Ana Sayfa Blog Sayfa 3467

21 Mart’ta Sur’u kamulaştırmak – Sennur Baybuğa

Sennur Baybuğa’nın bu yazısı basnews.com haber sitesinden alındı

21 Mart’ta Kürdlerin Newroz’una denk gelen günde hafızası sağlam, kindar devlet, Kürdler topraklarında baharın uyanışını kutlarken, Ankara’nın kapalı arka odalarında UNESCO Uluslararası Kültür Mirası Listesi’nde de yer alan ve Kürdlerin tarihine ait olan Sur ilçesini ‘kamulaştırmış’ bulunuyor.

2 Aralık 2015 tarihinde Diyarbakır’ın Sur ilçesinde altı mahallede sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Biz 9 Mart tarihine kadar her gün ölen öldürülen cesedi sürüklenen soyulup teşhir edilen, sokaklarda ölü bedenleri çürümeye terkedilen insanların fotoğraflarına baka baka kendimizi kaybettik, insanlığın karartılmış sokaklarında. Sur ilçesinin içinde hendek kazan teröristler vardı ve ilçe onlardan temizlenmeliydi, böyle düşünüp bunun propagandasını yaptılar, sahip oldukları medya gücü ile öldürdükleri masum sivilleri de bir savaşın tarafı yaparak, suçlu ilan ederek herkesi ve en çok da kendilerini kandırmaya devam ettiler. 9 Mart’ta sokağa çıkma yasaklarının sona ermesi ile ve Sur’u temizledik açıklamaları ile bıraktıkları yıkılmış evler, sokaklara düşmüş çoluk çocuk evlerinden olmuş binlerce insan yıkıntısı arasında, dün yani 25 mart tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan bir karar ile boşalttıkları ve halksızlaştırdıkları bu ilçede ‘acele kamulaştırma kararı’ verildiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Bu karar ile Sur’un 15 mahallesinde bulunan toplam 368 adadaki 6300 parselin kamulaştırmasına karar vermiş merkezi devletimiz.

‘Diyarbakır ili Sur İlçesi’nde ilan edilen riskli alan sınırları içerisinde bulunan ve ekli listede bulundukları yer ile ada ve parsel numaraları belirtilen taşınmazların Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından acele kamulaştırılması, adı geçen Bakanlığın 16.03.2016 tarihli ve 2988 sayılı yazısı üzerine 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 27’nci maddesine göre Bakanlar Kurulu’nca 21.03.2016 tarihinde kararlaştırılmıştır’  diyor gazetede.

Afet Yasası ve 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 3. Maddesi’nde yer verilen ‘iskan projelerinin gerçekleştirilmesi’ hükmüne göre ‘acele kamulaştırma’ yapılıyor. 3.Madde’nin devamı fıkrasına göre kamulaştırma bedelinin ilk taksidi beşte bir oranında belirlenen tutarına göre yapılıyor, belirleyen kim devlet. Bakanlık; İdare ve TOKİ kamulaştırma işlemlerinin yürütülmesi için açılacak tüm davalarda işlem yapmaya yetkili bulunuyor. Adı tam anlamı ile acele kamulaştırma olan bu olağanüstü işlem ile aslında kamulaştırma değil alenen devletleştirmenin yapıldığı anlaşılıyor. Ne orada yaşayan mülk sahipleri taşınmazlarının değerini tam olarak alabilecekler ve ne de bu işleme itiraz edebilme hakları var tabi de sonuca yönelik ne yapılabinilir belli değil.

Belediyeye ait yerlerin ve kamusal alanların da kamulaştırma işlemi içinde olduğu anlaşılıyor. Esasen kamulaştırma yapılırken ne bölgenin ihtiyaçları göz önüne alınmış ne bölgede faaliyet yürüten sivil inisiyatiflerden, yerel belediyelerden, STK’lardan görüş alınmış değil.

Devlet, boşalttığı ve insansızlaştırdığı yerleri, aynı zamanda ‘halksız’ da kılmak için orada yalıtılmış bir bölge yaratmaya ve Sur’u, Sur’un insanından koparmaya yemin etmiş görünüyor. Bunu evvelce de defalarca da yaptılar. Kırımlar daha çok sivillerin katli ve başka sivillerin onların mülkü üzerine el koyması ile gerçekleşirken, yani az da olsa bir utanma duygusu resmi devlette hala mevcutken, şimdi ve artık bunun da kalmadığı görülüyor. Evlerini boşaltan sokaklara düşen binlerce Kürd artık Sur’un kapı önlerinde çay içemeyecek. Önce Hasankeyf sonra Sur, bir halkın tarihine kırım uygulanıyor. Kırım devam ediyor ve bizim devletimiz gözlerimizin önünde modern çağda bunu resmi gazetesinden ilanla yapıyor.

Sennur Baybuğa-basnews.com17-sennur-baybuga

Google’dan güneş enerjisi hizmeti

Google yeni bir servis ile karşımızda. Google’ın yeni online hizmeti güneş enerjisine geçmek konusunda kişinin kaygıların bir listesini yapıyor ve kişilerin binlerce dolar tutan fotovoltaik panelleri satın alması ya da kiralaması konusunda tavsiyelerde bulunuyor. Hizmetin ismi Google’s Project Sunroof.

gunesss ruzgar

Yazılımın çalışma prensibinde, Google Earth’ün sağladığı görüntülerle, girilen adresteki konutun ya da güneş enerjisi panellerinin kurulmasının düşünüldüğü herhangi bir alanın çatı alanına düşen gölge, hava durumu paterni, erişim alanı içerisindeki endüstrinin panel kurulum ücretlerini hesaplıyor ve size değerlendirmek için bir sonuç üretiyor.

“İlgilenen potansiyel müşteriler güneş paneli kurulumu yapan şirketlere yönlendiriliyor ve fiyat değişikliklerini takip etmeleri sağlanıyor” diyor projenin kıdemli yazılım mühendisi Carl Elkin ve ekliyor “Google bizler güneş enerjisine inanıyoruz. Güneş enerjisi endüstrisi bizim yardımımıza ihtiyaç duyuyor.”

Peki kapitalist dünyada bir şirket bu hizmeti neden ücretsiz olarak sağlar ki. Google’ın da herhangi diğer kapitalist şirketler gibi kâr amacı güttüğünü göz önünde bulundurursak Google’ı diğer şirketlerden ayıran temel özellikleri olduğunu görüyoruz. Kendi duyurdukları rakamlara bakalım:

  • Geçen yıllarda Google güneş enerjisine doğrudan 1 milyar Amerikan Dolarından fazla yatırım yaptılar, hedeflenen rakam 2.5 milyar Amerikan Doları daha.
  • SolarCity Corp’a 2011 yılında 280 milyon Amerikan Doları doğrudan yatırım yaptı.
  • Alt yapıları her bir kullanıcının 1 aylık durmaksızın Google ürünlerini kullanırken (kişisel elektrik faturanızı kast etmiyorlar burada) bir aracın 1.5 km yol alırken tükettiği enerjiyi tüketmesini sağlıyor.
  • Data merkezlerindeki elektronik donanınım yüzde yüzünü geri dönüştürüyorlar.
  • Tüm faaliyetlerini yüzde yüz yenilenebilir enerjiden sağlamak gibi bir amaçları olduğundan 2 GW yenilebilir enerji yatırımı yaptılar.
  • Binalarına LEED sertifikası alıyorlar
  • Tükettikleri toplam enerjinin 37%’sini ya kendileri üretiyor ya da satın alıyorlar. vs.

