araya getiren 18 yıl içerisinde gerçekleşen 1000’in üzerindeki gösterinin bir derlemesi.

Türkiye konserleri mart ayının 23’ünde Buena Vista Social Club “Lostand Found” albümünün çıkış tarihiyle aynı zamanda gerçekleşiyor. Bu, kimisi Havana’daki ilk efsanevi dönemde, kimisi ise daha sonra, müziğin olağanüstü bir şekilde dışa vurduğu zamanlarda, geçmişte hazırlanan ve bugüne kadar yayımlanmamış şarkılar koleksiyonunu içeren bir albüm.

Tromboncu ve grup lideri Jesus Aguaje Ramos yönetiminde Elveda Turu Orkestrası, eşsiz Diva Omara Portuondo, trompetist Guajiro Mirabal ve ud virtüözü Barbarito Torres dâhil yıllar önce albümün ve filmin yapımında yer alan birçok müzisyenden oluşuyor.

51

Tres gitarında emektar Papi Oviedo, Havanalı genç piyano virtüözü Rolando Luna ve kontrbasçı Pedro Pablo, vurmalı çalgılar ustası Andres Coayo, Filiberto Sánchez ve Alberto “La Noche” ve soprano Luis Allemany tarafından yönetilen trompet üçlemesinden oluşan müthiş bir ritmik bölüm ve son olarak grubun Carlos Calunga’sının ünlü seslendiricisi ve sanatçı Idania Valdéz de dâhil bu macera boyunca yanlarında olan birçok kişi bu turda onlarla beraber olacak.

Son ve guajira’sından danzon’una, le balero’suna, le cha cha cha’sına, la rumba’sına, Buena Vista Social Club Orkestrası “Elveda Turnesi” yeni bir günde tanınmış şarkı ve eserlerin dinlenebileceği bir sahne performansıyla geleneksel Küba müziğinin klasik tarzını ve ritmini temsil edecek. Gösteriler, grubun tarihine katkıda bulunan ve aramızdan ayrılan müzisyenlere saygı göstererek Buena Vista deneyiminin geçmişini ve bugününü yansıtacak.

Buena Vista Social Club’ un 1998’ de Amsterdam’ da ve New York Carnegie Hall’ de verdikleri konserden derlediğim bir videoyu da paylaşmak istiyorum. Grup bu videoda Compay Segundo’ nun bestesi olan bir aşk şarkısını, “Chan Chan” ı seslendiriyorlar. Compay Segundo 1907’de doğduğu ve 10 yaşında müziğe başladığı Santiago de Cuba’ da, yaşadığı kasaba olan Alto Cedro’ dan, Marcane’ ye; oradan kuzeye Cueto’ ya, Mayari’ ye, sevgilisi Juanica’ nın peşi sıra, neredeyse yürüyerek yaptığı yolculuk sırasında bu şarkıyı yazmış. Compay Segundo 14 Temmuz 2000’ de 95 yaşında hayata veda etti.

Buena Vista’ ya güle güle derken, bir geleneksel Küba şarkısında geçen ”güzel olan şeyler hiç bir zaman yaşlanmıyor, onlar sonsuza kadar bizimle kalıyorlar” sözlerinin, savaş bulutlarının gökyüzünü sardığı, iklim değişikliği kaynaklı ekolojik yıkımın kapımıza dayandığı günümüz dünyasında sarılabileceğimiz ve uğruna mücadele edeceğimiz bir duyguyu, “güzel şeylerin sürekliliğine” olan umudumuzu ifade etmesiyle anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Müziğin ve barışın yaşadığımız gezegene, doğaya ve tüm canlılara iyilik getirmesini umuyorum. Sürdürülebilir bir gezegen ve sürdürülebilir bir yaşam için şarkılar söyleyerek, çoğalarak mücadeleye devam…

81-Ercüment-Gürçay

 

 

Ercüment Gürçay

 

Son dönemin Yeşil Kitapları

Yeşil Yol’a karşı Samistal’de 50 gün

27-yeşil yolYeşil Yol, Doğu Karadeniz Yaylaları’nın 1200-3200 metrelerinden, kesintisiz olarak geçmeyi planlayan, 2600 kilometre uzunluğunda bir yol projesidir. Proje, Artvin, Rize, Trabzon, Bayburt, Ordu, Giresun, Samsun yaylalarını kapsamaktadır. Yeşil Yol parçalar halinde çıkılan ihalelerle inşa edilmektedir. 2015 yılında Rize yaylalarında başlayan Yeşil Yol çalışmaları dört noktada direnişle karşılaştı. 6.5 kilometrelik Yukarı Kavrun-Samistal yol çalışması, önce Yukarı Kavrun’da, daha sonra da elli gün süren bir direnişle Samistal’da engellendi.

Haznedar-Ausor yolunda mahkeme yürütmeyi durdurma kararı verdi. Topluca köyünde halk doğrudan müdahale ile Yeşil Yol’u durdurdu. Yeşil Yol projesi, insan, hayvan, bitki, toprak, ağaç, su, güneş ile oluşmuş ekoloji sisteminin, sadece insan tarafından kullanılmasına ve dolayısı ile tüketilmesine neden olacak bir proje. Danıştay, Yeşil Yol’un yürütmesini, doğaya geri dönülmez şekilde zarar veredeği için, tamamen durdurdu. Timur Danış, 10 Temmuz-28 Ağustos 2015 tarihleri arasında, 50 gün boyunca, Samistal’da kalarak Yeşil Yol karşıtı direnişe katıldı, yol ekskavatörünün geri gidişine tanık oldu. Danış İstanbul’a dönüp, Yeşil Yol’a Karşı Direniş’in elli gününü, öncesi ve sonrasını kitabıyla anlattı.

Kitap, özellikle, dağlardaki patikaları tehdit altında olan dağcıların, dağ yürüryüşçülerinin, yaylacıların ve şehirlerde yaşayan “Kaçkarlı Göçmenlerin” dikkatine sunuyor.
(Tanıtım Bülteninden)

Yeşil Yol’a karşı Samistal’de 50 gün
Timur Danış
Cadde Yayınları
2016

Toplumsal Ekoloji Siyaseti

28-top ekol siyJanet Biehl, bu kitap çalışmasında, yerelden toplumsalın siyaset, ekoloji-doğa ile ilişkisinin özgürlüğün sosyolojisi ekseninde ele alıyor.

Toplumsal ekoloji olarak bilinen zengin fikirler bütününün siyasi boyutunu oluşturan özgürlükçü yerel yönetimcilik, yıllara yayılan bir süreç içerisinde anarşist toplum kuramcısı Murray Bookchin tarafından geliştirilmiştir. Özgürlükçü yerel yönetimcilik, Bookchin’in toplumun insancıl ve akılcı bir biçimde radikal bir dönüşümden geçirilmesinin en iyi ne şekilde sağlanabileceği üzerine hayatı boyunca oluşturduğu düşüncelerin doruk noktasıdır. Özgürlükçü yerel yönetimcilik mevcut yerel yönetimlerde saklı bulunan demokratik olanakları yeniden canlandırarak onları doğrudan demokrasilere dönüştürmeyi hedefler. İnsani bir ölçeğe sahip olmalarını ve doğal çevrelerine uyum göstermelerini sağlamak maksadıyla bu siyasi toplulukların yetkilerinin dağıtılmasını amaçlar. Kadın ve erkeklerin seçkinlere bağımlı olmak yerine kolektif bir biçimde kendi topluluklarını paylaşma ve işbirliği etiğine uygun olarak yönetme sorumluluğunu üstlenmelerini sağlamak maksadıyla yurttaşlığın içerdiği uygulama ve özellikleri yeniden hayata döndürmeyi amaçlar. Doğrudan demokrasiler yaratıldıktan sonra demokratikleşmiş yerel yönetimler, akılcı ve ekolojik bir anarşist topluma doğru yol alarak en sonunda kapitalizme ve ulus devlete bir meydan okuma oluşturabilecek konfederasyonların çatısı altında bir araya gelebilecektir.
Birkaç yıldır özgürlükçü yerel yönetimciliğin içerdiği fikirlerin genel okuyucuya ulaşmasını kolaylaştırmak için bu kuramın kısaltılmış özlü bir açıklamasına ihtiyaç duyulduğunu düşünmekteydim. Böylece özgürlükçü yerel yönetimciliğe giriş niteliğinde, kısa bir genel bakış sağlama amacındaki bu kitap ortaya çıktı. (Tanıtım Bülteninden)

