Ana Sayfa Blog Sayfa 3469

Bakanlık koltuğundaki vajinalı erkek – Mustafa Alp Dağıstanlı

Bu yazı 5ne1kim.wordpress.com/ dan alınmıştır

Bir fetvayla başlayalım.

“Soru: On beş ya da on altı yaşındaki bir oğlan iyiniyetle namazda ön safta durmayı ister, imamsa şöyle der: ‘Arkanda namaz kılanların namazı geçersiz olur’ ve [ön safta durmasını] engellemek ister; imamın hukuken böyle bir yetkisi var mıdır?

“El cevap: Evet, adı geçen oğlan müşteha [iştah uyandıran] ise.” (Leslie P. Peirce, “Ekberiyet, cinsellik ve toplum düzeni: Modern dönemin başlangıcında toplumsal cinsiyetle ilgili Osmanlı söz dağarcığı”, Modernleşmenin Eşiğinde Osmanlı Kadınlarıiçinde)

Fetvayı veren Şeyhülislam Kemalpaşazade’ydi (ölümü 1534); aynı zamanda tarihçi ve hekimdi. Şimdi de daha önemli başka bir şahsiyete kulak verelim:

Peygamber Muhammed’e bir gün bir kabile heyeti gelir. Muhammed, bu heyetin içinde göz kamaştırıcı güzellikte genç bir oğlan olduğunu farkeder. Derhal çocuğun önünden kalkıp arkasında bir yerde oturmasını ister. Bunun nedenini soran müridlerine şu cevabı verir: “Davud’un isyanına yol açan, gözüyle gördüğünden başka bir şey değildi.”

Peygamber Davud ne yapmıştı peki? Bütün kumandanlarını ve tüm İsrail ordusunu savaşa gönderdiği ilkbaharın güzel bir gününde akşamüstü sarayının terasında volta atarken aşağılarda biryerlerde yıkanan bir kadın gördü. Kadın çok güzeldi, evliydi … sonra onu çağırttı … sonra onunla sevişti … (Hikayenin tamamını şurada okuyabilirsiniz; merak etmeyin, kısa: http://incil.info/kitap/sa2/11)

Dikkatinizi çekmiştir, peygamberlerden birini bir kadın cezbediyor, öbürü bir oğlan çocuğunun cazibesine kapılıp yoldan çıkmaktan endişe ediyor. Bize şimdi pek önemli görünüyor bu kadın-erkek ayrımı, fakat birzamanlar o kadar da belirgin bir ayrım değilmiş. Muhammed’in yukarıda andığım hadisini aktaran Dror Ze’evi’den (Müslüman Osmanlı Toplumunda Arzu ve Aşk 1500-1900) fena halde özetliyorum. Biz bugün çift cinsiyet modelinin yerleştiği bir dünyada yaşıyoruz. Halbuki eski zamanlarda tek cinsiyet vardı! O da erkekti. Bu durum, Avrupa’da da 18. yy ortalarına kadar böyleydi, daha doğrusu, böyle olduğu sanılıyordu. Kadın ve erkek, bu anlayışa göre, aynı cinsel organların farklı versiyonlarına sahipti. Bu tek cinsiyette kadın, erkeğin kusurlu haliydi. 17. yy’a ait bir tıp risalesinden şu paragraf durumu anlatıyor:

“Rahim bebeği üreten organdır. Şekli bir erkeğin penisine ve hayalarına benzer. Ama penis dışarı doğru dönüktür ve tamdır. Rahim ise tam değildir. Kadının içindedir. Bununla birlikte şekli hemen hemen penisin aynısıdır. Bazı hekimler donmuş bir penise benzediğini söyler. Bu nedenle, penis rahmin kalıbı gibidir, rahim ise penisin gömleği gibidir. Kadının hayaları erkeğinki gibidir, ama erkeğin hayaları daha büyük ve yuvarlaktır; hafifçe elips biçimindedir ve dışarıda yer alır. Kadının hayaları daha küçüktür ve hafifçe yumurta biçimindedir; vulvanın her iki tarafında yer alır.”

Evet, anlayış işte buydu. Kadın ile erkek arasında fazla bir fark yoktu, bir bütünün parçalarıydılar ve kadın kusurlu parçaydı. Cinsel arzu uyandırma konusunda da bu ‘benzerlik’ hükmünü sürdürüyordu. Ze’evi, bu meselenin nasıl derinlere (din, tasavvuf, edebiyat, gündelik kültür, rüyalar, siyasi yapı) gittiğini gayet güzel sergiliyor kitabında.

Osmanlı toplumunda erişkin erkekler arasında cinsel beraberlik sapkınlık sayılabiliyorsa da erişkin erkeklerle erkek çocuklar arasındaki cinsel ilişki normal kabul ediliyordu. Ze’evi, 17. yy Kudüs alimlerinden Deccani’nin bir risalesinden hareketle, onun ve çağdaşı alimlerin eserlerinde hem kadınların hem genç erkeklerin cazibesine kapılma konusunda bir kınamaya rastlanmadığını söylüyor. Tersine, “Genç erkeklerin cazibesine kapılmak gayet normaldi, hatta normdu” diyor. Ama Deccani bu cazibeyi tehlikeli buluyordu. Muhammed’in hadisini hatırlatıp şunu diyordu:

22

“Eğer Allah’ın hiçbir bozukluğu, kabahati ya da uygunsuz davranışı olmayan yanılmaz resulü sakalsız bir oğlanın varlığından rahatsız olup ona bakmamak için arkasına oturtuyorsa, böyle bağışıklığı olmayan bütün o insanlara ne demeli?”

Haklıydı. Şeriat’ta ve kanunlarda da kısıtlayıcı, cezalandırıcı hükümler vardı ama oğlancılık ve çocuk tecavüzleri önü alınabilen bir şey de değildi. Kanunnameler “Eğer oğlan veya kız çeken kimesnelerin…” diyerek bu suça cezalar öngörüyordu. Demek ki, oğlan kaçırmak da kanunannameye girmeyi gerektirecek kadar yaygındı. Peirce’ın dediği gibi, bir ergenlik, erkekliğe geçme konusunda önemli bir aşama olan sakal en önemli göstergeydi. “Sakalı bitmemiş genç”, cinsel cazibenin odağındaydı; sakal çıkınca artık çekiciliğini yitiriyordu erkek. Bu ‘genç erkek’ler 15-16 yaşında olabileceği gibi daha küçük de olabiliyordu tabii. Yine Peirce’ın bu sefer Harem-i Hümayun kitabında söylediği gibi, tüyü bitmemiş erkek çocukların erkeklerin oğlancılık tutkusundan korunması gerekiyordu. Babalar ve erkek çocukların varisleri çocuklarını korumaları için uyarılırdı. Küçük erkek çocuklara musallat olmanın ne kadar normal olduğunu ve normal karşılandığını 1570’lerin başında geçen şu örnek gösteriyor:

İstanbul’da oğlancılığıyla nam salmış biri tehlikeli bir hastalığa yakalanmış ve eğer iyileşirse oğlanlardan vazgeçeceğine resmen yemin etmişti. İyileşti ve yemini başına bela oldu! İstanbul ulemasına danıştı, yeminle nedamet getirdikten sonra yeminden dönmenin meşru yolu olmadığı cevabını aldı. Bunun üzerine Selanik’teki arkadaşına yalvardı, hahamlardan öğrenseydi oğlancılığa dönmesi için için bir yol olup olmadığını. Ama Yahudi din adamları da böyle bir yol olmadığını söyledi. Tarihçi Mustafa Ali’den de Katolik ve Ortodoks papazların görüşlerini alması istendi. Âli bir mektup yazıp Venedikli, Sırp ve Hırvat din adamlarına danıştığını, yeminin bozulamayacağını söylediklerini iletti. Sonra da kadınları denemesini, daha zevkli ve sağlıklı ve erkekçe olduğunu söyledi. (Tarihçi Mustafa Âli, Cornell H. Fleischer)