Peki bir kapitalist şirket bunu neden yapar ve diğer şirketler yapmaz ya da bu ölçekte yapmazlar, anlaması aslında güç değil. İnsanlar ve şirketler hâlâ uzun vadede kendini geri ödeyecek işlere para ayırmak istemiyor. Aslında projenin amacı da bu algıyı değiştirmek.

Projenin ancak bir kusuru var ve o da henüz sadece Amerika’daki 15 metropol bölgesinde faaliyete geçmiş olması. Bu alanlar Arizona, Nevada, Connecticut, New York, New Jersey ve Colorado’da yer alıyorlar.

Projenin en gözle görülür avantajı ise, internette bulunabilecek benzer hesaplayıcılardan daha basit ve kullanıcı dostu olması.

Bitirmeden ekleyelim, bu Aralık ayında Mississippi Amerika’da şebekeye elektrik satılabilen 46. eyalet oldu.

 

(Yeşil Gazete)

Paskalya Yortun Kutlu Olsun Türkiye – Rosalino Levantino

Rosalino Levantin0’nun bu yazısı bianet.org sitesinden alındı

paskalyaİstiklal caddesindeki Sent Antuan kilisesinin adeta sahnesindeyim. Her Paskalya öncesindeki perşembe yapıldığı gibi İsa’nın havarilerinin ayaklarını tek tek yıkaması canlandırılıyor, onlara duyduğu sevginin ve alçakgönüllülüğünün ispatı olarak.

Zamanında gayet aşağılayıcı görülen bu hareket Yahudi geleneğindeki el yıkamanın bir adaptasyonu olarak Hıristiyan adetlerine girmiş.

Gel gör ki boyu en kısa figürasyon elemanı olarak papazın ayini yönettiği ve kilisenin tabanına göre iki üç basamak yüksek olan geniş platformda müritlere en yakın pozisyondayım ve tuvaletim geliyor.

Daha önceki vesilelerde elimize tutuşturulan mumların eriyerek çıplak tenimizde kurumasına razıyım, çünkü durum bu defa çok daha vahim ve ayini terk etmem de mümkün değil, utangaç bir ilkokul çocuğuyum çünkü.

Tutamıyorum, sıcaklığı önce donumda sonra bacaklarımdan aşağıya inerken hissediyorum; kıyafetlerimizin üstüne giydirilmiş kalın kumaştan fildişi rengindeki entariden medet umuyorum, ayaklarıma kadar uzuyor diye; fakat ayin bir türlü bitmek bilmiyor, işkence devam ediyor.

Bir süre sonra sıvı ayakkabılarımdan taşarak kahverengi damarlı beyaz mermere yayılmaya başlıyor, yüzey fazlasıyla düz olduğundan geniş bir alanı kaplamasına sebep oluyor.

Birkaç dakika sonra hemen yanımdaki arkadaşım Michele durumu fark ediyor, gerisini pek hatırlamıyorum, sadece ayin bitip podyumdan indiğimizde annemin pantalonumdaki ıslaklığı fark edip renk vermemeye çalıştığını biliyorum.

Katolik rahibelerin çaktırmadan aşıladıkları suçluluk duygusu utançla şahlanıyor…

Zayıf Papa

Paskalya’ya tekabül eden geçen 24 Nisan günü, öğleden sonra kimse sinemaya gitmez diye İtalyan solcuların medarı iftiharı Nanni Moretti’nin “Habemus Papam” filmini seyretmeye koşuyorum, söz konusu eserin önümüzdeki Cannes Film Festivaline davet edilmiş olması da cabası.

Aklıma Pasolini’nin “Matta’ya göre İncil” filmi geliyor. Salon nispeten boş, seyircilerin çoğu yaşlı. Film muhteşem Vatikan görüntüleriyle açılıyor, pahalı olduğu belli olan prodüksiyonda yeni ölmüş bir Papa’nın San Pietro Meydanındaki cenaze törenini helikopter görüntülerinden izliyoruz, nedense gözlerim yaşarıyor.

Kalabalığın topluca yas tutmasından mı, yoksa kardinaller ve diğer din adamlarından oluşan kortejin saçtığı huşu duygusundan mı bilemiyorum, ama gafil avlandığım kesin.

Üstelik Katolik dünyasının merkezi sayılan Katedral gözüme hep kaba ve agresif görünmüştür; Sistin Şapelini ziyarete gittiğimde ise kalabalık ve havasızlıktan az daha klostrofobiye kapılıyordum.

Tamam, bir zamanlar annesinin ve öğretmenlerinin sözünden çıkmayan gayet uslu bir çocuktum, hatta ergenlik çağımda beni kimse zorlamamasına rağmen birkaç sene boyunca Burgazada’daki Avusturya Kilisesi’nde papaza yamaklık bile yapmıştım, ama üzerinden çok sular akmış, inançlarıma çoktan halel gelmişti.

Derken kamera filmin kahramanlarının yer aldığı, bir sonraki Papanın seçici kuruluna sokuluyor ve Moretti’nin yumuşak dokunuşu beliriyor.

Toplantı sırasında elektrikler sönünce kardinaller telaşlanıyor, mum yakılamadığı için karanlıkta her kafadan bir ses çıkıyor, hatta biri yere yuvarlanıyor; oylamalar sırasında gizlice birbirlerinin oyunu görmeye çalışırken çocuk gibiler; odalarına çekildiklerinde kimisini sigara içerken, kimisini bisiklet aletiyle form tutarken görüyoruz; bazısı uyuyabilmek için suyuna birkaç damla uyku ilacı atıyor, biri puzzle çözüyor bir diğeri ise pasyans açıyor.

Katolik dünyasının yöneticilerinin insani taraflarını öne çıkardıktan sonra ise film dağılıyor ve seçildikten sonra Papalık yapamayacağını anlayan Michel Piccoli’nin canlandırdığı Papa’nın peşinde sıkıcı bir koşuşturma başlıyor.

Üstelik narsist yönetmen yıllardır kendisine yöneltilen kendini bilmezlik suçlamalarına rağmen itici psikanalist rolünde bizi bezdiriyor, başta gülen yaşlılardan ses seda çıkmaz oluyor, Nanni iğnelemek istediği bayatlığın içine saplanıp kalıyor.

Uzadıkça uzayan filmin sonunda zayıf Papa’nın sarf ettiği “Dünyamızın şu andaki durumu vahim, ben bu durumu düzeltebilecek biri değilim” mealinde bir cümleyle de dersimizi almış oluyoruz.