Toplumsal Ekoloji Siyaseti
Janet Biehl (Çeviren: Esra Eren)
Sümer Yayıncılık
2016

Türkiye için Çevre Politikaları

29-çevre polMühendislik;
Evrenimizde var olan doğal zenginlikleri ve enerji kaynaklarını, doğal, tarihi, kültürel ve estetik çevreye zarar vermeden, gelecek kuşakların gereksinimlerini de dikkate alarak, insanlığın yararına sunabilme sanatıdır.

Gerekli önlemlerin zamanında alınmaması, sorunun çözümünü her geçen gün daha da zorlaştıracaktır. Bu amaçla ayrılacak kaynaklar, toplumun refah ve mutluluğunu engelleyecektir.

Özellikle günümüzün gelişme sürecindeki ülkelerinin; bu türden yapacakları harcamalar tutarı, silahlanma amaçlı ayrılan kaynaklarla boy ölçüşebilecek duruma gelebilecek olması, konunun ne denli öneme haiz olduğunu göstermektedir.

Bu çalışmada, Çevre Sorunları genel bir bakış açısı ile incelenmiş, gerek ulusal gerekse uluslararası kaynaklı (nedenli) sorunun çözümü için; bilim ve teknolojideki olağanüstü gelişmeler ve ekonomilerin uluslararası araştırılması göz önünde tutularak, çağdaş çevre yaklaşım ve anlayışıyla, oluşturulabilecek strateji ve politikalara değinilmiştir.

(Tanıtım Bülteninden)

Türkiye için Çevre Politikaları
Engin Algül
Pales Yayınları
2016

Kapağı açılan sandıktan taşanlar ya da Emanetimdeki Hayatlar – Fatma Nuran Avcı

Yaşananların acısı ne dayanılacak ne de tanımlanacak gibi değil. Böyle durumlarda sıcak anları yazmanın zorluğu karşımıza çıkıyor. Önce şaşkınlıktan kalemlerimiz durdu, şimdi öfke her yanımızı kapladı. Kaygı ve korku içinde bekliyoruz. Yarının belirsizliği günlük yaşam aktivitelerimizi elbette etkiliyor. Umutsuzluk, çaresizlik kavramlarını, yaşadığımız hayatın anlamsızlığını düşünüyoruz sık sık. Bu sürükleniş, evimizi, çocuklarımızı, sevdiklerimizi aklımızdan çıkaramamak yine her şeyin üstünde kendi yaşam mücadelemizi tuttuğumuzu gösteriyor. Her zaman ki gibi…

Biz toplum duyarlılığı deyince başkalarını merak etmek, kınamak olarak algılamışız yıllarca. Bundan ötesi de ne olacak. Dış görünüşe göre yargılar geliştirmişiz. Elmalar, armutlar, iyiler, kötüler… Birer etiket yapıştırıp yaşayıvermişiz. Kutsal terazilerimizin yanlış tartabileceğini düşünmek istemeden devam etmişiz nesilden nesle. Bildiklerimiz, kulaktan duyduklarımız yetmiş, yettirilmiş bir şekilde.

fırat pürselim

Yaklaşık iki ay önce Mehmet Fırat Pürselim’in bir söyleşisine katıldıktan sonra yazarın “Emanetimdeki Hayatlar ya da Acı Defteri” adlı kitabını merak edip aldım. İlk sayfalarda Mehmet ve Berna karakterlerinin sıra dışı şekilde aşka sürüklenişleri ilgimi çekti. Aşkı ölümle özdeşleştirmek fikrinin uçukluğunu anlamaya çalışırken gerçekleşen olaylar karşısında dondum kaldım adeta. Yalın, sade dil bunca acıyı sırtlamış, üstelik kararlı şekilde ilerliyor. Mehmet’in asker ocağına dek yaşadığı bunalım sekteye uğramadan devam etse de başkalarının yaşam hikâyelerini dinledikçe roman bambaşka yerlere doğru akıyordu. Okuduklarım; sokakta görmezden geldiklerimiz, adını haritadan bildiğimiz bölge insanlarımız, üçüncü sayfa gazete haberlerinden kulağımıza çalınan şeylerdi.

Adam olmanın olmazsa olmazı askerlik; erkeklerin aynı üniforma içinde, aynı amaçla birleşip eşitlendiği bu zaman aralığı, sıkışmış mekân ve tutulan nöbetlerin duygularıyla anlatımın derinleşmesini sağlamış. Kahramanın bu yolculuğu oldukça sık rastlanılır bir şey. Nasıl olsa yapılacak olan bir iş gibi, her Türk gencinin yapması gereken bir durum. Bu olağanlıkta Mehmet kendi aşk acısını ne kadar unutabilecek sorusunu okura sordurmayı başarmış. Yaşadığımız coğrafyada görmezden geldiğimiz olaylar, insanlar ortaya tüm çıplaklığıyla konmuş. Kitapta kişilerin öyküleri kısım kısım realiteden uzaklaşmadan düz bir anlatım tekniğiyle yazılmış. Burada okurluğumu sorguladım açıkçası. Bu kadar acı dolu hayatların olabilirliği değildi sorularım. Sayı olarak fazlalığının yanı sıra biraz dokunmak biraz görmek yeterli miydi, dedim. Sorunların büyüklüğü karşısında belki de şaşkınlaşmıştım. Duymak okumaktan daha iyiydi çünkü.

emanetimdeki hayatlar

Oysa şimdi ne duymak, ne okumak zamanı. Tüm damarlarımıza kadar yaşıyoruz. Anladım ki okuduğum hayatların hepsi birer canlı bombaymış. Bana sorularımın cevaplarını kitabın ön kapağındaki anahtar imgesi verdi. Eski, demirden anahtarı kapı anahtarına benzetememiştim. O bir sandık anahtarını daha çok andırıyordu. Yedi kat bohçalara sarılı, silahlarla dolu, içinde ölümün, acının, kavganın bulunduğu, kapağının açılmaya korkulduğu sandık. Batmanlı Çavuş, Taylan, Katil, Erkan’ın hayatı biraz da tatlı candan vazgeçecek, başka yaşamlara son verecek kadar gelinen süreci gösteriyordu.

Mehmet Fırat Pürselim, “Emanetindeki Hayatları” okura teslim etmiş. Büyük bir öngörüyle yaşadığımız olaylara erken tanısını koymuş. Dilindeki saydamlık, anlatımdaki rahatlık büyük gerçekliklerimizi bir kez daha ortaya sererken kitabın başarısının kalıcı olacağına inanıyorum.

Emanetimdeki Hayatlar ya da Acı Defteri, Mehmet Fırat Pürselim, Aya Kitap, Roman, 352 Sayfa

86-fatma-nuran-avcı (1)

Fatma Nuran Avcı

Kendi dünyalarının Don Kişot’ları (Bölüm 2) – Mem Çelik

Çocukluktan üniversiteye, Mardin’den Van’a uzanan bir yolculuk…

Mem’in yolculuğu…

6 bölüm, 6 hafta…

2. Bölüm

Birinci bölümü okumak için tıklayın.