Bu ‘kusurlu erkek olarak kadın’ modeli yüzyıllar içinde dinle de içiçe geçti. Ze’evi, Osmanlı ulemasının beden, kadın-erkek ilişkisi ve toplumsal alan hakkındaki yorumlarının bu köhne öğretiyle uyum içinde olduğuna işaret ediyor. Ama artık 19. yy’da o modelin pabucu tıbbi olarak dama atılmıştı ve Osmanlı hekimleri de yeni paradigmayı benimsedi, erkekler ve kadınlar farklı, cinsel organ bağlantıları olmayan mahluklardı. Ama tıbbın benimsemesiyle iş bitmiyordu. Kültürel ve politik alanlar büyük ölçüde eski modele bağlılıklarını sürdürdü. Godfrey Goodwin (Osmanlı Kadınının Özel Dünyası), 19. yy’ın ikinci yarısında bile annelerin güzel yüzlü oğlanlarını, tıpkı kızkardeşleri gibi, peçeli olarak okula gönderdiklerini söylüyor. Böylece tıp ile öbür alanlar arasında gerilimli bir ilişki ortaya çıktı.

Bu arada kadınlar da toplumsal alana daha çok çıkmaya, kamusal alanda hak ettikleri yeri almaya başladı. Cumhuriyetle bu süreç hızlandı. Bugün yaşananları, çocuklara tecavüz edilmesini, bunun üstünün örtülmesini ve hala geçiştirilmeye çalışılmasını yukarıda aktardığım Osmanlı zihniyetine otomatik bir şekilde bağlamak değil amacım. Ama “Acaba?” diye sormaktan da kendimi alamıyorum. Ze’evi’nin sözünü ettiği, tıp ile kültürel-politik alan arasındaki gerilim bazı bakımlardan ve bazı kollardan devam ediyor olamaz mı? Aynen değil ama belki biraz kılık değiştirerek, yeni şartlara ve zamana uyum sağlayarak…

23

AKP içinde bir damarın da dahil olduğu, tarikat şeyhinden ilköğretim öğretmenine, vakıflara, derneklere, fertlere uzanan bir yelpazede ‘kusurlu erkek olarak kadın’, bir bütünün iki parçası olarak kadın-erkek modeli hükmünü bir şekilde sürdürüyor gibi görünüyor. Başta Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan olmak üzere AKP ekibinden ve tabandan çıkan kadınla ilgili sesler bunu çağrıştırıyor çünkü. Bu sesler kadının anne olduğunu, evinin hanımı olmasının tercihe şayan olduğunu söyleyip duruyor, bu konumları yüceltiyor. Kadını cinselliğinden soyuyor, erkekten ayrı ve bağımsız bir varlık olarak göremiyor. Tıp ne derse desin! Kadının ne olması gerektiğine de, başka bir sürü şeyde olduğu gibi, bizzat Sultan Recep karar vermek istiyor, veriyor.

Tam da bu noktada Ze’evi’nin işaret ettiği, (erkekler için diyorum) ‘G noktası’ndan çok çok daha önemli bir noktaya dikkat kesilmek gerek. İki cinsiyetli model Avrupa’da da yavaş gelişti. Üstelik, temeli büyük ölçüde tıbba dayanmıyordu. Tıpla da ilişki içinde olan siyasi ve toplumsal değişimler yolu açtı, itici güç olarak rol oynadı. İki cinsiyetli model, kadınların politik ve kamusal alana katılması, toplumsal varlıklarını pekiştirmesi için verilen mücadeleden doğdu. Kusurlu erkek olarak tek cinsiyet modeli kadının özgürleşmesi önünde bir engeldi. İki cinsiyetli model, bu mücadele zemini üstünde tutundu, kök saldı.

Osmanlı’nın son dönemlerinde kadınlar daha çok görünmeye başladı, Cumhuriyet’le birlikte de bir atılım oldu, ama dinin içine işlemiş o tek cinsiyet zihniyeti öyle kolayca yokolacak bir şey de değil. Bir de bu zihniyeti sahiplenen, dindar nesiller yetiştirmeyi şiar edinmiş bir siyasi ekibin güçlü bir şekilde uzun süre iktidarda kaldığı dönemlerde o eski kusurlu model biraz daha canlanıyor muhtemelen.

Böyle olmasa bir bakan, kadın olsun olmasın, nasıl “Bir kereden bir şey olmaz” diyebilirdi tecavüze uğrayan çocuklar karşısında? O Ensar Vakfı’ndakiler böylesine normal nasıl karşılayabilirdi? Ancak türkişi olabilecek bir pişkinlikle olayın üstü nasıl örtülmeye, böyle feci ve zincirleme bir eylem nasıl azımsanmaya çalışılırdı? Bunların ‘kadim’ Türkiye rezillikleriyle, bozukluklarıyla ilgisi var tabii, ama galiba o cinsel paradigmayla da bağlantısı var.

Yani, o kadın kotaları falan var ya, onlar gözümüzü boyamamalı. Kadın bakan diye önümüze çıkardıkları, en rezilinden bir erkek çıktı işte. Birçok kadın köşeyazarından ve şimdi de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’ndan da gördüğümüz gibi vajinayla da erkek olunabiliyor.

Bu yazı 5ne1kim.wordpress.com/ dan alınmıştır

Bu yazı başlığına gelen eleştiriler ile ilgili gazetemizde yayınlanan diğer yazılara buradan ulaşabilirsiniz

21

 

Mustafa Alp Dağıstanlı

Ah Kavaklar, Kavaklar – Aksu Bora

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

Fotoğrafa bakıp duruyorum. Günün herhangi bir saatinde, açıyorum, bakıyorum, sonra hayatıma geri dönüyorum. Gidiyorum, geliyorum, konuşuyorum, çalışıyorum, gülüyorum. Sonra yine bakıyorum.

17

Yaşlı bir adam, kurşun delikleriyle dolu bir duvarın önünde oturmuş, ağlıyor. Elinde kocaman bez mendil, bastonunu tutmuş. Ayakkabıyla girilmeyen bir evdir bu, yerde halı var. Ama adam ayakkabılarını çıkarmamış. Belli ki artık içerisi/dışarısı pek fark etmiyor. Zaten içerde kimse kalmamış. Nerede herkes? Eşyalar toplanmış -prizlerin olduğu yerde bir büfe vardı muhtemelen- halıda izi duruyor. O kurşunlar büfedeki her şeyi parçalamıştır, fotoğrafları kurtarabilmişler midir? Üzerlik tütsüsünü bırakmışlar. Bir vakit işe yaramışsa bile, artık yaramadığı için belki.

Fotoğrafı çok genç bir muhabir çekmiş. DİHA’dan, Nuri Akman. Sonra onu tutukladılar. Bilmiyorum çok “heyecanlı” mıydı, ondan mı “terörist” olduğuna kanaat getirdiler? Twitter’da paylaşmış bu fotoğrafı, altına birisi “partizancılık oynayıp sonra ağlamayacaklar” diye yazmış. Bu yaşlı adamın partizancılık oynadığını düşünmek ne tuhaf.

Fotoğraf çekilirken konuşmuşlardır herhalde Nuri ile. Ne demiştir ki ona? Oğlundan, kızından, gelininden, torunundan mı bahsetmiştir? Komşularından? Aileden kimlerin kayıp olduğundan, kimlerin öldüğünden. Ömrünün nasıl parçalandığından?