Utanç eşiğinin gayet yükseklerde dolandığı günümüz İtalya’sında, lanetli 1 Mayısta komünizmin düşmesine önayak olan Polonyalı Papa’nın azizliğe doğru giden yolda önemli bir adım atacağını unutmamakta fayda var, sonradan doğru yolu bulmuş Mehmet Ali Ağca’ya rağmen.

İtalyan solu dinle hesaplaşıyor mu?

Aslında Moretti’nin Katolik inancına vuran ama öldürmeyen bakışı beni şaşırtmadı.

Esasen İsa’nın çarmıha gerildikten ve öldükten sonra hayata dönme mucizesinin kutlandığı, memleketimde geçirdiğim ikinci Paskalya’da kendini solcu, sosyalist, hatta komünist olarak tanıtan birçok insandan “iyi Paskalyalar” lafını duydum.

Üstelik İstanbul doğumlu olduğum için Türk olduğumu ısrarla iddia eden, bünyesinde benim de dâhil olduğum her dilden, dinden ve milletten tercüman barındıran bir kooperatifin bayram tebriğini e-posta olarak aldım.

İddia ettikleri gibi Türk olsaydım muhtemelen Paskalya’nın bayramım olmayacağını, mesajı yolladıkları birçok insanın dininin farklı olduğunu, sözde hoşgörü kisvesi altında ömrüm boyunca benim olmayan bayramların tebrikini kabul edip, dinimin yortularında ise pek az kişiden tebrik aldığım bir memleketten geldiğimi haykırmak isterdim.

Fakat ne yazık ki söz konusu müessese komünizmin Avrupa’daki öncülerini yetiştirmiş İtalya’da sol düşüncenin sağla inanılmaz yakınlaşması sayesinde işgücünü sözde sosyalist ilkelerle sömüren kooperatif silsilesinden bir tanesi ve benim işverenim.

Ben de aynı girdaba kapılmışçasına, şimdiye kadar onlardan biri olarak kabul edilmeyişimin intikamını almak üzere Paskalyamı her kutlayana heyecanla “bilmukabele” diye cevap verdim, artık gerçek bir gâvur olmama rağmen.

Aklıma geçtiğimiz aylarda Hıristiyan kıyımlarının toplu histerilere dönüştüğü Arap ülkelerinden Mısır’ı bir Noel sırasında ziyaretim geldi, iktidardaki Mübarek Hıristiyan vatandaşlarının bayramını televizyondan resmen kutladığında epey şaşırmıştım, aynı şeyi Süleyman Demirel yıllar sonra yapacaktı.

Türkiye’deki Hıristiyan müesseseleri ve din adamlarına yapılan saldırılar ise geçtiğimiz günlerdeki Adana olayı gibi münferit olmaya devam ediyor sanırım.

Beni üzen yegâne şey Katolik âleminin günümüzdeki küresel trendlere fazlasıyla hizmet eden bir San Pietro Katedraline karşı, bizden sayılması gereken Ortodoks Hıristiyanlarının tartışmalı liderinin Haliç’e gömük gösterişsiz üssü. Faaliyetlerini gözden ırak sürdürmemeleri için, bilgece davranarak ön plana çıkmalarını sağlamak üzere (!) büyücek bir bina hizmetlerine sunulsa, Moretti’den çok daha çağdaş ve dinamik genç Türk yönetmenleriyle  varılan yüksek hoşgörü seviyesine uygun, fiyakalı turistik propagandaya doyum olmaz.

Rosalino Levantino –  Bianet.org

Transfobik değil, olsa olsa erkekfobik – Mustafa Alp Dağıstanlı

Bakanlık koltuğundaki vajinalı erkek” başlığı transfobik, homofobik bulundu bazıları tarafından. Beni bu konuda ilk uyaran Tuna Erdem olmuştu. Tuna, Facebook’ta bir özel mesaj atarak eleştirisini ve gerekçesini söylemişti. Ben de bu eleştirisini yazının altına koymasını istedim. Facebook’ta paylaşılan yazının altına bir yorum olarak koydu. Ben de küçük bir açıklama notu koymuştum.

Bugün gördüm ki, yazıyı yayınlayan Yeşil Gazete’ye de aynı minvalde eleştiriler gitmiş. Ayşe Zeynep Pamuk da bir yazı yazıp meseleyi gayet güzel toparlamış. Yazıyı beğendiğini, ama başlığı savunamayacağını, yazarın belki birşeyler diyebileceğini söylemiş.

Öncelikle şunu söyleyeyim: Yeşil Gazete’yi hassas oldukları bir konuda zor duruma düşürmek istemezdim. Başlığı değiştirmek istediklerini söyleselerdi itiraz etmezdim, ama kabahat onların olamaz. Başlık benim. Gazeteye gelen mektup, “Hatanızdan dönmeniz dileğiyle” diye bitiyor. Bu durumda, Yeşil Gazete’nin şimdi geç de olsa başlığı değiştirebileceğini söyleyeyim. Yazıyı çöpe atmaktan başka kurtarırı yoksa, onu da yapabilirler.

Yeşil Gazete’yi zedelenmekten kurtarabildiğimizi umarak kendi tutumumla ilgili birkaç şey söyleyeyim. Ayşe Zeynep Pamuk’un çizdiği teorik çerçeveye katılıyorum. “Çoklu cinsiyet tanımları”na hiç itirazım yok. Ben, sınırları gayet belli bir şeyden bahsediyordum: erkek çocuk istismarının kökündeki tek cinsiyet paradigmasını ve bunun iki cinsiyetli modelle yıkıldığını anlatmaya çalışıyordum; Dror Ze’evi’nin kitabından aktararak.

Buralarda trans/homofobik bir şey olmadığında anlaşabildiğimizi sanıyorum, umuyorum. Çünkü yazı zaten seçilmiş cinsiyetlerden gönüllü ilişkilerden değil, Karaman’daki tecavüzler üzerine, erkek çocuklarla cebren girilen “ilişki”lerden bahsediyor. Bu ilişkilerin normal karşılanmasını sağlayan şey de, Osmanlı’dan bahsediyoruz asıl olarak, o tek cinsiyetli model; kadın ile erkeği bir bütünün iki parçası ve kadını erkeğin kusurlu hali olarak kabul eden model. Üstelik, yazıda, bu modelde vajina ile penis arasında da pek fark olmadığı söyleniyor. Tek cinsiyet modeline gayet uygun olarak. İşte bu zihniyet, tehlikeli, saldırgan bir “erkek” üretiyor gibi görünüyor. En azından bana. Ve bu zihniyetin mensuplarının hala mevcut olduğunu söylüyorum. Yani çoklu cinsiyet yaklaşımının birkaç yüzyıl gerisindeyiz hala!