***

Yaşam bazen güzel sürprizler yapar. Ta ki Pandora’nın kutusunun neredeyse boş olduğunu, dibinde can çekişen beti benzi atmış umudu görünceye kadar. Haydi sen de çık dersin, ama takati yoktur. Sen ellerinle alırsın umudu. Birkaç zaman beslersin. Eğer şanslıysan umut yeşerir. Umudu büyütürsün. Sonra bir vadide ırmağın ve kuşların sesiyle uçurursun. Ve “umut” edersin. Kim bilir, belki de insanlığa yapılmış en kötü şeydir umut. Neyse…

pandorasbox

Gel zaman git zaman ilkokul, lise derken hayat geçiyor. Ailem köyden ilçeye taşınmış. Köy şafak vakti ‘kendiliğinden’ yanıp kül olmuş. Köyün isminin başına artık bir sıfat getirilmiş: ‘Harabe.’ Bizim köy de Anka kuşu gibi küllerinden doğmayınca ilçede kalmaya devam ettik.

Size bir şey itiraf edeyim mi? Ergenlik döneminde fiyakalı olmayan bir işte çalışmak çok kötü. Kahrolası Mardin sıcağında kocaman bir kamyon tuğla indirmek çok pis bir şey. Okulda fiyakan yerinde. Okulun en havalı kızının ara sıra sana bakması statüne statü katıyor. Oysa herkes okuldan dönerken benim esmer tenim tuğlanın b.k rengine dönmüş durumda. Bir an başımı çeviriyorum. İki metre önümde okulun en havalı kızıyla göz göze geliyoruz. Belki bir ya da iki saniye. Kız başını çevirip yoluna devam ediyor. O iki saniye bir ömür kadar ağır… İlk defa mevcut hayatımdan utanıyorum. Fakirlik ayıp, utanılacak bir şey. Fakirlik bir insanlık ayıbı… Fakir olanın değil, fakirliğe mahrum bırakanın ayıbı… Ve benim hayatım bu olmamalı diyorum… Müslüm Gürses dinleyen Remo (Ramazan) ağabeye soruyorum. Nasıl iyi bir hayat kurulur? Arabesk cümleleriyle sonucu okumaya getiriyor.

Okumaya karar verdim. Ama öyle bir izlenim yaratmışım ki, kimse okuyacağıma inanmıyor. Ne hocalar ne de çalışkan arkadaşlar. Yani biraz da haklılar. Hayır hatta çok haklılar. Ders çalışmak için gittiğim her kapı kapanıyor. Neyse konudan uzaklaştım yine.

İki yıl boyunca evin karanlık odasında matematiği çözmeye çalıştım. Bir kısmını da çözdüm. Sınav sonuçları açıklanacak. Heyecanla bekliyorum. Varsın büyükler evlilik projeleri yapsın. Okumuş büyükler ise bir yere çırak verip en azından bir mesleği olsun desin. Ve sınav açıklanmış söylentileri… İnternet kafeye öyle bir koşuyorum ki, Hüseyin Bolt’un rekorunu kırmış olabilirim. Şaka yapmıyorum. Ama ÖSYM sayfası hizmet veremiyor. Bir, iki, üç… derken… Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi… ‘Kazandınız!’

Görür görmez… Ah ulan ah! Anlatamam ki… Yani şu kadarını söyleyeyim: Lise müdürü hocam üniversiteyi kazandığıma ikinci seneme kadar inanmıyordu… Neyse konu bu değil.

***

Zaman gelmiş kapıya dayanmış. Mem artık Van’a yolcu. İlçe dolmuşunda kurumuş kahverengi dağları izliyorum camdan. Hayalin biri bin para. Ama bana bedava. Yel değirmenleri olmasa da benim dağlarım vardı.

Literatürüme artık yeni konuklar gelmişti. Herkese ‘hocam’ demeye başladım. Küçük bir ayrıntı yakalarsam hemen üniversiteli olduğumu dolaylı yoldan da olsa anlatmaya çalışıyorum. Resmen kominist olmuştum. Bakkala hocam bir sigara ver diyorum. Muavine hocam diyorum. Şoföre hoca, imama hoca, öğretmene hoca, arkadaşıma hoca… Hızımı alamayıp telefonda babama bile hocam dedim.

Neyse Van otobüsüne bindikten sonra içime tuhaf bir his doğdu. Saat gece üç. Çişim geliyor. Herkes uyumuş. Ben uyanığım. Sanki gerçekte olmamam gereken bir yerdeyim. Bu kötü düşünceyi kafamdan attım. Sabaha karşı bir dinlenme tesisinde mola verdik. Telefonum çaldı. Arayan bir cemaatçı ağabeydi. Nasıl bu kadar samimi olduğumuzu bilmiyorum. Ama Van’da beni karşılayacak, evine götürecek kişi. Daha tanımadan nasıl da minnettarım anlatamam.

Sabah saat on otuzda Van Otogarı’na vardık. Servis şoförüne beni Maraş ve Cumhuriyet caddelerinin birleştiği yerde indir dedim. Şoför bir tuhaf baktı. Yabancı olduğumu söyledim. İlk defa geldiğimi söyledim. O da “Haydi çabuk gidelim, ortalık karışmadan” dedi. Anlamadığım halde anlamış gibi yaptım. Sonuçta üniversiteyi kazanmış bir delikanlıyım. Anlamamam ayıptır. Neyse, şoför bir yerde durdu ve çabuk inmemi söyledi. Gideceğin yer üç yüz metre ileride dedi. Ve can havli ile geri geri gitmeye başladı. Sağıma soluma baktım. Her yer kapalıydı. Terk edilmiş bir kasabayı andırıyordu. Üç yüz metre ileriye ‘gitmemem’ gerektiği hissi o kadar güçlüydü ki. Ama üniversite öğrencisiydim. Sonu ne olursa olsun korkmamam gerekiyordu.

Biraz yürüdükten sonra genzim, gözüm, kulaklarım, hatta tenim öyle bir yandı ki, olduğum yere çakma Adidas çantamın üstüne attım kendimi. Nefesim kesildi kesilecek. Hatırladığım tek şey iki elin ensemden tutup beni o durumdan kurtarmak için sürüklediği.  Bilincim yarı açık. Yeni hayatımın verdiği heyecan. Mardin’den bu kadar uzak bir yere gelmenin verdiği tuhaflık. Üniversiteyi kazanmanın yarattığı yeni ‘ben’. Ve bu iblis, beyaz dumanın beni allak bulak etmesi. Bayılmışım… Biri beni dürtüyor. Kendime gelirken aklıma geliyor. Biri beni o cehennemden kurtardı. Evet bunlar onlar. Hocam teşekkür ederim demem gerekir repliği geçiyor zihnimde…

Gözlerimi açar açmaz sert bir tokat… Kendime geldim demeden ikinci tokat… Evet karşımda üniformalı bir polis ve üçüncü tokat. Derdimi anlatamıyorum ki. Üniformalı soruyor: “Vatanı mı böleceksiniz lan?” Tam cevap verecekken bir sağ kroşe, bir diz… Neyse uzatmayayım. En sonunda bağırdım avazım çıktığı kadar: “Beni dinleeeeeeeeeeeee!” Ben bile benden çıkan sese şaşırdım. Adam durdu: “Söyle lan!” Benden o durumda ne kadar sakin olunabilirse öyle “Bakın hocam, ben eee…” Bir tokat daha… Elektronlar gözlerimin önünde iyon alışverişi yapıyor. Ben yerdeyim. Neyse, çantamı boşaltıp içinde ÖSYM’nin kazandı çıktısını bulana kadar, cemaatçi abi gelip beni karakoldan alıp eve götürdü.