Parçalanmadan öncesi de vardır. Gittiği, geldiği, konuştuğu, güldüğü… Daha önceleri de ağladığı oluyordur herhalde. Neye ağlıyordur? Belki bir hatıraya, belki dinlediği bir hikâyeye. Camiye gidiyordur. Kahveye. Torunlarına bir şeyler anlatıyordur. Gelini ona kahve yapıyordur. Büfedeki fotoğraflara bakıyordur.

Duvarlarını delik deşik eden, ömrünü parçalayan, onu böyle yalnız başına bırakan “operasyon”dan konuşmuşlar mıdır? Bunu düşünüyorum, hayal edemiyorum. Öfke fotoğrafı değil bu, keder fotoğrafı. Karşında kendinle aynı türden, aynı dünyadan birileri varken öfke duyulabilir sanki; bir felaket karşısında değil. Savaş, düşmanlar, bizimkiler, onlar… Bu yaşlı adamı öyle bir hikâyenin içine yerleştiremiyorum. Beni en korkunç savaş fotoğraflarından daha fazla etkilemesi muhtemelen bundan. Açıp açıp bakmaya ihtiyaç duymam. Benim ömrümle onun parçalanmış ömrü arasında derin bir bağ varmış, yeterince uzun, yeterince derin bakarsam bu bağın ne olduğunu anlayabilecekmişim.

“Savaşta sivillere ne olur” fotoğrafı değil bu. Bir savaş var, evet. Bu yaşlı adam bir sivil, evet. O gözyaşları, o mendil, o baston, o ayakkabılar… bir kurbana ait değil ama. O bir tanık. Kederli bir tanık. Dünyanın yırtıldığı anı görmüş. Dünyayı bütün tutan şeylerin dağıldığını. “Amca”nın, “nasılsın”ın, “havalar bir türlü ısınmadı”nın, “senin torun bu sene kaça gidiyor”un.

“Omuzumda bir kesik el
Ki hâlâ durmadan kanar.”

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

18-Aksu Bora

 

 

Aksu Bora

Hayvan hakkı savunucularının zaferi: Armani, kürk kullanmayacağını açıkladı

Hayvan hakları savunucularının yaptığı boykot başarıya ulaştı. Armani hiçbir ürününde kürk kullanmayacağını belirtti. Armani’nin kürk kullanmaması için eylemler yapan PETA (People for the Ethical Treatment of Animals – Hayvanlara Etik Muamele İçin Mücadele Edenler) bu kararın kendileri için bir zafer olduğunu duyurdu.

15

Armani 2016 sonbahar-kış kreasyonundan itibaren kürk kullanmayacağını belirtti. Uzun yıllardır hayvan hakları savunucularının mücadelesine rağmen Armani ceset kullanmaya devam ediyordu.

Armani ilk olarak 2009 yılında tasarımlarından kürkleri çıkaracağını açıklamış ancak bu sözünü tutmaması üzerine PETA ünlülerden markayı boykot etmesini istemişti. Armani’nin son kararında bu boykotun da başarılı olduğu belirtiliyor.

16
Armani’nin 2009’da verdiği sözü tutmamsı üzerine dünya çapında eylemler de yapılmıştı

PETA Armani’nin aldığı bu kararla ilgili olarak ‘büyük bir zafer’ elde ettiklerini söyledi. Armani kürk kullanımını bırakmasıyla ilgili olarak yaptığı açıklamada hayvanları ve çevreyi korumak adına böyle bir karar aldıklarını açıklasa da bu açıklamayı PETA tarafından samimi bulunmadı.

Georgio Armani  yaptığı açıklamada, “Yıllar içerisinde teknolojinin gelişmesiyle birlikte kürk kullanımı yerine başka şeylerin de yapılabileceğini gördük. Hayvanlar üzerinde zalim şeyler yapmak yerine başka alternatifler de var” diye konuştu.

 

(Vehaber, PETA)

IŞİD Davası’nda tüm sanıklara tahliye

İstanbul’da görülen IŞİD davasında mahkeme tüm sanıkların tahliyesine karar verdi. IŞİD üyeliği ve yöneticiliği suçlarından yargılanan yedi tutuklu sanık tahliye edildi.

IŞİD’in Türkiye’deki yapılanmasına yönelik yürütülen soruşturma kapsamında 7’si tutuklu 96 sanık hakkında açılan davanın 4’üncü duruşması yapıldı. Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’nda bulunan 13. Ağır Ceza mahkemesindeki duruşmaya tutuklu sanıklar Halis Bayancuk, Cemil Aslan, Enes Yelgün, Erdal Yaşar, Mehmet Karlı ve Suriyeli Muhammed Mustafa Halli ve Asaad Khelifalkhadr ile 21 tutuksuz sanık hazır bulundu.

14

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan 315 sayfalık iddianamede, “DAEŞ terör örgütü içerisinde faaliyet gösterdiği değerlendirilen grubun, sözde mescitlerde dersler verdikleri şahısları çatışma bölgelerine gönderdiği, terör örgütünün adlarını kullanarak baskı, cebir, şiddet ve tehdit uyguladığı, örgüte eleman ve lojistik destek sağladığı, grup lideri şüpheli İlyas Aydın’ın sözde şeriat mahkemesinde, insanların öldürülmesi için karar verdiği” belirtildi.

İddianamede sanık İlyas Aydın’ın “Silahlı örgüt kurmak ve yönetmek” suçundan 10 yıldan 15 yıla kadar hapsi istendi. Halis Bayancuk’un da bulunduğu diğer tüm şüphelilerin ise “Örgüte üye olmak” suçundan 5 yıldan 10 yıla kadar hapsi istendi. Öte yandan sahte pasaportla yakalanan tutuklu sanık Asaad Khelifalkhadr’ın da ayrıca “Resmi belgede sahtecilik” suçundan ise ayrıca 2 yıldan 5 yıla kadar hapsi talep ediliyor.

‘IŞİD’i desteklemiyorum’

Önceki celse ifadeleri alınmayan Suriyeli Muhammed Mustafa Halli ve Asaad Khelifalkhadr, tercüman aracılığıyla ifade verdi.

Fransa pasaportlu iki kadını İstanbul’dan Antep’e buradan da IŞİD’e katılmak üzere Suriye’ye gönderdikleri iddia edilen Suriyeliler, ifadelerinde suçlamaları kabul etmedi.

Türkiye’ye kaçak yollarla geldiğini ve burada turizm işiyle uğraştığını anlatan Asaad Khelifalkhadr, “Turizm işiyle uğraştığım için dışarıdan gelen kişilerin istemesi üzerine onları bazen gezdiriyoruz. Kimseyi IŞİD’e göndermedim. IŞİD’i desteklemiyorum. Fikirlerini de benimsemiyorum” dedi.

“Bombaları arabaya birileri bırakmış”

 

 

Tutuksuz sanık olan Gökhan Bulut da Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS)’yle katıldığı duruşmada tutuklanmasına gerekçe olan bomba ve silahların sorulması üzerine, bombaların kiraladığı arabada bulunduğunu ve kendisine ait olmadığını ileri sürdü.

Bulut, “Bombalar arabanın bagajında değil, motor kısmında bulundu. Oraya da birileri bırakmış. Bombalar bana ait değil. Zaten o davada silahtan ceza aldım. Örgüt üyeliğinden beraat ettim” diye konuştu.