10

Başlıktaki ifade, yazının sonunda bağlamına daha iyi oturtulmuş olarak var, başlığa kızıp okumayanlar görememiştir. Şunu diyordum:

“Yani, o kadın kotaları falan var ya, onlar gözümüzü boyamamalı. Kadın bakan diye önümüze çıkardıkları, en rezilinden bir erkek çıktı işte. Birçok kadın köşeyazarından ve şimdi de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’ndan da gördüğümüz gibi vajinayla da erkek olunabiliyor.”

Yani asıl olarak bir cinsiyetten değil, zihniyetten bahsettiğim aşikar. Bunlar, yazının ve yazarının da Yeşil Gazete gibi trans/homofobikten ziyade erkekfobik olduğunu göstermez mi?

Peki ya başlık? Çünkü orada bağlamından koparılıp yukarı konulmuş bir ifade var. Doğrusunu isterseniz, bu gibi sorunlar aklıma gelmedi değil; hermafroditleri de düşündüm. Fakat yazının ne dediğinin net olarak belli olmasına sığındım. Bu yazıdan başka türlü bir şey anlayan kimse çıkmayacağına eminim. Ayrıca, benim yazı boyunca tarif ettiğim ve başlığa çıkardığım anlamda bir trans birey yoktur nasıl olsa ve yazıyı okuyan biri için alınacak bir şey olmadığı sonucuna vardım. (Yani, ay sizden bahsetmiyorum ben ayol!) Dolayısıyla onlara dokunacak bir şey söylemediğimden emindim. Ben dokunmadığımı düşünsem bile bu ifade onlara dokunduysa özür dilemekten başka yapacak şey yok. Hormonlu Domates Ödülü’nü Yeşil Gazete değil, ben haketmişim demektir. Üzgünüm.

9-Mustafa Alp Dağıstanlı

 

Mustafa Alp Dağıstanlı

Vajinalı erkekler burada ayol!

Yeşil Gazete tebrikler! Bu seneki Hormonlu Domates Homofobi Transfobi Ödülleri’ne mutlaka sizi de aday göstereceğim. Sizi doğa üzerindeki tahakküm gibi öbür tahakküm çeşitlerine de karşı saymıştık. Hatanızdan geri dönmeniz dileğiyle.

Dış köşe bölümümüzde yer verdiğimiz Mustafa Alp Dağıstanlı’ya ait “Bakanlık koltuğundaki vajinalı erkek” yazısı yayınlandıktan sonra yukarıdaki mesajla birlikte transfobik bir gazete olduğumuza dair bunun gibi bir çok eleştiri ile karşılaştık.

Bu eleştirilere üzüldüm. Gazete olarak hiçbir ayrımcı ve nefret dolu söylemi desteklemiyoruz ve bugün (dün – 27 Mart Cumartesi) ekip olarak bu yorumlar üzerine uzun uzun aramızda konuştuk, tartıştık.

Yeşil Gazete yayın ekibinde yer almamın yanı sıra, yazının yayınlanmasını öneren kişilerden biri olduğum için ve sanırım gender studies alanında doktora yaptığımdan dolayı cinsiyet tartışmalarından sorumlu fahri bakan “gender’cı abla” olarak ekip arkadaşlarımın “Sen ne diyorsun Zeynep?” demeleri üzerine bu konuya dair bir şeyler yazmak ve aynı zamanda Yeşil Gazete olarak bu eleştirilere dair duruşumuzu belirtmek istedim.

20

Toplumsal cinsiyet tartışmalarıyla haşır neşir olmaya başladığım andan itibaren kelimelerin gücünün ne kadar büyük olduğunu, kelimelerin aslında güç demek olduğunu, sözlerle tanımladığımız şeylere atfettiğimiz davranış ve özelliklerle nasıl kimlikler, toplumlar yaratabileceğimizi farketmeye başladım. Bu da beni “kirli” dilimi arındırmaya yöneltti. Ama bu öyle bir şey ki, doğduğumuz andan itibaren içimize işlemiş, toplum tarafından empoze edilmiş, ayıkladıkça soğan kabuğu gibi yeni bir tabakasını sözlerimizde, davranışlarımızda, beden dilimizde gösteren bir katmanlar dizisini tek tek sıyırmamız gereken uzun soluklu bir süreç.

Burada kısaca özetlemek kesinlikle çok zor ama yeni doğan bir bebeği düşünelim. “Kız” ya da “erkek” olarak adlandırdığımız bu bebeğe, bu tanımlara uygun kıyafetler giydirip, ona bu tanımlara uygun oyuncaklar alacak, onunla gene bu tanımlara göre konuşacak, ona bu şekilde hitap edecek, büyütürken bu tanımlara göre davranmasını öğretecek ve onu kafamızdaki bu tanımlar sonucunda bu “kız” ve “erkek”lere dönüştüreceğiz.

Peki ya bu tanımların dışına çıkarsak? Ya bu tanımlardan daha fazlasıysak ve bunun farkına varırsak? Erkek ve kadından oluşan ikili cinsiyet söylemleri zaten doğal bir varoluş olmamalarının yanısıra (bknz. Judith Butler) en geç 1990’lardan itibaren tüm dünyada sesini duyurmaya başlayan kuir hareket ve tartışmalarla yerini çoklu cinsiyet tanımlarına bıraktı. Çoklu cinsiyet tanımı ne derseniz, kısaca, “Kendini nasıl hissediyorsan ve nasıl tanımlıyorsan o’sun“. Seçenekler, toplumun üremesi ve düzenin devam etmesi yönünde heteroseksist eril düzenin dayattığı, insanları vajina ve penislerden yola çıkarak biyolojik tanımlarla kategorize eden kadın ve erkekten çok daha fazlası. Ve bu şekilde kadın ve erkek tanımları da kendi içinde biyolojik, toplumsal vb. sınırlarını kaldırıyor. Yani konumuza istinaden kadın olmanın koşulu vajina sahibi olmaktan geçmiyor.

Bugün Mustafa Alp Dağıstanlı’nın yazısına eleştiri getirenlerin bazılarının “E be kardeşim biz zaten bunu biliyoruz” o zaman niye bu yazıyı koydunuz dediğini tahmin edebiliyorum.

Yazı, öneri olarak geldiğinde başlığa baktım ve sanırım cinsiyetçi söylemlerle dolu bir yazı diye düşündüm. Daha sonra yazıyı okuduğumda erkek diye başlıkta belirtilenin eril davranış biçimi olarak kastedildiğini görünce yazının yayınlanmasına destek verdim.

Merak edenler için yazının içeriğini beğendim ama şu an yazmakta olduklarım gazete olarak eleştirilere maruz kaldığımız yazının başlığı üzerinedir. Yazının içeriğine dair eleştirilere ise en doğru cevabı yazarın kendisi verecektir. Yeşil Gazete olarak dış köşe bölümümüzde dışarıdan aldığımız, farklı düşüncelerde yazılara yer veriyoruz. Bu nedenle yazıların içeriğini savunmak gibi bir kaygım yok ama ayrımcı bir söylem belirtildiğine dair eleştirileri de tabii ki ciddi bir şekilde değerlendiriyoruz.