Hoş geldin faslından sonra çay ve çayla beraber kaçta uyuyacağımız, kaçta uyanacağımız, evdeki yasaklar vesaire… Ulan ben neredeyim? Düşünsenize hocam kavramını bile unutmuşum. Doğru ya ben üniversite okumaya geldim. Sabah kaydı yaptırmaya gittik. İki üç tel bıyığı olan birkaç sert bakışlı genç gördüm. Ters ters bakıyorlardı. Tabii ben de ters ters baktım. Yanımdaki, bana “Hocam değil abi diyeceksin” diyen abi sessizce, “Bunlardan uzak dur ve bulaşma” dedi. Ben ise yediremiyorum kendime. Nasıl olur da biri bana ters ters bakar. Hani gözüm de kesiyor, üçünü de yere sererim. O kadar ırgatlık yapmış olan ben. Hocasına eyvallah çekmeyen ben.  Neyse dedim ve ben de onlara ters ters baktım.

***

Kaydımı yaptırdım ve artık resmen öğrenciydim. Gökteki ayın içinde bir sürü patates olduğuna inanan ben. Elimi uzatıp, bulutların arasında ayı tutup, kendime çekip, parçalayıp, içindeki patatesleri çıkartıp ayı tekrar yerine koyacak gücü kendimde buldum. Nasıl bir narsistliktir bilmiyorum, ama o an gerçekti.

Kaldığım cemaat evinde müzik yasaktı. Oysa benim bir mp3 çalarım vardı. Hem de son model. İçinde onlarca ‘dengbéj’ parçası vardı. Ben de gizli gizli dinliyordum. Ama bir yandan da vicdan azabı çekiyordum. Nasıl olur da bu günahı işliyorum? Okulun ilk haftaları. Sanki bütün kampüs bana bakıyor. Ona göre yürüyorum, ona göre bakıyorum hayata. Sanki bir stat dolusu insan bana bakıyor. Ben de podyumda yürüyorum. Yürürken de hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi davranıyorum.

Bir gün yine fakülteye yürüyorum. Hani şu iki tel bıyığı olan, hani kayıt yaptırmaya giderken ters ters bakan, yolun karşı tarafında yürüyor. Ara sıra bana bakıyor. Ama ilk gördüğümdeki gibi değil, sanki arkadaşmışız gibi bakıyor. Bense görmemezlikten geliyorum. Bir yandan da içimden “Ulan bu sefer döverim bunu, nasılsa ev abisi de yok yanımda. Hem serçe parmağımla bile deviririm bunu tek başına zaten” diyorum.

Bina girişinde asker “Kimlik kartı!” dedi. Ben de hemen kimliği çıkartıp “Buyurun hocam” dedim. Biraz soğuk baktıktan sonra “Geç!” dedi. Kantine gidip bir çay aldım. Az önce döveceğim benden daha esmer iki tel bıyıklıyı unutmuşum bile. Dünya etrafımda dönüyor. Tam karşıdaki uzun boylu kızı keserken sağ çaprazımda esmer çocuk belirdi: “Selamın aleyküm.” Kafamı çevirdim, ters ters baktım. Allah’ın selamını almamak ayıptı. İsteksiz isteksiz selamına karşılık verdim. Ben zihnimde oturduğum sandalyeyi kafasına geçirmeyi hesaplarken bu kara çocuk “Oturabilir miyim?” dedi ve beni ters köşe etti.

Tabii sandalyeyi kafasına geçirmeyi birkaç dakika öteledim. Çünkü ayıptır. Masana oturan kişiye ters bir şey söylemek olmaz. Ben de gayet soğuk bir şekilde “Otur” dedim. Oturur oturmaz gülmeye başladı. Ama öyle güzel gülüyordu ki, bir çocuk gibi, ben de birden gülmeye başladım. Oldum olası doğal olan her şeye tepki veririm. Ama ciddiyeti korumak gerekir. Tekrar toparlanıp sert sert bakmaya başladım. Benden daha kara olan çocuğa “Konuş, ne istiyorsun?” dedim. Aynı anda da gelecek ters cevabı bildiğim için elimle oturduğum sandalyeyi tutuyorum. Nasılsa birkaç saniye sonra kafasına geçireceğim. Nasıl bana ters ters bakar? Dua etsin yanımdaki ev abisine.

Benden daha kara çocuk gayet sakin “Müzik dinliyorsun. Ne dinliyorsun? Hem yasak değil mi cemaatte?” dedi. Dizlerim uyuştu. Takat kalmadı bende, üflesen yere devrileceğim. O kadar utandım ki, bir saniye içinde kendime belki binlerce lanet okudum. Nasıl olur da müzik dinlerim. Ev abisi yasak dediği halde. Resmen yanlış yapmışım. Müzik dinlemek doğru olmayan bir davranıştı. Ve ben ilk defa ikiyüzlü davranmıştım. Artık ne kadar kızardıysam, kara çocuk bir çocuk edasıyla gülümseyerek “Utanma, müzik dinlemen ne ayıp, ne de günah. Ne dinliyorsun?” dedi. Ben o an evrenler arası geçiş yaşıyorum, kekeleyerek: “Şıvan Perwer”, dedim. Karşımdaki iki tel bıyıklı ve benden daha esmer olan çocuk öyle bir kahkaha attı ki, etraftaki masalar dönüp bize baktı. Gözlerinden yaş geliyordu. O kadar gülüyordu. Ben ise etrafın bize bakmasının utancını yaşıyordum.

Neyse ki bizimki kendini toparlayıp etraftaki masalara ‘kusura bakmayın’ tarzında bir hareket yaptı. Evet bir an önce bu çocuğun ağzını dağıtmam gerekir. Ama tek bir açık vermiyor ki… Gülmesi kesildikten sonra gayet ciddi bir yüz ifadesi oluşmaya başladı. Sanki az önce bir çocuk gibi gülen o değilmiş gibi. Ciddi ve kararlı bir ses tonuyla. “Sana kendi dilinde müzik dinlemeyi ayıp günah sayan bir yerde nasıl durursun? Hangi mantık bir insana müziği yasaklar? Sen müziğin gerçekten günah ya da kötü bir şey olduğunu mu düşünüyorsun?” diye sordu. Yere yığılmamak için kendimi zor tuttum. Kantindeki tüm sesler kesilmiş, bir çölün ortasında yalnız kalmıştım ve az önce gördüğüm güzel hatunun serabı bile yok olmuştu bu çölde. Yok yok, bu duyguyu gerçekten anlatamam. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Karşımdaki kişiyi birazdan hastanelik edecekken, o beni daha beter etmişti. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Esmer çocuk Cuma namazı öncesi hutbe okuyan imamdan daha etkili konuşmuştu.

Bir şey diyemedim, dokunsan çaresizlikten ağlayacaktım. Allahtan konuşmaya devam etti: “Ben Mustafa. Suruçluyum. Ben de senin geçtiğin durumdan geçtim. Bu Allahsızların yanında fazla kalma. Tabii yine sen bilirsin. Ama bizim gibi insanlara bu yakışmaz. Biz yıllardır her türlü gericiliğe karşı mücadele etmişiz. Bir dengbej parçamı bile yasaklayan, günah sayan bir gericiliğe nasıl boyu eğerim? O da yetmezmiş gibi aynı evi paylaşırım?” Bu esnada durdu ve “Adın ne?” diye sordu. Ben de kekeleyerek “Mem… şey yani Mehmet. Bizimkiler Mem diyor” dedim. Mustafa “Ooo Mem u Zin ha, memnun oldum” dedi. Ve konuşmaya devam etti. Ama artık hiçbir şey duymuyordum. Bir ara beni dürttü “İyi misin Mem?” “İyiyim”, dedim, “Bana kalacak bir ev ayarlayabilir misin?”. O da gülerek, “Tabii” dedi. “Haydi gidelim!” Bu sefer o şaşırmıştı. “Nereye?” “Eşyalarımı almaya” dedim. “Yarın alırsın acele etme” dedi. Ama ben durur muyum? Nasıl böyle bir yanılgıya düştüm ben? O evde daha bir saniyenin yarısı kadar bile kalamazdım ki!