Dava dosyaları ayrıldı

Mahkeme heyeti ayrıca daha önce birleştirdiği dosyaların da ayrılmasına karar verdi. Mahkeme heyeti, bu dava dosyası ile birleşen Kocaeli 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki 30 sanıklı dava dosyasıyla ilgili yeni bir değerlendirme yapıldığını belirterek, iki ayrı suç örgütüyle dava açıldığını ancak bunların birbirleriyle irtibatının bulunmadığı gerekçesiyle 30 sanıklı dosyanın bu dava dosyasından ayrılmasına hükmederek yargılamanın yeni esas üzerinden devam etmesine karar verdi. Duruşma Haziran ayına ertelendi.

Tüm sanıklara beraat

İfadelerin ardından duruşmaya ara veren mahkeme heyeti, ara kararını açıklayarak tutuklu sanıkların tahliyelerine karar verdi.

Oy birliği ile verilen kararda, tutuklu sanıklar Halis Bayancuk, Cemil Aslan, Enes Yelgün, Erdal Yaşar, Mehmet Karlı ve Suriyeli Muhammed Mustafa Halli ile Asaad Khelifalkhadr’in savunmalarının alınmış olması, dosya kapsamı, mevcut delil durumu ve tutuklulukta geçen süre gerekçe gösterildi.

Duruşma Haziran ayına ertelenirken Mahkeme Heyeti, sanıklar hakkında yurtdışı yasağı ve haftada 3 gün imza atmak şartıyla adli kontrol tedbiri uygulanmasına karar verdi.

 

(Cumhuriyet, IMC.tv, Ortak Haber)

Bu kez Artvin’de çocuğa cinsel istismar: İmam hatip öğretmeni tutuklandı

Artvin’in Yusufeli ilçesinde 46 yaşındaki bir imam hatip öğretmeni erkek öğrencilerine ‘cinsel istismar’da bulunduğu suçlamasıyla tutuklandı.

Yusufeli Anadolu İmam Hatip Lisesi’ni 2002 yılında bitiren ve okuduğu dönemde meslek dersi öğretmeni R.A.’nın tacizine uğrayan bir kişi, 14 yıl sonra ziyaret için gittiği okulda yaptığı araştırmada öğretmenin, okulda okuyan öğrencileri taciz etmeyi sürdürdüğünü öğrendi.

13

Kendisi de öğretmenlik yapan kişinin Başbakanlık İletişim Merkezi’ne (BİMER) yaptığı şikayet sonrası savcılık soruşturma başlattı.

Öğretmenin de ifadesine başvuran savcılık, cinsel istismara uğradığı öne sürülen 15 yaşındaki iki erkek çocuğu dinledi. Öğrenciler ifadelerinde, R.A.’nın kendilerini video oyunları oynatmak vaadiyle evine götürüp tacizde bulunduğunu anlattı.

Bunun üzerine gözaltına alınan R.A., ‘cinsel istismar’ suçlamasıyla çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.

 

(DHA, Diken)

Can Dündar ile Erdem Gül hakim karşısına çıkıyor

MİT TIR’ları haberi nedeniyle Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ile Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün yargılanacağı davanın ilk duruşmasına bugün saat 10.00’da Çağlayan Adliyesi İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

Saat 10.00’da Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’ndeki duruşmayı milletvekilleri, yabancı diplomatlar, çok sayıda sivil toplum örgütü temsilcisi de izleyecek.

12

Ulusal ve uluslararası gazetecilik meslek örgütleri de Dündar ve Gül’e destek verecek.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlardan Sorumlu Başsavcı Vekili İrfan Fidan tarafından hazırlanan iddianamede, Dündar ve Gül için, “devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etme”, “devletin güvenliğine ilişkin gizli kalması gereken bilgileri casusluk maksadıyla açıklama”, “cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen ya da tamamen engellemeye teşebbüs etmek” ve “silahlı terör örgütüne üye olmaksızın bilerek isteyerek yardım etme” suçlarından bir kez ağırlaştırılmış müebbet, bir kez müebbet ve 30 yıla kadar hapis cezası istenmişti.

Savcı değiştirilmişti

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, duruşmaya 2 gün kala, Savcı İrfan Fidan’ı davadan alıp Yerine Evliya Çalışkan’ı görevlendirmişti.

Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, Twitter’dan yaptığı açıklamada, 15 gün önce mahkemeye dört yeni hakim atandığını, AYM kararını aşmak için de duruşmaya yeni delil sunulmuş gibi davranıldığını belirterek, “Bu tezgahı kabulleneceğimizi zannedenler duruşmayı beklesin,” demişti.

Dündar: Korkmuyoruz

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar, ilk duruşmalarından hemen önce dün akşam Artıhaber’de Banu Güven’in konuğuydu.

Yargılanacakları mahkemeye ek heyet gönderildiğine, duruşmaya saatler kala yeni savcı da atandığına dikkat çeken Dündar,”Sürprizle karşılaşabiliriz, ama korkmuyoruz” dedi.

 

(IMC.tv)

3 akademisyene 7,5 yıla kadar hapis istendi

Güneydoğu’daki çatışmalı sürecin durdurulması için “Bu suça ortak olmayacağız” isimli bildiriye imza atmaları nedeniyle “terör örgütü propagandası” suçundan tutuklanan 3 akademisyen hakkındaki soruşturma tamamlandı.

Cumhuriyet’den Canan Coşkun’un haberine göre Savcılık Esra Mungan, Kıvanç Ersoy ve Muzaffer Kaya’nın terör örgütü propagandası yaptıkları iddiasıyla 7.5 yıla kadar hapislerini istedi.

11

Terör propagandası

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Başsavcı Vekili İrfan Fidan’ın yürüttüğü soruşturma kapsamında Yard. Doç. Dr. Esra Mungan, Yard. Doç. Dr. Kıvanç Ersoy ve Doç. Dr. Muzaffer Kaya geçen hafta gözaltına alınmış, savcılık sorgusunun ardından tutuklanma istemiyle Sulh Ceza Hâkimliği’ne sevkedilmişlerdi. İstanbul 5. Sulh Ceza Hâkimliği de “terör örgütü propagandası” suçlamasıyla 3 akademisyenin tutuklanmasına karar vermişti. Soruşturmayı tamamlayan savcılık 3 akademisyen hakkında 1 hafta içinde iddianame hazırladı. İddianamede Mungan, Ersoy ve Kaya’nın terör örgütü propagandası yaptıkları iddiasıyla 7.5 yıla kadar hapisleri istendi.

KCK sorusu

Akademisyenler hakkında tutuklama kararı veren hâkimlik kararda, 11 Ocak tarihli, “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisinin KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Bese Hozat’ın açıklamalarıyla paralellik gösterdiğini belirtmişti. Bildirinin yayımlanmasının ardından akademisyenlerin basın açıklaması düzenleyerek aynı metni tekrar okudukları ve metinde geçen hususları tekrar ettiklerini anımsattı. Hâkimlik, akademisyenlerin barış talebi adı altında silahlı terör örgütünün propagandasını alenen yaptıklarını savunmuştu. Yard. Doç. Dr. Esra Mungan ifadesinde, “Bizim beyanlarımız barış sürecinin güçlendirilmesine yöneliktir. Devlet 2013 yılında barış sürecini başlattığında biz bu sürece destek vermek istediğimizi belirtmiştik. 11 Ocak 2016’daki basın toplantımızı yeniden başlayan çatışma sürecinin sonlandırılması için yaptık” demişti.

 

(Cumhuriyet)

İklim değişikliği müzakerelerinin 25 yılı

Ed King tarafından Climate Home‘da yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Cem Sabuncu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

Paris İklim Anlaşması, çeyrek asır önce başlamış bir hikayeye eklenen son bölüm oldu ve bunda Amerikalı Cumhuriyetçiler ve Britanyalı muhafazakarların payı büyük.