Başlığa geri dönüyorum. Bugünkü eleştirileri göz önünde bulundurduğumda evet, başlık yazının içeriğine ters düşen bir şekilde ne yazık ki transfobik bir karakter gösteriyor. Çünkü yazı eril davranışı kastetmek ve onu eleştirmek istese de aslında vajinalı erkeklerin varlığını görmezden geliyor, onları olumsuzlama olarak kullanarak transfobik bir söyleme dönüşüyor.

Kelimelerin güç olduğunu yeniden hatırlayalım. Kazara söylenen ya da zararsız görülen bir söylem bile bir kimliğin, bir politikanın içinin doldurulmasına hizmet ediyor, varolan yapıları bilinçsiz bile olsa onaylamaya devam ediyor. Bilerek ya da bilmeyerek aynı söylemleri kullanarak, aynı düşünce kalıpları içinde hareket etmeye devam ediyoruz, çünkü aynı şekilde konuşmaya, aynı şekilde tanımlamaya ve aynı şekilde davranmaya devam ediyoruz. Kısaca hiçbir şeyi değiştirmiyoruz. Ve en kötüsü bunu çoğu zaman farketmiyoruz. Bu nedenle bir kaç harf bile olsa ne söylediğimiz çok önemli. Ve belki de bu nedenle bu başlık içeriğinde farklı şeyler söylemek istese bile bu yazıyı transfobik bir söyleme çeviriyor.

Kadın olmak için vajina sahibi olmak gerekmiyorsa, erkek olmak için de illa penis sahibi olmak gerekmiyor. Vajinası olan bir birey kendini erkek olarak tanımlıyorsa erkektir ve vajinalı erkekler, penisli kadınlar vardır, hatta hem vajinalı hem penisli insanlar da vardır, var olmuşlardır ve var olacaklardır. Bakanlık koltuğunda eleştiri oklarının ucunda olması gereken ne vajinalar, ne penisler ne de erkek ve kadınlardır. Eleştirilmesi gereken heteroseksist eril düzen ve bu düzen anlayışında bizi yönetenlerdir.

Burada yazar hangi niyetle hareket etti onu en iyi kendisi cevaplayacaktır ama bu başlık isteyerek ya da istemeyerek nasıl vajinalı erkeklerin varlıklarını görmezden geldiyse biz de gazete ekibi olarak yazı yayınlanırken görmezden geldik, farkedemedik. Bu konuda yeterli hassasiyeti gösteremediğimden dolayı üzgünüm ve özür diliyorum.

Yazımın başında belirttiğim “kirli” dilimin yanında, algımın, değer yargılarımın, düşüncelerimin, bakan gözlerimin arınması gerçekten çok aşamalı bir süreç. Bugün bazı şeyleri kendi içimizde deneyimlemeden belli farkındalıklara ulaşmamızın ne kadar zor olduğunu, algımızın ne kadar kısıtlı ve kendi deneyimlerimizin duvarları içinde sıkışmış olduğunu yeniden gördüm. Fakat bu, değişimin gerçekleşmediğini göstermiyor. Aksine bugün bu yazı çevresinde gerçekleşen tartışmalar gibi tartışmaların da bu değişimi desteklediğini düşünüyorum.

İçinde bulunduğumuz dünya belki de en karanlık ve nefret dolu zamanlarını yaşıyor. Ve ihtiyacımız olan yok etmek, yok saymak, ayırmak değil; aksine karşındakinin gözlerine bakabilmek, onu olduğu gibi görebilmek, kabul etmek ve çok çok sevmek.

Herkesin hissettiği şekilde varolabilmesi ve mutlu olabilmesi dileği ile.

9-Ayse-Zeynep-Pamuk

 

 

Ayşe Zeynep Pamuk

Bu bahar Yüksekova’nın, Şırnak’ın, İdil’in, Nusaybin’in kadınları, çocukları ne yapar? – Nurcan Baysal

Nurcan Baysal’ın bu yazısı t24.com.tr sitesinden alındı

10 günlük uzun bir seyahatten sonra memleketime döndüm. Her uzaklaşma bana Amed’e ne kadar ait olduğumu tekrar tekrar hissettiriyor.

Memleketimde ilk dikkatimi çeken şey baharın gelmiş olması. Aklımda Yüksekova, Şırnak, Nusaybin, İdil bahçede açan çiçeklere bakıyorum.

Tam da geçen yıl bu zamanlar Yüksekova’da sevgili Geverli dostlarımla çarşıdan çeşit çeşit otlar ve kocaman dağ mantarları satın almıştım. Bu dağ otlarının kokusu baharla birlikte Yüksekova’nın sokaklarına sinerdi. Sahi Yüksekova’nın çarşısı bu bahar ne durumda?

Yüksekova’da, Hakkari’de baharda çocuklar  nergis toplar, satarlardı. Bu bahar ne çocukların sesi, ne de nergisler var.

Yüksekova’da kadınlar pancar toplar ve tüm bahar bu pancarlardan yemek yaparlardı. Bu bahar Geverli kadınlar pancar toplayamadık diye üzülmüşler midir acaba?

Şırnak’tan Yüksekova’ya bu sene ekşi uçkun[1] tadını alamadık. Boğazımızda bu yıl acının ekşimsi tadı kaldı.

Sahi, bu bahar Geverliler, Şırnaklılar, İdilliler, Nusaybinliler ne yapar?

Yüksekova, Nusaybin ve Şırnak’ta sokağa çıkma yasağı 13. gününde, operasyonlar devam ediyor. Her gün artık bir rakama dönüşen ölüm sayıları çoğu zaman medyada ufak bir haber bile olmuyor.

İdil’de  sokağa çıkma yasağı 39. gününde, operasyonlar bitmesine rağmen 18 gündür sokağa çıkma yasağı devam ediyor. İdil’den evlerin yakıldığı haberleri geliyor.  Operasyonlar bittiyse eğer kadın, çocuk sesleri İdil’de nerede? İdil’deki çocuklar, hastalar, yaşlılar ne yapıyorlar, yaşamları nasıl devam ediyor? Peynirleri ve koçerleri ile ünlü İdil’de, bu yıl koçerler yaylaya gittiler mi? Bu bahar İdil’in kadınları,  çocukları koyunlarını alıp beriye çıktılar mı?

Nusaybin’de baharla birlikte çocuklar ünlü Beyaz Su’ya giderler, hem yüzer hem balık avlarlar. Nusaybin’de kadınlar kavak ağaçlarının altında mantar toplayabilmişler midir bu bahar?

Şırnak’ta kadınlar sirik[2] toplayıp, suryazlı[3] bulgur pilavı yapmışlar mıdır bu bahar?

Bu bahar ne yaylalardan, ne kadınlardan, ne dağlardan, ne otlardan, ne çocuklardan haber alamıyoruz. Yüz binlerce nüfuslu Yüksekova, Nusaybin, Şırnak ve İdil’den tek bir ses, tek bir haber bile yok.