Mustafa’yı zorla götürdüm cemaat evine. Elbisemi çakma Adidas çantama koydum. Ev abisi olmayan, ama benden önce o eve geldiği için ona da abi demem gereken ev arkadaşı sert bir bakış ve ses tonuyla “Nereye gidiyorsun izin istemeden” der demez çantayı fırlatıp sol elimle boğazına yapıştığım gibi karşı duvara yapıştırdım. Sağ elimi yumruk yapmışım, kayıt gününden beri yüklendiğim delikanlı enerjisi bu çocuğa patlayacak… Mustafa arkadan elimi tuttu. Ama çocuğu o duyguyla sol elimle boğmak üzereyim. O an mantık çalışmıyor. Yani müziğin yasak olmasının mantıksızlığını sorgulamadığın zaman çalışmadığı gibi. O cemaatçi arkadaşımdan da burada özür diliyorum. Gerçekten utanılacak bir durumdu benimki.

Neyse konu bu değil. Konuya geliyorum artık…

43-Mem Çelik

 

(Devam edecek)

Üçüncü bölümü okumak için tıklayın

Mem Çelik

Mem’den ceviz mektupları

2 ay oldu olmadı
Posta kutumda bir mail
Konu iyi birşey” başlıklı

Özcesi, bizim gazeteyi çok sevdiğini
Kendisinin de parçası olmak istediğini belirten bir okurumuz
Keyifli bir dille, bizi nasıl keşfettiğini aktarıyor
Hatta onun kaleminden ileteyim bu kısmı,
eee küçük prens gibi turuncu bir gezegenim de yok. eee bu sistemin içinde arpayla beslenmiş katır gibi çalışıyorum. ortada birşey yok derken sizin siteyi gördüm.
Aktarmakla da kalmıyor, gazete için bir şeyler yapmak istediğini de belirtiyor,
yani haftada bir gün iznim var. benim bir işe yarayacağını düşündüğünüz bir çalışma varsa başım gözüm üstüne derim. güzel çay demlerim, güzel türkü söylerim

Ben de her daim yaptığım gibi gelen maili hemen bizim yayın ekibinin mail grubu ile paylaştım
Ekip çok sevdi bu okurumuzun, kendisine taktığı isim ile Mem’in dilini
Ama uzun yazmıştı, çok uzun
Bunu bölümlere ayırmak gerekti
İmla ile ilgili hayli düzeltme de cabası idi işin

Mem’in yazılarını ilk günden itibaren en çok destekleyen Zeliha‘ya önerdik Mem’in yazılarını düzenleme işini
Aha oldu, zaha bitti derken Mem’in ilk yazısının yayını geçen hafta yayına aldığımız Haftasonu ve Kitap eki [ha-ki]’mize kısmet oldu

Pazartesi günü posta kutumda yeni bir mail
Gene Mem’den,
Ceviz geldi” başlıklı

“Annem ceviz gönderdi”

Jpeg

“Hayırdır” deyip bakıyorum
Merhaba abi.
Umarım iyisindir. Annem ceviz gönderdi. Ancak ben işten eve gelene kadar. Yakup ve gülsüm yemek niyetine yiyorlar. Neymiş dizi izlerken iyi gidiyormuş. ne izliyorlar dersin. Prison break. Gerilim sahnelerinde vurmuşlar cevizin gözüne. Hani Fringe izleseler yada Dr Who izleseler gözüme fazla gelmez. Gerçi objektif olursak bunlar iki yumurta kırmamak için evde ne varsa yiyorlar. Anlamadığım nokta şu: bulaşıkları yıkamak ceviz kırmaktan daha kolay. Neyse az da olsa cevizlerin bir kısmını kurtardım. Gerçi annemde biraz cimri davranmış galiba. :)

Abicim baya uğraştın benle. Teşekkür ediyorum. Ceviz sözümü yerine getireyim artık. Cevizleri sana nasıl ulastirayim.
İyi çalışmalar diliyorum. ” demiş bu sefer

Hemen yanıt döndüm
Ya Mem, sağolasın kardeşim, eyvellah ama ben çok birşey yapmış değilim aslında
Ne yaptı ise, bizim Zeliha yaptı
Sen istersen ona gönder cevizleri

Mem’in yanıtı,
Abi valla cevizler senin. İster zeliha ya verirsin istersen mahalledeki çocuklara. İstersen kargolayayım. Yani nasıl istiyorsan :)

“Peki madem” dedim
Verdim adresimi

Jpeg

Perşembe sabahı geldi cevizler
İçinde de iki ayrı not
Mem’in bir arkadaşı, Güle
Kargoya vermeden hemen önce beni aramış, kargo için tc numaramın da gerektiğini söylemişti

Bol bol Tebessüm, Bir de kahkaha

Hem Güle yazmış not
Hem Mem

Mem'in notu
Mem’in notu

İçimde binlerce kelebek (sesleri de enteresandır bülbül şakıması) çıktım balkona, oturuyorum iskemleye
Hiç tanımadığım arkadaşım Mem’in, arkadaşı Güle vasıtası ile gönderdiği cevizleri yer, Mem ve Güle’nin bana yazdıklarını okurken Yeşil Gazetemizin nelere kadir olduğuna içten içe hayret ederek

Jpeg
Güle’nin notu ilk sayfa
Güle'nin notu ikinci sayfa
Güle’nin notu ikinci sayfa

Sonra iznini istedim Mem’in
Ha-Ki için ben de bu hikayeyi yazayım dedim, iznin var mıdır
Senin ve Güle’nin mektuplarının resimlerini de koyma niyetim olduğu için soruyorum aslında iznini

Başlık şöyle göründü gözüme
Mem’den ceviz mektupları

senin yeşil gazeteye yazdığın ilk mektuptan bugüne olanları da derleyeceğim

senin gibi başka arkadaşlarımız da varsa ve bize ulaşmakta tereddüt ediyor iseler
onlara da bir cesaret vermiş oluruz hem” diyerek

Mem’in yanıtı gecikmedi,
abi afiyet bal olsun. Ah bu yakup murat ve Güle yokmu ömrümü yedi. O da yetmedi cevizleri yediler.
Abi istediğin gibi yaz çiz. Hem biz dünyalı görmüş uzaylı gibiyiz. Hani izin falan da gerek yok. Bizi istediğin gibi ‘kullan’ :) sadace küçük bir ayrıntı var. İlk mailde türkü söylerim çay falan yaparım demiştim. Sen beni çok sevdigin için saz’da çaldığımı eklemişsin:) kendimdir diye demiyorum;çok iyi türkü söylerim. Ama sazı elime alacak kadar zamanım olmadı :)
Özcesi abi nerde işe yarıyorsak al götür :)
Sosyete pazarında Sanat için üç kilo bir milyona tüm yaşanmışlıklarımızı serebiliriz:)
Selam ve sevgiler
İyi zamanlar

Ekolojik, Politik, Katılımcı, Şenlikli

Yeşil Gazete diyorum yani bu satırları şu an okuyan sen kardeşime
Buyur gel, durduğun kabahat diyorum
Mail adresimiz [email protected] diye ekliyor

Mottomuz ile de şimdilik bitiriyorum
Yeşil Gazete; ekolojik, politik, katılımcı, şenlikli!

#anavarrza

80

 

Alper Tolga Akkuş

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Ispanaklı Domates Soslu Cannelloni (Rulo Makarna)

Cannelloni ; rulo şeklindeki, yapılışı lazanyaya benzeyen makarna çeşidi. Yapılış olarak gayet basit. Lazanya ve rulo makarnayı önceden yarım pişirip daha sonra sosla beraber fırında pişiren birçok tarif gördüm ama hiç gerek yok.  Hem fazladan iş çıkarmış oluyorsunuz hemde zaten makarna öyle zor pişen bir üründe değil.  Sos ile sadece bir seferde fırında pişirmeniz yetecektir. Zaten bu çeşit makarnaları yerken ağızda hissedemeyeceğiniz kadar yumuşacık, lapa gibi olmaması gerekiyor.