First Phase Digital
Dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George Bush Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne imza atarken. Görsel: BM

Dizüstü bilgisayarın dizinizi kırabileceği, telefonların tuğla büyüklüğünde ve cıvıltıların (şimdi bilinen haliyle twitter’ın) sadece kuşlara özgü olduğu bir zamandı.

1980’li yılların sonundaki iletişim teknolojilerini günümüzün standardında değerlendirirseniz iptidai gözükebilir, ancak küresel diplomasi tam tersine hızlı gelişmelere sahne oluyordu.

Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla beraber Sovyetler Birliği dağıldı ve Soğuk Savaş sıcak savaşa dönüşmeden ‘eridi’. Bir akademisyen tarihin sonuna geldiğimizi bile öngördü.

Hızla evrilen bir dünyaydı. 1989’da Montreal Protokolü, 1990’da Kimyasal Silahlar Anlaşması imzalandı. 1992 yılına gelindiğinde ise Avrupa Birliği ve Avro hayata buldu.

Mamafih, gezegen bir başka ontolojik tehdit ile karşı karşıyaydı. 80’li yıllar boyunca sera gazlarının atmosferde birikmesi ile ilgili yapılan araştırmalar yayınlandı.

Malta, 1988 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na küresel ısınmanın olası sonuçlarının değerlendirilmesi ve harekete geçilmesi için çağrıda bulundu. Aynı yıl, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) kuruldu.

1980’lerin sonlarına doğru petrol, doğal gaz ve kömür gibi fosil enerji kaynaklarının yakılmasının olası sonuçlarının daha iyi anlaşılması, Birleşik Krallık başbakanı Margaret Thatcher’ın Birleşmiş Milletler’e coşkulu bir çağrıda bulunmasına yol açtı.

İşte bu; hırs, kaçırılmış şanslar, politikanın yakıcılığıyla dolu ve öngörülemez bir masalın başlangıcıydı.

Petrol şirketlerince finanse edilen seçim kampanyalarından bilim insanlarını organize biçimde itibarsızlaştırma girişimlerine, sürekli çatışma halindeki ideolojilerden müzakerelere katılan bıkmış usanmış delegelere kadar her şey 2015 Paris antlaşmasına giden yolun başlangıcıydı.

Aralık 1990’da, BM tarafından uluslararası konuşmalar düzenlendi ve 1991’in Şubat ayına gelindiğinde Virginia’ya bağlı Chantilly’de küresel iklim paktı kurulması için ilk ciddi çalışmalar başlamıştı.

O günlerde bazı Cumhuriyetçiler iklim bilimine inanıyorlardı. Hatta, George Bush zamanında Beyaz Saray, bu konuda düzenlenecek konuşmalara ev sahipliği bile yapıyordu.

Jeremy Leggett’in kitabı ‘Karbon Savaşı’ (The Carbon War)’nda aktardığı gibi: ‘Başkan Bush müzakereleri başkentten taşraya taşıdı’.

“Konuşmalar sarayımsı, iç savaşa sahne olmuş Manassas’taki muharebe meydanlarına bir tüfek mesafesi yakınlığındaki kırmızı tuğla kullanılmış bir konferans salonunda yapılıyordu.”

Aylardan Şubat’tı, ama termometreler 21°C’yi gösteriyordu. Delegeler havada değişen bir şeyler olduğunu hissediyorlardı fakat bazıları toplantının bu kadar izole bir yerde düzenlenmesinden memnun olmayanlar vardı.

St. Lucia delegesi, o zamanlar genç bir avukat olan Philippe Sands QC anlatıyor: “Öylesine berbat bir yer seçilmişti ki, bunun sivil toplum kuruluşlarını uzak tutmak adına kasten yapıldığını düşünüyorum.”

İnsan hakları ve çevresel konularda çalışmalarıyla tanınan Sands, o günlerde küçük ada devletlerine Birleşmiş Milletler’den çıkacak sağlam bir iklim anlaşmasına uyum sağlayabilmeleri için yardım eden küçük bir grubun parçasıydı.

İklim değişikliği farkındalığının henüz emekleme dönemlerinde olmasına rağmen Büyük Okyanus ve Karayipler’deki devletlerin, artması beklenen su seviyesinden ciddi biçimde etkileneceği biliniyordu.

“Kendimizi, güçlü zayıfa karşı konumunda bulduk” diyen Denizaşırı Kalkınma Enstitüsü (Overseas Development Institute) başkanı James Cameron, henüz daha Cambridge Üniversitesi’nde hukuk öğrencisiydi. “Bu soruna neden olanlar ile ortaya çıkacak olası sonuçlarla başa çıkabilmesi en zor olanların arasında ayrım yapılması hakkında güçlü bir kanaat vardı. Ahlaki açıdan durum oldukça açıktı ve şüpheye yer yoktu.”

Ada önderliği

Cameron, Büyük Okyanus’ta küçük bir ada olan Vanuatu’nun başbakanına iklim mücadelesine katılmanın gerekliliğini kabul ettirdikten sonra, bu takımada devletinin delegesi olarak yerine aldı.

Yanında kendisi gibi yeni yüzlerden biri olan Jake Werksman oturmaktaydı. Şu anda Avrupa Komisyonu’na danışmanlık yapmakta olan Amerika ve Britanya vatandaşı hukukçu, o zamanlar daha Michigan Hukuk Fakültesi’nden yeni mezun olmuştu.

“Yirmili yaşlarımın ortalarındaydım… Birleşmiş Milletler’de çalışıyor olmak harikaydı. Doğru yolda olduğumu hissediyordum.”diyor Werksman.

“Müzakerelerde söz alıyordum ama daha hukuk fakültesini yeni bitirmiştim. Harika ve heyecan vericiydi.”

1980 yılından beri Birleşik Krallık’tan bağımsız olan Vanuatu, daha sonra kurulacak olan Küçük Ada Devletleri İttifakı’nın (AOSIS) tohumlarını atıyordu.

İklim değişikliği etkilerine en korunmasız durumda olan 31 ada ülkesinin birliği olan AOSIS’in ilk toplantısına başkanlık eden ABD’li insan hakları avukatı Robert Van Lierop, Vanuatu büyükelçisi olarak görev yapıyordu.

Ve tam da bu konuşmaların yapıldığı yerde, ABD yakınlarında, BM iklim örgütünün kurulması için ilk yazılı önerge verildi.

Ülkelerin çevresel tahribata neden olan unsurlara karşı harekete geçmesi için nihai bilimsel kanıt gerekmediği kanaatiyle, ‘ihtiyatlılık ilkesi’ adı altında bir araya gelindi.

Kirleten temizler ilkesi’ ise problemin oluşmasına yol açan, yani hasarın sorumlularının – ister gelişmiş ister gelişmekte olan bir devlet olsun – arkasını temizlemek zorunda olduğunu açıkça belirtiyor.

Devletlerin iklimi koruma ‘zorunluluğu’ var. Fosil yakıt teşviklerinin tamamen kaldırılması gerekiyor. Bir ülkenin sınırları içinde yapılan faaliyetlerin diğer ülkelere zarar vermiyor olması gerekir’ diye de ekliyor.

‘Tüm antlaşmaların üzerinde epey uzun zaman harcadım… Yaptığımız, önceden hazırlanmış benzer antlaşmaları temel alıyordu’ diyor Werksman. “Devletler akıl almaz derecede muhafazakar tavır alıyorlar. Daha önceden uygulanmamış bir çözümün bu anlaşmalarda yer almasına olanak yok.”