Sahi, bu bahar Yüksekova’nın, Şırnak’ın, İdil’in, Nusaybin’in kadınları, çocukları ne yapar?

 Nurcan Baysal – t24.com.tr40 Nurcan Baysal


[1] Yayla muzu

[2] Yaban sarımsağı

[3] Yerel bir ot

Yeşil bebekler Açık Radyo’ya desteğe çağırıyor

Açık Radyo’nun geleneksel destek haftalarının on üçüncüsü bütün hızıyla devam ediyor. Eğer hâlâ destek olmadıysanız 2 gününüz daha var. Eğer siz de 20 yıldır kolektif bir çabanın ürünü olarak yayınını sürdüren Açık Radyo’nun bağımsız yayınına devam etmesini istiyorsanız Açık Radyo web sitesini veya doğrudan destek sayfasını ziyaret edebilir, ya da gün içinde 0 212 343 41 41 nolu destek hattını arayabilirsiniz. Açık Radyo’ya destek olmak için bir saatlik bir programı 225 TL ödeyerek desteklemeniz mümkün. İsterseniz yarım saatlik ya da birkaç saatlik program desteğinde de bulunabiliyorsunuz. Giderlerinin büyük bölümünü dinleyicilerinden gelen desteklerle karşılayan Açık Radyo’nun bağımsız yayınlarının sürmesi biz dinleyicilerin desteğinin kesilmemesine bağlı.

İşte bu çağrıyı bu yıl Açık Yeşil’de canlı yayın stüdyosunda bir araya gelen dört kuşak Açık Radyo programcısı ve dinleyicisi (ve geleceğin programcı ve dinleyicileri) bir arada yaptık.

ay01

2008’den bu yana her Çarşamba 10:30’da Ömer Madra ile birlikte yaptığımız Açık Yeşil‘in destek özel yayınının en özel konukları önümüzdeki hafta bir yaşına basacak olan Nar ve annesi, Yeşiller’den tanıdığınız Ayşe Akdeniz ile 4 aylık Göknar ve annesi, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi eş sözcüsü Sevil Turan‘dı. Bu hafta stüdyoda Açık Radyo destek yayınlarının değişmez sesi Eraslan Sağlam da vardı.

ay02

ay03

Herhalde bugüne kadar yaptığımız en eğlenceli ve en heyecan verici yayınlarından biriydi bu Açık Yeşil’in. Nar ile Göknar sesleri ve enerjileriyle programa renk kattılar, mikrofonları yeme çalışmaları da cabasıydı.

Kaçıranlar için işte bu haftaki en özel Açık Yeşil’in kaydı. Radyonuz hep açık kalsın istiyorsanız destek olmayı unutmayın lütfen. Şimdi bir kez daha tekrarlayalım: 0 212 – 343 – 41 – 41!

(Yeşil Gazete)

Enes, Enes ile Yeşil Gazete için konuştu, “Hareket candır!” – Enes Günel

Enes’in (Günel), Mart ayının başında gerçekleşen RunAnatolia Maratonu‘na Handcycle ile katıldığına dair fotoğrafları kendi arkadaşlarımın sosyal medyadaki paylaşımlarından tesadüf eseri gördüm. Hemen ulaştım kendisine. Alttan girdim, üstten çıktım. Hedefi Tokyo 2020 Paralimpik Oyunları‘nda yer almaktı, “Tamam işte abi, Yaz bize, onu da kolaylarsın” bile dedim. Ve en nihayet Enes’in yazısı bu haftaki ha-ki’ye yetişti. Enes’in kendisi ile yaptığı röportaj ile başbaşa bırakıyorum sizi. Onun da dediği gibi, “Hereket candır!” – Alper Tolga Akkuş

***

Enes günel kimdir?
İsmim Enes Günel , 26 yaşındayım ve Kocaeli Üniversitesi Beden Eğitimi Öğretmenliği bölümünde okuyorum. İstanbulda yaşıyorum, kedi severim. Bir kedim var.

37

Spor hayatından ve talihsiz kazadan biraz bahseder misin?
6 yaşında yüzme ile başladım İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde (İBB), sonrasında Ülker ve Beşiktaş’ta basketbol, Üniversite takımında ise voleybol oynadım. Ufak çaplı badminton, Masa Tenisi ve Satranç müsabakalarına girdim. Bir yandan da abim vasıtası ila arada kaykay ve snowboardda sörf yapıyordum. 18’imde salon sporlarını bırakarak tamamen board sporlarına yöneldim.

2012’de Erciyes Dağındaki bir snowboard gösterisinde rampadan düşerek boynumu kırdım. Şu an c5 omurilik felçliyim ve tekerlekli sandalye kullanıyorum.

Uzun bi rehabilitasyon süreci geçirdin. Kazanın ilk dönemlerıne göre nasılsın?
Tabiki çok çok daha iyiyim. İlk 1 yıl solunum cihazına bağlıydıım, toplamda 2.5 yılım hastanelerde geçti. 6 kez ameliyat masasına yattım. Ne yazıkki vücudum fizik tedaviye çok olumlu cevap vermedi ve şu an oldukça kısıtlı bir hareket kabiliyetım var. Gögsümden aşağısının dışında el parmaklarımı da kullanamıyorum. Bende kök hücre çalışmalarının nihayete ermesini ve kesin tedavinin bulunmasını bekleyenlerdenim.

36

Spora dönüş nasıl oldu?
Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği (TOFD) ile ve devamında Hareket candır koşu grubu ile tanıştım. Spora dönmem için inanılmaz br destek verdiler. Bende internetten hareket kabiliyetime uygun sporları araştırmaya babladım. Handcycle yani el bisikleti yurtdışında omurilik felçliler arasında oldukça popüler ve bana uygundu. Yalnız maliyeti de çok yüksekti ve ülkemizde yapan yoktu. Bu problemi de Hareket candır koşu grubuyla bır maratonda bağış koşusu yaparak aştık ve Kasım 2015’te bisikleti temin ettık ve resmi olarak spora döndüm.

Bu bisikletin yarış platformları var mıdır ve hedeflerin neler?
Handcycle, UCI Para-Cycling çatısı altında. Dünya ve Avrupa şampıyonası, paralimpiyatlar, özel yarışlar ve koşu maratonları gibi birçok müsabaka imkanı var. Üstelık klasifikasyonu da süper. Yani yarıştığım insanlarda benimle aynı hareket kabiliyetine sahip.
Henüz çok yeniyim. Hayallerimi süsleyen hedefim 2020 Tokyo Paralimpik Oyunları. Adım adım limitlerimi görerek ilerlemek istiyorum. İlk olarak yarışabilecek seviyeye gelmek ve devamında UCI yarışlarına ufak ufak katılmak. Bunun dışında da elimden geldiğince bu branşın ülkemizde yaygınlaşmasına çabalayacağım.