71

Rulo makarnada, sadece yaptığınız sosu doldurma işlemi birazcık zaman alabilir ama onun dışında ıspanaklı sosu pişirmekten başka birşey yapılmadığı için gayet kolay. Üstüne hazırladığım domates sosu pişirmeden direk ekliyorum. Gelelim tarife :

Malzemeler:

1 adet büyük soğan

1 diş sarımsak

2 yemek kaşığı zeytinyağı

400 gr ıspanak

100 gr krema

50 gr su

200 gr mozarella peyniri ( ricotto peyniri veya beyaz peynirde olur)

tuz, karabiber, muskat,

Domates sosu için :

400 gr konserve domates

1 yemek kaşığı domates salçası

100 gr su

1 yemek kaşığı balsamik sirke

kekik, tuz, karabiber

üstü için rende kaşar

14 adet cannelloni (rulo makarna )

Yapılışı:

Fırını 200 dereceye ayarlıyoruz.

Soğan ve sarımsağı doğrayıp zeytinyağında sote yapıyoruz. Diğer tarafta ıspanakları yıkayıp, parçalayıp soğanların içine ekliyoruz. Ispanaklar suyunu bırakıp biraz çekmeye başlayınca su ve kremayı ekliyoruz. Tuz, biber, muskatı ve peyniride ekleyip 3-4 dk daha bekleyip ocağın altını kapatıp kenara alıyoruz.

72

Bu sırada domates sosu için, diğer bir kapta konserve domatesi, salça,su, balsamik sirke,kekik, tuz ve karabiber  karıştırıyoruz.

Ispanaklı sosu mikserde püre haline getiriyoruz. Sıkma torbanız varsa onunla (daha kolay) yoksa küçük bir kaşık yardımıyla, rulo makarnanın bir yanını tepsiye kapatarak diğer kısmından içini dolduruyoruz. Fırın tepsisine sıralayıp üzerine domates sosunu yayıyoruz.

73

Rendelenmiş kaşar peyniride üstüne yayıp fırında 30-40 dk pişiriyoruz. Afiyet olsun…

74-Sevin-Turan-Bettscheider

 

Sevin TURAN BETTSCHEIDER

greenandsweet.wordpress.com/

[FotoÖykü] Ruh göçü – Murad Olgar

İlk gördüğümde masmavi gözleri, gür ve dalgalı saçları, çenesine değen yeşil boğazlı kazağı, siyah bol paça pantolonu ve gri uzun paltosuyla film yıldızına benzetmiştim dayımı. Ölümsüz bir kahramanı canlandıran aktör gibiydi. Bize geldiği o gün, bana hediye ettiği oyuncak robotu nasıl çalıştıracağımı anlatmıştı. Akşam evden ayrılana kadar da benimle ilgilenmişti.

O hafta Almanya’ya gitti. Dayımın hediye ettiği robot bozulduğunda, dayımı da unuttuğumu sanıyorum.

***

 Aradan yıllar geçti. Hastaneden çıkarken telefonum çaldı. “Yeğenim ben dayın, rahatsız etmiyorumdur inşallah? Sen doktorsun bilirsin, idrar yaparken yanma oluyor…” Bizi yeninden bir araya getiren şey dayımın hastalığı oldu. Tahlilleri yapıldı, tedavisine başlandı.

“Sayende rahatladım,” dedi, evinin balkonunda otururken.  Kar beyaz saçlarına, yetmiş iki yılın yüzünde bıraktığı girintilere bakıyordum.  Alman kahvesi içip sohbet ediyorduk. Birden, “Deniz!” diye seslendi. Yüzündeki girintiler gülümsemesiyle artmıştı. Şaşkınlık içindeydim. Nasıl bir tepki vereceğimi bilmiyordum. Annem bahsetmişti bu isimden; Deniz, dayımın küçük yaşta lösemiden ölen oğlunun ismiydi. Tekrar “Deniz!” diye seslendi, “Gel, yemini koydum arkadaş.” Arkama baktığımda balkon kıyısına konmuş yeme doğru uçmaya hazırlanan bir kumru gördüm.

Ruh Göçü - Murad Olgar

O yaz, dayımlara her gidişimde ‘kumru arkadaş’ da oralarda oluyordu. Dayımla balkonda oturduğumuz zamanlarda bazen kumruyu havada süzülürken bazen de karşı apartmanın damında çiftiyle koklaşırken görüyordum. “Kumru geldiğinde; sabah, öğlen ve akşam öğünleri hazır olmalı,” diyordu, ince bulgur dolu poşeti mutfak dolabından çıkarırken.

***

Sonra kış, karanlık yüzüyle geldi. Ölümün soğuk rüzgârı dayımı aldı götürdü.

Mezarındaydım az önce. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım. Bir kumru bana göz kırpıyordu.

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.  

26-murad-olgar

 

Öykü ve Fotoğraf: Murad Olgar

[Yeşil Atasözleri] Sporsuz hayat olmaz – Yaşar Can Ergün

Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğrencilerinin Mayıs ayında çıkardıkları Yeşil Sözlük – Çevreci Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü‘nü tefrika halinde bölüm bölüm paylaşmaya devam ediyoruz.

Bu hafta Yaşar Can Ergün‘ün seçtiği ve uyarlama önerisinde bulunduğu atasözü ve deyimleri paylaşıyoruz.

82

 

Sözlüğün tamamına ise Yeşil Atasözleri linkinden ulaşabilirsiniz.

Atasözü ve Deyimler

83

  • Hak gelince batıl gider
  • Güneş girmeyen eve doktor girer
  • Birlikten kuvvet doğar
  • Kalp kalbe karşıdır
  • Kanatsız kuş olmaz
  • Ev alma komşu al
  • Hatasız kul olmaz

Yeşil Sözlük – Atasözü ve Deyimler

84

  • Sağlık gelince mikrop gider
  • Sağlık girmeyen eve mikrop girer
  • Meyveden vitamin doğar
  • Sağlık mikroba karşıdır
  • Vitaminsiz meyve olmaz
  • Abur cubur alma meyve al
  • Sporsuz hayat olmaz

 

[Yeşil Atasözleri-1] Komşunun iyisi insanı sebze bahçesi sahibi yapar – Dilek Yüksel

[Yeşil Atasözleri – 2] Spor yapan insan neredeyse sağlık ordadır – Naşide Özlü

[Yeşil Atasözleri – 3]Bol bol meyve sebze ye, elden ayaktan düşme – Semra Şen

[Yeşil Atasözleri – 4]Üç jelibon bir elma yerini tutmaz – Yudum Özdemir

[Yeşil Atasözleri – 5]Bir meyvenin 40 yıl hatırı vardır – Orkan Aydın

[Yeşil Atasözleri – 6] Tohumu toprağa ek, tutarsa da hoş, tutmazsa da hoş – İpek Uysal

[Yeşil Atasözleri – 7] GDO’lu alma Organik al – Gaye İlhan

[Yeşil Atasözleri – 8]Sağlıklı olmak isteyen tarlaya, istemeyen reklama bakar – Rümeysa Karaca

[Yeşil Atasözleri – 9]Abur cubur gıda değil ki yiyesin – Hüseyin Akbaş

[Yeşil Atasözleri – 10]Fazla sebze göz çıkarmaz – Osman Emre Arı

[Yeşil Atasözleri – 11] Meyve Fast Food’tan tatlıdır – Aslı Karayiğit

[Yeşil Atasözleri – 12]Sağlıksız işe mikrop bulaşır – İrem Sena Yaşar

[Yeşil Atasözleri – 13] Spor oturmaktan üstündür – Furkan Aydın

[Yeşil Atasözleri – 14] Ağaç dikenlerin çok olsun – Mine Sude Dinç

85-Yaşar Can Ergün

 

 

 

Yaşar Can Ergün

Bahar geliyor ama gecenin bundan haberi yok – Özlem Kiper

“Nilgün o kadar güzel ve o kadar iyi yazılmış ki, gözlerim doluyor.”