Beyaz Saray’ın endişeleri

Başlıca petrol şirketleri haliyle bu durumdan hiç de memnun değildi. Sonuç olarak, gayet doğru bir biçimde algıladıkları üzere, iklim sorununun çözümü ancak kendilerine karşı başlatılacak bir savaştan geçiyordu.

Bu durumu iyi karşılamayanlar arasında ABD heyeti de yer alıyordu. Siyaseten ‘zehirleyici’ nitelikteki bağlılık taahhütlere sürüklenmekten oldukça endişeliydi. Heyette yer alan genç avukat Sue Biniaz, ayağının tozuyla uzay anlaşması müzakerelerinden geliyordu.

Şu anda bakanlığın en üst düzey iklim avukatı ve saygıdeğer bir delege olan Biniaz, o günleri (90’lı yılların başı) ‘oldukça bulanık’ bir dönem olarak hatırlıyor.

‘Uluslararası bir anlaşmaya varılmaya çalışılan o günlerde, ne olup bittiğine dair çoğu kişinin haberi yoktu’ diyor Biniaz.

1991 yılındaki müzakereler sonucunda ABD hükümeti (ve Biniaz), AOSIS ve aralarında AB, Kanada ve Avustralya gibi ülkelerin bulunduğu, giderek büyüyen ittifakın önüne aşılması çok zor bir engel çıkarttı.

Bakanlıkta çalışan birçok kişi iklim görüşmelerini gelişmekte olan ülkelerin daha fazla yardım kopartmak için kendilerine karşı açtığı bir savaş olarak algılıyordu.

Cameron: “Sue bizim rakibimiz pozisyonundaydı, oldukça kuşkucu yaklaşıyordu” diyor, bir yandan gülerken. “Bence bizi takım elbise giyen, tehlikeli radikal tipler olarak görüyordu. Radikal bir anti-çevreci olan, Beyaz Saray amiri John H. Sununu’ya hesap vermek durumundaydı. Sununu, iklim meselesini sol-kanat çıkışlı bir komplo teorisi olarak görüyordu. Çevrecilerin bastırılması gerektiğini düşünüyordu.”

“Aşırı saldırgan bir müzakereciydi, ama aynı zamanda çok akıllı ve anlaşılması kolay bir insandı.” diye ekliyor Sands.

“İki İngiliz vatandaşı ile bir Fransız’ın, küçük ada devletlerini temsil etme fikri alışılmadık bir şeydi. Açıkçası, bu küçücük ekibin bu kadar az zamanda ortaya koyduklarını görünce oldukça etkilenmiştim.” diye aktarıyor Biniaz.

Müzakerelerin yapıldığı odada ve dışarıda yükselen bir gerginlik vardı. Petrol ve doğal gaz sanayisine mensup lobicilerin yeşil gruplarla karşı karşıya geldiği neredeyse kimsenin gözünden kaçmıyordu.

“İnsanlar kulağımıza fısıldamaya başladılar: ‘uzaylı savcılar’ diye adınızı çıkartırız.” diye anlatıyor Cameron. “Kömür lobisi gerçekten de kötü niyetliydi.”

Bahsi geçen isim JR Spradley, devasa şapkasıyla ünlenen Washington’lı bir avukattı. Washington Post’un haberine göre, şık takım elbiseler ve havalı ayakkabılarla etrafta dolanıyordu.

Exxon şirketindeki çalışmalarıyla bilinen Brian Flannery, iklim konferanslarını evi belleyen isimlerden bir diğeri. Küresel İklim Koalisyonu (Global Climate Coalition) adında bir petrol lobi grubunu idare ediyordu. Inside Climate News medya kuruluşunun ortaya çıkarmasından sonra artık bilindiği üzere, Exxon şirketi 1980’li yıllarda sera gazlarının çevresel etkilerinin farkında olmasına rağmen bilimsel bulguları karartarak Beyaz Saray’ın konuya müdahale etmesine engel oldu.

“İyi organize edilmiş, küstahçaydı… bu işe karışanlar hiç utanmaksızın, aleni bir biçimde, herkesin gözü önünde yaptılar.” diye anlatıyor, delegelerin o günlerde ne kadar baskı altında olduğunu gülümseyerek anımsayan Werksman. “Küresel İklim Koalisyonu adında bir grup vardı. Bir petrol şirketi tarafından desteklenen lobici Don Pearlman, delegelerle konuşuyordu. Niyetini gizlemiyordu bile…”

Somut deliller

Chantilly’de bulunan diğer bir diplomat ise Pearlman’ı şöyle hatırlıyor: “birinci sınıf bir lobiciydi, ama yanlış taraftaydı. Daima girişte bekleyip, gelen gideni izlerdi ve kafasına estiği zaman bu insanlarla diyaloğa girerdi.”

[Mohammed] Al-Sabban gibi Suudi Arabistan’lı süreci bloke eden kimselerle işbirliği içindeydi.

“Hatırladığım diğer bir şey ise ülkelerin STK’larıyla iletişime geçmek için orada bulunup notları elden teslim etmek gerektiğiydi. E-posta ya da SMS gönderemezdiniz.” diyor Werksman. “Bu da, STK’lar ve delegelerin arasındaki ilişkinin oldukça şeffaf bir biçimde yürütülmesine olanak tanıdı.

Cameron’a göre, müzakerelerin yapıldığı salonun dışında, büyük petrol ve kömür şirketleri süreci yavaşlatmak adına Arap Emirlikleri ve ABD ile beraber çalıştılar.

Daha sonralarda BM Kalkınma Programı, Rockefeller Foundation ve Dünya Kaynakları Kurumu gibi organizasyonlarda çalışan Werksman’a göre, 90’lı yıllarda dünyanın ne kadar farklı olduğu meselesi sıkça unutulan şeylerden biri.

“Gelişmekte olan ülkeler son derece yoksullardı. 1990’lardaki Çin ve Hindistan’ı düşünürsek, hiç kimse bu ülkelere gelişmiş ülkelere davranıldığı gibi davranılacağını düşünemezdi.”

Biniaz, “1992 yılında, Çin ve Hindistan’ın bu kadar hızlı büyüyeceğini tahmin edemedik ama bu olasılığı tamamen de göz ardı etmedik,” diye ekledi.

Diğer ülkelerin delegelerinin, Pekin hükümetinin oluşacak yeni paktın içinde yer alması için daha çok taviz vermesi gerektiğini dile getirmesi üzerine, Çin’in başmüzakereci pozisyonunda görev yapmakta olan emekli bir profesör uzun ve tumturaklı bir konuşmaya girişebilir.

1991 yılında Çin’de kişi başına GSYH 314$, Hindistan’da ise 375$ civarlarındaydı. Son 25 yıldaki kalkınma hızları astronomik, ancak bu ülkeler açlık sınırında yaşayan çok kalabalık nüfusları barındırıyorlardı.

“Bütün bu profesörler, zengin ülkelerin bitmek bilmeyen istekleri ve sömürüsünün ne kadar zalimce bir şey olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Shanghai’da geçirdiği gençlik çağında bazı mekanların kapısında: ‘köpekler ve Çinliler giremez’ gibi çirkin yazılar bulunduğunu hatırlatıyor.” diye aktarıyor Werksman.

“Profesör, Çin her zaman için gelişmekte olan bir ülke olacaktır, derdi”.

2015 yılına gelindiğinde Çin’in dünyanın bir numaralı karbon kirleticisi olmasını ve Hindistan’ın hızla artan emisyonlarını çok az kişi tahmin edebildi. 1991 yılındaki bakış açısı, iklim sorunun çözümü Batılı ülkelerin elinde olduğu üzerineydi.