41

Yakın zamanda ilk maratonunu bitirdin, nasıldı?
Evet 6 martta Runatolia 2016‘ya katıldım. 42kmyi denemeyi inanılmaz istiyordum ve pek dışarıda antreman yapamasamda hergün evde traınerda çalıştım . Beslenmeme dikkat ettim. İnternetten yabancı sporcuları darlayıp taktik ve tüyo aldım. Yarış günü hava harikaydı ve bende büyük bir gazla 5 saatin altında bir süre içerisinde maratonu tamamladım.

Finişi gördüğümde çok duygulandım. Derler ya hayatım film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Gerçektende o an atlattığım 4 yılımı öyle gördüm. İnanılmaz mutluyum.

Kaza öncesi birçok sporla ugraştın. Şimdi başka sporlara da ilgin var mı?
Hobi seviyesinde birşeyler düşünüyorum tabi. Bir kano aldım. Biraz modifiye edip bu yaz kano yapıcam. Tandem yamac paraşütü ve tandem oturarak kayakta bu yıl denemek istediğim spor branşları arasında.

Hayal ettiğim spor ise triatlon. Günün birinde bir Iron Man yarışını bitirebilmek istiyorum. Tabi bu oldukça zor ve emek isteyen bir iş.

39

Bir tekerlekli sandalye kullanıcısı olarak sosyal ve sportif alanda yaşadığın zorluklar neler?
İlk olarak mimari engeller tabiki. Rampasız binalar, kaldırımlar. rampa önüne park etmıiş araçlar. Metro ve metrobüslerın sürekli bozulan asansörleri. İnsanımızın da ortası yok. Bazısı rahatsız edici derecede yardımsever, bazısı ise en hafif tabirle hödük. Zamanla alışıyosun ve duymuyosun ya da gülüp geçiyosun.

Spor kısmında ise 2 büyük problem var. Spor sandalyeleri çok pahalı ve antreman sahasına ulaşım da büyük dert.

Spor yapmak isteyen engelli bireylere tavsiyenizle bitirelim?
Kendime spor branşı araştırırken internet üzerinde limitlerini aşan, engel tanımayan pekçok insan gördüm. Uygun adaptasyon sistemıyle çoğu engel grubu biçok sporu yapabiliyor. İşin maddi yükünü halletmek içinde çevrelerindeki spor kulupleri, dernekler , federasyon vs gibi platformları denesinler…

Sağlıklı yaşam için özellikle tekerlekli sandalye kullananların spor yapması şart. Hareket Candır

38

Bu güzel sohbet ortamı içinde Yeşil Gazete’ye ve size çok teşekürler, çok keyifliydi..

 

Fotoğraflar, Enes Günel’in sosyal medya hesabından kendisinin de onayı ile alınmıştır

35

 

 

Röportaj: Enes Günel

(Yeşil Gazete)

Forestanbul macera parkı

Forestanbul hem küçük, hem büyük çocuklar-yani bizler için harika bir oyun alanı. Girebilmek için en az 130 cm olmanız gerekiyor. 65 dönüm alanın içerisinde, gün boyu ağaçların üzerinde gezindiğinizi, asma köprülerde yürüdüğünüzü, halatlardan sallandığınızı, bir ağaçtan bir ağaca çelik halat üzerinden metrelerce kayarak ulaştığınızı düşünün. Dünyaya hep farklı bir açıdan bakıyorsunuz; en az 2, en fazla 16 metre yüksektesiniz.

Fotoğraf: Forestanbul
Fotoğraf: Forestanbul

Benim çocukluğum ne şans ki kapı pervazlarında, amuda kalkarak, demir barlarda taklalar atarak, parendelerle ve ağaç tepelerinde geçti. Daha sonra kaya tırmanışıyla, çok çok sonra da hatha yogayla tanıştım. Baş aşağı durma, yerden yüksekte gezme, akrobasi yapma fırsatlarını kaçırmamaya dikkat ettim. O yüzden böyle yerlerde kendimi -biraz da kafayı buluyorum.

Fotoğraf: Forestanbul
Fotoğraf: Forestanbul

Macera parkındaki parkurlar kolaydan zora doğru gidiyor. Emniyet kemerlerindeki kilit sistemleri çok basit, çocukların tek başlarına kullanabilecekleri şekilde tasarlanmış, ancak 130 cm’den kısa çocuklar parkura yanlarında ebeveynleri olmak kaydıyla girebiliyorlar, çünkü boyları emniyet aletleriyle istasyona girmeye yetmeyebiliyor. Bunun dışında parkurda kendi başlarına ilerleyebiliyorlar. Ben 5,5 ve 8,5 yaşlarındaki yeğenlerimle beraber gittim, yardıma çok az ihtiyaçları oldu. Büyük yeğenim en zor parkurun en çok kondisyon gerektiren etaplarından birini benden hızlı tamamladı. Ufaklık da çok çok azimliydi. Atletik maymunlarım benim!

Fotoğraf: Serdar Işık
Fotoğraf: Serdar Işık

Forestanbul özellikle şehirde büyüyen çocuklar için kurt dökme imkanı sağlıyor. Binalar arasına sıkışmış, çoğu okulda hava soğuk olduğunda dışarı salınmayan, hareket edemeyen çocukların denge becerisi, koordinasyon yeteneği ve bedensel gelişimini destekleyen koca bir alan.

Alandaki diğer eğlenceler:

Paintball

Ben hiç denemedim, içimden de gelmiyor silahlarla koşturmak. Ama eğlenceli olduğu söyleniyor, özellikle kurumların ilgisini çok çekiyor.

Dev salıncak

Parkurun adrenalin yükselticilerinden biri! 15 metre yüksekliktesiniz (seviye çocuklar için alçaltılıyor), mekanizması paraşütteki gibi, kendi ipinizi çekebilirseniz önce boşluğa düşüp sonra sallanmaya başlıyorsunuz. Bungee jumping’de olduğu gibi arkadan ittiren de yok, sorumluluk sizde. Tırmanıştaki pandül*ün bir benzeri.

Dev salıncak. Fotoğraf: Serdar Işık
Dev salıncak. Fotoğraf: Serdar Işık

Tırmanma duvarı

Duvarda 4 ayrı rota belirlenmiş, ama alternatif rotalar yapılabiliyor tabii. Bunun için parkın yöneticisi Gürgel Özver ile bir görüşmenizi tavsiye ederim, müthiş bir rota yapıcı!

Serbest atlayış

Küçük bir bungee jumping deneyimi diyelim, bırakın kendinizi boşluğa, gerisini emniyet aletleri hallediyor.

Oryantiring

Önceden rezervasyonunuzu yaptırıyorsunuz, Forestanbul ekibi size hazırladığı temel zorlukta bir parkurda yeni bir deneyim yaşatıyor. Siz de harita ve pusula yardımıyla, 65 bin metrekarelik alan içinde saklanmış hedefleri bulmaya çalışıyorsunuz.

Forestanbul’un beni en heyecanlandıran adrenalin noktaları bunlar. Alan içinde ayrıca restoran ve piknik alanı da bulunuyor. Doğum günü organizasyonları ve kurumsal etkinlikler de burada yapılabiliyor.