Atmıyorum, tüm heyecanımı bu mektup yansıtsın istiyorum.

Hatta bir başlangıç olayım, okuyan ve isteyen herkes sana mektup yazsın,

sana yazdıklarını hissederek…

 

Pek Kıymetlim,

 

Kitabın elime ulaşır ulaşmaz başladım okumaya. Kalbimde nasıl bir çarpıntı. Oğlanı Nepal’e yollamıştık aynı gün, biraz da onun tedirginliği üzerimde. İlk cümleyi okudum altını çizdim: Bahar geliyor ama gecenin bundan haberi yok. Sanki tüm kitabın söyleyeceklerinin altını çizmişim gibi geldi, yanılmadım galiba… ama hâlâ tam olarak da anlamlandırabilmiş değilim. Düşünmeye devam ediyorum. Hafta sonu oğlan olmayınca evde pek oturamadık, elli sayfaya gelmiştim ki bıraktım kitabı, pazartesi sabahını bekledim.

Bombaların patladığı akşamın sabahında aynı kalp çarpıntısı ve mide bulantılarıyla bitirmek üzere oturdum koltuğa. Kaç saat okuyacağımın hiç önemi yoktu. Vaktim vardı, başım ağrımıyordu, aç da değildim. Okudum… Üsluptaki akıcılık olmasaydı bu mümkün olmayabilirdi sanırım ya da bir süre sonra eyvallah diyebilirdim, demedim.

Senin tanıdığın ve Vural’ın tutkunu olduğu İnci’yi çok sevdim. İnci’nin sevdiği adamı da benimsedim. Tanımakta zorlandığım bir yabancıya dönüşebilirsin ya da saklandığın derinliklerden su yüzüne çıkarsın en acınacak hallerinle. Alınacak risk değilmiş arkadaşım, ne senin için ne de İnci Abla için. Hatırlarsan Akasya’da yemek yerken konuştuğumuzda kurgusunu uzun uzun anlatmıştın bana. Heyecanın şu an gözümün önüne gelen ilk şey. Anladığımı sandığım hiçbir şeyi anlamamışım. Okudukça şaşırdım. Kafanın ters çalışmasına, Burcu vasıtasıyla kendine uzaktan bakışına, bir elbise gibi İnci’yi üzerine giymene, Vural’ın hep toprak attığı canına can vermene şaşırdım kaldım. Hem yazanın, hem yazdıranın kendine dışarıdan baktığı ve yetmiyormuş gibi kendini okuyanda bulması tüyler ürpertici.

Kurgudaki evvel ve sonra olanların geçişi, Vural’ın zihin akışındaki dalgalanmalar gibi. On yıllar öncesinde kalmış bir sahnenin, düşüncede benzer duyguları çağrıştıran başka başka resimlerin üzerindeki perdeleri kaldırması gibi.

kesin ki seni seviyorum3 kesin ki seni seviyorum1

Ben İnci Ablayı tanıdığımda ve onu o dar zamanlarda anlamaya çalıştığımda, bana kendini, Vural’ın yoğun egosu ve entelektüel birikimi altında biraz hırpalanmış bir kadın olarak hissettirmişti. Oysa okudukça ve sona yaklaştıkça Vural’ı çoğaltan hatta onu düşünceleri ve iç dünyasıyla asıl var edenin İnci olduğunu anlamak hiç de zor değil. İnsanlar etten ve kemikten değil elbet. Düşünce ve duygularından ibarettir ki gittiklerinde kalan sadece bıraktıkları hisleridir değil mi arkadaşım? Sürekli iyi adam olmam hazırlıyor bu kötü adamı. İşte hayatımızın ironisi.

Sayfa 158’e şöyle bir not düşmüşüm: “Nilgün, şu an utanıyorum inan. Sana her ‘nasıl gidiyor kitap’ diye sorduğum anlardan.” Aslında hiçbir sözcük telafi edemez onların yitik duygularını ve hatta roman anlatamaz yaşananları, o iki kişinin hissettikleri kadar. Birlikte ördükleri duygudan ziyade, ötekinden habersiz tekil, bencil düşünceleri ne kıymetli.

13 Mart 2016 – 11.24 – pencere önü – Singapur

 

Vural’ın okuma yordamını mektuplarında izliyoruz. Her cümle okuduğu yazarlara verilmiş sözler gibi. Alıntılar yazara her zaman büyük sorumluluk yükler. Okur o alıntılardan yola çıkarak değerli vaktini ve duygusunu bir başka yazara yönlendirmek isteyebilir. Bu yüzden her bir yönerge bilinçle ve titizlikle yapılmalı. Başka başka kitaplara yelken açar okur ve romanın bir amacı da bu değil midir? Tarih, yaşanmışlık ve edebiyat üçü bir arada ve okuru ezmeden bir araya getirmek büyük meziyet ve bana şunu hissettiriyor. Edebiyat maceran asıl şimdi başlıyor arkadaşım. Okudukların nihayet bir hizmet taşıyacak.

Malatya, hiç görmediğim bu şehir, ben de çocukluğumdaki bitmek bilmez, uzun öğle sonralarını anımsattı. Uyur uyanık gündüz düşleri, akşamüstü çayına eşlik edecek fırındakilerin kokusu ve can sıkıntıları… artık çocukluğumdaki gibi canı sıkıntılarım yok. Sıkılacak canımız gitgide azalıyor. Malatya Eczanesi’ndeki bitmeyen uzun ve kuru öğle sonlarını hissettim. Simit kokulu akşamüstlerini. Hatta bir ara acıktığımı düşünerek bir iki atıştırmalık yemek için ara verdim okumaya ama aynı his hep içimdeydi.

Egoizmandan, kaprislerinden yıkılıyorum. İsyan ediyorum. Sen hariç her şeye lanet olsun! Büyük lanet! Bana bunu neden yapıyorsun? Milena! Şeytanları tarafından işkence edilen insan farkında bile olmadan öcünü en yakınından alır. Vural, İnci ve Milena üçgeni nasıl da harmanlandı ve maharetle nasıl da böylesine birleşti. Ya senin kafan Nilgün, sen nasılsın şimdilerde? (Bu soruyu belki de son noktayı koyduğunda sormalıydım.)

Nilgün Şimşek kesin ki seni seviyorum2

İnci’nin İstanbul’unu okurken ve İstanbul’a yıllar sonra bu kadar uzakken, özlediğim şehrin, aslında edebiyatta bulduğum ve izini sürdüğüm İstanbul olduğunu fark ediyorum. İstanbul yazılanlarda mı güzel oluyor bu kadar ya da başkası yaşayınca mı cazip geliyor. Bununla birlikte karlı, trenli, istasyonlu tüm sayfaları yeniden yeniden okuyorum. Bir tarafım İstanbul derken bir tarafım Anadoluluğumu ele veriyor.