Yoksulluk, BM Ek-I, Ek-II ve Ek dışı; yani gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler ayrımını yaratan, temel tartışma meselesiydi.

Zor kararlar

1991’in Haziran ayına gelindiğinde ise görüşmeler tamamen durmuştu ve müzakere başkan yardımcıları Raul Estrada-Oyuela ve Ahmed Djoghlaf (2015 Paris görüşmelerine başkanlık yapan kişi) gerilen ortamı bir arada tutmakta zorlanıyorlardı.

101 sayfalık bir derlemeden oluşan son teklif Malta, Malezya, Çin, Kore, İsviçre, Hindistan, Almanya, ABD ve Birleşik Krallık gibi ülkelerden alıntılar yaparak belirli önerileri içeriyordu.

“Az sayıda insan bu süreci sadece bir kirlilik meselesi olarak görüyordu. Brezilya ve Meksika gibi devletler daha görüşmeler başlamadan önce bu meselenin farklı tüketim alışkanlıklarıyla da ilgili olduğu bağlantısını kurmuşlardı.” diyor Michael Zammit Cutajar, kendisine 1991 yılında Birleşmiş Milletler’in planlanan yeni iklim örgütünü kurma ve işletme görevi verilmişti.
Tarafların yaklaşımları değişse de o zamandan beri, her iklim zirvesinde yaşandığı gibi, en tartışmalı konu; kim ne yaptı ve ne zaman sorularıydı.

“İşin en zorlu kısmı, emisyonların azaltılmasına ne kadar para yatırılacağı ve nasıl bir yasa ile düzenleneceğiydi. Bu sorular bizi görüşmelerin sonuna kadar meşgul etti.” diyor Werksman

“Bu görüşmeler sonucunda elde edilen, gelişmiş ülkelerin 2000 yılına kadar emisyonlarını dengede tutmak ve sonrasında BM’e rapor etmek adına verdiği belirsiz bir taahhütten ibaretti.”

“Bush hükümeti hukuken bağlayıcı nitelikteki anlaşmalara karşıydı fakat AB ve AOSIS gibi gruplar bağlayıcı hedeflerin gerekliliğini savunuyorlardı. Oldukça yoğun ve duygusal bir dönemdi” diyor Biniaz

“Bizi kıskanıyorlardı, çünkü biz enerji bakımından zengindik, onlar ise fakirlerdi. Bizim de onlar gibi tökezlememizi istiyorlardı” diyor Reinstein, gayet kaba bir şekilde.

“Şartları yerine getirmedeki bağlayıcılık onlarla benim aramdaki bir diğer önemli tartışma konusuydu,”diye ekliyor Biniaz.

Gelecek zamandaki konferanslarda olacağı gibi, tek bir anlaşmadan farklı yorumlar çıkartılmaya oldukça müsait, emisyon düşürme hedefleri ABD ve AB arasında ustaca planlandı.

Ülkeler ‘uygun gördüklerinde’, iklim değişikliği etkilerini azaltmayı hedefleyen önlemler içeren programları yürürlüğe koymaya teşvik edildi.

Zengin ülkeler öncülük edip iddialı hedefler belirleyerek karbon kirliliğini 2000 yılına kadar stabilize etmeye ikna oldular.

Aramızda detaylara daha çok dikkat edenler, 1992’de sera gazı emisyonlarını azaltmak için ülkelerce ortak bir şekilde kabul edilen anlaşmanın 2015’teki iklim anlaşmasına olan tuhaf benzerliğini gözden kaçırmadılar.

Her iki anlaşma da hukuken bağlayıcı nitelikte taahhütlerde bulunarak karbon emisyonlarını azaltmayı ve uzun vadede hedefler belirlemeyi amaçlıyor.
Herkesi tatmin etmeye yeterliydi, diyor Werksman, ironik bir şekilde. “Akıl almaz derecede gevşek bir biçimde kaleme alınmış – bağlayıcı nitelikte olmayan bir anlaşma.”

“ABD hükümeti anlaşmayı Amerikan Senatosu’na gönderdiğinde, bu anlaşmanın büyük ölçüde şeffaflık ve kayıt tutmaktan ibaret olduğunu söylüyordu.”

Yapılan bu anlaşma (İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi), Climate Home avukatlarının dördünün de belirttiği üzere uzun sürecek bir sürecin başlangıcıydı.

Werksman’a göre, bu sözleşmenin sağ kalan tek mirası olan 3. maddesi, ülkelerin iklim değişikliğiyle nasıl mücadele etmesi gerektiğini belirleyen beş ana ilke ortaya koyuyor.

Birkaç paragraftan oluşan, oldukça tartışmalı bir metin üzerinde bir karara varılması gerekliydi diyor Biniaz ve nasıl da politik kavramlarla bulandırılıp gelecekteki çıkarların pazarlığının yapıldığı bir ortam oluştuğuna dikkat çekiyor.

Pazarlığı söz konusu konulardan biri, ‘ortak fakat farklılaşan sorumluluklar’ın olduğu, zengin ülkelerin bu mücadeleye öncülük etmesi gerektiğiydi.

Vanuatu’nun ana taleplerinden biri olan, ‘kirleten öder’ ilkesi (“polluter pays” principle) anlaşmanın son halinde yer almadı, ama ülkelerin sürdürülebilir kalkınma hakkının teşvik edilmesi istendi.

Bu ilkeler ve hangi ülkelerin iklim mücadelesinde öncü rolü üstlenmesi gerektiği tartışması halen devam etmekte. Bu konudaki Aralık ayında düzenlenen Paris İklim Zirvesi’nde de ana tartışma konularındandı.

İlk dönüm noktası

New York’ta yapılan son birkaç nihai konuşma sonrasında, 9 Mayıs 1992 günü anlaşmaya varıldı.

“Müzakerelerin sonunda başkan Jean Ripert, itirazı olan var mı diye sordu. OPEC üyesi olan bütün devletlerin eli havadaydı.” diyor Sands. İtiraz eden bir başka ülke Malezya’ydı.

Tecrübeli Fransız politikacı odadakilere üstünkörü bir bakış atıp itirazları bariz bir şekilde görmezden gelerek tokmağını yere vurdu ve sürece son verdi.

Alkışlayanlardan az sayıda insan gelişmekte olan ülkelerdeki hızlı emisyon artışlarının bu anlaşmanın gerçekleşmesini, yani iklim değişikliği mücadelesini zorlaştıracağının farkındaydı.

Hiçbiri, başlıca kirleticilerin küresel karbon kirliliğini stabilize edecek bir formül üzerine anlaşmaya varması için çeyrek asır bekleneceğini tahmin etmiyordu.

“Biri bana bunları söyleseydi çok sinirlenirdim… böyle bir şey olamaz diye düşünürdüm, ama bu yanlış. Ve halen bu sorunu ortadan kaldırmış değiliz.” diyor Cameron. “Ancak, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin bugüne kadar güncel kalmış bir dizi çalışması var ve daha önceden bahsettiğim gibi, geçtiğimiz Aralık ayında imzalanan anlaşmayla kayda değer benzerlikler taşıyor.”

Bu erken müzakereler aynı zamanda en korunmasız devletlerin artan tepkilerine de tanıklık etti ve iklim değişikliği etkilerinin giderek daha çok hissedilmeye başlanmasıyla beraber bu ülkelerin sesleri daha çok çıkmaya başladı.

“İlk defa bu küçük ada devletlerinin seslerine kulak verildi” diyor Pasifik devlet liderlerinin gücüne Paris konuşmalarında yakından tanıklık eden Werksman.