Hoplamak zıplamak çok güzel de, anne-babalar ya çocuklarından çok fazla beklenti halinde ya da beklentilerini kesmişler. Baba parkuru çözüm yöntemini oğluna empoze etmeye çalışıyor: “Zor yoldan git zor yoldan! Ohoo, zordan gitmedin, diğerini herkes yapar”. Çocuğun kendini hayat boyu yetersiz hissetmesi için davetiye. Alt tarafı oyun, keyif almaya baksak? İhtiraslarımızı tatmin etmeye çalışmasak? Forest’ın ‘İstanbul’ kısmı burada kendini gösteriyor. Hırs, rekabet, koşturmaca, yer kapmaca, öne geçmece. Diğer tür de baştan koyvermiş. “Sen yapamazsın. Sen çıkma oraya, senin boyunu aşar, düşersin, yapamazsın”. Çocuk bütün gün ağaç tepesinde vakit geçirmeye gelmiş, hala “Düşersin”! Düşmeden nasıl öğrenecek acaba?

Fotoğraf: Serdar Işık
Fotoğraf: Serdar Işık

*Pandül: Kaya tırmanışında, tırmanışçı yukarıdaki emniyet noktasının hizasında değil de farklı bir noktadaysa, kontrolü kaybettiğinde oluşacak salınım.

47-Ceylan-Yurdakuler

 

Ceylan Yurdakuler

İstanbul’dan Bangkok’a Tayland Serüveni başlıyor… – Hülya Tosun

Gazetemizde de yazılarına daha önce yer verdiğimiz gezgin Hülya Tosun, 2015’in son günlerinde başlayıp 2016’yı da kapsayan 2 aylık bir dönemde Tayland ve Kamboçya‘yı ziyaret etti. Tosun’un uzakdoğu seyahati ile ilgili notlarını tefrika halinde sizinle paylaşacağız. İşte bu hafta başlıyoruz

***

İSTANBUL

Eveeet! Gercekten de bilet alabilmişim. Toplamda 24 saate yakın sürecek Dubai aktarmali Bangkok uçuşum başlıyor.

54

Dünyanin o tarafina hiç gitmedim, üstelik çok uzun zaman sonra ilk yalniz yurt dışı seyahatim. Çok heyecanli olurum, içim içime siğmaz saniyordum.

Kadıköy ‘den Sabiha Gokcen’e yol boyunca memleketten haberler okudum diye mi bilmem, içime bir hüzün geldi çöktü. Ilk defa bir yolculuğa böyle buruk başliyorum ya hadi hayırlısı… Bangkok’a varmadan kendime gelir, manasiz siritmalara başlarim kesin.

55

DUBAI

Çantami biraz daha ağirlastirmak pahasina da olsa, bu yola Buket Uzuner’siz çikmaya gönlüm razı gelmedi… Okudum mu? Henüz hayir. Ucakta uyudugum yetmedi son 5 saattir de Dubai Havalimanı’ndaki bu koltukta uyuyorum. Bankok uçağına hala 4 saat var! Terminal filmindeki Tom Hanks olmaya ramak kaldi :o

***

5657

Bana biri son dakka Dubai Havalimanı cok soguk oluyor aman dikkat dediydi, Argin miydi o? Kim dediyse Allah razı olsun, uyku tulumumu yanima almasaydim yaza giderken donan ilk insan olacaktim.

58

***

HALA DUBAİ ;)

Kim demiş ki benim yol arkadaşım yok diye?
Daha Bangkok’a varmadan hatirladim neyse ki.
BA-YI-LI-YO-RUM yollarda olmaya ve en çok da insan insana, insanca temas kurmaya.
Tatata taaam! Giorgio ve Martin’le taniştirayim sizi ;)

59

Haril haril bilgisayarlariyla ugrastiklari köşede bi pirizlik yer bulunca yanaştim. WiFi şifresi biliyor musunuz dedim, iyi ki de demişim.
Sonrasi siyasetten seyahate, doğudan batiya, bariştan teknolojiye, kayaktan güneşe keyifli bir sohbet.

Emirates hava yolu, bekleme suresince Dubai Havalimaninda bir kez kullanmak üzere yemek kuponu veriyor. Istanbul’dan ayni ucakla gelmisiz, onlar buradan Hindistan’a yolcu.Ben horul horul uyurken Giorgio 2-3 kullanilmamis kupon ve bol bol wifi sifresi bulmus. Sonra yemege ciktik iste oğlanlarla. BulduklarI ekstra kuponlarla hem çok eğlendik hem de havalimaninda farkli kafeler keşfettik.

6061

En son vedalaşirken
“Mutlaka gel Bulgaristan’a. Hatta arkadaslarini da al gel sizi daglara kampa goturelim, bayilirsiniz. Vize sorun olursa da haber ver bizim şirketten davetiye gönderelim, iş yapmaya geliyor deriz.”
Hep mi güzelsiniz bee!
Ve ben BA-YI-LI-YO-RUM yollarda olmaya ;)

***

BANGKOK

Cennete yalnizca Bangkok’ta bilet kesiyorlarmis gibi bir kalabalik. Gecenin biri, pasaport kuyruğu. Sanirim bir saat sürdü kuyruğun bitişi. Arka tarafa çağirilip kisa da olsa sorgulanmam da cabasi.

Olmuş saat 2, hostele gitmek yerine havalimaninda uyumak daha kolay ve güvenli geldi. 4 saat falan deliksiz uyumuşum.

62

Bir Tai sim karti alıp metroya bindim. Şu bir kerecik kullanılan sarj jetona 4-5 lira gibi bir şey verdim.

63

Metrodan inince, henüz istasyondan çıkmadan çektiğim 4 farkli foto :o

64656667

Metrodan çıkar çıkmaz para bozdurmak için girdiğim banka. Bir buçuk yıllık bankacılık kariyerimde bir gün işe Hasan Şaş formasiyla gitmişliğim var diye övünürdüm. Dünya Kupasiydi ve zaten herkes maç izliyordu.

Pembe tişörtlü bu çocuk bir bankacı, bulunduğu yer de ulusal banka imiş. Bankosunun önünde de parti süsleri vardı desem? :) Bankacılık günlerimi unuttuğum yere hızlıca geri koydum hemen :)

68

Metrodan inince hostele gitmek icin motorcuyla tuktukcuyla pazarlik yapip takside karar kildim. Taksiciyle de sohbet ettik sanirim.

Ooo sizin maşallah da pek havaliymis abi dedim.
King Budha dedi.
Eyvallah dedim.

69

Sonrasinda yol boyunca -sanırım – “king”lerin sülalesini anlatti bana :o
Hostele geldim nihayet de orasi da ayri bir hikaye… Ben biraz kestirip kendime geleyim.

Dünya’nın bir başka köşesine daha hoş geldim.

Hülya’nın gezi yazılarını Ruhu Bohçada Gezen blogundan ve aynı adlı facebook sayfasından takip edebilirsiniz

70-Hülya-Tosun1

 

Hülya Tosun