Birinin tek imkânı olmanın kimine şeytani bir güç verirken, İnci’ye sorumluluk yüklemesine şaşmıyorum. Vural kendini bulmak yolunda, yoğun ısrarcı sevgisini tereddütsüz kabul ettirmek için yumuşak; çözemediği ve altından kalkmakta tereddüt ettiği sorunları çözmesi içinse zeki bir insanı seçmişti. İnci’nin tüm bu kişilik özelliklerine sığınmışken zaman zaman da aynı kişilik özelliklerinden dolayı, onu ezmekten ve hırpalamaktan geri kalmıyordu. İstediğin baştan sona kaybolup sen olmam mıydı? Hâlbuki biz olmak diye bir şey yok, güçlü olanın hücrelerinde kendi hücrelerini yok ediyorsun ve ortaya çıkana biz diyerek kendini avutuyorsun. Taviz, fedakârlık, kabul etme, anlayış gösterme, daha çok sevilme ihtiyacı… işte topunun sonucuna biz diyorlar. O boğuntu anlarında ben sana olan sevgimi tek başıma taşıyabiliyorum ancak ne yazık ki ikimizi birden taşıyamıyorum.

Bu aralar elimizdeki telefonlarla fotoğraf çekmemize kızıyorum. Karta bastırdığımız netliği hiç biri veremiyor. Onca yere gidiyoruz, muhtemelen bu gördüğümüz güzellikleri bir daha göremeyeceğiz ve biz bu anları sonradan hatırlamak üzere kalıcı hale getirmiyoruz. Ardımızda bir sürü çöp bırakacağız gibi geliyor. Bizimkiler bitpazarına düşmez gerçi, havadaki bulutta bir çöp oluruz layığıyla. Yine de İnci’nin yaktığı resimlere çok hayıflanıyorum. Kitap boyunca gözüm hep fotoğraf aradı. Bu eksikliği hep taşıyacağım. Bir çare bulabilir miyiz?

Sen yazarken hislerini Burcu’ya, Burcu ise İnci’ye emanet etmiş. Düşününce karışık gibi görünüyor ama okurken çok daha etkileyici. Mektuplarımız olmasa dağınık muhayyilemin aktardıklarını sıraya sokması neredeyse imkânsızmış. Öyle olsun bakalım. Ne beklemişti ki! Azgın bir girdaptan nehir bir roman çıkmasını mı? Bu çok acemice bir beklenti. Yazarın, yazarken sonunu getiremeyecek gibi hissettiren kalemine inançsızlığı ve çareyi, sığınmayı yine kaleminde araması bunu metnine taşıması tüm inancını yitirmiş kalemlere çaredir.

Ve romanla ilgili, konuşma cümlelerinin az olduğuna dair bir eleştiri gelecektir. Konuşmalar, metinlere dinamizm katan öğelerdir. Karakterlerin alış verişlerini net görmemizi sağlarlar ve böylelikle onları söylemleriyle daha iyi oturtabiliriz kafamızda. Kimi zaman diyalog kimi zaman monolog olarak çıkar karşımıza. Roman, İnci’nin Vural’a hitaben yazdıkları ve Vural’ın mektupları olarak yoğunluk gösteriyor ki, mektuplar da monologlardan oluşur ve aynı dinamiği hatta çok daha fazlasını, başka hiçbir yazma üslubundan beklenmeyecek samimiyette metne kazandırırlar ve bu gerçekleşmiştir romanda. (Çok mu otorite oldum. Aman herkes çok biliyor ya zaten, acık da ben bileyim.)

nilgün ve özlem

Çok sevilirdin ama etrafın düşünceni ulaştıramayacağın kısır insanlarla doluydu. Hastalar, bakkal, manav, terzi… Ne gariptir ki bir insanın, kendini ifade ve anlatma isteği diğerinin kaderini derinden etkiliyor. Sonrasında o anlatmak istedikleri kitap oluyor ve kendini ifade etmeye çabası olan diğer insanlar tarafından okunuyor.

Tutku bir bencillik midir? İnci! Genel manada kıskançlık denen şeyi ben hiç bilmiyorum. Seni kıskanmak mesela. Bunu hiç bilmem. Bir başka adam? Nasıl anlatılmalı? Ben, benden esirgenmiş bir dikkatin, bir başkasına sarf edilmesini kıskanabilirim. Evet, bencilliktir.

Sayfa 228’de dual pikabımız var diye devam ediyorsun, bir önceki sayfada verdiğin tüm yönergeleri Youtube’tan açıp dinliyorum. İçimden bir söz veriyorum kendime daha çok müzik, daha çok duygu… tam o arada heyecanlanıp sana mesaj atmak geliyor içimden. “Nilgün o kadar güzel ve o kadar iyi yazılmış ki, gözlerim doluyor.” Atmıyorum, tüm heyecanımı bu mektup yansıtsın istiyorum. Hatta bir başlangıç olayım, okuyan ve isteyen herkes sana mektup yazsın, sana yazdıklarını hissederek…

Vural’ın gidişiyle taze toprak atıyorum yeniden tüm ölülerime. Nefesimi yeniliyorum, bilgisayarın yeniden başlat tuşuna basar gibi.

16 Mart 2016 – Singapur

25-özlem-kiper

 

Arkadaşın

Özlem Kiper

Kesin ki Seni Seviyorum, Nilgün Şimşek, Yitik Ülke Yayınları, Roman, 316 Sayfa

 

Plastik şişelere yeşil bir alternatif: yosundan yapılan biyobozunur şişeler

Lacy Cooke tarafından Inhabitat‘ta yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Özgürel Başaran‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***
Algae-Water-Bottle-Ari-Jónsson-889x592

Plastik su şişeleri, bir çoğumuz farkına varmasak da, pahalıya mal oluyor; katı atık sahalarında çözünmeleri için 1000 yıl geçmesi gerekiyor. Su şişelerinin en az yarısının sadece bir kere kullanıldığı gerçeği bu kirliliği daha da kötüleştiriyor.

1

İzlandalı ürün tasarımcısı Ari Jónsson, buna karşı bir şeyler yapmak gerektiğine karar verip deniz yosunundan yapılan, biyobozunur bir su şişesi tasarladı. Jónsson, “Yarattığımız inanılmaz miktardaki plastik atık miktarını azaltmak için kullanıp attığımız plastiğin yerini alacak bir malzemeye çok acil gereksinme olduğunu hissediyorum.

4

Neden sadece bir kereliğine su içip atacağımız bir kap için yüzlerce yıl doğada çözünmeden kalan materyalleri kullanıyoruz?” Jónsson’un plastik kirliliği sorununa bulduğu yenilikçi çözüm, alglerden yapılan, agar adı verilen bir madde. Agar 1650’lerden beri biliniyor. İlk olarak Japonyalı bir hancı, artan yosun çorbasını döktükten sonra bir gecede jölemsi bir malzemeye dönüştüğünü görmüştü.

2

Agar, 1800’lerin sonunda mikrobiyoloji laboratuvarlarında yer aldı ve bugün de molekülleri ayrıştırmak için kullanılıyor. Jónsson yosundan şişe yapmak için toz haline getirilmiş agarla suyu karıştırdı. Sonuçta ortaya çıkan peltemsi, jelatine benzer yoğunlukta karışımı soğuk kalıba dökmeden önce ısıttı. Kalıp, buzlu su dolu bir kapta agardan şişe oluşana kadar döndürüldü. Birkaç dakika boyunca buzdolabında bekletildikten sonra, şişe kullanılmaya hazırdı. Yosundan yapılan şişe kendine özgü biçimini boşalana kadar koruyor, sonra da çözünmeye başlıyor.

3

Plastiğe tamamen doğal bir alternatif ve Jónsson’a göre tadını beğenenler isterlerse şişeyi çiğneyebilir. Agar genellikle vegan ya da vejeteryan tatlılarda jelatin yerine kullanılan bir madde ve çevre için de insanlar için de güvenli. Jónsson projesinin ilk gösterimini Reykjavik’te düzenlenen DesignMarch tasarım festivalinde yaptı. Kendisi şu anda İzlanda Sanat Akademisinde öğrenimini sürdürüyor.

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Lacy Cooke

Yeşil Gazete için çeviri: Özgürel Başaran

(Yeşil Gazete, Inhabitat)