En korunmasız durumdaki ülkelerin delegeleri, 1991’de Vanuatu’dan Robert Van Lierop tutun 2009’da Maldivler’den Mohamed Nasheed’e ve 2015’te Marshall Adaları’ndan Tony de Brum’a kadar, BM iklim görüşmelerinde kamuoyunun önüne çıkma şansı buldular.

Ve 25 yıl sonra, devletler en sonunda çevresel yönetim alanında ilerlediklerine inanıyorlar, bazı ulus devletlerin hala hangi programları yürürlüğe ne zaman ve nasıl koyacağına dair bilinmezlikler ortadan kalkmış olmasa bile.

“Uluslararası çevre hukuku adında bir alan yoktu, ama şu an var,” diyor 2015 Legal 500 sıralamalarına göre dünyanın en iyi uluslararası hukuk avukatlarından biri olarak bilinen Sands. “Hukuki bilinç konusunda bir değişim yaşandı. Bence bir nebze iyimser hissetmemiz için bir engel yok.”

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Ed King

Yeşil Gazete için çeviri: Cem Sabuncu

(Yeşil Gazete, Climate Home)

Lahey, Karadzic’in soykırım suçu işlediğine hükmetti

Hollanda Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi, Bosnalı Sırpların eski lideri Radovan Karadzic ile ilgili kararını açıkladı. Yargıçlar, Karadzic’in 8 bin Müslüman’ın katledildiği Srebrenica’da soykırım suçu işlediği yönünde karar vererek, Sırp lideri 40 yıl hapse mahkûm etti.

28

Karadzic, kendisine yöneltilen 11 suçlamanın 10’undan suçlu bulundu.

Mahkeme hakkındaki soykırım suçlamalarından birini düşürürken, Sırp lideri, ‘insanlığa karşı suç’tan mahkûm etti.

O-gon Kwon başkanlığındaki mahkeme, binlerce kişinin hayatını kaybettiği Saraybosna kuşatması sırasında yaşanan cinayetler ve sivillere yönelik saldırılarda Karadzic’in cezai sorumluluğu olduğuna hükmetti.

‘Bosna Kasabı’ olarak anılan Karadzic, 1992-1998 yılları arasında 100 bin kişinin hayatına mâl olan, 4 milyon Bosnalının evsiz kalmasına yol açan savaştaki rolü nedeniyle savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım ile suçlanıyordu.

1995'teki Srebrenitsa katliamında 8 binin üzerinde Müslüman erkek ve çocuk Sırp güçleri tarafından öldürülmüştü.
1995’teki Srebrenitsa katliamında 8 binin üzerinde Müslüman erkek ve çocuk Sırp güçleri tarafından öldürülmüştü.

‘Mahkeme tarihinin en önemli duruşması’

70 yaşındaki Karadzic, savaştan sonra 13 yıl kaçmış, sonunda 2008 yılında Belgrad’da yakalanmış ve yargı önüne çıkarılmıştı.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’ndeki bu dava, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana işlenen en ciddi savaş suçu davalarından biri.

Karaciç, Srebrenitsa katliamı konusundaysa suçu Sırp ordusunun emirleri dinlemeyen birliklerine atarak “Bazı ölümler yaşandı” demişti.

Temmuz 1995’teki katliamda 8 bini aşkın Boşnak erkek ve çocuk, Sırp güçleri tarafından öldürülmüşlerdi.

5 yıldır devam eden Karaciç davasında eski Sırp lider hem Srebrenitsa’da hem de 1992 – 1995 arasında yaşanan Bosna savaşında soykırım yapmakla suçlanıyor.

Srebrenitsa katliamından kurtulan Boşnak Muhammed Durakoviç, bugünkü duruşma için “Herkes televizyonlarına kilitlenecek. Bugünün gelmesini çok uzun süre beklediler” dedi.

 

(BBC Türkçe, Hürriyet)

Türkiye’de Hava Kirliliği raporunun kara tablosu: 80 il alarm veriyor!

Geçtiğimiz kış mevsiminde tüm dünyada “kırmızı alarm” seviyesine yükselen hava kirliliğinin Türkiye’deki boyutunu Temiz Hava Hakkı Platformu hazırladığı raporla gözler önüne serdi. “Türkiye’de Hava Kirliliği: Kara Rapor” adlı rapor Minerva Palas’ta düzenlenen bir basın konferansı ile kamuoyuyla paylaşıldı.

23

Türkiye’de hava kirliliği ölçümü yapılan tüm istasyonlardan alınan veriler ışığında hazırlanan raporda yer alan çarpıcı gerçekler şöyle:

. Türkiye’de hava kirliliğine neden olan PM10 partikülü için 2015’te verilen yıllık limit 56 μg/m3’tür. 2015 yılında Türkiye’de 81 ilin 41’inde bu limit aşıldı. En yüksek düzeyde hava kirliliği görülen 3 il Aksaray, Ağrı ve Muş oldu.

. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) hava kalitesi limiti dikkate alınarak yapılan değerlendirmede ise sadece Çankırı’daki değerlerin limitin altında olduğu görüldü.

. Özellikle Samsun (İlkadım Hastane), Bursa, Manisa, İstanbul (Esenyurt), Adana (Valilik), Kayseri (Hürriyet) ve Bursa (Beyazıt Cad.) istasyonlarında, yılda 250 günden fazla süre boyunca ( 327-256 gün) günde 50 μg/ m3’den daha fazla PM10 düzeyi ölçümü yapıldı.

. Kömürlü termik santraller nedeniyle Türkiye’de her yıl en az 2 bin 876 erken ölüm, 4 bin 311 hastaneye yatış ve 637 bin 643 işgünü kaybı yaşanıyor. Kömürlü termik santrallerin hastalık ve ölüm nedeniyle yarattığı olumsuz ekonomik yük 2,9-3,6 milyar Avro arasında değişiyor.

24

Raporu hazırlayan ekipten Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kayıhan Pala, raporu şöyle değerlendirdi: “Türkiye’de klasik hava kirleticilerinin tümü ölçülmüyor. Ülkemizde yalnızca SO2 ve PM10 tüm illerde ölçülüyor. Diğer klasik hava kirleticilerinin ölçüldüğü il ve istasyon sayısı sınırlı. Hükümet hava kirliliğini önleme konusunda ivedi olarak adım atmalı ve hava kirleticileri için DSÖ tarafından önerilen sınır değerlerin kullanılmasını sağlamak amacıyla yasal düzenleme yapmalıdır.”

Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı üyesi Doç. Dr. Çiğdem Çağlayan da Türkiye’de hava kirliliğinin özellikle 2015 yılında ciddi artış gösterdiğini vurgulayarak, “Başta akciğer kanseri ve solunum sistemi hastalıkları olmak üzere birçok sağlık etkisi bulunan hava kirliliğine karşı ulusal ve yerel düzeyde yöneticileri önlem almaya çağırıyoruz” dedi.

Türkiye’nin hava kirliliği konusundaki yasal mevzuatın DSÖ’nün düzenlemelerinin gerisinde olduğunu vurgulayan Greenpeace Akdeniz Avukatı Deniz Bayram, temiz hava hakkı 2019-2020 hedeflerine ulaşmak için öncelikle kömüre dayalı enerji üretiminden vazgeçilmesi gerektiğini belirtti ve “Etkili önlemler derhal alınmalı” şeklinde konuştu.

Temiz Hava Hakkı Platformu tarafından hazırlanan rapora erişim için:  Turkiyede Hava Kirliligi 2016 raporu

 

(Yeşil Gazete)